Çıkış Yolu • 25.11.2025

Çıkış Yolu • 25.11.2025

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Değerli Ulusal Kanal izleyenleri, hepinize iyi akşamlar diliyoruz. Bir Çıkış Yolu programında daha birlikteyiz. Bugün her zamanki gibi karşımızda Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek var. Sorularımızı yanıtlayacak. Sayın Perinçek, hoş geldiniz.

“Merhabalar, hoş bulduk.”

Bir konuğumuz daha var. Ayağının tozuyla İzmir’den geldi. Ulusal Kanal Ege Bölge Temsilcimiz Sayın Muhammed Çopur bizlerle birlikte; hem de müjdelerle geldi. Hoş geldiniz Sayın Muhammed Çopur.

“Hoş bulduk, teşekkürler.”

İsterseniz ilk bölümde hemen Muhammed Bey’i dinleyelim. Muhammed Bey bize sürprizlerle, çözümlerle ve zaferlerle geldi. Bir 5-10 dakika onu dinleyelim, gelişmeleri anlatsın; Sayın Perinçek’in de bu konudaki yorumlarını alırız. Muhammed Bey, sözü size bırakıyoruz.

“Genel Başkanım merhabalar. Bütün izleyicilerimize iyi akşamlar diliyoruz. Bugün İzmir’den iki önemli başarıyla geldik. Önce kısa olanını söyleyeyim. Uzun zamandır mücadelesini verdiğimiz bir konu vardı, yaklaşık 14 ay oldu: TARKEM (Tarihi Kemeraltı İnşaat Yatırım A.Ş.) meselesi. 14 ay önce Ulusal Kanal ekranlarında program yaptığımızda bir ahtapot görseli kullanmıştık. O zaman demiştiniz ki: ‘Bu ahtapot her yere sızmış, biz bu oyunu bozacağız. Nasıl Şanlıurfa’da bozduysak, bu tertibi İzmir’de de bozacağız.’

Salepçioğlu İş Hanı esnafı tahliye edilmişti, süreç maalesef başka bir şekilde işletildi ve esnaf oyuna getirildi. Ancak şunu söyleyeyim; Kültür ve Turizm Bakanlığımız, TARKEM’in şirketlerine bir yıl ihaleye girme yasağı getirdi. Bu konu artık devletimizin dikkatinde. Sizin öngördüğünüz gibi şirket düşüşe geçti; kurucu yönetim kurulu üyeleri hisselerini gizli gizli satmaya başladılar. Biz bunları ufak ufak açıkladık. Dün 2024 değerlendirmesi olan olağan genel kurul toplantılarını yaptılar ve gündem bizim haberlerimizdi. Saymamıştık ama onlar saymışlar; 2024 yılında aleyhlerinde 856 haber yapıldığını belirtmişler. Sizlerin de bu noktada ciddi bir desteği vardı, teşekkür ederiz.

Bu haberler neticesinde ortakların bir kısmı ayrıldı, bir kısmı hisselerini sattı. ‘Artık bu şekilde yolumuza devam edemeyiz’ noktasına geldiler. ‘Kemeraltı’nda Mossad üssü kurdurmayacağız’ demiştiniz. Artık böyle konularla anılıyorlar ve kimseyi ikna edemiyorlar. Yeni yazılar yazmaya başladılar; ‘TARKEM 1.0 görevini bitirmiştir, TARKEM 2.0 ile devam edelim’ dediler. İş burada aslında neticelenmiş gibi. Elbette kimse planından vazgeçmeyecektir Genel Başkanım ama 2024 yılına damga vuran şey, bizim TARKEM’e karşı mücadelemizdi. İzmir basını, ‘TARKEM’in yönetim kurulu toplantısına Mossad, İsrail ve burada yer alma meselesi damga vurdu’ başlıklarını attı. Bu başarıda emeği geçen başta sizler olmak üzere Ulusal Kanal’a, Aydınlık Gazetesi’ne, tüm ekibe, Vatan Partisi’ne ve Salepçioğlu esnafımıza çok teşekkür ediyorum.”

“İkinci başarımız yine çok kıymetli. Bir yıl önce İlker Bey’in sorusunda sözünüzü kesmiş ve ‘Ana muhalefet Türkiye’de Vatan Partisi’dir’ demiştiniz. Karşıyaka Belediyesi’nde, CHP’li Belediye Başkanı Yıldız Ünsal İşçimenler var. Orada bir meclis üyemiz yok ama ana muhalefet görevini biz gördük. İzmir ve Türkiye’deki belediyeler ekonomik anlamda yönetilemiyor. Bir ahtapottan bahsetmiştik; ilginç bir tesadüfle, İmamoğlu suç örgütü iddianamesinin girişinde de ‘ahtapotun kolları’ tabiri kullanılıyor. Biz de bu izi sürdük ve CHP içerisinde rantiye odaklı, ‘getir aşı götür aşı’ mantığıyla kamuyu şirketleştirmeye çalışan bir yapının olduğunu gördük.

Bostanlı’daki kapalı pazar yerinde yaklaşık bin tezgah var. Belediye, ekonomik sıkıntısını çözmek için burayı bir şirkete devrediyor. 180 milyon TL artı KDV ile verilen yer, hiçbir şey yapılmadan başka şirketlere devredilerek 1 milyar TL artı KDV rakamlarına ulaşıyor. Rantın yüzde 18’i belediyeye veriliyor, kalanı rantçılara gidiyor. Biz bu işin takipçisi olduk ve kamu yararına uyardık. 25 gün boyunca İzmir İl Başkanımız Emekli Hava Kurmay Albay İhsan Sefa ve ekibimizle birlikte sahadaydık. İzmir Pazarcılar Derneği Başkanı Faysal Acar ve esnafımızla 36 saat nöbet tuttuk.

Geçtiğimiz cuma günü Yıldız Ünsal İşçimenler, baskılar ve hukuki sorularımız karşısında önergeyi geri çektiğini açıkladı. Yıldız Hanım ‘hiçbir sorun yok’ diyordu ama sonuçta kamu kazandı, esnaf kazandı. Cemil Tugay bile bu teklifin kanunsuz olduğunu bildiği için uygulamadığını belirtti. Bu süreç, İzmir’de büyük bir yankı uyandırdı.”

“Muhammed Çopur arkadaş, çok büyük bir başarı kazandık. TARKEM meselesi, uluslararası boyutları olan bir başarıydı. İsrail yararına faaliyet gösteren o yapının çanına ot tıkanmış oldu. İzmir’deki pazar yeri mücadelesi de öyle. Ulusal Kanal, kuruluş amacına uygun büyük başarılar kazanıyor. İl Başkanımız İhsan Sefa Albay’ı ve seni tebrik ediyorum. Bu dirayetli duruşunuz unutulmayacaktır.”

“Sağ olun Genel Başkanım. İnsanlar şu an ümitsizlik içerisinde. Pazar yeri nöbetinde ‘Biz kime gideceğiz?’ diye soruyorlardı. Kimsenin aklında Vatan Partisi yoktu ama sonra biz en çok konuşulan parti olduk. Yıldız Hanım’ın son meclis konuşmasında ‘Vatan Partisi neden bu işlere giriyor?’ sorusuna karşı İl Başkanımız İhsan Sefa’nın güzel bir cevabı vardı: ‘Yıldız Hanım’ın bize bir teşekkür borcu vardı, şimdi bir de özür borcu oldu.'” “Neden bu işlere giriyor?” sorusunun cevabı nettir: Devletin ve milletin malına göz dikiliyorsa Vatan Partisi oradadır. Biz, devlet malının, millet gururunun ve kamu çıkarının 24 saat nöbetçisiyiz. Terkem’deki “ahtapot” meselesinde veya pazar yeri tartışmalarında gördüğümüz üzere, ülkemiz birçok yerden kuşatılmaya çalışılıyor. Bazen kültürel miras adı altında, bazen rant kaygısıyla yapılan bu saldırılara karşı çetelerle mücadele dönemi başlamalıdır. Ulusal Kanal Ege Bölge Temsilciliği olarak biz de her ilimizde bu mücadeleyi yürüteceğiz.

Nitekim Torbalı’da “hobi bahçesi”, Buca’da “kooperatif” adı altında dolandırılan vatandaşlarımız bize ulaştı. Ulusal Kanal Ege Bölge Temsilciliği görevini aldığımda millete mikrofon uzatacağımıza söz vermiştim; bu sayede sonuç odaklı bir başarı elde ettik. Bundan sonra da hem İzmir’de hem de ülkemizde Ulusal Kanal’ın kuruluş amacına uygun hizmet etmeye devam edeceğiz.

***

Sayın Muhammed Çopur, emeğinizin hakkı olan bu başarılarınızdan dolayı sizi tebrik ediyor ve güvenimizi belirtmek istiyoruz. Yayınımıza katıldığınız için teşekkür ederiz. Gündem oldukça yoğun, özellikle siyasi arenadaki hareketlilik dikkat çekici. Kısa bir aradan sonra Sayın Perinçek’e sorularımızı yöneltmeye devam edeceğiz.

***

Evet, değerli Ulusal Kanal izleyicileri, “Çıkış Yolu” programımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz. Sayın Muhammed Bey de bizimle birlikte; Genel Başkanımıza sorularımızı yöneltmeyi sürdüreceğiz.

Sayın Genel Başkan, Kılıçdaroğlu’nun iki gün önce yaptığı ve sosyal medyada 21 milyon izlenmeye ulaşan önemli çıkışını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu açıklamayı bir “çıkış”tan ziyade bir “bildirge” olarak görmek gerekir. Metni okuduğumuzda, olgun ve tecrübeli bir devlet adamının duruşunu görüyoruz; bu, Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) devrimci köklerini ayağa kaldıran bir bildirgedir. Kılıçdaroğlu iki ana maddeye odaklanıyor: Birincisi, yolsuzluğa karşı kesin ve kararlı bir tavır alıyor; CHP’nin bu durumdan derhal arınması gerektiğini vurguluyor. Bu, dışarıdan müdahale edilen bir tavır değil, Atatürk’ün ve Altı Ok’un CHP’sine yakışan bir liderlik duruşudur.

İkinci ve bence en önemli madde ise milli devlet stratejisidir. Kılıçdaroğlu, Türkiye’nin önündeki sorunları çözmek için Amerika ve İsrail tehditlerine karşı net bir duruş sergiliyor. Bildirgedeki, “CHP, Orta Doğu’da tökezlememizi bekleyen İsrail ve ABD belasının bertarafı ve devletin âli menfaatleri için sürecin içinde olmak zorundadır” ifadesi, devlet adamı sorumluluğunun bir göstergesidir.

Bu yaklaşım, CHP içindeki kaosa da son verecek bir reçetedir. Partiyi didişmeyle değil, Türkiye’nin sorunlarını çözen stratejik bir hatla ileriye taşımayı amaçlıyor. Bugün Devlet Bahçeli’nin Rusya-Çin-İran ittifakı vurgusu ile Kılıçdaroğlu’nun milli devlet eksenindeki çıkışı, Vatan Partisi’nin yıllardır savunduğu “Atlantik sisteminin zincirlerini kırma” hattıyla örtüşmektedir. Türkiye artık Atlantik’in ekonomik ve güvenlik dayatmalarından çıkma eşiğine gelmiştir.

Kılıçdaroğlu’nun “Büyük resmi görmek gerekir; yürütülen proje bir devlet projesidir” sözü de bu perspektifi tamamlıyor. Birbirimizden habersiz de olsak, aynı mevzide buluştuğumuzu görüyoruz. Cumhuriyet Halk Partisi, Amerika ve İsrail egemenliği altında kalamaz; bu bildirge, partinin bu esaretten kurtulacağının işaretidir.

Öte yandan, yeni CHP yönetiminin batıyla bütünleşme ve AB odaklı programları iflas etmiş bir Avrupa sistemine dayanıyor. Bugün Avrupa kendi içinde ekonomik ve sanayi çöküşünü tartışırken, CHP’nin bu iflas eden sisteme “girme” vaadi gerçekçi değildir. Türkiye’de Batıcılık masalı bitmiştir. RAND Corporation raporlarının ve Amerika’nın bölge projelerinin başarısız olduğu bu dönemde, Kılıçdaroğlu’nun bu çıkışı, CHP içindeki vesayet odaklarının da sonunu getirecektir. Partideki birçok milletvekilinin ve üyenin İmamoğlu gibi isimlere yönelik başlattığı sorgulama süreci, bu değişim iradesinin bir sonucudur. CHP, kendi içindeki bu sorunları ancak Türkiye’nin milli çıkarlarını önceleyen bir siyasetle çözebilir. Bunu işte o milletvekilleri gündeme getirdiler. Şu açıdan da gündeme getirdiler: “Ya bunları suçlayan bizim kendi arkadaşlarımız. Bu kendi arkadaşlarımızla ilgili eğer bunlar haksız yere iftira yapıyorsa, hadi genel merkez olarak bunun da üzerine gidelim.” Bu da çok anlamlı bir çıkış. Sizin dediğiniz gibi; Kemal Kılıçdaroğlu’nun açtığı ufukta, yolda, Cumhuriyet Halk Partisi içerisinde de bir başkaldırı, bir isyan başlamış durumda. Zaten Sayın Kılıçdaroğlu bu konuyu açarken, iddianameler ve iddialar ortadayken, “Bu arkadaşlar rüşvetle alınabilirler, burada bir sorun yok mu?” mu demeliydi?

Genel başkanlık dönemimde yolsuzlukla ilgili bana ulaşan bütün iddialarla işlem yaptım. İşte Eskişehir, Bilecik gibi örnekleri sayıyorlar. Bu arkadaşlar, ben genel başkanken tek tek yargıya gittiler ve aklanıp geldiler. CHP’nin kurumsal kimliğinde bunlar olmalı. Daha önceki dönemlerde de mesela Gaziantep Belediye Başkanı hakkında böyle bir soruşturma olmuştu. O zaman CHP Genel Merkezi hemen ilk önce kendisi belediye başkanını soruşturdu. Yani CHP’nin geleneğinde böyle bir suçlama olduğu zaman parti bunu hemen kendisi ele alıyor; alması da lazım. Bu, bütün partiler için örnek bir tavırdır.

Burada şöyle bir şey de var Sayın Genel Başkanım: Şikâyet edenler de Cumhuriyet Halk Partisi’ne üye, şikâyet edilenler de üye. Tabii, bu partinin içine düştüğü kaosu gösteriyor. Cumhuriyet Halk Partisi’nin şu tavrı alması lazım: Şikâyet edenler iftira ediyorsa iftira edenlerin üzerine gidilmeli; yok eğer iftira etmiyorlarsa ve gerçeği söylüyorlarsa, o zaman o gerçek suçluların Cumhuriyet Halk Partisi tarafından araştırılıp disiplin cezası mı veriliyor veya ihraç mı ediliyor, gereği yapılmalıdır. CHP’nin önünde böyle bir sorumluluk duruyor. Bunu zorlayan, CHP’nin içinden bir hareket başlamış oldu.

Sayın Genel Başkanım, yine kısa bir aramız var. Çıkış yoluna kısa bir aradan sonra devam edeceğiz. Sayın Perinçek’e sorularımızı yöneltmeye devam edeceğiz.

***

Söyleyenin dilinde, dinleyenin gönlünde, yedi bölge dört iklimde hep yeniden anlam bulur. Türküler bizi söyler, biz türkülerimizi. Yaşamın her derinliğini türküyle mayalayan büyük milletimizin ölümsüz yaratımları yurdumuzun türkülerinde. Günaydın Türkiye!

***

Cem evlerinin yasal statüsü var mı yok mu? Hakikat yine yalanı yenecek. Medyada Alevi-Bektaşi toplumu üzerine algı operatörlüğü yapan bir kesim, yıllardır aynı masalı anlatıyor: “Devlet cemevlerini yasal olarak tanımıyor.” Oysa daha düne kadar bu çevreler, “Devlet cemevlerimizi tanımlayamaz” diye bağırıyordu. Ne söylüyorlarsa bir gün öncesini yalanlayan bu zihniyet, Alevi-Bektaşi toplumunu devletten uzaklaştırmak için her gün yeni bir algı üretiyor. Oysa mesele sloganla değil, hukukla konuşulmalıdır. Soru nettir: Bugün cemevlerinin Türkiye Cumhuriyeti hukuk düzeninde yasal bir statüsü var mıdır? Cevap kesindir: Evet vardır. Hem de bir değil, birçok kanunda.

2013’te imar yönetmeliğinin 14. maddesi değiştirilerek “cami yapımı” ifadesi “ibadethane yapımı” şeklinde genişletildi. Bu değişiklik, Türk hukukunda cami dışındaki ibadethanelerin resmen kabul edilmesi anlamına geliyordu ve hukuken cemevlerinin ibadethane olmasının önünü açtı. 2018’deki İmar Barışı’nda ise birçok cemevi yapı kayıt belgesi aldı. 2022’de yapılan 3194 sayılı İmar Kanunu’na eklenen 10. madde ile cemevleri şehir planlamasının zorunlu bir unsuru haline getirildi. Aynı yıl üç farklı kanunda (Büyükşehir Belediyesi Kanunu, Belediye Kanunu, İl Özel İdaresi Kanunu) yapılan eklemelerle cemevlerinin yapımı, bakımı ve onarımı belediyelerin yasal görevi haline getirildi.

Yasal düzenlemeler yeterli mi? Bu sorunun yanıtına maalesef gönül rahatlığıyla “evet” diyemiyoruz. 2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu’nun 36. maddesindeki “cami, mescit, kilise ve havra gibi ibadethaneler” ifadesine mutlaka cemevleri de eklenmelidir. Cemevleri yalnızca bir ibadet mekanı değildir; lokmanın paylaşıldığı, cenazenin kaldırıldığı, toplumsal dayanışmanın merkezi olan çok işlevli yapılardır. Bu nedenle birkaç kişinin bir araya gelip “Burası cemevi, ben de dedeyim” deme kolaycılığına karşı yasal düzenleme gereklidir. Cemevlerinin teknik standartları ve kurumsal yapısı güvence altına alınmalıdır.

İnkarcı çevrelerin amacı Alevi toplumunun haklarını savunmak değil, Alevi-Bektaşi toplumunun devletle sağlıklı ilişki kurmasını engellemektir. Hakikat açıktır; devlet ve belediyeler cemevlerine hizmet vermekle yükümlüdür. Yalanın değil, hakikatin yanında durmak hepimizin görevidir.

***

Değerli Ulusal Kanal izleyenleri, Sayın Muhammed Çopur’la birlikte Genel Başkanımız Dr. Doğu Perinçek’e sorularımızı yöneltmeye devam ediyoruz.

Sayın Perinçek, Mehmet Uçum’un “Geçiş Sürecinde Yeni Gelişmeler” başlıklı yazısında vurguladığı “tek devlet, tek millet” gerçeği ve devlet ile Kürtlerin bütünleşmesi konusuna değinmek istiyorum. Siz de terörsüz Türkiye stratejinizde hep bütünleşmeyi ön plana çıkarıyordunuz. Mehmet Uçum’un bu analizini nasıl değerlendiriyorsunuz?

“Terörsüz Türkiye” stratejik değil, taktik bir hedefti. Esas olan, devletle ve milletle bütünleşmedir. Vatan Partisi olarak başından beri bunu savunduk; bir af kanunu hazırlayarak PKK lider ve mensuplarının devlete ve millete bütünleşme amacıyla silah bırakmalarını önerdik. Türk milleti, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halkın adıdır. Bu devrim süreci, bizi birbirimize kenetleyen ve Atlantik sisteminin bölücü planlarını bozan bir süreçtir. Bugün Kılıçdaroğlu’ndan AK Parti’ye, Devlet Bahçeli’den Vatan Partisi’ne kadar Türkiye’nin farklı kesimleri, Türk devrimini tamamlama ve üretim devrimi hedefleriyle aynı mevzide buluşmaya başlamıştır. Bu durum, Türkiye’nin önünde bir hükümet formülü arayışına da kapı aralamaktadır. AK Parti ve MHP ittifakının mevcut haliyle devam edemeyeceği, sürecin yeni ve daha bütünleyici bir yapıyı zorunlu kıldığı görülmektedir. Yani Büyük Birlik Partisi gibi Cumhur İttifakı’nın bazı partileri, şimdi demin ifade ettiğimiz Türkiye’nin bağımsız, başı dik, üretim devrimi yaparak bütünleşmiş hedeflerine ulaştığı sürece karşı çıkmaya başladılar. Peki, Cumhur İttifakı bunlarla nasıl devam edecek? Nasıl Türkiye-Rusya ittifakını kuracaksınız? Veya devlette ve millette bütünleşmeyi Büyük Birlik Partisi’yle, Yeniden Refah Partisi’yle veya HÜDA PAR’la nasıl yürüteceksiniz?

Büyük Birlik Partisi kurultayı baştan sona Doğu Türkistan bayraklarıyla dolu. Amerika’nın güdümünde, “sözüm ona” Doğu Türkistan bayraklarıyla kurultay yapmak nedir? “Amerika Birleşik Devletleri’nin Asya’daki fedaisi olmaya hazırız” demek, nasıl Müslümanlık oluyor? Amerika’nın ve İsrail’in güdümünde nasıl Müslümanlık olur? Var mı böyle bir Müslümanlık? Doğu Türkistan dedikleri olay nedir? O “Doğu Türkistan İslami Partisi” tamamen Amerika’dan para alan, İsrail’den desteklenen ve Çin Halk Cumhuriyeti’ne düşman olan bir yapıdır. Devlet Bahçeli “Türkiye-Rusya-Çin İttifakı” diyor; öte yandan Cumhur İttifakı’nda yer alan Yeniden Refah Partisi Çin düşmanlığı yapıyor. Çin’le ittifak mı yapacağız, düşmanlık mı? Düşmanlık yapacağını söyleyenlerin devri bitti; o Amerika devriydi. Yeniden Refah Partisi’nin ve o anlayışın devri kapandı.

Son dönemde özellikle Sayın Bahçeli’nin çıkışından sonra; Doğu Türkistan meselelerinde, bazı televizyon kanallarında “Çin dünyanın sonunu getirecek” diyerek Rusya’ya düşmanlık körükleniyor. CHP ise İran raporu yazdı. Buralarda sanki bir kışkırtma artıyor. Tabii Devlet Bahçeli “Türkiye-Rusya-Çin ittifakı” dediğinde Amerika ve İsrail bundan çok korktu. Çünkü bu Türkiye-Rusya-Çin-İran ittifakını Vatan Partisi savunuyordu. Ama şimdi artık Vatan Partisi yalnız değil; Milliyetçi Hareket Partisi var. Cumhurbaşkanımız Sayın Tayyip Erdoğan’ın da Asya’ya yönelecek eğilimleri var. Kemal Kılıçdaroğlu da Amerika ve İsrail’i “bela” olarak ilan ederek ve onlara tavır alarak, sonuç itibarıyla Türkiye’nin yükselen Asya uygarlığı cephesinde yer almasını savunuyor. Bütün bu güçlerin bir araya gelmesi Amerika ve İsrail’i çok korkuttuğu için, onlar da Rus, Çin ve İran düşmanı kampanyalarla, çamur atarak kara propaganda yürütmeye yöneldiler. Ama çaresizler; Türkiye, Rusya, Çin, İran ittifakı gümbür gümbür geliyor.

Sayın Pençek, aklıma takılan bir soruyu sorayım: Geçen haftalarda CHP’nin dış ilişkilerden sorumlu başkan yardımcısı Namık Tan bir yazı yazdı. “AK Parti hükümeti son dönemde aklın yolunu bulmaya başladı” dedi. Bazen de AK Parti, Avrupa Birliği çıkışları yapıyor. Namık Tan’ın o söyledikleri, kendi hayalleri ve umutları olabilir. Onlar da yalnızlaşıyorlar ve kaybediyorlar. Ancak AK Parti içerisinde Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’le yakınlaşma yönündeki eğilimlerin üzerine atlıyor ve bundan sevinç duyuyorlar. Ama bu hayalleri boştur. Evet, AK Parti’nin başında Trump’la yakınlaşma, Trump ve İsrail’le birlikte Filistin meselesini çözme, fotoğraf verme gibi birtakım bocalamalar var. Ama Türkiye’nin Rusya ve Çin’le beraber olmasının zorunlu olduğu bir ortamda AK Parti bu cephede duramaz, oraya yönelemez. Bunu önümüzdeki dönemde göreceğiz.

Çünkü Türkiye, Kıbrıs’tan ve Doğu Akdeniz’den Amerika ve İsrail tarafından silahla tehdit ediliyor. Sadece oradan değil; Ege kıyılarındaki Amerikan üsleri, tatbikatlar ve Suriye’nin kuzeydoğusunda Amerika-İsrail desteğiyle oluşturulan PYD/YPG devletçiği gibi tehditler karşısında Türkiye’nin Rusya-Çin-İran ittifakı kaçınılmaz ve mecburidir. Bu gerçeği görmek istemeyen Amerika güdümündeki küçük partiler olabilir ama Türkiye’yi yöneten, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin başında olan AK Parti’nin Amerika ve İsrail denetiminde kalma ihtimali yoktur. Orada da hesaplaşmalar var; çeşitli bağlar, tortular ve denge siyasetleriyle günü kurtarma, Amerika ve İsrail’le bazı güncel sorunları çözme hayaline kapılan eğilimler mevcut. Ama bunların hepsi önümüzdeki dönemde aşılacak. AK Parti’nin İmamoğlu ve Özel’lerin kuyruğuna takılması veya onlarla bütünleşmesi gibi bir ihtimal yoktur; Namık Tan’ın beklentileri hayal düzeyindedir.

“Büyük Kuvvetler aynı mevzide buluştu” dediniz. Karşı tarafta da benzer bir durum var. İmamoğlu 16 Mart’ta, “Kürtler ‘bir sorun var’ dedikçe Kürt sorunu vardır” demişti. Biz devletle ve milletle bütünleşme meselesine vurgu yaptıkça, belli kuvvetler bir araya geldikçe, Özgür Özel de buna benzer bir açıklama yaptı: “Bir Sünni olarak söylüyorum, bu ülkede…” Bakın, nereye geldik? “Kürt sorunu” artık “Amerikan sorunu” haline geldi. Abdullah Öcalan, 25-27 Şubat’taki bildirgesini açıkladıktan sonra bu durum netleşti. Öcalan ne diyor? “Devletle ve toplumla bütünleşmek amacıyla silahları bırakıyoruz.” Bu, artık kaynaşıyoruz, birleşiyoruz demektir. Dolayısıyla bu sorunu kesin ve kalıcı çözüme ulaştırma sürecine girdik. Atlantik sistemi; Amerika, İsrail ve bazı Avrupa devletleri ne yapıyor? “Hayır, sizin bir sorunuz var, Alevi sorununuz var” diyerek bu sürecin karşısında direniyorlar.

Mehmet Uçum’un da ifade ettiği gibi; hukuki anlamda eşit vatandaşlıkla ilgili bir sorunumuz yok. Önemli olan, tüm vatandaşlarımız arasında eşitlik duygusunun pratikte egemen olmasını sağlamaktır. Türkiye’de eşitliği ne sağlar? Milletle bütünleşme sağlar. “Biz Türk milletinin vatandaşıyız” dediğiniz zaman eşitsinizdir. Ama “Kürt ayrı, Alevi ayrı, Sünni ayrı” dediğiniz zaman eşitlikten vazgeçmiş olursunuz; ayrışarak eşitlenmez. Bu, İslamiyet’teki “Abduhu” kavramına benzer; Hz. Muhammed için “Resuluhu ve Abduhu” diyoruz, yani Allah’ın elçisi olduğu kadar kuludur da. Allah’ın kulu olmak, bütün Müslümanları eşitliyor. Milli devlet statüsüne gelirsek; Hakkari’de doğanla Yozgat’ta, Sivas’ta, Rize’de, Kırklareli’de, Denizli’de doğan hepimiz Türk milletinin vatandaşıyız. Bunun Alevisi, Sünnisi, Türkü, Kürdü yok. Türk milletinin vatandaşlığı bizi eşitleyen bir formüldür. Anayasamızda 1876’dan beri vatandaşların eşitliği var; ancak bu hukuki eşitlik fiilen tam sağlanamamış, bazı yanlış uygulamalar olmuş. Türk devrimi bizi eşitleyen bir devrimdir. Şeyhlerin, müritlerin, dervişlerin ülkesi olamayız; ağaya, şeyhe bağımlılık gibi Orta Çağ’dan kalan türleri kaldırdığımızda eşitliği getiriyoruz.

Sayın Perinçek, “İmralı” gündemine dönersek; görüşmenin yapıldığı açıklandı, üç saat sürdüğü söyleniyor. Siz bu görüşmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Bakın, Öcalan zaten söyleyeceğini 25-27 Şubat’ta söylemişti. Türk Devleti, Kenya’dan Abdullah Öcalan’ı helikopterle getirmedi mi? Kendi egemenlik sahası dışında ta Afrika’dan getiren Türk Devleti’nin, Öcalan’ı İmralı’dan Ankara’ya getirme gücü yok mu? Meclisten bir heyetin İmralı’ya gitmesi yanlıştır. Türk milletinin gücü var; Abdullah Öcalan’ı İmralı’dan Ankara’ya getirir, istediği yerde dinler, fikirlerini alır ve sonra tekrar güvenli bir şekilde yerine götürür. Ne Öcalan’ın kılına zarar gelir, ne de Türk devletinin prestijine.

Peki, neden “muhatap alma” kavramı çıktı? Muhatap alma kavramı, bu sürece bomba atmaktır. Muhatap aldığınız zaman bir sözleşme yapmış olursunuz. Türk Devleti’nin yürüttüğü bir plandır bu; bir sözleşme değildir. Yani devlet karşısına bir muhatap alıp masaya oturmuş değildir. Devlet “terörsüz Türkiye” veya “bütünleşen Türkiye” amacıyla bir plan uyguluyor ve Öcalan da bu plana katılıyor. Katılması kıymetlidir ama muhatap alınamaz. Bazı resmi ağızlardan bu sözün çıkması büyük yanlıştır; bu, süreci zehirler ve dinamitler. Muhatap dediğinizde iki taraf, iki ayrı egemen güç varmış gibi bir sözleşme anlayışına gidersiniz; oradan da federasyon çıkar. Oysa devletin bir planı vardır ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, polisin başarıları sonucunda devlet bir çözüm noktasına gelmiştir. Bunu uygulamaktadır ve Abdullah Öcalan da burada bütün tarihsel birikime kıymetli bir katkıda ve katılımda bulunmaktadır. Sayın Perinçek, yine kısa bir aramız var. Kısa aradan sonra size sorularımızı yöneltmeye devam edeceğiz.

Yazlık veya kışlık, bahçeli hatta havuzlu ikinci bir evimiz olsa, bir de maliyeti yormasa diyorsanız… İşte karşınızda Folkart Arsa Dikili. Altyapısı hazır, düzenli bir yaşam modeli. Önce müstakil tapulu arsanızı alın, ardından villa konseptini seçin ve evinizi inşa etmeye başlayın. Hayalinizdeki villaya bir gün değil, bugün adım atın. Folkart Arsa Dikili; toprağın güvencesi, Folkart’ın imzası.

İşte bu! İnanılmaz bir sayı. Her zaman şampiyon olamayabilirsin ama ödemelerini Troy logolu kartınla yaparak her zaman ülkene kazandırabilirsin. Troy’la öde, Türkiye’miz seninle kazansın. Troy!

Kirli ve tozlu yerleri pırıl pırıl yapmak için Doğa Yüzey Temizleyici kullanmandan daha doğal ne olabilir? %100 yerli ve vegan Doğa Yüzey Temizleyiciler, etkin formülüyle kolayca paklar, mis kokularıyla kalıcı ferahlık sağlar. Bağ ile üstünkörü değil, şıkır şıkır temizlik.

Söyleyenin dilinde, dinleyenin gönlünde, yedi bölge dört iklimde hep yeniden anlam bulur. Türküler bizi söyler, biz türkülerimizi. Yaşamın her derinliğini türküyle mayalayan büyük milletimizin ölümsüz yaratımları: Yurdumuzun türkülerinde.

ABD ve Avrupa’nın Türkiye’ye bakışı – Fikret Akfırat

Gazze ateşkesinde Türkiye’nin öne çıkması; ateşkesi denetlemek için kurulması planlanan çok uluslu güç içinde Türk askerinin de yer almasının öngörülmesi; önce İngiltere’nin, ardından Almanya Başbakanı’nın Türkiye ziyaretleri ve yapılan anlaşmalar, özellikle Batı basınında “Türkiye-Batı ilişkilerinde yeni bir dönem mi başlıyor?” tartışmalarını yoğunlaştırdı. İngiltere ile Eurofighter uçaklarının alımı için çerçeve anlaşmanın imzalanmasının yanı sıra, İngiltere Başbakanı’nın iki ülke arasında stratejik iş birliği vurgusu dikkat çekti. Almanya Başbakanı’nın Türkiye ile ilişkiler hakkındaki değerlendirmesi ise “Yeni bir jeopolitik sürece giriyoruz. Bu süreçte büyük güçlerin siyaseti belirleyici olacak. Stratejik ortaklıklarımızı geliştirmeliyiz ve Türkiye de burada devre dışı kalmamalı” şeklindeydi.

Avrupa’daki bakışın değişimi, Eurofighter Antlaşması, Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinin Türkiye’ye karşı katı tutumlarındaki değişikliğe bağlanıyor. ABD’nin etkili gazetelerinden Wall Street Journal’ın eski İstanbul Büro Şefi Mark Champion’ın Bloomberg için kaleme aldığı yazı, konuya ilişkin farklı bir bakış açısı sunuyor. Champion, Ankara ile Batı arasındaki son gelişmeleri “Türkiye’nin Batı’ya yönelmesi değil, Batı’nın Türkiye’ye yönelmesi” diye niteliyor ve “Artık Türkiye’ye, en az Türkiye’nin onlara ihtiyaç duyduğu kadar ihtiyaçları var” diye devam ediyor. (Bloomberg, 14 Kasım 2025)

Öte yandan, ABD Kongre Araştırma Servisi’nin (CRS) bir raporunda, Washington’ın Türkiye politikasına ilişkin öncelikleri hakkında ipuçlarına ulaşmak mümkün. 15 Eylül 2025 tarihli raporun hazırlayıcıları Clayton Thomas ve Jim Zanotti. Kongre üyelerini bilgilendirmek amacıyla hazırlanan ve CIA ile Dışişleri Bakanlığı ile doğrudan bağlantıları bulunan CRS raporları, ABD yönetiminin eğilimlerini yansıtıyor. Raporda Türkiye’nin CAATSA yaptırımlarının kaldırılması, F-16 ve F-35’lerin satışı, Suriye’de SDG’nin Şam’la bütünleştirilmesi konusundaki beklentileri vurgulanıyor.

Raporda yer alan ve ABD’nin Türkiye politikasını şekillendirecek 4 soru, Washington’daki yaklaşımın genel hatlarını ortaya koyuyor:
1. Türkiye’nin ABD güçleriyle ortaklık kuran Suriyeli Kürtlerle mücadele etmesi, Rusya ile iş birliğinden vazgeçmeye isteksiz olması, İsrail’e karşı siyasi adımlar atarken Hamas’ı barındırması; Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti ile enerji konularındaki anlaşmazlıkları sürdürmesi durumunda, Türkiye’ye kısıtlamaların hafifletilmesinin potansiyel dezavantajları nelerdir?
2. ABD’nin hangi yaklaşımları, Erdoğan veya diğer potansiyel liderlerle daha verimli ikili ilişkiler geliştirebilir?
3. Suriye ve bölgede, Türkiye ve İsrail anlaşmazlıklarını en aza indirip ortak çıkarlar (örneğin İran’ın etkisini azaltmak) dışında koşabilir mi? Yoksa 2025’teki gerilimler, bölgesel düzendeki rolleri konusunda daha büyük bir çekişmenin habercisi mi?
4. Türkiye’nin Rusya veya ÇHC gibi ABD rakipleriyle daha fazla ittifak kurmasına ne yol açabilir? ABD’nin savunma teknolojisi paylaşma konusundaki isteksizliği mi, yoksa Türkiye’de otoriterliğe giden iç gelişmeler mi?

Toplu değerlendirildiğinde ABD ve Avrupa’nın genel yaklaşımı; çok kutuplaşan dünyada etkili bir bölgesel güce dönüşen Türkiye’nin, Atlantik hegemonyasının karşısındaki güçlerle bütünleşmesini önlemektir.

Dışarıda yemek yerken dikkat edilecek en önemli konu hijyendir. Ürünün nasıl hazırlandığına, nasıl ulaştığına ve hangi şartlarda sunulduğuna dikkat etmemiz lazım. Bir restoranda veya yemek üretim merkezinde genellikle taşınma sorunu olmaz ancak özellikle sokak lezzetlerinde hazırlık sırasındaki hijyen çok önemlidir; eller yıkanmış mı, eldiven kullanılmış mı, bulaş söz konusu mu? Tüketici bunların farkında olamayacağı için dışarıda özellikle pişmiş ve fırınlanmış gıdaların tüketilmesi, bulaş riski açısından çok daha güvenlidir. Çiğ sebze, meyve ve pişmemiş ürünleri dışarıda yememelerini tavsiye ederiz.

Peki, vatandaş hijyeni nasıl anlayabilir? Anlayamazsınız, mümkün değil. Ancak üründe bulaş olduysa ve üzerinden zaman geçtiyse kötü bir tat veya koku hissedilebilir. Zehirlenme vakaları öldürücü müdür? Bu, neye bağlı olduğuna göre değişir. Hijyen kaynaklı sorunların içinde genellikle bakteriyel enfeksiyonlar vardır; stafilokok enfeksiyonlarında bulantı, kusma, ishal gibi belirtiler görürüz. Bunlar genellikle öldürücü olmaz ama kişinin şeker veya kalp gibi kronik hastalıkları varsa, zehirlenmeler ciddi su kaybına ve hayatı tehdit edici komplikasyonlara sebebiyet verebilir.

Evet, değerli Ulusal Kanal izleyenleri, İzmir Ulusal Kanal Ege temsilcimiz Sayın Muhammed Çopur’la birlikte, Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek’e sorularımızı yöneltmeye devam ediyoruz. Sayın Çopur, söz sizde.

Sayın Genel Başkan, TBMM’de kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu ilk kurulduğunda “Çok daha hızlı hareket edilmeli, bu iş meclis komisyonunun işi değil” demiştiniz. Bugün dikkat edersek her konu konuşulduğunda insanların yüreği bir kez daha yanıyor. Devletin yapması gerekenler var ama toplumda bir duygusallık da mevcut. Bu komisyonun aldığı kararlar sürece katkıdan çok, o duygusallığı harlayıp provokasyona sebebiyet veriyor mu?

Bir kanunla çözülecek iş, meclisin işidir. Vatan Partisi de o af kanununu hazırladı. Buradan kamuoyuna söylüyorum; göreceksiniz, Türk milleti görecek, Vatan Partisi’nin af kanunu en sonunda çıkacak. Ama bu komisyonlar falan o af kanununu gündeme almıyor; “onu dinle, bunu dinle” diyerek işi uzatıyor, süreci zehirliyorlar. Meclis, çıkaracağı kanunu sivil toplum kuruluşlarından mı öğrenecek? Bunlar süreci kışkırtan, çözümü uzatan ve baltalayan işlerdir. Bilmiyorum, belki AK Parti’nin zamana ihtiyacı vardır ama burada bir cesaretsizlik ve basiretsizlik var.

Bu süreç uzamamalı. Kararlı bir şekilde bizim af kanunumuz çıkmalı; devlet ve toplum bütünleşmesinin en önemli adımı atılmalı. Özgürleşen insanlarımız doktor, avukat, marangoz olacak; toplumda yer alacaklar. Asker olacaklar. Kıbrıs’tan, Doğu Akdeniz’den tehdit var; Hakkari’den Edirne’ye kadar göğsümüzü siper edeceğiz. Bu, vatanı savunmada bütünleşmedir. Geçmişte devlete silah çekmiş olanları da bu milletle bütünleştiririm. Zaten bütünleşme Kürt halkının kendisinde var. Çanakkale’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da olduğu gibi toprağın altında kucak kucağa yatan şehitlerimizin künyesine bakıyor muyuz? Ağrılı, Manisalı, Eskişehirli… Toprağın altında birleşenler, toprağın üstünde de birleşir.

Stratejik hedefi doğru formüle etmezseniz bocalamalar olur. “Terörsüz Türkiye” hedefi yeterli değil; o silahı bıraktırır ama bizi “bütünleşen Türkiye”ye götürecek hedef lazım. AK Parti hükümeti stratejik hedef belirlemediği için öncü ve cesur tavır alamıyor. Sokaktaki adama sormak yerine, Vatan Partisi gibi hazırlayıp meclisin önüne koyacaksın. Kanunu Vatan Partisi getirdiğine göre, o zaman Vatan Partisi hükümeti olsun. Af kanununda da FETÖ gibi terör örgütü mensuplarının yararlanmaması için “Milli Güvenlik Kurulu tarafından silahı bıraktığı ve kendini feshettiği saptanmış olan” şartını koyduk. Anayasa Mahkemesi’ne gidildiğinde MGK kararı yoksa, reddedilecektir. Anayasa Mahkemesi’nden döner. “Bakın, bunları düşünen bir kanun yaptık.” Kanunun diğer yönlerini şimdi tartışmıyorum; çok iyi hesaplanmış, kamuoyundaki kaygıları gideren, köklü ve kararlı bir çözüm. Mesela “Pişman olanları affederim” derseniz, bu iş 10-15 sene sürer. Çünkü kişinin pişman olduğunu nereden belirleyeceğim? Mahkeme kararıyla mı? Bir takım şeyler… Vatan Partisi o kanunu hazırladı, hükümet görevini yaptı.

Sizin sorunuza gelelim; AK Parti öyle bir kanun hazırlayıp Meclise getirmiyor. Meclis komisyonlarında neler konuşulur? Hükümetin kanun tasarıları veya milletvekillerinin kanun önerileri olur. Burada ne hükümetin bir kanun tasarısı var ne de milletvekillerinin bir kanun önerisi; ancak Meclis dışında olan Vatan Partisi bu öneriyi yapıyor. Meclis önderlik bekliyor, Meclisin içinden bir öneri çıkmıyor. AK Parti’nin yapacağı nedir? Biz Sayın Cumhurbaşkanımıza, AK Parti’ye, MHP’ye ve CHP’ye; hiçbir ayrım yapmadan, DEM Partisi de dahil olmak üzere hepsine kanun önerimizi gönderdik. En azından “Alın beyler, hanımlar; bu kanunu inceleyin. Eksiği varsa tamamlayın, fazlası varsa çıkartın, beğendiğiniz yerleri alın ve hayata geçirin; bu süreci zehirlemeyin” dedik.

Sayın Perinçek, bugün dikkat çeken önemli ve sıcak konulardan biri de şu: Bugün Türkiye’de bir casusluk operasyonu yapıldı. Üç kişi yakalandı, bir kişi firari. Başsavcılık önce “Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) istihbaratı ile irtibatlı, kritik önemdeki pozisyonda görev yapan kişiler” dedi, sonra yeni bir açıklama yayınlayarak şahısların BAE ile irtibatı olmadığını belirtti. Ancak kesin olan bir nokta var ki; casuslar savunma sanayi kuruluşlarında önemli pozisyonlarda görev yapıyordu ve yabancı devletlerle irtibatlıydılar.

Ulusal Kanal’a gelmeden önce İran, Suriye ve çeşitli Orta Doğu televizyonları peş peşe röportaj yaptılar. “BAE casusları yakalandı, ne diyorsun?” diye sordular. Ben, BAE casusu olduğuna ihtimal vermediğimi; olsa olsa Mossad veya Amerikan casusu olup kendilerine BAE süsü verdiklerini söyledim. Birkaç saat içinde bunun doğrulandığını görüyoruz. BAE, Körfez’deki kardeşimizdir; sonuç itibarıyla Araplar ve Türkiye ile aynı cephededir. Türkiye ile arasını bozmaya çalışan birileri var. O casusların BAE ile ilgisi olmadığı ortaya çıktı, biz de bundan dolayı mutlu olduk. Neden BAE, Türkiye’nin savunma sanayisine karşı casusluk yapsın? Aksine, uçağımızın, tankımızın müşterisidirler.

Türkiye’de “Mossad operasyonu” diye basına servis edilen operasyonlar artmaya başladı. Eskiden bunlar gizli saklı yapılırdı. Mesela Mason locası üstadı Remzi Sanver’in gözaltına alınması ve bu isimlerin basına servis edilmesi, ülkemizde bu mücadelenin cesurca ortaya konulduğunu gösteriyor. Türkiye, Kıbrıs, Doğu Akdeniz, Suriye’nin kuzeyi ve Filistin üzerinden İsrail ile cephe cepheye geldi. Türkiye’ye yönelik tehdit Amerika merkezli, yanında da kahyası İsrail var. Dolayısıyla Türkiye’nin güvenlik hassasiyetleri yön değiştirdi. Eskiden Atlantik sistemi içindeki Türkiye’yi Amerika yönlendirirdi, şimdi milli eğilimler ve milli kuvvetler yönlendiriyor.

Casuslar maske takar; Çin pasaportu taşıyan ajanlar yakalanıyor mesela. Pasaport Çin ama acaba hangi istihbarat teşkilatına bağlı? Veya İranlı ajanlar… İran’ın Şah döneminden kalma büyük bir istihbarat teşkilatı var, onlar zaten her yerde. İran kimliği taşıyan bazı kişiler, Türkiye ile İran’ı düşman yapma amacıyla piyasaya sürülüyor; oysa onlar İran devletinin değil, İran devletinin düşmanlarının adamları.

Sayın Perinçek, süremizin sonuna geldik. İsterseniz bu haftanın kitabıyla devam edelim.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun Cumhuriyet Halk Partisi içerisindeki Türk Devrimi birikiminin, köklerinin yeniden ayağa kalktığını gösteren bir bildirge yayınlaması üzerine, benim de Altı Ok’u inceleyen “Kemalist Devrim” dizisinin üçüncü kitabını öneriyorum. Müzik olarak da Türk ve Kürt kardeşliğini vurguladığımız için Kürt türkülerini dinleyelim. Barani türküsünü Koma Ahmet’ten dinliyoruz.

Sayın izleyenler, bir programımızın daha sonuna geldik. Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek’e ve Muhammed Çopur’a teşekkür ediyoruz. Galatasaray’a da maçında başarılar diliyoruz, inşallah dördüncü galibiyeti olacak. Herkese iyi akşamlar, iyi haftalar.

***

(Venezuela konusundaki yanıt) Donald Trump’ın dış politikası gayet anlaşılırdır. İlk hükümetinde Venezuela’ya karşı son derece çatışmacı bir tutum sergilemişti; hatta Venezuela’ya silahlı müdahale planlayan Elliot Abrams yönetiminde son derece saldırgandı. Trump ve Cumhuriyetçilerin tutumunun düşmanca olduğunu fark ettik. Marco Rubio’nun adaylığıyla, Miami’nin en radikal anti-Castro kanadından gelen bir grup ortaya çıktı. Bu durum, Trump’ın Venezuela politikasında yeni bir aşamayı işaret ediyordu.

Barack Obama ve Joe Biden da aynı çizgide olmasalar da tek taraflı zorlayıcı önlemleri sürdürdüler; Venezuela’yı ABD’nin güvenliğine “olağanüstü bir tehdit” olarak tanımlayan bildiriyi sürekli yenilediler. 2015 yılından beri her hükümet döneminde yenilenen bu belge, ABD dış politikasının Venezuela’yı hedef tahtasına koyduğunu gösteriyor.

Başkan Nicolás Maduro ve Bolivarcı Devrim, Venezuela toplumunda önemli bir destek görüyor. Elbette muhalefet kesimleri de var ancak vurgulanması gereken nokta, Venezuela halkının büyük çoğunluğunun ABD müdahalesine karşı olduğudur. Toplumda, askeri müdahale olasılığını önlemek konusunda zımni bir anlaşma vardır. Venezuela barış içinde yaşamak, anlaşmazlıklarını barışçıl yollarla çözmek istiyor. Bizler saldırgan değil, bağımsızlığı için savaşan bir halkız. 19. yüzyılda sömürgeci bir metropolün bağımsızlığını kazanmak için savaştık; bu da bizi bağımsızlık bayraklarını sınırlarımızın ötesine taşımaya itti.

Paylaş