Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek ile gündemi değerlendiriyoruz. Sayın Perinçek, hoş geldiniz.
Hoş bulduk, merhabalar.
Bu hafta gündem oldukça yoğun. Akşam da milli maçımız var, milli takımımıza başarılar diliyoruz. Bu yüzden hızlıca gündeme, sizin değerlendirmelerinize geçelim istiyorum. Esas gündemlerden biri, vatandaşların artık yavaş yavaş gözünü seçime dikmiş olması. Asal Araştırma Şirketi’nin bu hafta ortaya çıkan bir anketinde 26 ilde vatandaşlara “Sizce bugün Türkiye’nin sorunlarını hangi siyasi parti çözebilir?” sorusu sorulmuş. En dikkat çekici sonuç, birinci sırada yüzde 36 ile “Hiçbiri” diyenlerin oranı. Onu yüzde 23 ile AK Parti, yüzde 19 ile CHP takip ediyor. Toplumun üçte birinden fazlasını, hatta yarısına doğru yükselen bir orandan bahsediyoruz. Sizce bu tablo neyi ifade ediyor?
Burada dikkat çekersek, anketteki partilerin esas olarak sistem içi partiler olduğunu görüyoruz. Tabii bunların içerisinde MHP gibi sistemin dışına doğru, “Türkiye-Rusya ittifakı” diyerek Asya çağının yükselişini gören eğilimde partiler de var ama temelde bunlar sistemin partileri. Dolayısıyla bu soru, “Bu sistem içinde çözüm var mı, yok mu?” sorusuna dönüşüyor. Mesela burada Vatan Partisi yok; yani devrimci, Türkiye için köklü çözüm öneren ve bunu örgütleyen parti yok.
Yüzde 36 çok yüksek bir sayı. Seçmenin üçte birinden fazlası “Sistem partilerinde çözüm yok” diyor. Aslında bu, “En büyük oran devrimdir; Türkiye devrime gidiyor” diyenlerin oranıdır. “Bu partilerin hiçbiri çözemez” demek, “Çözüm devrimdedir” demektir. Vatan Partisi de zaten devrimci çözümü ifade ediyor. Ancak şirket, sistemin partilerini alt alta yazmış ama Vatan Partisi’ni dahil etmemiş. Çünkü bu partiler, 1980’de Turgut Özal programıyla kurulan ve dünya ekonomisiyle bütünleşmeyi esas alan sistemin içindeler. Sistemin dışında olan devrimci parti, yani emekçilerin partisi bu listede yok. Sonuç itibarıyla yüzde 36’lık kesim sistem partilerine bakıp “Çözüm yok” diyor. Bu da devrimci çözümlerin Türkiye’nin gündemine geldiğini gösteriyor. Sıradan halkın tespiti de bu yönde.
Evet, bu söylediklerinizi biraz açan ekonomik veriler de var. İcra dairelerindeki iflas dosyası sayısı 25 milyona yaklaşmış ve artış hızı geçen yılın üç katına çıkmış. Bireysel kredi borcu olan kişilerin sayısı 1,8 milyon artarak 43 milyona ulaşmış. Yani Türkiye’nin yarısı bankalara borçlu diyebiliriz.
Bu tablo aslında yarısından fazlasını ifade ediyor. 85 milyonluk nüfusun yaklaşık 30 milyonunu 18 yaş altı olarak düşünürsek, geriye kalan 55 milyonun 43 milyonu borçlu. Yani nüfusun yüzde 80’inin üzerinde bir oran bankalara borçlu. Türk milleti olarak borçluyuz; devlet borçlu, millet borçlu. Peki, bu tablodan nasıl bir çıkış olacak?
Tek bir çıkış yolu var: Ürettiğimizin yüzde 40’ından fazlasını tasarruf edeceğiz. Tıpkı bir çiftçinin hasattan sonra gelecek yıl ekmek için tohumluğa ayırdığı buğday gibi. Tasarruf, eşittir yatırımdır. Bu, Keynes’in de formülüdür. Tasarruf edip yatırım yaptığımızda daha çok insan çalışacak, üretecek ve Türkiye zenginleşecek.
Resmi verilere göre, yurt dışına kaçırılan zenginlerimizin parası 500 milyar dolar civarında. Bir de Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın açıkladığı, vatandaşların banka kasalarında tuttuğu yaklaşık 500 milyar dolar değerinde altın var. Yani Türkiye’nin yaklaşık 1 trilyon dolarlık tasarrufu var ama bu paralar üretim süreçlerine sokulmuyor. Bu 1 trilyon doların yarısıyla bile Türkiye şahlanır. Biz Londra kapılarında 5-10 milyar dolar bulmak için çabalarken, zaten bizim olan bu paranın yurt dışına kaçırılmasına izin veriyoruz. Devletin yapması gereken; kanunlarla bu parayı Türkiye’ye getirtmektir. Mülkiyet ilişkilerine dokunmuyoruz ama “Sen bu parayı Londra bankalarına yatıramazsın, Türkiye’nin üretimine sokacaksın” diyoruz.
Sayın Genel Başkanım, bugün TBMM’de Dışişleri Bakanlığı bütçe görüşmeleri vardı. Sayın Hakan Fidan, ABD ile stratejik ilişkilerimizin “olumlu gündem” çerçevesinde ilerlediğini ve Trump yönetimiyle Gazze’den Suriye’ye kadar geniş bir coğrafyada yakın diyalog yürüttüklerini belirtti. Bu çok kritik bir açıklama. Sizce Trump yönetimiyle Filistin sorununu veya bölgesel sorunları çözmek mümkün mü? Bu, Netanyahu veya İsrail yönetimi ile çözülecek bir durum değildir. Trump ile Netanyahu arasında bazı farklı eğilimler olabilir ancak sonuç itibarıyla bir Amerika-İsrail ittifakı mevcuttur. Amerika’nın dayattığı çözümler, en sonunda İsrail’i memnun edecek çözümlerdir. Dolayısıyla Trump ile birlikte Kürdistan projesinin karşısında bir çare bulamazsınız. 1991 yılından beri Amerika’nın bölgemizde yaptıklarına bakalım: Irak’ın işgali, Suriye’nin karıştırılması, Türkiye’de PKK’nın desteklenmesi, Filistin üzerine yürünmesi ve şu anda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni hedef alan Doğu Akdeniz’deki yığınak. Trump kim? Trump; İsrail’in, Yunanistan’ın ortağı değil mi? Bölgemizde Amerika, İsrail ve Yunanistan’dan oluşan bir ittifak kuruldu. Hatta buna Ukrayna’yı da katalım; bu dörtlü arasında bir ittifak oluştu. İngiltere, Fransa ve Almanya gibi ülkeler de bu ittifakın kenarında yer alıyor. Ancak Amerika-Yunanistan-İsrail ittifakının hedefi Türkiye’dir. Namlular Türkiye’ye çevrilmiş durumda.
Mevcut dış politika buna cevap veremiyor. Yunanistan’ın Ege kıyılarında Amerika üsler kurmuş, namluları Türkiye’ye çevirmiş. Ey Dışişleri Bakanımız ve Dışişlerimiz, buna cevabınız ne? Buna teslim olmuş durumdasınız. “Amerika ile birlikte yürüteceğiz siyasetimizi” dediğiniz zaman, Ege bölgesindeki Amerika-Yunanistan tehdidine teslim oluyorsunuz. Bunu zaten Ege’de yapılan tatbikat sırasında da gördük.
Kıbrıs meselesine gelince; Amerika Birleşik Devletleri, Yunanistan ve İsrail ile birlikte Doğu Akdeniz’de bir yığınak yapıyor. Kime karşı? En başta Türkiye’ye karşı. Peki, dış politikamızı bugün yönetenler; Trump’la, İsrail’le ve sonuçta Yunanistan’la birlikte hareket ederken, Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye yönelik tehdit karşısında ne cevap veriyorlar? İki ellerini kaldırıp beyaz bayrak açıyorlar; orada da teslimiyet içerisindeler.
Suriye’nin kuzeyine gelelim. Amerika ile birlikte Suriye’nin kuzeyinde ne yapacaksınız? Son zamanlarda sanki Amerika, Suriye’nin toprak bütünlüğünden yanaymış gibi bazı tavırlar sergiliyor ama gerçek bu değil. Suriye’nin kuzeyinde sözüm ona bir “Kürdistan” kurulmuş durumda ve büyük bir silahlı güç yaratmışlar; Suriye’yi fiilen bölmüş durumdalar. Bizim dış politikamız, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tehdit eden bu uygulamaların karşısında da teslimiyetçi bir vaziyettedir. ABD ile müttefikimiz, Trump ile çok iyi dostuz diye övünüyorlar. Trump’ın Türkiye’nin dostu olduğunu gösteren, yanak okşamak dışında başka bir icraatı yok. Hepsi havalara uçuyorlar; “Trump bize güldü, Trump iskemlemizi çekti, Trump bize merhaba dedi.” Türk dış politikasının gururu, onuru, geçmişten gelen büyük bir tecrübe ve miras bu mu? Bize Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim, Atatürk ve Cumhuriyet gibi bir miras bırakılmışken, bu zavallılık mı reva görülüyor?
Ekonomiye geçelim. “Amerika ile beraberiz, iş birliği yapacağız, sorunları böyle çözeceğiz” politikasıyla Türkiye’yi iflasa sürüklüyorsunuz. Zaten iflas etmeyen kalmadı. Türkiye ekonomisi, dünya ekonomisiyle bütünleşme programıyla bu hâle geldi. Dış borç 500 milyar dolara ulaşmış, 43 milyon icra dosyası var. Ekonomideki bu çıkmaz karşısında da yine bir teslimiyet görüyoruz. Türkiye’nin Amerika, İsrail ve Yunanistan ile birlikte yapabileceği; iflas etmekten, borca batmaktan ve ülkeyi parçalamaktan başka bir çözüm yoktur.
Peki, nedir çözüm? Yükselen bir Asya var; Çin’i, Rusya’sı, Hindistan’ı, Vietnam’ı ile… Bu yükselen Asya’da Türkiye’nin öncü bir konum kazanma şansı var. Türkiye, Asya’da mevzilendiği zaman; Çin, Rusya, İran ve Hindistan ile birlikte öncü konumda olur. Ekonomik ve güvenlik ile ilgili çözümler, toprak bütünlüğümüzü sağlayan kararlar ancak Asya çağının yükselişinde tavır almakla mümkündür. Zaten Türkiye’de de bu eğilim güçleniyor. Milliyetçi Hareket Partisi lideri Sayın Devlet Bahçeli, Türkiye-Rusya-Çin ittifakından bahsetti. MHP temsilcisi Sayın İsmail Özdemir, komisyonda Türkiye-Rusya-Çin ittifakını savunan ve Amerika’ya net bir şekilde tavır alan çok esaslı bir konuşma yaptı.
Öte yandan, Donald Trump canlı yayında İran’ın nükleer gücünü elinden alacaklarını söyledi. Dışişleri Bakanı’nın bahsettiği “stratejik vizyonla ilişkileri ilerletmek” demek; Amerika’nın İran, Suriye ve Arap düşmanlığını paylaşmak ve Kürdistan projesinin ilerlemesine göz yummak demektir. 1980 politikalarıyla “dünya ekonomisine entegre oluyoruz” denildi; tasarrufu artırmak ve istihdam sağlamak yerine, dışarıdan ucuz ürün getirme politikası izlendi. Güney Afrika’dan kömür, Amerika ve Yunanistan’dan pamuk aldık. Sonuçta Türkiye üretimden koptu ve 500 milyar dolar borca battı.
Biraz maliyetler artsın ama Türkiye’de üretelim. IMF, “enflasyon yükselir” diyerek tepemizde bir jandarma gibi bekliyor. Haber merkezleri “üretim arttı, fabrika açıldı” demek yerine sadece enflasyon odaklı yayın yapıyor. Enflasyonu düşürmek çok basittir; ücretleri, emekli maaşlarını, çiftçi gelirlerini düşürür, piyasada talebi bitirirseniz enflasyon iner, ancak halkı fakirleştirirsiniz. Esas mesele üretimi artırmaktır.
Sistemin son dönemde parlattığı “sivil anayasa” sloganına gelince; anayasanın sivili olmaz. Bu, cehaletten kaynaklanan bir kavramdır. Latince “kivil” (topluma ait) ve devletin hukukunu düzenleyen “anayasa” kavramı farklıdır. Devletin sivilleşmesi demek, devletin yok olması demektir. “Sivil anayasa” söyleminin arkasında devrim düşmanlığı ve Atatürk karşıtlığı yatmaktadır. Bu anlayış; Namık Kemallerin, Mithat Paşaların, 1908 Hürriyet Devrimi’nin ve Atatürk’ün yaptıklarına karşı bir hınçtır. Devrim düşmanları, halkı zincirleyen ve devrimci atılımları önleyen bir anayasa peşindeler. “Partileri millet açar, millet kapatır” demek; Türkiye’yi bölmek isteyen tarikatlara, cemaatlere ve emperyalizme özgürlük tanımak demektir. Sonuç olarak, Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, devrimci mirasına sahip çıkan ve üretim odaklı, bağımsız bir siyaset izlemektir. Fransız Devrimi’nde de asker var, Amerikan Devrimi’nde de var. İngiliz Devrimi’nin lideri Cromwell de bir generaldi. Güney Amerika devrimlerinde de askerler var. Askersiz bir devrim olmaz; çünkü asker, hem devrimde hem de karşı devrimde rol oynar. Mesele silahtır. Peki, Türkiye’nin anayasa literatürünü bu cehaletten nasıl kurtaracağız?
Sayın Genel Başkanım, bu konudan devam edelim isterseniz. Sayın Özgür Özel, aynı mitingde Kilis’te bir çıkış yaptı. Biliyorsunuz, Ekrem İmamoğlu’nun kurduğu belirtilen suç örgütüne yönelik iddianame tamamlandı. Basında bununla ilgili ayrıntılar yazıldı, yazılmaya da konuşulmaya da devam ediliyor. Biz de Aydınlık Gazetesi’nde ve Ulusal Kanal’da bunu anlatmaya çalıştık. Şimdi ona karşılık mevcut CHP yönetiminden ve Ekrem İmamoğlu kanadından bir karşı argüman üretilmeye çalışılıyor. O da şu: “Bu iddianamenin içi boş. Tıpkı Ergenekon döneminde olduğu gibi, o dönemde de sahte delillerle bir iddianame yazılmıştı, iftira atılmıştı. Şimdi burada delil bile yok; o zaman en azından sahte de olsa bir delil vardı.”
Peki, o malikâneler, o villalar, o el konan paralar, o yolsuzluklar nedir? Bunlar artık bütün toplum tarafından biliniyor. Ergenekon’u yapanlar Amerika ve FETÖ gladyosuydu. Şimdi FETÖ ve Amerika hapishanelerde; İmamoğlu ve benzeri unsurlar da Amerika ve FETÖ ile bağlantılı oldukları için hapis tehdidiyle karşı karşıyalar. Biz hapiste olursak FETÖ iktidarda olur; biz iktidarda olursak FETÖ hapiste olur. Bugün Türkiye hapishanelerinde NATO generalleri, 15-16 Temmuz’un generalleri yatıyor. Dolayısıyla maalesef İmamoğlu’nun ve Cumhuriyet Halk Partisi belediyelerinde yolsuzlukla yargılananların kaderi, NATO ve FETÖ generallerinin kaderiyle aynıdır. Onlar aynı kuvvetin mensuplarıdır ve birbirlerini tutmaktadırlar.
Türkiye toplumunun son 200 yılda yaşadığı büyük devrimci mücadelelerde bir tarafta emperyalizm ve onun kuvvetleri, diğer tarafta ise milli devrimci güçler olmuştur. Ergenekon da milli devrimcilerle Amerika arasındaki bir hesaplaşmaydı. Bugün de aynı hesaplaşma var ancak onlar, kendilerini Ergenekon’dan içeri atılan bizlere benzetmeye çalışıyorlar. Ne alakası var? Onlar, bizi hapse atanlarla aynı saftalar; FETÖ’yle, Amerika’yla, Avrupa’yla aynı mücadeleyi yürütüyorlar. Zaten kendi devamlılıklarını sağlamak için onlara mektup yazıp “Biz sizin dostunuzuz” diyorlar. Siyasi rakipleri için “Onlar Asyalı, onlar milli, onlar Batı’ya karşı” diyorlar.
Ergenekon’da tutuklananlar Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komutanları, yani milli bir güç olan Türk Silahlı Kuvvetleri’ydi; Vatan Partisi’ydi. Bizi içeri atanlar ise Amerika Birleşik Devletleri ve onun Türkiye’deki FETÖ gladyosuydu. Yani emperyalist merkezlerin güçleriydi. Şimdi o mücadele devam ediyor ama hapse düşenlerle hapse atanların yerleri değişti.
(Sayın Perinçek, gündemimiz yoğun. Kısa bir reklam arası verelim, daha sonra konuşmaya devam edeceğiz.)
Sayın Perinçek, en sıcak konulardan biri MHP lideri Sayın Devlet Bahçeli’nin grup toplantısındaki sözleri oldu. Biliyorsunuz, komisyonda “İmralı’ya gidilip gidilmemesi” tartışılıyor. Bahçeli komisyona rest çekerek “Komisyon gitmezse ben üç arkadaşımı da alır, oraya giderim” dedi. Fethi Yıldız da kısa süre içinde İmralı’ya gideceklerini açıkladı. Siz Bahçeli’nin bu çıkışını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bahçeli bu çıkışıyla “Süreç çok uzadı, ayak sürüyorsunuz, süreci zehirliyorsunuz” mesajını veriyor. Buradaki “İmralı’ya giderim” ifadesinin batıni bir anlamı var. “Bu iş böyle olmaz, kararlı ve devrimci bir tutum takınmak lazım” diyor. Yani polis, jandarma önünü kesse bile oraya gideceğini belirterek bir devrimci müdahale iradesi gösteriyor. Bu iyi bir şey tabii. Ancak Türk devleti, herhangi bir tutuklunun görüşlerini almak istiyorsa onu helikopterle, uçakla veya gemiyle uygun bir mahalde dinler. Devletin gücü buna yeter. Türk devleti İmralı’ya gitmez, devlet oradaki kişiyi ayağına getirir.
Bence Sayın Bahçeli’nin çıkışındaki mecazi anlam şudur: “Bu işi süründürmeyin.” Ayrıca Bahçeli, Abdullah Öcalan’ın “Devletle ve toplumla bütünleşme amacıyla silah bırakmak ve örgütü feshetmek” konusundaki olumlu rolüne de vurgu yapıyor. Öcalan; terörsüz, Türk devleti ve milletiyle bütünleşmiş bir Türkiye stratejisi açıklıyor. Bu, 200 yıllık Türk devriminin hedefidir. 1937’de anayasaya giren “Türkiye Devleti Cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve devrimcidir” maddesinde olduğu gibi, devletimiz devrimci bir devlettir.
Sayın Genel Başkanım, bugün DAEŞ terör örgütünün Türkiye yapılanmasına yönelik bir operasyon yapıldı. İzmir’deki saldırı sonrası iki büyük yapılanmanın liderleri gözaltına alındı. Bu yapılarla köklü olarak nasıl mücadele edilmeli?
Amerika’yla beraber bu yapıları tasfiye edemezsiniz. Amerika, DAEŞ’le mücadele maskesi altında PKK’yı destekliyor. Zaten bizzat Amerikalı liderler, DAEŞ’i Obama zamanında kurduklarını ve yönettiklerini açıkladılar. Vatan Partisi’nin tutumu açıktır: Kınından çıkmış kılıç gibiyiz. Emperyalizmin güdümündeki bu örgütler tasfiye edilecektir çünkü Türk kanunlarına göre suç işliyorlar.
Sayın Perinçek, Filistin meselesiyle ilgili olarak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin onayladığı ve Hamas’ın tepki gösterdiği kararı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Filistin meselesinin özü, Filistinlilerin bir devleti olmasıdır. Devletin tarifi, elinde silahlı bir güç, ordu ve polis bulunmasıdır. İsrail tarafı, “Filistin halkını silahsızlandıracağız” diyor, yani “Devletleri olmayacak” demek istiyor. Biz Vatan Partisi olarak “Hayır, Filistin’in de bir ordusu ve silahlı gücü olacak” diyoruz. BM’nin aldığı kararlarda bu meselenin özü maalesef yok. Onların silahlı gücü olsun istiyorlar, fakat bu yok. Hatta tam tersine Amerika ve İsrail’in planları, mevcut silahlı güçlerini tasfiye etmektir; özellikle Hamas’ın temsil ettiği gücü… Tabii Hamas dışında da silahlı gruplar var ama en önemlisi Hamas’tır. Hamas olmazsa Filistin devleti olmaz. Filistinlilerin silahlı bir gücü olmazsa Filistin devleti olmaz. Dolayısıyla bütün mücadele, Filistin’in silahlı bir güce sahip olması merkezinde yürümektedir. Birleşmiş Milletler kararı da bu açıdan ancak sorgulanabilir ve değerlendirilebilir.
Evet, aynı zamanda bölgede bir İbrahim Antlaşmaları planı da var. Bu konu; Hamas’ın silahsızlandırılması, Lübnan’da Hizbullah’ın silahsızlandırılması gibi başlıkları içeriyor. Yani Doğu Akdeniz’den Hazarlara kadar bir plandan bahsediliyor. Güvenlik Konseyi’nin bu kararı ile o plan arasında nasıl bir ilişki var, bir benzerlik bulunuyor mu? Birleşmiş Milletler’in kararında barış isteyen eğilimleri bir nebze olsun tatmin etmeye yönelik unsurlar söz konusu. Ama bakın, burada önemli bir kıstas koyuyoruz: Filistinlilerin silahlı gücü olacak mı? Türk devleti, silahlı gücü olduğu için vardır. Bütün devletler silahlı güçleri olduğu için devlettir. Peki, Filistinliler devletsiz olursa ne olur? Köle olurlar; İsrail’in köleleri olurlar. Dolayısıyla her kararda bakacağımız temel ölçüt, Filistinlilerin silahlı güce sahip olmasını kabul edip etmedikleridir.
Evvelsi gün, dünya anti-emperyalist gençlik teşkilatlarının katıldığı önemli bir toplantı oldu. Türkiye Gençlik Birliği’nin inisiyatifiyle 40 kadar ülkeden; Orta Doğu’dan, Arap ülkelerinden, Filistin’den, İran’dan ve Batı’dan katılımlar oldu. Orada çıkan deklarasyonda da “Filistin’in silahlı güce sahip olması” vurgusu var. İkinci önemli nokta ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) tanınmasıdır. Bu, Vatan Partisi olarak düzenlediğimiz Karadeniz-Akdeniz Konferansı’nda da ifade ettiğimiz bir husustur. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti düşerse Filistin düşer; Filistin düşerse Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti düşer. Doğu Akdeniz’deki bu iki mücadele mevzisi aynı cephenin parçasıdır. Filistin mücadelesi başardıkça KKTC durumunu pekiştirir; KKTC güçlendikçe Filistin mevzisi de güçlenmiş olur. Çünkü aynı cephede savaşıyorlar.
Bugün Doğu Akdeniz’de bir yığınak var. Amerika, İsrail ve Yunanistan; Güney Kıbrıs’ta, denizde ve karada güç yığıyorlar. Bu yığınak; Filistinlileri, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ve Türkiye’yi, dolayısıyla Rusya’ya ve Çin’e kadar uzanan bir hattı hedef alıyor. Bölgede coğrafi olarak Ukrayna’daki Rusya-Amerika cepheleşmesinden başlayan; Ege’den, Kıbrıs, Libya, Mısır üzerinden Filistin’e, Suriye’ye, Irak’a ve Hürmüz Boğazı’na kadar uzanan bir cephe oluşmuş durumda. Dünyadaki hesaplaşmanın odağı burasıdır.
Bu mevzilenmeyi göremeyen dış politika açıklamaları, tutarsızdır. Bir yandan “Filistin’in dostuyum” deyip diğer yandan “Amerika’yla beraberim” diyemezsiniz. Amerika’yla beraberim dediğiniz an, dünyada hiç kimse sizi Filistin’in dostu olarak görmez; Türkiye’nin, Rusya’nın veya Çin’in dostu da olamazsınız. Bu noktada, Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkan Yardımcısı İsmail Özdemir’in dile getirdiği Türkiye-Rusya-Çin-İran ittifakı vurgusu çok önemlidir. İstiklal Savaşı’mızda Rusya ile beraber olmadan nasıl başarıya ulaşamazdıysak, bugün de düşmanla ittifak ederek sorunlarımızı çözemeyiz. Amerika, Türkiye’yi parçalayacağını açıkça beyan etmekte ve dayattığı ekonomi programlarıyla Türkiye’ye düşmanlık yapmaktadır.
Kitap önerilerime gelince; anayasanın ancak silahla yapılabileceğini anlattığım “Türkiye’nin Anayasa Birikimi” kitabını ve üretim devrimi programını içeren “Üreten ve Birleşen Türkiye” kitabını öneriyorum. Haftanın müziği olarak ise büyük bağlama ustası Talip Özkan’dan “Avşar Beyleri”ni seçiyorum. Türkiye’ye düşmanların gözünü diktiği bu dönemde, bu parça bir meydan okumadır.
Değerli izleyenler, bu haftaki “Çıkış Yolu” programımızın sonuna geldik. Bugün İspanya ile karşılaşacak olan milli takımımıza başarılar diliyoruz. Netice ne olursa olsun, Türk milli takımı çok iyi bir takım oldu. Herkese iyi akşamlar dileriz.

