Efendim, mutlu akşamlar. Bir Çıkış Yolu programıyla daha karşınızdayız. Başkent Ankara’da Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek konuğumuz olacak. Sayın Perinçek, hoş geldiniz efendim.
“Merhaba, hoş bulduk. Teşekkürler.”
Aydınlık Gazetesi Ankara Temsilcisi Sayın İsmet Özçelik de bu hafta bize eşlik edecek. Sayın Perinçek’e, Sayın Özçelik ile birlikte sorularımızı yönelteceğiz. İsmet Bey, siz de hoş geldiniz.
“Teşekkürler.”
Değerli izleyenler, bu akşam programımızda önemli gündem başlıklarımız olacak. Yarın 10 Kasım, bilindiği üzere Atatürk’ü anma günü. Biz Ulusal Kanal olarak her zaman 10 Kasım’ın bir yas günü değil, mücadele günü olduğu vurgusunu yapıyoruz. Programımızın açılışını bu başlıkla yapacağız. Atatürk’ün bugün neyi ifade ettiğinden; İYİ Parti’de şehit yakınlarına yönelik hakaret ve küfür içeren söylemlerin yükselmesine, Cumhuriyet Halk Partisi ve diğer siyasi partilerin bu meseleye yaklaşımına kadar pek çok konuyu ele alacağız.
Ayrıca Mehmet Eymür’ün son dönemdeki çıkışlarını ve Sayın Perinçek hakkındaki söylemlerini konuşacağız. CIA’in Türkiye’deki önemli irtibat kişilerinden biri olan Enver Altaylı’nın dün netleşen hapis cezasını ve ekonomideki gelişmeleri değerlendireceğiz. Özellikle son dönemde Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in ve parti lider kadrolarının katılımıyla, Türkiye’nin her yerinde kesintisiz ve artarak devam eden “Üretim Devrimi Kurultayları”ndaki vurguları da konuşacağız. Bunların yanı sıra çiftçilerin sorunlarını, Sayın Perinçek’in bugün gerçekleşen Pakistan heyetiyle görüşmesinin ayrıntılarını ele alacağız.
Efendim tekrar hoş geldiniz. Atatürk’le ve 10 Kasım’la başlayalım. Bugün 10 Kasım ne ifade ediyor? Ayrıca kravatınız dikkatimizi çekti, biraz bahseder misiniz?
“Ulusal Kanal programına bu kravatla çıkan tek kişiyim. Çok değerli bir işleme sanatçısı ve partimizin kıdemli üyelerinden Naciye Mumcu hanımefendinin işlediği bir kravat bu. Atatürk’ü Kocatepe’de resmeden bu kravatı bana armağan etmişti. Hem Naciye Mumcu arkadaşımızı hem de değerli eşi Sayın Ceyhan Mumcu ağabeyimi, Atatürk’ü andığımız bugün saygıyla selamlıyorum. Atatürk deyince Türkiye’de bugün yaşayan aydınlarımızdan ilk aklımıza gelen Ceyhan Mumcu ağabeyimizdir. O, Atatürk devrimlerinin derinliğini anlamış sağlam bir Atatürkçüdür.”
“Atatürk bir hatıra değil, tarihte kalan bir varlığımız da değil. Bugün Türkiye, Atatürk mevzisinde savaşıyor. Atatürk, ‘İç cepheyi sağlam tutmak esastır’ demiştir; çünkü iç cephe sağlam olursa dış cephede başarı kazanmak mümkündür. Bugün Türkiye’nin iç cephesinde, üretim cephesinde, FETÖ ve PKK ile mücadele cephesinde Atatürk var. Doğu Akdeniz’de, Kıbrıs’ta, Suriye’de, Irak’ın kuzeyinde; Türk donanmasının ve Türkiye Cumhuriyeti’nin emperyalizme karşı dik duruşunda yine Atatürk var. O, devrimci tarzıyla bugün de bize ışık tutuyor. Atatürk’ü magazinleştiren, onu yumuşatarak etkisiz hale getirmeye çalışan girişimler var; bu, bütün uygarlık karşıtlarının başvurduğu bir yöntemdir. Son dönemde bir ‘FETÖ ve Amerikan Atatürkçülüğü’ ortaya çıktı. Atatürk’e karşı Atatürk’ü kullanmanın merkezi de ne yazık ki Amerikan ve Avrupa emperyalizmi oldu.”
“Dünyanın her yerinde büyük bir devrimci olarak Atatürk var. Nehru’nun, Atatürk İzmir’e girince İngiliz emperyalizminin tanrı olmadığını anladıklarını anlattığı anıları vardır. Bugün de Amerika’yı tanrı zannedenler, Afganistan olaylarında olduğu gibi onun ne olduğunu öğrenmişlerdir.”
“Vatan Partisi programındaki altı ok, Türk devriminin programıdır. İttihat ve Terakki’den Namık Kemal’lere kadar uzanan bir çizgidir bu. Atatürk devrimi de 1919’dan değil, 1910’lardan; Trablusgarp ve Balkan Savaşları sürecinden başlar. Silivri’deki o zor dönemlerde ve bugün 29 Ekim’lerde, 10 Kasım’larda milyonların Anıtkabir’e yürüyüşünde, Türkiye Gençlik Birliği’nin o coşkulu eylemlerinde Atatürk’ün o devrimci ruhu yaşatılıyor.”
***
*(Yayın kesintisi sonrası)*
Çıkış Yolu programına devam ediyoruz. Hepinizden özür dileriz; internet altyapısından kaynaklı bir sorun yaşadık. İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in, bir şehit yakınına yönelik kullandığı ifadeler üzerinden konuşuyorduk. İncelediğimiz zaman, İYİ Parti’nin siyasi dilinde sövgü içerikli kelimelerin arttığını görüyoruz. İsterseniz oradan devam edelim. İYİ Parti liderlerinin konuşmalarını incelediğimiz zaman sık sık “ahlaksız”, “alçak”, “bacı” gibi ifadeler, ardından “yavşak” gibi kelimeler kullanıldığını görüyoruz. Meral Akşener’de de bu durum çok fazla. Siyasi nezaketi benimsemeyen bir tarz görüyoruz. Bu durum Türkçenin noksanlığından değil, bir kültür meselesidir. Bakın, hiç kimsenin aklına kontrolü kaybettiğinde “yavşak” kelimesi gelmez. Demek ki onların dilinde bu kelime var; bir şeyi karşılıyor. Sinirleri bozulduğunda “yavşak” diyor veya “bacına bilmem ne yaparım” diyor. Yani bu, beslendikleri lumpen kültürüdür; sokak kültürü diyelim. İYİ Parti liderlerini bu kültür besliyor, milliyetçilik değil.
Türkiye’deki milliyetçi liderler; Ziya Gökalpler, Yusuf Akçuralar, en başta Mustafa Kemaller, nezaket ve terbiye timsalidir. Ziya Gökalp’in bütün konuşmalarına, yazılarına bakalım; acaba hiç “yavşak”, “alçak” gibi kelimeler kullanıyor mu? Yusuf Akçura’ya, Necip Asım’a bakalım. Diğer Türk milliyetçisi liderlere baktığımızda, onların çok beyefendi ve hanımefendi insanlar olduğunu görürüz. Ama bu sokak sözlüğü veya lumpen kültürü maalesef onların sözlüğünde var.
İYİ Parti’ye sanki milliyetçileri havuzlamak gibi bir görev verilmişti. Şehit yakınlarına karşı bu olay nasıl olacak? Ancak bu görevi veren Atlantik sistemidir. Görevin özüne baktığınız zaman Türk Silahlı Kuvvetleri’ne, Türk polisine, Türkiye’nin vatan bütünlüğüne karşı bir görev ve FETÖ ile PKK ile ittifak görevi görüyorsunuz. Böyle bir ittifak görevini üstlendiğiniz zaman şehit yakınlarına karşı da içinizden o kendi kültürünüzle ilgili söylemler çıkıyor. Ancak mesela Meral Hanım, Siirt’te bir dükkana girip Kürdistan üzerine uzun bir nutuk atan kişiyi hiç sinirlenmeden, terbiyeli bir şekilde dinliyor. Hiç oralarda “yavşak” demek aklına gelmiyor. Bu da dikkat çekici; çünkü girdiği mevzinin bilincinde. Her kritik durumda FETÖ mevzisindedir.
Meral Akşener, İçişleri Bakanı olduğu dönemde ve öncesinde Fethullahçı Terör Örgütü ile örgütsel olarak bağlantılıdır. Kocaeli’nde kime sorsanız bilir, kendisi örgütçülük yapmıştır. Benim isim olarak bildiğim insanları elinden tutup Fethullah Gülen’e götürmüştür. Öyle bir örgütlü konumu vardır ki bunu inkar edemez. Bakın, bunu en az onuncu defa söylüyorum. Nurettin Veren de Fethullah Gülen’in onu İçişleri Bakanı yaptığını söylüyor. Çünkü Çiller Özel Örgütü içinde en önemli isim Fethullah Gülen’di. Bunu da Sönmez Göksal’ın imzaladığı 1996 yılındaki Çiller-FETÖ hakkındaki MİT raporunda okuyoruz. O raporda Fethullah Gülen anlatılıyor ve Çiller ile ittifak yaptığı, hatta beraber uyuşturucu işleri bile çevirdikleri yazılı.
Meral Akşener, o Çiller Özel Örgütü’nün önemli elemanlarından biridir. Hangi yeteneğiyle, hangi birikimiyle İçişleri Bakanı oldu? Doğrudan Fethullah Gülen’in talebiyle. Emniyet istihbaratının başına FETÖ’nün emniyet müdürlerini getiriyor. Büyük bir cüretle Türk Silahlı Kuvvetleri’ni dinletiyor. Türk Silahlı Kuvvetleri’ni kim dinler? Ancak CIA ve Mossad dinler. Mesut Yılmaz da o dönemde, “Bu Meral Akşener’ler devletle savaşıyor, casusluk yapıyor” demişti. Milliyet gazetesindeki o dönemki manşetlerde Meral Akşener’in fotoğrafı vardır. Dolayısıyla Akşener böyle bir geçmişten geliyor. Bu geçmişte milliyetçilik yok; Gladio içindeki görevler var.
Şehit yakını ile yaşanan o olay, Cumhuriyet Halk Partisi tarafından “provokatörlük” olarak tarif edildi. Bir vatandaşın, “Siz PKK ve HDP ile iş birliği yapıyorsunuz” diye haklı bir yerden sorgulaması nasıl provokatörlük oluyormuş? Bundan daha vatansever bir tutum var mı? Vatandaş, İYİ Parti ve CHP’li yetkililere rastladığı yerde bunu soruyor; “PKK, FETÖ ve HDP ile berabersiniz, Meclis’te beraber sıraları dövüyorsunuz, onları hapishaneden çıkarmak istiyorsunuz” diyor. Halk bunu soracak tabii. Ben de soruyorum. Bu soruların neresinde provokasyon, neresinde kışkırtma var? Bu sorular son derece halisane ve vatanseverce sorulardır.
Halk artık görüyor. Bir tarihte “Bizim PKK ile ne alakamız var” diyorlardı. Ama şimdi İYİ Parti bile HDP’nin meşru olduğunu söylüyor. Neresi meşru? Kurşun sıkmak mı meşru? PKK için para toplamak mı meşru? Diyarbakır anaları, Van anaları, Hakkari anaları; evladını isteyen o analar HDP’nin kapısına dayanıyor. Bunlar toplumun yüreğinin yandığı konulardır. Mehmetçik’e kurşun sıkmanın neresi meşru? İYİ Parti’ye ve CHP’ye ben bunu soruyorum. PKK ile açıkça aynı mevzideler. Vatandaş bunu sorduğunda verecek cevap bulamadıkları için hiddetleniyorlar ve sövgüden başka başvuracakları bir araç kalmıyor.
Milletvekilliğinin düşürülmesi konusu ise bir kamu davası sürecidir. Dokunulmazlık kaldırılır, kamu davası açılır, mahkûmiyet kesinleşirse meclise yazı gelir ve okunur; o an milletvekilliği düşer. Meclis, oturup kendi kararıyla milletvekilliği düşüremez. Ancak İYİ Parti, o milletvekiline dair bir süreç başlatmıyor. Tam tersine, şehit yakınlarına “yavşak” diyen bir genel başkan var. Üstelik bu milletvekilinin sosyal medya paylaşımlarında baştan sona Fethullah Gülen’e övgüler düzdüğü ortaya çıktı. Cumhurbaşkanımızın açıkladığına göre de Ziraat Bankası’na 300 milyona yakın kredi borcu var. Bir yandan yolsuzluk edebiyatı yapıyorlar ama kendi milletvekilleri çiftçinin parası olan Ziraat Bankası’nın yüz milyonlarının üzerine yatmış.
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Kandil denen yuvayı yerle yeksan etmezsem bana Kemal Kılıçdaroğlu demesinler” diyor. Yerle yeksan deyince herhalde mantar tabancasıyla etmeyecek. Askerle, orduyla, hava ve kara kuvvetleriyle olur bu. Ama bir yandan tezkereye “hayır” diyorlar. O zaman Türk ordusuyla yerle yeksan etmeyeceksin. Şu anda Türk Silahlı Kuvvetleri, adım adım PKK’yı temizliyor ve o temizliğin sonunda Kandil’e beyaz bayrak çektirilecek. “Yerle yeksan edeceğiz” diyen Kılıçdaroğlu’na sormak lazım: Hangi orduyla yapacaksın? Türk ordusunun sınır ötesi harekatına izin veren tezkereye “hayır” diyorsun. Amerikan ordusuyla mı yapacaksın? Kandil, Amerika’nın kara kuvvetlerinin karargahı. Bu tamamen Türk milletini aptal yerine koyan bir çaba.
CHP, tezkereye “hayır” dediği an PKK’nın yanında olduğu ortaya çıktı. Ondan sonra bir palavra attı, “yerle yeksan edeceğiz” diye. Çok hafif bir tavır. Ayrıca CHP, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı stratejik ve iflah olmaz bir düşmanlık besliyor. “Ordu içinde tarikatlar yuvalanmış, savaş yeteneğini kaybetmiş” diyerek devamlı ordu aleyhine propaganda yapıyorlar. Psikolojik harekatlarla Mehmetçiğin moralini bozmaya çalışıyorlar. Bu kampanyanın merkezinde CHP, İYİ Parti, FETÖ ve PKK var. Hep birlikte Türk ordusunun moralini bozmaya çalışıyorlar. Buna baktığımız zaman, bunların kandili yerle yeksan etmek ve PKK’yı bitirmek yerine, PKK’yı koruma mevzisinde olduklarını görüyoruz. Efendim, terörle mücadeleden bahsetmişken; terörle mücadelenin en aktif yürütüldüğü yerlerden birisi de Diyarbakır. Diyarbakır ile ilgili bir konuya müsaadenizle giriş yapalım. Bugün Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde önemli bir basın toplantısı yapıldı. Ergani’deki taksici ve minibüsçülerle Vatan Partisi Diyarbakır İl Başkanı Ferdi Bey bir araya geldiler. Onların yaşadığı sorunlar Ulusal Kanal ekranlarından canlı olarak yayınlandı. Birazdan arkadaşlarımız kooperatif başkanımızı da telefonla yayına bağlayacaklar. Bir yandan ekrana fotoğrafları ve basın toplantısından görüntüleri rica edelim.
Nasıl değerlendiriyorsunuz? Vatan Partisi, Diyarbakır’ın bu ilçesinde de sorunların çözümü için adres olarak görüldü. Evet, Vatan Partisi çığ gibi Güneydoğu ve Doğu’da büyüyor. Her tarafta büyüyoruz ama oradaki büyümemizi çok önemli buluyoruz; çünkü Türkiye’yi oradan birleştireceğiz. Amerika Türkiye’yi oradan bölmek istiyor, biz ise o planı yaptığı vatan topraklarından birleştireceğiz. Son 4-5 gün içerisinde Kurtalan, Batman, Patnos, Ağrı, Malazgirt gibi bütün o bölgede il teşkilatlarımız kuruluyor. Çok büyük bir mutluluk içerisindeyiz. Diğer partilerin hepsinden katılımlar var, ancak biz en çok HDP’nin tabanından ve yöneticilerinden gelen katılımlardan sevinç duyuyoruz. Çünkü böylece PKK’nın tabanını bitiriyoruz. Aynı zamanda Kürt vatandaşlarımızın da bu ülkenin sahipleri olduğunu ve vatanseverlikte bütün Türk milletinin duygularını paylaştıklarını bir kez daha görüyoruz. Diyarbakır, Mardin ve diğer bölge illerindeki halkın sorunlarına değinen, onlara sahip çıkan çabalarımızın çok iyi sonuçlar aldığını görüyoruz.
Ferdi Tanan başkanımız önderliğinde, bugün Ergani’de taşımacılar, minibüs sürücüleri ve sahipleriyle toplantı yaptık. Ben de telefonla kendileriyle konuştum; taksi şoförleri, minibüs sahipleri ve halk önderleriyle görüştüm. Çok başarılı ve güzel gelişmeler yaşıyoruz.
(Telefon bağlantısı)
– Kadir Bey, yayına hoş geldiniz. Bize yaşadığınız sorunu özetler misiniz? Son durum nedir?
– Özetleyeyim hemen. Ferdi Bey’in de yardımıyla sesimizi duyurmaya çalıştık. Ergani’de 2006’dan beri faaliyet sürdüren 6 kooperatif var. Bize sorulmadan, danışılmadan bir ihale yapıldı. Ekim’in 18 ile 19’unda gerçekleştirilen bu ihale hakkında hiçbir şekilde bize yazılı bir belge gelmedi. İhale yapıldıktan sonra belediyeye çağrıldık; başarısız bir ihale olduğu için katılmamızı söylediler. Şartları değiştirmeden bu şekilde katılmamızı istediler, biz de kabul etmedik.
– Bu durumun size zararı nedir?
– İlçede 200’e yakın taksi faaliyet sürdürüyor, oda kaydımız ve vergilerimiz mevcut. 150 tane plakadan 52 tanesi ihale ile verildi. Araştırmamıza göre, maddi durumu iyi olan ve taksicilikle ilgisi olmayan kişiler ihaleye girip bu plakaları aldılar. Biz kooperatif üyeleri olarak 250 kişiyle bu ihaleye girseydik, açılış fiyatı 100 bin TL olan ihaleyi 250-300 bin TL’ye çıkarmak zorunda kalacaktık. Talebimiz; ihale şartnamesinde değişiklik yapılması ve kooperatif üyesi olma şartının getirilmesidir. Şu anki şartnamede sadece sürücü belgesi olup 5 yıl Ergani’de ikamet eden herkes ihaleye girebiliyor. Randevu talep ediyoruz ancak Valilik ve Genel Sekreterlik bize dönüş yapmıyor. İçişleri Bakanımız geçen hafta Diyarbakır’a geldiğinde talimat vermesine rağmen yine sonuç alamadık.
– Biz bu konunun sahibiyiz. Vatan Partisi olarak Ferdi Tanan başkanımızla birlikte bu sorunu çözeceğiz. Hem Valilik Makamı hem de İçişleri Bakanlığı ile görüşmelerimizi yürüteceğiz.
(Telefon bağlantısı sona erer)
Değerli izleyenler, bu sorunun takipçisiyiz ve çözüme kavuşturacağız. Şimdi bir diğer gündemimiz olan Mehmet Eymür konusuyla devam edelim. Hakkınızda ortaya attığı “bazı ülkelerin ajanı olduğunuz” iddialarını nasıl yorumlarsınız?
Mehmet Eymür, Türkiye’ye karşı bir Amerika operasyonu olduğu zaman hemen sahneye çıkar. 1971, 12 Mart darbesinde Erenköy’deki işkencehanenin başındadır. 12 Mart’ta Mahir Çayan ve arkadaşlarını Kızıldere’de katleden operasyonun başındadır ve bundan iftihar eder. 1973 yılında Nahr el-Barid kampında Bora Gözen ve 8 arkadaşımız İsrail donanmasının operasyonuyla şehit edildiklerinde de Eymür yine sahnededir. Ergenekon davasındaki ifadelerinde, Mossad ile iş birliği yaptığını ve o gençlerin yerini bildirdiğini açıkça itiraf etmiştir.
Daha sonra 1980’lerde Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı düzenlenen operasyonlarda, Turgut Özal’ın zeminini hazırlayan “metropor” operasyonunda yine o vardır. O dönem yayınladığımız belgelerle Hiram Abbas, Mehmet Eymür ve arkadaşlarını açığa düşürdük ve MİT’ten ihraç edildiler. Ancak Tansu Çiller başbakan olunca, Fethullah Gülen ile birlikte kurdukları “Çiller Özel Örgütü” bünyesinde Eymür’ü tekrar göreve aldılar. 1996 yılında Sönmez Köksal’ın MİT Müsteşarı olduğu dönemde imzalanan raporda, Eymür’ün CIA ve Mossad’a çalıştığı, FETÖ ile iş birliği yaptığı tescillendi ve tekrar ihraç edildi.
Şimdi Biden yönetimi Türkiye’ye karşı bir operasyon yürütürken, Erdoğan’ı devirme hedefiyle Mehmet Eymür’ü tekrar piyasaya sürdüler. Vatan Partisi, Amerikan operasyonlarında Türkiye’yi savunan cephenin en önünde olduğu için hedef alınıyor. FETÖ’den kaçan firari polis şefleri de yurt dışından benzer açıklamalar yapıyor. Beni Ergenekon davasında sorgulayan o ekip, CIA’ya çalıştıklarını söylediğimde hakkımda dava açtı ancak Türk yargısı beraatime karar verdi. Yani tespitim mahkeme tarafından doğrulandı.
Özetle, Mehmet Eymür ve Enver Altaylı gibi isimler, geçmişten bugüne CIA, Mossad ve FETÖ bağlantılarıyla bilinen, devletin raporlarında dahi sicilleri tescillenmiş şahıslardır. Kendisi de bu iş birliklerini inkar etmiyor, “devletin göreviydi” diyerek işin içinden çıkmaya çalışıyor. Ancak bu kirli sicil, belgelerle ortadadır. Zaten o iş birliği, cinayete giden bir iş birliği. Yani ta Lübnan’da arkadaşlarımızı İsrail’e öldürtmek… İsrail donanmasına Türk gençlerini katlettirdi. Yine Mahir Çayan ve arkadaşlarını… Kızıldere’de katleden operasyonun başında, orada da sabırla beklendiği zaman tutuklanabilecek gençlerimiz, Mahir Çayanlar, Mehmet Eymür’ün başında bulunduğu operasyon ile bombalar kullanılarak katledildiler. Bunun kimliği bu; Mehmet Eymür’ün kimliği bunlar.
Efendim, benim anlayamadığım; bu operasyonu, yani bu “Biden hareketi” dediğiniz şeyi yapanlardı bunlar. Yani şimdi Mehmet Eymür artık deşifre olmuş, bir anlamda postası çıkmış bir ajan mı diyelim, nasıl denirse… Yani böyle birini kullanarak nereye varacaklar? Bu da Amerika’nın aczini, zavallılığını gösteriyor. Afganistan’da düştüğü zavallı durum gibi… Amerika Birleşik Devletleri yenilen bir devlet olarak, sürekli yenilen bir devlet olarak Mehmet Eymürlerden başka kullanacak kimse bulamıyor. O hâle düşmüş durumda. Onu görmemiz lazım.
Türk basınında ekrana çıkartıp sizin aleyhinize… Şimdi bakın, o da çok önemli: Halk TV. Halk TV neyin nesi olduğunu, ne hâllere düştüğünü ortaya çıkartmış oldu. Mahir Çayan’ın katilini, Bora Gözen’in katilini çıkarıp överek; ondan sonra “Ne güzel, Doğu Perinçek’e biraz da bizim ekrandan vurun” falan… Bu da mesela Halk TV’nin düştüğü nokta. Sözcü Gazetesi’nin, Cumhuriyet Gazetesi’nin düştüğü nokta; yani doğrudan doğruya FETÖ ile bağlantılı olan… Halk TV’nin sahibi zaten FETÖ mensubu. İngiltere’de, onları da yakında Aydınlık Gazetesi ve Ulusal Kanal bütün belgeleriyle ortaya koyacak. İngiltere’de zenginleşmiş bir iş adamı; ama FETÖ bağlantılı. Oradan bir kısmını da tasfiye ettiler değil mi? Bazı gazetecileri, Uğur Dündarları falan. Ankara bürosunu da kapattılar galiba. Yani Halk TV de ne hâllere düşmüş, ne zavallı durumlara; Mehmet Eymürlere düşmüş, ona muhtaç olmuş hâldeler. Doğu Perinçek’e uğrayabilecekleri adam olarak Mehmet Eymürleri, Enver Altaylıları… Veyahut işte o Türkiye’den kaçmış olan, beni sorgularken CIA çalışanı olduğunu suratına söylediğim adamlara düşmüş durumdalar.
“Şey oldu efendim, lafını kestim. Buyurun lütfen.”
Fikri Sağlar da bir açıklama yaptı. “Dedik ya Mehmet Eymür çok önemli şeyler söyledi, bu incelenmelidir” dedi. Bakın Fikri Sağlar başından beri oradadır. Fikri Sağlar’ın bütün sicilini izleyelim. Her aşamada siyaseten HDP, PKK ve PKK’nın yasal örgütleriyle beraber olmuştur Fikri Sağlar. O bakımdan Fikri Sağlar’ın sicili bozuktur. FETÖ ile hep bağlantılı olmuştur. Bir türlü vazgeçmemiştir PKK’nın yasal örgütlerinden. Hep içinde de öyle bir özelliği vardır. Seçimlerde de hep PKK’nın yasal örgütleriyle ittifakı savunmuştur ve o çizgide kalmıştır. 12 Eylül’ün izin verdiği milletvekillerinden birisi, aynı zamanda bir hâl var. Evet, çünkü o ilk seçimde 12 Eylül milletvekilleri konseyin onayından geçti. Neyse, diyelim o kadar önemli değil ama şu önemli: Hep PKK ile ve PKK’nın yasal partileriyle…
“Mehmet Eymür de sizin hep hapiste tutulmanızı…”
E tabii, yani Amerika açısından bakarsanız; ben Amerika’nın bütün operasyonlarında, 12 Mart’ta, 12 Eylül’de, arkasından 1990 Turgut Özal’ın meşhur sansür sürgün kararnamesinden sonra, 98 yılında birtakım şeylerle, tertiplerle hep hapse atıldım. 2008’den 2014’e kadar Ergenekon’da… Yani Amerika ne zaman Türkiye’ye operasyon yaptıysa Mehmet Eymür’ü orada kullanmıştır, Doğu Perinçek’i de hapse atmışlardır. Onun için mesela buralarda tarafsız olanlar var; onları da buradan kınıyorum. Mesela Ahmet Hakan falan yazılar yazıyorlar: “Efendim Doğu Perinçek ile Mehmet Eymür hep karşı karşıya geliyorlar, birbirleriyle buluşuyorlar.” Orada Doğu Perinçek ile Mehmet Eymür karşı karşıya gelmiyor ki; Türkiye ile Amerika’nın Gladio’su, 12 Mart darbeciliği, 12 Eylül darbeciliği, onun arkasından Ergenekon tertipleri… Doğu Perinçek bunlarla karşı karşıya. Yoksa Mehmet Eymür değil.
Yani burada sen ne taraftasın? Hangi taraftasın? “Tarafsızız” diyorlar. Amerika ikide bir Türkiye’de darbeler düzenliyor ve o darbelerin karşısına dikilen Türkiye’nin vatansever güçleri, özgürlük güçleri, demokrasi güçleri var. Vatan Partisi de o güçlerin her zaman en önünde, en başındadır.
“Tamam, geçelim o zaman bu konuyu. Denge siyaseti. Biraz dış politika konuşalım efendim. Sayın Çavuşoğlu, Dışişleri Bakanımız, ‘Biz Rusya ile Amerika arasında dengeyi kendimize güvenerek yapıyoruz. Bu bir yalpalama değildir. O ikisinin arasında bir sıkışma değildir’ diyor. Tabii uluslararası alanda da sıcak gelişmeler yaşanıyor. Bu denge siyaseti yaklaşımını siz nasıl okuyorsunuz?”
Şimdi bakın, bu Türkiye’nin güvenliğiyle ve aynı zamanda üretim ekonomisi inşa etmesiyle ilgili bir stratejisi olmadığını gösteriyor hükümetin. Ya da kabine diyelim; onlar kendilerine kabine diyorlar. Tehdit nereden geliyor? “Amerika, Rusya arasında denge siyasetiyiz” diyorum. Rusya’dan nerede Türkiye’ye tehdit geliyor? Bütün tehditler Amerika’dan geliyor. Dedeağaç’a Rusya mı yığınak yapıyor? Larissa’ya, Selanik’e, Filipoviç’e, Girit’in kuzeyine, Suriye’nin kuzeyine, Irak’ın kuzeyine; Türkiye’ye namlularını çevirerek Rusya mı yığınak yapıyor? Veya Doğu Akdeniz’de şu anda “Nemesis” tatbikatı var; Yunanlıların intikam tanrıçası. Yani şimdi orada Amerika, İsrail, Fransa, Yunanistan, Güney Kıbrıs, üç devlet daha beraberler; Amerika bunların başında, namlular Türkiye’ye dönük. Nerede Rusya? Orada Rusya onların içinde yok. Türkiye’ye yönelik bir Rusya tehdidi yok.
Veya Azerbaycan’ın kurtuluşunu dün kutladık. Karabağ’da karşımızda kim vardı? Ermenistan; Amerika destekliyor. Sayın Cumhurbaşkanımız da New York’tan dönerken ne dedi? “Putin olmasaydı Karabağ’ı kurtaramazdık” dedi. Hatta iki kere söyledi bunu. Bütün coğrafyaya baktığımız zaman; Karadeniz’den Ege’ye, Akdeniz’e, Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyine… Türkiye, Amerika tarafından tehdit ediliyor, Rusya tarafından değil. Biden’ın ağzından daha 15 gün, hatta bir hafta önce dediler ki: “Bizim için bir numaralı tehdit Türkiye.” Rusya, Türkiye’yi bir numaralı tehdit olarak görüyor mu? Rusya dedi ki: “Bana tehdit Amerika’dan geliyor.” Türkiye’ye de tehdit Amerika-İsrail eksenli. Şimdi siz nasıl denge siyaseti izleyebilirsiniz?
Burada sizi tehdit eden, diyelim Birinci Dünya Savaşı’nda sizi tehdit eden İngiltere var, Fransa var, Çarlık Rusyası var; siz de mecburen Almanya’yla ittifak yapıyorsunuz. Atatürk de bu ittifakın zorunlu olduğunu ifade ediyor. Yani bugün de Amerika-İsrail eksenli tehdide karşı Rusya, Türkiye’nin müttefikidir. Yani bu verili tablo. İran bizim müttefikimiz. Ve bu ittifakları anlamadan, tanımadan bizim buradan çıkmamız mümkün değil.
O bakımdan Sayın Dışişleri Bakanımızın tespiti değil bu; bu kabinenin, yani Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan’ın politikası bu. Onun için Dışişleri Bakanımızın sırtına yüklememek lazım. “Efendim biz Amerika ile Rusya arasında denge siyaseti izleyeceğiz.” O zaman Türkiye’yi savunamazsınız. Türkiye’nin toprak bütünlüğünü koruyamazsınız, bağımsızlığını koruyamazsınız. Bunlar son derece ciddi yanlışlardır. Ve aynı zamanda üretim ekonomisi de; mesela Cumhurbaşkanımız bugün de söylüyor; diyor ki: “Tasarruf, yatırım, üretim, istihdam…” Formülleri bazen sırayı değiştirerek ifade ediyorlar. Ama bu üretim ekonomisinin inşası da Amerikan emperyalizminin dayattığı ekonomik programlara direnerek olur. Rusya’yla Amerika’yı aynı kefeye koyduğunuz zaman bunu yapamazsınız. Buradan Türkiye’nin bağımsızlığı, bütünlüğü ve üretim devrimi yönünde bir program, uygulama çıkmaz; hedefe ulaşamayız.
Bu nerede özellikle kendini gösteriyor? Suriye’de gösteriyor. Türkiye Suriye’ye askeri harekât falan yapacak konuşuluyor; yetkili ağızlardan, Cumhurbaşkanımız dahil böyle bir harekâtın haberleri veriliyor. Ama Türkiye orada Rusya’yla ve Suriye Devleti’yle iş birliği yapmadan, yani Beşar Esad’ın yönettiği Suriye Devleti’yle iş birliği yapmadan bu harekâtta başarılı olma şansı yok.
İkincisi; Ukrayna. Rusya’ya karşı Ukrayna’yı destekleyen, Kırım’ın Rusya tarafından ilhak edildiği iddiasına dayanan ve orada Ukrayna’yı destekleyen siyasetler de son derece tehlikeli. Çünkü Türkiye’nin bugün beraber olacağı ülkeler İran, Rusya ve bölgemizdeki Azerbaycan’dır. İran’a karşı bir yan bakış var; bu çok tehlikeli. Bugünkü kabinede (ben artık hükümet demiyorum, onlar kendilerine kabine diyorlar; anayasamızda kabine diye bir kavram yok; ben de onları öyle anmak zorundayım) İran’a karşı bir yan bakış var. Suriye’nin kuzeyinde Suriye ile beraber PKK’yı temizleme şansı varken, bütün Suriye sathında ve dolayısıyla Kandil’e beyaz bayrak çektirme şansı varken, Tayyip Erdoğan kabinesinin bu yönde bir adım atamayacağı, kararlılık gösteremeyeceği manzarasıyla karşı karşıyayız.
Geliyoruz Doğu Akdeniz’e. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımak için Abhazya “tanıyacağız” diye bizimle ortak deklarasyon ilan ederek bütün dünyaya açıklıyor. Arkasında Rusya var, Azerbaycan gelecek, Çin gelecek, İran gelecek vs. Ama biz Abhazya’ya kapıyı açmıyoruz. Kuzey Kıbrıs’ın tanınması yönünde de aktif bir siyaset, hatta hiçbir siyaset izlemiyoruz. “Müjde verecek Sayın Cumhurbaşkanımız Kuzey Kıbrıs’a gidiyor” dendi. Bina müjdesi verildi; binanın müjdesi mi olur? Ayrıca Kıbrıs Türkiye’nin kaymakamlığı değil ki, oradaki bir binanın yapılışını Türkiye Cumhurbaşkanı açıklıyor. Ve orada da hayal kırıklığı yaratılıyor.
Amerika, Biden planlarına göre Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan yönetimini devirmek istiyor. O devirme nereden başlayacak? Bence Kıbrıs’tan başlayacak, Doğu Akdeniz’den başlayacak. Orada Kuzey Kıbrıs’ın tanınması konusunda Amerika’ya adım attıramazsınız. Adam seni de oradan devirecek. Yunanistan Amerika ile beraber, İsrail Amerika ile beraber, Fransa Amerika ile beraber. Avrupa… Alman gemisi kalkıyor, bizim ticaret gemimize Doğu Akdeniz’de çıkıyor. Dolayısıyla Batı’nın Kıbrıs’ı tanıma ihtimali yok. Peki, o zaman nereden tanımayı başlatacaksın? İşte Abhazya kapıda. Pakistan; bugün Pakistan hükümetinin önemli bir temsilcisi bizi ziyaret etti. Pakistan da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıyacak ülkelerden. Buralarda hükümetin bir inisiyatif göstermediği açık.
“Çin’le ilgili bir gelişme oldu efendim. Suriye’ye dikkat çektiniz ama Çin’in Birleşmiş Milletler daimi temsilci yardımcısı, Türkiye’nin Suriye’de bulunmasını yasa dışı olarak tarif ediyor, işgal olarak tarif ediyor.”
Evet. Şimdi bakın, bu bir yandan Çin’in hatası ama bir yandan da bizim kabinenin hatası. Neden? Orada Rus askeri var, İran askeri var; Çin, Rus ve İran askeri hakkında “işgalci” demiyor. Neden demiyor? Çünkü Suriye Devleti, “İran ve Rusya benimle birlikte, ülkemizi savunmak için benim iznimle burada bulunuyorlar” diyor. Yani meşru bir kuvvet olarak Suriye’de varlar diyor. Türkiye hükümetinin Suriye hükümetiyle iş birliği yaparak bu meşru zemini yakalaması lazım. Suriye buna hazır.
“Çin Halk Cumhuriyeti’ne biz bunları anlatıyoruz; diyoruz ki: Oradaki Türk askeri, Amerikan emperyalizmine karşı PKK’yı ve yobaz örgütleri temizleyen bir askeri güçtür. Ama Suriye Devleti ‘Topraklarımda bu güç işgalci olarak bulunuyor’ dediği zaman, ne oluyor; Rusya’sı, İran’ı, Çin’i vesaire, Beşar Esad yönetimiyle birlikte tavır alıyor. Burada hatanın kökünü kendimizde aramamız lazım. Çünkü biz Beşar Esad’la iş birliği yapsak, Beşar Esad ‘Tamam, Türk askeriyle beraber teröristleri birlikte temizliyoruz’ dediği an sorun çözülmüş oluyor.”
“Efendim şöyle bir hava var sanki; bu Soçi buluşmasından hemen önce başladı. Türkiye’de bazı yayın organlarına, yabancılara belli kaynaklardan ‘Tam giderken Erdoğan Roma’da Biden’la buluşacak’ diye bir müjde gibi sunuldu. Arkasından işte sanki Amerika ile işleri düzeltirsek bir sıcak para buluruz gibi bir anlayış var. Yani bir kanat sürekli Amerika ile ilişkilerin düzeltilmesi konusunda bir çaba içerisinde.”
Dünyada saldırgana taviz vererek paçasını kurtarmış veya durumunu düzeltmiş bir ülke var mı? Bakın burada saldırgana tavizin ötesinde, Amerika Birleşik Devletleri Batı Asya’da “İkinci İsrail” devletini kurmak istiyor. Amerika’nın stratejik hedefi “Kürdistan” adı altında ikinci İsrail devletini kurmak. Buna Türkiye de dahil. İkinci İsrail hangi topraklarda kurulacak? En büyük parça Türkiye; Irak’ın kuzeyi, Suriye’nin kuzeyi, biraz da İran toprakları. Ama Diyarbakır’ı merkez diye ilan ediyorlar. Amerika burnumuzun dibine, Dedeağaç’a ve bütün Yunan kıyılarına bize karşı yığınak yapıyor. Artık bunun tartışılacak tarafı var mı? Silah yığıyor ve o silahların namluları Türkiye’ye dönüyor.
Bakın, bu kadar silah yığıldıktan sonra dünya tarihinde o silahların patlamadığı tek bir örnek yoktur. Silahlar patlasın diye yığılır, gösteriş için yığılmaz. Teslim almak için yığılır, patlamasa bile. Şimdi o yığılan silahlar karşısında Türkiye’nin bu politikası, yani “Amerika’yla, Rusya’yla denge yapacağım” gibi politikası veya Amerika’dan medet ummak… Senin karşına silah yığıyor. Sayın Cumhurbaşkanımız, Sayın Tayyip Erdoğan, Sayın Dışişleri Bakanımız, Sayın Milli Savunma Bakanımız, Sayın Kabine Üyeleri; vatanımızın karşısında Amerika silah yığıyor. Öyle basit bir silah falan değil; binlerce tankı Dedeağaç’a yerleştiriyor. Dedeağaç ne? Trakya’mızın dibi, burnumuzun dibi. Elini uzattığın zaman Dedeağaç’a değiyorsun. Oraya silah yığıyor. Oraya yığılan silahlar, İstanbul’a kadar uzanan dar bir cephede Türkiye’yi tehdit ediyor. Ve Amerika denizlerde de büyük gücü olan bir ülke. Yanına İsrail’i de almış, yanına Fransa’yı da almış… Bunları görmeden Türkiye’yi savunmak, Türkiye ekonomisini ayakta tutmak ve çarkı çevirmek mümkün değildir. Türkiye’nin en temel meselesi budur. O bakımdan Türkiye, Amerika’dan mermi, tank mermisi, tank paleti veya Amerikan uçaklarının bombalarını bekleyebilir; bunları anlamak lazım. Ancak kredi gibi beklentiler çok hayalidir. Zaten Biden da “Seni yıkacağım” diye ilan ediyor.
Bakın, Sayın Tayyip Erdoğan, Biden ile görüşme yapıyor değil mi? O görüşme nasıl yapılır? Sayın Cumhurbaşkanımız o görüşmeye şöyle başlamalıdır: “Sayın Biden, RAND Corporation raporlarını okuyorum, seçim konuşmalarınızda da söylüyorsunuz; beni yıkacakmışsınız. Hatta bunu gülerek söylüyorsunuz. Gel şunu anlat, nasıl yıkacaksın, ben de tedbirlerimi alayım.” Konuşmaya böyle başlarsınız. Arkasından, “24 Nisan’da Sayın Biden, siz Ermeni soykırımını tanıdınız. Nasıl tanırsınız? Siz hangi Türkiye’yi bölme planlarının içindesiniz? Ben de sizin bu kararınızı tanımıyorum” dersiniz. Tayyip Erdoğan’ı yıkacağını raporlarda yazılı olarak ilan eden, seçim konuşmalarında ifade eden ve New York Times’a bu konuda beyanatlar veren bir Biden’ın karşısına oturan Türkiye hükümet başkanı, konuşmaya böyle başlamalıdır. “Siz benim devrilmemi yazıyor ve söylüyorsunuz. Söyle bakalım Sayın Biden, nasıl yapacaksın?” derseniz, karşı taraf o anda tamamen abondone olur, gardını düşürür. Ama o görüşmeye sevinçle giderseniz ya da hükümet çevreleri “Bir saat on dakika görüştü” diye bayram yapıp bunu bir başarı olarak sunarsa, o zaman Türkiye, Biden’ın karşısında ayakta duramaz. O 1 saat 10 dakika hikayesi vahim bir olaydır; Türkiye’nin gururunu inciten bir olaydır. Türkiye, Amerika ile “1 saat 10 dakika görüştük” diye iftihar etmez. Benim dediğimi yaparsa görüşme 5 dakika sürer ama karşı tarafın nakavt olmasıyla sonuçlanır. Siz ona “Biden, söyle bakalım nasıl beni yıkacakmışsınız?” dediğinizde, adam büyük ihtimalle koltuğu bile terk eder ve siz onu gündemden kaçırmış olursunuz.
***
Amerika’da Biden öncülüğünde Aralık ayında bir demokrasi zirvesi yapılacak. Burada bir davet tartışması var ve Türkiye’nin davet edilmediği ortaya çıktı. Yüzü aşkın ülke davet ediliyor; ancak Türkiye, Rusya, Çin, İran ve Vietnam gibi ülkeler listede yok. Türkiye’de bazı çevreler, “Demokrasiyi bitirdiğiniz için sizi çağırmıyorlar” şeklinde yorumlar yapıyor. Bu yorumları nasıl değerlendiriyorsunuz? Dedeağaç’a, Filibe’ye, Larissa’ya, Selanik’e, Girit’in kuzeyine namluları Türkiye’ye çeviren Amerika, Türkiye’ye demokrasi madalyası mı takacak? Kimleri çağırmıyor? Türkiye, Rusya, İran, Çin, Macaristan, Vietnam, Venezuela, Mısır… Amerika, bu tavrıyla aynı zamanda Türkiye’nin ittifak potansiyelini de ilan etmiş oluyor. Hükümetimiz hala Mısır’la ilişkileri düzeltmiyor ama Amerika; Mısır’ı, Türkiye’yi, İran’ı, Rusya’yı, Çin’i, Vietnam’ı aynı kategoriye koyarak “Ben bunları demokrasi olarak görmüyorum” diyor. Bu, Türkiye’ye gerçekleri hatırlatan çok önemli bir mesajdır. Amerika diyor ki: “Ben seni demokrasi olarak görmüyorum, ben seni İran’la, Çin’le, Rusya’yla aynı kefeye koyuyorum.” Batı basınına bakın; “Despotlar, diktatörler” diyerek İran Cumhurbaşkanı’nın, Çin Devlet Başkanı’nın, Putin’in ve Erdoğan’ın resimlerini kapak yapıyorlar. Bu, Türkiye için çok öğreticidir. Dışişleri Bakanlığı’nı bir kenara bırakalım, sadece o dergilerin kapaklarına bakarak bile Türkiye kendisine tehdidin nereden geldiğini görebilir. Amerika’nın demokrasiyle bir ilgisi yok. Eğer dünyada bir demokrasi zirvesi toplanacaksa, çağrılmaması gereken tek bir ülke vardır, o da Amerika’dır. Irak’a, Suriye’ye demokrasi getirdiler; Türkiye’ye de FETÖ ile demokrasi getirmeye kalktılar.
CHP’den de davet edilmemeden dolayı iktidarı suçlayan açıklamalar geldi. Tabii onlar Amerika’nın yandaşı, Atlantik güçleri; onlar Türkiye’yi suçlayacak. Çünkü onlara göre Amerika’ya teslim olmazsan demokrasi yok. Tekrar sayıyorum; Amerika’ya başını dik tutan ülkeler Rusya, Çin, İran, Türkiye, Macaristan, Venezuela, Vietnam… Bunların hepsi Amerika’ya karşı dik duran ülkeler. Türkiye de bunların içinde ama kendi bulunduğu yerin bilincinde değil. Sayın Tayyip Erdoğan’ın Amerika’ya karşı bir duruşu var ama tutarlı ve kararlı bir mevzi içinde değil. “Denge” dediği an kararsızlığını ve tutarsızlığını ifade etmiş oluyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sağlığıyla ilgili başlatılan kara propaganda da bu yıkma planının bir parçasıdır. Amerika’daki birtakım isimlerin tweetleriyle başlayan, ardından Pentagon’da etkili olan yayın organlarına sıçrayan bu süreç, tamamen Atlantikçi çevrelerin yürüttüğü bir kampanyadır. Çin, Rusya veya İran basınında böyle bir propaganda var mı? Yok. Bu da düşmanın kim olduğunu gösteriyor. Amerika, devirmek istediği Cumhurbaşkanımızı yıpratmak için her aracı kullanıyor.
***
Bugün Pakistan Adalet ve Hareketi (PTI) Merkez Yönetim Kurulu yöneticileriyle görüştük. Genel Başkan Yardımcımız Sayın Utku Reyhan başkanlığındaki heyetimiz İstanbul’da, ben ise Ankara’da görüştüm. Partinin üst düzey yöneticilerinden ve aynı zamanda Hükümette İstihbarat Bakanı olarak görev yapan Sayın Ahmet Cevad ile çok güzel bir görüşme gerçekleştirdik. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınması meselesini konuştuk; son derece yapıcı ve olumlu bir tavır aldılar. Afganistan’ın kurtuluşu ve kalkınması konusunda fikir birliği içindeyiz. Pakistan Başbakanı İmran Han, “Amerika Afganistan tarihinden hiç ders almamış; İngiliz emperyalizmini, Sovyetleri ve en son Amerika’yı yenen şanlı bir halka karşı işgal politikası gütmek büyük bir yenilgiyle sonuçlandı” diyor. Pakistan ile Türkiye arasında tarih boyunca çok sıcak ilişkiler olmuştur. Dilimizdeki Türkçe kelimelerden tutun, Babür İmparatorluğu’na kadar ortak bir mirasımız var. Pakistan’da “Ertuğrul Gazi” dizisine büyük bir sempati var, İmran Han bile kaçırmadan izliyor. Onlar Osmanlı tarihini kendi tarihlerinin bir parçası olarak görüyorlar.
***
Bankaların yılın 9 ayındaki karları %22 artarken, faiz gelirleri %41,9 artarak 57 milyar liraya ulaştı. Bu para çiftçinin ve esnafın sırtına binilerek elde edildi. Hükümetin çiftçiden yana değil, büyük bankalardan (ki birçoğu yabancı iştirakli) yana olduğu ortadadır. Bankalar bu sene kar etmesin kardeşim; bırakın da çiftçi toprağını eksin, gübresini alsın, traktörüne mazot koysun. Vatan Partisi olarak “Faiz borçları silinsin, ana borç bir yıl ertelensin ve beş taksitle ödensin” diyoruz. 57 milyar liralık kârın bir kısmından vazgeçseler bankalar batmaz. Yeni Şafak gazetesinin verilerine göre bankaların yıllık kârı 80 milyar lirayı bulacak. Bu 80 milyarın sadece 10 milyarı bankalara kalsa, kalan 70 milyarla Türkiye çiftçisinin borçları rahatlıkla çözülür. Hükümetin kimin yanında olduğu, kimlerin tefecilik yaptığı bu tablodan açıkça görülmektedir. Hükümet, büyük tefecilerin mi yoksa çiftçilerin mi yanında olacak? Vatan Partisi bu konuda çok açık: “Çiftçilerin hükümeti olacağız, çiftçilerin yanında olacağız.” Çiftçi, memleketin efendisidir. Madem efendidir, o halde bu efendiyi faiz yükü altında ezdirmeyelim; traktörüne ve tarlasına haciz getirmeyelim.
Polatlı’nın Kuşçu Köyü’nden İsmail Dereköy veya Amasya’nın Büyük Kızılca Köyü’nden Ömer Sarı bana ulaşıp, “Soğanımızı tarladan kaldıramıyoruz, Ziraat Bankası borcuyla yandık bittik, birkaç günümüz kaldı” diyorlar. Yeni Şafak gazetesinde yer alan rakamlar ortada; bankaların kârını azaltırsak çiftçinin sorununu çözeriz. Bu kadar basit. Vatan Partisi tavrını net bir şekilde belirliyor: Evet, bankalar bu kadar kâr etmeyecek. Hatta bu sene hiç kâr etmesinler; o 80 milyar Türk lirasını çiftçinin sorununu çözmek için ayıralım. Hükümet kararlarıyla bunu çözmek mümkündür.
İsmail Dereköy bana telefon edip, “Ziraat Bankası’na 300 bin lira borcum var, soğanımı satsam 100 bin lira etmiyor” diyor. Banka yetkilileri, “Getir 50-60 bin lira öde, gerisini zaman içinde çözelim” gibi geçici çözümler sunuyor ancak bu tür kolaylıklar kalıcı olmuyor. Yeni Şafak’ta yayınlanan tabloya göre bankalar 80 milyar Türk lirası kâr etmiş. Bunun büyük bir bölümü faiz kârıdır ve rekor düzeydedir. Yılın 9 ayında bankaların faiz gelirleri yüzde 41 artmış, böylece 57 milyar lirayla tüm zamanların en yüksek 9 aylık kârına ulaşmışlar. Türkiye’de tefecilik şu anda doruk noktada. Bazı arkadaşlarımız, “Bankaları küstürmeyelim, bankalar batsın mı?” diyor. Küserse küssün arkadaş! Çiftçi küsmesin. Çiftçi küserse hepimiz mahvoluruz. Çiftçi gübresini atamazsa, tohumunu ekemezse, tarlasını süremezse Türkiye ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya kalır.
Bu sorun nasihatle çözülemez. Yöneticiler, “Ağıllarınızda koyunları eksik etmeyin, toprağınızı ekin” diyor. Çiftçi ise haklı olarak, “Neyle ekeceğim? Traktörüme mazotu nasıl dolduracağım, gübreyi nasıl alacağım?” diye soruyor. Mazotu olmayan traktörle mi sürecek? Karasabana mı dönecek? Bu nasihatlerle sorunun altından kalkılamaz. Bankaların 80 milyar liralık rekor kârı dururken, kusura bakmasınlar; bankalarımız rekor kâr yapmasın, çiftçimiz toprağını eksin.
Vatan Partisi olarak çiftçi buluşmalarımız devam ediyor. Balıkesir, Denizli, Antalya, Konya, Kayseri güzergahımız var. Yalnız ben değil, tüm partimiz Türkiye’nin yüzün üzerinde yerinde üretim kurultayları düzenliyor. Köylere kadar inmiş durumdayız; bildiriler dağıtıyor, afiş asıyor, üreticiyle doğrudan buluşuyoruz. Bu, sadece bir kurultay çalışması değil, partimizin topyekûn bir seferberliğidir. Üreticilerin fikirlerini alarak bir “Üretim Devrimi Programı” hazırladık. Makro düzeyden mikro düzeye ekonomiyi indiriyoruz; köylüler, sanayiciler ve esnafla planlar hazırlıyoruz.
Örneğin Zonguldak için bir planımız var: 3 milyar dolar gibi küçük bir yatırımla, yılda 10 milyar dolarlık kömür ithalatına harcanan dövizden Türkiye’yi kurtarabiliriz. Zonguldak’ı kapatma planları, çevrecilik bahanesiyle fosil kaynaklarımızı kullanmamızı engellemeye çalışan emperyalist bir yaklaşımdır.
Toplumda iktidarın hatalarıyla körüklenen bir karamsarlık havası var. Ancak karamsarlık çok yanlış ve teslimiyetçiliktir. Biz Türkiye’nin tarihine, birikimine, namuslu ve çalışkan insanına bakıyoruz. Vatan Partisi olarak iyimseriz ve umutluyuz. Bu sorunlardan Türkiye, üretim devrimiyle çıkacak. Karamsarlığı yayanlar Atlantik yanlılarıdır; biz ise üretim devrimi umudunu yayıyoruz.
Asgari ücret görüşmelerine gelince; evet, fiyat artışlarına göre ayarlama yapılmalıdır. Ancak bizim asıl vaadimiz, senin oğluna, kızına iş vermektir. Fabrikalar açarak, tarıma kaynak ayırarak istihdam yaratacağız. Türkiye üretim yaptıkça refah artacak, ailenin geliri yükselecektir.
Son olarak, yarın büyük devrimci önderimiz Atatürk’ü saygıyla anıyoruz. Bu bağlamda Doğu Perinçek’in “Kemalist Devrim” dizisini öneriyoruz. Bu sekiz kitaplık seri, Kemalist Devrim konusunda yapılmış en sistemli ve kapsamlı çalışmadır. Müzik önerisi olarak da Nüvit Kodallı’nın, Cahit Külebi’nin şiirinden bestelediği Atatürk Oratoryosu’nu dinlemenizi tavsiye ediyoruz. Büyük Türk şairi Cahit Külebi’yi de burada saygıyla anıyoruz.

