İzlediğiniz için teşekkür ederim. Efendim, ekranlarınızın başına hoş geldiniz. “Çıkış Yolu” gününde, “Çıkış Yolu” saatindeyiz, sizlerle birlikteyiz. Tabii gündemde çok tartışmalı konular var ve sizler, Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’in ne açıklama yapacağını, nasıl bir çıkış yolu göstereceğini merak ediyorsunuz. Bizler de tabii sorularımızı hazırladık ve kendisine soracağız.
Neler var? “Elçiler krizi” gündemimizde; onu konuşacağız. Bugün Meclis’te Suriye ve Irak tezkeresi görüşmeleri vardı. Cumhuriyet Halk Partisi ve HDP “hayır” dedi. Kimler açıklama yaptı, bunları konuşacağız ve tezkereye ilişkin Vatan Partisi’nin fikirli siyasetleri neler? Bunu ele alacağız. Bununla birlikte Meral Akşener’in iç siyasete dönük açıklamaları var, bunları masaya yatıracağız. Yine Vatan Partisi’nin yurt içinde ve yurt dışında yaptığı etkinlikleri ve faaliyetleri ayrıntılı bir şekilde konuşacağız. Vakit kalırsa ekonomideki başlıklara da girmek istiyoruz diyelim.
Efendim, hoş geldiniz. Bugün bizimle birlikte aydınlık.com.tr Genel Yayın Yönetmeni Beyhan Korkman var. Hoş geldiniz. Efendim, sıcak konu büyükelçilerin yaptığı açıklama ve verilen yanıtlar; daha doğrusu yanıtlar… Hem Sayın Cumhurbaşkanı’nın hem Sayın Bahçeli’nin hem de muhalefet partilerinin verdiği yanıtlar gündemde. Sizin de dün bir açıklamanız oldu ve bugün birçok yerde haber oldu; yorumunuz dünden beri tartışılıyor. Toplam olarak süreci nasıl gördünüz? Yani yapılan açıklamalar, ortaya konulan siyasetler ve duruşlar hakkında Vatan Partisi cephesinden bir özet rica etsek?
Peki, teşekkür ederiz. Şimdi bu tarihi bir süreç, yani bitmiş de değil. Büyükelçilerin attıkları tweetlerle de başlamadı ve bugün biraz durulmuş gibi gözüküyor. Bu süreci Biden planı çerçevesinde anlamak lazım. Hep burada söylüyoruz, 260 sayfalık meşhur RAND Corporation raporu 2020 başından beri aşağı yukarı iki yıla yaklaşıyor. Orada bir operasyon planı açıkladılar. Biden da New York Times’da ve seçim konuşmalarında açık açık söyledi; özetle “Tayyip Erdoğan’ı biz yıkacağız” dedi. Kimle yıkacağız? CHP, İYİ Parti, onların deyimiyle sivil toplum kuruluşları ve birtakım muhafazakâr partiler; o zaman Deva Partisi, Gelecek Partisi kurulmamıştı ama onlara gönderme yapıldığı anlaşılıyor. Bugün bizim “Biden tayfası” dediğimiz yapılar orada açıkça sayılıyor ve Biden planında bunlara rol verilmiş. “Bunlarla biz Tayyip Erdoğan yönetimini yıkacağız” diyor Amerika Birleşik Devletleri.
Şimdi biz büyükelçilerin Türk yargısına müdahalesini konuşuyoruz ama ondan önce adamlar kapsamlı bir şekilde hükümeti devireceklerini stratejik bir planla açıkladılar. Ama bunun bir iktidar projesinden çok, bir kaos planı olduğu da ortaya çıktı. Çünkü ABD; CHP yönetimini, İYİ Parti yönetimini ve diğer ortaklarını kullanarak Türkiye’de iktidara gelip hapishanelerden FETÖ’yü ve PKK’yı çıkartacak. HDP’nin kapatılmasını önleyecek falan… Toplam olarak baktığımız zaman bu bir kaos planıdır.
Osman Kavala’nın içeride olması nedeniyle Türk yargısına yapılan müdahale ve büyükelçilerin açıklamalarına “diplomasi” demek de doğru değil. Çünkü bunlar açıklama falan değil, adamlar tweet atıyor. Diplomasi tarihinde böyle bir şey görülmemiştir. Bir ülke bir ülkeye nota verir, beyanda bulunur; büyükelçi gelir, Dışişleri Bakanlığı’nda kendi devletinin görüşlerini söyler. Bu, diplomaside yeni ve acayip bir yöntem. Amerika’nın bizim ormanları yakması gibi bir şey yani. Ama on büyükelçi birden, örgütlü bir şekilde; sanki birisi tweet atıyor, diğerleri ertesi gün tekrar ediyor gibi değil, aralarında anlaşmışlar. New York Times’dan da öğrendik ki Amerika örgütlemiş; ikisi, üçü kendi paylaştı, geri kalanlar retweet yaptı. Bunun arkasında Biden olduğunu Amerikan gazeteleri yazdı, sizler de haber yaptınız.
Birinci Cihan Savaşı’nı anlatırken “yedi düvelle savaştık” deriz ya, şimdi on düvel oldu. “Düvel” biliyorsunuz devletin çoğuludur. Şimdi bu on düvel; Amerika merkezli Atlantik devletleri, Türkiye’ye karşı yargıya müdahale ediyor. Bu basit bir yargıya müdahale olayı veya insan hakları kaygısıyla Osman Kavala’yı kurtarma olayı değil. Bu tamamen Türkiye’de zaaf yaratmak, hükümetin üzerine yürümek ve Tayyip Erdoğan’ı devirmek kapsamındadır. Amerika kendi çevresindeki ülkeleri de harekete geçirdi. İngiltere yok, İtalya yok, İspanya yok; bunlar NATO cephesinden önemli eksikler. Ama öte yandan Yeni Zelanda gibi cehennemin dibindeki bir ülke bile var. Amerika’nın hâlâ etkili olduğu ülkeler… Bu, doğrudan doğruya Türkiye’de Tayyip Erdoğan’ı devirmek ve bir kaos planı çerçevesinde yürütülen bir olaydır.
Türkiye cephesinden baktığımız zaman Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan çok esaslı, tarihi bir yanıt verdi. “Bu on büyükelçiyi ‘persona non grata’ yani istenmeyen adam ilan edin ve sınır dışı edin” şeklinde Dışişleri Bakanlığı’na talimat verdi. Fakat orada bu talimat hemen uygulanmadı, bir tereddüt dönemi oldu. Bu sefer Amerika Birleşik Devletleri tarafı karşı atağa geçti ve tutumlarında ısrar ettiler. Türkiye’de bazı çevreler “Amerika ve müttefikleri geri adım attı” şeklinde yorumladı ama açıklamalarının İngilizcesindeki “41. maddeyle uyumlu tutumumuzu muhafaza ediyoruz” ifadesi; yani Viyana Sözleşmesi’nin “başka ülkenin iç işlerine karışmama” kuralına riayet etme konusunda tutumlarını muhafaza ettiklerini söylüyorlar.
Fakat AK Parti içerisindeki, artık “Atlantik taraftarları” diyeceğimiz kesim, bunu Sayın Tayyip Erdoğan’ın geri adım atmasının bir zemini olarak yorumladı. Kamuoyunda “Amerika ve büyükelçiler geri adım attı, biz de onları istenmeyen adam ilan etmekten vazgeçelim” şeklinde bir algı yarattılar. Hatta Bakanlar Kurulu toplantısı devam ederken bazı AK Parti yetkilileri sosyal medyadan beyanatlarda bulundular. Hükümetin tavrını bile beklemediler. Bu çok ilginçti çünkü disiplinli bir partide hükümetin tavrını beklemek gerekir. Bu, bir sevinç hali değil, bir kaygı haliydi.
Sayın Cumhurbaşkanımız, o “istenmeyen adam” ilanından geri adım atacak gibi göründü. Atacak demiyorum, geri adım attı tabii. Oraya geleceğiz. Geri adım atarken de bunun kamuoyunda bir izahını yapmak lazımdı. Yani “Tayyip Erdoğan posta attı, meydan okudu” kısmı doğru, bu alkışlanacak bir tutumdur. Türkiye, 2014-2015 yılından bu yana Atlantik zincirlerini kırıyor; Silivri duvarlarının yıkılmasıyla başladı, arkasından PKK’nın hendeklere gömülmesi süreciyle devam etti. Bu süreçte büyükelçileri istenmeyen adam ilan etmek bir doruk noktasıydı. Fakat o noktada durulamadı. Amerika harekete geçti, içeriden CHP ve İYİ Parti yönetimi harekete geçirildi ama ek olarak AK Parti içerisindeki Atlantik yanlıları da birden harekete geçti.
AK Parti içindeki tartışmalarda Tayyip Erdoğan’ı kuşatıp onu kararından caydırmaya çalışan bir baskı oluşturdular. Amerika’nın tehditlerini; “İhracat yaptığımız ülkeler bunlar, dolar operasyonları yaparlar, zor duruma düşeriz” diyerek yalnızlaştığımızı öne sürdüler. Oysa yalnızlaşan Türkiye değil, Amerika’nın kucağına oturmayanlardır. Ama AK Parti içerisindeki bu Atlantik yanlısı gücün etkin olduğu burada ortaya çıktı.
Sonuçta Sayın Cumhurbaşkanımız dün Bakanlar Kurulu toplantısı sonrası bir konuşma yaptı. Konuşmasında “kararıma devam ediyorum, bunlar gönderilecek” demedi; “geri alıyorum” da demedi. Ancak büyükelçilerin açıklamasını olumlu karşıladığını ifade etti. Herkes bir berraklık bekliyordu ama Cumhurbaşkanı bu konuda sustu. İstiklal Savaşı’na gönderme yaparak “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır” dedi. Yani belli bir çizgiyi değil, vatanın tamamını koruduklarını vurguladı. Vatanı korurken bazen geri adımlar da atılır. Hatta çok geri adımlar atıldığı da olur. Zaten “hat müdafaası” yoktur, “sath-ı müdafaa” vardır. Askerlikteki bu temel ilkeyi Mustafa Kemal Paşa ne zaman söyledi? Sakarya’ya gelindiğinde, Yunan orduları Haymana’ya, Polatlı’ya dayanmıştı. Ankara’nın önündelerdi ve Ankara’yı Kayseri’ye taşıma planları, hatta hazırlıkları başlamıştı. Yani gerekirse Ankara’dan bile geri çekilinmesi gündemdeydi. Rus tarihinde Napolyon’a ve Hitler’e karşı yapıldığı gibi; çekildiler, çekildiler, sonunda Rus bozkırlarında onları boğup def ettiler. Geri çekilme askeri stratejinin bir parçasıdır. Sayın Cumhurbaşkanı da bir geri adım atıldığını kamuoyuna anlatırken aslında bu stratejiye işaret ediyor: “Biz şu anda geri çekiliyoruz ama savunduğumuz bir hat var; o da vatanımızın bağımsızlığı ve bütünlüğüdür.”
Siz “Geri çekilecek yer yok” açıklaması yapmıştınız. Biz hemen bir durum değerlendirmesi yaptık. Ulusal Kanal yöneticileri, hükümet açıklamasından sonra bir değerlendirme yapmamızı istediklerinde, “İş işten geçtikten sonra yorum yapmanın bir faydası yok, şimdiden konuşalım; biz yorumcu değiliz, savaş veriyoruz” dedik. Sayın Cumhurbaşkanı’na ve hükümete görüşlerimizi kamuoyu önünde açıkladık. Dedik ki: “Sayın Cumhurbaşkanımızın arkasında geri adım atacağı bir zemin yok, bir boşluk var.” Geri adım attığında boşluğa düşer. Ancak bu, savaşın bittiği anlamına gelmez, dolayısıyla “tuzağa düştü” diyebiliriz. Türkiye ile Sayın Cumhurbaşkanı’nı ayırmak gerekir; Türkiye için böyle bir boşluk yoktur. Bir ordu ya da siyasi güç teslim olmadığı sürece her zaman telafi şansı, karşı taarruza geçme ve yenme olanağı vardır. Türkiye burada yenilmeyecek.
Ancak Sayın Cumhurbaşkanımızın, “Bunları ülkelerine gönderiyoruz” dedikten hemen sonra baskılar karşısında kararından vazgeçmesi ve bunu cesaretle ortaya koyamaması, konumu açısından önemli bir kayıptır. Bu durum, otoritesini sarsar. AK Parti taraftarları bir zafer kazandıklarını savunsa da bu geri adımın maliyetini önümüzdeki süreçte göreceğiz.
Cumhurbaşkanı bu tarihi tavrı aldığında, Türkiye’nin ABD’ye isyan aşamasına geldiğini ve yeni bir rotaya girdiğini söylemiştik. Bu, dünya tarihinde az görülen bir meydan okumaydı. Şimdi bu rotadan dönüldü mü? Hayır, “sath-ı müdafaa” zaten bu hattan dönülmediği anlamına gelir. Türkiye’nin bağımsızlık ve bütünlüğünü, PKK, PYD, YPG ve FETÖ gibi Amerika’nın piyonlarına karşı koruyarak kesin garanti altına alma ve huzuru sağlama konusunda geri adım atma ihtimali yoktur. Amerika’nın Türkiye’yi silahla yenmesi dışında bir seçenek göremiyorum, ki bu da mümkün değildir.
15-16 Temmuz gecesi Türkiye, Amerika’nın FETÖ gladyosunu ezdi; bu çok büyük bir eylemdi. 10 büyükelçinin istenmeyen adam ilan edilmesi süreci ise o çapta bir eylem değil, bir kararlılık ifadesiydi. Yine de Amerikan emperyalizmine karşı söylem bazında doruk noktasıydı. Hem kaos planına karşı bir duruş hem de iç politikada güçlü bir ataktı. Ancak sonuç itibarıyla, makul ve ikna edici bir gerekçe olmadan iki gün önceki bir karardan vazgeçildi. Dünya genelindeki uzmanlar da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geri adım attığı tespitini yapıyor. Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın “Tutumumuzu muhafaza ediyoruz” şeklindeki açıklaması da geri adım atmadıklarını, Türkiye’nin iç işlerine müdahale etmeye devam edeceklerini gösteriyor.
Türkiye’deki iktidar kanadı, bu geri adımı kamuoyuna gerçekçi bir şekilde açıklamıyor. Çünkü bu durum bir itibar ve otorite kaybına neden oluyor. Avrupa Birliği ve ABD’nin Türkiye’den talepleri (Ermeni soykırımı yalanını kabul edin, Kıbrıs’tan çekilin, Güneydoğu’da özerklik verin, neoliberal ekonomi programını uygulayın) hâlâ masada. ABD, bu taleplerde geri adım atmadığını açıkça beyan ediyor.
Erdoğan’ın açıklamasından sonra yaşanan iki günlük sessizlikte, dışişleri bürokrasisindeki Atlantikçi eğilimli kesimin ve bazı çevrelerin “41. maddeye atıf yaparak yumuşatma” önerisinde bulunduğu iddiaları basına yansıdı. Türkiye, 6-7 yıldır Amerikan emperyalizmine karşı cepheden bir mücadele vermesine rağmen, dış politikada hâlâ Atlantikçi bir tortu var. Cumhurbaşkanı’nın kararından vazgeçmesinde bu tortunun etkili olduğu görülüyor.
Biz “Yalnız kalıyoruz” propagandasının aksine, Türkiye’nin Asya, Afrika ve Latin Amerika ile birleştiğini savunuyoruz. Hatta Avrupa’da dahi Türkiye’yi destekleyen güçler var. AK Parti içindeki bu Atlantikçi eğilim, sadece zayıflatmakla kalmıyor, aynı zamanda Cumhurbaşkanı’na kurulan tuzaklarda rol oynuyor. “Korkaklar” da bu sürece dahil. Atatürk’ün dediği gibi, “İç cepheyi sağlam tutmak” esastır. Türkiye’nin, Amerika’dan korkmayan bir hükümete ihtiyacı olduğunu ısrarla vurgulamaya devam ediyoruz. İçinde bulunduğumuz süreçte Türkiye’nin, Amerikan emperyalizminden korkmayan bir hükümete ihtiyacı var. Birinci Dünya Savaşı ve devamındaki İstiklal Savaşı sürecini düşünelim; İngiltere’den, Fransa’dan, Çarlık Rusyası’ndan korkmayan bir hükümetle o mücadeleyi verebilirdik. İttihat ve Terakki, korkmayan bir hükümetti. 29 Ekim 1914’te Karadeniz’e çıkarak Rus donanmasını vurdu. Birinci Cihan Savaşı’nı, Rusya’nın bize saldıracağını öngörerek “Madem onlar vuracak, ilk vuruşu biz yapalım” tahliliyle biz başlattık. O ilk vuruş öylesine tarihsel bir öneme sahipti ki; Rus donanmasına verdiği zararlar sayesinde, daha sonra İngiliz ve Fransız donanmaları Çanakkale Boğazı’nı zorladığında Rusya bir amfibi harekatla İstanbul’a çıkamadı ve başkent düşmedi.
İttihat ve Terakki cesur bir hükümetti ve doğru olanı yaptı. Düşman İngiltere, Fransa ve Rusya idi; Türkiye’yi paylaşmak istiyorlardı. Almanya ile birlikte olmak, Birinci Dünya Savaşı’nda tek seçenekti. Savaşta yenilgiye uğrasak da o mevziyi tutmak zorundaydık; nitekim o savaşın sonunda, 30 Ağustos 1922 ve 9 Eylül İzmir zaferiyle vatanımızın bağımsızlığını ve bütünlüğünü kurtardık. Irak ve Suriye gibi toprakları kaybetmemiz kaçınılmazdı; onlar Osmanlı Devleti bünyesinde kalamazdı. 29 Ekim 1914’te başlayan o süreç, sekiz yıl sonra zaferle taçlandı. Almanya yenildi ama biz yenilmedik; Almanya Versay Antlaşması’nı kabul etti, biz ise onun Türkiye versiyonu olan Sevr’i kabul etmedik.
Bugün Türkiye’ye tekrar cesur bir hükümet lazım. Amerika’dan korkarak bu sürecin üstesinden gelemeyiz; çünkü biz korktukça onlar üzerimize daha çok gelecek. Bakanlar Kurulu’nda “Amerika bize yaptırım uygular, altından kalkamayız” diyenlere karşı, “Korkarsak da gelecekler, geri adım atsak da durmayacaklar” gerçeği hatırlatılmalıydı.
Geçtiğimiz günlerde büyükelçiler Türkiye’nin yargısına müdahale ettiğinde, “istenmeyen adam” ilanı kararı doğruydu. Ancak iki gün sonra geri adım atıldığında, verilen kararın çok gerisine düşüldü. Bu durum, Amerika’nın yıkmak istediği Cumhurbaşkanlığı otoritesini sarstı ve güveni zayıflattı. “Maksat hasıl oldu, elçiler geri adım attı” propagandası, aslında atılan geri adımın üzerini örtme çabasıdır. Oysa ortada somut bir geri adım vardır ve bu durum AK Parti’nin Türkiye’yi tek başına yönetemez hale geldiğini, kararların yeterince istişare edilmeden alındığını göstermektedir.
Yurt dışındaki FETÖ’cülerin “Türkiye’ye döneceğiz, kurumları geri alacağız” hayalleri ise beyhudedir; Türkiye’ye döndüklerinde onları bekleyen tek yer cezaevleridir. Sonuç olarak, Türkiye bir Atlantik batağında boğulmayı veya bölünmeyi kabul etmeyecektir. Bu süreçten geri dönüş yoktur; Türkiye’nin önünde Vatan Partisi gibi kararlı bir seçenek ve emperyalizme direnen bir çizgi bulunmaktadır. Ama ikinci geri adımda o çevrenin çok etkin olduğu görüldü. Millet İttifakı, Amerika ya da Erdoğan’ın karşısında kim varsa; bütün meseleyi Erdoğan’da ve AK Parti’de bir bütün olarak görüyor. Siz AK Parti içindeki bu dengelere sürekli dikkat çekiyorsunuz ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a da zaman zaman bu dengelerin etkili olduğunu ifade ediyorsunuz. Yanlış bir tespitim yoksa bu sizin için neden bu kadar önemli? Yani siz neden Erdoğan’ı veya AK Parti’yi her meselede bir bütün olarak değerlendirmiyorsunuz? Ya da biz mi yanlış görüyoruz?
Çünkü AK Parti’nin içinde Atlantikçiler var. Var oldukları nereden belli? Abdullah Gül, Davutoğlu, Babacan… Bunlar kim? AK Parti’nin Cumhurbaşkanı, Başbakanı, Maliye Bakanı. Yani bunlar AK Parti’nin içinden çıktı. AK Parti’nin içinde bir Amerika vardı; 2002 yılından sonra Sayın Cumhurbaşkanımız, o zaman Cumhurbaşkanı değildi ama “Büyük Orta Doğu Projesi’nin eş başkanıyım” dedi 34 kez. AK Parti’nin 2014-2015’e kadar Amerika ile iş birliği dönemi vardı. Onların önemli bir kısmı temizlendi ama hâlâ tortu diyelim. O tortu, kritik dönemlerde Amerika’nın ve Biden tayfasının ağırlığıyla birleştiğinde, kararların alınmasını etkileyen bir kuvvet hâline geliyor.
Beyhan Korkman, Milliyetçi Hareket Partisi’ndeki sürece iyi baktınız. İsterseniz biraz oraya gidelim. Bugün grup toplantısında Sayın Bahçeli de bu büyükelçiler meselesine değindi. Tabii baştan beri alınan tavrın doğru olduğunu savundu. Şöyle bir ifadesi var: “Bu son gelişmeyi olumlu bulduğu anlaşılan Sayın Cumhurbaşkanımızın cesur, dirayetli ve kararlı tutumu, milletimizin sağlam ve tavizsiz duruşu, tarihi bir yanlışın düzeltilmesinde bize göre önemli bir dayanaktır.”
Toplam olarak Bahçeli’nin, MHP’nin bu sürece bakışını nasıl buluyorsunuz? Şimdi, “değerlendirme ve istişare yok” dediniz. Korkmayan bir hükümetten bahsettiniz. Mesela Bakanlar Kurulu toplantısı öncesi Bahçeli ve Erdoğan arasında iki saatlik bir görüşme oldu. Kastettiğiniz bu mu? Böyle istişareleri mi söylüyorsunuz?
Yok, hayır. Böyle bireysel görüşmelerle olmaz. Masaya beraber dirsekler konulur, ondan sonra hükümet toplantısı olur. Fotoğraflarda görüyoruz ya, hükümetin masası etrafında oturuluyor falan; hükümet budur. Milliyetçi Hareket Partisi hükümette yok ama hükümetin destekçisi olarak var. “Diyelim onunla istişare yapıyoruz zaman zaman Sayın Cumhurbaşkanımız” ama öyle olmaz. Kararlar beraber alınacak; onun fikri alınacak, kararı birlikte vereceğiz. Kararı alırken konuşacağız, görüşeceğiz. Bunun olmadığı gözüküyor. Hem AK Parti’ye hem MHP’ye kaybettiriyor. Onu görmemiz lazım. Milliyetçi Hareket Partisi’nin geçmiş sürecinde de bunu gördük, önümüzde de tekrar göreceğiz. Şu anda bile aynı şeyi görüyoruz. AK Parti’ye bazı haklı önerileri veya eleştirileri, uyarıları olabiliyor. O hatalar yapılmadan hükümet masasında ifade edilse, kararlar birlikte alınsa, toplum içinde bu hükümetin otoritesi daha kuvvetli olacak ve karşı tarafın planları bozulabilecektir.
Sayın Devlet Bahçeli; “Ben bu Atlantik büyükelçilerinin Viyana Sözleşmesi’nin 41. maddesine gönderme yapan açıklamalarını olumlu buluyorum” demiyor. “Sayın Cumhurbaşkanımızın olumlu bulduğu anlaşılıyor” diyor. Yani olumlu bulduğunu söylemediğine göre olumlu bulmuyor. Cumhurbaşkanı için anlamlı olduğunu ifade ediyor. Devlet Bahçeli gibi, Milliyetçi Hareket Partisi gibi söylemlerini köşeli, net ve sert bir dille ifade eden bir partinin, eğer Amerika Büyükelçisi’nin tavrını olumlu bulsaydı “Bunlar olumludur, biz zafer kazandık, burunlarını sürttük” diyeceğini düşünüyorum. Cumhurbaşkanı’nın “istenmeyen adam ilan etme talimatı verdim” çıkışından sonra MHP’den “evet, bu doğru bir karardır” gibi özel bir ses çıkmadı. Belki Cumhurbaşkanı işi en önde götürdüğü için sessiz kaldılar ama bu da bir tespittir. Vatan Partisi’nden “Bu tarihi bir karardır, yeni bir rotadır” şeklinde ses geldi, demek ki MHP öyle görmedi.
İsterseniz “cesur hükümet” konusunu biraz açalım. Geçtiğimiz günlerde veya bu büyükelçiler gelişmesinden önce, “AK Partisiz, MHP’siz ve Vatan Partisiz bir hükümet olmaz, yeni dönemi birlikte kucaklamak gerekir” demiştiniz. Son gelişmelerden sonra bu önerinizde bir değişiklik var mı?
Bakın, bunu söylemeden şunu tespit etmemiz lazım: Bütün yaşadığımız süreç ve tecrübeler, AK Parti’nin iktidar statükosunu değiştirmek zorunda olduğunu gösteriyor. Sade konuşalım; AK Parti tek başına götüremiyor. Karşıda büyük güçler var. AK Parti’nin hem ideolojik birtakım zaafları var hem de sınıfsal zaafları diyelim. Amerika’dan korkan zümrelerle bağlantıları var; dolar-borsa vurguncuları, sıcak para komisyoncuları, Atlantik ile iş birliği hâlinde olan zenginleşmiş birtakım sınıflar etkili oluyor.
Böyle bir hükümet; bir yandan da Türkiye’nin dinamiklerini, çiftçisini, işçisini, büyük sanayi sermayesini, tüccarını, yani bütün milli sınıfları temsil ediyor. Bu sınıfların AK Parti içinde de büyük bir gücü var. Onların ağırlığıyla Türkiye, 2014’ten sonra Amerika’ya kafa tutan bir sürece girdi. Zaten bütün dünya bunu saptıyor. Türkiye’de bazı ciddiyetsiz ve gerçeklerle bağı olmayanlar bir şeyler söylüyor ama dünyanın bütün ciddi kuvvetleri, 2014’ten sonra AK Parti’nin Amerika ile cepheden bir mücadeleye girdiğini tespit ediyor.
Zaten öyle olmasa o FETÖ darbesi olmaz ve kanla ezilmezdi. Türkiye ile Amerika arasında bir savaş var. AK Parti de bu savaşta Türkiye gemisinde, kaptan köprüsünde. Fakat şimdi geldiğimiz noktada AK Parti’nin ciddi hatalar yaptığı gözüküyor. Ekonomideki gidişat, üretim ekonomisine geçme kararlılığını gösteremeyişi, Ukrayna’daki hatalar, Rusya’ya karşı Karadeniz’de, Yunanistan yanlısı Ukrayna’dan bir türlü vazgeçemeyişi veya Suriye ile iş birliği… PKK’yı temizleyeceğiz, Doğu Akdeniz’de Suriye ile birlikte hareket edeceğiz; bunları yapamıyoruz.
Kırım politikası mesela; Rusya, Azerbaycan’ın Karabağ’ı kurtarmasında Türkiye ile birlikte hareket ediyor. Sayın Tayyip Erdoğan da “Putin olmasa bu işi başaramazdık” diyor. Rusya bunu yapıyor ama biz ne yapıyoruz? Kırım zaten Rusya’nın elinde. “Orayı fethedeceğiz” diye bir alternatif yok; ya Rusya’nın olacak ya da Amerika güdümündeki Ukrayna’nın. Biz Kırım konusunda gerçekçi ve Türkiye’nin menfaatlerine uyan bir politika izlesek; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni Rusya tanıyacak, Abhazya tanıyacak. Biz Abhazya’yı tanıyacağız, onlar bizi tanıyacak. Böylece ekonomik ve insani trafik oluşacak. Bunları yapmak, Türkiye’nin ayakta kalması ve üretim devrimini başarması için şart. AK Parti’nin tek başına bu süreci götüremediği ortada; son olay bunu bir kez daha kanıtladı. Mevcut statükoyu sürdürerek önümüzdeki süreçte Türkiye’ye yönelik taarruzları def etmek pek mümkün olmayacak.
Bu süreç milletle göğüslenir; yani topyekûn savaş dönemi. Milletin bizim yanımızda olması lazım. Bu açıdan baktığımızda AK Parti’nin son aldığı “istenmeyen adam” kararı, toplumu kazanmak ve seçimi kazanmak açısından çok ciddi bir ataktı. Türkiye’deki Amerika karşıtlığı çok güçlü. Amerikancılar hemen saldırdı, “seçim için yapıyor” dediler. Bu, CHP ve İYİ Parti tabanında da etkili oldu. Bu savaşı kazanmak için onları tecrit etmek lazım. Sayın Erdoğan, büyükelçileri “alın götürün” diyerek hem Amerika’ya meydan okudu hem de kendisini Amerika ile birlikte yıkma planı yapan CHP yönetimi ve Meral Akşener’e çok sert, neredeyse öldürücü bir darbe indirdi. Süründüren bir darbe, evet. Seçim bu siyasetlerle kazanılabilir.
AK Parti seçim hattına bu statükocu anlayışla giderse ne olur? Gitmeyecek. Gitmeyeceği için “giderse” diye bir şey yok. Çünkü Türkiye’nin hayati menfaatleri bunu zorluyor. AK Parti’yi yıkmak isteyenler, Türkiye’yi parçalamak istiyorlar. Tayyip Erdoğan’a yönelik saldırılardan “bize ne” diyerek siyaset üretmek Vatan Partisi için veya vatanseverler için doğru değildir; çünkü o saldırılar nihayetinde Türkiye’yi hedef alıyor.
Türkiye çözümsüz değil. Bugün Türkiye’nin bir AK Partisi, Tayyip Erdoğan’sız olmaz; MHP’siz de olmaz, Vatan Partisi’siz de olmaz. Türkiye’nin bu üç partinin iş birliğiyle bir program etrafında birleşmesi biricik çözümdür. Programda neler var? Suriye ile iş birliği, Rusya ile beraber Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınması, Kafkas Barışı’nın oluşturulması, Çin Halk Cumhuriyeti’nin Türkiye’de istihdam yaratacak yatırımları ve Atatürk var. Bunlar şu anda farz, Allah’ın emri.
Büyükelçi meselesindeki tavır, dost ülkelerde güvensizlik yaratır mı? Olumsuz bir şey söylemek istemiyorum ama sorunuzun içinde cevap var; tabii yaratır. Herkes şunu ölçüyor: Türkiye orada duruyor mu? Ben büyükelçileri “istenmeyen adam” ilan ediyorum, peki ya sonra? Bunun talimatını verdim. Tayyip Erdoğan orada duramıyorsa, o zaman tabii Tayyip Erdoğan’a güvenme konusunda o ülkelerde bazı soru işaretleri çıkar. Ama bunlar aşılmayacak sorunlar değil, onu da belirteyim. Burada Vatan Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin hükümette olmasının önemi ortaya çıkıyor. Yani aşılması gereken mesele bu; böyle büyük bir gücün hükümette olmasıdır. Aynı zamanda bu hükümet, İYİ Parti tabanından ve CHP tabanından da vatanseverleri çeker; onu da belirtelim. En önemlisi halkı ve milleti kazanır. Türkiye ekonomisine belli bir rahatlık getirir, milyonlarca insana iş bulur.
“Dolar düşer mi?” Dolar düşer. Ama bu, “Bir günde siyasi bir karar aldık” diyerek olmaz. Üretim ekonomisine girince dolar düşer. Türk lirası değer kazanır. Şu an herkes buna kilitlenmiş vaziyette. “Türk lirası değer kazanır” denince herkes doların düştüğünü anlamıyor ama o ikisi aynı şey. Doların düşmesinin çözümü de bu hükümettir; doların düşmesi üretim ekonomisiyle olur. Büyükelçilerin söylemleri ve siyasi dalgalanmalar etkiliyor tabii ama esas olarak Türkiye üretti mi doların fiyatı düşer. Çünkü üreten Türkiye’nin dış ödeme açığı kapanmaya başlar. Dış ödeme açığı kapandıkça da doların fiyatı ucuzlar.
Efendim, bu tezkere gündemine yavaş yavaş geçelim. Bugün Mecliste Suriye ve Irak tezkeresi görüşüldü. Cumhuriyet Halk Partisi, son ana kadar tavrını açıklamamıştı; HDP ile birlikte “hayır” dedi. İYİ Parti ise “hayır” üzerine kurulu bir metin sundu ama “şartlı evet” diyerek evet oyu verdi. Bir noktada da “Yabancı asker getireceksiniz” diyerek tezkere üzerinden bir muhalefet yürüttüler. İlgili maddeyi arkadaşlar ekrana getirebilirse hem tezkereyi hem de bu konudaki yorumunuzu sormak isterim.
Tabii ki Türk Silahlı Kuvvetleri bugün Irak’ta, Suriye’de ve Libya’da Amerikan emperyalizmine karşı direniş ve planlarını bozan kuvvet olarak bulunuyor. Dünya Türk ordusuna çok şey borçlu. Türk Silahlı Kuvvetleri, Fırat Kalkanı harekâtında şehitler vererek yüzlerce askerimizi kaybetmesine rağmen PKK’ya ve DEAŞ’a en ağır darbeleri indirdi. Kimse DEAŞ’a karşı savaşta Türk ordusu kadar vurucu etkilerde bulunmadı ve başarılar kazanmadı. Türk Silahlı Kuvvetleri, 2015 yılından sonra Amerikan planlarını bozmada en etkin güç olarak ortaya çıktı.
Libya olayı ve Doğu Akdeniz açısından bakıldığında; Amerika, İsrail, Yunanistan üçlüsünün planlarını sahada eylemli bir şekilde bozan ülke Türkiye’dir. Dolayısıyla bu tezkere, Türkiye’nin bağımsızlığı, bütünlüğü ve bölgede barış açısından çok önemlidir. Bugün dünyada barışı koruyan güç Türkiye’dir; sonrasında İran, Rusya ve Doğu’da Çin gelir. “Savaşarak barış korunur mu?” Evet, korunur. Eğer Türkiye burada zaaf gösterirse Amerika cüret bulur ve yüklenir. Amerika’yı gemleyen, durduran ve ataklarına karşı taarruzla cevap veren güç Türk Silahlı Kuvvetleridir.
“İç politikaya malzeme arayışı için sınır ötesi operasyonlar gündemde tutuluyor” eleştirisi de yapılıyor. Bütün hükümetler doğru işler yaparak halkın desteğini kazanır ve seçimi alır. “Siz halkın desteğini kazanmak için bunları yapıyorsunuz” diye bir hükümeti eleştiremezsiniz; bütün partiler halkın desteğini kazanmak zorundadır. CHP, iktidar olmanın Amerika’nın desteğiyle mümkün olduğu gibi bir safsataya ve hurafeye bağlanmış durumda. Akılları maalesef Amerika’nın hükümetleri tayin ettiği dönemlerde çakılı kalmış.
Dün Oğuz Kaan Salıcı, CHP MYK toplantısı sonrası tezkereye verecekleri oyu açık etmedi. Bugün ise Kılıçdaroğlu çok sert bir açıklama yaptı ve “TÜGVA’lı gençler gitsin, başına da Bilal Erdoğan’ı koyun, onlar gitsin savaşa” diyerek tweet attı. Bunlar çok açık söylüyorum, tam bozguncu propagandalardır. Savaşan Mehmetçik radyoyu açıyor ve ana muhalefet lideri “Sen kendi oğlunu yollamıyorsun, Mehmetçiği cepheye sürüyorsun” diyor. İstiklal Savaşı’ndaki bozgunculuklara benzer tavırlar bunlar. Hiçbir sorumluluk duymadıklarını gösteriyor; ahlakımıza ve askerlik terbiyemize aykırı. Bizim askerlik terbiyemizde “Ben cephede savaştım, şöyle kahramanlık yaptım” denmez. Şehitler mezardan başını kaldırıp “Ben senin için mezara girdim” demez; çünkü milleti kendine borçlu kabul etmezler. “Benim oğlum bedelli yaptı” diyen bir baba Türk askerlik kültürünü bilmiyor demektir. Kaldı ki Kemal Kılıçdaroğlu, 2015’ten beri Türk ordusunun girdiği her operasyonda (Afrin, Zeytin Dalı, Fırat Kalkanı) düşman taraftadır. Hatta 15 Temmuz’da bile Türk Silahlı Kuvvetlerinin yanında değildi.
Eskiden tezkerelere “evet” deyip şimdi “hayır” demelerinin sebebi, Amerika ile Türkiye arasındaki savaşın kızışmasıdır. Türkiye’nin yanında durmanın sonuç vermeyeceğini gördüler, Amerika onları buna zorluyor. İYİ Parti ise şaşırtmadı; milliyetçi bir tabanları var ve onları kandırmak için “şartlı evet” dediler. İYİ Parti, HDP’nin yanında ama bunu perdelemeye çalışan bir açmazda. Esas dertleri de Suriye’deki PKK devletçiliğini korumak.
Tezkerenin yabancı askerle ilgili bölümüne gelince; bu metinler 1 Mart 2003 tezkeresinden kalma bir şablon metin haline gelmiştir. 1 Mart 2003’te Vatan Partisi ve Ulusal Kanal’ın mücadelesiyle, AK Partili 90 civarında milletvekilinin de hayır oyu vermesiyle o tezkere çıkmamıştı. Hatta o dönem Cumhuriyet Halk Partisi grubu meclisi terk etmeyi düşünüyordu. Grup Başkan Vekili Ali Topuz’u arayıp “Meclisi terk etmeyin, karşı oy verin, yeterli oy çıkmazsa tezkere geçmez” demiştim. Sonra tutum değiştirdiler ve tezkere reddedildi. Yani bu tezkere formülasyonları aslında o günden kalma şablonlardır. Rafet Bey’in çıkmamasından yanan Sayın Rafet Pallı, tezkerenin reddedilme ihtimalini görmüyordu. Çünkü mecliste iki ana parti var; AK Parti ve CHP, çoğunluk ise AK Parti’de. Evet, tezkerenin çıkması için mutlak çoğunluk gerekiyor. Aslında oyları daha çok çıktı ama mutlak çoğunluğu bulamadıkları için reddedilmiş oldu. Hatta Frankfurt’a gittiğimde -Rafet kardeşim, buradan da onu selamlayalım- beni aradı, “Çıkmadı” dedi, “Tebrik ederim, bir kat elbiseydi, hak ettim” dedi. Öyle bir iddiamız olmuştu.
İlgili maddeye dönersek; orada kalma meselesi, yabancı asker konusu… O zaman plan şuydu: Amerika Türkiye’ye baskı yapıyordu, Türkiye kuzeyden Kuzey Irak’a girecek, Amerika da aşağıdan saldıracak ve ortada Saddam Hüseyin kolay bir şekilde paralize edilip imha edilecekti. Peki, siz mecliste olsanız bu madde varken tezkereyi kabul eder miydiniz? Tabii ki, ama yabancı ülkelerle ilgili o iki-üç sözcüğün çıkarılmasını teklif ederdik. Birileri görüp teklif etse çıkarılırdı da. Çıkarılmasa bile yabancı askerin Türkiye’ye getirilme ihtimali sıfır.
Gerçeklikler zemininde bu tür önergelere bakmak lazım. Hatta galiba İYİ Parti, “Bunlar Rus askeri getirecek” demiş. Tam onu soracaktım. Türkiye, PKK’nın üzerine Rusya’yla ve İran’la birlikte gitme kararı alsa ve… Hayır, öyle bir karar almayız. Türk ordusunun gücü yetiyor; PKK’yı temizlemek için Rus ordusuna ihtiyacımız yok. Türkiye böyle bir karar almaz. Ancak Suriye topraklarında, Suriye ordusuyla Türk ordusu birlikte hareket edebilir. Orada Türk topraklarına, Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliği altına yabancı bir asker getirmiş olmuyoruz. Suriye’deki operasyonlarda Suriye ve Türk askeri birlikte hareket ediyor.
Tezkereden sonra operasyonun yapılması, Sayın Cumhurbaşkanı’nın Biden’la yapması muhtemel görüşmesi bekleniyor. Hazırlıkların Fırat’ın daha çok batısına dönük yapıldığına ilişkin işaretler var. Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Tel Abyad harekatlarında bazı önerilerde bulunmuştunuz. Şu an ne durumda?
Burada AK Parti ile Vatan Partisi arasındaki farklar ortaya çıkıyor. İlk yapılacak şey, böyle bir operasyona girerken Suriye ile anlaşmaktır. Sonuç itibarıyla Suriye topraklarına giriyoruz. Suriye kendi topraklarındaki terör örgütlerinin temizlenmesini istiyor ve kahramanca savaşıyor. Girdiğimiz ülke Suriye olduğuna göre, Suriye ile Türkiye anlaşacak. Bu anlaşma son derece kolaydır, hiçbir problemi yoktur. AK Parti’nin tek başına yönettiği hükümet, Türkiye’nin sorunlarını çözmede yetersiz kalabiliyor, bazı hatalar yapabiliyor. Suriye ile hemen anlaşalım, Suriye topraklarında Türk Silahlı Kuvvetleri bir harekat yapacaksa bunu beraber yapalım, onayını alalım. Bunlar yapılmadığı zaman başka bir silahlı kuvvetin gelmesini ister miyiz? Elbette bu, iki tarafın rızasıyla olur.
Bugün Rusya ve İran ile olan güveni zayıflatıyorsunuz. Oysa hava harekatlarında Rusya’nın oluru gerekiyor. Azerbaycan Karabağ’ı kurtarırken de gördük; Vatan Partisi ısrarla Rusya’yla birlikte hareket etmenin tarihi önemini anlattı. En son Sayın Cumhurbaşkanımız, “Rusya olmasaydı biz Karabağ’da bu sonucu alamazdık” dedi. Suriye meselesi de öyle; siz Suriye’nin itirazlarına rağmen harekat yaparsanız, Rusya’nın ve İran’ın size kaygıyla bakmasına yol açarsınız. Bir yandan Amerika’ya meydan okumayı düşünüyoruz. Sayın Tayyip Erdoğan’ın karakterini artık Türk toplumu tanıdı; büyükelçilerin gönderilmesi olayı gibi bazı çıkışlar yapacaktır. Bu durumlarda Türkiye’nin yanında Rusya, İran, Irak, Suriye, Çin, Libya ve hatta Mısır gibi müttefiklere ihtiyacı var. Amerika’dan korkmayacaksak, cesur olacaksak o cesareti besleyecek kuvvet birikimini yaratmamız lazım. Suriye zaten savaşıyor, Türkiye için savaşması aynı zamanda kendisi için savaşması demektir. Başka alanlarda da; ekonomi, enerji ve diplomasi alanlarında dostlara ihtiyacımız var.
Kemal Kılıçdaroğlu bugün bir dil sürçmesiyle birlikte Cumhuriyet Halk Partisi’nin “Orta Doğu Barış ve İşbirliği Teşkilatı” programını tekrar dile getirdi. Bu, İsrail’in de içinde yer aldığı bir bölgesel barış planını öngörüyor. Nasıl değerlendirirsiniz?
Bu bir Amerika planıdır. Orta Doğu kılıfı geçirilmiş bir Amerika projesi. İran ile İsrail’i barıştırmak, Filistin’i feda etmek ve İran’da iktidara Amerikancıları getirmektir. Kılıçdaroğlu, bir Amerikan fedaisi gibi doğrudan Amerika planlarını piyasaya sürmeye devam ediyor.
Tezkereyle ilgili muhalefetten gelen ikinci söylem ise sürenin iki yıllık olması. CHP sözcüsü, “Biz iktidar olacağız, iktidar olunca tezkereyi kaldırırız” diyor. Tezkere Allah’ın emri değil ki, meclis toplanır, kaldırır. Ama devletin devamlılığı diye bir şey var. “Ben kanunları 2023’e kadar yapayım” derseniz bu saçmalık olur. Bu, devletin sürekliliğini berhava etmektir. Devletin devamlılığını reddeden, Türkiye’yi işlemez hale getiren bir yaklaşım.
Meral Akşener, Kılıçdaroğlu, Mansur Yavaş ya da Ekrem İmamoğlu aday olursa “Tamamız” dedi. Ardından İmamoğlu’na Fatih benzetmesi yaptı, “Rabbi Yesir” duasını okudu. Sizce nasıl bir süreç işliyor?
Amerika Birleşik Devletleri, Kılıçdaroğlu’nu harcama kararı aldı. Aydınlık Gazetesi bunu manşetine taşımıştı. Meral Akşener de bu kararın infazcısıdır. Türkiye’deki en Amerikancı lider Meral Akşener’dir. Bu karar Kılıçdaroğlu’nu çok etkiledi; o da kendisini beğendirmek için Suriyeli muhaliflerle toplandı, Esad’a yönelik ifadeler kullandı. Akşener’in ittifak yaptıkları bir genel başkan varken bu tür tavırlar alması, Amerika’nın sürece dahil olduğunu ve İmamoğlu’nu tercih ettiğini gösteriyor. Kılıçdaroğlu ile başarıya ulaşamayacaklarını tahlil ettikleri için onu harcama kararı aldılar. Madem Amerika beni çizdi, onu söylemeyelim. Herkesin önünde vatan için, millet için, cumhuriyet için ve emperyalizme karşı, insanlık için… Çözümler, alternatifler, seçenekler vardır ve biz isteriz ki o çözümlere yönelsinler. Onun için “o olmaz, bu olmaz” falan demek devrimciliğe yakışmaz. Çünkü olmaz olmaz. Yani devrimciliğin en önemli özelliği, olmazları olur yapmaktır. Olmazları olur yapacak seçenekleri güçlendirmek gerekir.
Peki, Akşener’in bu açıklamasından sonra yeni bir takvim başlar mı? Akşener, İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ı işaret etti ve bir harcama takvimi başladı mı sizce? Şöyle başladı; İmamoğlu her yere gidiyor. İstanbul Belediye Başkanlığı dışında bir cumhurbaşkanı adayı olarak siyasi faaliyete geçti, işte takvim başlamış. Diyarbakır’a, Gaziantep’e, Erzurum’a, Trabzon’a gidiyor. Her tarafa koşuyor ve “Ben cumhurbaşkanı adayıyım” diyor. Takvim çoktan başlamıştı. Hatta seçim çalışmalarına başlarken kalktı, nerede? Fener Patrikhanesi’nde başladı. O da bir takvim. Yani Fener Patrikhanesi’nden oyalanır ama Amerika’ya Fener Patrikhanesi’nden çok esaslı bir mesaj verilir: “Ben senin adamınım.” Hem de o kadar adamınım ki, Patrikhane gibi Türk milletine en uzak, en soğuk bir kurumdan seçime başlıyor.
Bartolomeos da Amerika’daydı, Biden’la görüştü. Daha yeni yani, dün veya bugün görüştü. Biden da ona “ekümeniklik” iddiasını sürdürmesi konusunda destek verdiklerini ifade etmiş. Bakın, Patrikhane Fatih Kaymakamlığına bağlı bir kamu kurumudur. Türkiye’nin Cumhurbaşkanı ile görüşmüyor; belediyenin, kaymakamlığın altındaki bir kurumla görüşüyor. Ama bunun çok müthiş bir manası var. Dünyaya “Bu kurum Fatih Kaymakamlığına bağlı falan değil” diyor; “Bu ekümenik, yani evrensel, bütün Ortodoksların lideri” diyor. Rusya da burada bir tavır alıyor, çünkü Rus Ortodoks Kilisesi, İstanbul Patrikhanesi’ni evrensel kabul etmiyor.
Burada Biden’dan iki çift mesaj var: Hem Türkiye’ye “Ben senin Fatih Kaymakamlığına bağlı gördüğün bir kurumun başkanını alırım karşıma görüşürüm” diyor, hem de Rusya’ya “Senin evrensel Ortodoks kilisesi iddianı hiçbir şekilde kabul etmiyorum” diyor. Bartolomeos’un ziyaretinden bir yemek masası fotoğrafı da çıktı; Türk Büyükelçisi, Yunanistan Büyükelçisi ve Bartolomeos Amerika’da bir kahvaltı masası etrafında bir araya geliyorlar.
Sonuç itibarıyla Bartolomeos, Türkiye’nin bir kamu kurumudur; yani bir müftülük gibidir. Müftü nasıl bir kamu görevlisi ise Patrik de öyledir. Ökümenlik dedikleri an Türk devletinin çerçevesinin dışına çıkıyorlar ve Türk devletine kılıcı çekmiş oluyorlar. Peki, kaymakamlık veya valilik şunu yapsa: “Sayın Bartolomeos, ne görüştünüz? Bize bir anlatır mısınız?” dese bu kanunen hakkı mıdır? Evet, hakkıdır. Hatta şunu da yapabilir; “Bizden izin almadan görüşemezsin” diyebilir. Ben 8 sene üniversitede çalıştım, devlet memurları yurt dışına çıkacakları zaman izin alırlar. Bu da izin almalı. Acaba izin aldı mı, yoksa elini kolunu sallayarak mı gidiyor? Kanunlarımıza göre bir kamu görevlisi olarak devlet hiyerarşisi içerisinde izin alması gerekir. Buralarda kamu otoritesini kullanmak lazım.
İkinci bir iç işlerine karışma hamlesi gelir mi Amerika’dan bu görüşme üzerine? Bence Amerika ile Türkiye’nin ilişkileri, bizim Suriye’nin kuzeyindeki askeri harekatımızdan sonra alevlenecek. Büyükelçiler olayına pek benzemeyecek size söyleyeyim. Belki de Sayın Tayyip Erdoğan kuvvetli vuruşunu oraya saklıyor. Bugün medyaya bir kulis haberi yansıdı; Bakanlar Kurulu öncesi Bahçeli ve Erdoğan’ın görüşmesinin büyük kısmı Suriye’ye dönük operasyon hazırlığı ile ilgiliymiş.
Bunu, o büyükelçileri gönderme çıkışını yapmadan önce hesap etmeleri lazımdı. Çünkü 10 tane büyükelçiyi ülkelerine yolladıktan sonra bu harekata başladığınız zaman, 10 ülkeyi cepheden karşınıza alıyorsunuz. Ancak ben o talimatın yanlış olduğu anlamında söylemiyorum; hatta bana göre o talimat Suriye operasyonunu güçlendirir. Amerika’dan korkarak Suriye’ye giremezsiniz. Tam tersine Amerika’ya karşı cesur tavrınızla Rusya’yı, İran’ı, Çin’i yanınızda tutarsınız. Türkiye cesaretini ortaya koyduğunda, güvenmek isteyen ülkelere de “Bana güvenin, ben bu işleri yaparım” mesajı vermiş olur.
Amerika’ya tavır konusunda hükümet temsilcileri, sahada yanıtlarını çok iyi verdiklerini söylüyorlar. Irak’ta, Suriye’de, PKK’nın üzerine yürürken, FETÖ’yü hapse atarken doğru yapıyorlar. Ama Kırım’da Amerika’nın yanında duruyorlar, Kuzey Kıbrıs’ı tanıma konusunda cesur adımlar atamıyorlar. Türkiye 2014 yılından beri sorunlarını silahla çözüyor. Silah olmazsa diplomasinin hiçbir etkisi olmaz. İstediğiniz kadar usta diplomat olun; elinizde güç yoksa o diplomatın bir faydası olmaz. Türkiye’nin 2014’ten sonraki başarılarının sırrı, sorunları silahla çözebileceğini anlamış olmasıdır.
Dünyanın öbür ucuna uzanalım; Meksika’da geçtiğimiz günlerde önemli bir buluşma vardı. Meksika Emek Partisi sizi bir konferansa davet etti. Meksika Emek Partisi, Meksika’da hükümette yer alan bir parti. Uluslararası İlişkiler Bürosu Başkan Yardımcısı Mehmet Perinçek, Yunus Soner ve Ece Perinçek’ten oluşan heyetimiz bu seminere katıldı. Orada bir karar tasarısı sundular; Doğu Akdeniz’de, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Amerikan emperyalizmine, Yunanistan’a, ABD ve İsrail’e karşı çok net bir tasarıydı ve oy birliğiyle kabul edildi.
Bu çok önemli, çünkü dünyanın her yerinde, hatta sol partilerde Türkiye’nin oradaki varlığıyla ilgili “işgalci” gibi bazı önyargılar var. Arkadaşlarımızın bu karar tasarısını oy birliğiyle kabul ettirmeleri büyük bir başarıdır. Biz bu temaslarımızı tabii ki Dışişleri Bakanlığı’na bildiriyoruz. Rahmetli Soner Polat Amiralimiz her görüşmesinden sonra Dışişleri’nin ilgili dairelerine gider, bilgiler verirdi. Bizim arkadaşlarımız da döndüklerinde Dışişleri Bakanlığı’nı bilgilendirecekler. Kıbrıs ve Doğu Akdeniz konusunda dünyayı el kaldırtmanın ne büyük bir hüner olduğunu en iyi bizim Dışişleri Bakanlığımız bilir.
Son olarak, sağlık çalışanlarının durumuyla ilgili yoğun bir tartışma var. Bir hekimin 36 saatlik nöbet sonrası kaza yapması üzerine, sağlıkçıların çalışma koşulları yeniden gündeme geldi. Bugün Uludağ Üniversitesi’nden Prof. Dr. Arif Gürpınar ziyaretime geldi, o da hekimlerin bu ağır nöbetlerinin insan iradesi ve dikkati üzerinde yarattığı zaaflardan bahsetti. Bu ağır nöbetlerin tamamen tasfiye edilmesi ve sağlık çalışanlarının korunması hayati derecede önemlidir. Hepimiz çalışkanız, sağlık çalışanları çok fedakar. Koronavirüs mücadelesinde canla başla çalıştılar, birçoğu hayatını verdi. Onların korunması şart. Ama bizim meselemiz sadece onların sağlığı değil; onların daha sonraki faaliyetleri, vatandaşlarımızın güvenliği ve huzuru açısından da onları korumamız lazım. O ağır koşullarda bir trafik kazası olduğunda ne oluyor? Başka vatandaşlarımız da zarar görüyor, kamu zararı oluşuyor.
Sağlıkta özel sağlık hizmetlerine izin verecek misiniz iktidar olduğunuzda? Sonuç itibarıyla biz sağlık ve eğitim hizmetinin bir kamu hizmeti olduğunu ve parasız yapılmasını öngörüyoruz. Ama bu, tabii ki bir geçiş döneminden sonra bütünüyle uygulanabilecek bir olay. Vatan Partisi programında sağlık hizmeti parasızdır. Arkadaşlarımız, bir buçuk yıl içinde kaynağını yaratarak bunu gerçekleştirecek bir program hazırladı. İrfan Gökçay gibi arkadaşlarımız bunu yıllar öncesinden yaptı, çok iyi hatırlıyorum. Kendisi şu anda da zaten İstanbul’daki Okmeydanı Hastanesi’nin başhekim yardımcısıdır. Vatan Partisi’nin çok iyi bir sağlık çalışanı lider kadrosu var.
Efendim, 29 Ekim yaklaşıyor, üç gün kaldı. Türkiye Gençlik Birliği (TGB) de vatan, üretim ve gelecek için Ankara’ya önemli bir çağrı yaptı. Şimdiden öğreniyoruz ki binlerce genç Cuma günü orada olacak. Bu yürüyüşü nasıl görüyorsunuz? Katılacak mısınız? Biz zaten şahsen orada yürüyoruz. Ben 29 Ekim günü İstanbul’dayım ama Vatan Partisi gençliğimizle, öncü gençliğimizle oradayız. Liderlerimiz de bu yürüyüşte olacaklar. Dolayısıyla biz de oradayız.
Bu, çok tarihi bir yürüyüş. Dediğim gibi, bu basit bir anma olmayacak. Yani 29 Ekim’i anma yürüyüşü değil; bugün Türkiye’nin vatan bütünlüğü, bağımsızlığı, başı dik yaşaması ve üretim devrimi cephesinden bir yürüyüş olacak. “Vatan, üretim ve gelecek için” diyerek yapılan bu yürüyüş, tarihi bir anma değil, doğrudan doğruya Türkiye’nin geleceğini kurmaya yönelik bir eylemdir. Kim yürüyor burada? Türkiye’nin önümüzdeki 40 yılının sigortası olan gençler yürüyor. Vatan Partisi olarak öyle bir gençlik yetiştirdik ki; bu gençlik, Türkiye’nin önümüzdeki 40 yılının yönetici kadrolarını oluşturmuştur.
Amerika’nın bu küstah çıkışından sonra TGB bir afiş yayınladı: “29 Ekim’de ABD’ye meydan okuyoruz.” Görüyoruz ki Vatan Partisi’nin gençliği bu. Bunların içinde gerçekten Türkiye’yi şu anda yönetecek kadrolar oluştu. İçlerinden bakanlar kurulu da kurabiliriz, İçişleri Bakanlığı’nı da, Dışişleri Bakanlığı’nı da, Emniyet Teşkilatı’nı da yönetebilecek kadroları çıkarabiliriz. Son derece birikimli, vicdanlı, ahlaklı; yaşları 20 ile 35 arasında olmasına rağmen 80-90 yaşındaki birinin tecrübesine sahip arkadaşlarımız bunlar. Aynı zamanda gençliğin bütün ateşini, dinamizmini de geleceğe taşıyorlar.
TGB yöneticileri, bu büyükelçiler meselesinden sonra bir açıklama yaptılar ve hatta Sayın Cumhurbaşkanı’nı da özellikle yürüyüşe davet ettiler. “Gelin birlikte meydan okuyalım” dediler. Bu tam bugüne yakışıyor. Cumhurbaşkanımızın o büyükelçileri “istenmeyen adam” ilan etmesi ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hükümetimizin kararıyla Suriye’nin kuzeyinde askeri harekata başlaması… Hükümetin başında olan Sayın Cumhurbaşkanımızdır, onun için o yürüyüşün başında, gençliğin önünde yürümek Sayın Cumhurbaşkanımıza da çok yakışacaktır.
Anlaşılan katılım da çok yoğun olacak. Antalya’dan, İzmir’den, Şırnak’tan, Silopi’den, Mardin’den çok büyük katılım geliyor. TGB Genel Başkanı Dilek Çınar, Şırnak Üniversitesi’nden açıklama yaparak davette bulundu. Eskiden buralarda PKK terör örgütü hakimdi, şimdi oralarda Türkiye’nin vatan bütünlüğünü savunan bir gençlik var. Kürt vatandaşlarımız, genç Kürt vatandaşlarımız Türkiye’nin vatan bütünlüğünde en ön cephede. Bunu Ankara’daki 29 Ekim yürüyüşünde de göreceğiz.
Siz gençlerle çok temas ediyorsunuz. “Z kuşağı” tarifleri yapılıyor, sizin gördüğünüz gençlik nasıl? Z kuşağı bir efsane, bir masal. Türk gençliğini bugün Z kuşağı diye tanımlamak hayata ve gerçeklere aykırı. Z kuşağı; Amerikancı, Atlantikçi basında bize gösterilen bir hayalet. Gençlikte belli ölçülerde çürüme veya yozlaşma olabilir ama Türk gençliğini onlar temsil etmiyor ve tanımlamıyor. Önemli bir ağırlıkları da yok. Atatürk’ün gençliği var, Türk gençliği var. Küreselleşmenin kulları, piyonları değil; vatansever bir gençlik var.
Siz gençlerle temas ediyorum demiyorsunuz, “Vatan Partisi’ni bu arkadaşlarla yönetiyorum” diyorsunuz. Vatan Partisi’nin başkanlık kuruluna baktığımızda; dünün gençlik liderleri bugün partinin yönetiminde veya aydınlığı, ulusal kanalı yöneten arkadaşlarımız olarak karşımızda duruyorlar. Hakikaten yöneticilik kabiliyetleri, ahlakları ve Türk tarihini özümsemeleriyle bu arkadaşlarımız Türkiye’yi yönetecek birikime sahipler.
Gidemeyenler üzülmesin, herkes gitmeye çalışsın. Biz tamamını canlı yayınlayacağız. Türkiye’nin her yerinden Ankara’ya, Birinci Meclis önüne, Ulus Meydanı’na davet ediyoruz. Bu yürüyüşler Türkiye’nin yönünü belirleyen yürüyüşlerdir. Türkiye, 30 Ağustosların, 19 Mayısların, 29 Ekim 1914’te Rus Çarlığı’na ilk darbeyi vuran o kahramanların yolundan ilerliyor. Bu aynı zamanda üreten Türkiye’nin, üretim devriminin yürüyüşüdür.
Kitap olarak 29 Ekim yıl dönümü olduğu için kendi “Kemalist Devrim” serimi öneriyorum. Müzik olarak ise Meksika’ya bir selam yollayalım. Meksika Emek Partisi’nin toplantısına, o anti-emperyalist çalıştaya katılan arkadaşlarımız sayesinde Meksika devrimci havasıyla programımızı sonlandıralım. Viva Zapata! Viva la revolución! Viva Pancho Villa!

