Çıkış Yolu • 02.11.2021

Çıkış Yolu • 02.11.2021

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Ulusal Kanal ve Ulusal Radyo ortak yayınından hepinize merhabalar değerli izleyenler. “Çıkış Yolu” ile karşınızdayız. Bugün stüdyomuz biraz kalabalık; çünkü Türk milletinin genç kahramanlarını ağırlıyoruz. Çok önemli bir eyleme imza attılar, bizi kırmadılar ve yayınımıza geldiler. İlk bölümde konuğumuz olacaklar, katılımları için çok teşekkür ediyoruz. Tabii her zaman olduğu gibi, Çıkış Yolu programında Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek ile Türkiye’nin gündemini ve dünya siyasetini konuşacağız. Yanımda da bu akşam bana Aydınlık Gazetesi Genel Yönetmeni Sayın Beyhan Korkman eşlik edecek. Hemen gençlere mi söz verelim Sayın Başkan? Söz verelim tabii ki, söz gençlerin.

O zaman Sarayburnu olayını bir anlatalım. Arkada zaten bir fotoğraf yansıyor ekrana, tabii o kahramanlar burada. Duygu Hanım, sizinle mi başlayalım? Önce hanımlar diyerek… Nasıl oldu? Daha önce TGB’nin eylemleri var, biliyoruz; biz de TGB’den geldik, onu da söyleyelim. Dolayısıyla bu eylemde bir kat daha fazla gurur duyduk, biz de o TGB’de yetişmiştik. Eylem kararını nasıl aldınız ve o anı bize anlatır mısınız?

Tabii olur. Öncelikle bütün Ulusal Kanal seyircilerimizi saygıyla, sevgiyle selamlayalım. Türkiye Gençlik Birliği olarak biz, Amerikan askerlerinin başına gerektiği yerlerde çuvalı geçirdik. 2011’de başladı esas çuval maceramız; Süleymaniye’deki askerlerimizin başına geçirilen çuvaldan sonra… Daha sonra Patriotlar meselesi ve Amerika’nın PKK’ya binlerce ton silah vermesi üzerine Türkiye Gençlik Birliği geçmişte bu çıkışlarını yaptı. Şimdi yapmamızın nedeni şuydu: 29 Ekim’de çağrıda bulunduk; Amerika’nın Türkiye’ye karşı bir kaos planı var, Türkiye dört bir taraftan kuşatılıyor. “O kaos planlarına Türk gençliği geçit vermeyecek” dedik ve 29 Ekim’de bu şiarla hareket ettik.

Bu gemi, 6. Filoya bağlı bir Amerikan savaş gemisi, dün gece saatlerinde Sarayburnu’na demir atmıştı. Bu geminin tatile gelmediğini biliyoruz; rotasında Türkiye’nin bölünme planlarına hizmet etmek var. Karadeniz’de, Bulgaristan’da ve Doğu Akdeniz’de gördüğümüz, namluları Türkiye’ye çevrili tatbikatların bir parçası bu. Türk gençliği çok misafirperverdir ama aynı zamanda çok da vatanseverdir. Eğer Amerikan askerleri, o kanlı postallarıyla Türkiye’yi bölme planlarına hizmet etmeye geliyorlarsa, biz buna geçit vermeyiz. Sabah saatlerinden itibaren gemiyi takibe aldık, ne kadar duracaklarını öğrendik ve arkadaşlarımıza haber verdik.

Çuvalımız yanımızdaydı. En son bir Amerikan askerine denk geldik. “Amerikan askeri misiniz?” diye sorduk, o da çok uysal bir şekilde “Evet, Amerikan askeriyim” dedi. Birdenbire etrafını 15-20 genç sardı. İngilizce ve Türkçe olarak “Siz katilsiniz! Milyonlarca Müslümanın elinizde kanı var. Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de Türkiye’yi bölmeye çalıştınız. Amerika nereye girse orayı kana buladı. Siz bu topraklarda istenmiyorsunuz, Türkiye’yi karıştırmaya geldiniz, Türk gençliği sizi bu topraklardan defedecek” dedik ve çuvalı geçirdik. O da ne yaptıklarını çok iyi biliyordu; mahcup bir şekilde başını öne eğdi. Amerikan askeri nasıl Afganistan’da kaçtıysa, Sarayburnu’ndan da öyle kaçacak. Bu eylem, Amerika’nın mazlum milletlerin topraklarından kaçışının bir simgesidir.

Merhaba, ismim Görkem Gözet, Türkiye Gençlik Birliği Genel Başkan Yardımcısıyım. 29 Ekim’de binlerce vatansever Atatürkçü gençle birlikte “ABD’ye meydan okuyoruz” diyerek alanlara döküldük. Atamızın huzurunda, “Türkiye’yi böldürtmeyeceğiz, kaos planlarına teslim etmeyeceğiz” yeminini ettik. Bugün Ege ve Akdeniz’de kuşatma altındayız. Bu gemi Karadeniz’e şeker dağıtmaya, ticaret yapmaya değil, NATO tatbikatlarıyla Türkiye’yi hedef almaya gidiyor. Bugünkü eylemimiz, 29 Ekim’deki Cumhuriyetimizin 98. yılındaki o vatansever yumruğun bir ifadesidir. Bunu bütün mazlum coğrafyalara ithaf ediyoruz. Mehmetçiğimiz, polisimiz Amerika’nın donattığı terör örgütleriyle mücadele ediyor. Biz de üniversitelerimizde sonuna kadar PKK terörüyle mücadele ettik. Amerika pılısını pırtısını toplayıp gidiyor; biz daha güçlüyüz. Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de onları tepeledik. Bu topraklarda ellerini kollarını sallayarak dolaşamayacaklar. 10 büyükelçinin küstah açıklamalarına karşı da sağlam durulması gerektiğini düşünüyoruz. Biz kazanan tarafız.

Merhabalar, ben Ebda. Türkiye Liseliler Birliği Propaganda Başkanıyım. Biz bugün Amerikan askerinin başına çuval geçirerek, aslında FETÖ’nün ve PKK’nın başına çuval geçirdiğimizi göstermiş olduk. Türkiye bugün bölücülüğe geçit vermeyeceğinin, Amerika’yı bu topraklardan defedeceğinin sesini yükseltiyor. Diyarbakır annelerimizin çağrısını somut bir hale getirdik. Sosyal medyada da yoğun bir destek var; eylemimiz Twitter’da gündem oldu. Eylemden sonra üyelik başvurularımızda büyük bir artış oldu. Hep beraber emperyalizmi topraklardan defedeceğiz.

ABD Başkanı ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın görüşme gündemi ve Suriye’ye yapılacak tezkere varken, Türk gençliği ciddi bir sorumluluk aldı. Biz bir geleneği temsil ediyoruz. Genel başkanımız 1968’lerde Amerikan askerlerini denize döken kuşaktan geliyor. Sayın Beyhan Korkman da 2011’de Bodrum’da Amerikan askerinin başına çuval geçiren ekibin içindeydi. 2021’de sıra bizdeydi. Gururluyuz. Bugün verdiğimiz mesaj hem iktidara hem tüm dünyaya bir mesajdı: Atatürk gençliği emperyalizme asla boyun eğmez. Biz Hatay’da, İncirlik’te, Bodrum’da da aynısını yapmıştık. Şimdi de Karadeniz’deki kuşatma planına karşı meydan okuduk. Çuvalı geçirdiğimizde asker takkesini unutup kaçtı; isterse bize ulaşabilir, beresini kendisine verebiliriz.

Siirt’ten, Mardin’den, Hakkari’den gençler bizlere ulaşıyor. TGB, Türk gençliğinin yıldızı olmaya devam ediyor. Biden tayfası denilen kesim ise mutsuz; çünkü biliyorlar ki bu çuval aslında kendi başlarına da geçmiştir. Türkiye’yi tehdit etmeye devam ederlerse, o çuvalları onların başına da geçireceğiz.

Sayın Başkan, sizin bir yorumunuz olur mu?
“Yorum değil bir tespit yapalım: Amerika Birleşik Devletleri, son alınan bilgilere göre Türkiye’ye askerlerini ‘başlarına çuval geçirilsin diye’ gönderiyor gibi! Çünkü her seferinde aynı sonuç çıkıyor. Arkadaşlarımızın eylemleri onların amaçlarını da boşa çıkarmış oldu. Dev-Genç geleneği, Türkiye’de anti-emperyalizmin mihenk taşıdır. Ben Mart 1968’de genel başkan olduğumda 29 Nisan mitingiyle başlayan büyük bir süreç başlamıştı. O, Türkiye tarihinin en kitlesel ve en büyük gençlik hareketiydi. Üniversitelerin işgal eylemiyle Deniz Gezmişler ve diğer arkadaşlarla beraber o emperyalist kuşatmaya en büyük yanıtı vermiştik.” Mücadele ediyoruz; bilinç düzeyinin çok ilerisinde, onu söyleyeyim. Yani bugün Türkiye Gençlik Birliği’nin temsil ettiği gençlik; 68’in, 70’lerin ve daha sonraki gençlik hareketlerinin çok çok ilerisinde. Geçmişteki tecrübeleri ve tarihsel birikimi özümlemiş bir gençlik hareketi var. 29 Ekim’de Ankara Ulus Meydanı’nda, Birinci Meclis’in önünde başlayan yürüyüşleri muhteşemdi.

Dün Barış Demiralay’dan öğrendim; 29 Ekim’den bu yana Türkiye Gençlik Birliği’ne 450-500 kadar üye katılmış. Yani 3-4 günde 500 üye! Alkışlayarak uğurlayalım. 29’daki görüntülerimiz hazır değil mi arkadaşlar? Hem o tarihi yürüyüşü hatırlayalım hem de o görüntülerin üzerine Sayın Genel Başkan’ın fikirlerini alalım.

Fakat şimdi bir şey dikkatimi çekti; Amerikan askerinin eli gözüküyor. Duygu, gösterebilir misin elinle? Amerikan askerinin Afrika kökenli olması çok acı. İşte onlara askerlik yaptırıyorlar; Vietnam’da, Suriye’de, Irak’ta… ABD emperyalizmi. Birden orada Afrikalı bir el gördüm; bu hakikaten insana hüzün veriyor. Şimdi bu çuval ne olacak gençler? Müzeye, Türkiye Gençlik Birliği Müzesi’ne gidecek. O bereyi sizden isteyebilirler, size emanet. Hatta isterseniz Biden’a postayla yollayabilirsiniz; “Burada beresini unuttu askeriniz, çocuk gönderdi alsın diye, bere bizde” diye.

Evet, görüntülerimiz hazır. 29 Ekim’de Türkiye Gençlik Birliği’nin önderliğinde gerçekleşen o tarihi yürüyüşten bir kesit izleyelim. Sayın Başkan, neler söylersiniz bu yürüyüşe dair?

Türkiye’nin içinde bulunduğu durumda gençlik, vatan bütünlüğünün ve Cumhuriyetin büyük zaferlere ilerlemesinin en büyük gücü olduğunu gösteriyor. Bir muhafaza gücü değil; Atatürk devrimini, Kemalist devrimi tamamlamak, üretim devrimini başarmak… O slogan çok önemliydi: “Çalışan gençlik, üreten Türkiye.” Gençlik, yeni durumlara uygun sloganlar üretiyor. İstihdam; gençliğimizin sanayide, tarımda istihdamı Türkiye’nin önündeki gündemdir. Çalışan gençlik, üreten Türkiye diyoruz. On binlerce gencimizi ve onlara önderlik eden Dilek Çınar’ı yürekten kutluyoruz.

Gençlik, bu yürüyüşlerinde “Z kuşağı” yakıştırmasına da karşı çıktı. Furkan Kaplan’ın da dediği gibi; Z kuşağı kavramı, geçmişte dalga geçilen “muhallebi çocuğu” gibi, emperyalizmin Türkiye’deki temsilcilerinin gençliği pasifize etmek için kullandığı bir kavram. Türk gençliği hiçbir zaman Z kuşağı olmayacak. Türk gençliği var. Sayın Başkan, sizin vurgularınızda hep “İleride Türkiye’yi yönetecek kadro yetişti” diyorsunuz.

Evet, burada Türkiye’nin sigortasını görüyoruz. Aslanlı Yol bir hükümet yoludur ve biz hükümete doğru yürüyoruz. Geleceğimizi sigorta ettik; Türkiye’yi 40-50 yıl boyunca bu yürüyenler yönetecek. Vatan Partisi Genel Sekreteri Özgür Bursalı, Cumhuriyet Kadınları Derneği Başkanı Tülin Uygür, genel saymanımız Yıldırım Gençer ve Hasan Korkmazcan gibi liderlerimiz de en ön saftaydı.

Tehditlerin arttığı bir dönemde gençlik yine ayakta, yine kararlı. Bu manzara; Türkiye’nin hiçbir zaman boyun eğmeyeceğini ve zorlukların üstesinden gelmeye hazır çok büyük bir kuvveti olduğunu gösteriyor. Hiç kimse bu gençliği teslim alamaz, diz çöktüremez. Türkiye, önümüzdeki süreçte çok büyük bir atılım yapacak. 2030 yılında dünyanın beşinci büyük ekonomisi olması bekleniyor ve bunun en önemli etkeni Türkiye’nin genç nüfusu. Avrupa’da ihtiyarlayan milletler var, Türkiye’de ise geleceğe hükmedecek bu muazzam gençlik var.

Bu gençliğin içinde Şırnak’tan, Diyarbakır’dan, Hakkari’den gelen gençler var. 68 kuşağının bir numaralı önderiydim; ilk defa Türkiye’de Güneydoğu illerimizden gençlik hareketine bu kadar güçlü katılımlar görüyorum. Çünkü orası devrimci, demokratik, başı dik ve üreten bir Türkiye istiyor. “HDP kapatılsın” talebi de en çok bu bölgeden, o illerden yükseliyor. Bu, PKK’ya ve FETÖ’ye Türk gençliğinin vurduğu çok şiddetli bir tokattır.

Peki, diğer siyasi parti liderlerinin “Gençlerin demokrat amcası”, “Meral annenizim” veya “Z kuşağı” söylemleri bu gençliği etkiler mi? O siyasetlerle ancak “çikolata gençleri” kazanılır. Türkiye Gençlik Birliği, hem muhallebi çocuklarını hem de çikolata gençlerini kazanıp onları “Türk genci” yapacak. Onların işi gücü halk avcılığı. Türkiye’yi birleştirecek, üretecek bir programları yok. Karamsarlık ve umutsuzluk yayarak gençliği kazanamazsınız. İnsanlar umudun, çözümün arkasından gelir.

Türkiye’nin siyaset gündemine geçersek; Roma’daki Biden-Erdoğan görüşmesini nasıl yorumluyorsunuz?

Aydınlık gazetesinin başlığı çok güzeldi: “Roma’da tokalaşma, sahada hesaplaşma.” Görüşme yapılmasına karşı değiliz; Cumhurbaşkanı görüşecektir. Ancak sahaya bakalım: Yunanistan’da, Dedeağaç’ta, Suriye ve Irak kuzeyinde kurulan Amerikan üslerine bakalım. Türkiye, ABD ile sorunlarını 2015’ten beri masada değil, silahla çözüyor. 15-16 Temmuz gecesi NATO gladyosunu silahla ezen bir Türkiye var.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, görüşmenin süresiyle ilgili “1 saat 10 dakika sürdü, atmosfer değişti” diyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

Bu konuşmada zaaflar görüyorum. Türkiye Cumhuriyeti’nin onuru bu tür sızlanmalara izin vermemeli. Bir saati aşan görüşmeyi bir başarı gibi sunmak, Türkiye’nin kazandığı inisiyatifi yansıtmayan, Fatih’lerin, Alparslan’ların geleneğiyle bağdaşmayan bir yorumdur. Bence 5 dakikalık görüşme bile çok anlamlı olur. Yani 20 dakika dendi ama görüşmeyi kesmek isteyenlere kaşıyla gözüyle işaret edip görüşmeyi sürdürdü falan… Buralardan bizim kazanacağımız bir şey yok. En önemlisi kaybedeceğimiz bir gururumuz var; bize yakışmayan yorumlara da yol açılmış oluyor böylece. Basın bunları yapsa da Cumhurbaşkanımızın bu tür durumlara hiçbir değer vermemesi gerekir.

ABD ile iş birliği mesajları yine toplantıdan geldi. Toplantı gayet olumlu bir havada devam ettirildi; Afganistan, Suriye, Libya ve Doğu Akdeniz konularında iş birliğimizi güçlendirmenin yanı sıra özellikle ekonomik ilişkilerimizi de yoğun bir şekilde devam ettirme kararı aldık deniliyor. Peki, Türkiye Afganistan’da Amerika ile nasıl bir iş birliği yapabilir? Afganistan’ın düşmanı olan Amerika ile iş birliği yaparak Türkiye hangi dostluğu kuracak? Suriye’de Türkiye, Amerika ile iş birliği yaparak Suriye’yi parçalayıp Türkiye’yi bölme planlarına mı hizmet edecek?

Böyle bir ihtimal yok. Çünkü bizzat Sayın Cumhurbaşkanımızın başında bulunduğu hükümetin kararlarıyla Fırat Kalkanı, Barış Pınarı, Zeytin Dalı harekâtlarını yaptık. PKK’nın ve FETÖ’nün üzerine yürüyen Türkiye, Amerika ile iş birliği değil, Amerika ile savaşan bir konumdadır. Bu sözler biraz tekerleme gibi, sahaya hiç uymuyor. Bugünkü hükümetimizin zaaflarını görüyoruz; süreci yönetiyor ama aynı zamanda çok ciddi zaaflar içinde. Hep Amerika ile olmayan bir iş birliğini aramak… “Düzelmez mi ilişkiler?” diyorlar. Amerika, bütün emperyalistler gibi ancak güçle yola getirilir. 1922’de Türkiye, İstiklal Savaşı’nı kesin zafere ulaştırarak İngiltere ve Fransa’yı dize getirdi. Şimdi de getirecektir. O dönemdeki liderlerimizin (Talat Paşa, Enver Paşa, Mustafa Kemal Paşa) İngiltere ve Fransa ile iş birliği yapmak gibi bir tutumu yoktu; aksine onların kuvvetlerini yenmek ve denize dökmek stratejisi uygulayan bir önderlik vardı.

Hükümetimizin bu dönemin sorunlarını çözecek köklü bir stratejiye sahip olmadığını görüyoruz. Türkiye, Amerikan emperyalizminin emellerini ortadan kaldıran, onun dayattığı ekonomik programı çöpe atıp üretim devrimini başaran, toprak bütünlüğünü sağlayan ve PKK ile FETÖ’yü kökünden temizleyen bir programa kavuşacaktır. O programı uygulayacak hükümette AK Parti ve Sayın Cumhurbaşkanımız da olacaktır; onlarsız olmaz. Ancak şu anda tek başlarına bu işleri başaramayacakları görülüyor.

“Birleşmiş Milletler sırasında farklı beklentilerimiz vardı” ifadesini muhalefet “Biden ile görüşme beklentisi” olarak yorumluyor. Ancak o toplantıdan bu yana sahada hiçbir önemli değişiklik yok. Putin ile görüşmeler taktikseldir; atmosferi değiştirmez. Biden’ın görüşme talebini kabul ediyor olması bir iltifat değildir. Bundan dolayı gurur duymak ve bunu önemsemek çok yanlıştır. Türkiye sahada sorunlarını çözmek zorundadır. Diplomasi bir ayaktır ancak esas çözücü etken Türkiye’nin silah kullanmasıdır.

Amerika, RAND Corporation raporlarında olduğu gibi Tayyip Erdoğan’ı devirme planını ısrarla sürdürdükçe ne değişecek? Sayın Erdoğan’ın karşısındaki kişiye “Siz bizi devirecekmişsiniz, anlatın bakalım nasıl devireceksiniz?” demesi gerekir. Böyle başlanırsa o anda ilk yumruk indirilmiş olur ve karşı taraf sendeler.

Bugün Türkiye Gençlik Birliği üyelerinin ifadeye götürüldüğü bilgisi geldi. Türk polisi görevini yapıyor, biz de gelişmelerin takipçisiyiz. Polisin de kalbinin Türkiye gençliğiyle attığından şüphemiz yok. Bugün bütün Türk vatanseverlerinin kalbi bu gençlerle birlikte atıyor.

Sayın Bahçeli’nin ABD ile ilişkilere dair değerlendirmeleri, Türkiye’nin bağımsızlığı ve emperyalizme karşı kararlı duruşu eksenindedir. ABD’nin PKK ve YPG’ye karşı tavrının perdelenmesini eleştirmesi yerindedir. Sahaya bakmamız lazım; sahada Türkiye kazanıyor, Amerika kaybediyor. Amerika, Afganistan’dan kaçtığı gibi Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyinden de kaçacaktır. Yunanistan’a yığdığı silahlar da yarın bir gün Türk ordusunun envanterine geçer.

Türkiye’nin ekonomik sorunları, Biden’a ricalarda bulunarak değil, üretim devrimiyle çözülür. Sürdürülemez hale gelen bir ekonomiyi sürdürmek için yalvarmak bir başarı değildir. Dünyada hiçbir büyük devlet, rakibine karşı bu kadar ezik bir duruş sergileyerek sonuç alamaz. Saldırganlığa gem vurmak istiyorsak, kararlılık ve caydırıcılık dışında başka bir yol yoktur. Sayın Başkan, bu görüşmelerle ilgili tuhaf bir durum yaşandı. CHP Genel Başkanı ve Faik Öztrak’ın açıklamalarıyla, Erdoğan’ı Biden ile yan yana getiren veya Erdoğan’ın Biden ile görüşmek için hevesli olduğu yönünde yorumlar yapıldı. Bir nevi Erdoğan’ı Biden’ın yanına konumlandıran bir tavır sergiliyorlar. Peki, bu nasıl oluyor? Bir yanda “Erdoğan’ı devireceğim” diyen bir Biden var, diğer yanda ise Türkiye ile Amerika arasında süregelen bir vekalet savaşı. Amerika’nın bu savaştaki vekilleri FETÖ, PKK ve hatta DAEŞ’tır. Türkiye, Amerikan kuvvetleriyle savaşıyor; gerçek budur.

Biden ile Tayyip Erdoğan, Putin veya Şi Cinping ile Biden; aynı cephede yer alamazlar. Yüz yüze gelip tartışabilir, görüşebilirler; o ayrı bir mesele. Ancak aynı ittifakın içinde, aynı cephede bulunmaları mümkün değildir. Peki, CHP niye Biden’ı Erdoğan’ın yanına yerleştirmeye çalışıyor? Çünkü kendisi Amerika’nın güdümünde ve Türk milletinin %96’sı Amerika karşıtı. Amerika’nın güdümünde olduğu için kıvranıyor; bu durum birinin birine “eşek” dediğinde, karşıdakinin “eşek sensin” diye refleks göstermesine benziyor.

Şimdi tezkere gündemine geçeceğiz ama öncesinde bağlantılı bir konu olan büyükelçiler meselesine bakalım. 10 büyükelçinin açıklaması sonrası Hollanda Başbakanı Rutte’nin dikkat çeken bir çıkışı oldu. Roma’daki görüşmede Erdoğan’a, büyükelçilerin kriziyle ilgili geri adım atmadıklarını, bu tür çekincelerini iletmeye devam edeceklerini söylediğini belirtti. Önümüzdeki süreçte Amerika’nın, Hollanda’nın ve diğer ülkelerin geri adım atmadıklarını ve Tayyip Erdoğan’ı devirmekte ısrarlı olduklarını her adımda göreceğiz.

Türkiye ile Amerika arasında 2014-15 yıllarında başlayan bir boy ölçüşme süreci var. Silivri duvarının yıkılması, bu boy ölçüşmede bir doruk noktası ve Amerika’nın zincirinin kırıldığı yerdi. Türkiye o günden sonra özgürleşti ve Amerika’nın üzerine yürümeye başladı. Bu sürecin tatlıya bağlanma ihtimali yok çünkü Türkiye ile Amerika arasındaki karşıtlıklar uydurma değil, hem ekonomi hem de güvenlik alanında nesnel gerçeklere dayanıyor. Amerika Yunanistan’ın kıyılarına adım başı üs kuruyor. Dünyada askeri yığınak yapılıp da o silahların patlamadığı bir örnek yoktur. Siz o yığınağın karşısına caydırıcı bir güç kurmadıkça geri adım atmazlar. Büyükelçiler olayı da gösteriyor ki bu süreci devam ettirecekler. Kılıçdaroğlu’nun bugünkü grup toplantısında Demirtaş’ın ismini anıp serbest bırakılmasını istemesi de bu sürecin bir parçasıdır.

Tezkere gündemine dönersek; Meclisten geçen tezkereye İYİ Parti ve CHP farklı yaklaşımlar gösterdi. Biri evet, diğeri hayır dedi; ancak her iki konuşmanın da özünde tezkereye karşı bir duruş mevcuttu. Kılıçdaroğlu’nun “Evet deseydik cumhuriyete ihanet etmiş olurduk” sözlerine İYİ Parti’den Yavuz Ağıralioğlu, “Partimizi ihanetle suçlamak akıl yoksunluğudur” şeklinde yanıt verdi. Buna rağmen CHP ile İYİ Parti arasındaki beraberliğin bozulması pek mümkün görünmüyor, çünkü her iki yönetim de Amerika’ya kuvvetli bir şekilde bağlı. İYİ Parti, tabanındaki milliyetçi kesimi tutabilmek ve AK Parti’den oy devşirebilmek için “evet” demek zorunda kaldı.

Amerika’nın güdümündeki bir ittifak, Türk milletiyle karşı karşıya kalacağı için her zaman sorunludur. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin karşısında FETÖ ve PKK ile yan yana duran bir ittifakın başarıya ulaşması mümkün değildir. Dün PKK elebaşlarından Mustafa Karasu, CHP’nin “hayır” kararını olumlu karşıladıklarını açıkladı. CHP ve İYİ Parti yönetimlerinin PKK, FETÖ ve HDP ile olan ittifakları önümüzdeki süreçte daha da belirginleşecektir. SİİRT’te “Kürdistan” sözcüğü karşısında sessiz kalan bir Meral Akşener gördük; bu, bahsettiğim ittifakın bir sonucudur.

CHP grup toplantısında “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganları atılması ise bir çelişkidir. Tarih boyunca devrimcilere karşı devrimci sloganlarla, Türk bayrağına karşı Türk bayrağıyla savaşılmıştır. Bu, siyasetteki bir sahtekarlıktır. O sloganı atan kitleler muhtemelen iyi niyetlidir ama neyin peşinden gittiklerini henüz anlamamışlardır.

Milliyetçi Hareket Partisi’nin Atatürk’ü sahiplenmesi ise oldukça doğaldır, çünkü Atatürk en büyük Türk milliyetçisidir. Ancak önemli olan Atatürk’ün yanında olmak değil, onun programını ve hedeflerini hangi tarafın samimiyetle hayata geçirdiğidir. CHP ve İYİ Parti’nin PKK ve FETÖ ile ittifak ederek iktidara gelme şansları sıfırdır. 115 bin kamu görevlisi FETÖ ve PKK bağlantısı nedeniyle tasfiye edilmişken, bunları tekrar devlet kadrolarına doldurma vaadi ancak bir yabancı işgalinde mümkün olabilir. Kılıçdaroğlu’nun son dönemdeki “yargı yoluyla alacağız” söylemi, bağımsız yargıya talimat vermek anlamına gelir ki bu da bir hukuk devletinde kabul edilemez.

Tezkere konusundaki “yabancı asker” tartışmasına gelince; bu ifade, 2003’teki 1 Mart tezkeresinden beri neredeyse tüm tezkerelerde standart bir madde olarak yer almıştır. Yani bu, yeni bir durum değil, formülasyon gereği konulmuş bir ifadedir. Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde veya başka bir yerde NATO, Rus veya İran askerine ihtiyacı yoktur. Türk ordusu varken yabancı bir askeri güce ihtiyaç duyulması söz konusu bile olamaz. İşte formülasyon olarak kalmış yorumlar var. Biraz da o zaten öyle kalmış. Ama ondan dolayı Cumhuriyet Halk Partisi hayır oyu vermiyor. Cumhuriyet Halk Partisi; PKK’yı, YPG’yi korumak ve Amerika’nın kendisine vermiş olduğu görevi yerine getirmek için bunu yapıyor. Teşekkürler de zaten yerinden geliyor, bunları anlıyorlar.

Milli Savunma Bakanlığı, tezkerenin iki yıl olmasının bir kararlılık mesajı olduğunu söyledi. Bu sürenin iki yıl olması normal; çünkü önümüze baktığımızda yaşadığımız bunalım; Amerika Birleşik Devletleri ile Suriye ve Irak’ın kuzeyinde yaşadığımız sorunlar, bir yılda çözülecek gibi gözükmüyor.

Milli Savunma Bakanlığı’nın, iki başlıkla bağlantılı olarak ABD ve S-400’ler gündemiyle ilgili yaptığı açıklamada, Türkiye’nin S-400 konusunda kararlı olduğu vurgulandı. Metinde, S-400’lerin Türkiye’nin dilediği yere konuşlandırılacağı belirtildi ancak bu ifade sonradan metinden çıkarıldı. Bunu nasıl yorumluyorsunuz? Hükümet mi çıkardı, neden çıkarıldı sizce?

Valla bir yorum yapamıyorum ama çok da büyük anlamlar yüklemiyorum. S-400’ün niçin alındığı belli. S-400 almak, bir strateji kabulüdür. Türkiye açısından bir silah çeşidi değil, bir stratejidir. Hangi stratejiyi seçiyor? S-400’leri alarak Amerika ve İsrail eksenli tehditlere karşı Türkiye silahlanıyor. S-400’ün anlamı bu. Onun için S-400’ün yerine başka bir silahı ikame edemezsiniz. Bunu net olarak görmek lazım. Türkiye, “Ben Asya’ya konumlanıyorum; dostlarım Rusya, Çin, İran, Suriye ve Irak’tır; bana yönelen tehditler ise Amerika ve İsrail’den geliyor” diyerek bir strateji seçiyor. Bu tehditleri Amerikan ve NATO standartlarındaki silahlarla değil, Amerika’nın kontrolünde olmayan bir teçhizatla göğüsleyeceğim diyor.

Hükümet ABD ile gerginlik çıkmaması için mi müdahale etti? Oralarda ısrar var. Türkiye, S-400 konusunda bir geri adım atmıyor. Hangi usavurma ya da muhakeme ile o ifadeyi Milli Savunma Bakanlığı’nın açıklamasından çıkardılar, onu bilemiyorum.

F-16’larla ilgili Amerika ile yapılacak herhangi bir anlaşma sonrası S-400’lerin sorun olmaktan çıkabileceğine dair değerlendirmeler var. Ne dersiniz?

Demin söylediğim gibi, Türkiye bir strateji seçti. Amerika’dan gelen tehdide, Amerika’nın silahıyla karşı koyamazsınız. Türkiye diyor ki: “F-16’ların modernizasyonu gerekiyor.” Sen Amerika’dan silah alacaksın ama sana tehdit Amerika’dan geliyor; üstelik o silahları Amerika’nın inayetiyle modernleştireceksin. Paramız da orada kaldı, 1 milyar 400 milyon dolar az para değil. Türkiye’nin Amerika’ya borçları var, o parayı borçlardan mahsup edebiliriz. Demokraside çareler tükenmez.

Rusya ve Türkiye ortaklığı konusunda Londra merkezli Middle East Eye internet sitesinde dikkat çeken bir iddia gündeme geldi. Türkiye’nin YPG ve PKK’nın temizlenmesi için Rusya ile müzakereler yürüttüğü, İdlib’de M4 karayolunun Türkiye kontrolüne geçeceği, PKK/YPG’nin bölgeden çıkacağı ama Rus güçlerinin kalmaya devam edeceği gibi senaryolar konuşuluyor. Güvenlik kaynakları operasyonun eli kulağında olduğunu söylüyor. Nasıl yorumlarsınız?

Bunlar sürecin doğasına uygun. Türkiye ile Rusya arasında Soçi mutabakatları ve Astana süreciyle belirlenen iş birlikleri var. Türkiye bir askeri harekât başlatırken hem hava sahası kullanımı hem de bölgedeki Rus kuvvetleri nedeniyle Rusya ile iş birliği yapmak zorundadır.

Ukrayna’nın Rusya’ya karşı Türk SİHA’larını kullandığını açıklamasından sonra Rusya tepki gösterdi. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, Lavrov ile yaptığı görüşme sonrası Ukrayna’nın “Türk SİHA’sı” demeyi bırakması gerektiğini söyledi. Bir yandan Rusya ile Suriye’de iş birliği yapıp diğer yandan Rusya’ya karşı kullanılan silahları Ukrayna’ya satmak sadece bir ticari başarı mıdır? Denge gütmeli miyiz?

Rusya ile Ukrayna arasında sıcak bir savaş olmasa, bunun bir “ticari alışveriş” açıklaması olabilir. Ancak bugün çatışmalar varken, akıllı bir Türkiye bu hataları yapmaz. Türkiye bir strateji kurmak zorunda. Temel mesele hedefini belirlemektir. Hedefimiz; Atatürk devrimini tamamlamış, bağımsız, üreten bir Türkiye ise, bu hedefi tehdit eden güçler bellidir: Amerika ve İsrail ekseni. Güvenlik cephesini buna göre kurmalısın. Türkiye’nin Ukrayna politikası ve Suriye politikaları baştan sona yanlıştır. Suriye’yi karşıya itmek, çok avantajlı bir durumu reddetmektir. Ukrayna aslında Karadeniz’deki Yunanistan’dır. Türkiye, Türk Akımı’nı engellemek için Amerika ile protokol yapan bir Ukrayna ile silah yardımlaşması içinde olmamalıdır. Bunların bedeli çok ağır ödenir.

Türkiye tüm bunları NATO’da kalmak için mi yapıyor? Bugünkü hükümet stratejisini net olarak belirleyemedi. “Bütün dengeleri kullanalım” anlayışı mümkün değildir. Hem Amerika’yla dans edip hem Rusya, İran ve Irak’la dans edemezsiniz. Bunlar çıkmaz sokaklardır ve Türkiye’ye çok ağır zararlar veriyor. Tayyip Erdoğan yönetimi tek başına götüremiyor. Stratejilerinde önemli zikzaklar ve gitgeller var.

Erdoğan’sız da olmaz diyorsunuz ama…

Hayır, programda değişiklik olması lazım. Milliyetçi Hareket Partisi ve Vatan Partisi’nin kabul ettiği ortak bir milli strateji ve program saptanmalı. Türkiye’yi bağımsız, başı dik, üreten bir Türkiye hedefine götürecek programı AK Parti tek başına yapamıyor ve yürütemiyor.

Bülent Arınç, “2015 sonrasına kefil değilim” demişti. 2015’te PKK’ya karşı hendek operasyonları başladı. Bu, Amerika’nın güdümünde olma itirafı değil mi?

Evet, kesinlikle. Hendeklere gömülen terör örgütünün yanındasın demektir. AK Parti içindeki Atlantikçiler, 10 düvelin baskısı, Kılıçdaroğlu ve Akşener gibi muhalefet unsurları birleşince Tayyip Erdoğan yönetimi bocalamaya girdi. Türkiye, 24 Temmuz 2015’te PKK’yı hendeklere gömme harekatıyla stratejik bir karar vermiştir; ama Erdoğan bu kararı kararlı olarak yürütemiyor. Strateji kurarken yaptığınız hataların bedelini üreticimiz domatesini yollara dökerek ya da mandalinasının gümrükten çevrilmesiyle ödüyor.

Birinci Dünya Savaşı’na baktığımızda, İttihat ve Terakki yönetimi İngiltere, Fransa ve Rusya’nın Osmanlı’yı parçalama planını görerek net bir karar vermişti. Bugün de yapılması gereken, net ve açık bir milli stratejidir. Rus Çarlığı’ndan olumsuz cevap gelince İngiltere’ye gidiliyor. Cemal Paşa Fransa’ya gidip “Bizi aranıza alın” diyor. Onlar ise “Sizi parçalayacağız” diye cevap veriyorlar; durum bu kadar net. Tıpkı bugün Biden’ın “Seni devireceğim” demesi gibi. O dönemde de İngiltere, Fransa ve Çarlık Rusyası ittifakı “Sizi parçalayacağız” diyordu.

Bunun karşısında İttihat ve Terakki yönetimi, “Bunlar zaten bize saldırıp bizi parçalamaya karar vermişler, o zaman ilk vuran ben olayım” diyerek bu cesareti gösterdi. Bu cesareti gösterdikleri için 1915 yılında İstanbul düşmedi. 18 Mart öncesinde İngiliz-Fransız donanması Çanakkale Boğazı’nı zorladığında, yukarıdan bir amfibi harekâtla Çarlık Rusyası da Kocaeli ve Trakya’nın Karadeniz sahillerine çıksaydı İstanbul düşerdi. Bunu önleyen, Ruslara 29 Ekim’de ilk vuruşu yapmamız oldu. Savaşlar böyle kazanıldı. İstanbul düşmediği için o savaş 1918’e kadar sürmenin ötesinde, 1922’ye, 30 Ağustos’a ve nihayetinde 9 Eylül’de İzmir’in kurtuluşuna kadar devam etti.

Bunu şunun için anlatıyorum: Bu tür savaşlarda “onunla oynayayım, bununla idare edeyim” gibi yaklaşımlar olmaz. Düşmanı doğru tespit edip savaşı kazanmak için cesur olabilmek gerekir. Vurduğumuz kuvvetin içinde daha sonra devrim oldu ve bu da bizim Çanakkale’de direnmemiz sayesinde gerçekleşti. Çanakkale’de direndiğimiz için Rusya’da devrim oldu ve Rusya bizim tarafa, yani Sovyet Rusya konumuna geçti.

Yunanistan ile ilgili de gelişmeler var. Dedeağaç meselesinin, Biden-Erdoğan görüşmesinde gündeme geldiği söyleniyor. Erdoğan, “Doğu Akdeniz’de iş birliği yapmaya karar verdik” diyor ama bir yandan da Doğu Akdeniz’in parçası olan Ege’de, Dedeağaç’ta Amerika’nın silah yığınağı yaptığını görüyoruz. Türkiye’yi korumak için mi kuruldu bütün bu Amerikan üsleri? Gerçekle hiç bağdaşmayan anlamsız şeyler bunlar. “Dedeağaç’ta ne oluyor?” diye sormakla olmaz; anlaşma ortada. Görüşmeye şöyle başlasaydınız: “Sayın Biden, hoş geldin. Beni yıkacağını söylüyorsun, anlat bakalım nasıl yapacaksın ki ben de önlemimi alayım.” Böyle konuşulmazsa, o masada neyi görüşüyorsunuz? Türkiye, Amerika’ya “O silahları topla ve geri götür” diyebilmeli. Bunları demediğiniz sürece o masaların bir anlamı yok. Türkiye, YPG’ye verilen silahlar konusunda da sadece tepki göstermemeli; “O silahları geri al” diyebilmelidir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Yunanistan’ın silah alacak parası olmadığını söyleyerek Fransa ile olan durumu bir ticari ilişki gibi yorumluyor. Bu, olayın ruhunu anlamamaktır. Fransa, Yunanistan’a silahları ticaret için değil, Türkiye’ye karşı konumlandırmak için veriyor. Fransa’nın Akdeniz’de Türkiye’nin bir güç olmasını engelleme niyeti var. Bunu bir ticaret ilişkisi sanmak büyük bir aymazlıktır. Bir lider, kendisine anlatılanları dinlemeli ama onları tartacak bir muhakeme yeteneğine ve birikime sahip olmalıdır.

Hükümetin tek başına karar alamadığı ve doğru strateji kuramadığı bir manzara ile karşı karşıyayız. Eğer bir hükümet, masa başında durumu analiz edebilecek bilgi birikimine sahip olsaydı, Fransa’nın Yunanistan’ı Türkiye’ye karşı kullandığını görürdü. Biz bunu göremediğimiz için yanlış hesaplar yapıyoruz. Suriye meselesinde de aynı durum söz konusu; orada da karşımızda Amerika var. Suriye ile iş birliği yapamayan bir Ankara hükümeti başarılı olamaz. Suriye’nin içinde bulunduğu durumu, Rusya veya Amerika ile taktiksel ateşkeslere bakarak “anlaştılar” diye yorumlamak ise gülünçtür. Taktiksel adımlar ayrıdır, stratejik düşmanlıklar ayrıdır.

Cumhuriyet Halk Partisi’nde ise aday belirlemek için özgeçmiş (CV) toplanıyor. Devlet yönetimi bir çay ocağına personel alımı değildir. Bu durum, CHP’nin devlet kavramını kaybettiğini gösteriyor. Devlet, iktidar gücü ve zor kullanma yetkisidir; ordu ve polisin benimsemediği bir yapı iktidar olamaz. Şimdi ise özgeçmiş toplayarak siyaset yapmak, sanki devletten kopuk, marjinal örgütlerin ruh halini CHP’nin içine yerleştirmiş durumda. Devletsiz bir hükümet ve devletsiz bir siyaset anlayışı, Türkiye’nin gerçeklerine uymaz. Ondan sonra Cumhurbaşkanı kimdir? Görevleri nedir? Nasıl seçilir? Bütün bu devlete ait kavramların ve anlayışların Cumhuriyet Halk Partisi’nde kaybolduğunu; oranın sahte bir solcu yapılanmasına, bir tarikata dönüştüğünü görüyoruz. Kılıçdaroğlu bunu aslında şöyle ifade ediyor: “Biz özgeçmiş toplamıyoruz, bürokratlar ve eski siyasetçiler gelip özgeçmişlerini bırakıyor” diyor. Ama sonuçta topluyor. CHP’nin yarattığı veya çizdiği Cumhurbaşkanı adaylığı profili bu mudur? Ama bu söylenmez. Bunu söylediği an, devlet kavramının kendisinde olmadığı ortaya çıkıyor.

Zaten bunu şurada da görüyoruz: “Anayasa gayrimeşru, seçimler gayrimeşru, bu anayasaya göre hüküm süren hükümet gayrimeşru.” Sayın Kılıçdaroğlu’ndan aktararak söylüyorum; yargı gayrimeşru, alınan kararlar gayrimeşru. Yani bu söylem, onlarda bir devlet nosyonunun kalmadığını gösteriyor. Çünkü “gayrimeşru” kelimesinin anlamını, sonuçlarını ve devletin ne olduğunu bilmediklerini görüyoruz. Bilip bilmeden konuşuluyor. Bunu belki birtakım sahte sol örgütler, eline silah tutuşturulmuş gençler, birikimi ve tarihi olmayan yapılar söyleyebilir. Oralarda bu tür şeyler konuşulur. Ama koskoca Cumhuriyet Halk Partisi’nin Genel Başkanı, “Bize özgeçmiş getiriyorlar” diyerek kafasındaki Cumhurbaşkanı kavramını yansıtıyor.

Daha önce Muharrem İnce’ye yaptığı gibi, Cumhurbaşkanı adaylarını bir üslup meselesiyle çağırmak, aslında kamuoyuna tarif ettikleri “kudreti olmayan, sembolik, siyaset üstü” bir Cumhurbaşkanı makamı arayışından kaynaklanıyor. Oysa Cumhurbaşkanı, bugünkü anayasaya göre hükümetin başıdır. Tarihsel olarak da Cumhurbaşkanlığı, yürütmenin en etkin makamı olmuştur. 1937’de Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Bakanlar Kurulu’nun başına geçmiş ve Fevzi Çakmak’ı çağırarak Dersim Harekâtı kararını almıştır. Kritik durumlarda Cumhurbaşkanı görevini böyle icra eder. Ancak CHP, Cumhurbaşkanını etliye sütlüye karışmayan, sembolik bir makam olarak görüyor.

Zaten gösterilen adaylar da (Ekmelettin İhsanoğlu, Muharrem İnce gibi) tarihin içinden gelen isimler değil. Bir kere CHP Genel Başkanı’nın “Türkiye’yi ben yönetirim” iddiasında olması lazım. Öyle bir iddia yok. Ayrıca Cumhurbaşkanı adayı olarak kimi gösteriyorsanız, aslında partinin lideri de odur. Eğer partinin lideri olmayan birini hükümet başkanı adayı yaparsanız, seçmen kime oy vereceğini şaşırır. İttifaklar olabilir ancak özgeçmiş toplayarak Cumhurbaşkanı belirlenmez.

CHP içindeki adaylık krizine gelince; bu krizden kurtulamazlar. Çünkü PKK ve FETÖ ile iş birliği yapan bir parti krizden çıkamaz. İş birliği yaptıkları güçler, Türkiye’nin düşmanlarıdır. Onlarla proje yaparsanız, sonuç bozgun ve hezimet olur. Meral Akşener’in “Başbakan olacağım” demesi de ayrı bir cehalet örneğidir. Mevcut anayasada “Başbakanlık” diye bir kurum yoktur. Olmayan bir makama talip olmak, bilgi eksikliğini yansıtır.

Ekonomi konusuna gelince; Türkiye zor bir dönemden geçiyor. Vatan Partisi, doğal gaz krizine dikkat çeken ilk hareketti. Türkiye’nin enerji güvenliği, dış siyasetiyle bir bütündür. Ukrayna’ya SİHA verip Rusya’dan ucuz doğal gaz bekleyemezsiniz. Sanayiye gelen yüzde 48’lik doğal gaz zammı, bütün sanayi ürünlerine ve dolayısıyla gıdadan ulaşıma kadar her şeye yansıyacak. Bu durum ihracatımızı da baltalar.

Çiftçinin durumu da çok vahim; gübreye yüzde 200 zam gelmiş durumda. Türkiye’nin buradan çıkışı ancak üretim devrimiyle mümkündür. Mülkiyet ilişkilerine, faizci düzene ve sıcak para komisyoncularına dokunmadan çözüm üretemezsiniz. Bankalar üretimi desteklemeli, 49 bankanın büyük bir kısmı sektörel olarak birleştirilmeli ve üretime yönlendirilmelidir.

Sermaye sahipleri de Türkiye’nin Asya’ya yönelmesinin ve üretim devriminin kendi yararlarına olduğunu görmelidir. “Sermaye korkar mı?” derseniz; Türkiye aç kalırsa, tarım yıkılırsa asıl sermaye o zaman korksun. Üreten sermaye ile faizci sülükleri ayırmak lazım. Seramik Federasyonu Başkanı’nın da belirttiği gibi, enerji zamları üretimi durdurma noktasına getirdi. Sanayiciye “üretme”, çiftçiye “ekme” demekle bu ülke kalkınamaz. İklim zirveleri ve çeşitli uluslararası anlaşmalar kapsamında Türkiye, 2030 yılına kadar kömürle elektrik üretiminden vazgeçmeyi taahhüt ediyor. Bir yanda doğalgaza yapılan zamlar, diğer yanda kömürden vazgeçme; yani kendi kaynaklarımızdan biri olan kömürlü elektrik üretimini bırakma süreci bizi nereye götürecek? Bu durum ancak bir “devrim” ile aşılabilir. Türkiye bu darboğazdan, üreticiyi baş tacı yapan, üretime odaklanan, gençliğini istihdam ederek sanayide ve tarımda büyük bir üretim hamlesine seferber eden bir devrimle çıkacaktır.

Türkiye Gençlik Birliği’nin “Çalışan gençlik, üreten Türkiye” sloganı bu yüzden çok önemlidir. Genç nüfus, ülkemizin en büyük kesimlerinden biridir ve üretim esas olarak bu nüfusla gerçekleşir. Ancak gençlere “Gidin evinizde ödevinizi yapın” demek yetmez; fabrika açacak, tarıma ve hizmet sektörüne kaynak ayıracaksınız ki o gençlik çalışabilsin. Türkiye, devlet eliyle yatırıma yönelen bir modele ihtiyaç duymaktadır.

Bireysel tasarruflarla bu iş yürümez; devlet, ücret, maaş, vergi ve para politikalarıyla, Merkez Bankası’nı güçlendirerek tasarrufu yönetmelidir. “Merkez Bankası bağımsız olsun” söylemiyle, ipleri dünya sermayesine ve finans merkezlerine teslim ederek tasarrufu ve yatırımı artırmanız mümkün değildir. Merkez Bankası’nın üretim vurgusu yapması kıymetlidir ancak bu, devletin genel politikalarına yansımadığı sürece sadece bir sözden ibarettir. Devletin; sıcak para komisyonculuğuna, bankaların aşırı kârlarına ve yabancı sermayenin kaynaklarımızı alıp götürmesine “dur” demesi gerekir.

Dış politikada ise stratejik ve devrimci bir program şarttır. Türkiye, Çin ve Rusya gibi ülkelerle ilişkilerini geliştirerek, örneğin Çin’den gelecek 30-40 milyar dolarlık bir kaynak transferiyle üretimini destekleyebilir. Ukrayna’yı destekleyerek, Suriye’de bocalayarak, ABD ile “aşna fişne” yaparak bu süreç yönetilemez. Çin’in 4 trilyon dolarlık rezervi ve Türkiye’nin ittifak potansiyeli, doğru politikalarla büyük bir fırsata dönüşebilir. Vatan Partisi’nin bu uluslararası itibarı ve tecrübesi, Rus uçağının düşürülmesi gibi krizlerin aşılmasında da görülmüştür; doğru diplomatik adımlarla Türkiye tekrar iş birliği süreçlerine dahil edilebilir.

Ekonomi politikaları konuşulurken asgari ücret meselesi de kritik bir noktadır. Türk-İş gibi hem iş güvencesini hem de vatan davasını savunan bir konfederasyonun önerileri ciddiye alınmalıdır. Enflasyonun tek haneye indirilmesi, ancak çok güçlü bir üretim seferberliği ve cari açığı kapatacak yerli üretimle mümkündür. Asalak, üretimi desteklemeyen kesimlerden kurtulup, kaynakları gıda, sağlık, enerji ve güvenlik gibi beş temel alana yönlendirmek gerekir.

Halkın “ekonomi ve işsizlik” sorunu, gökten iş yağmayacağı gerçeğiyle birleştirilmelidir. İşin tek yolu; tasarruf ve yatırımdır. Bu tasarruf, sadece makam araçlarından veya israfın kesilmesinden ibaret değildir; devletin şatafattan arındırılması, halka örnek olunması açısından psikolojik bir zorunluluktur. Cumhurbaşkanı’nın Beştepe yerine Çankaya’nın otoritesini ve tarihsel ağırlığını tercih etmesi, devlet yönetiminde sadeleşmeye gitmesi, tarifeli seferlerle seyahat etmesi gibi adımlar, toplumsal seferberlik için gereken güveni tesis edecektir.

İstanbul Kanalı gibi ekonomik karşılığı olmayan, sadece inşaat sektörünü tetikleyen projeler yerine, Anadolu’nun su sorununu çözmek ve tarımı canlandırmak asıl çıkış yoludur. İstanbul’un etrafı zaten denizle çevriliyken yeni bir kanal açmanın mantığı yoktur. Anadolu’ya su götürmek, Kayseri’ye deniz götürmekle dalga geçen eski siyasetin aksine, gerçek bir üretim hamlesidir. Türkiye, bu devrimci kararları alarak içine düştüğü bocalama sürecinden çıkabilir. Daha önceki bölümde de belirttiğimiz üzere o gençlerden üçünün İstanbul Emniyet Müdürlüğüne ifade vermeye götürüldüğü bilgisini aktarıyoruz. Şu anda ifade işlemleri sürmekte olan Duygu Karabulut, Görkem Gözet ve Naci Önen’in sağlık durumlarının gayet iyi olduğunu, hatta neşelerinin yerinde olduğunu biliyoruz. Görev bilinciyle hareket ettikleri ve ifadelerini layıkıyla verdiklerinden eminiz. Türk gençliği görevini yapmaktadır, yapmaya da devam edecektir; onlar Türkiye’nin sigortasıdır. Anıtkabir’deki Aslanlı Yol’da yürürken görüyoruz; görev yapmanın huzuru ve mutluluğu içerisindeler. Amerikan askerinin başına çuval geçirdiklerini ifadelerinde de gururla belirttiklerine eminiz. Hükümetin, başta Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere, bu gençlerimizle gurur duyduğundan şüphemiz yok.

Türkiye, Amerika ile göğüs göğüse bir mücadele içerisindedir. Amerika, bu gençlerin ifadelerini almak isteyebilir ancak gücü buna yetmez. Türk polisi ve İçişleri Bakanlığımız kanunların gereğini yapma konusunda titiz ve dikkatlidir. Türkiye Gençlik Birliği Başkanı Dilek Çınar ve Türkiye Liseliler Birliği Başkanı Furkan Kaplan öncülüğünde, iktidara yürüyen bu aslanları gururla izliyoruz. Onlar, Türkiye’nin millî üreticiler hükümetinin dinamik gençlik gücü olacaklardır.

Ekonomi başlığına dönecek olursak; faiz indirimleri doğru adımlardır ancak tek başına yeterli değildir, kapsamlı bir program gereklidir. Vatan Partisi olarak hazırladığımız “Üretim Devrimi” programı, Türkiye’nin önündeki tek çıkış yoludur. Bu kapsamda, tüm Türkiye’de yüze yakın üretim devrimi kurultayı düzenliyoruz. Bu ay Beykoz, Balıkesir, Havran, Denizli, Antalya, Konya, Kayseri ve Ankara gibi pek çok noktada kurultaylarımız gerçekleşecek. Bu çalışmalar, hükümetin politikalarını da sonuç itibarıyla etkilemektedir.

1980 sonrası uygulanan ve bugün sürdürülemez hale gelen politikaların eleştirisi olan bu program, üreticiyi baş tacı yapmayı hedefler. Kızıltepe’den Trabzon’a, Nevşehir’den Balıkesir’e kadar her yerde, çiftçimiz ve işçimiz bu sistemin bittiğini haykırıyor. DEDAŞ gibi kurumların yarattığı elektrik terörü karşısında, üreticinin yaşadığı mağduriyetler ancak cesur bir hükümetle çözülebilir. İstiklal Savaşı nasıl bir cesaretle kazanıldıysa, üretim devrimi de aynı kararlılıkla başlayacaktır.

Döviz fiyatlarındaki artışın tek bir cevabı vardır: Türkiye’nin üretim kapasitesini artırmak, dış ticaret açığını kapatmak ve dövize olan bağımlılığı azaltmak. Dolar fiyatları ancak üretim devrimi ile dengelenebilir. Yanlış ekonomik politikalar, doların serbest piyasada dalgalanmaya bırakılması ve IMF dayatmaları bu sorunun ana kaynaklarıdır. Çözüm, Türk lirasının değerini koruyacak olan üretim ekonomisidir.

Son olarak kitap önerilerimizde, ABD’nin durumunu analiz ettiğimiz “ABD Yol Ayrımında” ve çözüm önerilerimizi içeren “Üretim Devrimi” kitaplarını izleyicilerimize tavsiye ediyoruz. Programımızı, Londra Filarmoni Orkestrası’nın icra ettiği “Haydar Haydar” eseriyle noktalıyoruz.

Paylaş