Mutlu akşamlar efendim. Günlerden salı; “Çıkış Yolu” gününe hoş geldiniz. Yine her hafta olduğu gibi aynı saatte sizlerin karşısındayız. Artık sabit bir üçlümüz mü var diyelim? Öyle de söyleyebiliriz. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek, gündeme ilişkin sorularımızı ve sizlerin sorularını yanıtlayacak. Konu başlıklarına geçmeden önce kendisine “hoş geldiniz” demek istiyorum.
Hoş bulduk, merhabalar. İlker Bey, İlker Yücel; hoş geldiniz, “Çıkış Yolu” artık birlikte yapıyoruz.
Efendim, gündemde tabii çok konu başlığı var. Sizlerin merak ettiği, bizlere ulaştırdığınız konuların hemen hemen hepsini konuşmaya çalışacağız. Boğaziçi Üniversitesi’ndeki hareketlilik ve darbe tartışmaları, Meral Akşener ve İYİ Parti yöneticilerinin açıklamaları, Yunan basınında Sayın Doğu Perinçek’e yönelen ilgi ve oraya verilen mesajlar, İran-Amerika gerilimi ve bölgedeki son durum… Özellikle geçtiğimiz hafta Aydınlık Gazetesi, Almanya Meclisi’nde Alevilik konusunda alınan kararları gündeme getirmişti. Biz de bunu AK Parti sözcüsüne sorduk, verdiği yanıtları tartışacağız.
Ama gündeme geçmeden önce geçtiğimiz hafta iki acı kaybımız oldu: Vatan Partisi Muğla İl Başkanı Sayın Turan Baş ve Ulusal Kanal ile Aydınlık Gazetesi’nde yıllarca İzmir temsilciliği yapan önemli isimlerden Hayati Özcan. İkisini de kaybettik. Siz neler söylemek istersiniz?
İnsanlar fani, ölümlü kalımlı dünya diyor ya Yunus Emre… Ama erdemleriyle yaşayan insanlar vardır; bilinçlere nakış gibi yerleşen, insanların belleğinde iz bırakan insanlar… Hayati Özcan da Turan Baş da erdemli arkadaşlarımızdı. Onları kaybetmek çok acı ama hatırlamak insana bir mutluluk veriyor, ateşliyor insanı. Hüzünle karışık bir tat…
Hayati, benim Ergenekon’dan arkadaşımdı. Diyarbakırlıydı, hayatı İzmir’de geçmişti. Emekçi insanların arasında büyümüş, onların erdemlerini kazanmış, insancıl, sevgi dolu bir gönül insanıydı. İlker Yücel arkadaşımız, “Selam olsun gidenlere” başlıklı yazısında Hayati Özcan’ı çok güzel anlatmıştı. Bir dava adamı olarak kaya gibi bir insandı. Ergenekon davasında generallerin, subayların, sivillerin büyük saygısını kazanmıştı. Destan gibi, ipekten bir savunma yaptı orada; kılıç kesmez bir savunmaydı. Hep o gülen yüzüyle hatırlayacağız.
Turan Baş da öyleydi. Baş ailesi; Başaran Baş, Bülent Baş, Turan Baş, Osman Baş… Trabzonlu. Ömrünü vatan davasına vermiş bir arkadaşımızdı. Kadıköy İlçe Başkanlığında çok başarılı oldu, İstanbul il yönetiminde genel sekreterlik yaptı, sonra Muğla İl Başkanımız oldu. Her ikisi de emekçileri savunan, parti içi mücadelelerde doğru tavır alan çok kıymetli arkadaşlardı. Anıları bilincimizde kanaviçe gibi işli kalacak.
2000 yılında Ulusal Kanal’ı kurduğumuzda İzmir büroyu Hayati Özcan tuttu. İki sandalye, bir masa, bir kamera… Hemen kamerayı öğrendi. Ulusal Kanal’ın kuruluşunda ben de 6 ay kameramanlık yaptım, senin hocandı yani. Turan Baş ihtiyatlı ve sakindi, Hayati Özcan ise sonuca odaklıydı. Turan Baş önce anlatır, sonra örgütlerdi; Hayati Özcan önce örgütler, sonra anlatırdı. Vatan Partisi geleneğinde bu farklı kişilikler birleşince büyük bir enerji doğuyor.
Hayati’nin bir de “ciğerli adam” hikâyesi vardır; Hepatit hastalığı nedeniyle karaciğer nakli gerektiğinde İbrahim Tunç arkadaşımız ona ciğerini vermişti. İbrahim Tunç’u da burada saygıyla anıyoruz. Hayati’nin gür, Davudi bir sesi vardı. Hapishanede avluya çıkıp türkü söylediği zaman tüm cezaevi onu dinlerdi. Kahramanlık türküleriyle insanları ayakta tutardı. Saygıyla anıyoruz.
Gündeme geçelim isterseniz. Boğaziçi Üniversitesi, Türkiye’nin sıcak gündemlerinden biri. Prof. Dr. Melih Bulu’nun rektör olarak atanması hem usul açısından eleştirildi hem de sonrasında tepki eylemleri oldu. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bakın, önce ilkesel bir sorunumuz var: Üniversite rektörünü üniversite seçer. Bunun lamı cimi yok. Üniversiteye güveneceksiniz. Üniversite, güvenmemiz gereken bir kaledir. Ben de Ankara Hukuk Fakültesi’nde öğretim kadrosunda 8 yılımı geçirdim. Üniversite kendi rektörünü seçmelidir. Profesörlerin, öğretim üyelerinin kurulları tarafından rektör seçilirdi. Hatta öğrencilerin katılımı da tartışılabilir. 68 kuşağında biz rektör seçimlerine öğrencilerin katılımını savunduk.
Cumhurbaşkanı dahil hiç kimse, üniversitenin kendi içinden yapacağı tercihler kadar isabetli bir seçim yapamaz. En çok oy alan üç adayı Cumhurbaşkanı’na sunarsınız, o içinden birini seçer; bu kabul edilebilir. Ancak şu anki KHK ile doğrudan atama usulü; FETÖ ile mücadele kapsamındaki olağanüstü halin gerekçesine uygun değildir. Mısır fiyatlarını belirlerken veya gümrük düzenlemesi yaparken KHK kullanılamaz. Bu, anayasal bir sorundur. Meclis kanun yaparken komisyonlardan geçer, tartışılır; KHK ise kapalı bir sistemdir.
Üniversitelerdeki siyasal duruş konusuna gelince; üniversitelerin karakterleri, gelenekleri ve bulundukları kentin kültürü onları şekillendirir. Konya Selçuk Üniversitesi ile Boğaziçi Üniversitesi’nin farklı gelenekleri olması doğaldır ve bu çeşitlilik bir zenginliktir. “Tek tip üniversite” olmaz. Ancak Boğaziçi’ndeki eylemlere gelince; dışarıdan gelen ve Boğaziçi öğrencisi olmayan grupların polise saldırmasını onaylamıyoruz, bunları mahkûm ediyoruz. Ancak bu grupların varlığı, üniversite rektörünün dışarıdan atanmasını meşru kılmaz. Üniversite seçmelidir. Yani bunların devrimci eylemcilikle, vatansever eylemcilikle filan bir ilgileri yok. Onlara da bir zemin hazırlanmış oluyor ve öğrenci kitlesinin onlarla aynı cepheye gitmesine sebep oluyorlar. Çünkü öğrenci de haklı olarak, “Benim üniversitemin rektörünü üniversiteliler seçmeli, rektör dışarıdan atanmamalı” diyor. Bu haklı bir tavır. Ancak bu tavrın içine şucu, bucu; FETÖ’cü, PKK’cı gibi terör örgütleri veya onlara sempati duyan unsurlar karışıp gençliğin haklı talebini kötüye kullanabiliyorlar. O zaman bu haklı talebi doğuran yanlışı düzeltmemiz lazım.
Mesela rektör üniversitede seçilseydi, beğenmeseniz bile üniversitenin seçtiği rektör olurdu. Biz de o zamanlar Ankara Üniversitesi’ndeki rektörlerin çoğunu, genç olduğumuz ve biraz da devrimci olduğumuz için beğenmezdik. Ama sonuç itibarıyla meşru olarak kabul edilen, üniversitenin seçtiği rektördü; akan sular orada dururdu. Yani üniversite rektörünü kesinlikle üniversite seçmeli.
Boğaziçi Üniversitesi’nde birtakım grupların yaptığı eylemleri, polise saldırmalarını onaylamıyoruz. O eylemlerde bulunanların sayısı çok az. İçişleri Bakan Yardımcısı İsmail Çataklı, gözaltına alınanlardan birkaçının terör örgütü bağlantısı olduğunu kanıtlarıyla açıkladı. Sayın Perinçek’in belirttiği gibi, “Katil polis” sloganını atanların sayısı toplam kitle içerisinde çok az ama bu hata, o örgütlerin de bir anda ortaya çıkmasına sebep oluyor.
Gençlikte bir asilik, bir muhaliflik olur; bunları hoş görmemiz lazım. Gençliğin kendine has bir karakteri var. Gençliği sürekli yontup, törpüleyip yeknesak bir kitleye dönüştürmek kabul edilebilir bir şey değil. Gençlik biraz asi olacak, bir dinamizmi olacak; bunu hoşgörüyle karşılamak lazım. Boğaziçi’ndeki polise saldıranları onaylamadığımın altını çizerek söylüyorum; üniversitede öğrencilerin rektöre sırtını dönmesi yanlıştı. Mesela bizim arkadaşlarımız sırtını dönmedi, Can Perinçek de o sırada mezun oluyordu, o da dönmedi. Sırtını dönmeyenler var ama dönenler de bizim gençliğimiz; bir şeye itiraz ediyorlar. Bazen yanlış, bazen doğru itiraz ederler. Gençliğin itirazlarının hepsine baltayla gitmek çok yanlış.
Bakın Aristo ne diyor? “İnsan siyasal bir hayvandır.” İnsanı hayvandan ayıran şey siyasettir. İnsan, sınıflı toplumlardan bu yana bir yönetim biçimi belirliyor. Üniversitede de siyaset olacak, rektörlerin de siyasi bir görüşü olacak. Kocaman profesör, rektör olmuş bir üniversite hocasının tabii siyasi görüşü olacak; siyasi görüşü olmazsa o ot olur. Siyasete karşı olmak, politika ve siyaset düşmanlığı yapmak doğru değildir. Atatürk öyle mi? “Ey Türk gençliği!” diyerek baştan sona siyasi olmayı öğütlüyor. Büyük Nutuk’un sonundaki gençliğe seslenişine baktığımız zaman; “Siyaset yap, siyasete karış, siyasi ol, siyasetten uzak durma, ülkenin geleceği sana emanet” diyor. Devrimci liderler gençliği siyasete katılmaya teşvik eder çünkü devrimin geleceğini onlara emanet edecektir.
Türkiye yine bir darbe tartışması yaşıyor. 26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un açıklamaları üzerinden bir darbe tehlikesi veya çağrısı tartışması çıktı. Türkiye’de şu anda bir darbe tehlikesi var mı? İkincisi, bu darbe meselesi niye sürekli gündeme geliyor? Hükümet yanlısı televizyonların Can Ataklı gibi isimlerin açıklamaları üzerinden “Deprem olacak da felaket olacak da Tayyip Erdoğan devrilecek” demesini darbe çağrısı olarak kodlaması korkunç bir şey.
İlker Başbuğ’un açıklamalarında esas gözden kaçan nokta, kontrgerillayı görev süresi boyunca ne gördüğüne ne de şahit olduğuna dair ifadesidir. Bu bana çok tuhaf geldi. Sayın İlker Başbuğ, kontrgerillayı Silivri Cezaevi’nde de mi görmemiş? Onu içeri tıkan güç kontrgerilla değil miydi?
15-16 Temmuz 2016’da Amerika’nın Türk devletinin ordusunun, polisinin ve yargısının içine yerleştirdiği yapıya biz kontrgerilla dedik ama esasen bu “Gladio”dur. Bu basit bir gerilla faaliyeti değil, NATO’nun yer altındaki gizli örgütlenmesidir. İtalyan Cumhurbaşkanı Cossiga bunu çok güzel anlatmıştı; Fransa’da, Almanya’da, İngiltere’de liderleri alıp Amerika’da eğitiyorlar ve sonra kendi ülkelerinin başına yönetici olarak dikiyorlar. De Gaulle’ün dediği gibi; NATO bir savunma örgütü değil, Amerika’nın üye ülkeleri kontrol etme örgütüdür. Türkiye bununla 12 Mart, 12 Eylül ve 15 Temmuz’da tanıştı. 15 Temmuz gecesi Türk ordusu, milletini de yanına alarak bu yapıyı ezip geçti. NATO’da Gladio’yu kanla ve silahla ezen tek ülke Türkiye’dir. Bu da Türkiye’nin NATO’dan zincirlerini kırma yeteneği olan en devrimci ülke olduğunu gösteriyor.
Atatürk zamanında darbe yok, çünkü milli bir devlet ve devrimci bir bütünlük var. Darbe NATO döneminde başlıyor. Bugün 15-16 Temmuz’da bu yapının büyük ölçüde ezilmesiyle darbe tehlikesi de geride kaldı. Artık askeri darbe ihtimali kalmadı.
AK Parti tarafı Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içine büyüteçle darbeci arayarak büyük hata yapıyor. AK Parti içerisinde, 1908’lere, İttihat ve Terakki’ye dayanan, askerden korkan bir “31 Martçı” kompleksi var. Bu, gerici bir zihniyetin orduyu kendilerine düşman görme meselesidir. 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinde de bu gerici unsurlar her zaman darbecilerle beraberdi. Bugün de “vesayet rejimi” diyerek aslında bir asker düşmanlığı üretiliyor. Bu çok yanlış ve tehlikelidir. Ekonomik krizin derinleşmesiyle renkli hareketler deneniyor; o meşhur renkli devrimler vesaire. Orada da son sözü silah söyler. Sokağa dökülen adamla iktidarı ele geçiremezsiniz. Ancak onların karıştırdığı ortamda, yarattıkları iktidar zaafları ve boşlukları yine silahla doldurulur. Pratik olarak bu nasıl olur? Türkiye için konuşmayayım, çünkü Türkiye’de öyle bir senaryo söz konusu değil. Ama renkli devrim yaşanan diğer ülkelere bakıyorsunuz; sokak hareketleri oluyor, meydanlar doluyor. Derken o karışıklıklar sonunda, Gordion’un düğümü gibi bir kılıçla o düğümü çözüyorsunuz. İktidarı yine belirleyen silahtır; silahsız bir iktidar olmaz.
Renkli devrimlerin yarattığı ortamda, aynı durum Paşinyan geldiğinde Ermenistan’da veya Gürcistan’daki olaylarda da yaşandı. Türkiye’de böyle bir renkli devrim kalkışması ihtimali var mı? Geçen gün Ayşenur Arslan, Halk TV’de “Bizim silahlı gücümüz yok, biz silahlı güce yaslanmalıyız” dedi. Bu, aslında bir hakikati dile getiriyor. Renkli devrimcilerin önde gelenlerinden olan Arslan; ne kadar sokağı karıştırsak, ne kadar renkli hareketler yapsak da en sonunda bir askeri güce sahip olmamız gerektiğini söylüyor. Haklı da; onlar bir askeri güç olmadan o renkli senaryoları iktidar hedefine ulaştıramazlar.
AK Parti ve medyası bu konuyu büyük bir siyasi malzeme olarak kullanıyor olabilir; bence yaptıkları en büyük akılsızlık. Ayşenur Arslan’ın söylediği hakikatten gidelim: Ortalık karıştığı zaman son sözü kim söyleyecek? Silah söyleyecek, ordu söyleyecek, asker söyleyecek. Senin askerin yok, polisin yok; üstelik askeri düşman alıyorsun, tankları hedef alıyorsun. “Asker kötüdür” fikrini savunarak iktidarı kazanamazsınız. AK Parti içerisinde tarih bilincinde müthiş bir zaaf var. Devamlı tank düşmanlığı yapmak, “Biz etle tankı yeneriz” demek; tarih ve savaş bilgisi olmayanların edebiyatıdır.
15-16 Temmuz gecesinin sabahında Sayın Binali Yıldırım beni aradı. 15-16 Temmuz’daki duruşumuz nedeniyle teşekkür etti. Ben kendisine, “Sayın Başbakan, şu tank-halk edebiyatını bırakalım, bu çok tehlikeli. Türkiye’nin vatan savunması için orduya ihtiyacı var. Hem hükümetsiniz, kendi ordunuzu ikide bir hırpalayan bir tutum içinde olamazsınız,” dedim. Sayın Yıldırım çok haklı olduğumu belirtti ve o gün radyo evi önünde yaptığı konuşmada, “Ordu bizim ordumuzdur, orduya haksız laflar etmeyelim,” diyerek benim söylediklerimi bir anlamda tekrar etti.
Sonuç itibariyle devlet nedir? Devlet, diğer kurumlardan silahlı güce sahip olmasıyla ayrılır. Silahlı gücü olmayan kurum devlet olamaz, o güce hükmedemeyen de devlet yöneticisi değildir. Devlet yönetimi, son kertede devletin zor ve cebir gücüyle yürütülen bir iştir.
Hükümet yetkilileri Biden konusunu dillendirmeye başladılar. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu Meclis’te, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ise ABD’nin PKK ve FETÖ’ye olan desteğini vurguladıktan sonra “Biden’a şimdilik kılıç çekmek doğru değil” şeklinde ifadeler kullandı. Türkiye’nin Biden politikası ne olmalı? Türkiye’nin artık bir “Biden politikası” değil, “ABD politikası”na ihtiyacı var. Ancak o politikayı biz değil, Amerika belirliyor. Atlantik Konseyi, Türkiye’yi haydut ülkeler arasında, doğrudan hedef olarak zikrediyor. Türkiye’ye karşı düşman tavrı alan bir ülkeye karşı politika; Amerika tehdidini göğüsleme politikası olmalıdır.
“Biden’ın ana hedefi Rusya, İran ve Çin olduğu için Türkiye bu durumdan yararlanmalı” fikrini işleyenler var. Amerika’nın hedef aldığı ülkeler arasında topun ağzında olan iki ülke var: Türkiye ve İran. “Gidip yalvararak Amerika’yı ikna ederiz, o bizi değil Çin’i vursun” diye düşünmek bir gaflettir. Amerika, Türkiye-İran-Irak-Suriye toprakları üzerinde ikinci bir İsrail devleti kurmayı hedefliyor.
İran Büyükelçisi ile yaptığımız görüşmelerde kendileri, “Biden, Amerika’nın dünyaya saldırgan yüzüdür, İran olarak Biden’ı tercih etmek gibi bir görüşümüz kesinlikle yok” dediler. “Amerika bizden vazgeçemez” fikri kadar bugün Türkiye’nin güvenliği için tehlikeli bir düşünce yoktur. Brecht’in aklayıcılar kongresindeki entelektüeller gibi, sarayda “Sarı Nehir taşar mı, taşmaz mı?” diye tartışırken boğulup gidecekler. Vazgeçmeyeceğini ne zaman öğrenecekler? Herhalde Sarı Nehir taşınca.
Hulusi Akar’ın “kılıcı çekme zamanı değil” ifadesi, bir zamanlama meselesidir ama aynı zamanda kılıcı çekme seçeneğini de dikkate almaktadır. FETÖ ve PKK konusundaki kırmızı çizgiyi çizerken, Amerika’nın Türkiye’yi düşman ilan ettiğini saptamamız lazım. Görevimiz; Amerika’nın Türkiye’ye düşman olduğunu millete anlatmak ve hazırlamaktır. “Amerika bizden vazgeçemez” diyerek milleti uyutmamalıyız. Hulusi Akar o gece elleri arkadan bağlanarak enterne edilen bir komutandı. Bugün bazıları, o dönemdeki boynuna ip bağlanan fotoğrafları kullanarak, orduyu ve Milli Savunma Bakanı’nı hedef alan bir strateji geliştiriyor. Türkiye, ordusuyla Amerika’ya direniyor; PKK’yı ezmesi, FETÖ’yü tasfiye etmesi ve Fırat Kalkanı harekatı bunun göstergesidir. Ergenekon ve Balyoz davalarında yargılanan bazı isimlerin de bugün benzer propagandalarla orduyu hedef alması acı bir durumdur. Böyle… Amerika’dan haber geldi, NATO’dan haber geldi. Evet. Bizi bırakacaklarmış. Yani şimdi… Af çıktı; utanmamaları için isimlerini söylemiyorum, orgeneral rütbesinde falan insanlar. İkide bir Ergenekon tutukluları arasında laf dolaşır: “Ha, Amerika tamam, düğmeye basmış, bizi tahliye edeceklermiş.” Hatta benim mektuplarım vardır; o kişilerle yazışmalarım vardır. Yani icap ederse bazılarının örneklerini saklıyorum. Ondan sonra o zaman böyle dilekçeler falan yazılmaya kalkıldı. Biz müdahale ettik olaya: “Yazamazsınız, siz ne yapıyorsunuz? Bizi içeri atan kuvvet Amerika. Ergenekon tertibinin düğmesine Oval Ofis’te basıldı, Amerikan Başkanı tarafından basıldı.” Fehmi Koru falan da yazdı o zaman: “Oval Ofis’te bu karar alındı.” “Siz gidiyorsunuz kendi celladınıza dilekçe verip ‘bizi affet’ falan diyorsunuz, utanın,” dedik.
Bunu şunun için söylüyorum: Ergenekon’dan yargılananların içinde Amerika’nın önünde diz çöken, Amerika’dan af dilemek isteyen askerler ve siviller vardı. Mahkeme tutanaklarını okursak, bütün görüntüleri elimizde; Ulusal Kanal arşivinde var. Onlara baktığımız zaman bunlar zaten görülüyor. Sizi çıkarıp çıkarıp onları gösterebilirsiniz. Şimdi o insanlar bugün de “O dediğiniz Amerika bizden vazgeçemez” falan diyerek o tavırları temsil ediyorlar.
İran’daki muhataplarla, gazetecilerle görüştüğümüzde şöyle bir kaygı oluştuğunu sürekli vurguluyorlar: Türkiye’nin İsrail’le bir anlaşma yapması. Oradan da yola çıkarak akla şu geliyor: Türkiye, İsrail’le bir anlaşma hazırlığı içinde olduğuna dair bilgiler geliyor ama nasıl bir anlaşma olabilir? Türkiye’nin zararına bir anlaşma imzalanır mı? Türkiye’nin bu dönemde İsrail’le ilgili alacağı kararlarda hangi ölçü olmalı? Türkiye’nin yararına olan noktalar neler?
Şimdi iki şey birbirine karıştırılıyor: Diplomatik ilişki ile iş birliği ya da aynı cephede bulunmak. Bugün Türkiye’nin Yunanistan’la diplomatik ilişkisi var. Amerika, Türkiye’yi düşman ilan ediyor ama Türkiye’nin Amerika’yla diplomatik ilişkisi var. Biz Vatan Partisi olarak “Amerika’yla diplomatik ilişkiyi kesin” demiyoruz; deli olmak lazım. Diplomatik ilişki düşmanla da olur. Birinci Cihan Savaşı’nda bizim İngiltere’yle, Fransa’yla, düşmanımız olan Çarlık Rusyası ile diplomatik ilişkilerimiz vardı. İstiklal Savaşı sırasında da vardı ve olacak.
Bugün de İsrail, Türkiye’ye karşı kötü niyetler sahibi; İkinci İsrail, yani “Kürdistan” sözde planının arkasında İsrail var, bunları biliyoruz. Ama bu, diplomatik ilişki olmaması anlamına gelmez. Diplomatik ilişki olur, hatta konuşulur. Niye konuşulmasın? En çok da düşmanla konuşulur. Dostla konuşulacak fazla bir şey yok, zaten dostun senin. Onun için İsrail’le diplomatik ilişki kuruluyorsa kurulsun. Bunun karşılığında bir taviz vermemek şartıyla olabilir. Ama İsrail’le Türkiye’nin aynı cephede buluşma ihtimali yok. Neden yok? Çünkü İsrail ile Türkiye arasındaki mesele bir Doğu Akdeniz meselesi değil. Doğu Akdeniz konusunda bir orta çizgi belirlersin, her iki taraf da bunu kabul eder; bu olur. Ama İsrail’in Batı Asya stratejisindeki bir numaralı mesele olan “ikinci bir İsrail” (Kürdistan adı altında Müslüman bir İsrail) yaratma hedefinden vazgeçmesi mümkün değil. O bakımdan Türkiye ile İsrail arasında stratejik planda bir dostluk, iş birliği mümkün değil. İran Büyükelçisi ile görüşmemizde de bunu söyledik: “Türkiye ile İsrail arasında stratejik olarak iş birliği mümkün değil ama diplomatik ilişki kurulabilir.” Onlar da devlet adamı, tabii diyorlar, “olabilir”.
Şimdi gelelim Yunan basınına. “Ta Nea” gazetesi, Yunanistan’ın en çok satan gazetelerinden. Geçen hafta da İspanyol gazetelerini konuşmuştuk. Uluslararası medya sizinle çok yakından ilgileniyor; üzerinde durdukları, özellikle size sordukları bir kesişim noktası var mı?
Yarın Aydınlık gazetesinde o röportajı geniş bir şekilde yayınlıyoruz. 11 soru sordular, soruları çok beğendim. Röportajda, Yunanlıların karşı karşıya dikildiği bir ülkeye “birlikte çalışalım” diyorsunuz. Hatta “Lahey’e gitmek çözüm değil mi?” sorusuna “Türk-Yunan dostluğu daha iyi bir mahkeme” diyorsunuz. Mavi Vatan’da karşı karşıya geldiğimiz, adalarımızda silahların bulunduğu bir ülkeye “birlikte çalışalım” derken bir gerçeklik zeminini görüyor musunuz? İkincisi, sizi “solcusunuz, anti-emperyalistsiniz ama İslamcı bir yönetimle birliktesiniz” diye anlamaya çalışıyorlar.
Ta Nea’daki röportajımız Türk basınında da yer aldı. Üç ana vurgu var: Birincisi, Türkiye Avrasya’ya yerleşiyor. İkincisi, İkinci İstiklal Savaşı’nı veriyoruz. Üçüncüsü, ben diyorum ki; “Amerika ile Doğu Akdeniz’de iş birliği yaptığınız zaman size önünüze bir kemik atar. Türkiye ile iş birliği yaparsanız paylaşırız. Biz burada komşuyuz, Amerika’nın piyonu olmayın.”
Tarihte çok önemli dersler var. 1922’de Yunan ordusu denize döküldükten sonra Kasım ayında Yunanistan’da bir mahkeme kuruldu; eski başbakanlar, içişleri bakanları, savunma bakanları, generaller kurşuna dizildi. Bakınız, İstiklal Savaşı’ndan sonra Yunanistan’da mahkeme kurdular, Aralık ayında kurşuna dizdiler. Bunu da o röportajda söyledim. Konstantakopoulos vardı, Çipras’ın baş danışmanıydı, önemli bir Yunan gazetecisi. Pekin’de tanıştık, o da bana hak verdi: “Hakikaten tarihten ders almamız lazım. İngiliz’in, Amerika’nın piyonu olmakla bize ekmek yok, bize ekmek Türkiye ile anlaşmakta.” dedi. Makul olan bu; savaşmanın bedelini Yunan halkı çok iyi bilir. Kaybedilen prestijler, yıkılan maneviyat bir tarafa; ekonomik açıdan da akıllıca bir şey değil.
Deniz hukukunda, Meis Adası gibi parmak kadar bir adayı Anadolu Yarımadası’na uyguladığın yetki alanlarıyla kıyaslayamazsın. Adalarla karanın denizlerdeki haklarını karıştırırsan çok haksız durumlar ortaya çıkar. Benim formüllerimi Yunan basını yayınlamış, o hoşuma gitti. Uluslararası basın kuruluşları sürekli benimle görüşüyor; El Pais, Limes, Ta Nea, İran basını, Rus ve Çin basını. Hepsinde aynı şeyleri soruyorlar: “Türkiye’nin Atlantik sisteminden ayrılması, Rusya ile ittifakı kalıcı mı? Türkiye nasıl Rusya’ya güvenir? Atatürk Batılılaşma dedi, siz Batı’dan ayrılıyorsunuz; bu nasıl Atatürkçülük?” Bu sorular soruluyor çünkü Türkiye’nin Atlantik sistemine karşı konumlanması dünya kamuoyunda büyük yankı buluyor. Yakın zamanda Karlov suikastiyle ilgili BBC, Aydınlık’a sorular yolladı. Oysa bizim Karlov suikastindeki Türk basını tutumumuz çok tuhaf. İzninizle, Sinan ile birlikte Türk basınına sitemimizi iletmiş olalım. Aydınlık ve Ulusal Kanal dışında o davaları takip eden ikinci bir kuruluş yoktu. Bizim muhabir arkadaşlarımız her celseye gittiler. Rus Büyükelçiliği davayı dikkatli takip ettiği gibi, bizim yayın kuruluşlarımızı da dikkatli takip ediyordu. BBC de bunu öğrendiği için bize çok detaylı sorular yolladı. Cevaplarımızı yazdık; iddianamedeki bütün bilgileri, olguları bir daha önlerine koyduk ve Sayın Perinçek ile birlikte Karlov suikastinin siyasi anlamını da aktardık. BBC, Karlov hakkında çok geniş bir haber hazırladı ancak bizim hiçbir cevabımızı yayınlamadı. BBC, yayınlamadıklarının farkında olduğumuzu bilsin. Neden yayınlamadıklarını da biliyoruz; çünkü sizin söylediğiniz yere, yani suikastin siyasi anlamına odaklanmak işlerine gelmedi.
Diğer konulara geçelim mi? Tabii. Carlos suikasti de sonuç itibarıyla tıpkı Rus uçağının düşürülmesi gibi, Türkiye’yi Rusya’yla kapıştırmak için planlanmıştı. Arkasından FETÖ’cü çıkıyor, pilotlar FETÖ’cü çıkıyor. “Bunu Erdoğan’a bağlı bir ekip planlamış olamaz mı?” diye soruyorlar. Bizim verdiğimiz cevapların içerisinde öyle bir ışık görseler, belki onu manşete çekecekler.
Biraz da iç politikaya yönelelim. Geçtiğimiz haftalarda Aydınlık gazetesi, Almanya’daki bir eyalet meclisinin Alevilikle ilgili aldığı tanımlama ve uygulama kararını çok gündemde tuttu. Biz de bunu AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik’e sorduk. Sayın Ömer Çelik’in cevabını ekranlara getirelim, üzerinden konuşmaya devam edelim.
(Altyazı: “Almanya merkezli olarak Alevi vatandaşlarımızı, Alevi kardeşlerimizi Türkiye’den koparmak yönündeki faaliyetleri yakından takip ediyoruz. Kendilerine Almanya içerisinde müstakil bir alan yaratmak için Aleviliği İslam dışı göstermeye çalışıyorlardı. Anlaşılıyor ki bu bahsettiğiniz eyalet kararı bunun bir neticesidir. Son zamanlarda başka bir faza geçildiğini görüyoruz: Aynı zamanda onların Türklükle ilgisi olmadığı, Anadolu’nun eski kavimlerinden bazılarının devamı oldukları şeklinde bir propaganda yürütülüyor. En önemlisi Türkiye’nin bünyesini, bağışıklık sistemini kuvvetli tutmaktır. Aramızda Sünnilik, Alevilik üzerinden birtakım süslü, hatta meşru görünen kelimelerle fitne sokulmasına izin vermemeliyiz.”)
Değerli izleyenler, soruyu ve açıklamayı getirdik. Aydınlık Gazetesi bu konuyu gündeme getirmişti. Bu, ikinci soruşumuzdu; geçen sefer sorduğumuzda Sayın Ömer Çelik “Bir çalışayım, öyle cevaplandırayım” demiş, ilk defa duyduklarını belirterek bizden müsaade istemişlerdi. Vatan Partisi’nden de konuyla ilgili açıklama geldi. Daha ötesini söyleyeyim; Türkiye, Atlantik Konseyi’ni ilk defa Aydınlık’tan duydu. Atlantik Konseyi, Türkiye’yi düşman ilan ediyor. Bizim Alevilikle ilgili uyarımızı da ilk defa duyuyorlar. Bu, Ulusal Kanal’ımızın ve Aydınlık’ın ne kadar önemli bir görev yaptığını gösteriyor. Türkiye’nin duyması gereken gerçekleri sadece biz haykırıyoruz.
Tebrik ediyorum Sinan Bey, çok güzel bir kampanya yürüttünüz ve 2 milyon Türk lirasını aşarak TV8’e girişi sağladınız. O kadar mutluluk dolu telefonlar geldi ki! “TV8’den izliyoruz” diyerek desteklerini iletenler oldu. Digiturk için de aynı şekilde ulaşacağımızdan eminim. Hepimize düşen sorumluluklar var; yükleneceğiz. Hepimiz fedakarlıkla, emeğimizin bir bölümünü Digiturk için Ulusal Kanal’a göndereceğiz ve bu işi bitireceğiz. 3,5 milyon liralık bir hedefle yola çıkmıştık; TV8 tamamlandı, kalan miktarı da Ocak ayı içerisinde çözüp Digiturk’e hızla girmek istiyoruz.
Geçen gün beni duygulandıran bir olay oldu. Milas-Bodrum arasındaki Mumcular’dan Ahmet Sarı telefon etti. Çiftçi, hayvanları var. “Hanım inekleri sağdı, 5 kilo tereyağı yaptık, pazarda sattım, parasını İş Bankası’ndan yolladım” dedi. Ankara’da isminin söylenmesini istemeyen başarılı bir muz üreticisi çiftçimiz de 100 bin lira yolladı. Bunlar çok güzel örnekler. Bu güzel örnekleri çoğaltacağız ve Şubat ayına gelmeden Digiturk’ten 20 milyon insanımıza daha ulaşıp, çıkış yolunu izleteceğiz.
Konuya dönelim efendim. Gazetemiz gündeme getirdi, Vatan Partisi’nden açıklama geldi, şimdi AK Parti’den de açıklama yapılmış oldu. İşin diğer tarafını size sormak istiyorum; CHP, İYİ Parti gibi partilerden bu konuda herhangi bir ses çıkmadı. Bu suskunluğu nasıl değerlendirirsiniz? Sayın Ömer Çelik olayı çok güzel değerlendiriyor; “Türkiye’den koparmak istiyorlar” diyor. Biz Aydınlık’ta geçen sene üzerinde çok durduk. Aleviliği ayrı bir din gibi göstermek isteyen Cumhuriyet Halk Partisi’nin broşürü vardı; bir hahamı, bir Alevi dedesini, bir imamı, bir papazı yan yana koymuşlardı. İslam’ın içindeki dört ayrı din gibi Aleviliği de ayrı bir din yapmaya kalktılar. Ömer Çelik, bunların Türkiye’den koparılmak istendiğini ve İslam dışı gösterilmeye çalışıldığını çok doğru bir şekilde vurguluyor.
Benim de bir tecrübem var: 15 sene kadar önce Bursa’da bir Alevi-Bektaşi merkezine ziyarete gitmiştim. Dernek başkanı, atalarımın Kafkaslardan geldiğini öğrenince, “Kafkaslardan gelenler Yahudi’dir, Alevilerin de kökeni Yahudi’dir” demeye başladı. Nereden çıktı bunlar kardeşim? Tarihi hakikatlere hiç uymuyor. Hazar Türklerinin sadece hakanı ve çevresindeki prensleri Yahudi’ydi, halkı değil. Yani birileri çıkıp bunu bir propaganda aracı olarak işlemeye başladı. Almanya’da boynunda haç taşıyan ve “Biz Hristiyanlıktan dönmeyiz” diyen gençlerle karşılaşıyoruz.
Amaç ne? Türkiye’nin direncini kırmak, halk içinde Sünni-Alevi, Türk-Kürt ayrılıkları yaratarak Türkiye’yi bölmek, Türkiye topraklarında bir “ikinci İsrail” veya “Kürdistan” kurmak. Almanya’daki işçi hareketlerinde de Türkler çok etkindir. Oradaki Türk direncini de bu şekilde bölmek istiyorlar.
Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu Başkanı Hüseyin Mat, bizim yayınlarımızdan sonra Yol TV’de bir cevap verdi. Konuşmasından genç kuşak Alevi yöneticilerinden biri olduğunu ve HDP-PKK merkezli siyaseti savunduğunu hemen anladım. “Bunlar Alevilere statü verilmesinden rahatsızlar, Alevi düşmanı, Türk İslamcı, faşist” gibi açıklamalar yaptılar. Efendim, hangi statü? Ülkeyi parçalama statüsü mü? Müslümanlık dışında bir statüyü hangi Alevi kabul eder? Hiçbiri kabul etmiyor.
Bakın, Ankara’da Serçeşme Vakfı var. Genel Başkan Yardımcısı Avukat Sayın Özmen beni ziyaret etti, babası da hukuk fakültesinden sınıf arkadaşımdır. Yarın Aydınlık’ta açıklamalarını veriyoruz. Bir haftadır Alevi kuruluşlarının liderleri bizi arıyor. Serçeşme Vakfı’nda 200’den fazla Alevi dedesi imza topladı. Almanya’daki o yöneticiler tabanlarını temsil etmiyor; taban, “Biz Türklerin birliğinden yanayız, Allah-Muhammed-Ali diyen bir Alevilik hiçbir şekilde İslam dışı olmayı kabul etmez” diyor. Hatta “Hakiki Müslüman biziz” iddiası vardır. Ben o iddiaları iki taraf açısından da yersiz buluyorum ama “Asıl Müslüman biziz” demeleri, İslamiyet’ten koparılma çabalarını boşa düşürüyor. Serçeşme Vakfı, “Ulusal Kanal’da otellerde toplanalım, 300-400 Alevi dedesi ve lideri bir araya gelsin, Sünni liderlerle de buluşalım, birliğimizi gösterelim” önerisiyle geldi. Bu beni çok mutlu etti. Demek ki yabancıların bölünme çabaları yankı bulmuyor.
Alevilik bir Türk yoludur; mezhep değil, Türk’ün kendi yoludur. Zazalar, Kürtler dualarını Türkçe yapar. 8.-9. yüzyıldan bugüne Türk saz şairleri, Pir Sultan Abdallar, Karacaoğlanlar, Aşık Ömerler hep bu Alevi geleneğini taşımıştır. Diğerleri ise saray şairleriydi. Yani Bursa’daki o dernek başkanının “Aleviler Yahudi kökenlidir” iddiası tarihi bir cahilliktir. Hazarların sadece yönetici sınıfı Yahudilikle ilgilenmiştir, halk değil. Bunlar birer hurafedir. İslamiyet, Sünnilik derken Hazarlar; o dönemde, yani 8. ve 9. yüzyıllarda üçüncü büyük imparatorluktu. O, iki büyük güce karşı duruyordu. Biri Hristiyan, biri Müslüman; Hazar yönetimi ise üçüncü bir güç olarak onlardan farklı bir meşruiyet kaynağı yaratmaya çalışıyordu. Ancak bu durum Hazar aristokrasisi içinde sadece bir avuç insana hitap ediyordu ve tam olarak ne olduğu iyi bilinmez. Selçuklular da ilk başta Museviliği benimser gibi olmuşlardır. Alparslan’ın dedesinin adına bakın, “İsrail”dir. Tuğrul Bey’in çocukları arasında İsrail Bey, Musa gibi isimler vardır. Yani Selçuklular da ilk başlarda Museviliği benimser gibi olmuş, sonra Müslümanlaşmışlardır.
Bir izleyicimiz şu soruyu soruyor: “Alevi yurttaşların Türkiye’de devlet yönetiminde ve siyasette önleri kapalı mı?” Geçmiş yıllara kadar bunun örnekleri vardı, doğru. Peki şu an var mı? Eşitsizlikler, haksızlıklar ve baskılar elbette ayrı meseleler. Aslında feodal yapılardaki baskı, genel olarak Türkler üzerindedir. Selçuklu, Osmanlı, Gazneli veya Karahanlı hükümdarları; iktidarlarını tehdit edebilecek tek güç olan Türklerden çekinmişlerdir. Türk olmayanların devleti ele geçirme şansı yoktu, bu yüzden rakipler yine Türk halkıydı. O dönemde Türk halkı da ağırlıklı olarak Aleviydi.
Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna baktığımızda, Yeniçeri Ocağı’nın Bektaşi olması çok çarpıcı bir ispattır. Orhan Gazi döneminden itibaren Balkanlardan Hristiyan çocukları (Rum, Sırp, Bulgar) toplanıp Türk ailelerinin yanına yerleştirilirdi. Bu çocuklar Türk örfünü, dilini öğrenir ve Enderun’da eğitilirdi. Ancak bu adama bir din gerekiyordu. Onları Sünni değil, Bektaşi yapıyorlardı; Yeniçeri Ocağı bir Bektaşi ocağıdır, gülbanklar çekilir. Alevi yapamıyorlardı çünkü Alevilik, anadan babadan gelen bir inançtır; dışarıdan biri Alevi olamazdı. Ama Bektaşilik, bir mensubiyet olduğu için Hristiyan çocukları da Bektaşi olabiliyordu. Yeniçeriler, Osmanlı’nın merkezini ve padişahı koruyan ordusuydu. Tımarlı Sipahiler ise Anadolu’dan toplanan Türk askerleriydi. 16. yüzyıla kadar Anadolu Türklerinin hemen hemen hepsi Aleviydi; Sünnilik daha çok saray ve çevresindeki seçkin kesimde hakimdi.
Bugün o Aleviliği Türklüğün dışına itmeye çalışan bir anlayış var. Tıpkı Alman devletinin Alevileri kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışması gibi. Nizamülmülk’ün Siyasetname’sinde Türkmenleri hassa ordusuna almamaları konusunda öğütler vardır çünkü onlar tehlikelidir.
Sorunuza dönecek olursak; bir Alevi kökenli yurttaşın bakan, ordu komutanı, hakim veya yüksek bürokrat olmasının önünde Cumhuriyet tarihi boyunca hukuki hiçbir engel olmamıştır. Ancak Osmanlı’dan kalan bazı tortular ve kültürel ön yargılar (Kızılbaş söylemi gibi) nedeniyle haksızlıklar yaşanmıştır. Fakat gerçek hayata baktığımızda, Alevi generallerimiz de bakanlarımız da mevcuttur. Türk ordusunda köken sorgulama geleneği yoktur; herkes Osmanlı imparatorluk kültüründen gelen bir anlayışla kucaklanır. Sokollu Mehmet Paşa veya Pargalı İbrahim Paşa gibi isimler Hristiyan kökenli olmalarına rağmen, Osmanlı kültüründe yetişerek en büyük Türk devlet adamları olmuşlardır. Türklük bir gen grubu değildir.
İYİ Parti lideri Meral Akşener’in, Diyarbakır anneleriyle ilgili çıkışına ve oradaki anneleri kullanma biçimine gelirsek; annelerin meşru hissiyatını siyasete malzeme etmeyi doğru bulmuyorum. Sayın Bahçeli ve Sayın Perinçek ile beraber işsizlik, genç işsizliği ve tarım gibi meselelere kafa yorup Sayın Erdoğan’a proje sunmalarını tavsiye ederim. Meral Akşener’in sürekli “Bahçeli ve Perinçek ne diyecek?” diyerek tarafları birbirine düşürmeye çalışması düzeyli bir siyaset değildir. Bu, fitne ve fesat kokan, Atlantik sisteminin Türkiye’deki vatansever güçleri tecrit etme stratejisidir.
Vatan Partisi’nin üretim devrimi programı bellidir; Akşener’in kendi siyaseti ise Turgut Özal’ın devamı olan Atlantikçi bir çizgidir. Yavuz Ağıralioğlu’nun Diyarbakır annelerini FETÖ mağdurlarıyla aynı kefeye koyması ise PKK’ya kol kanat geren çok menhus bir tavırdır. Devlet, PKK ile mücadele eden o anaların yanında olmalıdır. HDP’nin kapatılması konusunda ise İYİ Parti, bin dereden su getirerek net bir duruş sergileyememektedir. Reform yapılacaksa bu konularda yapılsın diyerek fırsat kolluyoruz ancak sorular oralardan gelmiyor. Biz yine de bazı soruları değerlendirerek bu konuları açıyoruz. Gelecek hafta, oldukça yaygın olan o problemi konuşacağız. Abdülvahap Sağlam, ben de tam onun mesajını okuyacaktım ama siz dile getirmiş oldunuz. Önümüzdeki haftadan itibaren bu sorunları da ele alıp işlemiş olacağız.
Bu haftanın kitabına gelecek olursak; biraz evvel Gladio’yu, kontrgerillayı konuştuk. Buraya 40 yılını vermiş olan Ferit İlsever’in “Kontrgerilla” adlı üçlemesi var: “Teorisi”, “Örgütlenmesi”, “Belgeler ve Olaylar”. İlsever, bu eseri hazırlıyordu. Şimdi Sayın İlker Başbuğ’a şaşırdım; “Benim kontrgerilladan falan haberim yok” diyor. Hâlbuki emekli Korgeneral Sabih Yirmibeşoğlu, 6-7 Eylül olayları için “dört dörtlük bir Seferberlik Tetkik Kurulu organizasyonudur” diye açık açık söylemişti. Yani bir Genelkurmay Başkanının bunu bilmemesi mümkün değil. Bu, Türkiye’nin önemli bir gerçeği. Zaten Sayın İlker Başbuğ’u bizimle beraber Silivri’ye tıkan kimdi? Kontrgerillaydı, Gladio’ydu. Kendisini hapse atanların farkında değil; çünkü Amerika’yı görmek istemiyorlar. Amerika’yı görmek ve göstermek istemeyen maalesef Ergenekon’da komutan arkadaşlarımız da vardı.
Evet efendim, süremizi bitirdik. Haftanın müziğine geçelim. Biraz evvel Alevi vatandaşlarımızı andık; Ali Ekber Çiçek’ten “Kırklar Semahı”nı alalım. Benim hemşehrimdir; buraya, bu salona Ali Ekber Çiçek’le beraber birkaç kere geldik. Onu saygıyla anıyorum, çok esaslı bir insandı. Bizim sazımızın ustaları olan Talip Özkan, Ali Ekber Çiçek, Arif Sağ, Musa Eroğlu ve Yavuz Top’a ben “Türk Beşleri” diyorum. Yavuz Top ile de epey zamandır görüşemiyoruz, o da tam bir bağlama ustasıdır. Büyük ustalarımız arkadan gelen arkadaşlarımıza da yol gösteriyorlar.
Ali Ekber Çiçek’ten “Kırklar Semahı”nı bütün Türk milletine; Alevisiyle, Sünnisiyle tüm milletimize gönderelim. Bu büyük değerimizi saygıyla anmış olalım. Değerli izleyenler, büyük halk ozanı Ali Ekber Çiçek’i saygıyla anıyor, onun dizeleri ve bağlamasıyla veda ediyoruz. İzlediğiniz için teşekkür ederim.

