İzlediğiniz için teşekkür ederim. Mutlu akşamlar efendim. Ekranlarınızın başına hoş geldiniz. Çıkış yolu günündeyiz, çıkış yolu saatindeyiz. Merak ettiğiniz bütün tartışmaları ve bütün soru başlıklarını bugün konuşacağız. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’e kalabalık bir heyetle sorularımızı soracağız. Neler var gündemimizde, önce onu aktarayım. Sonra buradaki hazirunu tanıtacağım size.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun son dönemde yaptığı açıklamalar; hem KYK hem de siyasi cinayet iddiaları ve devamındaki bağlantılı diğer söylemleri… Bununla birlikte Doğu Akdeniz üzerinde bir hareketlilik beklentisi var. Yunanistan’ın Fransa ve ABD ile yaptığı anlaşmalar ne anlama geliyor? Türkiye’nin buna karşı planı nedir, ne olmalı? Demirtaş ve Kavala’yı konuşacağız. Değerli izleyenler, kimdir Selahattin Demirtaş, kimdir Osman Kavala ve neden yurt dışından destek buluyor? Bunu da değerlendireceğiz. Sayın Devlet Bahçeli’nin bugün grup toplantısında önemli mesajları oldu, onlara da bakacağız. Bununla birlikte Merkez Bankası tartışmalarına ilişkin Vatan Partisi’nin para politikasını ve ekonomi politikasını ayrıntılı bir şekilde konuşmuş olacağız.
Efendim, önce sizlere hoş geldiniz diyelim. Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İlker Yücel bizlerle birlikte, hoş geldiniz. Aydınlık Gazetesi yazarı Utku Reyhan bizlerle birlikte, hoş geldiniz. Yalnız soru sormayacağız, beraber fikirleri geliştireceğiz ve tartışacağız; sizlerden beklediğimiz bu.
Efendim, Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarıyla başlayalım. Hem izleyiciler hem de program açısından Sayın Kılıçdaroğlu’nun yaptığı açıklamaları toparladık. Arkadaşlar görseli ekrana getirirse bizler de görelim. 2017’den bu yana hem seçimi tanımayan hem de anayasa değişikliğine ilişkin yaptığı açıklamalar ve son 4-5 ayda özellikle bürokratlarla ilgili ifadeleri… Tabii bir yandan Cumhuriyet Halk Partisi’nde “İmamoğlu mu, Kılıçdaroğlu mu?” tartışması da yürüyor. Bir yandan Sayın Kılıçdaroğlu vites yükseltmiş gibi görünüyor. Siz nasıl görüyorsunuz bu tabloyu? Özellikle bu kronolojik duruma baktığınızda ne düşünüyorsunuz?
Evet, en son Sayın Kılıçdaroğlu’nun “siyasi cinayetler” ve arkasından bürokratlara “kamu yönetimindeki yüksek dereceli memurlar, hükümetin emirlerini dinlemeyin” şeklindeki çağrısı üzerine ister istemez bunları hatırladık. Nedir bunlar? “Bu seçimi tanımıyoruz, seçim gayrimeşru” diyor. İki üç ay sonra, 14 Haziran 2017’de “Anayasa değişikliği gayrimeşru, anayasa gayrimeşru” diyor. 17 Temmuz 2018’de yine “Bu anayasa ve seçim gayrimeşru” diyor. 20 Haziran 2021’de “Kimse ihaleye girmesin, parasını ödemeyeceğim” diyor. 26 Ağustos 2021’de “KHK ile görevden alınanları görevine iade edeceğim” diyor. Hatta genel başkan yardımcıları -sanıyorum Kılıçdaroğlu da ifade etti- mahkeme tarafından haklarında hüküm olsa bile onları tekrar devlet görevlerine geri getireceğiz dediler. Ve en sonunda tabii bardağı taşıran damla oldu: “Bürokratlar emirleri uygulamayın.” “Kanun dışı emirleri” diyor ama “kanun dışı” falan bahane…
Siyasi cinayetler söylemini de bunların hepsine kattığımız zaman şu çıkıyor: Anayasa gayrimeşru, bu anayasayla iktidara gelen hükümet gayrimeşru ve bu hükümetin bütün tasarrufları gayrimeşru. Benim burada getirdiğim belgeler arasında bunlar var. Hatta bir eksik de orada; yargının gayrimeşruluğu da eksik. Yani yargı kararları hukuka aykırıdır, insan haklarına aykırıdır; bu yargı kararları gayrimeşrudur. “Gayrimeşru olduğu için o mağdurları devletin içine alacağız” diyor. Yani yargı gayrimeşru, yürütme gayrimeşru, anayasa gayrimeşru.
Şimdi gayrimeşru tespiti, bütün tarih boyunca; Fransa, İngiltere, Amerika veya Türkiye, hangi ülke olursa olsun, bir silahlı ayaklanma öncesi veya yasal olmayan yollardan hükümeti devirme öncesindeki tespitlerdir. Gayrimeşru diye saptandığı zaman, bu hükümeti devirmek için yol meşrudur anlamına gelir. Siyaset biliminde gayrimeşrunun bir tek anlamı vardır: Gayrimeşru olan hükümeti devirmek meşrudur.
Kılıçdaroğlu’nun silahı mı var? İşte bakın, anlamlı soru bu. Kılıçdaroğlu’nun silahı var. Nerede var? Doğu Akdeniz’de, Ege kıyılarında, Yunanistan’ın Türkiye’ye bakan bütün kıyılarında; Dedeağaç, Selanik, Larissa, Girit… O Amerikan yığınakları, şimdi yeniden oralara yeni üsler kuruyorlar. Amerika ile Yunanistan arasında son yapılan anlaşmada Yunanistan, Amerika’ya üsleri kullanması için sınırsız yetki verdi. Yani Amerika geldi, komşumuz oldu. Irak’ı işgal ettiği zaman güneyden komşumuz olmuştu, şimdi bir de Ege’den Amerika ile komşu olduk. Bu kadar silah yığdıklarına göre, Amerika Birleşik Devletleri’nin Ege kıyılarında, yani Türkiye’ye karşı mevzilenen kıyılarda bunların bir gün kullanılması mukadderdir denebilir. O açıklamalar, o güne hazırlık açıklamaları diyorsunuz galiba.
Tabii. Bir başka önemli tespit de şu: Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve Yunanistan’ın Akdeniz’de birlikte yaptıkları, Güney Kıbrıs’ın da dahil olduğu Nemesis ve Nabıldina tatbikatları. Bu tatbikatlarda namlular Türkiye’ye dönük. 2002’deki meşhur “Millennium Challenge” tatbikatını hatırlayın; Amerika’nın Nevada çöllerinde yaptığı ve senaryosu Kıbrıs Adası’nda başlayıp 96 saat içinde Türkiye’yi işgalle biten sözüm ona “bin yılın meydan okuması”. 1998’de hazırlıkları başlayan bu tatbikatla, 23 yıl önce Amerika Türkiye’ye karşı silah kullanmayı hesaba katmıştı. Şimdi o silah kullanmanın araçlarını ve konumlanmalarını görüyoruz. Amerika’nın resmi yetkilileri en birinci ağızdan neyi ifade ettiler? “Bizim için bir numaralı tehdit Türkiye, baş düşmanımız Türkiye.” Silah burada işte.
İçeride silahı var mı Kılıçdaroğlu’nun? İçeride silahı kalmadı, 15-16 Temmuz gecesi ezildi. Diyelim silahı olduğu ölçüde PKK var ama o da perişan vaziyette. Kılıçdaroğlu’nun “anayasa gayrimeşru, hükümet gayrimeşru” tespitinden sonra şu soru doğuyor: Peki gayrimeşru da kardeşim, sen bu hükümeti neyle devireceksin?
İzleyenlerimiz şöyle düşünemez mi Sayın Başkan: Muhalefetin görevi zaten iktidarı devirmek. Sayın Kılıçdaroğlu güçlendirilmiş parlamenter rejimi savunduğu için, başkanlık sistemine karşı olduğu için bu sistemin bütün uygulamalarını gayrimeşru ilan edemez mi?
Muhalefetin görevi iktidara gelmektir. Ancak gayrimeşru diyerek değil. Gayrimeşru dediğiniz zaman sizin iktidara geliş yollarınızı da gayrimeşru ilan etmiş oluyorsunuz. Anayasa gayrimeşruysa hangi hukuka dayanarak iktidara geleceksiniz? “Gayrimeşru” tespiti, iktidara gelişle ilgili bir beyanname niteliğindedir. “Sokağı mı kastediyorsunuz?” derseniz, ben “sokak” terimini sevmem ama gayrimeşru dediğiniz zaman her yoldan bu iktidarı devirmek meşrudur. Dünyanın neresine giderseniz gidin, gayrimeşrunun tek bir anlamı vardır: Bu hükümet meşru olmayan yollardan da devrilebilir ve bu caizdir. Kılıçdaroğlu bunu bilerek söylüyor, bu bir “yıkacağız” beyannamesidir.
Bürokratlara emirleri dinlemeyin çağrısına gelince; Türkiye tarihinde Mustafa Kemal Paşa hariç böyle bir çağrı yoktur. Sivas Kongresi’nden sonra İstanbul hükümetine “Sizin emirlerinizi dinlemeyin” dedi, çünkü Anadolu’da devrimci milli hükümeti kurmuştu. 1921’den bu yana, 100 yıl içinde hiçbir güç bürokrasiye böyle bir çağrıda bulunmadı. Kılıçdaroğlu şimdi “devlete bağlı memur, Erdoğan’a bağlı memur” diyerek devlet yapısını ikiye bölüyor ve bir iç çatışmayı körüklüyor. Bu, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olarak verdiği her türlü emri gayrimeşru ilan eden bir mantığa evriliyor.
Siz daha önceki programlarda Sayın Akşener’in yıkıcı ve agresif diline dikkat çekiyordunuz. Şimdi Sayın Kılıçdaroğlu da KYK çalışması, Suriyeli muhalifler, Barzani ziyareti gibi Washington’a selam gönderecek fiilleri artırdı. Arkadaşım “vites yükseltmek” dedi, siz ise “kaos planı” dediniz. Peki, bu kaos nasıl olacak? “Yani düzeni nasıl bozmaya yeltenecekler? Şimdi bir kere ben bu kaos planının başarıya ulaşmayacağı kanısındayım, bunu belirteyim. Ama başarıya ulaşmayacak diye bunu görmezden gelmek büyük hata olur; o zaman başarıya ulaşır. Yani Vatan Partisi gibi bu sürece önderlik eden ve Türkiye’nin Amerika’nın kaos planını göğüslemesinde tarihi sorumluluklar üstlenen bir parti, bunu gördüğümüzü ortaya koyacaktır.
Bu kaos planının arkasında Amerika’nın olması işi ciddileştiriyor. Amerika’nın Ege’ye, Girit’e, Güney Kıbrıs’a konuşlanması; Suriye’de, Irak’ın kuzeyinde, Bulgaristan’da, Romanya’da, Ukrayna’da ve hatta Gürcistan’da üslerinin olması… Bütün bu tabloya baktığımız zaman ABD’nin bu kaos planını ciddiye almak zorundayız. Bu, Türkiye için ciddi bir tehdit ve tehlikedir. Başarısız olacak, ayrı mesele; ama bunu görmemiz lazım.
Peki, bu kaos nasıl olacak? Planlanan nedir? Bir kere devlet bir kargaşaya düşürülmek isteniyor. Siyasi suikastların gündeme gelmesi bir yana, devletin işleyişine bakın; kamu yöneticileri, genel müdürler, ‘Ben bu emri dinlemiyorum’ diyor. Yargı, gayrimeşru ilan ediliyor. Mağdurlar var; FETÖ ve PKK mağdurları… ‘Kimler bunları mağdur etti? Türk yargısı. Türk yargısı bunlar hakkında kanunsuz, hukuka aykırı kararlar verdi ve bunları hapse tıktı. Biz bunları hapisten çıkartacağız’ diyorlar. İkincisi; KHK’larla devletin içinden temizlenmiş PKK ve FETÖ bağlantılı memurları, haklarında yargı hükmü olsa dahi tekrar görevlerine getireceklerini söylüyorlar. Bu da kaostur.
Düşünün; bunlar iktidara geldi ve FETÖ’cüyü, PKK’lıyı tekrar devlet içine yerleştirdi. Emniyet müdürü, polis şefi, kaymakam, Yargıtay üyesi, Danıştay üyesi, genel müdür oldular… Böyle bir devlet düşünebiliyor musunuz? FETÖ’cü generaller tekrar orduya dönüyor. Nasıl dönecek bu adamlar? Tümen komutanı, kolordu komutanı, ordu komutanı mı olacaklar? Genelkurmay başkanı mı olacaklar? Hangi kanunla o hiyerarşinin içine tekrar girecekler? 6 yıl evvel ihraç edilmiş kişilere tekrar kıdem mi vereceksiniz? Tümgeneral, orgeneral mi yapacaksınız? Neresinden baksanız kaos!
Millet İttifakı iktidarı, Türkiye’de bir kaos ortamı oluşturmaya çalışıyor. Eğer o konumlara gelecek olsalar, belki kaos bile yetersiz kalacak; devletsizleşme, otoritesizleşme, etnik ve mezhepsel ayrışmalar başlayacak. Tayyip Erdoğan’ın otoritesi gayrimeşrudur dediğiniz an, Türkiye hukuken otoritesiz kalıyor ve o otoritenin arkasındaki silahlı gücü de silmiş oluyorsunuz. Muhalefet, ‘güçlendirilmiş parlamenter sistem’ için çalışıyor, hukukçuları bir araya geliyor; bu yasal bir haktır.
Ben ‘Kaos geliyor’ demiyorum, ‘Bir kaos planı var’ diyorum. Kaos gelemeyecek. Vatan Partisi, krizlerden Türkiye’yi kurtaracak devrimci bir partidir. Bir üretim devrimi, mevcut sistemin çarkının dönmediği koşullarda gerçekleşir. Vatan Partisi hem ekonomik hem siyasi cephede, gerekirse eylem cephesinde bu kaosu göğüsleyecek Türk milletini ve vatansever güçleri seferber edebilecek programa sahiptir. AK Parti ve MHP ile birlikte, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türk Polisi ile bu kaos planı göğüslenecektir.
Rand Corporation raporu bizim için yeni bir olay değil. Genel Başkan Yardımcımız Serdar Süküplü, bu raporu 6-7 gün süren bir yazı dizisiyle Türkiye kamuoyuna duyurmuştu. Orada kullanılacak enstrümanlar; CHP, İYİ Parti ve onların etrafında toplanacak güçler tek tek tanımlanmıştı. Hulusi Akar ile Cumhurbaşkanı arasında, Vatan Partisi ile Erdoğan arasında, Türk Silahlı Kuvvetleri içinde nifak yaratmaya yönelik ifadeler; hep o planlanan kaosun unsurlarıdır. Hulusi Akar da zaten o raporu bir ‘fitne-fesat metni’ olarak nitelemişti.
Şimdi bir de 11 büyükelçinin, Batılı devletlerin Türkiye’nin iç işlerine karışarak yaptığı açıklamalar var. Bunlar da planın bir parçası. Avrupa Birliği’nin 2021 raporu; Türkiye’yi provokasyonla suçluyor, HDP kapatma davasından vazgeçilmesini, Demirtaş ve Kavala’nın serbest bırakılmasını, Türk ordusunun Kıbrıs’tan çekilmesini, Ermeni soykırımı yalanının tanınmasını ve neoliberal ekonomiye geçilmesini dayatıyor. Bunlar da kaos kapsamındadır. Türk ordusunu Kıbrıs’tan, silah kullanmadan atmak mümkün mü?
Amerika, bu işin sonunda silaha dayanacağını gördüğü için 2002 yılında ‘Millenium Challenge’ tatbikatını yaptı. Şimdi Dedeağaç, Larissa, Girit gibi yerlere yığınak yapıyor. Biz, Amerika’nın kuşatma haritasını Çinlilere, Ruslara, Araplara gösteriyoruz. Onlara ‘Siz de tehdit ediliyorsunuz, Hürmüz Boğazı ve Süveyş Kanalı üzerinden sizin enerji yollarınız da hedefte’ diyoruz. Gözleri açılıyor. İran, İslami Uyanış Konferansı’na Türkiye’den bir tek Vatan Partisi’ni çağırıyor çünkü Amerika’ya karşı kararlı duruşumuzu görüyorlar.
Son olarak; yurt dışındaki FETÖ’cüler, ’15 Temmuz darbe tiyatrosu sonrası Erdoğan rejimi kuruldu, bunun ortadan kaldırılması için CHP daha cesur olmalı’ diyorlar. PKK da aynı yönde çağrıda bulunuyor. Siyasi suikast çıkışı da bu açıklamaların üzerine geldi. Bu bir tehdit mi? Hayır, burada bir psikolojik harekât var.” Siyasi cinayet söylemleri üzerinden Tayyip Erdoğan’ı tehdit etmek veya önlerinde engel olarak gördükleri politikacıları ve parti yöneticilerini hedef almak, aslında Türkiye’de hükümetin yönetme kabiliyetini kaybettiği algısını yerleştirmeyi amaçlıyor. Can güvenliğini sağlayamayan bir devlet yapısı görüntüsü oluşturarak kaos zeminine doğru giden bir psikolojik harekat süreci yaşanıyor. Oysa bir hükümetin en temel görevi, devletin kuruluşundan beri asayişi, can ve mal güvenliğini sağlamak ve üretim çarkının dönmesini temin etmektir.
Şimdi insanlar 12 Mart öncesini, 12 Eylül’e giden süreci, birbirini vuran, kıran tarafları, “kurtarılmış bölgeleri” veya devrimci, Atatürkçü aydınlara yapılan suikastları hatırlıyor. Siyasi cinayet söylemi, tam da bu psikolojik ortamı yaratarak mevcut hükümetle Türkiye’nin devam edemeyeceği algısını besleyen, kaos planlarının bir parçasıdır. KCK sözcüsü B.S. Hozat’ın “psikolojik üstünlüğü muhalefet ele geçirdi” çıkışı, bu planın bir yansımasıdır.
Ancak ortada ciddi bir boşluk var; AK Parti hükümeti bu sürecin tam farkında değil. Kılıçdaroğlu’nun “emirleri dinlemeyin” çağrısını “suç” olarak tanımlamak, yaşanan sürecin vahametini anlamadıklarını ya da kamuoyuna bu büyük resmi yansıtmadıklarını gösteriyor. Çünkü bu, basit bir yan kesicilik veya adam dövme suçu değil; Türkiye’ye kasteden bir tertip, bir fesat, bir fitne ve komplodur.
Cumhurbaşkanı’nın avukatı Hüseyin Aydın’ın sunduğu dilekçede, siyasi cinayetlerin toplumsal mühendislik çabası olduğu vurgulanıyor ve iddiaların vuzuha kavuşması için delil talep ediliyor. Ancak burada bir yetersizlik var. Vatan Partisi olarak biz geçmişte siyasi cinayet iddialarını ciddiye alıp faillerini deşifre ediyorduk; zira cinayeti kimin, hangi örgütle işleyeceğini açıkça belirtiyorduk. Bugün “siyasi cinayetler geliyor” diyerek havaya söz atanlar, ne bir adres ne de bir fail gösteriyorlar. Bu durum, bir amaca hizmet eden uydurma bir söylemden ibarettir.
Süleyman Demirel’in Ecevit’e yönelik suikast ihbarını açıklaması, rakibini güçlendirmek pahasına Türkiye’yi korumak için yapılan ciddi ve gerçek bir hamleydi. Bugün Kılıçdaroğlu’nun “Erdoğan iktidarı bırakmamak için cinayet işletecek” iddiası ise tam tersine, Erdoğan’a karşı silah kullanmayı meşrulaştıran bir fitne mekanizmasıdır. Eğer bir iktidarın cinayet işleyerek ayakta kalacağı söyleniyorsa, bu, “o iktidarı ancak silahla devirebilirsiniz” demenin bir başka yoludur. Yani bu söylem, hükümeti ve anayasayı gayrimeşru ilan edip silahlı bir müdahaleyi meşru kılma çabasıdır.
Erdoğan’ı silahla yıkmanın zeminini arayanların içeride güvenecekleri bir güç kalmadı; FETÖ ve PKK etkisizleşti. Ancak gözler Ege’nin karşı kıyısına ve Akdeniz’e çevrilmeli; orada konuşlanan ABD silahlı kuvvetleri, Türkiye’nin egemenliğini doğrudan tehdit ediyor. Amerika, Türkiye’yi tehdit etmek için her kara parçasına üs kuruyor ve silah yerleştiriyor. Türkiye’nin bu noktada ekonomik direnişini inşa etmesi, milli güçlerini seferber etmesi ve caydırıcı bir ağırlık oluşturması gerekiyor.
Hükümetin Suriye, Ukrayna ve Kırım politikalarına bakıldığında, bu tehdidi yeterince görmediği anlaşılıyor. Oysa tehditleri gizleyerek değil, Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptığı gibi bütün çıplaklığıyla millete anlatıp direnci örgütleyerek savaş kazanılır. Vatan Partisi, bu kaos planı karşısında Türk milletini bilinçlendirerek, ihtiyaç duyulan caydırıcı milli gücü yaratma görevini üstlenmiştir. Savaşın çıkmaması için bile o caydırıcı güce sahip olmamız şarttır. “Hüküm olsa bile hatlarında geri döndüreceğiz,” dedi. Bunu birkaç CHP yöneticisi daha ifade etti. Kılıçdaroğlu da “hepsini geri döndüreceğiz” diye devamlı vurguluyor. Ancak bir noktada Sayın Utku Reyhan’ın belirttiği gibi, “yargı kararıyla geri döndüreceğiz” diyorlar. Sen hâkim değilsin ki, mahkeme değilsin ki! Bak, bu da kaos. Yani bir iktidar adayı, “Biz yargı kararı vereceğiz, o kararla onların hepsini geri döndürürüz” diyor. Yani “Biz mahkemelere emir vereceğiz” diyor. Bu bir kaostur. Tayyip Erdoğan’ı ve bugünkü yönetimi mahkemelere müdahale etmekle suçluyorlar ama kendileri açık bir şekilde “yargı kararıyla bunları geri döndüreceğiz” diyorlar. Yani yargıya, “FETÖ’cüleri, PKK’cıları geri döndüren kararlar alın” diye talimat veriyorlar. Tam olarak şöyle diyor: “Kanun hükmünde kararname (KHK) ile görevlerine son verilenler, hiç kimse merak etmesin; yargı kararlarıyla bir hafta içinde tamamını görevlerine iade edeceğiz.” Bakın, bir hafta içinde! Bu ne süratli yargı böyle? Bu şu demek: Hükümet iktidara geldiği zaman, mahkemelere “Hepsindeki eski kararları kaldırıyorsunuz, bunları beraat ettiriyorsunuz” diyecek. Türkiye’nin bugünkü hukuk sisteminde bunun yolu yok. 100 bin kişiyi bir hafta içinde… Kardeşim, bunun yolu yok. Kesin hükmü sen kaldıramazsın; Osmanlı Devleti zamanında verilmiş kesin hükümleri bile kaldıramazsın. Af dese anlarım; ama “kararlar gayrimeşrudur” diyerek kaldırıyorlar. Hukuki yolu aramıyorlar. İşte bu bir kaostur. O zaman bütün geçmişte verilen hükümlere karşı Türkiye’de bir isyan olmaz mı? İnsanlar, “Ya, bunların hakkındaki kararları kaldırdın, benim hakkımdaki kararı niye kaldırmıyorsun? O hâkim benim hakkımda da karar verdi. Ben yan kesicilikten, hız yapmaktan veya adam öldürmekten mahkûm oldum. Aynı hâkim FETÖ ve PKK mensupları hakkında da karar vermişti. Onların kararlarını kaldırtıyorsun, benimkini niye kaldırmıyorsun?” demez mi? İşte gördüğünüz gibi, hukuk sistemi bu şekilde ortadan kalkar.
Kesin hükümle ilgili dikkat çeken birkaç not var. Bazı FETÖ ve darbe girişimi davaları Yargıtay tarafından onandı ve cezalar çekiliyor; ancak hâlâ onaylanmayanlar var. İkinci husus, özellikle HDP’lilerin yargılandığı davalarda, HDP’liler süreci uzatma taktiği izliyorlar. Bir de Anayasa Mahkemesi meselesi var. Bunları karıştırmayalım. Kılıçdaroğlu’nun beyanatında geçen, “Haklarında karar olanları da bir hafta içerisinde yeni bir yargı kararıyla iade edeceğiz” ifadesi, mevcut hukuk düzenini tamamen yok sayan, ortadan kaldıran bir yaklaşım. İşte bu kaostur; hukuk değil, “gücü gücü yetene” düzenidir. Bunların planladığı ortam, gücü gücü yetenin olduğu bir ortamdır. Bu işin başındaki isimlerden birinin, 2013-2015 yılları arasında Taraf Gazetesi’nde yazarlık yapan Yüksel Taşkın olduğunu da izleyicilerimize hatırlatalım. Yani Taraf Gazetesi yazarı; bir iki makale değil, iki sene boyunca yazı yazmış bir isim. Onur Öymen’in kitabında ortaya koyduğu gibi, bu operasyonun bizzat içinde.
Peki efendim, bu kaos planının ilacı nedir? “Kaos planından söz ettiğimiz her yerde, buna karşı Türkiye’nin milli direnme hükümeti, milli direnme ekonomisi ve milli direnmeyle sağlanacak güvenliğine vurgu yapmamız lazım.” Bu güç Türkiye’de var. Kaos planına bizim karşı planımız devrim planıdır. Türkiye Atlantik sisteminden tamamen çıkacak; bu bir devrimdir. Türkiye üretim devrimi yapacak; bu bir devrimdir. Türkiye’nin tam bağımsızlığının önündeki bütün prangalar kalkacak; NATO’dan çıkacak. NATO madem bize karşı siper almış, biz de NATO’dan çıkıyoruz. Amerika’nın üslerine el konulacak; bu bir devrimdir. Batı’nın bize dayattığı ekonomiyi devireceğiz, bağımsız milli ekonomiyi inşa edeceğiz. “Çiftçimiz batacağına bankalar batsın” diyoruz; bu da bir devrim. Bunların hepsi, sistemin mülkiyet ve siyasi ilişkilerine doğrudan meydan okuyan bir programdır. Türkiye, bu kaos planına bir devrimle cevap verecektir. En sonunda Türkiye’nin milli demokratik devrimi veya üretim devrimi ile kaos planı cephe cepheye gelecektir. Planı yapan Amerika ve NATO’dur. Amerika ve NATO’nun kontrolünden çıkmak bir devrimdir. Türkiye 1945’ten sonra dayatılan sisteme isyan etmeye, yani devrime zorlanıyor.
Bunu kim yapacak? Türk milleti bu devrimin esas gücüdür; işçisi, çiftçisi, esnafı, sanayicisi, askeri ve polisiyle milletin tamamıdır. Ancak siyasi önder kuvvetleri olmalı. Amerika’ya karşı direnme cephesinde en önde, en uyanık güç Vatan Partisi’dir, ardından Milliyetçi Hareket Partisi ve AK Parti gelir. Diğer partilerde, yani CHP veya İYİ Parti’nin tabanında, Amerika’nın piyonu olmayı kabul etmeyen güçler de bu milli direnme cephesinde yer alacaklardır. Bugünkü tabloda Vatan Partisi, MHP ve AK Parti’nin siyasi planda Amerika’nın kaos planına karşı direnmede en önemli güçler olduğu gözüküyor. Süreç bunları bir arada olmaya ve birlikte Türkiye’yi yönetmeye zorluyor. Bugünkü AK Parti’nin en büyük hatası, bu süreci görmediği için onu göğüsleyecek hükümet formüllerinden yoksun olmasıdır.
Tehditler karşısında Türkiye’nin içerideki yıkıcılığa ve dışarıdaki tehdide karşı milletin ekonomik direncini kuvvetlendirmesi lazım. Gıda güvenliğini sağlamalı, çiftçisini memnun etmeli; banka borçlarını erteleyip faiz borçlarını silmelidir. Bunlar direnmenin devrimci ekonomik programlarıdır. Dışarıda ise Çin, Rusya, İran ve Irak ile iş birliğini sağlamlaştırmalıdır. Dünya büyük bir enerji bunalımına gidiyor. Türkiye’nin enerji ithalatı çok yüksek; bu yüzden Irak, İran, Azerbaycan ve Rusya ile ilişkilerimizi sağlam tutmalıyız. Dış politikada Doğu Akdeniz’deki tehdidi Azerbaycan, Kafkasya, Kırım, Ukrayna, Ege, Suriye ve Irak’ın kuzeyini kapsayan bütüncül bir stratejiyle göğüslemeliyiz. Rusya ile Karabağ’da olduğu gibi ortak menfaatler üzerinden stratejik iş birlikleri kurmalıyız. Türkiye’nin “denge politikası” adı altında eli kolu bağlı kalması, iflas etmiş saçma sapan bir fikirdir. Bugün Türkiye’ye yönelik tehdit çok açıktır ve Amerika’dan gelmektedir. “Neyi dengeleyeceksin?” Amerika’dan tehdit gelirken denge olmaz; kendine potansiyel müttefikler oluşturup, onlarla ortak menfaatler üzerinden bir tahkimat yapman gerekir. Amerika ve İsrail’den gelen tehdide direnmek istiyorsan ve NATO Türkiye’ye karşı sipere yattıysa, o zaman müttefiklerinin de durumunu sağlamlaştırmak zorundasın. Yani diyelim Kırım’da Amerika’nın yanında yer alamazsın. Kırım’da Amerika’nın yanında yer alıp, ondan sonra Amerika’ya karşı savaşamazsın. Veya Suriye’de Beşar Esad’a küfredip dururken, eş zamanlı olarak Amerika’ya direnemezsin. AK Parti’nin çıkmazı burada. Somut konuşuyorum: Suriye’de Beşar Esad hükümetiyle hızla iş birliği yapmadan ve orada PKK’yı temizlemeden Türkiye bu direnci geliştiremez. Bu iş birliği, içerideki PKK yığınağını temizlemeyi de hızlandıracaktır ve aynı zamanda ekonomik bakımdan bizim için çok önemlidir.
Kırım meselesine gelince; Kırım zaten Rusya’nın. “Kırım’ı Ukrayna’nın vatan bütünlüğü içinde görüyoruz” gibi taviz veren, saçma sapan açıklamalar yapmanın vakti geçti. İş ciddileşti, tehlikeler büyüdü. Rusya’yla beraber Amerika’ya karşı ortak menfaatler temelinde birliktelikler kurmak zorundayız. Rusya’nın, Türkiye’nin, İran’ın, Irak’ın ve Suriye’nin menfaati Amerika’ya karşı koymaktır. Mısır ve Libya gibi ülkeleri de bu ittifak potansiyeline dâhil edebiliriz. Ancak AK Parti hükümeti maalesef bu konuda bocalamaktadır.
Bugün AK Parti’nin önünde, bu sürece karşı güçlü bir hükümet oluşturma sorunu var. Mevcut Cumhurbaşkanı’nın etrafındaki bir grupla Türkiye’yi yönetmesiyle bu sürecin devam etmeyeceği gözüküyor. Burada kastettiğim, sadece bugünkü hükümeti güçlendirmek değil; AK Parti’nin de içinde bulunduğu, Cumhurbaşkanı’nın önderliğinde güçlü, milleti birleştiren geniş tabanlı bir hükümet kurulmasıdır. Devletin otoritesini ve yönetme iradesini ancak bu şekilde kuvvetlendirebiliriz.
Sayın Bahçeli’yi görevimiz gereği çok dikkatli izliyoruz. Son birkaç aydaki konuşmalarında Suriyeli sığınmacılar, laiklik, anayasanın ilk dört maddesi, andımız konusu ve HDP’nin kapatılması sürecinin yavaş ilerlemesi gibi konularda önemli çıkışları var. Anayasa Mahkemesi’ni ve Selahattin Demirtaş’ın yargılanma sürecini eleştirmesi doğru adımlardır. Özellikle Rusya ve Çin dostluğunu gündeme getirmesi, bir milliyetçi olarak çok önemli bir farklaşmadır. HSK’dan istifa eden Hamit Kocabey’in, Bahçeli ile istişare ettikten sonra görevden ayrılması, hükümet içindeki bazı rahatsızlıkların somut bir göstergesidir.
AK Parti, Türkiye’nin önemli bir gücü olduğu ve Amerika’ya karşı bir cephede yer aldığı için bu süreci yönetmek zorundadır. Hükümet mevzilerini düşmana bırakarak direnemezsiniz. AK Parti, milli savunma sanayisini inşa ediyor ve Suriye’nin kuzeyindeki operasyonlarla Amerika’nın planlarını bozuyor. Türk ordusunun içinden Gladio’yu temizleyerek Amerika’nın silahlı gücünü tasfiye etmiştir. Demek ki AK Parti’de Amerika’ya direnme konusunda bir cevher ve birikim var.
Bizim görevimiz, AK Parti’nin Suriye, Kırım, Ukrayna ve ekonomi politikalarındaki hatalarını düzeltmesine yardımcı olmaktır. Ancak AK Parti’nin mevcut statükosunu değiştirmesi şart. Milliyetçi Hareket Partisi’nin, AK Parti’nin sadece kuyruğuna takılan bir parti olması sürdürülebilir değildir. AK Parti, MHP ve Vatan Partisi’nin aynı masanın etrafında toplanıp kararları birlikte aldığı, sorumlulukları paylaştığı bir koalisyon hükümeti gereklidir.
İçeride ise “üretim devrimi” ile Türkiye’nin milli direnme ekonomisini güçlendirecek beş temel maddeye odaklanmalıyız: Gıda güvenliği (tarım), güvenlik (ordu ve polis ihtiyacı), enerji güvenliği, sağlık ve eğitim güvenliği. Devletin kaynaklarını bu beş alana yığmalıyız. Ayrıca Türk Devletleri Teşkilatı ile ilişkileri sağlamlaştırıp Çin Halk Cumhuriyeti ile ortak çıkarlar temelinde iş birliği yapmalıyız. Çin’den gelecek yatırım sermayesi, Türkiye ekonomisini canlandıracak ve karşı tarafı caydıracaktır.
Son olarak; bugün Sayın Devlet Bahçeli’nin NATO’ya ve Amerika’nın Yunanistan planlarına karşı yaptığı “Hodri Meydan” çıkışı, gerçek bir Türk milliyetçisinin tavrıdır. Çünkü milliyetçilik lafla değil, bilimsel bir birikimle olur. Ziya Gökalp, Yusuf Akçura ve Mustafa Kemal Atatürk gibi büyük ideologların yolundan giderek, entelektüel bir yetkinlikle bu tehditlere karşı durmalıyız. Devlet Bahçeli, tehdidi çok net bir şekilde görüyor. Türkiye’yi tehdit edenlerin, başta Amerika ve NATO’nun, ülkemize karşı siper kazdığını ifade ediyor. Ancak bence bu konuşmanın esas önemi burada değil. Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) zaten uzun zamandan beri bu durumu görüyor ve buna göre hareket ediyordu. Meral Akşener ve ekibinin MHP’den kopartılması da bu tutuma karşı yapılmış bir operasyondu.
Şimdi ise çok daha önemli bir tavır söz konusu. Sayın Devlet Bahçeli, bu tehdide karşı Türkiye’nin müttefik potansiyelini ortak çıkarlar temelinde izah ediyor. Çin’in “Kuşak ve Yol Projesi” ile Rusya’nın enerji hatlarının Amerika tarafından tehdit edildiğini belirterek, bu ülkelere ortak çıkarlarımızın olduğunu söylüyor. Amerika’nın kuşak-yol projesini tehdit etmesinin bizi de Doğu Akdeniz’de hedef aldığını; Rusya’nın enerji akımlarına yönelik tehdidin ise Türk Akımı gibi ortak projelerimizi etkilediğini vurguluyor. Dolayısıyla burada, oluşmakta olan uluslararası bir ittifakın çok cesur, akıllı ve bilimsel bir açıklaması var. Bu, jeopolitik bir kumar değil; Amerika’ya karşı “Hodri meydan” diyen, Türkiye’nin hem milli gücüne hem de uluslararası ittifak birikimine güvenen tarihi bir konuşmadır. Bu, Türk milliyetçiliği tarihine geçecek bir konuşmadır.
Bu aynı zamanda, MHP’nin ötesinde AK Parti’ye güvenmemizin de gerçekçi olduğunu gösteriyor. Çünkü süreçler ve tecrübeler içerisinde kuvvetler belli tavırlar almak zorunda kalıyor. AK Parti de Amerika’ya direndiği için içinden parçalar kopartıldı; tıpkı MHP’nin içinden Amerika’nın doğrudan piyonu olanların kopartılması gibi. Şimdi AK Parti’nin kendi statükosunu değiştirerek; Türkiye’ye yönelik kaos planına karşı daha kararlı, milli direnme hükümeti kurabilecek adımlar atmasını bekliyorum. Türkiye öyle bir kanala girdi.
“Sayın Perinçek, neden Erdoğan’ı korumaya çalışıyorsunuz?” veya “Hayatın bu kadar sorunu varken neden sürekli iktidara yönelik tehditleri Vatan Partisi dile getiriyor?” gibi sorular geliyor. Erdoğan, Mahmutpaşa’daki bir esnaf değil; Türkiye Devleti’nin başındaki Cumhurbaşkanıdır. Biz Türk Devleti’nin, ordusunun ve polisinin direnmesini istiyoruz ve onlar da direniyor. Erdoğan lalettayin bir insan değil. Amerika’ya direnmek istiyorsak, Tayyip Erdoğan’ın bu direnme sürecinde kararlı olması için bütün gücümüzle çalışmalıyız. Onu harcayarak veya umursamayarak Amerika’ya nasıl direneceksiniz? Mevcut hükümet Erdoğan hükümetidir ve onu devirmek isteyen de Amerika Birleşik Devletleri’dir. Biz, bu süreçte Erdoğan hükümetinin güçlenmesini, Cumhurbaşkanı önderliğinde kurulacak yeni modellerle bu kaos planına karşı durulmasını ve Türkiye’nin buradan bir milli demokratik devrimle, üretim devrimiyle çıkmasını savunuyoruz.
Atatürk, İstiklal Savaşı’nı yürütürken neden Vahdettin’e gitti? Neden Ankara’daki, Erzurum’daki, Konya’daki kolordu komutanlarını bir araya getirdi? Devleti toplayarak, orduyu yeni, devrimci bir orduya dönüştürerek savaştı. Tayyip Erdoğan’a yan bakarak, dirsek göstererek bu süreçten çıkacak bir yiğit yok.
Hükümetin daha cevval ve hızlı adımlar atması gerektiğini vurguluyorum. Zamanın kritik olduğunu ve kapıya dayanan tehditleri görüp statükoyu sürdürerek bu süreci göğüslemenin mümkün olmadığını belirtiyorum. Statükoyu değiştirmemiz, milli cephedeki güçleri daha aktif ve etkin hale getirmemiz lazım. Eğer kararlar birlikte alınmazsa ve bu sorumluluklar paylaşılmazsa iktidarı kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalırız. Vatan Partisi, Suriye ile derhal iş birliği yapılması, Kırım’da doğru politika izlenmesi ve Kuzey Kıbrıs’ın tanınması gibi konularda yol göstericidir. Şu konuşmayı yapan Devlet Bahçeli mutlaka hükümette, Cumhurbaşkanı yardımcısı olarak sorumluluk almalıdır.
Sayın Bahçeli’nin bahsettiği jeopolitik tehdit, aslında sadece Türkiye’ye değil, Rusya ve Çin’e de yöneliktir. Amerika’nın Yunanistan’ı kullanarak Türkiye’yi, Rusya’yı ve Çin’i tehdit etmesi, Doğu Akdeniz’e tam egemen olma isteğinden kaynaklanıyor. Bahçeli’nin konuşmasındaki esas mesaj, Türkiye’nin bu ortak menfaatler temelinde bu ülkeleri yanına çekme gerekliliğidir. Bu, İttihat ve Terakki’nin Rusya, Fransa ve İngiltere’den gelen tehdide karşı Almanya ile karşı koymasındaki cesaretine benzemektedir.
İYİ Parti lideri Meral Akşener’e gelirsek; o, bu kaos planının bir numaralı piyonudur. Kılıçdaroğlu’nun ve İmamoğlu’nun da önündedir. Geçmişi, İçişleri Bakanlığı dönemindeki uygulamaları ve arkasındaki Amerikan desteği düşünüldüğünde, bu kaos planının Türkiye’deki bir numaralı piyonu olduğu açıktır. MHP, Amerika’ya karşı direndiği için bölündü. Meral Akşener eliyle, MHP’den koparılan bir kesim, CHP ve HDP-PKK hattının yanına yerleştirildi. Akşener’in geçmişteki FETÖ bağlantıları, 1997’de Mesut Yılmaz’ın “devlete savaş açmışlar” dediği o gizli istihbarat çalışmaları, emniyetin ve genelkurmayın içine yerleştirilen “kulaklar” herkesin malumudur. Meral Akşener’in kimliği budur ve bugünkü faaliyetleri, Amerika’nın “HDP ile ittifak yapmazsanız sizi harcarım” talimatına dayalı bir kıvranma sürecidir. Onun için Meral Akşener burada muhafazakâr ve milliyetçi güçlerden, o tabandan kuvvet sağlamak açısından bir numaralı isim. CHP tıkanmış durumda; gelişme ve büyüme koşulları yok. Duvarlarını çekmiş ve o duvarların içine gömülmüş. Bir kaos planı içerisinde. Amerikan “Biden tayfası”, İYİ Parti üzerinden genişlemeye çalışıyor. Hatırlarsanız, kürsüye çıkarılan bir Uygur kadın vardı. Biz aydınlık olarak onun ailesini araştırdığımızda, ailesinin “Özgür Asya” adlı, Orta Asya’yı karıştırmak için kullanılan CIA bağlantılı bir radyoda çalıştıklarını tespit etmiştik.
Geçen hafta şöyle bir bilgiye ulaştık: MHP’yi bölmenin en büyük suç olduğunu düşündüğüm için bunu aktarmak istedim. O kürsüye çıkardıkları kişi, daha önce Milliyetçi Hareket Partisi’ne yakın bazı isimler tarafından Çin Büyükelçiliği ile görüştürülerek ailesinin sorunları çözülmüş bir kişiymiş. Milliyetçi Hareket Partisi’nden bazı kişiler, “Sorun nedir, biz de hemen çözelim” diyerek yapıcı davranmışlar; Çin Büyükelçiliği de aynı şekilde yapıcı yaklaşmış. Fakat sonra bir bakıyorlar ki, kürsüye çıkardıkları o kadın, bir anda hem MHP’ye, hem Türkiye’ye, hem de Çin dostluğuna hücum eden bir figür haline gelmiş. “Bizim kürsüde görünce şok olduk” diyorlar. Gerçekten tam bir operasyon partisi; yani o kişiyi alıp kürsüye çıkarmak da ciddi bir operasyon.
Bir de Meral Akşener ile ilgili, özellikle bazı anketlerde İYİ Parti üzerine yoğunlaşılan ve onu parlatmaya çalışan bir durum var. Yani bir yandan imaj çalışması yürütülüyor. Acaba Cumhuriyet Halk Partisi’nin yedeği gibi mi İYİ Parti düşünülüyor? Yoksa orada her ikisini de yarıştıran bir durum mu var? Bence artık yedek medek değil. Demin de söylediğim gibi; Cumhuriyet Halk Partisi’nin milliyetçi, muhafazakâr tabandan ve halk içinden yeni kuvvet kazanma şansı yok. Duvarlarını kurmuş ve o duvarın içine gömülmüş. Seyit Rıza, Şeyh Said ve HDP ile olan dostluk, beraberlik yüzünden halkın ona rağbet etmesi mümkün değil. O yüzden hiçbir şekilde büyüyemiyor. Gelen Ekrem İmamoğlu da o duvarları daha da sert bir şekilde ördü. Ancak Meral Akşener milliyetçiydi, muhafazakârlarla beraberdi. Din konularında da halkı kandıran söylemler geliştirebiliyor. Oradan büyümeye çalışıyor. Tükenmiş olan Cumhuriyet Halk Partisi yerine “Biden cephesi”, Meral Akşener üzerinden büyümeye çalışıyor.
Ekonomiye geçelim mi? Tabii. Hem Merkez Bankası tartışmaları var, hem de TÜSİAD’ın bugün yaptığı bir açıklama var. Arkadaşlar hazırladıysa o açıklamayı bir yandan değerlendirelim, bir yandan da Merkez Bankası’ndaki bağımsızlık tartışmasını konuşalım.
Merkez Bankası bağımsız olamaz, bu tamamen bir safsata. Çünkü Merkez Bankası, Türkiye hükümetinin para politikalarını uygulayacağı merkezi araç ve güçtür. Yani para basma, emisyon yapma, parayı piyasadan çekme ve faizleri belirleme işidir. Adı “Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası”dır; dikkat edin, sadece “Merkez Bankası” değil. Atatürk döneminde, İsmet Paşa döneminde, Celal Bayar, Adnan Menderes ve Demirel dönemlerinde Merkez Bankası bağımsız mıydı? Eğer Merkez Bankası Türkiye hükümetinin emrinde olmazsa, küresel finans merkezlerinin emrinde olur. Zaten “Merkez Bankası bağımsız olsun” diyen kim? IMF değil mi? IMF, “Hükümet denetiminden çıkarın” diyor. Yani Türkiye hükümeti dümensiz, araçsız kalsın istiyorlar. Fırtınalı bir denizde dümeni olmayan bir gemi düşünün; Merkez Bankası bağımsız oldu mu dümensiz kalırsınız. Daha doğrusu dümeniniz uzaktan kumandayla dünya finans merkezlerine bağlanır.
Türkiye’de ne kadar Türk lirası basacağına veya piyasadan ne kadar çekeceğine karar veremeyen bir yönetim, milli ekonomi politikası izleyebilir mi? Milli ekonomi politikalarının merkezinde, dümeninde Merkez Bankası var. O dümenden vazgeçtiğiniz zaman Türkiye ekonomisini geliştirebilir veya inşa edebilir misiniz? Cumhuriyet tarihi boyunca Merkez Bankası hep hükümetin emrinde olmuştur. 24 Ocak kararlarıyla birlikte gelen IMF dayatmalarından biri “Merkez Bankası bağımsız olacak” söylemidir. Liberal ekonomilerde de Merkez Bankası tam bağımsız değildir, hükümetlerin kontrolündedir. “Bağımsızlık” ile kastedilen, herhangi bir sermaye grubunun değil, ulusal sermayenin kontrolünde olmasıdır. Fransa’da, Almanya’da da Merkez Bankası bağımsız olmaz; olursa devletler ortadan kalkar. “Merkez Bankası bağımsız olsun” demek, “Türk devleti olmasın” demektir. Türk devletinin ekonomisi olmayınca devlet de olmaz.
Para, bir devletin sancağı, bayrağı ve sikkesidir. Neden paraların üzerine krallar, padişahlar kendi isimlerini koyuyorlar? Türk parasının üzerinde Atatürk’ün resmi vardı, sonra İsmet Paşa’nın oldu. O parayı Merkez Bankası basıyor ama üzerine kalkıp Abraham Lincoln’un veya Donald Reagan’ın resmini basmıyor. Bu bile bağımsız olmadığını gösterir; bağımsız olsa Atatürk’ün resmini basamazdı.
AK Parti serbest kambiyo rejimini hep savunuyor, MHP ise kontrollü kambiyo rejiminden yana. Sayın Bahçeli bununla ilgili çağrılar da yaptı. Serbest kambiyo rejimi dediğiniz zaman, ekonomiyi tamamen dünya piyasalarındaki dalgalanmalara terk edersiniz. Devletin ekonomiye müdahale araçlarından birini ortadan kaldırırsınız. Dolayısıyla dünya piyasalarından Türkiye’ye doğru gelen kasırgalar ve fırtınalar karşısında “eller havaya” teslim vaziyette olursunuz. O şekilde Türkiye ekonomisini ayakta tutmak mümkün değil.
TÜSİAD toplantılarına gelince; daha önce Asya’daki gelişmelere ve oradaki üretime vurgu yapan konuşmalara şahit olmuştuk. Şimdi ise Daron Acemoğlu uzun bir sunum yaptı ve Çin’i yeren bir konuşma gerçekleştirdi. Acaba yeni süreçte, Amerika’nın kuşatması ve içerideki hareketlilikle birlikte, TÜSİAD da bu ataklara uygun bir pozisyon mu alacak? Tuncay Özilhan 2018’den beri dünya ekonomisinin Asya’ya kaydığını ve Türkiye’nin gözünü oraya çevirmesi gerektiğini söylüyordu. Benim yaşadığım bir pratik var; Türkiye’nin en büyük sermayedarları bana gelip, “Perinçek, Türkiye’yi sen kurtarabilirsin; Çin ile ekonomik iş birliğimizi geliştirmekte senin etkin olabilir” dediler. Türkiye’nin en büyük 200-300 sermayedarını topladık. Türkiye büyük sermayesi, menfaatinin batıda değil Asya’da olduğunu gördüğü için gözünü oraya çevirmiş durumda.
Tuncay Özilhan, “Merkez Bankası bağımsız olmalı” diyor. Düzenleyici dediğiniz zaman neye göre düzenleyeceksiniz? Milli ekonominin ihtiyaçlarına göre mi, yoksa küresel finans merkezlerinin çıkarlarına göre mi? Küresel tefecilerle Türkiye’nin milli sermayesi arasında tarafsızlık olmaz. Vatan Partisi iktidara geldiği zaman Merkez Bankası’na hükmedecek, ona emir verecek. “Dolar o zaman 15 lira olmaz mı?” diye tehdit ediyorlar. Tam tersine, üretim ekonomisi güçlendikçe dolar aşağı çekilir. Merkez Bankası’nın hükümetin emrinde olmasını “öcü” olarak göstermek, Amerikan dolar saltanatının haraç sistemini korumak demektir.
TÜSİAD toplantısında “yeni bir kalkınma anlayışına ihtiyacımız var” vurgusu yapıldı. Bunlar bence boş laflar. “İthalatçı yapı iflas etti” diyerek aslında kendi savundukları modelin çöktüğünü kibarca ifade ediyorlar. İstihdamı yaratmak esas olmalı. İstihdam, tasarrufla ve devletin kaynaklarını üretime yönlendirmesiyle yaratılır. Eğer fabrika açarsanız, tarıma yatırım yaparsanız işsizlere iş bulmuş olursunuz. Burada anahtar, tasarrufu büyütmektir; Merkez Bankası da bu noktada en önemli aracınızdır. Para basmak da faiz politikaları da ancak üretim ekonomisine hizmet ettiğinde bir anlam taşır. Bankacılar ne diyor bu görüşlerimize Sayın Başkan? Hem bankalar batsın hem çiftçiler batsın mı? Bankacılar diye birileri yok, milli bankacılar var; bir de küresel faizcilerin, tefecilerin memurları var. Küresel tefecilerin memurları bu görüşlerime şiddetle karşı çıkar, milli bankacılar da beni alkışlıyor.
Size yönelik eleştiriler de geldi. “Bu açıklamanıza eleştiriler de geldi, bunlar küresel merkezlere bağlı değil; yani sıradan esnaf ya da sanayici insanlar. Bizim bankalarla işlerimiz var, ticaret yapıyoruz. Kim, hangisine bağlı değil?” gibi ifadelerle, bankaların batması konusundaki düşüncelerinize normal vatandaşlar da tepki gösteriyor.
Yahu kardeşim, bankalardaki mevduat zaten devletin garantisi altında. Yani “bankalar batsın” dediğimiz zaman, bankalardaki mevduata göz dikmiş durumda değiliz. “Bankalar batsın” demiyoruz da, “Çiftçi batacağına banka batsın” diyoruz. Bu, mülkiyet sistemine çok ciddi bir müdahaledir ve çok akıllı bir şeydir. Çünkü devlet, esnafın ve vatandaşın mevduatını zaten garanti etmiş durumda. Dolayısıyla devlet, çiftçiye bir kaynak ayırmış oluyor. İkincisi, bankaların kendi öz sermayeleri var. Onlar battığı zaman aslında o sermayeyi kamulaştırmış oluyorsun; yani banka öz sermayesini çiftçiye aktarmış oluyorsun.
Burada mevduatlardan bahsetmiyorum, onlar devletin garantisi altında. Ancak banka sermayesine el koyup, bunu Amasya’nın Büyük Kızılca Köyü’ndeki Ömer Sarı’ya, Ankara Polatlı’nın Kuşçu Köyü’ndeki İsmail Dere’ye, Manisa’daki Rıdvan Bey’e; Mardin Kızıltepe’deki, Eskişehir Alpu’daki domates üreticisine, buğday üreticisine, pamuk üreticisine dağıtmış oluyorsun. “Bankalar batsın” demek, Türkiye’nin mülkiyet sistemine çok ciddi bir müdahaledir. Bankalar batsın demiyoruz, üretici batacağına banka batsın diyoruz. Tefecinin batmasıyla bankaların batması arasında bir tercih mecburiyeti varsa ben çok açık bir şekilde köylüden, çiftçiden yanayım. Çünkü önümüzdeki sene karnımı doyuracağım. Türkiye’nin karnını bankalar mı doyuracak?
“Üreticiyi destekleyelim, bankaları batıralım” anlamına gelmiyor bu. Üreticilerin faiz borçları silinsin, bir yıl ertelensin ve beş yıla takside bağlansın dediğimiz zaman karşı taraf nasıl feryat ediyor: “O zaman bankalar batar.” O zaman ne diyeceksin onlara? “Üretici batacağına banka batsın arkadaş!” Burada banka öz sermayesinin bir kısmını kamulaştırıp çiftçiye dağıtmış oluyorsun. Böylece Türkiye’nin tarımını ayakta tutuyorsun ve çiftçiyi gelecek yıl ekecek, biçecek hale getiriyorsun. Bunun kıymeti bir yıl sonra anlaşılır.
Çiftçinin bu faiz borçlarının silinmesi ve takside bağlanması konusunda kararlı bir tutuma girdiğini görüyoruz. Bu, Vatan Partisi’nin ve çiftçi mücadelesinin büyük bir sonucudur. Konu Hazine ve Maliye Bakanlığı ile Sayın Cumhurbaşkanımızın kararına dayanmış durumdadır. Buradan Sayın Cumhurbaşkanımıza çağrıda bulunuyoruz: Çiftçi borçlarının bir yıl ertelenmesi, faiz borçlarının silinmesi ve beş yıl takside bağlanması konusunda karar almak, Türkiye’nin kaos planına direnmesi, gıda güvenliğini sağlaması ve tarımda üretimi sürdürmesi açısından hayati, doğru ve devrimci bir karardır.
Tarım Bakanlığı bu konuda bir irade gösteriyor, Hazine ve Maliye Bakanlığı buna engel olmamalı. Sayın Büyük Millet Meclisi Başkanımızla çiftçilerimizi buluşturduk, AK Parti Meclis Başkan Vekili Bülent Turan ve Naci Bostancı ile görüşerek bu talepleri ifade ettik. Belli bir başarıya doğru gidiyoruz; artık iş Hazine ve Maliye Bakanlığı’na dayandı. Türkiye için hayati önemdeki bu kararı almalarını bekliyoruz.
Bugün girdiğimiz süreçte mülkiyet ilişkilerine dokunmadan Türkiye için bir çözüm yoktur. Türkiye’deki mülkiyet ilişkilerini olduğu gibi koruyarak bir yere varamayız. Sayın TÜSİAD yöneticileri “İstihdamı büyütmek lazım” diyorlar. İstihdamı büyütmek için Türkiye’nin gelir dağılımına, kaynakların tahsis edilmesine ve daha ileri bir adımla mülkiyet ilişkilerine dokunmak zorundayız. İstihdam tasarrufla büyür; Türkiye tasarruf oranını yüzde 25’in üzerine çıkarmak zorundadır. Bu da ancak kaynakların dağılımına müdahale ederek olur.
İthalata dayanan, ithalatçı yapı iflas etmiştir ve sürdürülemez hale gelmiştir. Bu tespitlerinden dolayı TÜSİAD yöneticilerini tebrik ediyorum. İstihdamı artırmak için üretene müdahale etmeyeceğiz ama faizcinin, dolar-borsa vurguncusunun, devletten kıyakla kaynaklara el koyanların rantlarını alıp üretime çevireceğiz. Aynı zamanda yolsuzluk mahkemeleri kuracağız ve gasp edilen kaynakları altı ay içerisinde kamuya döndüreceğiz. Bunu yapmazsak Türkiye debelenip durur.
Büyük sanayicilerin gözünün Asya’da olduğunu ifade ettiğiniz için mi TÜSİAD’ın Biden cephesiyle hareket etme ihtimalini zayıf görüyorsunuz? Bence Türkiye’nin büyük sermayesi artık Amerikancı olamaz. Çünkü Türkiye ekonomisi Asya’yla bütünleşiyor; dış ticaret hacmimizde ilk üçte Rusya, Çin ve Almanya var. Ayrıca güvenlik tehditleri itibarıyla da Atlantik ile, NATO ile ekonomik ilişkileri geliştirmeye dayanan bir politika izleme olanağı kalmamıştır.
Geçtiğimiz hafta sonu İstanbul’da kıdemli üyelerimizle bir araya geldik. “Kıdemliler” derken en az 30-40 yıldır Vatan Partisi üyesi olan arkadaşlarımızdan bahsediyoruz. 400 kadar arkadaşımız katıldı. Bu arkadaşlar bizim 50 yıllık mücadelemizin yükünü taşımış, tecrübeyi temsil eden isimler; aralarında Taşar Karadağ, Erkan Önsel, Musa Tanrı Kuru, Niyazi ve eşi Zeynep, Kabil Kocatürk, Turan Özlü ve Şule Perinçek gibi çok kıymetli arkadaşlarımız var.
Kıdemliler neden toplandı? Türkiye’nin önündeki sorunları konuşmak, yeni görevler almak, kendimizi yenilemek ve bilincimizi bilemek için toplandık. Toplantıya gençlik başkanlarımız ve çok genç il başkanlarımız da katıldı. Vatan Partisi’nin en büyük başarılarından biri, son 5-6 yıl içerisinde tecrübe ile gençliğin dinamizmini birleştirmesi ve Türkiye’nin önündeki 40 yılı sigortalamasıdır. Hiçbir partide böyle kaliteli ve birikimli bir gençlik kadrosu yok. Türkiye’yi bu gençlik kadrolarıyla yöneteceğiz. Bu, 5 yıl sonra gerçekleşecek bir hedeftir. İstanbul’daki toplantı, bütün illerimizdeki kıdemli arkadaşlarımıza bir çağrıdır; hepsini böyle toplantılarda birleştireceğiz ve onlara görevler vereceğiz. Kuşaklar arasında hiçbir ayrılık yok; görüş ayrılıkları olabilir ama bunlar da gençler veya tecrübeliler olarak değil, görüşler temelinde oluyor.
Şırnak’tan, Diyarbakır’dan, Mardin’den çok sayıda otobüs 29 Ekim için Ankara’ya geliyor. Artık oralarda bölücülerin borusu ötmüyor, vatanseverlik ön planda. 29 Ekim’de Türkiye gençliği, Hakkari’den Edirne’ye kadar bütünleşen bir yürüyüş gerçekleştirecek.
21 Ekim, Atatürk’ün Eğin’e “Kemaliye” ismini verişinin yıl dönümü. Bunun hikayesi çok güzeldir. Sakarya Savaşı öncesinde Yunan orduları Ankara’ya dayanmışken Eğin’in ileri gelenleri “Dayanın, 500 atlıyla geliyoruz” diye telgraf çekiyor. 1922 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla Eğin’in adı “Kemaliye”, Selenti’nin adı da “Gazipaşa” oluyor. Atatürk, kendi adını bu kararlı duruşu nedeniyle oraya veriyor. Kemalye’li olmak ve Atatürk’ün adını taşımak büyük bir sorumluluktur. Kurtuluş Savaşı’nda kazandığımız bu adı, bu sorumlulukla yaşatıyoruz. Ondan sonra bu tabii çok büyük bir şey, tuttu bu. Şimdi Kemaliyeliler artık dutla, cevizle övünmüyor; Atatürk’ün adını taşımakla övünüyorlar. Bu çok güzel. 21 Ekim Perşembe günü, yani yarın değil öbür gün, Kemaliyeliler saat 13.30’da Anıtkabir’e yürüyecekler, bir ziyaret yapacaklar. Ankara’daki Kemaliye Kültür ve Kalkınma Dayanışma Derneği’nin başkanı Hüsnü Yoloğlu’nun davetiyle 21 Ekim saat 13.30’da, Eğinliler Anıtkabir’e yürüyecek. Buradan bütün Kemaliyelilere duyuruyoruz.
Bunu kutlamak için Kemaliye’nin çok güzel havalarından biri olan “Kızardı Kayalar”ı bu haftanın müziği olarak seçtik. Yani Atatürk’ün adını taşıyan Kemaliye’ye armağan olarak “Kızardı Kayalar”ı çalacağız. Müzik gelmeden önce bir de çok kısa kitap önerinizi alalım. Müziği Adile Kurt Karatepe çok güzel söylüyor; o da zaten Kebanlı, bize çok yakın, yani Yukarı Fırat bölgesinden. Hakikaten sen de çok seviyorsun galiba, kafa sallıyorsun. Adile Kurt Karatepe’den “Kızardı Kayalar”ı dinleyeceğiz, güzel bir havadır. Benim çok sevdiğim bir türküdür; Eğin türküleri hakikaten olağanüstüdür, oyun havaları estetik olarak çok güzeldir, çok değişiktir.
Kitap olarak da bugün Birinci Cihan Savaşı tecrübesinden bahsettik. Amerika’dan gelen tehdit ve bu kaos planlarına karşı Birinci Cihan Savaşı tecrübesini incelemeliyiz. O nedenle benim “Birinci Dünya Savaşı ve Türk Devrimi” kitabımı öneriyorum, Kaynak Yayınları’ndan çıkmış. Yine o Birinci Cihan Savaşı tecrübesinin ekonomik cephesini esas olarak anlatan, bende de olan ama Zafer Toprak’ın “İttihat ve Terakki, Cihan Harbi, Savaş Ekonomisi ve Türkiye’de Devletçilik” adlı bu kitabı da çok önemli. Hakikaten, o Birinci Cihan Savaşı’nda Türkiye nasıl direndi? Galiçya cephesinden Bitlis cephesine, aşağıda Süveyş Kanalı’ndan Çanakkale’ye kadar savaşıyor. Osmanlı Devleti ve halkı nasıl ayakta tutabildi? Bir savaş ekonomisiyle. O tecrübe de bizim için çok önemli. Sayın dostum Profesör Zafer Toprak, Türkiye’nin son 50 yılındaki bilim hayatının en parlak temsilcilerinden biridir.
Efendim çok teşekkür ederiz. Türkiye Liseliler Birliği de 8 yaşına girdi, onları da selamlayalım. Şimdi Adile Kurt Karatepe’den “Kızardı Kayalar”ı dinliyoruz.
Kızardı kayalar, al yeşil kayalar
Canımdan ardalar
Gezin yap da güler
İçimde kınağım esildi
Canım dar dar dar dar…
Zülfüm çizildi
Benim yazım yaradır
Yazıldı canım dağlar
Doldur pınar, doldur
Ben giderim
Doldur da pınar doldur.

