İzlediğiniz için teşekkür ederim. Değerli Ulusal Kanal izleyicileri ve Ulusal Radyo dinleyicileri, Çıkış Yolu’na hepiniz hoş geldiniz. Sayın Doğu Perinçek, Vatan Partisi Genel Başkanı, hoş geldiniz efendim. Nadir Temeloğlu, Aydınlık Gazetesi Yazı İşleri Müdürü, siz de hoş geldiniz.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasını dinledik, bu yüzden yayınımıza kısa süreli bir gecikmeyle başladık. İsterseniz bu konuşmayı değerlendirerek başlayalım. Nasıl uygun görürsünüz? Suriye meselesi ve sıcak gündemle ilgili başlıklar altında konuştu. Geçtiğimiz gün Kayseri’de yaşanan olay, ardından Suriye’nin kuzeyinde üslerimize ve askerimize yönelik Suriyeli muhaliflerin yaptığı birtakım kışkırtmalar ve onun akabinde Hatay, Konya, Kayseri, İzmir, İstanbul ve diğer bazı illerimizde gerçekleşen olaylar konuşuldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan bununla ilgili değerlendirmelerini iletti. Siz dinlediniz, ne söylemek istersiniz?
Bu olayların bir Türkiye-Suriye yakınlaşmasına karşı kışkırtma ve tertip olduğunu saptamak çok önemli. İkincisi; Cumhurbaşkanı konuşmasında, Suriye toprağında hiçbir şekilde Türkiye’nin gözü olmadığını, Suriye’nin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü kabul ettiklerini belirtti. Ayrıca Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki silahlı varlığının tamamen teröre karşı olduğunu ve bunun Suriye’nin toprak bütünlüğüne de faydası bulunduğunu ima etmiş oldu. Sonuç itibarıyla bu konuşma, Türkiye-Suriye yakınlaşmasında ısrar eden bir konuşma olarak değerlendirilebilir. Diğer yönler farklı; ancak tertip ve kışkırtmalara karşı çok kesin ve kararlı bir tavır sergiledi. Türk Devleti’nin gerekli yaptırımları uygulayacağını ve bu tür kışkırtmalara izin vermeyeceğini ifade etti.
Siz de bu yaşananların bir tertip ve kışkırtma olduğunu söylüyorsunuz. Herkes bunu görüyor. Peki, arkasında kim var? Türkiye’nin Suriye ile yakınlaşmasını kim istemiyorsa o kışkırtıyor. Kim istemiyor? Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail istemiyor. Dolayısıyla bu kışkırtmanın arkasında ABD ve İsrail’in olduğu çok açık. Zaten bu kışkırtmaya alet olan güçler de meselenin kimliğini ortaya koyuyor. Zafer Partisi başından beri bu kışkırtmaların esas sahibi değil mi? Türkiye’de sürekli olarak Suriyelilere karşı tertiplerin merkezinde Zafer Partisi vardı. Tamamen İsrail ve Mossad’ın istediği bir “Suriye düşmanlığı” atmosferi yaratmaya çalıştılar. Şimdi de bu atmosferden Amerika ve İsrail yararlanıyor.
Ancak bu son olayda Zafer Partisi biraz daha olgun bir tavır aldığı izlenimi veriyor. Yarattıkları iklimde bu olaylar cereyan ediyor; tabii ki “bu iklimi ben oluşturdum” diyemezler, saklanıyorlar. Yani patronun kendilerine kesilmesini istemiyorlar. Ama herkes biliyor. Hatta eline mikrofonu alıp kameraları davet ederek çeşitli tertip ve kışkırtmaları bizzat Zafer Partisi Genel Başkanı’nın yaptığına bütün kamuoyu şahit oldu. Sokağa çıkanlara bakıyoruz; bir kısmı suça bulaşmış kişiler, bir kısmı kolay yönlendirilebilecek insanlar, bir kısmı ise heyecanlı gençler. Sosyal medya paylaşımlarına bakıyoruz; “3 milyon, 4 milyon mülteci istemiyoruz, ev sahipliği buraya kadar” gibi paylaşımlar var. Yani bunun bir zemini de oluştu.
Bakın, bu Türkiye ekonomisinin ve güvenliğinin ihtiyacı olan bir iklim değil. Sanayicilere soralım; “Bugün Türkiye sanayisi bu Suriyeli, Afgan ve Asyalı göçmenlere muhtaç” diyorlar. Çiftçileri dolaştığımız zaman “Afgan ve Suriyeli çobanlar ya da tarım işçileri olmazsa biz çok zor durumda kalırız” diyorlar. Bu göçmenler Türkiye ekonomisinin iş gücü oldu ve bunlarsız Türkiye ekonomisi dönmüyor. Bunu görmemiz lazım. 1980’den sonraki 44 yıl içerisinde Türkiye halkı, birtakım tembelliği destekleyen yardımlarla üretimden uzaklaştırıldı. Bugün köylerde genç nüfusun kalmadığı, toprağı sürecek, budayacak, çapayı atacak iş gücünün eksik olduğu ifade ediliyor. İşte bu emek gücündeki eksiklik, Afgan ve Suriyeli göçmenlerle karşılandı.
Öte yandan, işsizliği bu duruma bağlayanlar da var: “Ucuz, sağlıksız ve sigortasız çalıştırılıyorlar; biz iş bulamıyoruz, Suriyeliler giderse Türkiye rahatlar” diyenler var. Ama buna karşılık sanayicilerimiz, bu Asyalı göçmenler sayesinde nispeten ucuz iş gücü bularak dünya pazarlarında rekabet edebildiklerini savunuyorlar. Bunların hepsi ekonomik gerçekler. Ancak şunu itiraf etmeliyiz: 1960’larda Almanya’ya giden Türk işçisi, disiplinli, dürüst ve çalışkan olduğu için tercih ediliyordu. Sonraki süreçte üretimi desteklemek yerine çalışmamayı destekleyen fonlar üretildi ve Türkiye’nin o çalışkan köylüsünün erdemleri törpülendi. Şimdi gençlik içerisinde ter dökmeden, internet oyunları, borsa vurgunculuğu ve rant gibi yollarla “havadan para kazanma” alışkanlığı yayıldı. Bu, Türkiye’nin geleceği bakımından çok tehlikelidir.
Bu bağlamda Kemal Kılıçdaroğlu da sert bir açıklama yaptı ve suçu hükümete yıktı. “Afganistan, Pakistan, Bangladeş ve dünyanın birçok geri kalmış yerinden gelen, tecavüz kültürüne sahip mültecileri içimize alan BOP eşbaşkanıdır” diyor. Yani bu Asyalıları toplu tecavüzle suçlamak, emperyalist-Batıcı zihniyetin bir ifadesidir. Batı emperyalizmi Afrikalıları, Asyalıları, Latin Amerikalıları ve Türkleri “barbar” ve “potansiyel suçlu” olarak görür. Kendi ülkelerinde de Afrikalılara ve Asyalılara yukarıdan bakan, onları ezmeyi meşrulaştıran Batılı bir kültür vardır. Kılıçdaroğlu’nun açıklaması maalesef bu kültürü yansıtıyor.
Türkiye-Suriye yakınlaşması kimi korkutuyor? Amerika’yı ve İsrail’i. Bu ülkelerin bölgedeki operasyon örgütleri de istihbarat servisleridir. “Devlet yoksa millet var” veya “Tayyip istifa” gibi sloganlar da bu tertiplere atılıyor. Depremde de aynısı yapılmıştı; “Nerede devlet?” diyerek devleti aşağılayan, vatandaşla arasını açmaya yönelik Batı merkezli kara propaganda başlamıştı. O gün olduğu gibi bugün de milli devleti hedef alan, devleti karalamaya çalışan bir tavır var. Burada istenen; devletin göçmenlere karşı şiddet ve baskı uygulamasıdır. Bu da Batı’dan gelen, Türkiye’deki çelişkileri derinleştirmeyi ve etnik kavgalar yaratmayı hedefleyen bir taleptir.
Ancak kameraların gösteremediği bir şey yaşanıyor: Yeni bir dünya kuruluyor, Asya’dan yeni bir uygarlık yükseliyor. Türkiye-Suriye yakınlaşması bu süreci hızlandıran bir olaydır. Türkiye Suriye ile yakınlaştığında; PKK, YPG, DEAŞ gibi terör örgütleri temizlenir. Bunlar temizlendiğinde Amerika’nın Batı Asya’da tutunacak bir toprağı kalmaz. Bu aynı zamanda İsrail’e karşı savaşan Filistin’e de en büyük destektir. Türkiye, Rusya, İran, Suriye ve Irak’ın yakınlaşmasıyla dünya dengeleri değişir.
Bu süreç zorludur, karşı taraf eli boş durmayacaktır; ancak bu nesnel bir süreçtir. Türkiye’nin Atlantik sistemi içinde kalması borç batağında boğulması ve bölünmesi demektir. Dolayısıyla Türkiye’nin Asya’ya yönelmesi ve öncü mevkilerine yerleşmesi kaçınılmazdır. Özgür Özel de, Kılıçdaroğlu da, PKK da, ABD de, İsrail de bunun önünde duramaz. Türkiye’nin feraha kavuşması, Batı Asya’da konumlanmasıyla mümkündür. Başka yol yok. Hükümette bu kararlılık var mı? O kararlılık Vatan Partisi’nde var, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde var ve Türk milletinde gelişiyor. Tıpkı Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkışı gibi, bu kararlılık bir süreç içinde oluşuyor. Biz şimdi o kararlılığın oluşma sürecindeyiz. Sistemin yazarları bile “CIA var, Mossad var” diyor. Demek ki o kararlılık oluşuyor, süreç nesnel ve mecburi; artık bu sürecin önünde kimse duramaz. Dün Atlantik sisteminin neredeyse fedaisi konumunda olan yazarların bugün parmaklarını CIA ve Mossad’a uzatmaları, “Suçlu bunlardır” demeleri, bu sürecin mecburi olduğunu ispatlıyor. Türkiye’nin Suriye, Rusya, İran, Irak, Lübnan, Suudi Arabistan, Çin ve Asya Türk Cumhuriyetleri ile iş birliği yapması artık bir zorunluluktur; Türkiye’nin Asya’da konumlanması gerekmektedir. Bütün bu konuştuğumuz konular, aslında Türkiye’nin Asya’daki bu konumlanışını ispatlıyor.
Bu iklimde Sayın Cumhurbaşkanı, Şanghay İşbirliği Örgütü Liderler Zirvesi için gidiyor. Daha önceki toplantıda, uçak dönüşü kendisine sorulduğunda “Esat gelseydi eğer bu toplantıda görüşürdüm” demişti. Şimdi böyle bir görüşme bekliyor muyum? Bakın, dikkat ederseniz Vatan Partisi yıllardan beri hiç Sayın Cumhurbaşkanımız ile Sayın Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın görüşmesine odaklanmadı. Biz “İki devlet başkanı görüşsün” diye bir talepte bulunmadık, hep “Türkiye-Suriye iş birliği” ifadesini kullandık. Görüşmeler olur, illaki cumhurbaşkanları görüşecek diye bir kural yok. Temsilciler görüşebilir, bu biraz işi zora sokmaktır. Tabii görüşsünler, çok da iyi olur. Zaten dikkat ederseniz, bir veya iki yıl önceki söylemler artık yok. O zamanın söylemlerini hatırlamak bile istemiyoruz. Mecburi olan o süreç, Türkiye’nin ve Suriye’nin yöneticilerini de önüne alıp götürüyor. Bizim vurgumuz iki devlet başkanının görüşmesine değil, Türkiye-Suriye arasındaki silahlı iş birliğine yöneliktir.
Vatan Partisi hep şunu söylüyor: Türkiye ve Suriye arasındaki silahlı iş birliğiyle oradaki terör örgütleri; PKK, PYD, YPG ve IŞİD gibi yapıların şemsiyesi altındaki örgütler temizlenmeli. Neden silahlı? Çünkü onları silahsız temizleyemezsiniz. Bugün kamuoyunda “Esad’la görüşmesin” diyen neredeyse kalmadı; bütün siyasi partiler “Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Esad görüşsün” diyor. Hatta Özgür Özel “Ben gideceğim” diyor, bu da çok anlamlı. Mesele sadece görüşmek değil, mesele Türkiye ile Suriye’nin silahlı iş birliği yapması ve terör örgütlerinin hızlı bir şekilde temizlenmesidir. İsrail’e karşı verilecek en büyük mücadele ve dayanışma budur. Sayın Cumhurbaşkanı İsrail’e karşı son derece sert ve kararlı ifadeler kullanıyor ama bence bunlardan daha önemlisi, Suriye’nin kuzeyindeki İsrail ve Amerika güdümlü terör örgütlerinin temizlenmesidir. Bu, İsrail’e vurulacak en ağır darbedir.
Eskiden “Özgür Suriye Ordusu” (ÖSO) Türkiye’nin koruması altındaydı, şimdi ne oldu? Suriye’deki muhalif güçler Türk bayrağı yakıyor, Türkiye’ye saldırıyor, tırlarımızı hedef alıyor. Medyamızın bunu “Suriye’de Türkiye’ye saldırılıyor” diye vermesi yanlıştır. O saldıranlar Beşar Esad’ın ordusu değil, Esad’a düşman olanlardır. Şimdi Türk tırlarının lastiğini patlatanlar, Türk bayrağını yakanlar Esad düşmanlarıdır. “Bizi Esad’a sattınız, biz de PKK ile iş birliği yaparız” diyorlar. PKK ile iş birliği yapanlar, onunla birlikte mezara girerler.
Türkiye 1980’den beri uygulanan ekonomik program içinde batıyor ve bundan kurtulmak zorunda. Türkiye, Atlantik sistemi içinde hem ekonomik bataktan kurtulamaz hem de bölünme tehdidinden kurtulamaz. Türkiye asla parçalanmayacaktır ve ekonomik olarak batmayacaktır. Atlantik sisteminden kurtulup Asya’ya yerleşmek, Türkiye için bir mecburiyettir. Dünya ekonomisinin ağırlığı Asya’ya kaydı. 2030 yılına dair projeksiyonlara baktığımızda, dünya ekonomisinin ilk sıralarında Çin, Hindistan, Endonezya ve Türkiye gibi Asya ülkelerini görüyoruz. Türkiye, bu dünya dengeleri içerisinde Asya çağının öncü ülkelerinden biri olma yolundadır.
“Tayyip Erdoğan Türkiye’yi yönetemez, Türkiye Tayyip Erdoğan’ı üretir.” 2014 sonrası Türkiye tarihine bakarsanız; Silivri duvarının yıkılması, 2015’te PKK’nın hendeklere gömülmesi, 2016’da Amerika’nın darbe girişiminin ezilmesi ve NATO generallerinin hapse tıkılması süreci… Bugün hapishanelerde NATO generalleri var. Tayyip Erdoğan hala NATO’yu savunuyor görünebilir ama NATO generalleri hapiste. Demek ki artık Türkiye, Tayyip Erdoğan’ı yönetmeye başlamış; onu da önüne alıp götüren bir süreç var. Bunu iyi görmek lazım.
Türkiye-Suriye yakınlaşması sadece iki ülkenin meselesi değil; Rusya, İran, Irak ve Suudi Arabistan’a kadar uzanan Batı Asya’nın, hatta Çin’in aynı cephede buluşmasıdır. Bu süreç Rusya’nın güçlü inisiyatifiyle gelişti. Vatan Partisi olarak yıllardır Rusya, İran ve Suriye ile görüşmelerimizde; Suriye’nin kuzeyindeki terör örgütlerini temizlemek için Türkiye ve Suriye’nin silahlı iş birliğinin anahtar olduğunu anlattık. Bu konuda milli güçlerin ve Türkiye’nin iç dinamizminin önder konumundayız.
İran’daki seçimlere gelirsek; orada demokrasinin olmadığı veya diktatörlük olduğu iddialarını çürüten, adayların saygılı bir şekilde programlarını tartıştığı bir süreç yaşanıyor. İran’da çok yoğun bir Türk nüfusu var ve onlar kendilerini İranlı olarak görüyorlar. İran’ın yönetiminde Türkler her zaman önemli roller üstlenmiştir. Çünkü orada kimlik etnik temelde değil, İranlılık ve Şiilik temelinde bir ortak kimlik üzerinden inşa edilmiştir. İran’da bir siyaset değişikliği bekleyip beklemediğimize gelince; süreci dikkatle takip ediyoruz. Bölge ülkeleri, Atlantik sisteminin tehdidine karşı yeni bir gerçekliğe doğru evriliyor. İran’ın kararlılığında bir zaaf görünmüyor. Sayın Reisi’nin kaza sonucu şehit olması, İran’ın siyasetini değiştirecek bir olay değil. Ayetullah Hameney de zaten “Reis’in görevini yapacak arkadaşlarımız var ve yola devam edeceğiz” dedi; bu söylem, ülkenin rotasını koruyacağını gösteriyor.
Şu an hem İran’da hem de Avrupa’da seçimler gündemde. Fransa’da Ulusal Birlik Partisi’nin öne çıkması ve Macron’un düşüşü, Avrupa genelinde aşırı sağın yükseldiği yönündeki tartışmaları tetikliyor. Amerika ise kendi içinde bir çöküş ve iç çatışma riski yaşıyor. Avrupa, Amerika’nın denetiminden uzaklaşma eğiliminde; İtalya’da Meloni’nin, Fransa’da Le Pen’in, Almanya’da ise Alternatif Parti (AfD) ve Bündnis Sahra Wagenknecht gibi yapıların yükselişi bunun bir göstergesi. Bu toplumlar, Amerika’nın ateşe sürdüğü kavimler olmamak, ulusal bağımsızlıklarını korumak ve kendi ekonomilerini geliştirmek adına bir arayış içindeler.
Bu yükselen akımları basitçe “faşist” ya da “ultranasyonalist” olarak nitelendirmek, emperyalizmin kara propagandasıdır. Faşizm, emperyalist ülkelerin en saldırgan kanadıdır. Dolayısıyla bugün Amerika’ya ve onun çıkarlarına kafa tutan, kendi vatanının bağımsızlığını savunan partileri faşist olarak tanımlamak gerçeği yansıtmaz. Mustafa Kemal’e de zamanında benzer suçlamalar yapılmıştı. Ne yazık ki Türkiye’de hem hükümet hem de muhalefet, bu “aşırı sağ” söylemini benimseyerek Amerika’nın çizdiği sınırların içinde kalıyor. Oysa Türkiye, Batı’daki bu Amerikan karşıtı yükselişi desteklemeli ve kendi ulusal çıkarlarını göz önünde bulundurmalıdır.
Avrupa’daki bu milliyetçi akımların içinde mülteci karşıtlığı veya İslam düşmanlığı gibi yanlış eğilimler olsa da, Amerikan sistemine karşı durdukça bu partilerde de bir arınma yaşanıyor. PKK dostluğu konusunda da benzer bir ayrım var; Amerika’ya en yakın olan sosyal demokrat partiler genellikle PKK’ya en çok destek veren kesimler oluyor. Muhafazakâr ve milliyetçi partiler ise daha çok kendi ülkelerinin menfaatlerini koruma eğilimi gösteriyor.
Son olarak, LGBT konusundaki tartışmalar da bu tablonun bir parçası. Almanya’dan Fransa’ya kadar yükselen milliyetçi akımlar, bu ideolojik dayatmalara karşı daha mesafeli duruyor. Türkiye’de ise Cumhuriyet Halk Partisi’nin LGBT’yi “aydınlık gelecek” olarak tanımlaması ve “cinsiyet bakanlığı” kurmayı vaat etmesi, büyük bir tehlike ve toplumsal çürümedir. Tarihteki köleci imparatorluklarda olduğu gibi, bugün de Batılı emperyalist devletler, kültürel ve ideolojik yollarla toplumları doğayla savaşa, mutsuzluğa ve şiddete sürükleyen bir yaşam tarzını dayatıyorlar. Bu cereyan, uyuşturucu, intihar ve şiddeti besleyen bir zemine sahip. Türkiye bu dayatmaları reddederek ve kendi milli değerlerini koruyarak aydınlık bir geleceğe ulaşabilir. Tülün Uygür, Cumhuriyet Kadınları Derneği Başkanı olarak, LGBT örgütlenmesi ve propagandasının ceza yaptırımına tabi tutulması için Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı’ndan talepte bulunuyorum. Vatan Partisi’nin bu konuda mükemmel bir kanun taslağı var ve Meclis Başkanlığı’na da sunulmuştur. Ancak, tiyatroda öpüşmek gibi eylemlerle yapılan bu propagandalar karşısında ne yapılacak? Bu propagandalar çocukları, kadınları ve erkekleri bu tür ilişkilere yönlendiriyor. Nasıl uyuşturucu, intihar veya şiddet propagandası cezalandırılıyorsa, bunun da örgütlenmesi ve propagandası suç kapsamına alınmalıdır. Toplum, böylesine büyük bir tehdide karşı ceza yaptırımı olmadan nasıl korunacak?
Sadece ideolojik ve kültürel anlatımlarla bu işin içinden çıkılamaz. Süremizin sonuna geliyoruz ancak Türkiye Batı’yla yıllardır çok iç içe. Tiyatro oyunlarını yasaklayarak veya cezai yaptırımlar uygulayarak Netflix gibi platformların dayatmalarının önüne nasıl geçeceğiz? Bu, ideolojik ve kültürel bir mücadeledir ve bunun bir boyutu da ceza yaptırımıdır. Sadece ceza yaptırımıyla yetinelim demiyorum; uzun süredir LGBT konusunda halkımızı aydınlatıyoruz. Eşcinselliğin sınıfsal sömürü ve aşırı cinsiyet eşitsizliği olan köleci toplumlarda ortaya çıktığını anlatıyoruz. Ancak bu yeterli değil. İnsanlara “öldürmeyin” demekle yetinmiyoruz, bunun cezası var. LGBT dayatması da toplumlar için en az öldürmek kadar tehlikelidir, bu yüzden ceza yaptırımı kaçınılmazdır.
Geçenlerde ismini vermeyeceğim değerli bir aydınımızla görüştüm; Kurtuluş Savaşı’ndaki kadınları anlatan çok güzel bir senaryo hazırlamış. Netflix, senaryodaki erkek ve kadın arasındaki aşkı, “iki kadın arasındaki aşka çevirirseniz yayınlarız” diyerek reddetmiş. Netflix, her filmin içine eşcinselliği yaymak için yerleştiriyor. AK Parti hükümetini bu konuda ciddiyetsiz buluyorum; neden hazırladığımız kanunu Meclis’e getirmiyorlar? Eğer beğenmiyorlarsa, kendileri dünyayla yarışacak kalitede bir kanun hazırlasınlar.
Süremizin sonuna geldik. Haftanın kitabı olarak, yakın zamanda kaybettiğimiz büyük yazarımız İrfan Yalçın’ın “Ölümün Ağzı” adlı eserini öneriyorum. Bu kitap, madenlerdeki emekçilerin yaşadığı acıyı, sömürüyü ve o karanlık ortamı anlatan muazzam bir edebiyat eseridir. Resim olarak ise Kasım Koçak’ın etkili madenci resmini anıyoruz.
Müziğe gelince; Sivas Madımak katliamının yıl dönümüne geliyoruz. Türkiye’nin geleceğine yönelik büyük bir suikast olan bu olayda aydınlarımızı kaybettik. O günleri saat saat yaşadık. Hasret Gültekin ve Nesimi Çimen gibi değerli isimleri de o olayda yitirdik. Nesimi Çimen, üç telli curasıyla bir orkestra gibi ses çıkaran son büyük ustaydı. Onları saygıyla anıyoruz.
Ekonomi konusuna gelince; her şeyin fiyatı artıyor. Türk ekonomisinin Batı sistemine bağımlılığı sebebiyle AK Parti hükümeti fiyatları zapt edemiyor. Digitürk’ün giderleri de uydudan sinyal alma maliyetleri ve döviz kuru nedeniyle artıyor. Ulusal Kanal, üreticilerin ve Mehmetçiğin televizyonudur; bu zorlukları aşarak her eve girmemiz lazım. İzleyicilerimizden, hakikat için, Türkiye’nin milli menfaatleri için bu sürece destek olmalarını rica ediyoruz.
Normalleşme sürecini ise şöyle özetleyebiliriz: Sayın Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Rusya ziyaretiyle daha önce dondurulmuş bir süreç yeniden aktive edildi. Türkiye ile Suriye arasındaki normalleşme kapsamında sınır kapılarının açılması ve otoyolların işlevsel hale getirilmesi kararlaştırıldı. Ancak bu durumdan rahatsız olan, Amerika denetimindeki bazı Suriyeli muhalif gruplar protestolara başladı. Kayseri’deki olayları fırsat bilen bu gruplar, Türkiye’ye karşı bir propaganda başlattı; Türk tırlarını yaktılar, bayraklarımızı yırttılar.
Bu tepkinin iki nedeni var: Birincisi, Amerika’nın Ankara-Şam uzlaşısına karşı yürüttüğü istihbarat savaşı; “Şam’la uzlaşırsanız karışıklık çıkarırız” mesajı veriyorlar. İkincisi ise ekonomik çıkarlar; sınır kapılarından elde edilen milyonlarca dolarlık vergi gelirinin Şam kontrolüne geçecek olması. Nihayetinde Türkiye, sınırlarının ötesinde bir terör örgütü (PKP-PYD) istemediği için Suriye ile anlaşmak zorunda. Bu süreç, Ankara ile Şam’ın uzlaşısıyla sonuçlanacaktır. Örneğin Dera’da Suriye hükümeti ile çatışan muhalif gruplardan bazıları daha sonra Suriye ile anlaştı. Bunlar Suriye ordusunun bir parçası yapıldı ve yaşadıkları yerde, bu sefer yerel kolluk kuvveti olarak kalmaya devam ettiler. Suriye muhalefetindeki bir grup da bu şekilde kalacak. Diğer grupların ise bir bölümü PYD’ye, bir bölümü de İdlib’de HTŞ’ye katılacak. Bunlar terörist muamelesi görerek bu iki örgütün sonunu paylaşacak. İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Ben Ramazan Çatık, Ulusal Gönüllüsü. Ulusal Gönüllüsü olmadan önce Aydınlık Gönüllüsüydük. Aydınlığın yayılması için her türlü mücadeleyi verdik. Bu mücadele 74-75’lerden beri devam ediyor. Biz önce kara ordusunu oluşturduk; daha sonra o kara ordusunu güçlendirdik, ardından Ulusal Kanal’ı yaptık. Herif İsever’in tanımıyla, soba borusundan füzeler yaptık. Şimdi bütün ülkenin her tarafını aydınlatmaya, uyandırmaya; gelişmeleri halkımıza, milletimize anlatmaya ve uyanık olmalarını sağlamaya çalışıyoruz. Yapılan her türlü fedakârlık, bu Türkiye milletinin ve Türk vatanının hizmeti içindir. Bu uğurda yapılan her iyilik, her yardım, her dayanışma mutlaka gelecek neslimizin hizmetine olacaktır.
Atatürk’ün en temel düsturu nedir? “Bağımsızlık benim karakterimdir.” Biz bağımsız kalabilmek için her türlü fedakârlığı yapmak durumundayız. Gençler; bağımsız olmadan ülkenin bağımsızlığını sağlayamayız. Hani bir laf vardır; “El öpmekle dudak aşınmaz.” Tanıdığımız, bildiğimiz insanlardan yardım isteyeceğiz. Biz bu yardımı kendimiz için değil, ülkemizin ve gelecek neslimizin geleceği için istiyoruz. Onun için çekinmeden, gönül rahatlığıyla bu fedakârlığı isteyebiliriz. Ulusal Kanal’ın başlattığı Digitürk kampanyasına ben katılıyorum, destek veriyorum. Herkesi destek vermeye davet ediyorum.
Eş Yatırım, yurdumuzun türkülerini sunar.
Kor düşseydi keşke yüreğime… Bu yine anlaşılır olurdu. İçimde suyu çekilmiş bir fıskiye… Birdenbire buruşup soldu. Hoşça kal diyebildim güçlükle, sesimi iğneden geçirerek. Dönüp arkamı yürüdüm, adım adım gittikçe küçülerek. Sen bana bir gurbet sundun, buğulu çocuk gözlerinle. Öptüm, başıma koydun, sevginin solgun güzelliğiyle.
Ağrısı dinmeyen iki yürek yarasını türkülerle sırlayacağız. Ama ağıtların değil; üzerinden kaç yıl geçerse geçsin, sazımızın sözümüzün önünde yalansızca yürüyen, önümüzdeki bin yılın görevini hatırlatan hakikatlerin ardına düşerek… Türkülerimiz gerçeklerin deminde yol alsın. Biraz Fırat’ta, biraz Kızılırmak’ta durultalım bilincimizi. Bugün Sivas’ta ve Başbağlar’da yitirdiğimiz canlar için türkülerimiz. Avazlarını yangın yerinden göğümüze kanatlandıran ozanlarımızın sesine akalım. Sazın gencecik bilgisi Hasret Gültekin’e, mühür sesli halk ozanı Muhlis Akarsu’ya, curanın arifi Aşık Nesimi Çimen’e kulak verelim. Sonra varalım gidelim Kemaliye’ye. Kayalardan çağıldayan sularla bir olup akarken, can evinden vurulan Başbağlar’da köylünün alın teriyle arıtalım özümüzü.
Şu kanlı zalimin ettiği işler,
Garip bülbül gibi zar eyler beni.
Yağmur gibi yağar başıma taşlar,
İlle dostun bir fiskesi yaralar beni.
Oy beni, beni, beni; dost beni, beni, beni; can beni, beni, beni.
İlle dostun bir fiskesi yaralar beni.
Dar günümde dost düşmanım belli oldu.
Bir derdim varsa şimdi belli oldu.
Ecel fermanı boynuma takıldı,
Gerek azsa, gerek asla, gerek buralar…
Beni, beni, beni. Oy beni, beni, beni. Dost beni, beni, beni. Can beni, beni, beni.
Bir sultanım, dalım can göğe almaz.
Haktan emrolmazsa rahmet yağmaz.
Şu ellerin taşı hiç bağrıma değmez;
İlle dostun bir tek gülü yaralar beni.
Oy beni, beni, beni; dost beni, beni, beni; can beni, beni, beni.
İlle dostun bir tek gülü yaralar beni.
Çağın kanlı zalimi, tüm dünya mazlum uluslarının baş düşmanı.

