Onların yakınında olmak, onlara değmek, ellerini sıkmak, imzalarını almak… Allah’a şükür, Lefter bir sefer penaltı attırdı; ben de o penaltı atanlardandım. Hiç unutamadığım güzel hatıralar. Rekabet ediyorlardı ama bir baktık orada bambaşka bir şekilde birbirlerine sarılıyorlar. Hatta Büyükada-Bostancı maçları olurdu. Bazı Galatasaraylılar birbirlerine karşı oynardı, bazı Fenerliler de öyle. Maç bittikten sonra gazozlarını içip birbirlerinin omuzlarına sarılıp gidişleri… Bunları yaşatmamız lazım. Futbol aynı zamanda birbirine saygı, sevgi, rekabet, mertlik ve dürüstlük değerlerini ayakta tutan çok güzel bir spor. Bunları yaşatacağız tabii, Türkiye olarak.
Peki, Fenerbahçe’nin son kongresiyle ilgili de bir iki cümle alayım. Madem Bedri Baykam’ı andık, Ali Koç’u ve Aziz Yıldırım’ı da analım. Oradaki mücadeleyi nasıl nitelendirdiniz? Çünkü oradaki rekabet birazcık siyasete de benziyordu sanki. Valla Aziz Yıldırım benim hapishane arkadaşım; Ergenekon sürecinden, o bakımdan beraber yargılandık. Türkiye’ye, ABD’nin ve Fethullah’ın kurduğu komployu, tertipleri beraber göğüsledik. Onun için tabii Aziz Yıldırım’a özel bir sempatim vardı ve o rekabette de son derece olgun, karşılıklı saygıyı koruyan tutumlar aldı. Ali Koç da başarı kazandı, Fener’in iradesi o yönde belirdi. Ona da başarılar diliyoruz. Unutamadığım bir nokta: Fenerbahçe, Urfa’daki Süper Kupa maçına çıkmalıydı. Fener tarihinde veya Galatasaray tarihinde birbirinin maçına çıkmamak diye bir olay yok. Bu tabii çok üzücü bir olay. Bence Ali Koç orada kaybetti. Fenerbahçe tarihinde unutulmayacak büyük bir üzüntüdür ama Türkiye futbolu bunu aşacak tabii.
Suudi Arabistan’daki olaya nasıl bakıyorsunuz? Valla orada benim gördüğüm; Suudi Arabistan yönetiminin bir hatası yok. Onlar kuralları uyguladılar. Futbolun gerektirdiği kurallar var; maça istediğin kıyafetle, istediğin şortla, istediğin formayla çıkmak diye bir şey yok. Onlar evvelden bildiriliyor. Futbolda gol atarak ve azimli mücadele ederek başarı kazanılır; Atatürk vesaire bu milli değerleri buraya alet etmenin hiçbir anlamını ben görmüyorum. Orada çok büyük yanlış oldu. İki takım çıkmalıydı, aslanlar gibi mücadele etmeliydi. Sonunda sorumluluğu Suudi Arabistan yönetimine atmak istediler; sanki irticayı temsil ediyormuş gibi… O da doğru değil. Çünkü Suudi Arabistan birkaç yıldır kamp değiştiriyor, Amerika kontrolünden çıkıyor, Asya’ya yöneliyor. İran’la düşman gibilerdi, el ele sıkıştılar. Çin-Suudi Arabistan ilişkileri çok iyi gelişiyor. Ben de bundan bir sene kadar evvel Middle East North Africa China Konferansı’na birinci konuşmacı olarak katıldım. Suudi Arabistan prensi, emirleri vardı. Orada Türklere gösterdikleri ilgiyi, sevgiyi hatırlıyorum. Onun için o Suudi Arabistan düşmanlığını, Arap düşmanlığını çok tehlikeli ve yanlış buluyorum. Türkiye’de böyle bir şey maalesef kışkırtılıyor.
Biz sıfırı bile Araplardan öğrendik. Türkçemizde bir, iki, üç, beş, sekiz, on, yüz, bin, on bin sözcükleri var ama Orhun Yazıtları’nı okuduğumuz zaman “sıfır” kavramı yoktu. Sıfır, cebirde ve logaritmada olmazsa olmaz; matematiğin en temel kavramı. Türklerin İslam uygarlığına katılması bir çağdaş uygarlığa katılımaydı. 8, 9, 10, 11 ve 12. yüzyılda Türkler o İslam uygarlığının lideri oldular; Selçuklular, Karahanlılar, Gazneliler, Osmanlılar… O bakımdan bu Arap karşıtlığı, tarihimizi ve birikimlerimizi reddeden bir anlayış oluyor. Bunu mahkûm etmemiz lazım. Bugün ortak kadere sahibiz, hepimiz aynı tehditler altındayız. Filistinliler, Arap halkı insanlığın en önünde savaşıyorlar. Duygularımız da onlarla birlikte. Suudi Arabistan’dan başladık ama orada bir Arap düşmanlığı anlayışı vardı. Atatürkçülük ve laiklik perdesi altında, aslında ne Atatürk’e ne laikliğe yakışmayan, İslamiyet’ten ve Araplardan öğrendiklerimizi hiçe sayan anlayışlar vardı. Onu da bu toplantımızda mahkûm etmiş oluyoruz.
Her ülkenin kendi doğruları var. Mesela Suudi Arabistan’dan bir Atatürk çıkartamazsınız; Türkiye’den de bir Lumumba, Rusya’dan bir Lenin veya Çin’den bir Mao çıkartamazsınız. Bütün toplumların, ülkelerin kendi tarihsel süreçleri içinde, kendi kabiliyetleriyle oluşturdukları değerler vardır. Onun için “Sizin niye Atatürk’ünüz yok?” dediğiniz zaman birisi de kalkar, “Peki sizin niye Hazreti Muhammed’iniz yok? Sizin niye Ebu Bekir Razi’niz yok? Sizin niye kimyadaki, cebirdeki büyük Arap üstatlarınız yok?” diyebilir. Bunlar çok yanlış. Her toplum kendi tarihsel serüveni içerisinde kendi yolunu çizer. Medeniyetler birbirinden soyutlanmış değildir; Araplarla biz çok aldık, verdik. Kardeş olduk, kanlarımız birbirine karıştı. Suudi Arabistan’ın da bugün uygarlaşma yönünde, dünya değerlerini benimseme yönünde bir çaba içinde olduğunu görüyoruz. Bundan da sevinç duyuyoruz.
Aydınlık, geleneği olan bir gazete. En önemlisi, gerçeklere sadakat duygusu son derece yüksek. Vatanperver, halkçı; Türk milletinin binlerce yıllık değerlerini benimseten ve geleceğe taşıyan, kültür alanında da özellikleri olan bir yayın. Aydınlık, Türkiye’nin kritik dönemlerinde hep vardır ve gerçeğe sadakatiyle birdenbire ön plana çıkar. Orada Mustafa İlker Yücel önderliğinde, genç ve çıkarcı olmayan çok iyi bir kadro çalışıyor.
31 Mart’tan sonraki gelişmelere gelince; Türkiye 2014 yılından sonra yeni bir sürece girdi. Silivri duvarını yıktığımız 2014 Mart’ında, Türkiye Amerika ve FETÖ’nün tertibinden zincirlerini koparmaya başladı. Hapsedilmiş Vatan Partisi liderleri ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komutanları özgürleştiler. Türkiye, Amerika kontrolü dışında eylemlere başladı. Mesela 2015’in 24 Temmuz’unda, hükümetin PKK’yı hendeklere gömme kararıyla Türk Silahlı Kuvvetleri’nin harekete geçmesi tarihi bir dönüm noktasıdır. 15-16 Temmuz 2016 darbesiyle cevap vermeye kalktılar ve Türkiye onu ezdi. NATO’nun Türkiye’deki Gladyo’su 15-16 Temmuz’da ezilmiş oldu. Bugün Türkiye hapishanelerinde Türk üniforması giymiş ama aslında NATO’nun generalleri olan FETÖ’cüler yatıyor.
Bu süreç devam ederken Amerika Birleşik Devletleri’nin de bir geri çekilişi olduğu bütün dünyada açık ama bu süreci benimsemiş olması mümkün değil. Türkiye’de AK Parti ve MHP ekseninde oluşmuş Cumhur İttifakı vardı. Bu, milli mevzide olan bir hükümettir ve Amerika denetiminden çıkma çabası taşımaktadır. Amerika’nın şimdi bu ittifakı bozmak için bir takım tertipler içinde olduğu gözüküyor. Cumhuriyet Halk Partisi ile AK Parti arasındaki yakınlaşma da aslında AK Parti’yi MHP’den koparma operasyonunun bir parçası gibi gözüküyor. Bu, Türkiye açısından tehlikeli. Eğer Sayın Cumhurbaşkanımız CHP’yi PKK’dan ve FETÖ’den koparabilseydi bu iyi olurdu; ama süreç sanki CHP’nin ve ABD’nin AK Parti’yi MHP’den koparıp tekrar kendi kontrolü altına alma planı gibi. Yumuşama ve normalleşme deniyor ama bunun neresinde yumuşama var? AK Parti’nin CHP üzerinden PKK ve FETÖ’ye doğru yaklaştırılması; tehditlere ve şiddete yol açacak bir gelişmedir. Amerika Yunanistan kıyılarına üslerini kurmuş, uçakların namluları bize bakarken hangi yumuşama beklentisi içinde olabiliriz? Meral Akşener’in birdenbire sahneye çıkması da bu tabloda anlam kazanıyor. Saçını sarıya boyamakla Akşener değişmez; bu, Amerika’nın eskimiş artistlerini yeni boyalarla sahneye çıkartmasıdır. Bunları çok iyi anlamamız lazım. O cepheden hazırlanan tertipler Türkiye’nin hayrına değildir. AK Parti’nin hayrına olmadığı, MHP’nin hiç hayrına olmadığı ama millet olarak Türk milletinin ve milli güçlerin hayrına olmadığı ve Türkiye’nin başına işler açacağını söyleyebiliriz. Bu, tabii yaşadığımız süreç, zorlu bir süreç. Türkiye’nin Atlantik sisteminden kopup Asya’ya yerleşmesi, bağımsızlaşması ve özgürleşmesi çetin bir süreç. İnişleri var, çıkışları var, şiddet var. 2008’den beri hep şiddeti yaşıyoruz. Şehitler geliyor. Türk ordusu güneyimizde askeri harekâtlar yapıyor. İçeride PKK ile, FETÖ ile savaşıyoruz. Darbeler yapılıyor. Yani sorunların silahla çözüldüğü bir döneme girdik. Bu dönemde yumuşama, normalleşme falan bunlar tamamen hikâye; Türkiye kamuoyunu ve milleti aldatmaya yönelik. Aslında bugün milletimizin önünde zorluklar var. Çetin bir dönem var. Amerika namlularını gösteriyor, İsrail namlularını gösteriyor. Güneyimizde Filistin savaşıyor, kuzeyimizde Rusya, Amerika’ya karşı savaşıyor. Bu koşullarda Türkiye’nin ciddi tehditlere hazır olması, ordusunu ve devletini güçlendirmesi, PKK’yı temizlemesi gibi çetin görevler varken birdenbire bu görevlerin üzerine bir şal örtülüyor ve “yumuşama var, normalleşmeye gidiyoruz” gibi tamamen sahte gerçekler üretiliyor. Bütün izleyicilerimizin dikkatini buna çekmek istiyorum.
Meral Akşener’in Külliye’ye gitmesiyle CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in yumuşama ya da normalleşme dediği sürecin aynı olduğunu ve ikisinin de Amerika’nın kontrolünde hareket ettiğini mi söylüyorsunuz? Evet, aynen öyle. Burada MHP’nin hedef alındığı çok açık. Bir de bu Sinan Ateş olayı üzerinden, dikkat ederseniz, Milliyetçi Hareket Partisi’ni tecrit etme ve itibarını sarsma gibi bir planın yürütüldüğünü görüyoruz. Bütün bunları alt alta koyduğumuz zaman; Milliyetçi Hareket Partisi’ni tecrit etmek, AK Parti’yi ondan kopartmak, kopartılan AK Parti’yi Cumhuriyet Halk Partisi’nin, dolayısıyla PKK’nın ve FETÖ’nün yanına çekmek ve tekrar Amerikan planları içinde roller vermek hedefleniyor. Tabii bu arada ekonomide izlenen siyasetler de buna elverişli bir zemin yaratıyor. Türkiye’nin sıcak para peşinde koşması, Mehmet Şimşek’in Londra ve New York bankalarında Türkiye ekonomisine çareler araması gibi durumlarla birleştirdiğimizde, Türkiye’nin 2014 yılından sonraki bağımsızlaşma ve Amerika’nın zincirlerini kırma sürecine karşı, Amerika merkezli bir komplo ile karşı karşıya olduğumuz gözüküyor. Burada alet olarak kullanılanlar Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi. Zaten 2020 başında yayınlanan “Türkiye’de Yükselen Milliyetçilik” başlıklı 260 sayfalık Amerikan derin devleti raporlarında, CHP ve İYİ Parti üzerinden Tayyip Erdoğan’ı devirme stratejileri yayınlanmıştı; şimdi bunların uygulamaya konulduğu gözüküyor.
(Metin içerisindeki reklam içerikli “Bayramın enleri” ve “Türk Telekom/Doğa deterjan/Total Enerji” kısımları bağlam dışı olduğundan ve ana metnin akışını bozduğundan metin bütünlüğü gereği çıkarılmıştır.)
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Sinan Ateş’in eşi Ayşe Ateş ile Külliye’de yaptığı görüşmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Ayşe Ateş, Cumhurbaşkanı ile görüştükten sonra Saadet Partisi, DEVA Partisi ve Yeniden Refah Partisi gibi diğer siyasi liderlere de gitti. Sizden herhangi bir talepte bulundu mu?
Bulunamaz, mümkün değil. Hanımefendinin acısı dolayısıyla başsağlığı dilerim; bu acıyı hepimiz paylaşıyoruz. Bir suikast olmuştur ve bunu kabul edemeyiz. Ancak kanımca Sayın Cumhurbaşkanımız, Sinan Ateş’in eşini kabul etmekle tarihi bir hata yapmıştır. Neden tarihi bir hata? Milliyetçi Hareket Partisi’ne karşı yürütülen karalama kampanyasına zemin veren, elverişli imkânlar tanıyan bir kabul oldu bu. Eğer adalet açısından hanımefendinin bir talebi varsa, ilgili valilerle veya Adalet Bakanı ile görüşür. Ama MHP’ye karşı tertibin yürüdüğü koşullarda, tamamen partiyi yıpratmaya yönelik bir kampanyaya malzeme taşıyan bu kabulün Türkiye’nin menfaatleri bakımından bir anlamı yoktur.
Cinayeti kimin işlediğini ben bilemem; onu yargı ve güvenlik kuvvetlerimiz aydınlatacaktır. Ama şunu çok net görüyoruz ki, bu cinayet MHP’ye karşı kullanılıyor. Parmaklar MHP’ye döndürüldü ve partiyi yıpratmak için bu cinayet araçsallaştırılıyor. Milliyetçi Hareket Partisi’nin yıpranmasında Türkiye adına bir yarar görmüyorum. Meral Akşener’i sahneye çıkartıp MHP’yi bölmeleriyle başlayan sürecin bir devamı gibi görünüyor. Bunların arkasında Atlantik kuvvetlerinin olduğu çok açık. MHP, Ukrayna ve Filistin gibi önemli küresel çelişmelerde milli bir duruş sergilediği ve Amerikan emperyalizmine karşı konumlandığı için cezalandırılmak isteniyor.
Sinan Ateş cinayeti, Cemal Kaşıkçı suikastine benziyor mu? O olayda da Türkiye ve Suudi Arabistan hedefe konulmuştu. Burada da MHP ile AKP’nin arasını açma mücadelesi görüyor musunuz?
Ben bu cinayetten Amerika’nın yararlandığını apaçık görüyorum. Öbürü bir araştırma konusu ama Amerika çıkarsa şaşırmam. Cumhurbaşkanı’nın CHP Genel Başkanı ile yürüttüğü “yumuşama/normalleşme” sürecine itirazım yok, ancak görüşmenin içeriği önemli. Türkiye’nin milli beraberliğini tehditlere karşı göğüslemek ve ekonomiyi üretim devrimiyle feraha çıkartmak gibi bir strateji temelinde değilse, bu görüşme anlamsızdır. Aynı durum Meral Akşener’in birdenbire Cumhurbaşkanı’nın yanında poz vermesi için de geçerlidir. Bunlar Türkiye’nin hedefleri açısından anlamsız, ancak ABD planları açısından oldukça anlamlıdır.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dönüşte MHP Genel Başkanı ile bir görüşme yapacağı biliniyor. Cumhur İttifakı’nın dağılması söz konusu olabilir mi?
Bence olmaz. Cumhur İttifakı bir Türkiye gerçeğine dayanıyor; tehditler karşısında Türkiye’nin başı dik ve bağımsız olması ihtiyacı, MHP ile AK Parti arasındaki beraberliği zorunlu kılıyor. Bu beraberliğin bozulmasını kolay görmüyorum, aksine güçlendirilmesi lazım. İttifak içerisindeki yanlış olan; Yeniden Refah Partisi veya HÜDAPAR gibi partilerin alınmasıydı. Bu partiler Atlantik güçleriyle hareket ediyor. Türkiye’nin geleceği için MHP ve AK Parti beraberliği yararlıdır, ancak bu beraberlik tek başına yetmiyor. Türkiye’nin Vatan Partisi’nin çözüm programına ihtiyacı var. Türkiye, Atlantik sisteminden zincirlerini koparmaktadır ve Asya’ya yerleşmesi ekonomimiz ve güvenliğimiz için şarttır.
Türkiye bağımsız olamayacak mı? Biz dünyanın büyük imparatorluklar tarihinden geliyoruz; İskitler’den Osmanlı’ya ve Atatürk devrimine kadar hep başı dik yaşadık. 1945 ve 1980 sonrası yaşadığımız hastalık döneminden sonra, 2014 yılından itibaren zincirleri kırma sürecine girdik. FETÖ’nün bastırılması, ordu içindeki NATO/Gladio unsurlarının temizlenmesi bizi daha egemen koşullara taşıyor. Süreç çetin olsa da Türkiye’nin yönü Asya’dır. Türk devletlerinin de Şangay İşbirliği Örgütü veya BRICS çatısı altında Asya’da birleşmesi mümkündür.
Hakan Fidan ile ilgili görüşleriniz nelerdir?
Sayın Hakan Fidan, Türkiye’nin Atlantik sisteminden çıkıp Asya’ya yerleşmesi sürecinde Cumhurbaşkanımızın kendisine verdiği görevleri yapmaktadır. Batı’nın kontrolünde bir dışişleri bakanı olarak gözükmüyor. Özellikle son Çin gezisi; Çin’in ve Türkiye’nin güvenliği arasındaki bağlantıları kurması, terör örgütlerine karşı net tavır alması ve Türk-Çin dostluğunu üretim üssü haline getirme vizyonu, Türkiye’nin yararına ciddi bir adım olarak değerlendirilebilir. Evet, önümüzdeki günlerde bildiğim kadarıyla bir Rusya seyahati olacak ve Sayın Cumhurbaşkanımızın Vladimir Putin tarafından kabul edileceğini biliyorum. Zaten daha önce bir görüşmeleri olmuştu. Sayın Hakan Fidan’ın dün Vladimir Putin ile bir görüşmesi oldu sanıyorum. Ancak şimdi Cumhurbaşkanımızın önümüzdeki dönemde Putin ile görüşeceği, her iki devlet tarafından açıklandı.
Türkiye, Atlantik’ten koparken yeni dostlarını keşfediyor. Bakın, Türkiye’nin birinci ve ikinci ticaret ortağı 10-15 yıldır Çin ve Rusya. Demek ki Türkiye ekonomisi Çin ve Rusya ile bütünleşiyor. Enerji güvenliğimiz de Asya’da; Rusya, Azerbaycan ve İran bu noktada önemli. Cezayir gerçi Afrika’da ama o da Asya’nın bir devamı sayılır. Hem enerji güvenliğimiz hem üretim atağımız Asya coğrafyasında elverişli bir iklim barındırıyor. Güvenliğimiz de Asya’da; Amerika’dan gelen tehdide karşı başta Rusya olmak üzere komşularımızla aynı cephede mücadele ediyoruz. Çin de bizim cephe gerimizi temsil etmektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin yönü belli olmuştur. Bunu tersine çevirecek bir kudrete sahip kimse yoktur. Bu yöndeki gayretler, önümüzdeki dönemde başarı kazanamayacaktır. Cumhuriyet Halk Partisi yöneticilerine verilen rol de maalesef Türkiye’nin geleceği açısından karanlık bir yoldur; başarılı olma şanslarını ben hiç görmüyorum.
Fethullahçılar arasında yaşanan tartışmalara gelirsek; Fethullah Gülen siyaseten zaten ölmüştü. Fiziksel olarak yaşıyor olabilir, yaşamadığını söyleyenler de oldu; birtakım görüntüler yayınlandı. Ancak hiç kimsenin ölmesini arzulamayız. Bence siyaseten Fethullah Gülen bitmiştir ve onu okyanusa atmak dışında Amerika Birleşik Devletleri’nin yapacağı bir şey yoktur. Ben, Fethullahçı örgütün önümüzdeki dönem Türkiye’de çok önemli işler sahneleyebileceğine hiç şans tanımıyorum çünkü ezildiler. Amerika sayesinde Türk Silahlı Kuvvetleri ve polis içerisinde büyük bir askeri güçleri, yani bir Gladio örgütlenmeleri vardı; ama ezildiler, hapislere tıkıldılar. Oradan toparlanma şansları görünmüyor. Türkiye bu sorunu ideolojik anlamda da çözecektir. Fethullah Gülen örgütüne şu veya bu şekilde bulaşmış çok büyük rakamlar telaffuz ediliyor. O kadar çok vatandaşımız soruşturmalardan geçti ki, bu vatandaşlarımızı kaybetmememiz lazım. Örgütün başı ezilmiştir; ancak onların aldattığı insanları; cumhuriyetimizin, vatanın, milletin değerleriyle ve bağımsızlık bilinciyle eğiterek tekrar toplumumuza kazandırmamız doğru olur.
İran’daki seçim sürecine ve İbrahim Reisi’nin helikopter kazasında hayatını kaybetmesine gelince; Sayın Reisi görev başındayken şehit olmuştur, kendisine Allah’tan rahmet diliyoruz. Dayanışma duygularımızı ifade ettik; Tahran’daki törene 90 parti arasında Vatan Partisi olarak birinci parti konumunda katıldık. Çok iyi dostluğumuz var. Reisi değerli bir devlet adamıydı, ancak İran devlet geleneği güçlü bir millettir. Dolayısıyla Reisi’nin görevlerini üstlenecek mutlaka devlet adamları vardır. Zaten Hamaney de son derece soğukkanlı bir açıklama yaparak devlet çarkının döndüğünü ve görevlerin yerine getirildiğini vurguladı. Türkiye-İran dostluğu tunçtan bir dostluktur; iki ülkenin de bundan vazgeçmesi mümkün değildir. İkisi de Amerika’nın hedefindeki ülkelerdir ve çok derin bir tarihsel beraberliğimiz var. 1074 yılında Kaşgarlı Mahmud’un “Divanü Lügati’t-Türk”te belirttiği üzere; “Börksüz baş, Türksüz Fars olmaz” atasözü boşuna değildir. Selçuklulardan beri İran’ı yöneten hanedanlar Türk kökenliydi; çok ciddi bir medeniyet ortaklığımız var. 17. yüzyıldan bu yana İran’la savaşmıyoruz ve savaşmamız için hiçbir gerekçe yok. Türkiye’nin İran’la beraberliğinden vazgeçmesi mümkün değil. Ayrıca İran’ın sahip olduğu devasa petrol ve doğal gaz rezervleri ile Türkiye’nin sanayideki birikiminin birbirini tamamlayacağı gerçeğini de hesaba katmalıyız.
AK Parti’nin bir silkelenme ve arınma süreci yaşadığı konusuna gelince; AK Parti içerisinden Abdullah Gül, Babacan ve Davutoğlu çıktı. Yani AK Parti’nin içinde hep bir “Amerikancı” kanat vardı ve bu isimler partiden koptular. AK Parti bir arınma süreci yaşadı. Şimdi o sürecin belki de son perdesine geldik. AK Parti içerisinde hâlâ Amerika’dan yana bir hizip olduğu görülüyor; ancak Sayın Cumhurbaşkanımızın duruşunun o hizibin emelleriyle birleşmeyeceğini ve teslim olmayacağını düşünüyorum. Türkiye’nin yaşadığı süreç de o hizibe şans tanımıyor. Devletin zaafları var; PKK’ya şans tanıyor, meclise girmesine fırsat veriyor, partisini kapatmıyor. FETÖ ve benzeri örgütlerin Türk devleti içerisindeki bölünme çabalarına yer yer seyirci kalınıyor. En temel meselemiz, Türk devletini güçlendirmek ve zaaflarını yenmektir. Bunun için de milli bir hükümet kurmak şarttır. Vatan Partisi, bu tarihi göreve hazırdır. Türkiye, 200 yıldır yaşadığı millileşme, halkçılaşma ve üretim ekonomisi kurma çabalarını kesin zafere götüreceği bir döneme girmiştir.
Devlet aklına gelince; Türkiye’de bir “derin devlet” veya devletin tepesinde kararların alındığı, Milli Güvenlik Kurulu gibi kurumsal yapılar tabii ki vardır. Ancak kamuoyunda konuşulduğu gibi devlete yön veren gizli, yeraltı bir çekirdek örgütlenme artık yoktur. Gladio ve FETÖ vardı, onlar temizlendi. Şimdi milli bir devletimiz var; bu devleti güçlendirmemiz, içindeki kiri pası temizlememiz, PKK ve türevlerini (DEM Parti, BDP) kapatarak tasfiye etmemiz ve Suriye ile iş birliği yaparak sınır ötesindeki terör varlığına son vermemiz gerekiyor. Ordumuzun ve polisimizin bu yapılardan temizlenmiş olması, Türkiye’nin geleceği açısından en büyük güvencedir.

