Çıkış Yolu • 26.01.2021

Çıkış Yolu • 26.01.2021

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Efendim mutlu akşamlar. Başkent Ankara’daki Hasan Yalçın stüdyomuzla karşınızdayız. Bu hafta “Çıkış Yolu” programını Ankara’dan yapacağız. Programımızın daimi konuğu Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek stüdyomuzda. Efendim hoş geldiniz.

“Merhaba, hoş bulduk. Teşekkürler.”

Ve bir diğer konuğumuz ise yapı kayıt mağduru, aynı zamanda inşaat mühendisi olan Hasan Akraba. Hasan Bey, programımıza hoş geldiniz.

“Hoş bulduk, teşekkür ediyoruz.”

Biz teşekkür ederiz. Sorularımızı yönelteceğimiz isim, Aydınlık Gazetesi Ankara Temsilcisi Sayın İsmet Özçelik de bizimle birlikte olacak. Sayın Özçelik, siz de hoş geldiniz.

“Teşekkürler.”

Değerli izleyenler, programımızın başlangıç bölümünde yapı kayıt mağdurlarının sorunlarını ele alacağız; beklenti ve taleplerini dinleyeceğiz. Bu kapsamda Hasan Bey de programımızda. Hasan Bey, isterseniz sizi dinleyelim; bu mağduriyet nereden çıkıyor, sorun nedir, talepleriniz nelerdir?

“Öncelikle Bursa’dan selamlar getirdim. İmar durumu mağdurları adına buradayım. Başta Ulusal Kanal, Aydınlık Gazetesi ve Genel Başkanımız Doğu Perinçek olmak üzere bize bu fırsatı veren herkese teşekkür ediyorum.

İmar Barışı Yasası, bilindiği üzere Haziran 2018’de iyi niyetle çıkmıştı. Vatandaşın tapu sorunları, yapı kullanma izni, ruhsatsız duruma düşme, projeye aykırı imalatlar, miras konuları, altyapı hizmetlerinden faydalanamama gibi birçok problemi vardı. Yasa, 23 Haziran itibarıyla başvuruları almaya başladı. İlk başta yapı denetim firmalarının, mimarlık ve mühendislik ofislerinin süreci yöneteceği ve testlerin yapılacağı söylenmişti. Ancak hükümet süreci basitleştirdi ve ‘vatandaş beyanı’ esasına göre ilerlemeye karar verdi. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın bilgisayar sistemi üzerinden tapu bilgileri, ada, pafta, parsel, yapı alanı, TC kimlik numarası ve e-Devlet şifresiyle başvurular alındı.

Başvuru sistemi başlangıçta yapının ne zaman bittiğine dair bir sorgulama yapmıyordu. Tamamen arsa, konut veya ticari alan durumu ile yapı kullanma izni olup olmadığına bakılıyordu. Eğer inşaatın yapılış tarihi sorgulansaydı, belki de bu mağduriyetler yaşanmayacaktı. Ayrıca birim fiyatlarda da eşitsizlikler oldu. 3 kata kadar olan yapılarla 3-7 kat ve 7 kat üzeri yapılar için farklı birim maliyetleri belirlendi. 400 metrekarelik bir yapıda, kat sayısındaki küçük bir fark bile ödenen harçlarda büyük farklılıklara yol açtı.

Vatandaş beyanına dayalı bu sistemde, keşke en başta fen işleri veya denetim süreçleri işletilseydi. Yasa 2017 sonunu baz alıyordu ancak sistemde kontrol mekanizması olmayınca 2018 sonrası yapılar da kapsama girmiş gibi algılandı. Reklam filmlerinde bir ‘fırsat’ olarak sunulması ve yerel idarelerin de yasayı tam kavrayamaması sonucu, beklentilerin altında kalsa da 10 milyon başvuru gerçekleşti.

Sistem, onayları 2-3 gün içerisinde veriyor, ardından ödeme alınıyor ve ‘Yapı Kayıt Belgesi’ oluşturuluyordu. Herhangi bir denetim mekanizması olmayınca, ‘Komşum aldı, ben de alayım’ düşüncesiyle, tarım arazilerine ahır yapanlardan kaçak yapı yapanlara kadar herkes başvurdu. Bugün iptallerin gerekçesi, uydu görüntüleri üzerinden yapılıyor. Bakanlık, 2017 sonrasını kapsamadığını söyleyerek belgeleri iptal etmeye başladı. Oysa başvurular sırasında sistem; belediyelerin elindeki güncel fotoğraflar ve uydu görüntüleriyle eşleştirilebilirdi.

Şu an yaklaşık 1 milyonun üzerinde belgenin iptal edilmesi riskiyle karşı karşıyayız. 2020 yılından beri mağduriyetler sürüyor. Birçok vatandaş, yapı kayıt belgesine güvenerek evini satın aldı veya mevcut binasını masraf ederek tamamladı, yalıtımını yaptı. Şimdi ise ‘bu belge geçersiz’ deniliyor.

Çözüm önerimiz şudur: Bu kadar çok mağduriyet varken ve vatandaşlar iyi niyetle bir ödeme yapmışken, en azından mevcut yapıların durumu için yeni bir düzenleme yapılmalıdır. Örneğin, otopark yönetmeliği gibi kriterler üzerinden süreç yeniden değerlendirilebilir.” 2014 yılından bu yana 6 ay ve 1 yıl aralıklarla süren ve en sonunda pandemi gerekçesiyle 31 Mart 2021 tarihine kadar ertelenen bir süreç yaşıyoruz. Aslında bizim yasa, Sayın Cumhurbaşkanımızın bir kararnamesiyle çözülebilecek bir konu. Daha önce 2017 sonu ve 2019 sonu için geri dönüşler yapılmıştı. “Milat bu olacaktır” şeklinde bir düzenleme gelirse, her yapı kayıt altına alınarak resmiyet kazanacaktır.

Şu an 10 milyon başvuru olduğundan bahsediyoruz ama birçok kişi başvurusunu yapmasına rağmen maddi imkânsızlıklar nedeniyle ödemesini gerçekleştiremedi. Bahsettiğimiz 1 milyonu aşkın mağdurun içinde bunlar da var. Bu kişilere bir ödeme kolaylığı tanınırsa ve yeni bir düzenlemeye dahil edilirlerse çok daha iyi olacaktır.

Pandemi dönemi ve ağır kış koşulları yaşanıyor. Elektriği, suyu kesik olan; iki aylık bebeğiyle elektriksiz, susuz, doğalgazsız bir ortamda oturan ve hala endişe içinde bekleyen arkadaşlarımız var. Hiç olmazsa bu süreçte yıkıma gelmeselerdi. Bir de işin hukuki boyutu var; iptal kararlarından sonra imar kirliliği veya yalan beyan gibi gerekçelerle suç duyurusunda bulunuluyor. Bu mağdurların arasında Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’nde çalışanlar, kaymakamlık personeli, öğretmenler, mühendisler ve belediye çalışanları var. Hepsi bu ülkenin vatandaşı; ancak bazı şartlardan dolayı seslerini çıkaramıyorlar. Yazık, bir sürü emek harcandı; cezayı öde, avukat tut, mahkeme masraflarını karşıla. Bir de hem imar kirliliğinden hem de tarım arazisi ihlalinden ayrı ayrı cezalar yiyorlar.

Çoğu yapı kırsal kesimde veya iç mekanlarda yer alıyor. Mesleğim gereği biliyorum ki bir-iki katlı yapılar, hazır beton ve çelik malzeme kullanıldığı için depremde büyük bir risk teşkil etmez. Yapı denetim sistemi gereği artık işçiler daha bilinçli. Zaten kat atma olayı yok denecek kadar az; sekiz katlı bir binaya kimse dokuzuncu katı çıkmamıştır. Sadece yüksek çatısı olan binalarda, çatı bittiği için ona güvenerek yapılan eklemeler var.

Doğu Bey’in de fikirlerini alalım. 350-400 bin civarı vatandaştan bahsediyoruz; aileleriyle birlikte bu sayı 1 milyonu aşıyor. Dün bir heyet partimize gelerek bu konuları anlattı. Burada iki temel sorun var: Birincisi, ülkemizin kıyılarını, sahillerini ve ormanlarını korumak durumundayız. İkincisi ise kendisine bir yuva yapmış olan vatandaşımız var. 400 bin evi yıkmak hem büyük bir maliyet hem de ciddi bir sorun. Bir kuşun yuvasını bozmak bile günah sayılırken, vatandaşın evini yıkmak büyük bir mağduriyet yaratır. Devletimizin, vatandaşın meskeni ile kamu menfaatleri arasında bir denge kurması lazım. 400 bin evin molozunu kaldırmak bile devasa bir yük. Bu yüzden 31 Aralık 2019’u baz alarak bu işi güncelleştirelim.

Sayıştay raporunda uydu görüntülerinin tek başına dikkate alınamayacağı belirtiliyor. Sayıştay, Danıştay ve Yargıtay ile birlikte en yüksek yargı kurumlarımızdan biridir. Buna rağmen uydu resimlerinin esas alınması büyük karmaşa yaratıyor. Sadece yapıyı yıkmakla bitmiyor; evraklar, kayıtlar ve mahkeme süreçleriyle Türkiye’nin önüne muazzam bir problem yığıyoruz. Vatan Partisi olarak bu mağduriyetlerin takipçisi olacağız.

(Konuşmaların devamı…)

Şimdi erken seçim konusuna gelelim. Anayasaya göre erken seçime karar verecek iki makam vardır: Cumhurbaşkanlığı ve Millet Meclisi. Cumhurbaşkanlığı makamında Sayın Tayyip Erdoğan, Meclis’te ise AK Parti ve MHP ittifakı var. Dolayısıyla erken seçim kararı alacak yer bellidir. CHP ve İYİ Parti’nin bu yöndeki talepleri, iktidarı yıpratmaya yönelik bir taktiktir ve Biden’ın planlarıyla örtüşmektedir. Biden’ın başında bulunduğu Amerikan derin devleti, RAND Corporation raporunda da belirtildiği üzere, Erdoğan’ı iktidardan indirme hedefi güdüyor.

Kullanılan “sözde Cumhurbaşkanı”, “gayrimeşru anayasa” ve “diktatör” söylemleri, aslında bu hükümeti devirmeyi meşrulaştırmaya çalışan bir Batı propagandasıdır. Kaddafi ve Saddam örneğinde olduğu gibi, hedef alınan liderleri itibarsızlaştırıp devirme sürecinin bir parçasıdır. Ancak Amerika’nın Türkiye’de hükümet kurduğu veya devirdiği o eski dönemler geçti. Biden’ın hırsları ile ABD’nin mevcut ekonomik ve askeri gücü arasında bir dengesizlik var. Dolar saltanatı çökmüş, karşısında Rusya, Çin ve Türkiye gibi güçler yükselmiştir. Amerika artık birçok bölgede mağlubiyet yaşamaktadır. Dolayısıyla bu planın başarı şansı yoktur. Bu benim için şaşırtıcı değil. Ne diyorduk? Seçimler sürecinden 6-7 ay evvel, “Bu süreç karakolda biter,” dedik. Amerika’da bir halk hareketinin geldiğini tespit ettik. CNN Türk, Habertürk, Ulusal Kanal, TV100 gibi hangi televizyona çıksak bu süreci dile getirdik ve neticede karakolda bittiğini gördük. Çünkü Amerika bir yol ağzında ve Amerikan halkının çok derin sorunları var. Ülkede muazzam bir işsizlik söz konusu; sağlık hizmetleri pandemi ortamında erişilebilir değil, sokaklarda evsizler, barksızlar var. O bakımdan Amerika’da yıllardır süren büyük bir huzursuzluk hâkim.

Amerika bir yol ağzında seçime gitti. Bir yanda Trump’ın temsil ettiği görüş var: “Biz 8 trilyon doları Orta Doğu çöllerine gömdük. Ne var buralarda? Yapacak işimiz yok, evimize dönüp ekonomimizi düzeltmeye bakalım,” diyor. Biden ise “Amerika birinci, dünyanın her yerinde jandarmalığı devam etmeli,” diyor. Yani Biden, emperyalist Amerika’nın bildiğimiz yüzünü temsil ediyor. Trump da emperyalist sistemin bir seçeneği olsa da daha gerçekçi; Amerika’nın yenildiğini en azından güvenlik raporlarında kabul ediyor ve “Önce Amerika” diyerek iç sorunlara odaklanan bir çözümü savunuyor. Bu iki seçenek, sandıkla çözülecek bir anlaşmazlık değil; silahların konuşacağı stratejik bir döneme girildi.

1945’ten bu yana kurulan Dolar İmparatorluğu, yani dünyaya ihraç ettiği dolar kadar havadan yağma yapan ve silaha dayalı haraç sistemi çöküyor. Haraç sistemi çöktüğü için bunun içe dönüşü ve yoksullaşma gibi sonuçları var. Bu yüzden Amerika, basit bir seçim sürecinden öte, silahlı hesaplaşmaların yaşanacağı bir döneme girdi.

Türkiye’nin rolünün altını çizelim; bunu bir tek Vatan Partisi söylüyor. Amerika neden bu çıkmaza girdi? 2014-2015 yıllarını dönüm noktası olarak alabiliriz. Amerika, Kürdistan projesini hayata geçiremedi. 24 Temmuz 2015’ten itibaren Türkiye, PKK’yı ezme harekâtına başladı. Ancak o harekâta başlamak için Silivri duvarını yıkmamız gerekiyordu ve yıktık. Özgürleşen Türk Silahlı Kuvvetleri, PKK’nın üzerine yürüdü. Biz o Silivri duvarını yıkınca Amerika’nın planı bozulmaya başladı. Arkasından 2017’de Barzani’nin referandumu da yürümedi. Bakın, Trump’ı doğuran sürecin önünde Türkiye, İran, Suriye, Irak ve Rusya var. Eğer Amerika Kürdistan’ı kurabilseydi Trump diye bir seçenek ortaya çıkmayacaktı. Amerika’nın Batı Asya’da kaynaklarını çöllere gömmesi ve yenilgisi, Trump’ı doğurdu.

Şimdi “Bu olaylar Türkiye’yi nasıl etkiler?” diye konuşuluyor. Ben diyorum ki “Türkiye, İran, Irak bu süreçleri nasıl etkiledi?” Tarihi yapan artık sadece Amerika değil; Türkiye de var. Televizyonlarda “Biden Türkiye’yi nasıl etkiler?” diye soruyorlar, ben de “Türkiye Biden’ı nasıl etkileyecek?” diye soruyorum. Çünkü Biden’ın, Türkiye’deki iş birlikçileriyle yapabileceği bir iş yok.

Pentagon’un psikolojik harekât şeflerinden biri olan Ruben, “Doğu Akdeniz’de Türkiye ile Amerika arasında ekonomik ve diplomatik çatışmalar var,” diyor ve arkasından “Girit’e ve Kıbrıs’a silah yığmalıyız,” diye ekliyor. Bu, çatışmanın sadece diplomatik düzeyde kalmayacağını gösteriyor. Vatan Partisi olarak hep “Doğu Akdeniz’e dikkat edelim” dedik. Türkiye’nin şu anda çok tedbirli olması gereken odak noktası orasıdır; çünkü orada Amerika, İsrail, Yunanistan ve Fransa’nın oluşturduğu bir blok var. Türkiye, Doğu Akdeniz’de bir zaaf gösterecek olursa bu hemen Güneydoğu üzerinden Ankara’ya yansır.

Çözüm ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıtarak orada silahlı bir yığınak yapmaktır. Türkiye, Kafkaslar’da oluşturduğu, İran, Irak ve Suriye ile beraber yürüttüğü o “İkinci İsrail” planını bozan modeli Doğu Akdeniz’e taşımalıdır. Rusya-Türkiye iş birliği burada geçerli olmalıdır. Hatta Türkiye, Rusya, Çin ve İran ile Doğu Akdeniz’de bir tatbikat yapmalıdır; bu çok caydırıcı olur. Kuzey Kıbrıs’ın Abazya’dan başlayıp Rusya’ya, oradan Azerbaycan’a ve İran’a kadar uzanan süreçte tanınması tüm dengeleri değiştirir.

Rusya, savunma sanayisinde bize çok önemli önerilerle geliyor. Birleşik Rusya Partisi’nin Dış İlişkiler Başkanı Piligin, partimizi ziyaret etti. Bize silah satmayı değil, denizaltıdan tank motoruna kadar her türlü savunma teknolojisini birlikte geliştirmeyi teklif ettiler. Bu, Türkiye’nin Atlantik’ten askeri olarak kopuşunu ve yeni bir stratejik dönemi simgeliyor.

Son olarak; Biden yönetimi bir erken başarı elde etmek için risk alabilir mi? Biden içeride çıkmazda. Bugün Tele1’de “Halkçı Biden” diye başlık atılıyor. Emperyalist, saldırgan Amerika’nın temsilcisine “halkçı” demek, Amerika’ya yaranmak adına düşülen büyük bir seviyesizliktir. Türkiye tarihinde Amerikancılıkla suçlanan pek çok hükümet oldu ama bu derece rezilleşen bir yaklaşım görmedim. Biden tayfası ve sahte sol, PKK’nın çatısı altına girerek PKK’laştı ve HDP’leşti. Nasıl ki PKK bugün “İmdat Biden, beni kurtar!” diye bağırıyorsa, bunlar da “Halkçı Biden” diyerek tam bir dalkavukluk çizgisine girdiler. Halk TV gibi kanallarda “Halkçı Biden” altyazıları geçiyor; bunu savunanlar tam bir rezillik içindeler. Sahte solcu geçinen bu çevrelerin geldiği nokta, Amerika’ya hizmette, daha doğrusu dalkavuklukta sınırsızlık olmuştur. Savunma Bakanlığı’nın başına, PYD ve PKK’nın “eğit-donat” projesinin mimarlarından Lloyd Austin’ı getiren Biden, aslında yapacağı işleri ve programını da bu atamasıyla ilan etmiş oldu.

Biden, içeride ekonomik bir çıkmazda olduğu için Amerikan halkına verebilecek bir şeyi kalmadı. Bu nedenle birtakım çılgınlıklara ve maceralara girişebilir; nitekim tarih, benzer çıkmazlarda liderlerin bu tür çılgınlıklar yaptığını gösterir. Ancak bu adımların başarı şansı yoktur ve sadece yeni bir açmazı beraberinde getirecektir. Bir taraftan “Amerika’yı tekrar birinci yapacağım” iddiasını sürdürmeye çalışırken, diğer taraftan içeride iç savaşa varabilecek kargaşalar ve çatışmalar gözlemleniyor. Amerikan Büyükelçisi’nin, Rusya’daki olaylarda gösterilerin güzergâhını ve saatini ilan ederek bir anlamda göstericilere “burada toplanın” mesajı vermesi, akıl alır bir çılgınlık. Tabii ki Amerikan devleti, sadece Biden’ın kişisel kararlarıyla hareket eden bir yapı değildir; hesap kitap bilen, gerektiğinde onun kravatını tutup “dur bakalım” diyecek mekanizmalara sahiptir. Amerika eski Amerika olmayacak, daha mütevazı olmak zorunda; çünkü ekonomik gücü, büyük iddialarını desteklemeye yetmiyor. Dolar İmparatorluğu yıkıldı ve karşısında Türkiye gibi güçlü rakipler belirdi.

Muhalefetin tutumuna dönecek olursak; vali, kaymakam, astsubay ve uzman çavuşlar için “militan” ifadesini kullanmaları oldukça vahim bir durum. CHP’liler ve Sayın Kılıçdaroğlu bu söylemi destekleyerek Türkiye’de bir Cumhurbaşkanı ve hükümet olmadığını, ülkenin gayrimeşru bir çete veya diktatör tarafından yönetildiğini iddia ediyorlar. Devlet sisteminin tepesinden en alt kademesine kadar her şeyin “sözde” olduğunu, yargının ve ordunun “militan” olduğunu söyleyen bir kanala girdiler. Aslında kastettikleri, FETÖ’yü ve PKK’yı içeri tıkan adalete olan kinleridir. Bugün iki cephe çarpışıyor: Biri Vatan Partisi’nin de içinde bulunduğu milli devleti ayakta tutmaya çalışanlar, diğeri ise Biden ile birleşip milli devleti tasfiye etmek isteyenler. Kılıçdaroğlu ve Akşener, Amerika’nın elinde oyuncak olacak bir “sözde devlet” kurmanın hayalini kuruyorlar; ancak bu projeler geçmişte Turgut Özal’ın denediği ve yürütemediği, çürümüş projelerdir.

Türkiye’nin yalnızlaştığını söyleyenler, aslında “Amerika’nın kucağına oturun” teklifinde bulunuyorlar. Oysa Türkiye, dostlarıyla çok önemli başarılar kazanıyor. Kürdistan adı altında kurulmak istenen ikinci İsrail planını önlüyor, Azerbaycan ve Rusya ile iş birliği yaparak Ermenistan işgaline son veriyor, Doğu Akdeniz’de donanmasıyla ve Libya ile yaptığı anlaşmalarla tehditlere direniyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün İstiklal Savaşı’nda Doğu’yu emniyete alıp Batı’da zafer kazanması gibi, Türkiye bugün de bölgedeki sorunları çözerek kendi yolunu çiziyor.

HDP meselesine gelince; “HDP eşittir PKK”dır ve biz bunu yıllardır söylüyoruz. Bu bir ceza hukuku meselesi değil, milli bir güvenlik meselesidir. Parti kapatmak, bir terör örgütünün “soluk alma borusunu” kesmektir. HDP’nin Esenyurt ilçe binasından çıkan görüntüler ve belediyelerin yardımları, bu yapının Kandil’e asker ve lojistik sağladığının kanıtıdır. HDP’nin kapatılması terörle mücadeledir. Bu bağlamda Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve Genelkurmay Başkanı Yaşar Güler’in Irak’a gerçekleştirdiği ziyaret, PKK ile mücadele açısından oldukça önemli ve stratejik adımlardır. Bu ziyareti nasıl yorumluyorsunuz efendim? Türkiye ve Irak, Biden’ın çapulcularını temizlemek için iş birliği yapmıştı; Barzani’nin referandumuna karşı da benzer bir dayanışma içindeydiler. Şimdi de PKK’yı temizlemek için benzer bir iş birliğine gidiliyor. Ardından Suriye’de, Türkiye ile beraber Suriye’deki kalıntıları temizlemek için bir iş birliği olacak ve bu iş bitecek. Yani PKK’nın sonu geldi. Şu anda aldığım haberlere göre Kandil’deki PKK liderleri “Ne yapalım? Nereye kaçalım? Nereye sığınalım?” diye konuşuyorlar.

Peki efendim, Milli Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı’nın beraber gitmesini nasıl değerlendirirsiniz? Bu pek alışılmış bir durum değil, bunu nasıl yorumlamak lazım? Bu askerî bir operasyon tabii. Onların gitmesi, siyasi diplomasinin ötesinde askerî bir iş birliği içindir. Onun için o işi en iyi bilen, en yetkili insanlar gidiyor. Yani Türk ordusunun başında olan kişi ve Milli Savunma Bakanı olarak savunmadan sorumlu olan hükümet yetkilisi oraya gidiyor.

Sincar meselesine gelince; eskiden hep Kandil’i konuşurduk, şimdi anladığımız kadarıyla o gezide en çok Sincar konuşuldu. Sincar ne anlama geliyor? Galiba Sincar, Kandil’den daha önemli. Kandil’de çok büyük bir askerî güçleri yok, orası daha çok bir sığınak işlevi görüyor. PKK’nın lider kadrosunun bulunduğu çok dağlık bir alan. Bombalanması veya imha edilmesi zor olduğu için oraya sığınmış durumdalar. Ama gördüğüm kadarıyla Sincar, daha çok askerî güçlerin yığınak yaptığı bir yer. DAEŞ piyasaya çıkınca oraları kurtarmak bahanesiyle Amerika, PKK’yı oraya yerleştirdi. Şimdi Sincar’dan PKK’yı temizlemek, Amerika’nın ayaklarını kırmak, yani Amerika’yı oradan temizlemek demektir. Bu çok önemli. Biden’ın kara gücü; hani patronu Obama “Benim kara gücüm PKK’dır” demişti ya, işte şimdi ABD’nin kara kuvvetleri oradan temizleniyor.

Peki bu durum Fırat’ın doğusunu etkiler mi? Tabii ki, bu sırayla olacak. Amerika oradan da bitirilecek. Eğer Trump olsaydı, zaten kendi kararıyla Amerika’nın askerî gücünü çekecekti. Şimdi Biden ya zorla gidecek ya da orada tutunamayacağını anlayacak. Ancak bu durum Biden için çok ters. Geçtiğimiz günlerde Kamışlı’daki tanıdıklarla konuştum. PKK ile Suriye ordusu çatışmaya girince bir fırsat doğduğunu söylediler. Suriye’nin Havananı bölgesinde 5-10 bin arasında askeri var. Suriye askeri, Türkiye ve Rusya; Kamışlı’daki PKK bölümlerine bir operasyon yapsa, Kamışlı kurtulduğunda Fırat’ın doğusu önemli ölçüde çözülür.

İşte burada hükümetimizin çok ciddi sorumluluğu ve büyük yanlışları var. Biz ne diyoruz? Türkiye’nin hedefi güneyimizde, Suriye’de PKK’yı bitirmek olmalı. Halbuki hükümet çok yanlış bir şekilde orada hedefi 90 kilometre derinliğinde, 450-700 kilometre boyunda bir koruma hattını kontrol etmek olarak koyuyor. Bu, PKK’yı bitirmek değil, PKK’yı aşağıya atmaktır. Yine PKK ile sınırsın; 90 kilometrelik bir derinlik sağlıyorsun ama onun ötesinde yine PKK var. Bunun tek çaresi var; Suriye ile birleşeceksin, PKK’yı orada temizleyeceksin. Türkiye rahat edecek ve Biden’ın bütün planları bozulacak. Çünkü Biden orada PKK ve DEAŞ’a dayanarak planlar yapıyor. Vesayet savaşı denilen, piyon kullanarak yapılan bir savaş bu. Amerika’nın kendi askerini orada doğrudan mevziye sürmesi çok zor, Amerika’da çok büyük infial olur. Onun için PKK’nın temizlenmesi, Biden’ın planlarının da temizlenmesi demektir.

Peki, DEAŞ’ın tekrar piyasaya sürülmesine ne diyorsunuz? Sanki yavaş yavaş DEAŞ ortalarda görünmeye başlıyor. Sayın Akar’ın ziyaretinin hemen ardından Bağdat’ın göbeğinde bomba patlatıldı. Demin söylediğim gibi; PKK, DEAŞ, FETÖ ve diğer grupların hepsi Amerika’nın bölgedeki kuvvetleridir.

ABD-PKK ilişkisi denince akıllara Uğur Mumcu da geliyor. İki gün önce ölüm yıl dönümüydü (24 Ocak). Bu konuya ilişkin birkaç şey söyler misiniz?

Tabii, Uğur Mumcu da son zamanlarda hep bunu yazdı. Bizim onunla bir fotoğrafımız var; Bahçelievler Deneme Lisesi’nden mezunuz. Mezunlar gününde yemek yerken “Gel beraber bir fotoğraf çektirelim” derdik. Öyle seri fotoğraflarımız vardır. İkimiz de elimizi yeleklerimizin cebine sokarız. O fotoğraflarda 20 yaşlarındayız; sağdaki, cepheden bakan Doğu Perinçek, yan bakan ise Uğur Mumcu’dur. Uğur ile lisede farklı şubelerdeydik. İlk tanışmamız lise 1’de benim çıkardığım “Karınca Kararınca” adlı duvar gazetesi sayesinde oldu. Müdürün odasının bulunduğu salondaki duvarda asılı olan gazeteyi dikkatle okurken onu gördüm. “Bu gazeteyi siz mi çıkarıyorsunuz?” dedi, “Ben de yazabilir miyim?” diye sordu. Çok şakacı, sürekli güleç bir adamdı.

Sonra hukuk fakültesinde beraberdik. Ben üçüncü sınıftayken, o ikinci sınıftayken Hukuk Fakültesi Fikir Sanat Ocağı’nı kurduk. Dev-Genç’in hukuk fakültesi ayağını beşimiz kurduk. 1964 yılında ben asistan oldum, o da benden 3-4 sene sonra asistan oldu. 12 Mart döneminde Mamak Cezaevi’nde aynı koğuştaydık. Koğuşun neşesiydi. Herkese “Sakıncalı Piyade” kitabını okumalarını öneririm; hapishane günlerini anlatır. O zamanlar en mücadeleci, en tutarlı grup bizim grubumuzdu.

Uğur Mumcu’ya yapılan suikast, bir planın parçasıydı. Kemalist devrimin aydınları olan Muammer Aksoy, Eşref Bitlis ve Uğur Mumcu… Bunların hepsini yan yana koyduğunuzda aynı hedefler olduğunu görürsünüz. Amerika, “Kemalizm’in sonu geldi, bitireceğiz” diye ilan etmişti. Bu bir Gladio operasyonuydu. Bugünlerde de benzer suikastlerin konuşulması, Biden planı çerçevesinde anlam kazanıyor. Hükümet can güvenliğini sağlayamıyor, bu da Erdoğan’ı devirme planının bir parçası olarak gündeme gelebilir.

Uğur Mumcu’nun cenazesini hatırlıyorum, tüm Türkiye’de milyonlarca insan meydanlara çıkmıştı. “Türkiye İran olmayacak” diye slogan atıldı. Biz o dönemde “Bu cinayetin arkasında İran yok, Amerikan Gladio’su var” diye tavır koyduk. Zaten sonradan ortaya çıktı ki; Muammer Aksoy’dan Bahriye Üçok’a, Eşref Bitlis’ten Çetin Emeç’e kadar tüm o seri cinayetler Gladio işiydi. İran yapsaydı zaten iki günde yakalanırdı ama Amerika’nın Gladio’su yaptığı için dokunamadılar. Sürekli İran’la Türkiye’yi karşı karşıya getiren bir strateji izlediler. Necip Hablemitoğlu cinayetinde de benzer bir propaganda yürütüldü. İnsanlara “İran yapmıştır” diye inandırdılar. Türkiye’de bir olay olunca gözünüzü hemen İran’a çevirtiyorlar; bu oyunlara düşmemek için çok dikkatli olmak lazım.

Muhalefetin “güçlendirilmiş veya iyileştirilmiş parlamenter sistem” dediği şeyin ne olduğunu hâlâ anlamış değiliz. Hiç kimse bilmiyor, tam bir detay yok. Cumhurbaşkanı’nın halk mı yoksa meclis tarafından mı seçileceği belirsiz. “Bizim için Cumhurbaşkanı’nın nasıl seçildiği önemli değil, önemli olan ilkelerle donatılmış olması” diyorlar. Anayasa hukuku bilmiyorlar. Cumhurbaşkanı’nı halk seçerse başkanlık sistemi olur, meclis seçerse parlamenter sistem olur. İkisi fark etmez diyenler, dünyadaki anayasa sistemlerini bilmeden metin yazmaya çalışıyorlar.

Bizim Vatan Partisi olarak 2012 yılında yazdığımız, Meclis Başkanı Sayın Cemil Çiçek’e sunduğumuz bir anayasa taslağımız var. Bu taslak, tamamen Kemalist devrim temeline oturuyor. 1921 Anayasası’ndaki meclis hükümeti sistemi ve 1924 Anayasası’ndaki Atatürk’ün yürütmeyi güçlendiren anlayışını esas alıyor. İYİ Parti ve diğerleri, Türkiye’nin anayasa tarihini de hükümet sistemlerini de bilmiyorlar. Anayasa değişikliğinde ilk dört maddeyi tartışmaya açabilirler mi? İYİ Parti buna cesaret edemez ama İbrahim Kaboğlu’nun hazırladığı o gizli anlaşma metninde Türkiye’nin temeli yıkılıyor. Türk kavramı kaldırılıyor, etnik ve mezhepsel bölünmeler özendiriliyor, özerklik şartı kabul ediliyor. İşte o sözde devlet dedikleri, sözde bir anayasa. Sözde devletin anayasası; İbrahim Kaboğlu’nun hazırladığı, Kılıçdaroğlu’nun ise ön sözüyle ve imzasıyla takdim ettiği anayasadır. Hani ondan da kaçmaya çalışıyorlar, “Vallahi billahi biz yapmadık” falan diye ama üstünde CHP amblemi var. Bu da benim “Türkiye’nin Anayasa Birikimi” kitabım; bölücü anayasanın eleştirisi ve Cumhuriyet’in yeniden örgütlenmesi üzerine. Sonunda aynı zamanda bir anayasa önerisi de var.

Efendim, isterseniz yavaş yavaş ekonomiye geçelim çünkü çok kritik bir nokta. Şimdi faizler düşürüldü, sonra tekrar yükseltildi. Şu ara hangi esnafla konuşsak şöyle şeyler söylüyor: “Bu faizlerle çarkımızı döndürmemiz mümkün değil.” Nitekim bugün mesela bankalardan kredi kartlarımıza notlar geldi. Mesela deniyor ki; 1 Şubat’tan itibaren geçerli faiz oranı %1,89, temerrüde düşersen %2,16. Yani normal vatandaşın tüketici faizinde bile birleşik faize koyduğunuzda %30’lara varan bir faiz uygulaması geçecek. Bu şekilde kredi kartıyla alışveriş yapmak, hele borca girerek yaşamak çok zorlaşacak. Türkiye’de çok insanın durumu bu; alıyor, taksite böldürüyor veya gerekli olduğu kadarını ödüyor, kalan kısma faiz işliyor. Yani nereye gidiyoruz? Nasıl görüyorsunuz?

Aslında ben daha çok tüketiciye uygulanan faizden ziyade, siz haklısınız, esas sanayiciye uygulanan; üretime giden faize bakılması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü faiz, gelişmiş kapitalizmde sıfırlanmalıdır. Neden? Faize giden kaynak kardan kesilir. Faiz ve rant orta çağdan kalmadır; kâr ise kapitalist rekabet sisteminin gelir kaynağıdır. Kârda ne var? İşçiyi çalıştırıyorsun, bir şey üretiyor, onun ürettiğinin bir kısmını ücret olarak veriyorsun, bir kısmına da el koyuyorsun; o kârdır. Ama girişimci veya sermaye sahibi, fabrikanın sahibi faize kaynak ayırdığı zaman ne oluyor? Sanayicinin elinden, en sonunda işçinin ürettiği kaynakların bir kısmını alıp tefeciye, faizciye veriyorsun. Bu, kapitalizm içinde bir ayak bağı, bir prangadır. Yatırıma yönelecek kaynak orta çağ gelirleri haline gelip faizciye gidiyor. O bakımdan faiz, sanayiciye vurulan ket olarak görülebilir ve düşük faiz politikası, üreticiden yana bir politikadır.

Türkiye çok köklü kararlarla istihdama yüklenip işsizliğe son vermeli, büyük işsiz yığınlarını çalışma süreçlerine sokmalıdır. Üretimi nasıl artıracaksınız? Çalışan insan sayısını artırarak. Teknolojiyi geliştirerek de artırırsınız ama kısa vadede bunu yapamazsınız. O bakımdan bugün Türkiye ekonomisinin düğümlendiği nokta istihdamdır. İşsizliğe son vermek için yatırım yapacaksınız, yatırım yapabilmek için de tasarruf edeceksiniz. Türkiye’nin ürettiği kaynakların bir kısmını tüketmeyip fabrika açmaya ayıracaksınız. O zaman üretim artacak, işçi ücreti, memur maaşı, esnafın geliri, sanayicinin kârı artacak. Yani refah sonuç itibarıyla üretimden gelir. Başka türlü olmaz. Dışarıdan gelen kaynakları bir süre yersin, yatırmazsın, Turgut Özal döneminde olduğu gibi herkesin cebine biraz para girer ama bu sefer gelecek kuşakların sırtına 450 milyar dolar borç yükünü yıkarsın. Bizim net bir politika saptamamız lazım: Öncelikle işsizden yana olacağız. İstihdama yönelirsek, fabrikalarda üretim artarsa paylaştıracağımız değerler de artar. Üretim devriminin püf noktası işsizliğe son vermek için yapılan yatırımdır.

Bugün bazı kesimlerin (TÜSİAD, MÜSİAD gibi) önceliklerinin “fiyat istikrarı” olduğu yönündeki açıklamalarına gelince; ben bu fikre katılmıyorum. Fiyat istikrarı vurgusu yanlış bir vurgudur. Bir maliyet enflasyonu olmadan Türkiye’de kalkınma olmaz. Enflasyonu öcü ilan ettiren IMF’dir. Aşırı fiyat istikrarı vurgusu yaparsanız, kömürü Rusya’dan veya Ukrayna’dan, pamuğu Çin’den veya Amerika’dan getirmeye devam edersiniz; Denizli’deki, Gaziantep’teki, Kayseri’deki küçük sanayiyi çökertirsiniz. Türkiye’de istihdama ve üretime yönelik politikalar kaçınılmaz olarak biraz enflasyonu kabul edecek; ama bununla birlikte ücretlerde ve maaşlarda da enflasyonun altında kalmayan artışlar yapacaksınız.

Yatırım derken sanayi ve tarımı birlikte ele alıyorum. Şehirlere yığılmış, terörden kaçmış köylü kitleleri var; Diyarbakır’a, İstanbul’a, İzmir’e, Ankara’ya gelmişler. Hayvancılarımızın memleketlerine dönmeleri için projelere ihtiyaç var. Bir aile kaç koyunla geçinir? 50 koyun. Bu koyunlar kredi olarak verilse, besicilik yapılsa, meraya dönülse hem Türkiye’nin tarımı ve hayvancılığı gelişecek hem de şehirlerdeki yığılma son bulacak. Bu köye dönüş; ekonomik kalkınma, sosyal huzur ve barış açısından son derece önemlidir.

Gelelim Mahir Çayan ve Deniz Gezmiş ile ilgili sözlerime… 1968 yılının lideriydim, DEV-GENÇ’in başkanlığını yaptım. 29 Nisan’daki o büyük miting, arkasından üniversite işgalleri; Hukuk Fakültesi, Tarih Fakültesi, Fen Fakültesi… İstanbul Üniversitesi, Teknik Üniversite işgalleri benim genel başkanlığımda oldu. Deniz Gezmiş bir gençlik lideriydi ama aynı zamanda benim örgütümün emri altında çalışan bir gruptaydı. Sonradan DEV-GENÇ’in içine soktuk. Mahir Çayan döndükten sonra da bizim hareketin içindeydi. Ancak 70 yılına geldiğimizde maceracı eylemler pompalandı. Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan’ın banka soyması, Sibel’in kaçırılması, şoförün öldürülmesi; bunlar rezalettir. Bir sol bunları mahkûm etmeden ilerleyemez.

Deniz Gezmiş yakalandığında Ulucanlar Cezaevi’nde onunla üç buçuk saat görüştüm. O yapılan banka soygunlarının yanlış olduğunu artık görüyordu. Bu eylemlerin bir darbe planıyla bağlantısını hepimiz biliyoruz; 9 Mart darbesi. Deniz Gezmişler, Mahir Çayanlar banka soyacak, terör yapacak, Adalet Partisi’ni basacak, ortalık karışacak; asker de gelip el koyacak. 9 Mart darbesi buydu. Ama 9 Mart’a karşı Amerika 12 Mart darbesini yaptı. O darbe planına girmeyen tek örgüt, o zaman Proleter Devrimci Aydınlık’tı. Deniz Gezmiş bana vekaletname verdiğinde, “Bizim sözcümüz ol, fikirlerimizi kamuoyuna açıkla” demişti. Ben de yaptım.

Mahir Çayan’a gelince; o dönem İngiliz teknisyenlerini kaçırmaya gitmeden önce, eğer beş parmak dağlarında olmasaydım ve görüşebilseydik, onlara “Yanlış yapıyorsunuz, İngiliz teknisyeni kaçırarak hiçbir şey elde edilemez” diyecek tek adamdım. Deniz Gezmiş’in asılmasında da maalesef sahte solun çok büyük rolü vardır. İdamın infazının reddedilmesi için Senato’da imza toplanırken ve süreç Anayasa Mahkemesi’ne taşınmışken, çatapat eylemler yapılarak askerlerin öldürülmesi idamın önünü açmıştır. İdam yönündeki çaba, yobazlığı kışkırttı. Deniz Gezmiş de zaten avukatlarına, “Bunların hepsi yayınlandı; aman arkadaşlara haber verin, sakın eylem yapmasınlar, bizi astıracaklar,” diyordu. Yani o eylemlerin kendilerini astırmaya hizmet edeceğini o da içeriden görüyor. O dönem İstanbul Baro Başkanlığı yapan avukat arkadaşımız, Deniz Gezmiş’in arkadaşıydı; o da bunları açıkladı. Deniz bana, “Git söyle, arkadaşlar sakın beni kurtarmak için eylem yapmasınlar, o bizim asılmamıza neden olacak,” dedi. Öyle bir konumdaydı, onu söyleyeyim. Bunları görüyoruz, her zaman gelmişlerdir. Filistin’e giderken benden izin almıştır, parti kurma konusunda benimle görüşmüştür, FKF’ye katılma konusunda benim talimatlarım yönünde hareket etmişlerdir. Bunlar o zamanın gerçekleri.

Sonradan 1970 ve 1971’de yaptıkları ise çok büyük yanlışlardı. Demin söyledim; o yanlışları ikisinde de gördüm. Deniz Gezmiş de Mahir Çayan da o yaptıkları yanlışları, banka soygunları, adam kaçırma gibi eylemlerin yanlış olduğunu sonradan her ikisi de gördü.

Peki efendim, programımızın sonuna geldik. Şarkı, müzik ve film önerilerini de alalım. Demin Diyarbakır’dan, Şıplız’ın köylülerinden bahsettik. Diyarbakırlı Celal Güzelses’ten “Karagözler” diye bir parça; Atatürk de dinlemiş o parçayı. Atatürk, “Şark Bülbülü” unvanını Celal Güzelses’e vermiştir. O “Kara Gözler”, güzel bir Diyarbakır mayası diyelim. Fikret Otyam’ın deyişiyle eşek gözlü, sıpa gözlü… Evet, sıpa gözlü; gözleri çok güzel.

Film önerisi olarak “ABD’nin Gizli Tarihi”ni sunuyorum. Bu Oliver Stone’un eseri. Onu da tavsiye ederim; Amerika’yı çok konuştuğumuz bir dönemdeyiz. Bir kere daha önermiştim; 6-7 bölümlük bir belgesel dizi. Amerikan yakın tarihini, İkinci Dünya Savaşı ve sonrasını çok güzel anlatıyor; bugünü anlamakta da çok etkili bir dizi.

Müzeye eşlik eder misiniz yoksa kapanışı onunla mı yapalım? Celal Güzelses çok güzel; “Şark Bülbülü” deniyordu. Atatürk onu 18 yaşındayken, Diyarbakır’da kolordu komutanı olduğu zaman dinlemiş. İlginç; daha sonra Dolmabahçe’de Mevlit okutuyor. Mevlit’i de plağa aldırtmış. Atatürk, Celal Güzelses’in Mevlidi’ni taş plağa aldırtıyor, “Bu plağı alın” diyor. Peki efendim, Diyarbakırlı Celal Güzelses’in “Kara Gözler” parçasıyla programımızı sonlandırıyoruz.

Kitap olarak da “Kemalist Devrim” dizisini önermeye devam ediyoruz. Bu dizimiz 8-9 kitap oldu. Yeni çıkan, yeniden yazdığım “Kemalist Devrim’in Tarihsel ve Sınıfsal Karakteri” adlı eserim, diğer kitaplarla birlikte Kemalist Devrim üzerinde Türkiye’de yazılmış en kapsamlı çalışmadır. Kaynak Yayınları’ndan çıkan, Doğu Perinçek’in “Kemalist Devrim” serisinin 8. kitabı.

Değerli izleyenler, Çıkış Yolu programının sonuna geldik. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek sorularımızı yanıtladı. Bu parçayı Şıplız’ın köylülerine, Diyarbakır köylülerine, bütün Güneydoğu’daki köylülerimize, bütün Türkiye’deki müzikseverlere ve Diyarbakırlılara gönderiyoruz. Evet, buyurun efendim.

Paylaş