Çıkış Yolu • 26.06.2024

Çıkış Yolu • 26.06.2024

Bayram geçirdik, bayramlar kutlu olsun. Bütün izleyicilerimizin ve sizin de bayramınız kutlu olsun, sağ olun.

Sayın Penişek, hem bayram sürecinde hem de bugün sıcak gündemde bir “eksen” tartışması var. Sayın Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın bu yönde açıklamaları oldu. Bunun dışında da televizyonlarda “Türkiye eksen değişikliğine mi gidiyor?” tartışmaları yürütülüyor. Tabii bu, dünyadaki tartışmalardan da bağımsız değil. Çünkü dünyada da hızlı bir diplomasi trafiği söz konusu. Bir yanda Avrupa Birliği ülkeleri bir araya gelip barış konferansları düzenlerken, diğer yanda Ukrayna Savaşı devam ediyor; Putin Çin’i ziyaret ediyor, aynı zamanda Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne bir ziyareti var. Bu kapsamda Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da bir Çin ziyareti oldu. Geçtiğimiz günlerde yapılan bir mülakatta da “dünya savaşı beklentisi” gibi konularda açıklamalar yapıldı. Buralarda konu hep aynı yere, yani eksen tartışmasına geliyor: Türkiye bu tartışmaların neresinde, neresinde olmalı? Bir eksen değişikliğine mi gidiyor? Dünyanın ekseni nereye kayıyor?

Dünya bir kere Asya çağına girdi. Önce dünya ekseninden bahsedelim. Dünya ekonomisinin ağırlık merkezi artık Asya’da; lokomotif güçler Çin ve Hindistan. Dünya ekonomisinin büyümesine en büyük katkıyı bu ülkeler sağlıyor. Bu iki ülkenin büyümesini çıkardığınızda dünya ekonomisi neredeyse yerinde sayacak. Yalnızca ekonomik ağırlık değil; icatlar, patentler artık Asya’da ve umutlar da burada. Bu yeni bir çağ. 15-16. yüzyıldan başlattığımız Atlantik çağının sonuna geldik. Şimdi Asya’dan yükselen yeni bir sistem var; daha paylaşımcı, kamucu, halkçı, devletçi; milletlerin ve devletlerin bağımsızlığından yana, Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyayı tek başına yönetme iddiasını çöpe atan yeni bir düzen kuruluyor. Buna Asya çağı diyebiliriz.

Türkiye de bu çağdaş uygarlığın öncü konumlarından birinde yer alacak. Bu süreç nesnel, mecburi bir süreçtir; Türkiye’nin Asya uygarlığının öncü konumlarına yerleşmesi kaçınılmazdır. Bu bizim İstiklal Savaşı’mız gibi bir şey. 1914-1922 yılları arasında Birinci Dünya Savaşı ile başlayan İstiklal Savaşı’mız nasıl Türkiye’nin bağımsızlığını ve bütünlüğünü koruması için mecburi idiyse, bugün de Türkiye’nin güvenlik açısından ve ekonomide girdiği çıkmazdan kurtulması, yeni ufuklara yönelmesi açısından Asya’da yer alması mecburidir.

Atlantik sisteminde Türkiye’ye hayat yok. Hem ekonomik olarak bir gelecek sunmuyor hem de 1980’den bu yana 44 yıldır dayattığı ekonomi modeli, Türkiye’yi 500 milyar dolar borca batırdı. Bu model, Türkiye’nin üretim ekonomisini büyük ölçüde tahrip etti. 1980’lerde Turgut Özal ile başlayan bu sistem, havadan para kazanan bir kesim üretti; milli sanayicileri ve tüccarları dışlayarak sistemi sıcak para komisyoncularına, faizcilere, borsa vurguncularına bıraktı. Bu “dört sülük” dediğimiz kesim Türkiye’nin üretim kabiliyetlerini zayıflattı. Türkiye bu ekonomik çıkmazdan bir üretim devrimiyle çıkmak zorunda.

Güvenlik açısından bakıldığında da Atlantik sistemi bize bölünmeyi dayatıyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin bir Kürdistan planı var; biz buna “ikinci İsrail” diyoruz. Bu nedenle Türkiye’nin Atlantik sistemi içinde kalması mümkün değildir. Türkiye’nin hem üretim devrimini gerçekleştirmesi hem de toprak bütünlüğünü sürdürmesi için Asya’da konumlanması bir mecburiyettir. Bunun önüne geçebilecek bir kuvvet yok; ne AK Parti ne Cumhuriyet Halk Partisi ne de diğerleri, hiçbiri Türkiye’nin hayati menfaatlerine karşı duramaz. Türkiye, imparatorluk geleneği ve Atatürk devriminin mirasıyla artık Atlantik sistemine sığmıyor.

Sayın Cumhurbaşkanı 2019’da Birleşmiş Milletler’de “sarkacın Asya’ya kaydığını” söylemişti, ardından Şangay İşbirliği Örgütü toplantılarına katıldı. Sayın Fidan da katıldı. Fakat dün Sayın Fidan, “Türkiye’nin BRICS’e katılmasını eksen kayması olarak görenler var ancak Türkiye’nin dış politikasında eksen kaymasını gündemden çıkaralı çok oldu” dedi. Bakın, ben bir dış politika tartışmıyorum, ben sistemi tartışıyorum. Türkiye’nin Asya’da konumlanması bir tercih değil, 1980’de dayatılan sistemden çıkış, yani bir sistem değişikliğidir. Bu süreç 2014’te Silivri duvarlarının yıkılmasıyla başladı. 1980’den 2014’e kadar Türkiye’ye gümrüklerin kaldırılması, çiftçinin desteklenmemesi ve kamu ekonomisinin tasfiyesi dayatıldı. Buna karşı 2014 yılında Silivri’de duvarları yıkarak bir yanıt verdik. Ardından 15-16 Temmuz darbe girişimiyle Amerika’nın Türkiye’deki silahlı gücü tasfiye edildi. Bugün Türkiye hapishanelerinde NATO yandaşı generaller yatıyor. Sayın Fidan’ın “gündemden çıkaralı çok oldu” derken belki de kastettiği budur.

Tüm bu güvenlik operasyonları ve sistem arayışları, Türkiye’nin Atlantik’ten kopuşunun somut göstergeleridir. Bir yandan hükümet içerisinde “eksen değişikliği yok” söylemiyle Çin kültürünü incelemek gibi bir bocalama yaşansa da, Türkiye’nin gerçekleri ve ihtiyaçları, yönünü Asya’ya çevirmesini zorunlu kılmaktadır. Asya’ya giden bir gemi var ve Türkiye bu gemide yerini almaktadır. Türkiye’nin büyük sermayesi; Çin, Rusya ve İran gibi Asya ülkelerine yönelmiş durumdadır. Türkiye’nin enerji güvenliği de Azerbaycan, Rusya, Cezayir ve İran gibi Asyalı komşularına (Cezayir de Afrika’nın kuzeyinde olsa da Asya’nın bir uzantısı sayılır) bağlıdır. Dolayısıyla Türkiye’nin gerçekleri, Asya’ya giden bir rotayı işaret etmektedir. Ancak Asya’ya giden bu geminin kaptan köşkünde büyük bir bunalım vardır. Direksiyonu kaybetmiş gibi davranan yönetim, gemi Asya’ya doğru yol alırken çark etmeye çalışmaktadır. Çeşitli manevralar ve ayak oyunlarıyla hem Batı’yı hem de Doğu’yu kandırmaya çalışıyorlar; fakat ne Batı’ya güven veriyorlar ne de Doğu’ya. Batı’ya “eksen değiştirmiyoruz” mesajı verirken, Doğu’da da kafa karışıklığı yaratıyorlar.

Sayın Devlet Bahçeli, bugün bir rahatsızlığı nedeniyle gecikmeli başlayan grup toplantısında önemli açıklamalarda bulundu. Kendisine geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz. Bahçeli, Ukrayna Barış Konferansı’na Rusya’nın davet edilmemesini eleştirerek bu zirvenin “fare doğurduğunu” ifade etti. Ayrıca, Fener Rum Patriği’nin zirveye “ekümenik” sıfatıyla davet edilmesini Lozan Antlaşması’nın yok sayılması olarak nitelendirip sert bir şekilde eleştirdi. Bu durum, hükümetin dış politikadaki zikzaklarını ve çelişkilerini doğrulamaktadır. BRICS ülkeleri ve Hindistan gibi önemli aktörlerin bu toplantıya katılmamış olması, Bahçeli’nin eleştirilerinin haklılığını ortaya koyuyor. Türkiye’nin ise bu toplantıda yer alması ve Fener Rum Patrikhanesi’ni bir devlet temsilcisi gibi konumlandıran bir tutum sergilemesi, kamuoyunda büyük tepki çekti. “Bilmiyorduk” gibi gerekçeler inandırıcı değildir; zira kurumlar arası listeler önceden bellidir. Hukuken baktığımızda ise Fener’deki kurum, Fatih Belediyesi’ne bağlı bir papaz kurumudur. Ona “patrik” veya “ekümenik” demek, uluslararası bir statü tanımak anlamına gelir ki bu hem Lozan’a hem de Türkiye’nin milli menfaatlerine aykırıdır.

Bugün Türkiye’nin en temel sorunu “devlet zaafı”dır. PKK’ya ve HDP/DEM gibi oluşumlara karşı yasal yollardan müdahale etmeyip, onlara belediye imkânları ve mazbata tanıyarak milli devleti zayıflatıyorlar. Ekonomik sorunlar da dâhil olmak üzere, karşılaştığımız tüm problemlerin çözümü milli devleti güçlendirmekten geçer. Örneğin, yakın zamanda Haliç’te ve Galata Kulesi çevresinde bazı grupların LGBT bayrağı açması, halkımızın değerlerine karşı bir meydan okumadır. Bu eylemleri yapanlar, Diyarbakır’dan Van’a kadar halkın değerlerini görmezden gelerek Batı’nın yönlendirmelerine bağlı hareket etmektedirler. Vatan Partisi olarak biz, LGBT propagandasının ve örgütlenmesinin yasaklanması için kapsamlı bir yasa teklifi hazırladık. Bu, dünyada örnek gösterilecek nitelikte titiz bir çalışmadır.

Dünya genelinde yaşanan gelişmelere baktığımızda, tarihteki büyük savaşların hep dengelerin değiştiği dönemlerde çıktığını görüyoruz. Yükselen güçler, mevcut dünya paylaşımını reddettiğinde savaşlar tetiklenmiştir. Günümüzde Çin, barış yoluyla güçlenerek Amerika’yı geride bırakmaktadır; dolayısıyla Çin’in savaşa ihtiyacı yoktur. Amerika Birleşik Devletleri ise gerileyen ve kaybeden bir güçtür. Özellikle “dolar saltanatı”nın çöküşü, Amerika’nın haraç düzenini bozmuştur. Dolar dolaşımı daraldıkça, Amerika’nın iç çelişkileri keskinleşmektedir. Batı basını bile artık Amerika’nın iç savaşa sürüklendiğini yazmaktadır. Amerika’nın bu kaybı silahlı bir çatışmayla tersine çevirme şansı zayıftır çünkü böyle bir macera, onu çok daha büyük felaketlere sürükleyecektir. Trump gibi isimlerin içe çekilme yanlısı tutumları, bu savaş tehlikesinin dinamiklerini de değiştirmektedir. Yalnızca Orta Doğu’da 8 trilyon dolar kaybettik. İçe dönelim, kendi ekonomimizi kalkındırmaya ve halkımızı refaha kavuşturmaya çalışalım. “Dünyadaki bu maceralardan vazgeçelim” diyorlar. Rusya’ya karşı dağılım mı? Yani Rusya’ya karşı dağılım mı? Çin’e karşı da daha olumlu olur. Ama Amerika’nın “derin devlet” dedikleri, saldırgan, tırnaklarını dışarı gösteren kesimi ne yapar? Mesela bazı tahlillerde şöyle deniyor: “Trump seçimi kazanırsa onu bir suikastla temizler, ortadan kaldırırlar.” Ama Trump’ı ortadan kaldırsanız bile onun temsil ettiği gücü nasıl yok edeceksiniz? Trump’ı ortadan kaldırdıklarında, temsil ettiği güç belki daha da sertleşecektir; büyük ihtimalle de öyle olur. Dolayısıyla Trump’ı ortadan kaldırmak, karşı taraf için bir çözüm olmuyor.

“Kennedy benzeri bir şey olabilir diyorsunuz yani?” sorusuna gelince; ben “olabilir” demiyorum, hatta “olamaz” diyorum. Kennedy döneminde yükselen bir Amerika vardı. Amerika, Kennedy’yi tasfiye ettiğinde o süreç devam etti; sonrasında Vietnam’da ve dünyanın çeşitli yerlerinde saldırganlığını sürdürdü. Ama bugün yükselen bir Amerika yok. Bu yüzden Kennedy suikastı ile bugün Trump’a yapılabilecek bir suikast birbirine benzemez ve benzer sonuçlar doğurmaz. Bugün Amerika’nın gerileyen bir ülke olduğunu görmemiz lazım. Benim kanaatime göre, Amerika’daki siyasi kuvvetler maceracılar değil, bu durumun farkında olanlar çözümleri üretecektir. Amerika geriliyor, dünya dengeleri değişiyor; biz bu yeni dengeler içinde çözümler arayalım, süreci zorlamayalım.

Amerika’da büyüyen diğer bir eğilim de, demokratik sonuçlara evrilecek olan yeni demokrasi hareketidir. Bu eğilimin Amerikan tarihinde, Washington, Jefferson ve en önemlisi 1861-1865 İç Savaşı’ndaki demokratik geleneklere, Abraham Lincoln’ün savunduğu değerlere sarıldığını görüyoruz. Bu değerlerin Amerika’da önümüzdeki dönemde büyüyeceği, güçleneceği, hatta galip geleceği kanısındayım. Karamsar senaryolar yerine, Amerika ve dünya açısından ilmi senaryoların daha geçerli olduğu kanaatindeyim. Devrim savaşı önler; bu çok önemli bir toplumsal dünya kanunudur. Bugün devrimin savaşı önleyebileceği koşullarda yaşıyoruz. Amerika’daki bu iç gelişmeler de savaşı önler, o da bir devrimdir. Cumhuriyetin tekrar ayağa kalkması veya Türkiye’nin, Suriye’nin, İran’ın, Rusya’nın bölgemizde Amerika’ya karşı ortak askeri harekâtlara girmesi de savaşı önler; Amerika’ya ve İsrail’e ciddi zaaflar getirir. Çin’in Pasifik’teki direnişi, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin duruşu, Rusya’nın Ukrayna’daki başarılı ilerleyişi; hepsi savaşı önleyen etkenlerdir.

Avrupa’da da milliyetçilik yükseliyor. Fransa’da, Almanya’da, Hollanda’da, Belçika’da, Avusturya’da; İtalya’da zaten seçimi milliyetçiler kazandı. Bunlar hangi milliyetçiler? Amerikan emperyalizmine karşı olan Avrupa milliyetçileri ve Avrasyacılar. Avrupa’da Rusya ve Çin dostları iktidara yürüyor, bazı yerlerde de iktidarı ele geçiriyorlar. Cumhuriyetimizin yetkililerinin açıklamaları ise tamamen bunun karşısında; bu şaşırtıcı. Ömer Çelik’in veya diğerlerinin Amerikan emperyalizmine karşı eğilimin güçlenmesinden Türkiye adına memnuniyet duyması gerekir. “Atlantik’e sadığız, Amerika’dan vazgeçmeyiz” diyen o eğilim, Avrupa’da yükselen milliyetçiliği lanetlemek zorunda kalıyor. Oysa Avrupa’daki bu milliyetçilik, saldırgan bir milliyetçilik değil; Amerikan emperyalizmine karşı Avrupa’nın çıkarlarını koruyan, gittikçe daha Avrasyacı, Rusya ve Çin’e yaklaşan, içeride ise emekçiden yana politikalar geliştiren bir akımdır. Amerika yalnızlaşıyor, Avrupa’daki müttefiklerini kaybediyor. Kaybeden Amerika ise biz niye kaygılı olalım? Maalesef Amerikancılık sizi güdüyorsa, Amerika’nın denetimi altındaysanız, onun mağlubiyetlerini ve o mağlubiyetlerden gelen acıları da paylaşırsınız.

FETÖ ile ilgili açıklamalarıma gelirsek; ben terör örgütü demekten vazgeçmem mümkün değil, o adı biz koyduk. Yargıtay dahi “Bu terör örgütü değil, silahı nerede?” diye kararlar alırken biz, “Görün, onun silahı Türk ordusunun ve Türk polisinin cephaneliklerinde” diyorduk. Nitekim tanklar, uçaklar hangarlardan çıktı. FETÖ bir terör örgütüdür ve karakterini değiştirmesi mümkün değildir; o bir Gladyo’dur. Benim “yeniden kazanmak”tan kastım, bu örgütün ideolojik temellerinin ve kültürel etkilerinin tasfiyesidir. FETÖ’nün Amerika tarafından belirlenmiş bir ideolojisi var. Atatürk, “Türkiye şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar ülkesi olamaz” derken aslında bu cemaat ve tarikat yapılarının kökünü kazıma formülünü ortaya koymuştur.

Bu kök, sadece hapse atarak kazınmaz. İnsanlarımızın zihinlerini, o zehirli ideolojiden kurtarmalıyız. Bunun aracı Milli Eğitim Bakanlığı, okullar, liseler, üniversiteler, sinema, tiyatro ve kültür evleridir. Yeni bir insan tipi; vatanına ve cumhuriyetine bağlı, bireyci değil toplumcu, bencil değil el-sever bir insan yaratmalıyız. Devletin yaptırım gücü; yargılama, mahkûm etme ve hapse atma elbette gereklidir ve sürmelidir. Ancak bunun yanı sıra, cumhuriyet kültürüyle, vatanseverlik ve halkçılıkla vatandaşlarımızı o ideolojinin pençesinden kurtarmamız gerekir. Bu, Vatan Partisi’nin Türkiye’nin önüne koyduğu bir programdır. Cemaat mensubu, şeyhin müridi olmaktan vazgeçip Cumhuriyet’in vatandaşı olmak; Amerika’ya bağımlılıktan vazgeçip bu vatana bağlanmak… Bizim taraf değiştirme çağrımız bundan ibarettir. Bu demin söylediğim gibi; ilkokuluyla, ortaokuluyla, anaokuluyla, millî eğitimiyle, üniversitesiyle, tiyatrosuyla, sinemasıyla, radyosuyla, televizyonuyla, sporuyla olacak bir şey. Yani her alanda… Sonuç itibarıyla; toplumumuza bizim değerlerimizi, Yunus Emrelerden, Hacı Bektaş Velilerden, Mustafa Kemal Atatürklerden kalan ve bugün Vatan Partisi’nin temsil ettiği toplumcu, vatansever, milliyetçi, halkçı, paylaşmacı değerleri; kültürle, eğitimle vermek ve insanlarımızı dönüştürmek gerekiyor.

Bunu bütün ayrıntılarıyla yanıtladım, açıklık getirmişimdir. Ama şöyle söyleyeyim; FETÖ’nün kökünü kazımak için bunu yapmamız lazım. En önemli fikir bu. Biz FETÖ’nün kökünü kazımaktan vazgeçmiyoruz. Tersine, FETÖ’nün kökü yalnız hapishaneyle, yalnız polisle, yalnız askerle, yalnız silahla kazınmaz. FETÖ’nün kökünü kazımak için bu devletin yaptırım güçlerinin ötesinde, bununla birlikte —ki onsuz olmaz— aynı zamanda ideolojik ve kültürel olarak bir Cumhuriyet yurttaşı, vatansever bir insan, vatansever bir gençlik; paylaşmacı, el ele veren, gönül gönüle veren, birbirini seven ve kendini topluma adamış bir nesil yetiştirmek gerekir.

Bunun formülünü Atatürk söylüyor; “Şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar ülkesi olmaz,” diyor. Bu mensuplar kim? Cemaat mensupları. Yani oradaki mensubiyet bir topluluğa değil, kölece bir bağımlılığa dayanıyor. Yani bir şeyhin müridi olmak… Fethullah cemaatinin mensubu olduğunuz zaman orada bir hürriyet yoktur, özgürlük yoktur. Ne var? Fethullah’ın bir anlamda kölesi olmak var. İslamiyet’teki “Allah’ın kulu” kavramı bütün insanları eşitleyen bir kavramdır. Ama siz Fethullah Hoca’nın, Rüstem Paşa’nın, falanca ağanın kulu, bağımlısı, yanaşması olduğunuz zaman orada eşitsizlik olur; orta çağ bağımlılıkları ortaya çıkar. Fethullah da o zeminde, insanın insana kulluğu ilişkisinde ortaya çıkıyor. Bu durum, Hz. Muhammed’in getirdiği ideoloji ve kültüre de cepheden karşıdır.

Sayın Pençek, Cumhur İttifakı içerisinde bir takım tartışmalar oldu. Sayın Devlet Bahçeli; Sayın Özgür Özel ile Cumhurbaşkanı’nın yaptığı görüşmeyi ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın Ayşe Ateş ile yaptığı görüşmeyi eleştiren bir açıklama yaptı ve “İstiyorlarsa onlarla yol yürülebilir, yanlarına da diğerlerini alsınlar,” dedi. Ardından Sayın Ömer Çelik, “Bizim Cumhur İttifakı’na bağlılığımız tam,” diye bir açıklama yaptı. Cumhurbaşkanı da Ömer Çelik Bey’in yaptığı açıklamanın doğru olduğunu belirtti. Ardından Sayın Devlet Bahçeli de “Tamam devam ediyoruz, Cumhur İttifakı büyüyor, yoluna devam ediyor,” dedi.

Bunlar olurken hükûmet içerisinde de bazı isimler; örneğin görebildiğim kadarıyla Sayın Mehmet Uçum, Ahmet Selim Köroğlu, eski İçişleri Bakanı Sayın Süleyman Soylu ve Sayın Metin Külünk gibi isimler, Cumhur İttifakı’na dair güçlü vurgulu çıkışlar yaptılar. Tabii bu çıkışlar şu açıdan önemli: Diğer AK Partili çevrelerin “Cumhur İttifakı iyidir, güzeldir” söyleminin dışında, altını dolduran şeyler bunlar. Örnek veriyorum; Sayın Ahmet Selim Köroğlu, Cumhur İttifakı’na karşı olanları şöyle sıralamış: ABD’ci batıcı solcular, neoliberal küreselciler, vahşi kapitalistler, yetki devirciler, batıcı asimilasyona uğramış İslamcılar, ırkçı faşistler, bölücüler, etki ajanları, millî devlet karşıtları ve bunlarla iş tutan terör örgütleri. Çok güzel bir çerçeve koymuş.

Siz bu çıkışları neye bağlıyorsunuz? Önce şunu belirteyim: Cumhur İttifakı’nı kim parçalamak istiyor? Amerika Birleşik Devletleri. Hangi yoldan parçalamak istiyor? Milliyetçi Hareket Partisi’ni tecrit ederek, itibarsızlaştırarak. Birincisi Meral Akşener üzerinden bir parça koparıldı; İyi Parti olayı bir Amerikan projesiydi, başarılı da oldular. Şimdi ikincisi sahneleniyor. Milliyetçi Hareket Partisi’ni itibarsızlaştırmak için kullanılan en önemli araçlardan biri de Sinan Ateş cinayeti oldu. “Efendim, Milliyetçi Hareket Partisi yaptı, bunlar terör faaliyetlerinde bulunan bir örgüttür, yargılanacaklardır” dediler. Atlantik kuvvetleri buradan Cumhur İttifakı’na karşı bir baskı uyguluyor, orayı zayıf nokta olarak görüp yükleniyorlar.

Benim aklıma yatan görüş şu: Doğrudan doğruya bu cinayeti FETÖ yaptı ve MHP’nin üzerine attı. Bu, Türkiye’nin gidişatını doğru okuduğumuzda mantıklı bir iddia. MHP niçin kendisine karşı kullanılacak böyle aptalca bir iş yapsın? MHP’ye karşı şimdi ikinci bir operasyon var. Cumhur İttifakı’nı dağıtmak, parçalamak, zaafa uğratmak… Cumhur İttifakı faydalı; Türkiye için bugün dağılmaması lazım ama yetersiz. AK Parti ve MHP ortaklığı, önümüzdeki zorlukları yenecek kuvvete sahip değil. Hatta yanlarına çok büyük hatalar yapıldı; HÜDA PAR gibi, Yeniden Refah Partisi gibi örgütler alındı. Bunların düşman tarafta oldukları çıktı. HÜDA PAR, PKK ile beraber; Yeniden Refah Partisi de Cumhuriyet Halk Partisi ve Atlantik sistemi ile beraber çalışıyor. Bunların Cumhur İttifakı’ndan temizlenmesi çok hayırlı bir gelişme olur.

Cumhur İttifakı’nın önümüzdeki süreci göğüslemesi için, vatansever ve milliyetçi kesimlerle birleşerek Türkiye’de hükûmet olmaya devam etmesi, daha önemlisi üretim devrimini başarması gerekir. Cumhur İttifakı bugün yetersizdir; onun parçalanmasını değil, güçlenmesini ve Asyalılaşmasını, yani yükselen Asya uygarlığında konumlanmasını sağlamalıyız. Bunu açıkça söyleyeyim: Vatan Partisi olmadan önümüzdeki süreçte Türkiye’nin hiçbir sorunu çözülmez, üretim devrimi başarılamaz.

AK Parti içerisinde MHP’siz bir AK Parti isteyen bir kesim de var; onlar AK Parti içindeki Atlantikçi güçlerdir. Fakat saydığımız isimlerin (Süleyman Soylu, Mehmet Uçum, Metin Külünk, Ayhan Ogan, Ahmet Selim Köroğlu) çıkışlarında ortak bir nokta var: Millî devlet. Bugün Türkiye’nin temel meselesi millî devleti güçlendirmektir. Sayın Mehmet Uçum’un belirttiği gibi; Cumhur İttifakı’nın ideolojik ve politik hattını, millî devleti koruma, tam bağımsızlık, anti-emperyalizm ve Türkiye’nin coğrafi bütünlüğü üzerine kurması gerekir. Keşfedecekleri program Vatan Partisi’nin programıdır; çünkü Türkiye’nin önünde başka bir çıkış yolu yoktur.

Haftanın kitabını ve müziğini önerelim isterseniz. Müzik olarak Borodin’in “Poloveç Dansları”nı öneriyorum. Borodin, Rus beşli bestecilerinden biridir. “Poloveç” bizim Kıpçak dediğimiz, Türklere verilen bir isimdir; “sarı saçlı” demektir. Tolstoy’un “Savaş ve Barış” eserindeki Nataşa’nın dansı da bir Kıpçak dansıdır. Asya vurgusu dolayısıyla bunu seçtim. Kitap olarak da kendi eserim olan “Asya Çağı’nın Öncüleri”ni; Lenin, Atatürk ve Mao’yu anlattığım çalışmayı öneriyorum. Bunlar Asya çağını açan, imparatorluklar coğrafyalarında anti-emperyalist halk devrimlerinin önderleridir.

Paylaş