İzlediğiniz için teşekkür ederim. Efendim mutlu akşamlar. Bir Çıkış Yolu programıyla daha karşınızdayız. Başkent Ankara’daki Hasan Yalçın stüdyomuzdan, yine bu hafta Çıkış Yolu programını yapacağız. Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek konuğumuz olacak. Efendim hoş geldiniz.
— Merhabalar, hoş bulduk. Teşekkürler.
— Tabii sağlığın koşulları da var. İyi akşamlar. Aydınlık Gazetesi Ankara Temsilcisi Sayın İsmet Özçelik’le birlikte sorularımızı Sayın Perinçek’e soracağız efendim. Sayın Özçelik, siz de hoş geldiniz.
— Hoş bulduk. Teşekkürler.
Evet değerli izleyenler, dün Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan yeni bir tartışma başlattı; Türkiye’de yeni bir anayasa yapılması için çağrıda bulundu. Önemli açıklamalardı, bunları konuşacağız. Bunların yanı sıra geçen hafta Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in yürüttüğü faaliyetlere ilişkin bir basın toplantısı düzenledi ve özellikle Amerikan planları kapsamında nasıl hareket edildiğini ortaya koydu. Bu konuları konuşacağız. Yine Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın istihdam vurgusu ve çağrısı vardı, ancak orada özel şirketlere de bir mesajı var; bu konuyu da ele alacağız. Cumhuriyet Halk Partisi’ndeki istifalarla birlikte PKK’nın siyasi uzantısı HDP’nin diğer siyasi partilerle başlattığı —tırnak içinde söylüyorum— “diyalog turu”nu konuşacağız. Efendim, tekrar programımıza hoş geldiniz. Şimdi anayasayla başlayalım ama öncelikle isterseniz bir Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın açıklamasını izleyelim. Oradaki cümlelerin üzerinden, özellikle dikkat çektiği ifadelerle bu konuyu incelemiş olalım. Yönetmen arkadaşımızdan rica edelim, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın anayasa açıklamasını ekranlarımıza getirelim.
*(Video girişi: “Görüşmelerin detaylı bir analizi yanında ilgili tüm bakanlıklarımızla, kurumlarla, sivil toplum kuruluşlarıyla görüşmeler yapıldı. Hazırlık çalışmalarında ortaya konan tespitler ve teklifler çerçevesinde her kesimin ihtiyaçlarını ve beklentilerini karşılayacak taslaklar ortaya çıktı. Şimdi bu taslakları hem kendi içimizdeki kurullarımızda hem de Cumhur İttifakı’ndaki ortağımızla değerlendirerek nihai aşamaya getireceğiz. İnşallah çok yakında reform paketlerimizin felsefesini, amaçlarını, hedeflerini ve faaliyet başlıklarını içeren kapsamlı bir çalışmayı kamuoyu ile paylaşacağız. Hemen ardından yasamanın alanındaki konularla ilgili Mecliste, idari alandaki konularla ilgili de Cumhurbaşkanlığımızda gereken müşahhas adımları atmaya başlayacağız. Türkiye’de sorunların kaynağının 1960’tan beri hep darbeciler tarafından yapılan anayasalar olduğu açıktır. Ne kadar değiştirirsek değiştirelim, anayasanın ruhuna dercedilen darbe ve vesayet izini silmek mümkün olmuyor. Bunun için daha önce yeni bir anayasa girişiminde bulunulmuştur. Mecliste sandalye sayılarına bakmadan tüm partilerden eşit temsilciyle başlatılan çalışmalar, CHP’nin süreci tıkaması ve uzlaşmaz tutumu sebebiyle maalesef neticeye ulaşamamıştı. Ülkemizin bu önemli fırsatı kaçırmış olmasından dolayı üzüntülüyüz. Belki de şimdi Türkiye’nin tekrar yeni bir anayasayı tartışmasının vakti gelmiştir. Anayasa çalışması öyle gizli saklı mahfillerde, terör örgütüyle irtibatlı kesimlerin gölgesinde, ülkesiyle zihni ve kalbi bağlantısı kopuk isimlerle yürütülebilecek bir iş değildir. Bu çalışmanın milletin gözü önünde ve onun temsilcilerinin tamamının katılımıyla şeffaf bir şekilde gerçekleştirilmesi, ortaya çıkan metnin de mutlaka milletin takdirine sunulması gerekir. Cumhur İttifakı’ndaki ortağımızla bu konuda bir anlayış birliğine varmamız halinde önümüzdeki dönemde yeni anayasa için harekete geçebiliriz.”)*
Evet değerli izleyenler, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın yeni anayasayla ilgili açıklamalarını dinledik. Dün akşam Bakanlar Kurulu toplantısı sonrası bu açıklamayı yaptı. Efendim, konuya şuradan giriş yapmak istiyorum: Öncelikle Türkiye’nin yeni bir anayasa ihtiyacı var mı? Avrasya eğilimi kapsamında bugünkü anayasa ihtiyaçları karşılanmıyor mu?
— Evet. Şimdi Avrasya eğilimi bir siyaset; aslında çağdaş uygarlığa katılmaktır. O bakımdan anayasal boyutu da var, yani yeni bir anayasayı düşündüren bir olay. Ama esas olan, Türkiye’nin 2014-2020 süreci aslında yeni bir anayasanın temeli olabilir. Türkiye 2014’ten bu yana bir devrimin içine girdi. Hangi devrimin? Bir milli devrimin. Yani vatan bütünlüğü, terörü bitirmek, başı dik yaşamak, bağımsız ve üreten Türkiye. Bu program bir devrim programıdır. Türkiye’nin Silivri duvarını yıkması, arkasından Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Amerika’nın piyonları olan PKK’nın ve FETÖ’nün üzerine yürümesi, emniyetimizin, korucularımızın, Zeytin Dalı, Barış Pınarı ve Fırat Kalkanı harekâtlarıyla Amerikan koridorlarını yarması ve Amerikan emperyalizmiyle savaşması… 2016 yılında Gladyo’nun 15-16 Temmuz’da ezilmesi; bunlar hep devrimci eylemlerdir.
Türkiye 2014’ten bu yana bir milli devrim süreci yaşıyor. Şimdi de o üretim devrimi ayağına geldik. Eğer bu süreci anayasalaştırırsak; sürecin hedeflerini, devlete düşen rolü ve devletin kurmak istediği Türkiye planını hukuka geçirirsek, bu gerçekten Türkiye’nin ihtiyacı olan yeni bir anayasa olur. Bu süreç, Namık Kemaller ile başlayan hürriyet mücadelelerine, 1876 devrimine, 1908 devrimine, İstiklal Savaşı’na ve 1945’e kadar uzanan Kemalist devrime dayanmaktadır. 2014-2021 süreci, bizim milli demokratik devrimimizin tamamlanması sürecidir.
1961’den beri anayasalarımızın temel formülü “demokratik, laik, sosyal hukuk devleti” idi. Şimdi size soruyorum; bu dörtlü formülde bağımsızlık var mı? Yok. Milli devletle ilgili herhangi bir formül var mı? Yok. Halkçılığımız varken Batı’dan gelen “sosyal devlet” kavramını kullanmak yanlıştır. Avrupa’nın sosyal devlet anlayışı kapitalizmin işçi sınıfına verdiği tavizlerdir; bizim halkçılığımız ise emekçilerin inisiyatif sahibi olduğu devrimci bir kavramdır.
Atatürk, 1937 yılında anayasanın ikinci maddesine “Cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve devrimci” formülünü yazdırmıştı. Ancak 1945 sonrası süreçte bu formül tasfiye edildi. 1961 Anayasası yapılırken milliyetçilik kavramı, o dönemdeki bazı çevrelerin karşı çıkmasıyla anayasaya konulmadı. Oysa bağımsızlık, Türk Devleti’nin temelidir. Biz Vatan Partisi olarak diyoruz ki; yeni bir anayasanın birinci maddesi, Atatürk’ün 1937’de bıraktığı “Türkiye Devleti; cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve devrimcidir” ilkesi olmalıdır.
Anayasalar devrimlerle yapılır. Kurucu hukuk, bir devletin örgütlenmesini, yasama, yürütme ve yargı organlarını düzenlerken, devletin toplumla ilişkisini de belirler. Türkiye’nin yaşadığı bu sürecin bir kurucu hukuka ihtiyacı olduğu söylenebilir. Eğer temel formülü Atatürk’ün gösterdiği milli devrimci çizgide oturtursak, 2014-2021 sürecinden devrimci bir milli anayasa çıkar ve bu Türkiye’nin ihtiyacı olur. 2007 anayasa taslağına, 2012 yılına dönersek, “orayı tamamlayacağız” dersek bu, 2014-2024 sürecine ters düşer; o “ters anayasa” olur. Uyarınız için teşekkür ederim. Cumhurbaşkanı’nın açıklamasında şöyle bir ifade var: “Daha önce bunu denedik” (2010’dakini kastediyor), “Ne yazdık ki fırsatı kaçırdık” diyor. Çünkü orada sanki CHP masayı dağıttı gibi bir algı oluşturuluyor. Oysa CHP masayı dağıtmadı; o günkü anayasa çalışmalarını CHP ile beraber yapıyorlardı. Masayı biz dağıttık. “Bölücü anayasa” diye karşı çıktık ve vatansever bir tavırla süreci tıkadık. O günleri iyi hatırlıyorum; “Bölücü bir anayasa yapıyorsunuz” dedik. O dönem AK Parti ile Cumhuriyet Halk Partisi anlaştı.
Benim “Türkiye’nin Anayasa Birikimi” kitabımda da vardır; 2012 yılında biz bir anayasa taslağı hazırladık ve gerekçelerini de yazdık. Bilgisayar çıktısıyla 400-500 sayfaydı. Ben o zaman hapishanedeydim; arkadaşlarımız taslağı Cemil Çiçek’e götürdüler. Sayın Müslüman Tuncer ve diğer parti liderlerimiz, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Sayın Cemil Çiçek’e takdim ettiler ve bunu kitaplaştırdık. AK Parti ile CHP’nin o dönem anlaştığı metin; Türkiye’nin yaşadığı devrimci sürece ters, Batı’nın dayattığı bir anayasaydı. Demokratik, sosyal hukuk devletinden de beterdi. 2012’deki o çalışma tutmadı; ona o zaman Milliyetçi Hareket Partisi de karşı çıktı. Şimdi tekrar o taslağı toplumun gündemine getirmek başarısızlığa mahkûmdur.
Yeni bir anayasa, yeni bir devlet kuruculuğu demektir ve ancak bir kurucu mecliste yapılır. Mevcut Meclis, yeni anayasa yapma yetkisine sahip değildir. Diyelim ki Türkiye seçime gidiyor; Cumhurbaşkanı ilan ediyor ve “Bu seçimle kurulacak Meclis, bir kurucu meclis olacaktır, yeni anayasa yapacaktır” diyor. İşte o zaman seçilen Meclis, yeni bir anayasa yapabilir. Ancak o anayasa, 2012’de teşebbüs edilen bölücü anayasa olamaz. Türkiye son altı-sekiz yıldır vatanın bağımsızlığı için bir istiklal savaşı veriyor. Sayın Cumhurbaşkanı ve Sayın Binali Yıldırım, başbakanken “İkinci İstiklal Savaşı’nı veriyoruz” diyorlardı. O halde yapılacak anayasa, Birinci İstiklal Savaşı’na dayanan bir “İkinci İstiklal Savaşı Anayasası” olmalıdır.
Vatan Partisi olarak tutumumuz şudur: Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan, milli ve devrimci bir anayasadır. Bunun formülü; Türkiye’nin cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi ve devrimci bir devlet olduğunu anayasanın başına oturtmaktır. Bağımsızlık, halkçılık ve devletçilik (karma ekonomi) Türkiye’nin ekonomik sorunlarını çözecek anahtarlardır. Bunların anayasada yer alması gerekir.
Geçen gün memnuniyetle okudum; Sayın Cumhurbaşkanımız, AK Parti MYK toplantısında “Biz kültürel olarak muhafazakârız ama siyasette devrimciyiz” diyor. Bu çok önemli. 2015 sonrası izlenen politikalar; NATO’ya karşı tavır, Gladio’nun ezilmesi, FETÖ’nün tasfiyesi, PKK’nın hapsedilmesi ve üretim odaklı ekonomi, bu devrimci siyasetin bir parçasıdır. O zaman anayasa da devrimci olmak zorundadır. Türkiye 200 yıldır inişleri, çıkışları ve çarpışmalarıyla bir devrim yaşıyor. 2014-2024 arası bu süreci devam ettiriyoruz. Devletimizi bağımsızlık, demokrasi ve geçmiş devrimci miras temelinde yeniden formüle ediyoruz dersek, bu Türkiye’de kabul görür. Ancak 2012’deki bölücü anayasaya dönmek, Cumhur İttifakı’nı dağıtır; Sayın Devlet Bahçeli de bunu hiçbir şekilde kabul etmez.
Sivil anayasa kavramına gelince; bu bilim dışı ve komik bir ifadedir. Devletin hukuku sivil olamaz. Sivil; ancak bir derneğin veya cemiyetin tüzüğü olabilir. Anayasa, devletin kamu hukukudur ve devletin özü de silahlı bir yaptırım gücüne dayanır. İngiliz, Fransız veya Amerikan anayasaları hep bir istiklal mücadelesi veya silahlı devrim süreciyle şekillenmiştir. Türkiye’de bir anayasa değişikliği değil, sıfırdan “yeni bir anayasa” deniliyorsa; bu, devletin felsefesini ve ideolojisini yeniden tanımlamak demektir. Bağımsız, başı dik, toprak bütünlüğüne sahip ve üreten bir Türkiye için; 1876’dan beri süregelen hürriyet ve istiklal mücadelemize dayanan, Atatürk Devrimi’nin rotasında bir anayasa şarttır. Bu burada yazdığımız anayasa, 2012’de Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na verdiğimiz anayasadır; gerekçesiyle beraber bu, “Türkiye’nin Anayasa Birikimi” kitabında yer almaktadır. Bu, milli ve devrimci bir anayasadır ve sürecin ihtiyaçlarına cevap veren bir metindir. Biz bu anayasayı 2012’de yazdık; ancak 2014’ten 2021’e kadar uygulanan metin, kağıt üzerinde yazılı olan değildir. Biz, Türk devriminin temeline dayandığımız ve Türkiye’nin önündeki ihtiyacı gördüğümüz için milli, devrimci, halkçı bir anayasa kaleme aldık. Bunu yaparken eski Türkiye’nin anayasal geleneği içerisindeki birçok formülü aynen koruduk. Yeni formüllerden ziyade; anayasa geleneğimiz içerisinde oturmuş, yerleşmiş, Türk Devleti’nin temeli olmuş düzenlemeleri ve kuralları, günümüzün ihtiyaçlarıyla birleştirerek sistemli bir tasarı haline getirdik.
2014-2021 arasındaki 7 yılda bu anlayış uygulanmıştır. PKK ezilirken, FETÖ hapislere tıkılırken, Türkiye Gladio’yu ezerken, Amerikan-İsrail koridorunu yararken aslında bu anayasal felsefe uygulanıyordu. Bugün başbakanlık makamı yok, cumhurbaşkanlığı sistemi var; bu tür teknik detaylara takılıyoruz ama daha önemlisi anayasanın felsefesi ve stratejik hedefidir. Anayasalar, bir devletin stratejik hedefinin hukuki formülüdür. Atatürk, “Bağımsız, halkçı, cumhuriyetçi, milliyetçi, devletçi, laik ve devrimci bir Türkiye” hedefiyle yola çıkmıştır. Bunu anayasaya koyduğunuzda, sadece bugünü değil, inşa edeceğiniz geleceği de tanımlamış olursunuz.
Mevcut anayasadaki “sosyal hukuk devleti” ifadesi, kapitalizmin bir aşamasını temsil eder; oysa “halkçı devlet” emeğe dayanan, halkın menfaatlerini üretimde esas alan bir formüldür. “Demokratik devlet” kavramı ise Batı liberalizmiyle özdeşleşmiştir; bizim hedefimiz ise halka dayanan, halkçı bir demokrasidir. Madem Türkiye yeni bir anayasa sürecine giriyor, bizim hazırladığımız metin Türk milletinin takdirine hazırdır. Bizim programımız ve stratejimiz belli; biz bu anayasal tercümeyi Türk Devleti’nin temel kurucu hukuku olarak ifade ediyoruz.
Sayın Devlet Bahçeli’nin sürece müdahalesini, muğlaklığı giderme çabası olarak görüyorum. Anayasanın değiştirilemez ilk dört maddesinin korunması şarttır; ancak başına “Türkiye, cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik, devrimci bir devlettir” ifadesinin eklenmesi gerekir.
Anayasa değişikliği veya yeni bir anayasa yapımı için parlamentoda üçte iki çoğunluk gereklidir. Mevcut meclis, yeni bir anayasa yapma yetkisiyle değil, mevcut anayasa temelinde kanun yapmak üzere seçilmiştir. Bu meclisin anayasayı toptan değiştirmesi hukuki ve anayasal gelenek açısından tartışmalıdır. Sayın Cumhurbaşkanı ancak meclisi feshedip, yeni seçilecek meclisin bir kurucu meclis yetkilerine sahip olacağını halka ilan ederek ve halktan bu yönde bir yetki isteyerek süreci işletebilir.
2007-2012 döneminde Türkiye’ye dayatılan anayasa taslakları, bugün İYİ Parti ve CHP’nin savunduğu metinlerle örtüşmektedir. O dönemki komisyonlarda yer alan isimler (Ergün Özbudun ve ekibi), liberal ve Batıcı bir bakış açısıyla; milli egemenliği üst devletlere devreden, Türk kimliğini anayasadan çıkarmayı hedefleyen, Türkçeden başka dillerde eğitimi öngören taslaklar hazırlamışlardır. Bu yaklaşımlar, Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünün altını oyan, milli devlet yapısını zayıflatan önerilerdir.
1924 Anayasası, Atatürk’ün anayasasıydı ve 1937’deki önemli değişikliklerle korunmuştu. Rahmetli Tahsin Bekir Balta hocamın da dediği gibi, sürekli anayasa değiştirmek yerine mevcut anayasal geleneği korumak esastır. Amerika 1776’dan beri aynı anayasa ile yönetiliyor; anayasalar günlük kanunlar gibi sürekli değiştirilmemelidir. 1961’den bu yana yapılan anayasalar, kısa ömürlü olmuş ve her darbe veya siyasi müdahale ile iskeleti bozulmuştur. Bizim hedefimiz, Türk milletinin iradesini yansıtan, milli ve devrimci bir anayasal düzen inşa etmektir. Kaboğlu’nun anayasası; gizli olduğunu belirttiğiniz o metin, aslında 6. Cumhuriyet’in laiklik ilkesini ortadan kaldırıyor. Din özgürlüğü adı altında tanımlanıyor olsa da eğitimin tekliğine son veriliyor; yani çok çeşitli eğitim modellerinin önü açılıyor. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın siyasi ve ideolojik görüş ile örgütlenmelerin dışında kalması ilkesi yok ediliyor. Ayrıca Atatürk devrimleri ve ilkeleri anayasadan tasfiye ediliyor.
Yargı ve hakimler “tarafsızlaştırılıyor.” “Bağımsızdır” deniliyor ancak “tarafsızdır” ifadesi ekleniyor; tıpkı Merkez Bankası gibi. Oysa yargı taraflıdır; kamu, devlet ve millet adına yargı yapar. Yargının tarafsızlaştırılması çok yanlıştır. Bağımsızlık gerekli ama tarafsızlık yargı için hatalıdır; çünkü yargı zaten milletten taraftır.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin anayasal konumu zayıflatılıyor. Kamu mülkiyeti, kamu ekonomisi ve kamu hizmeti etkisizleştirilerek tasfiye ediliyor. Yurtta barış, cihanda barış yerine emperyalizmin ebedi barışı getiriliyor. Bu anayasa, bölünmeye ve cumhuriyet yıkıcılığına özgürlük tanıyor. Özetle, anayasa taslağı böyle.
Bugün 2012 ve 2007 yıllarına gönderme yapmak çok tehlikeli. “Öyle bir anayasa yapacağız” dediğinizde, 2014’ten 2020’ye kadar Sayın Tayyip Erdoğan önderliğindeki hükümetin yaptığı her şeyin üstünü çizmiş olursunuz. Bu, Sayın Erdoğan’ın son altı yıldır uyguladığı programın kökten reddi anlamına gelir. Sayın Cumhurbaşkanı o dönem getirilen taslağı unutmuş olabilir veya önüne bu formülü kim koydu? Sayın Devlet Bahçeli’nin bu durumu fark ettiği görülüyor; erken hamle yaptı. Çünkü dün Cumhurbaşkanı, “ortağımızla eğer anlaşabilirsek” dedi. Ben bunu siyasi nezaket ve ortaklık ilkeleri açısından sakıncalı görüyorum. Böyle bir açıklama danışılmadan yapılmaz, emirvaki olur. Yeni anayasa açıklamasını yaptığınız an ortağa bir oldu bittiye getirmiş oluyorsunuz. Bu, ayrılık gayrılık yaratan, çok dikkatsiz bir tavır. Milliyetçi Hareket Partisi hemen bir tavır koydu ve çerçeve çizdi. Bu çerçeve, demin okuduğum 2007 ve 2012 taslaklarının tam karşısında yer alıyor. MHP, o dönemde de “bölücü anayasa” girişimine kararlı bir şekilde karşı çıkmıştı.
Peki, çizilen bu felsefe ve kurallar nasıl bir hükümet sistemine işaret ediyor? Üç temel hükümet sistemi vardır:
Birincisi, meclis hükümet sistemidir. Tüm iktidar meclistedir; bakanları bile meclis seçer. Kurtuluş Savaşı sırasında uyguladığımız 20 Ocak 1921 tarihli anayasamız bunu getiriyordu. Kuvvetli bir meclis vardır, cumhurbaşkanı yoktur, meclis başkanı vardır.
İkincisi, başkanlık sistemidir. Sert bir kuvvetler ayrılığı vardır; yasama, yürütme ve yargı arasında kalın duvarlar bulunur.
Üçüncüsü, parlamenter sistemdir; bu, diğer ikisinin ortasında yer alır. Hükümetler mecliste kurulur ve meclise sorumludur.
Türkiye’ye hangisi uygun? Başkanlık sistemi Türkiye’ye kanımca en uzak olandır çünkü meclisten bağımsız, denetlenmeyen bir hükümet yapısı kurar; bu, mafyalaşan ekonomilerin ihtiyacına cevap verebilir. Meclis hükümet sistemi çok demokratiktir ama kuvvetli bir yürütme sağlayamaz. En doğrusu, Türk devrim geleneğinin ürünü olan 1924 Anayasası’ndaki gibi, kuvvetli bir yürütmeye sahip parlamenter sistemdir. Türkiye’nin zorluklarını ancak kuvvetli bir yürütme ile aşabiliriz. En önemlisi, hukuki formüllerden ziyade Türkiye’nin programının stratejisini doğru çizmektedir.
Bugün iktidar, kuvvetler ayrılığı ilkesini hiçe saymakla eleştiriliyor. Aksine, Tayyip Erdoğan’ın getirdiği cumhurbaşkanlığı sistemi, parlamenter sisteme göre hukuki bakımdan kuvvetler ayrılığına daha fazla yönelmiştir. Kuvvetler ayrılığı demokratik bir sistem değil, krallığın kalıntısıdır; Atatürk de buna karşıydı. Eleştiriler hukuk zemininde değil, fiiliyat ve siyasi zeminde yapılıyor. Muhalefet, uygulamaya bakarak “tek adam yönetimi” eleştirisinde bulunuyor.
Vatan Partisi olarak biz gündeme şöyle giriyoruz: İstiklal Savaşı’mıza ve 200 yıllık Türk devrimi geleneğine dayanan milli, halkçı ve devrimci bir anayasa yapalım. Türkiye’nin bugün çok ciddi ekonomi sorunları ve dış tehditleri varken en önemli meselesi anayasa değildir. Cumhurbaşkanı’nın “bütün sorunlar anayasa yüzünden çıktı” tespitine katılmıyorum.
Ayrıca 3/2 çoğunluk meselesinde önemli bir hesapsızlık görüyorum. Cumhurbaşkanı’nın mecliste 3/2 çoğunluğu sağlama şansı yok. 2007 ve 2012’ye yapılan göndermeler, Cumhur İttifakı’nı sarsabilir. Oysa ben o ittifaka Türkiye’nin geleceği açısından çok önem veriyorum. Eğer AK Parti, “milli ve devrimci bir anayasa yapacağız” diyerek toplumun karşısına çıksaydı, hem ittifakı kuvvetlendirir hem de milletin büyük çoğunluğunu kucaklayarak gereken desteği alabilirdi.
Sonuç olarak, bugün devletin kurucu hukukunu gündeme getirmek, Türkiye’nin ihtiyaçlarına uyan bir tartışma değildir. Bu, AK Parti oylarını olumsuz etkileyecek ve muhalefetin zeminine teslim olan bir tavırdır. Bizim için asıl olan, Türkiye’nin dış tehditlere karşı direnmesi ve merkezi bir problemin çözülmesine yönelik iradedir. Pentagon’un meşhur istihbarat şefi Michael Rubin, Doğu Akdeniz’de Amerika Birleşik Devletleri ile Türkiye arasında ekonomik ve diplomatik bir çatışma yaşanacağını iddia ediyor. Ardından da Girit’e ve Güney Kıbrıs’a asker yığılması gerektiğini savunuyor. Rubin’in bu açıklaması, meselenin diplomasi veya ekonomi ile ilgisi olmadığını, silahla çözülecek bir çatışmaya işaret ettiğini gösteriyor. Zaten Türkiye’ye namluların çevrildiği; Amerika, İsrail, Yunanistan, Güney Kıbrıs ve Fransa’nın oluşturduğu bir kuşatma ile tehdit edildiğimiz herkesçe malum. Dünya bugün Doğu Akdeniz’i çatışmaların odağı ve Biden yönetimi açısından birinci öncelik olarak görüyor.
Türkiye için Doğu Akdeniz, şu anda “zayıf karın” niteliğindedir. Azerbaycan’da gerekli ittifaklar sağlanarak vatan toprağı kurtarıldı; güneyimizdeki süreçte ise Türkiye, Rusya, İran, Irak ve Suriye ittifakı sayesinde Amerika’nın “İkinci İsrail” kurma planı yerle bir edildi. Ancak Doğu Akdeniz’de henüz böyle bir caydırıcı kuvvet oluşturulmuş değil. Doğu Akdeniz, Kafkaslara ve güney sınırımıza göre Türkiye’nin tehditlere karşı daha savunmasız olduğu bir alan. Bölgede Türkiye’ye indirilecek bir darbenin, doğrudan Güneydoğu’ya ve oradan Ankara’ya yöneleceği bir denklem kurulmuş durumda. Michael Rubin’in açıklamalarını bu stratejik planlamanın bir parçası olarak okumak gerekir.
Dedeağaç’a getirilen 30 adet Black Hawk saldırı helikopteri de bu tehdidin somut bir göstergesidir. Lozan’a aykırı olmasına rağmen, günümüz dünyasında artık hukukun yerini şiddet almıştır. Bu helikopterlerin karşısına ancak Türk “Atmaca”larını, “Şahin”lerini koyarak çözüm üretilebilir.
Türkiye, ekonomik sorunlarını aşmak için Rusya ve Çin ile iş birliğini stratejik bir zorunluluk olarak görmektedir. Üç büyük ticaret ortağımızdan ikisi Rusya ve Çin’dir. İstiklal Savaşı’nda Sovyet Rusya ile yapılan dostluğun İngiliz-Fransız emperyalizmini yenmemizi sağlaması gibi, bugün de Rusya, Çin ve İran ile dostluk tayin edici bir öneme sahiptir. Amerika ise bu dostlukları zedelemek için “Doğu Türkistan” meselesini bir araç olarak kullanmaktadır. Türkiye’nin Çin ile arasını açmak isteyen bu politikanın iç siyasetteki aletleri ise ne yazık ki Meral Akşener, Kılıçdaroğlu ve Saadet Partisi gibi çevrelerdir. Özellikle PKK/HDP’nin Meclis’e sunduğu Çin’i kınama önergelerine diğer muhalefet partilerinin destek vermesi, Türkiye’yi yalnızlaştırma planına hizmet etmektedir.
Meral Akşener’in siyaset sahnesine girişi, emniyet istihbaratındaki tasfiyeler ve ardından kurulan ilişkiler, FETÖ bağlantılarıyla açıklanabilir. Aydınlık gazetesinin de sıkça dile getirdiği üzere, Akşener’e biçilen rol, milliyetçilik maskesi altında Türkiye’yi müttefiklerinden koparmak ve yalnızlaştırmaktır.
Peki, Türkiye ne yapmalıdır? Öncelikle Doğu Akdeniz’de, Fırat’ın doğusunda ve Irak’ın kuzeyinde olduğu gibi ittifaklar kurmak zorundayız. Vatan Partisi, Oruç Reis’i Antalya limanına çekmek yerine, ticaret gemilerimizi askeri güçle korumayı ve Alman fırkateynleri gibi provokasyonlara karşı dik durmayı savunmaktadır. Türkiye olaylara Washington veya Pentagon gözüyle değil, kendi güvenlik ve ekonomi çıkarları doğrultusunda bakmalıdır.
Almanya cephesinde de benzer bir süreç yaşanmaktadır. Schröder’in ve Merkel’in son dönemdeki yaklaşımları, Almanya’nın yönünü Rusya ve Çin’e çevirdiğini göstermektedir. Almanya, Amerika’nın baskılarına rağmen şahsiyetli bir dış politika izleme eğilimindedir. Dünyadaki ekonomik dengeler, Çin ve Türkiye’nin büyüme potansiyelini öne çıkarmaktadır. Son olarak, IMF’nin Türkiye’nin ekonomi politikalarına gösterdiği ani ilgi, Anadolu’daki “Düğün değil bayram değil, eniştem beni niye öptü?” deyişini akıllara getirmektedir ve dikkatle izlenmelidir. Şimdi bakın, kısa vadeli AK Parti’nin sorunu bu. Vatan Partisi hükümette olsa böyle bir sorun olmaz. AK Parti’nin kısa vadedeki sorunlarıyla orta ve uzun vadedeki çözümleri birbirinden çok farklı. Kısa vadede kendisini dayatmış olan bir döviz bulma problemi var; kapıya gelmiş, dayanmış bir olay. Bu telaş içerisinde; “Batı’dan ne gelir, oradan ne gelir, buradan ne gelir” diyerek bütün kapıları açıp bir çözüm üretmeye çalışıyorlar.
Ancak orta vadeli stratejik yönelişe baktığınız zaman, Türkiye Cumhuriyeti Asya’ya yerleşmiştir. Bu hükümet, Asya ilişkilerinden bir gelecek bekliyor; bunu da görmemiz lazım. Ne var ki kısa vadeli ihtiyaçlar, AK Parti’nin hâlâ o liberal ekonomiden tam kurtulamamasının ve devrimci bir siyaset izleyemeyişinin bir sonucu olarak karşısına çıkıyor. Tıkandığı noktada Batı’dan da Çin’den de destek arıyor. O kısa vadeli sıkışıklıkları aşma telaşı…
(Kısa bir reklam arası…)
Çıkış Yolu programı devam ediyor, son bölümüne girdik. İzleyicilerimizden gelen sorular var. Necat Bey sormuş: “Bütün başarısızlıklarına rağmen neoliberal çizgide yol almaya devam eden bu iktidarın, söylediğiniz çizgide bir anayasayı kabul edeceğine inanıyor musunuz?”
Sayın Necat Bey, şunu söyleyeyim: Bu iktidar artık neoliberal çizgide devam etmiyor; o çizgi bitti. 2014’ten sonra girdiği süreç, özellikle güvenlik ve dış politikada neoliberal değil. Bir iki senedir ekonomide de değil; üretim ve istihdam odaklı bir ekonomi modeli izliyor ve IMF’nin dayattığı neoliberal politikalara kafa tutmaya başladı. Bir kere bu gerçeği görelim.
Ancak sorunuz anlamlı. “AK Parti, sizin söylediğiniz milli devrimci anayasayı kabul eder mi?” diye soruyorsunuz. Şu anda Cumhurbaşkanı’nın 2007-2012 dönemine gönderme yapması, bugün izlediği çizgiyle çok ters bir durum. Yine de milli devrimci anayasayı kabul etmeye mecbur. Neden? Ortağı Cumhuriyet İttifakı ve Milliyetçi Hareket Partisi, milli devrimci bir anayasadan yana. Kamuoyu, CHP’den kopanlar, İYİ Parti’den ayrılanlar ve en önemlisi Vatan Partisi bu anayasayı savunuyor. Bu durumda AK Parti, 2005-2012’deki eski anayasa girişimlerini yeniden önüne getirirse kendini böler.
Cumhuriyet Halk Partisi’ndeki istifalar geçen hafta çok tartışıldı. Üç milletvekili; Abdullah Gül’ün aday yapılmak istenmesi, Amerika’dan demokrasi talep edilmesi, HDP ile ittifak yapılması ve Ali Babacan ile Ahmet Davutoğlu ile “Dostlar İttifakı” oluşturulması eleştirileriyle istifa ettiler. Muharrem İnce de yeni bir parti hazırlığında ve bu isimlerin kendisine katılacağını söyledi.
Son kamuoyu araştırmalarında “24 Haziran seçimlerindeki partinize oy verir misiniz?” sorusuna “vermem” diyenlerin oranı %50’yi buluyor. Bu sadece bir hareketlilik değil, depremdir. Seçmenin yarısı sistemden kopuyor; bu, yeni bir arayış ve bir özgürleşmedir. Ben Türkiye tarihinde böyle bir dönem hatırlamıyorum.
Cumhuriyet Halk Partisi’nde eskiden itirazlar hep “parti içi demokrasi uygulanmıyor” gibi yöntemler üzerinden olurdu. Şimdi ise temel değişti; özü, CHP’nin Atatürk devriminden koptuğunu ve onu reddeden bir çizgiye girdiğini kabul etmektir. İstifa eden milletvekillerinin; Azerbaycan, Libya, Doğu Akdeniz ve HDP ile iş birliği konularındaki itirazları çok sağlıklıdır.
Dikkat edersek bütün partilerde saflar yerine oturuyor: AK Parti’de milliciler kaldı, Amerikancılar ayrıldı. CHP ve İYİ Parti’de ise tam tersi bir süreç yaşanıyor; Amerikancılar partiye hâkim, milliciler ayrılıyor. Bu, Türkiye İttifakı ile “Biden tayfası” arasındaki bir saflaşmadır. CHP, bütün geçmişini reddederek Atlantik sisteminin bir numaralı partisi haline geldi.
Muharrem İnce konusunda ise şunu söyleyeyim: Muharrem İnce, HDP’ye karşı Kılıçdaroğlu’na göre daha dostane ve iş birliği konusunda daha kararlı açıklamalar yaptı. Atatürkçülük; PKK’ya, FETÖ’ye ve HDP’ye tavırla sınanır. Sakarya’da, Çanakkale’de herkes Atatürkçü olur; mesele bugünkü duruştur.
HDP-PKK, Biden organizasyonunun çekirdek örgütüdür. Amerika’nın hedefi Kürdistan’ı kurmak ve Türkiye’yi zayıflatmaktır; bunun için de HDP’siz bir ittifak Amerika’nın işine yaramaz. Selahattin Demirtaş’ın mektupları, CHP ve İYİ Parti tabanını HDP’ye ısındırmak için yapılan birer icattır. Bu durum, söz konusu partilerdeki kopuşları daha da hızlandırmaktadır.
Kılıçdaroğlu’nun iktidara “gayrimilli” demesi ise çok yanlıştır. 2014’ten bu yana PKK ve FETÖ ile çarpışan, Amerika’nın hâkimiyet alanlarına giren bir iktidara gayrimilli demek ciddi değildir. Asıl “gayrimillinin gayrimillisi”, Biden’dan Türkiye’ye müdahale talep eden bu muhalefet çizgisi ve Rand Corporation raporları doğrultusunda hareket edenlerdir.
Son olarak kitap önerim: “Türkiye’nin Anayasa Birikimi”. Kaynak Yayınları’ndan çıkan bu eser; Türkiye’nin anayasa tarihi, süreci ve önerileri üzerine bir hazırlıktır. Hukuk, siyasal bilimler ve ekonomi fakülteleri için de bir başvuru kaynağıdır. Bunu anayasa hukuku profesörlerimize ve doçentlerimize de öneririm. Esas kitap veya yardımcı kitap olarak okutulabilir; günümüzün kitabıdır diyebilirim. Türkiye’nin anayasa birikimini Doğu Perinçek yazdı.
Müzik olarak Bozdağ’ın Türküsü’nü seçtik; arkadaşlarımıza teşekkür ederim, benim de çok hoşuma gitti. Anayasa tartışılırken bizim anayasa geleneğimizin kökleri; meşrutiyetler ve hürriyet mücadeleleri orada yatar. Orada ortaya çıkmış, maya olmuş bir türküdür. Onu da günün müziği olarak, devrim tarihimizi anarak izleyicilerimize sunuyoruz.
Değerli izleyenler, “Çıkış Yolu” programının bu haftaki bölümünün sonuna geldik. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek sorularımızı yanıtladı. Kendisine sorularımızı, Aydınlık Gazetesi Ankara Temsilcisi Sayın İsmet Özçelik ile birlikte yönlendirdik. Programımızın kapanışını bu hafta Bozdağ’ın Türküsü ile yapıyoruz. Mutlu akşamlar, izlediğiniz için teşekkür ederiz.

