Çıkış Yolu • 19.11.2018

Çıkış Yolu • 19.11.2018

Bu geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi, bir Amerikan gemisi. Ama… Türk milletinin altı açıktır. Ben yere atarım, onu çiğnerim. Çiniyorum burada. Bırak! Gölgedeki bu yangın. Bıraktaki böyle. Türkiye’yi dinleyenler, üretenler… Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

Merhaba. Sevgili izleyiciler, yeni bir “Çıkış Yolu” programıyla birlikteyiz. Ben gazeteci Rafet Ballı. Konuğum, Vatan Partisi lideri Sayın Dr. Doğu Perinçek. Radyoya da artık kendimizi alıştırmaya çalışıyoruz ki kendimizi takdim edelim diye. Televizyon yayınında nasıl olsa resmimizin altında adımız, sanımız yazıyor diye düşünüyorum. Efendim hoş geldiniz. Niye hoş geldiniz diyorum? Çünkü İstanbul’a yeni geldiniz. Güneydeydiniz. Birkaç ili kapsayan bir geziniz vardı. İzleyicilerimize kısa bir rapor verelim. Önce trafiği bir anlatalım; hangi illere gittiniz? Onun dışında size bir soru soracağım.

Cuma günü Bursa’daydım. Cumartesi günü Adana’daydım. Pazar günü Mersin’deydim. Bursa’da, Adana’da, Mersin’de “Üretici Kurultayları” yaptık. İşçi, çiftçi, sanayici ve tüccara kadar bütün üretici sınıfları; emeğiyle üreten veya üretimi örgütleyen sınıfları kucaklayan kurultaylardı bunlar.

Vatan Partisi olarak mı yaptınız bunu?

Ulusal Kanal ve Aydınlık olarak yapıldı. Bursa’da, Adana’da ve Mersin’de Ulusal Kanal ve Aydınlık, “Üretici Kurultayları” düzenledi. Gerçekten çok önemli tecrübeler yaşadık. Aşağı yukarı hepsi birbirine benziyor. En son Mersin’deki zirvede, Adana ve Mersin’de ben önümüzdeki milli hükümetin ipuçlarını gördüm. Milli hükümet oluşuyor.

Salonda kimler vardı daha çok? Mesela Mersin’i söyleyeyim.

Mersin Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Ayhan Bey; Mersin Ticaret ve Sanayi Odası’nın ondan evvelki iki dönem başkanı olan Sayın Şerafettin Aşut Bey; Giyim Sanayicileri Odası Başkanı; Esnaf Odası Başkanı Sayın Halil Çavuşoğlu, Özden Bey ve çok sayıda sanayici, tüccar… Salona girer girmez Mersin’de, Anadolu’nun o yanık yüzlü çiftçileriyle, işçi önderleriyle karşılaştım. Adana’da da yine Sayın Aytaç Durakoğlu toplantımıza şeref verdi. Onun dışında Profesör Aktaş ve tabii her iki toplantıda da Adana ve Mersin’de Mustafa Pamukoğlu ile ben konuşmacıydık. Şerafettin Aşut da Mersin’de konuşmacıydı. Çok böyle bir milli üretici beraberliği oldu. Yani işçi ve çiftçiden sanayici ve tüccara kadar programlarda birleştiğimizi gördük.

Yani işçiyle sermayedarın dövüştürülmediği, üretimi korumak, istihdamı sağlamak ve ekmek teknesini korumak temelinde sanayiciyle işçiyi, çiftçiyi birleştiren… Ekmeği ve ekmek teknesinde herkesin ortaklığı var. Çünkü ekmek teknesi dağıldı mı hem sermayedar iflas ediyor, konkordato ilan ediyor, tekne onun mülkiyetinde, onu kaybediyor. İşçi de işini kaybediyor. O nedenle Türkiye’nin üretim ve ekmek teknesi temelinde bütün üretici sınıfları toplayan toplantılar oldu. Türkiye’nin çözümünü orada hep beraber gördük.

İki kısa soru soracağım peş peşe ama kısa cevaplar rica edeceğim. Gitmeniz; “İyi ki gittim” dediniz mi sonuçta?

Tabii, kesinlikle iyi ki gittim.

Peki, gitmeseydiniz neyi öğrenmemiş olacaktınız? Neyi öğrendiniz yani?

Milli hükümetin artık önümüzde bir ışık olarak, tünelin ucunda o ışığı görmüş oldum. Yani Vatan Partisi programındaki milli hükümet; tüccar ve sanayiciden, işçi ve çiftçiye kadar uzanıyor. Evet, hepsi vardı. Sendikacılar da vardı, işçi önderleri de vardı ve dediğim gibi yanık yüzlü çiftçiler de vardı.

İşçilerle çiftçilerin bir araya gelmesi önemli bu süreçte. İkincisi; AK Parti, CHP, MHP, İYİ Parti… Bütün partilerden insanlar da vardı. Siz onun için “milli hükümetin ucunu gördüm” dediniz. Yani hem sınıfsal olarak tüccar, sanayici, işçi ve çiftçiyi kucaklayan beraberliği gördüm. Sadece yan yana oturmak değil; düşünce, hedef ve programda birleşildiğini gördüm. Her taraftan konuşan bütün bu sınıfların temsilcileri, Vatan Partisi’nin Türkiye’nin önüne koyduğu “Üreten Türkiye ve Vatan Bütünlüğü” programında birleştiler.

Sizin salondaki konuşmalarda ya da özel sohbetlerde söyledikleriniz arasında bugün toplam bir bilanço açısından baktığınızda, en çok hangi vurgunuz yankı buldu?

Şu vurgum çok önemliydi. Şu sözüme çok takıldılar: “1980’lerden sonra bugün Türkiye’yi borç batağına batıran ve ekonomisini iflas ettiren anlayış, üreticileri suçlayarak geldi.” Köylüye “kambur”, sanayiciye “kapalı av alanı”, işçiye, kamu iktisadi teşebbüslerine “kambur” dediler. Bunlar Türkiye’nin kaynaklarını yağmalıyor, Türkiye bu yüzden rekabet edemiyor dediler. Bu suçlamayla bu ekonomi geldi. Buradan çıkış ise şudur: Bunlar kambur değil, bunlar Türkiye’nin geleceğini yaratacak sınıflarımız, üreticilerimiz. Bunları koruyarak buradan çıkacağız. Yani ihracat odaklı değil, üretime odaklanan bir ekonomiyle buradan çıkış olacak fikri etrafında herkes buluştu.

Üretim ekonomisi nasıl kurulacak? Bu olur mu? Falan gibi bir takım endişeler, karamsarlıklar… Bu tür sorular, bu eksende sorular var. Yani sorunun teşhisi konusunda aşağı yukarı bir ittifak var. Çıkış konusunda tereddütler var. “Programınız çok parlak ama bu olur mu?” diyorlar. Ben de bunun olacağını ispatladım. Bakın dedim; 2014 yılından beri Türkiye’nin yaşadıkları… PKK’nın üzerine gidiliyor, FETÖ’nün üzerine gidiliyor. Rusya, İran, Çin dostluğu gündeme geliyor. Türkiye 2014’ten sonra bir program değişikliği sürecine girdi. FETÖ hapse atılıyor. Konuşmalarımı hep şöyle bitirdim: Bursa’da toplantıyı yaptığımız gün, o FETÖ mensubu yargıç ve savcıların Yargıtay’da yargılanması başladı.

Niye Yargıtay’da olduğunu söyler misiniz?

Hakim ve savcıların sorumluluğu yasalar gereği Yargıtay’da görülür. Bakın dedim, biz hapisteydik, hapisten çıktık. Bizi yargılayan kürsüdekiler de hapishaneye, hücrelere girdi. Demek ki Türkiye’de bir devrime gidiyoruz. Ancak devrimlerde olur bu. Yani hapisten çıkanlar Türkiye’nin geleceğini belirlemeye başlamış; onları geçmişte yargılayan, kürsüde olan, tepede olanlar da hapse düşmüş. Öyleyse Türkiye’de devrim oluyor.

Çok iddialı bir söz değil mi, “devrim oluyor”?

Hiç iddialı değil. Çünkü iki tane temel noktayı oralarda açıkladım. Bir, Türkiye’yi parçalayamazlar. Amerika’nın tehditlerine, baskılarına göğüs gerecek. Bu bir devrim. İkincisi, Türkiye borç batağında boğulmaz. Türkiye bu borçlanma ekonomisini reddedecek, oradan kurtulacak ve üretim ekonomisi kuracak. Bu da devrim. Biz vatan bütünlüğünde bir devrim yapmanın eşiğine geldik ve yapmaya başladık.

Peki, sizin düşündüğünüz devrim AKP’nin ve Tayyip Erdoğan’ın önderliğinde mi olacak?

Hayır efendim, o Vatan Partisi önderliğinde oluyor. Silivri duvarını Tayyip Erdoğanlar kurmuştu ama Vatan Partisi önderliğindeki mücadele öyle bir noktaya geldi ki, dıştan gelen 80-100 bin kişi; içeride bizim önderliğimizdeki mücadele sonuç itibarıyla ne oldu? Türkiye’nin dinamikleri hükümeti de önüne kattı götürüyor. Almanya’da, Rusya’da, Fransa’da basının hepsi böyle yazıyor. Hepsi Vatan Partisi’nin bu sürecin önderi olduğunu açık açık koyuyor.

Bakın size bir devrim haberi: ABD, Türk Akımı’nı engelleyemedi. Aydınlık bu manşetiyle Türkiye’nin devrimci bir sürece girdiğini gösteriyor. ABD diyor ki; “Rusya’dan Türkiye’ye ve buradan Avrupa’ya doğalgaz boru hatlarını yapamazsınız.” Ama ne oluyor? Türkiye, Rusya el ele veriyor. Almanya da buna katılıyor. Schröder, eski muhafazakar başbakan, “Omuz omuza verelim, Çin’e yönelelim” diyor ve Amerika’ya meydan okuyor. Bu, Türkiye’nin Amerika’dan koptuğunu ve yeni dostlar kazandığını anlatıyor.

Suriye ile meselemiz bitti mi?

Türkiye’nin bir meselesi yok. Şimdi 6 tane görüşme yapıldı Tahran’da Türkiye ile Suriye arasında. Eminim, biz bunu Türkiye kaynaklarından net olarak öğrendik.

Size şimdi Türkiye’nin yarınki gündemini belirleyecek önemli haberi veriyorum. Katar Şeyhliği, Irak’la son görüşmelerinde en üst düzey beşli ittifak önerdi. Türkiye, Suriye, Irak, İran ve Katar. Bu beş ülke bölgede, Batı Asya’da bir ittifak yapalım dedi. Bu, İRNA Ajansı tarafından yayıldı. Bu, içine girdiğimiz süreci çok iyi anlatıyor. ABD, Türk Akımı’nı engelleyemedi haberiyle bütünleşiyor. Bugün Putin’le Sayın Cumhurbaşkanımızın buluşması… “Türkiye Amerika’ya yöneliyor, boyunduruğu altına giriyor” gibi safsatalar yerle bir oldu. 2019 yılı sonunda Türk Akımı tamamlanmış oluyor. Bu, yeni dünyanın habercisidir. Bunun adının “Türk Akımı” olması da Sayın Putin tarafından açıklandı; “Erdoğan önerdi, biz de kabul ettik” dedi. Erdoğan’ın adını “Türk Akımı” olarak önermesi de çok önemlidir. Sonuç itibarıyla bu bir Türk akımı değil ama Rusya-Türkiye-Avrupa akımıdır. Bu akımın merkezinde kilit konumda Türkiye vardır. Onun için “Türk Akımı” diyoruz. Türkiye akımı da Türk akımıdır; yani “Varlığım Türk varlığına armağan olsun” gibi bir şey.

Katar’ın önerisi üzerinde biraz duralım. Eğer Katar böyle bir öneride bulunmuşsa ve Suriye’yi de içine alan bir tekliften bahsediyorsak, bunu Türkiye’den, Erdoğan’dan habersiz yapamaz; yapmaz daha doğrusu. Çünkü Türkiye ile Katar çok yakın ilişkiler içinde; hatta Türkiye’nin bölgede Katar’da bir askeri üssü var.

Bu ülkelerdeki mezhepsel yapıya baktığımızda; Türkiye Sünnilerin çoğunlukta olduğu, Alevi ve Şiilerin de yoğun bir nüfusa sahip olduğu bir ülkedir. Suriye, hem Sünni hem Alevilerin olduğu bir ülkedir. Irak’a geçiyoruz; hem Sünni hem Şiilerin olduğu, ancak yönetimde Şiilerin ağır bastığı bir ülke. İran ise Şii ağırlıklı, Sünnilerin çok küçük bir nüfusa sahip olduğu bir ülke. Katar da Sünni ağırlıklı. Yani Türkiye, Suriye ve İran üçgeninde Sünni-Şii ayrımı önemsiz hale geliyor. Aslında bu ayrım önemsiz değil ama Sünnilerle Şiiler birleşiyor, o anlamda önemsiz.

Amerikan planı; yani “Ali-Muaviye” kavgasını kışkırtma stratejisi yerle bir oldu. Karşıda kim var? Suudi Arabistan, İsrail ve benzeri ülkeler. Demek ki Amerika bölgemizde Şii ve Sünni kamplaşmasını İsrail’in yararına olacak şekilde yaratamıyor. Kimse 1400 yıl sonra bu kavgayı tekrar kışkırtmayı başaramıyor. Bu bakımdan Katar’ın bu beşli ittifak önerisi çok önemlidir. Aynı zamanda Türkiye’nin Suriye ile iş birliği konusu da olgunlaşmış görünüyor. Zaten İran’da görüşmeler sürüyor; bir hafta on gün evvel altı görüşme olmuştu, şimdi belki sayı artmıştır.

Mersin’deki Sanayi ve Ticaret Odası ile Giyim Sanayicileri Odası toplantısında da benzer konular konuşuldu. Suriyelilerin varlığına karşı bazı itirazlar yükseldi; “Parklara gidemiyoruz, her taraf Suriyeli oldu” gibi şikayetler dile getirildi. Ancak hem Giyim Sanayicileri Odası Başkanı Halil Çavuşoğlu hem de Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Şerafettin Aşut, Suriyelilerin Türkiye ekonomisi için yararlı olduğunu ve bir yük gibi görülmemeleri gerektiğini vurguladılar. Ben de orada belirttim; Türkiye ekonomisi mülteciler yüzünden bu hale gelmedi. Dış ticaret açığı veya bütçe açığı Suriyeliler yüzünden değil. Bu “Suriyeli düşmanlığı” son derece yanlıştır. Çözüm, Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamaktan geçer. Böylece Türkiye-Suriye ilişkileri düzelir, iç barış sağlanır ve misafirlerimiz vatanlarına dönerler. Hitler Almanya’sında Yahudileri hedef gösterdiler ve bu durum felaketle sonuçlandı. Bugün de Türkiye’de ekonominin düzelmesi için asıl hedefleri bırakıp fakir fukara Suriyelileri hedef alıyoruz.

Katar’ın bu beşli ittifak önerisi, şartlar gereği ve Sayın Tayyip Erdoğan’ın oluruyla yapılmıştır. İran ve Irak haber ajanslarının verdiği bu haber doğrudur ve Vatan Partisi’nin 30 yıl önce öngördüğü, Batı Asya Birliği’ni ve Avrasya projesini içeren sürece tekabül etmektedir.

Rusya, dünyanın en büyük doğalgaz ihracatçısı ve Türkiye’nin ithalatının %50’sini karşılıyor. Putin kuzeyde Baltık üzerinden doğrudan Almanya’ya bir hat kurarak Ukrayna engelini aştı, güneyde ise Türkiye’yi ortak seçti. Bu, uzun vadeli bir tercihtir. Ticaret hacmini 100 milyar dolara çıkarma hedefi çok kritiktir. Türkiye, Avrupa’ya satıştan geçiş hakkı kazanacak ve kaynak sağlayacaktır. En önemlisi ise Türkiye, Avrupa’nın enerji musluğunu elinde tutarak bölgedeki istikrarsızlıkları engelleyecek bir role sahip olacaktır. Türk Akımı ile Rusya’dan enerji akarken, aynı zamanda S-400 füzeleriyle Türkiye’nin güvenliği de perçinlenmektedir.

Yeni bir dünya kuruluyor; Amerika’nın ve doların saltanatı bitiyor. Almanya’dan Çin’e kadar uzanan, Türkiye’nin en ön cephede yer aldığı, Avrasya’nın ağırlığını koyduğu çok kutuplu bir dünyaya giriyoruz. Türkiye, Amerikan emperyalizmine karşı silahlı mücadelenin ön cephesinde yer alan, Suriye ile birlikte bu süreci en somut yaşayan ülkedir. Yani bu da yeni dünyanın önemli haberlerinden biri: Türk Akımı ve S-400’lerin Türkiye’ye verilmesi. Burada ABD’nin bütün meydan okumalarına ve tehditlerine rağmen Türkiye, “Rusya’dan alamazsınız, bu NATO kurallarına aykırıdır, sizi NATO’nun dışına atarız” şeklindeki baskılara göğüs gererek S-400 füzelerini Rusya’dan alıyor.

Bu bölümü negatif de olsa bir soruyla kapatalım. Önceki bölümde ifade ettiğim gibi; Türkiye’nin gaz ithalatında Rusya’nın payı yüzde elli ve bu oran yeni alacağımız on beş milyar metreküp ile daha da artacak. Dost dahi olsa —ki bugün dost gibi görünüyor— bir kaynağa bu kadar bağımlı olmak doğru bir şey mi? Elbette değil. Türkiye kendi enerji kaynaklarını oluşturmak zorunda.

Nükleer enerji çok önemli. Nükleer santral bir bağımlılık yaratmıyor; o santrali kurduktan sonra tesis sizin. Rusya ile Akkuyu’yu kuruyoruz ancak mülkiyet Rusların olsa da, toprak sizin toprağınız ve kamulaştırdığınız an sizin olur. Türkiye, kendi kaynaklarına dayanarak azami ölçüde enerji üretmek zorunda. Rusya bir krize girse ve gaz gönderemese kışın donarız. Elbette Rusya’yı krize sokmayacağız ama kaynaklarımızı çeşitlendirmemiz şart.

Türkiye bir enerji fukarası. Güneş ve rüzgâr enerjisi gibi seçenekler var. 2006-2007 yıllarında, General Servet Cömert’in Ulusal Strateji Merkezi başkanı olduğu dönemde, Hindistan’dan Hollanda’ya kadar dünyanın büyük enerji uzmanlarının katıldığı 7-8 haftalık enerji konferansları yapmıştık. Orada nükleer enerji olmadan hiçbir başarının mümkün olmadığını tespit ettik. Hindistan, Çin, Fransa ve İran bile nükleer enerjiye geçti.

Biz de nükleer enerji santrallerimizi yapacağız; aynı zamanda güneş, rüzgâr ve kömür gibi kaynaklardan da yararlanacağız. Çok yönlü olacağız ama Rusya ile bu bağlardan korkmayacağız çünkü Rusya da bize mecbur. “Rusya bize kazık atarsa, dirsek çıkarırsa ya da dostluğumuza ihanet ederse” gibi sorular çok soruluyor. Türkiye ile Rusya’nın ittifakı, hem Sayın Erdoğan’ın hem de Sayın Putin’in belirttiği gibi stratejik ve uzun vadelidir. Bu durum, İstiklal Savaşı’nda Atatürk ile Lenin arasında kurulan ve 1945’lere kadar süren ittifaka benzer. İki ülkenin ortak çıkarları var, bu yüzden birbirlerine dirsek çıkarma lüksleri yok. Aklı başında devlet adamları tarafından yönetilecek Türkiye ve Rusya el ele gidecektir.

Vatan Partisi’nin varlığı Türkiye için bir güvencedir ve Vatan Partisi’nin içinde olduğu bir milli hükümet, bu konuyu sağlama bağlayacaktır. “Amerika veya Rusya, yolun bir aşamasında Türkiye aleyhine stratejik uzlaşmalara gidebilir mi?” sorusuna gelirsek; gidemezler. Amerika ile Rusya arasındaki anlaşmazlıklar, Çin ile Amerika arasındaki rekabetten çok daha stratejik, düşmanca ve keskindir. Trump’ın ulusal güvenlik strateji belgesinde Çin birinci sıradaydı çünkü Çin ekonomisi satın alma gücü itibarıyla Amerika’yı geçti. Ancak orta vadede Kırım, Ukrayna ve Batı Asya’da (Türkiye’nin güneyi ve Akdeniz) Amerika ile Rusya karşı karşıya.

PKK kaynaklarını da takip ediyorum; son 1-2 aydır Rusya’yı kendileri açısından kaybedilmiş ve hiçbir şekilde destek olmayacak bir güç olarak tanımlamaya başladılar. Türkiye’ye karşı savaşan bir örgüt olarak, Amerika’nın ateşe sürdüğü bu güç, Rusya’dan artık medet ummuyor; Rusya, Türkiye, İran ve Suriye’yi karşılarında bir cephe olarak görüyorlar. Bu, PKK açısından “biz bittik” demektir.

*(Ara verilir, program devam eder)*

Konuğum Vatan Partisi Lideri Sayın Dr. Doğu Perinçek ile devam ediyoruz. Mersin’den Yusuf Çelik Bey, Şerafettin Aşut’un bir toplantıdaki “krize kriz demeyelim” ifadesini hatırlatmış. Ben de “Tayyip Erdoğan ile aynı çizgide mi durmaya çalışıyorsunuz?” diye kışkırtayım, buyurun.

Beni izleyenler şunu çok iyi bilir; ben Türkiye ekonomisinin dış ödemeler ve bütçe açığıyla borç batağında olduğunu hep söyledim. Ancak “kriz, kriz, kriz” diyerek karamsarlık aşılayan bir söylemim hiç olmadı. Türkiye buradan “Üretim Devrimi” ile çıkacak. Türkiye’nin, 1980’den bu yana devam eden borçlanma ve neoliberal ekonomi sistemi iflas etmiştir. Bu karamsar tabloya “nokta” koyup pes etmek yerine, üretim ekonomisini inşa edeceğiz.

Mersin Ticaret ve Sanayi Odası eski Başkanı Şerafettin Aşut’un sözleri çok önemliydi: “Çözüm Batı Asya’dadır. Avrupa’ya ihraç ederken prestij kazanıyorum ama parayı Batı Asya’ya, komşularımıza ihracat yaparken kazanıyorum.” Avrupa’dan da vazgeçemeyiz; Almanya en büyük ihraç pazarımız ve Türk Akımı ile bağlarımız güçleniyor. Vatan Partisi olarak 30 yıldır Almanya ile dostluğu savunuyoruz ama Avrupa Birliği’ne girmeye karşıyız. Avrupa Birliği’ne girdiğinizde Brüksel’den yönetilmeyi kabul edersiniz, biz bağımsızlığımızı koruyacağız.

Karamsar bir anlayışa sahip olan sahte sol ve CHP çevresi, hiçbir çözüm yolu üretmiyor. Türkiye’yi kimse parçalayamaz; atomu parçalayabilirler ama Türkiye’yi parçalayamazlar.

Nihat Uysal Bey Ödemiş’te bir “ekonomi krize çözüm kurultayı” sormuş, bunu yapacağız. Necdet Doğu Bey dükkânını kapatan bir esnaf olarak durumun değişip değişmeyeceğini merak ediyor; kesinlikle değişecek. Zor bir dönemden geçeceğiz. Üretim ekonomisi kurmanın tek yolu tasarrufu artırıp bunu yatırıma yönlendirmektir. Türkiye uzun süredir tasarruf yapmıyor; lale devrine ve israfa son vereceğiz. 100 milyar dolar harcayarak 2 milyon 200 bin konut yapıp onları boş bırakmak, 100 milyarlarca doların ve potansiyel kazancın çöpe atılmasıdır. Bu, plansız ekonominin açık ispatıdır. Biz planlı ekonomi yapacağız. İnsanlarımızın karnını doyuracağız, temel ihtiyaçlarını karşılayacağız ve en önemlisi güvenliğimizi, yani ordumuzu ve polisimizi koruyacağız. Gıda güvenliği, halkın karnının doyması birinci önceliğimizdir. Sırtı giyecek, karnı doyacak. İkinci madde olarak güvenliğimizi sağlayacağız. Yani polisimizin, askerimizin ve ordumuzun güçlü olması, düşman tehditlerine karşı koyması ekonomi bakımından da çok önemlidir. Çarşılarında bomba patlayan bir ekonomide kalkınma yapamazsınız; ne üretim ne de turizm gerçekleştirebilirsiniz. Üçüncü madde, sağlık ve kamu hizmetlerinin devamlılığıdır. Sağlık hizmetlerinde fedakârlık veya kısıntı yapamayız. Dördüncü madde ise eğitimdir; hatta eğitim hizmetlerini güçlendirmemiz lazım, oraya yatırım yapacağız. Ama bunun dışında tasarruf yapacağız ve bu tasarrufu paylaşacağız. Yani işçisinden büyük sermayesine kadar… Tabii kazanca göre tasarruflar oran itibarıyla artacak. Milletçe bir tasarruf yapıp bu zorlukları paylaşarak buradan çıkacağız.

Mersin’de, Adana’da, Bursa’da katılan sanayiciler, tüccarlar, işçi ve çiftçi temsilcileri tarafından bu fikir alkışlandı ve kabul gördü. Millet buna hazır. Vatan Partisi’nin içinde bulunduğu bir milli hükümete milletimiz hazır, bu çok önemli. Sayın Ayhan Kızıltan, Sayın Şerafettin Aşut, Sayın Halil Çavuşoğlu, Bursa’dan Özgür Bey, Mustafa Bey ve Cehan Bey gibi isimlerin hepsi bu zorlukları paylaşma fikrinde ve bir milli hükümet konusunda anlaştılar. Bu beni çok umutlandırdı. Türkiye’de bir üretim devriminin koşulları, hiç olmazsa zihinlerde oluşmaya başladı.

Mersin’den bir soru geldi. Demek ki Mersin’deki toplantımız etkili olmuş. Ayşe Debaşoğlu, bir üretici hanımefendi, bir çiftçi hanımdır; o bakımdan değerlidir. Mersin’de ikinci defa dile getirdiğiniz bir konu: “Hükümet halkın erzak stoğunu yapacak, sığınağı hazır tutmalı,” demiştiniz. Ülkemiz için karanlık günler mi var diye sormuşlar. Hayır efendim, Mersin’de ben “erzak stoğu” değil, “gıda güvenliği” dedim. Çetin bir dönemden geçiyoruz ve bu dönemin dört maddesi var: Birincisi, gıda güvenliğini sağlayacağız; kimse aç kalmayacak. Eğer herkesin karnını doyurmaz, sırtını giydirmezseniz iç kavgalar başlar. Dış tehditlere de aç bir halkla karşı koyamayız. Karamsar bir tahlil yapmıyoruz; önümüzde bir üretim devrimi var ve bu tasarrufla olur diyoruz.

Tasarrufu halkın yiyeceği ekmekten keserek yapmayacağız. Gıdadan, sağlıktan, eğitimden; ekmeğiyle, etiyle, sütüyle gıdadan tasarruf olmaz. Ordumuzun ve polisimizin vatanı koruma yeteneğinden kısıntı yapmayacağız. Aksine eğitime daha fazla kaynak ayıracağız. Üretim devrimiyle birlikte büyük bir eğitim devrimi gerçekleştirmek zorundayız. Sanayicilerin de talebi bu. Bunun dışındaki alanlarda, lükste tasarruf yapacağız. Mesela uçak meydanları veya Kanal İstanbul gibi yanlış projelere kaynak ayırmak yerine, üretime odaklanacağız. İnşaat sektöründe 100 milyar dolar çöpe atıldı, oysa bu kaynakla büyük bir üretim sıçraması yapılabilirdi.

Halk, fiyaka ile üretim devrimi yapılamayacağını bilir. Siz Kanal İstanbul’u yapacağım derken halkın ekmeğinden kısarsanız, millet bunu kabul etmez. Milletin kabul etmesi için; karnının doyması, güvenliğinin sağlanması, sağlık ve eğitim hizmetlerine erişebilmesi gerekir. 40, 50, 60 yaşındaki insanların da eğitime ihtiyacı var; insan kaynaklarımızı verimli bir ekonomi için eğitmemiz şart.

Resmi rakamlara göre işsizlik artıyor, gerçek rakamlar ise %18-20 civarında. Concordato ilan eden, “Borçlarımı ödeyemiyorum,” diyenlerin sayısı artıyor. Burada Vatan Partisi farkı ortaya çıkıyor. Bizim önerimiz, zora giren veya teknik iflası olan işletmelerin kamulaştırılmasıdır. Şirketin mülkiyetinin %51’ini kamuya, %44’ünü o şirkette çalışan işçilere, %5’ini ise eski işverene veriyoruz. Böylece ekmek teknesini koruyor, istihdamı sürdürüyor ve işçiyi yönetime katıyoruz. Bu çözüm, hem işveren hem de kamu için bir çıkış yoludur.

Türkiye her yıl 19 milyar dolarlık taşıt, 10 milyar dolarlık da cep telefonu ithal ediyor. Bu bir lükstür. Avrupa Birliği’ne ve Gümrük Birliği Anlaşması’na, “Türkiye ekonomisi batarsa siz de zarar görürsünüz, gelin bu anlaşmayı gözden geçirelim,” demeliyiz. Kendi üretimimizi korumak ve dış ticaret dengemizi sağlamak zorundayız. Başkalarına boyun eğerek veya sadece başkalarının kararlarına uyarak Türkiye için bir çözüm üretilemez. Dönem, üretim devrimi dönemidir. Dolarda bir düşüş var; bunun siyasal sebepleri üzerinde durulabilir ancak size göre en kritik tedbir neydi? “Şuradan yakalayıp ilerletseydik daha hızlı sonuç alırdık” dediğiniz nokta nedir?

Temel ekonominin program ve fikrini bir devrimle değiştirmek zorundayız. 1980’den bu yana Turgut Özal ekonomisinin ana fikri “ihracat budalılığı” ve “ihracat humması”dır. İhracata odaklanan bir ekonomi felsefesi benimsediler. Biz ise diyoruz ki; ihracata değil, üretime odaklanacağız. Bunun çok büyük bir farkı var. İhracata odaklandığınızda üretmezseniz ihracat yapamazsınız; ancak temel fikir yanlış olduğunda, örneğin Zonguldak’ın altındaki kömürü çıkarmaz, Rusya’dan veya Güney Afrika’dan getirirsiniz. Neden? Çünkü oradaki kömürü çıkarmak maliyetli gelir. “İhracat yapacağım” diyerek dışarıdan kömür alıp kendi üreticinizden, işçinizden vazgeçerseniz, sonuçta ithalat artar ve dış ticaret açığına gömülürsünüz.

Aynı şeyi pamuk için de söyleyebiliriz. Tekstil ihraç etmek için maliyeti düşürme bahanesiyle ipliği Çin’den, pamuğu Yunanistan’dan veya Amerika’dan alırsanız, ihracatınızdaki katma değer düşer. Sonuçta Çin’in ipliğini veya Amerika’nın pamuğunu ihraç etmiş olursunuz. İhracat yoluyla kalkınmanın mantığı döviz kazanmak olmalıdır, ancak bu model bize döviz kaybettiriyor.

Bundan sonra ekonominin odağına ihracatı değil, üretimi yerleştireceğiz. “Üretime yarayan her şey iyidir; üretimi tahrip eden her politika yanlıştır” ilkesini benimseyeceğiz. İç piyasayı destekleyip üretimi artırdığımızda zaten ihraç da ederiz. Evet, belki yerli pamuk veya kömür kullandığımızda maliyetler biraz yükselecektir, bunu göze alacağız. Türkiye’de 38 yıldır uygulanan, üretimi çökerten, bizi dışa bağımlı kılan bu sistemden kurtulmalıyız.

Hükümet bu noktaya kolay kolay gelemez çünkü enflasyon canavarından korkuyorlar. “Enflasyon yükselmesin” diye üretim maliyetlerini baskılayıp hammaddeyi dışarıdan alıyorlar. Biz içeride üretimi desteklerken maliyetlerin yükselmesinden korkmamalıyız. Üretim ekonomisini kuramazsanız; Denizli, Bursa, Kayseri, Gaziantep, Çorum gibi sanayi kentleriniz yıkılır. Enflasyonu bir miktar göze alan, ancak bu süreçte maaşları ve ücretleri de buna uyumlu şekilde yükselten politikalar izlemeliyiz.

1980 yılında, yani 24 Ocak kararlarıyla ihracat yoluyla kalkınma politikasına geçtiğimizde Türkiye’nin toplam dış borcu 13 milyar dolardı. Bugün ise bu rakam 500 milyar dolara ulaştı. Milli gelire oranla dış borç %5’i aşıyorsa bu bir alarmdır ve Türkiye artık bu eşiği geçmiştir. Borcun borçla çevrilemediği, bir yıl içinde 100 milyar doların üzerinde ödeme yükümlülüğü olan ve cari açıkla sarmala giren bir durumdayız. Türkiye ancak bir “üretim devrimi” yaparak bu darboğazdan çıkabilir.

Bu 38 yılda köylü, sanayici, küçük ve orta ölçekli üretici, esnaf “kambur” ilan edildi. Atatürk’ün “köylü milletin efendisidir” dediği ülkede köylü kambur ilan edildi. Bu ekonomik karşı devrimle birlikte; sıcak para komisyoncuları, faizciler, dolar ve borsa vurguncuları, tarikat rantçıları üst sınıfa çıktı. Üretimi tahrip eden borsa vurgunlarını ve spekülasyonları önlememiz gerekiyor. Yabancı sermayenin kısa sürede girip çıkmasını sınırlamalı, parayı burada yatırıma dönüştürmeye mecbur bırakmalıyız.

Avrupa’nın bağımsızlaşması ve bir Avrupa Ordusu kurulması konusuna gelince; Avrupa ordusu kuruluyorsa kursun, bu Avrupa’nın Amerika’dan biraz daha bağımsızlaşmasına hizmet eder. Ancak burada kendimize şu soruyu sormalıyız: Bu ordu kime karşı kuruluyor? Rusya ile Avrupa arasında ticari bağlar varken ve Amerika ile Avrupa arasında bir savaş ihtimali yokken, Avrupa niçin silahlı bir güç inşa ediyor? Demek ki Avrupa, Amerika’nın inişe geçtiği bir ortamda, Batı Asya ve Afrika gibi bölgelerde kendi hakimiyet alanlarını kurmak ve oralarda kendi borusunu öttürmek istiyor. Avrupa ordusunun kurulması Amerika’yı dengeleyebilir ama aynı zamanda kendi yayılmacı emellerini de taşır. Bizim içinse buna aşırı anlam yüklemenin bir manası yok. İzninizle tabii. Avrupa ordusunun, Amerika ile ilişkilerinde Avrupa’yı daha bağımsızlaştırıcı bir yönü vardır; bunu göreceğiz. Ama Avrupa’nın, Amerika’nın boş bıraktığı ya da terk edeceği alanlarda vaziyet alma yönü de var. Amerika’ya dirsek atarak terk etme değil de, yani oralara girmek için. Ama bu arada tabii o girdiği alanlar üzerinde de bir hegemonya kurma çabası var. Avrupa’nın çok ciddi, önemli bir maddi ve ekonomik gücü var; Almanya sayesinde. Fransa’nın bir silah gücü yok mu? Silah imalinde önemli bir yeri var. Fransa tabii önemli bir ordu. Almanya ordusu da… Ama savaş gücü, insan gücü olarak bu ülkelerde savaş kabiliyeti kalmadı. Sen bir Alman’a, bir Fransız’a… Ölme kabiliyetleri yok, bütün mesele bu. Yani Atatürk “Size ölmeyi emrediyorum” dediği zaman o emri dinleyecek bir Mehmetçik var; şimdi de var, zaten canını veriyor savaşta. Ama sen Alman’a “Ölmeyi emrediyorum” dersen eski Alman değil. Brzezinski, 96’da yazmıştı galiba “Büyük Satranç Tahtası” kitabını. Orada Atlantik’in temel zaaflarından biri olarak şunu koyuyordu: “Ölme yeteneğimizi kaybettik.” Doğru, öyle mi? Öleceğimiz bir dava yok. Hegemonya için ölmedi insanlar. Emperyalizm ve o emperyalizmin getirdiği küreselcilik, uluslararasıcılık; aynı zamanda vatan savunmasını yok etti.

Ama şimdi Avrupa’da bu durum tekrar canlanmaya başladı. Dikkat ederseniz Avrupa’da milliyetçilik yükseliyor. Ama hangi milliyetçilik? Bunu bir konuşalım mı? Bunun hemen Amerika’ya karşı bir yönü vardı; bunu kutlayacak mıyız, belli rezervlerimiz de olmayacak mı? Kutsayacağız çünkü Amerika’ya karşı yönü ağır basıyor. Ama içeride Müslümanlara karşı, Türklere karşı düşmanlık çok yüksek. Evet, o da var; onlara karşı çıkacağız. Almanya’daki Alternatif Parti (AfD) ve Fransa’daki, Fransa’daki Milli Cephe (Le Pen’in hareketi) yabancı düşmanlığı kuvvetli. Ama şimdi mesela Almanya’daki Alternatif Parti’de aynı zamanda Rusya dostluğu ve Amerikan emperyalizmine tepki eğilimi de gelişiyor, onu da görelim. Le Pen’de de var. Bunların ikili karakterini hep görmek gerekiyor. Tabii ama hangisinin yükseleceğini, hangisinin törpüleneceğini de görmek gerekiyor. Avrupa ile Amerika arasındaki ticaret savaşları… (Ara vermemiz gerekiyor efendim, uyarı vermemiz.) Sonuç itibarıyla Avrupa’daki milliyetçilik, Amerika karşıtlığını da işin içine itiyor.

(Sevgili izleyiciler, yine bir ara veriyoruz. Çay içebilirsiniz.)

Sevgili izleyiciler, tekrar merhaba. Çıkış Yolu programı devam ediyor. Konuğum Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Radyodaki izleyicilerimiz için bunu her defasında hatırlatmamız lazım. İzleyicilerimizden gelen sorulardan biri çok ilgimi çekti. Genel bir soru ama bir anlayış vurgusunu ya da farkını dile getiriyor. İzmir’den bir izleyicimiz: “İç cephe dağılmışken dış cepheyle ilgilenmek doğru mu?” İç cephenin dağıldığını nereden çıkartıyor? “Tayyip Erdoğan hakkında görüşünüz nedir?” diye sormuş. İç cephenin dağıldığını nereden çıkartıyor? Tayyip Erdoğan hakkındaki görüşüm şu: Türk Akımı yapılıyor, Rusya ile dostluk gelişiyor, Almanya ile Türkiye arasındaki bağlar güçleniyor ve en önemlisi PKK’nın üzerine gidiliyor, FETÖ’nün üzerine gidiliyor.

Ekonomide ise üretim devrimini yapamayan bir Tayyip Erdoğan var. Ekonomik sorunlara köklü çözüm üretemiyor; dolayısıyla Türkiye’nin en önemli sorunu haline gelen ekonomiyi çözemiyor. Halkın karnını doyurması ve temel ihtiyaçlarını karşılaması için şart olan dış ticaret açığını daraltmak, cari açığı daraltmak ve bütçe açığını daraltmak yönünde köklü, kararlı kararlar alamıyor, yapamıyor. Ama öte yandan dış politikada, güvenlik alanında da Vatan Partisi’nin siyasetlerine yönelen bir Tayyip Erdoğan var. Buradan şuraya geleyim: Ben hep çözümler açısından bakıyorum olaya. Mersin’de de gene böyle bir soru soruldu. Dedim ki: “Bana Tayyip Erdoğan’ı dışlayarak bir milli hükümet kurun.” Tekrar soruyorum dedim buradaki 500 kişiye: Sanayicilerimiz var, tüccarlarımız var, çiftçilerimiz var, işçilerimiz var, CHP’liler var, AK Partililer yoğun olarak var, MHP var, İYİ Parti var; hepsi var. Şimdi dedim size soruyorum: AK Parti’yi dışarı atıyorsunuz, Tayyip Erdoğan’ı dışarı atıyorsunuz, bana bir milli hükümet kurun. Hedefsiz hükümet olmaz. O zaman o hükümeti PKK’sız kuramazsınız. O zaman Tayyip Erdoğan’ı tamamen dışlayarak ancak HDP ile hükümet kurabilirsiniz. Onun da peşinde Cumhuriyet Halk Partisi şu anda koşuyor ve maalesef HDP ile CHP arasındaki ittifak artık apaçık ortada, kurulmuş durumda. Bu Türkiye’ye ihanettir.

Cumhuriyet Halk Partisi açısından da bir intihardır, onu söyleyeyim. Çünkü bugün HDP ile ittifak ederek yerel yönetim seçimlerine girmek, 1922’de Yunan ordusuyla iş birliği yapmaktır; başka hiçbir şey değil. Çünkü Türkiye bugün PKK ile savaşıyor, Amerika ile savaşıyor. Amerika, Türkiye’nin bu gidişatına karşı üzerimize PKK’yı sürüyor, IŞİD’i sürüyor ve yenildi. Siz burada tekrar hendeklerden PKK’yı kurtarıp getirip Şırnak’ta, Diyarbakır’da hükûmetçik yapmak istiyorsunuz. Tam bunlar tasfiye edilmişken, kayyumlar oraya gelmiş ve Türkiye yerel yönetimlerde bunlardan kurtulma şansını elde etmişken siz Cumhuriyet Halk Partisi olarak İstanbul, İzmir dahil PKK’lı belediyeler kurmaya kalkıyorsunuz.

(Bazıları salonda neredeyse deli oldular.) Onlara da şunu söyledim: Olmaz, yapılmaz. Kesinlikle Cumhuriyet Halk Partisi yapmıyor, yapmayacak. O zaman dedim şunu konuşalım: Yapmamasını biz istiyoruz. Yapmadığı zaman, HDP ile ittifak yapmayacak olursa ki şu anda yapıyor, yapmayacak olursa biz Sayın Kılıçdaroğlu’nu tebrik edeceğiz, Cumhuriyet Halk Partisi’ni tebrik edeceğiz. Zaten yapmaması için bunları konuşuyoruz. Bakın, ben çok açık bir şey söyleyeyim: Vatan Partisi kesinlikle HDP ile, FETÖ ile ittifak yapmayacak. Bunu Cumhuriyet Halk Partisi açıklasın; “HDP ile ittifak yapmayacağım.” Size bir şey daha söylüyorum: Eğer Vatan Partisi HDP ile ittifak yaparsa, ben Doğu Perinçek olarak Vatan Partisi’nden istifa edeceğim. Buradan da Sayın Kılıçdaroğlu’na söylüyorum: HDP ile ittifak yapmayacağınızı ilan edin. Zaten yapıyorlar, ama ilan ederlerse biz alkışlayacağız.

Vatan Partisi, HDP ile kesinlikle ittifak yapmayacaktır. AK Parti de HDP ile ittifak yapmama kararında; zaten PKK ile savaşıyor. Yani PKK ile savaşan bir Türkiye’nin hükûmeti olan AK Parti, PKK ile anlaşacak mı? Ya nasıl anlaşacak? Adam savaşıyor. Tayyip Erdoğan şu an PKK ve FETÖ ile savaşıyor. Nasıl “Kürdistan kuracakmış”, “vilayetleri özerk yapacakmış” falan? Eğer Kürdistan kuracak olsa Tayyip Erdoğan, niçin PKK ile savaşsın? Niçin onları belediyelerden temizlesin? Kürdistan kurulur; belediyelerde kalır HDP/PKK, Kürdistan kurulmuş olur. Onlarla savaşıp belediyelerden temizleyenin “Kürdistan kuracağını” söylemek safsatadır.

Ben ilan ediyorum: Vatan Partisi, HDP ile FETÖ ile ittifak yapmayacaktır. Amerika’nın iktidar projelerinde olmayacaktır. Ekstra bir durum olsa, Vatan Partisi’nin başına HDP ile ittifak yapacak birileri gelecek olursa (böyle bir imkân ihtimal yok ama kararlılığımızı ifade etmek için söylüyorum) öyle bir Vatan Partisi olursa ben o Vatan Partisi’nden istifa ederim. “İhanet Halk Partisi” yöneticilerini de göreve davet ediyorum: Çıksınlar, “Biz kesinlikle HDP ile ittifak yapmayacağız” desinler. Açık veya gizli… “Resmen yapmayacağız ama el altından gizli yapacağız” diyorlar. Bu, milleti kandırmaktır ve ihanetin üzerine perde örtmektir. Bu millet böyle perdeli ihanetleri yutmaz, kabul etmez. Kurtuluş Savaşı’nda da böyle ihanetler olmuştur.

Türkiye savaşıyor PKK ile; dolayısıyla HDP ile. Ve bu savaşı Türkiye büyük ölçüde kazandı. Amerika ile Türkiye savaşırken, Mehmetçik’i vuran PKK’yı belediyelerin başına oturtmak veya ortak yapmak; İstanbul’un ilçelerinde bile PKK ile birlikte belediyeler kurmaya kalkmak… Bunu bu millet affetmez, Vatan Partisi de affetmez. Kim yaparsa onun karşısındayız. AK Parti bunu yaptığı zaman karşısındaydık; o açılımın karşısına çıktık ve o açılımı yerle bir ettik. Silivri duvarını yıktık ve o açılımı yerle bir ettik. Bugün başkaları; Cumhuriyet Halk Partisi ve İYİ Parti de, CHP üzerinden HDP ile ittifak projelerinin içinde. Yani “Ben HDP ile ittifak yapmam” diyor ama İYİ Parti, CHP ile el ele vererek -buna tabanda ittifak diyorlar- dolaylı olarak HDP ile ittifak yapıyor. Bu ittifaklar paramparça olacak, dağılacak. Bu ittifakların hiçbir başarı şansı yok. Çünkü bu ittifak; Türkiye’ye, Türk milletine, Mehmetçik’e, Türk polisine, Türk halkına ve Türkiye’nin ekonomisine karşıdır. Buna kesinlikle izin vermeyeceğiz. Bu aynı zamanda CHP’nin intiharıdır.

Buradan Cumhuriyet Halk Partisi’nin bütün liderlerini, örgütünü, tabanını sağlam duruşa çağırıyorum. Deniz Baykal’a da, Onur Öymen’e de çağrıda bulunuyorum. “Biz muhalefet yapıyoruz” diyen Kılıçdaroğlu muhalifleri; siz muhalefet yapmıyorsunuz. Neden muhalefet yapmıyorsunuz? Çünkü CHP, HDP ile ittifak yapıyor. Siz burada hiçbir muhalefet yapmıyorsunuz. Muhalefetiniz, CHP içerisindeki belediye rantlarını paylaşmak, mevkileri paylaşmak, demokrasi adı altında CHP’nin olmayan sorunları üzerinden muhalefet yapmak. CHP’de problem demokrasi değil ki, demokrasinin fazlası var CHP’de. Herkes bağırıyor, çağırıyor… Ama vatanı bölen, vatana kurşun sıkan PKK/HDP ile ittifak yapıyor. Eğer CHP’de bir muhalefet varsa burada görelim onu. Ama maalesef ne Deniz Baykal’dan, ne Onur Öymen’den, ne Muharrem İnce’den böyle bir ses çıkmıyor. Ve hepimiz bunu şaşkınlıkla ve acıyla karşılıyoruz.

(Sayın Perinçek’in bu eleştirilerine karşı açıklama hakları sonuna kadar mahfuzdur. Benim dostum, saygı duyduğum, değer verdiğim insanlardır. Deniz Baykal benim 1960’dan bu yana, 58 yıldır arkadaşım. Sayın Deniz Baykal; onların seslerini Türkiye bekliyor.)

Şimdi bir cümleniz dikkatimi çekti, yanlış mı anladım diye tekrarlama ihtiyacı duyuyorum: PKK ile savaş, mücadele esas olarak bitti gibilerden bir şey söylediniz, “kazanıldı” dediniz. Doğru mu?

Tabii Amerika var. Doğu Akdeniz ve Ege’den Amerika’nın tehditleri var. PKK ile savaşta Türkiye çok büyük bir başarı kazandı; hendeklere gömdü. Güneydoğu’dan devamlı temizleniyor.

Türkiye, Suriye sınırının en az 500 km’si hâlâ onların elinde.

Yok, siz çok büyük bir abartı içindesiniz. Öyle bir şey yok. Onu da bitirecek Türkiye. Orada, Kamışlı tarafında küçük bir bölge hariç hepsi şu anda… Orada bilginiz bence isabetli değil ama neyse, kontrol edelim efendim. Gelecek hafta onu da konuşalım. Ama şunu söyleyeyim: Orada ezilecek ve bitirilecekler. PKK kalmayacak, yerel bir edilecektir. PKK, YPG, YPD; bunların sonu gelmiştir. Amerika da onları kesinlikle kurtaramaz. Buradan o PKK’nın, YPG’nin eline silah verdiği insanlara sesleniyorum: İster Türkiyeli olsunlar, ister Suriyeli olsunlar, isterse Iraklı olsunlar; elinizdeki silahları atın. İsrail’in, Amerika’nın verdiği mermileri, topları kendi vatandaşlarınıza, Batı Asya’nın bu namuslu halkına sıkmaktan vazgeçin. İhanete teslim olmayın. Çünkü ihanetin bedeli çok ağırdır; ya hayatınızla ödersiniz ya da hapishanelerde çürürsünüz. Onun için o silahlandırdığı insanları bu ihanetten vazgeçmeye, ellerindeki silahı atmaya ve Türkiye kanunlarına, yargısına teslim olmaya çağırıyorum. Bunun kendileri ve halkımız açısından, özellikle Kürt yurttaşlarımız açısından çok hayırlı sonuçları olacaktır. Türkiye yaraları sarar, affetmesini de bilir.

Efendim, bugüne kadar hep şu sorunun cevabı arandı: AKP, Amerika ile uzlaşıyor mu? Uzlaşacak mı? Uzlaşabilir mi? Son zamanlarda ise soru şöyle: Bazı çevrelerde konuşulmaya başladı; acaba asıl uzlaşma arayışı Amerika’da mı, Türkiye ile?

Evet, doğru. Amerika kaybettiği için, Türkiye’yi tekrar gittiği yoldan çevirmek için Türkiye’ye bazı tavizler vermeye başladı.

Nerede taviz vermeye hazırlanıyor? Mesela PKK’nın feda edilmesini içeren bir uzlaşma arayışını mümkün görüyor musunuz?

Görüyorum. Yenilen kuvvet buna mecbur. Amerika Birleşik Devletleri PKK’nın ezildiğini, yenildiğini görüyor ve onu feda edecek.

PKK’nın yenildiğini mi, kendi yenildiğini mi? PKK’nın yenilmesi, Amerika’nın yenilmesidir. Çünkü Amerika, PKK’yı kullanarak ve ateşe sürerek bir vesayet savaşı, bir vekalet savaşı yürütüyor. Biz buna piyon savaşı diyoruz. Amerika’nın piyonları yeniliyor. Piyonlar yenilince, arkada kalan “padişah” da kaybeder.

Son zamanlarda Türkiye ile Amerika arasındaki görüşmeler sıklaştı. Dışişleri Bakan Yardımcısı Amerika’ya gitti; Jeffrey Türkiye’ye geldi. En son Kaşıkçı cinayeti vesilesiyle de olsa, Amerikan Dışişleri Bakanı Pompeo geldi. Erdoğan ile Trump arasındaki telefon hatları kopmuştu, ancak son 15-20 günde üç kere görüştüler. Kısa da olsa Paris’te bir görüşme oldu. Bir pazarlık mı sürüyor ve bu pazarlığın konusu ne olabilir?

Şunu söyleyeyim: Bir devlet, hele Amerika gibi bir devletle görüşür. Vatan Partisi Türkiye’yi yönettiği zaman da Amerika’yla görüşecek, Avrupa’yla da görüşecek. Zaten bugün de görüşülüyor. Vatan Partisi Çin’le, Rusya’yla ve İran’la görüşüyor. Şu anda Vatan Partisi’nin üç ayrı heyeti İran’da. Bir heyetimiz de Aralık başında İran tarafından, güvenlik alanında, ilgili bakanlık tarafından davet edildi; hazırlıkları yapılıyor. Yani biz görüşürüz, bugünkü hükümet de görüşüyor. Görüşmek zorundalar; görüşmezse o hükümet olamaz.

Mesele “niye görüşüyor?” diye sormak değil; mesele bu görüşmelerin mahiyetidir. Aydınlatmamız gereken husus şudur: Görüşmek, Amerika’nın güdümüne girmek değildir. Atatürk de, Lenin de, Stalin de görüşür; bugünkü Çin yöneticileri ve Putin de görüşür. Ancak bu görüşmeler, Türkiye’nin Amerika’ya teslim olması veya Amerika’nın güdümüne tekrar girmesi anlamına gelmemelidir. Vatan Partisi’nin 22 Eylül 2018 tarihli Merkez Karar Kurulu kararında, “Türkiye Atlantik sisteminden kopmakta ve Avrasya iklimine yerleşmektedir; burada geri dönüş yoktur” deniliyor. Bu nesnel bir süreçtir; AK Parti yönetiminin de tekrar Amerika’nın denetimine girmesi mümkün değildir.

Bu süreci Aydınlık gazetesinden takip edebiliriz. Aydınlık her gün Türkiye’nin çözümünü, çıkış yolunu ve devrimini anlatıyor. Türkiye’de böyle bir gazete yok; alın Hürriyet’i, Sözcü’yü, Cumhuriyet’i; böyle bir yayıncılık yok. Gazete “ABD Türk Akımı’nı engelleyemedi” diyor, “Omuz omuza verelim, Çin’e yönelelim” diyerek Schröder’in görüşlerine yer veriyor. Emekli Büyükelçi Uluç Özülker, “Menbiç’in anahtarı Suriye’de, Suriye ile anlaşma” diyor. İşte Aydınlık budur.

Bu süreçte Türkiye’nin Amerika’dan kopması ve Avrasya’ya yerleşmesi, yeni müttefikleriyle buluşmasıdır. Bunun geri dönüşü yoktur; yalpalamalar ve noksanlar olabilir ama süreç bu yöndedir. Bunu görmezden gelip “Türkiye tekrar Amerika’ya dönüyor” diyenler, sahte solculardır ya da PKK ile iş birliği yapan mezhepçi çevrelerdir. Onların tek ümidi budur ama bu ümitleri hiçbir zaman gerçekleşmeyecek.

Amerika, PKK’nın üç liderinin başına ödül koydu. Ödül miktarlarını önem sırasına göre belirlediler. Ancak KCK’nın açıklamasında bu sıralamanın farklı olduğunu görüyoruz. Bu, örgüt içindeki bir kapışmanın açık işaretidir. Yenilen güçler arasında iç kavga kaçınılmazdır. Amerika, geçmişte Abdullah Öcalan’ı teslim ederek PKK’yı tek başlı hale getirmişti. Şimdi de PKK’yı yeniden dizayn etmeye çalışıyor olabilir.

Bu ödül meselesini ciddiye alıyor muyuz? Erdoğan “ciddiye almıyoruz” dedi. İşin bir tarafı, Amerika’nın Türk kamuoyuna şirin görünme çabasıdır. Sen bir yandan silah verip diğer yandan ödül koyamazsın. Eğer samimiysen silah vermeyi kesersin, o zaman örgüt çöker. Amerika’nın bu sahtekarlığını teşhir etmeliyiz.

Öte yandan, PKK kaynakları bu ödül meselesini ciddiye alıyor ve bunu Abdullah Öcalan’ın teslim edilmesiyle kurulan komplo ile özdeşleştiriyorlar. Türkiye’nin kararlılığına gelince; Türkiye Fırat’ın doğusundan ve Münbiç’ten PKK’yı temizlemeye kararlıdır. Amerika, PKK’yı Suriye’de yaşatıp Türkiye’ye karşı bir tehdit unsuru olarak tutmak istiyor. Ancak Türkiye, “Irak’ta ne yaparsan yap ama Suriye’de YPG kalsın” projesine razı olmaz. Bu, şehitlerin kanını yok saymak olur.

Sonuç olarak; PKK ölecek. PKK bittiğinde, Amerika’nın kullanabileceği bir maşası kalmayacak. Türkiye’nin kararlılığı, örgütü mezara gömmektir.

Konuyu değiştirerek tarikatlar meselesine gelelim. AKP döneminde tarikatları yasallaştırmak şeklinde bir proje üzerinde duruluyor. Osmanlı dönemindeki “Meclis-i Meşayih” modeline benzer bir yapının oluşturulması hedefleniyor. Tarikatların denetim altına alınması gerektiği argümanı sunuluyor. Oysa bu, FETÖ benzeri yapıların önünü açabilecek tehlikeli bir yoldur. Tarikatlar ve cemaatler, Türkiye’nin çağdaşlaşma sürecinde Atatürk döneminde yasaklanmıştır. Bugün bu yapıları devlet bünyesine almak yerine, cumhuriyetin laik, demokratik ve hukuk devleti ilkeleriyle eğitilmiş yurttaşlar yetiştirmek esastır. Bu, hem iktidarın hem de bazı muhalefet çevrelerinin üzerinde durduğu yanlış bir tutumdur. Ben mezhepçi olan bütün kesimlerde şunu gördüm: “Bu devrim kanunları, yani tarikatların, tekkelerin ve zaviyelerin kapatılması kanunu yanlıştır” şeklinde bir söylem geliştiriyorlar. CHP’nin kurultay kararlarında, hem olağanüstü kurultay hem de normal kurultay kararlarında bu konuya dair 21 maddelik bir metin vardır. Televizyon yönetimindeki arkadaşlarımız hemen bulup bunu ekrana getirebilirler. Bu, AKP ile CHP’nin ortak bir kararıdır.

Bu durum; Türk devrimine, cumhuriyete, özgür ve başı dik yurttaşa, kadın-erkek eşitliğine ve Türkiye’nin birlik bütünlüğüne karşı işlenmiş bir cinayettir. Bunu yapamayacaklar. CHP içinden de buna karşı çıkılacaktır. Kim olursa olsun, bu girişimi yerle bir edeceğiz. Bakın, geçmişte AKP ve CHP beraber anayasa yapmaya kalkmışlardı; 2013 öncesindeki süreçte yeni anayasa taslaklarında anlaşmışlardı, bu konulardan biri de buydu. Ancak başaramadılar, yapamadılar. Bunu yapma şansları yok; karşılarında kocaman Türk milletini bulacaklardır. Şansları sıfırdır. Sanki tekrar şeyhler meclisi kuracaklar, tarikatlar orada temsil edilecek… Bunu yer altından çıkaracaklar.

Atatürk döneminde tekke ve zaviyeler kapatılarak, bunların üstüne kayıtlı olan bütün mallar ve mülkler kamulaştırılarak olağanüstü bir başarı kazanılmıştır. Vatandaşlarımız tarikat ve cemaat hegemonyasından, köleliğinden, şeyhin müridi olmaktan kurtarılmıştır. Evet, bir kısmı yer altında varlığını sürdürdü ama o kadar ağır darbeler yediler ki, 1945 sonrası dönemde yeniden canlandırılmasalardı çoktan bitmişlerdi. Şimdi tekrar böyle bir girişimde bulunuluyor ancak ben bunu AK Parti içinde dahi destekleyecek bir güç görmüyorum; bu, AK Parti’yi de böler. Üstelik anayasaya da aykırıdır. Maalesef bu tarikat ve tekkelerin yeniden meşrulaştırılmasını savunan bir Alevi bağnazlığı da var. Bunun başarılma şansı yoktur. Dikkat ederseniz, bu durum Alevilere birtakım haklar ve hukuklar getirme adı altında, yani bir ittifak sağlanarak yapılmak isteniyor. Her türlü bağnazlığı birleştirip ortak bir güçle bu kanunu çıkartmaya çalışıyorlar ama AK Parti’nin dahi bunu meclise getirebileceğine ihtimal vermiyorum.

Türkiye’de cemaat müridi olunmaz; cumhuriyet yurttaşı olunur. Cumhuriyet yurttaşı demek, orta çağ bağımlılıklarından kurtulmuş özgür insan demektir. Birileri tarikatları sivil toplum örgütü olarak görüyor; sanki bunlar birer Ar-Ge merkezi veya münazara kulübüymüş gibi bize şirin gösteriyorlar. Oysa sivil toplum ile devlet arasında bir çarpışma görürseniz, devleti yıkan her yapı sivil toplum kimliğine bürünür. Sonuç itibarıyla bütün tarikatlar ve cemaatler Türk devletinin yapısına karşıdır.

Geçmişte “Andımız” konusunda da kesin konuşmuştuk ve dediğimiz oldu. Danıştay’ın o dönemki itiraz dilekçesi bir faciaydı. Ancak sonunda ne oldu? Andımızı kaldırdılar ama Türk yargısı, Danıştay devreye girdi ve AKP’yi tanımayarak andımızı tekrar yasal olarak kabul ettirdi. O dönem Sayın Erdoğan, Danıştay daire başkanlarını köşke çağırıp bu kararın bir tuzak ve kötü niyetli olduğunu söylemişti. Aynı Erdoğan, bugün “Türk Akımı” diyor, “Müslüman Akımı” demiyor. Yani ona “Türk Akımı” dedirten bir güç, bir süreç var.

AKP’nin dedikleri olmuyor; neye kalkıştılarsa yerle bir oldu. Silivri duvarlarını yapmışlardı, yıkıldı. PKK ile “açılım” yapmışlardı, yerle bir oldu. 11 yıl boyunca Fethullahçılarla hükümet ettiler, o program da çöktü. 2014’ten beri AKP’nin ekonomi programı çöktü; Rusya düşmanlığı yapıyordu, o çöktü; İran düşmanlığı yapıyordu, o da çöktü. Peki, neyi kaldı? Buna rağmen nasıl iktidarda kalıyorlar? Değişerek kalıyorlar. Türkiye’de yönetimin bazı koşulları ve programları vardır; bu programa meydan okuduğunuzda en sonunda Türkiye sizi hizaya getirir. Şu anki ekonomi politikası ve Suriye siyasetiyle iktidarda kalmaları mümkün görünmüyor.

Doğu Akdeniz’de Türkiye direnir ancak bir dostluk cephesi kurması gerekiyor. Zaten bu çok kararlı bir şekilde kuruluyor. Türkiye niye Rusya’dan S-400 alıyor? Amerika’ya, Yunanistan’a ve onların aleti olanlara karşı kendi çıkarlarını korumak için alıyor. Güneyden, Basra Körfezi dahil olmak üzere, Türkiye’yi savunmak için alıyor.

(Program sonu)

Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. “Türkiye gemisi” mi, “Amerikan gemisi” mi? Türk milletinin istiklali her şeyin üstündedir. Üreten, birleşen Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

Paylaş