Çıkış Yolu | 02.12.2025

Çıkış Yolu | 02.12.2025

Her zaman olduğu gibi karşımızda Sayın Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek var. Hoş geldiniz Sayın Perinçek. Merhabalar, hoş bulduk. Aydınlık Gazetesi’nden Tevfik Karan genel yayın yönetmeni arkadaşımızla birlikte Sayın Perinçek bu akşam sorularımızı yanıtlayacak. Sorularımızı kendisi ama tabi bugün bir acı haberle aslında çıkış yoluna başlıyoruz. İlkan Sümerkan’ı kaybettik. Değerli bir isimde, tecrübeli bir isimde, öncü görevler alan bir isimde. Sayın Perinçek isterseniz siz kendisini tanıyan. Bizim 68 kuşağından devrimci partili arkadaşlarımızdan partimizin her zaman öncü kadroları içerisinde yer almıştır ve bu yakın zamandaki resmi eşi Seval Hanım’la birlikte İlker Sümerkan kardeşimizin ama deminki Hasan Yalçın var. İlker Sümerkan, demin Stefan Svayk elinde onun kitabı. Biraz evvel Hasan Yalçın’la mı bir resmi vardı? İlk gösterdiğiniz fotoğraf. İlk fotoğrafa gelebilirsek. Evet ilk de fotoğrafa gelirsek. İlk fotoğraf, en baştaki fotoğraf. Bir dakika, yok Hasan Yalçın yok burada. Tamam, ortadaki arkadaşı önce Hasan Yalçın’a sanki benzettim. İlker Sümerkan, Halkın Sesi gazetesinin sahibi. Bugünkü gibi değil o zamanlar böyle. Mesela Halkın Sesi’nin yazı işleri müdürü 670 yıl hapse mahkum olmuştu. Mustafa Tütüncübaşı. Ondan sonra Avrupa’ya gitti. Ondan sonra yani o zaman böyle Halkın Sesi’nde 2004’de falan yazı işleri müdürlüğü sahiplik üstlenmek vs. Yiğitlik istiyordu. İşte en baştaki beyaz gömlekli İlker kardeşimiz fotoğrafları. İlker erdemli bir insan. Yani insan sevgisi dolu, fedakar, çalışkan, cesur, kararlı, ideolojik bakımdan donanımlı. Ondan sonra iyi bir mühendis. Teknik üniversitenin seçkin öğrencilerinden ve devrimci öğrenci liderlerinden biriydi. Bütün hayatını adadı emekçi davasına. Vatanımızın, ülkemizin bağımsızlığı, bütünlüğü, Türk milletinin refahı, zenginliğe ve ileri bir uygarlığa ulaşması davasına. Ve tabi bilimsel sosyalizm, emekçilerin iktidar olacağı bir Türkiye. Bunlara adanmış bir hayat İlker Sümerkan. Ve örnek bir hayat. Yani fiyaka falan olmayan, bireysel maddi menfaatler peşinde olmayan, kıskançlığı, bireyciliği olmayan. Ondan sonra arkadaşlarının başarısından mutlu olan ve her zaman partili. Örnek bir arkadaşımızdı. Onu saygıyla anıyoruz ama o örnek kişiliği bize her zaman kendi aramızda bir parti içerisinde ve Türk milletine aşılayacağımız büyük değerleri temsil etmektedir. Onu saygı ve sevgiyle anıyoruz o şekilde. Evet burada uzun boylu olan İlker Sümerkan arkadaşımız. Sayın Ferit İsever’in sınıf arkadaşı sanırım İstanbul Teknik Üniversitesi’nde. Ferit arkadaşla da konuştuk. Bizim son, çok yeni haberimiz oldu. Ben Aydınlık’tan okudum ondan sonra. Yoksa onun son uğurlanmasına, toprağa verilmesine bulunmak çok arzu ederdim. Seval Hanım’la eşiyle konuştum başsağlığı diledim. Yine şey var Şefak ve Kerem diye iki oğlu var. Adını da Şefak koymuş o da bir tavır oluyor. Onu saygıyla anıyoruz. Çok değerli, erdemli bir devrimci arkadaşımız. Partili, örnek bir partili. Evet Halkın Sesi de varsa arkadaşlar. Evet Halkın Sesi uzun yıllar sahipliğini yaptı. Şu an ekranda aslında Ülker Sümerkan’ın ismi yazdığı bu Halkın Sesi’nin künyesi gözüküyor. Stüdyoyu da verebilirsek arkadaşlar. Halkın Sesi’nin kapağını versek. Bir kapağını da getirelim. Bu aslında ilk sayısıydı. Halkın Sesi birinci sayısı. 15 Nisan 1975’te çıktı. Halkı mücadelesini durduramayacaklar diye bir sayı. Ondan sonra Halkın Sesi Türkiye tarihinde yer etmiş bir haftalık dergidir. Sıkı yönetim kapatır, Halkın Sesi başka isimlerle mücadelesini sürdürür. Evet bu ressam kimdi? O zamanki ressamlarımız Aydoğan değil bu galiba. Aydoğan da bir çiziyordu. O da ilkerin arkadaşlarından. Teknik Üniversitesi’nden. Aydoğan Büyüköz’den. Evet. Tarihi yaratan biricik 3 halktır. 15 Nisan 1975 Halkın Sesi. Yani bizim 1974 yılı o hapisten çıkmamızdan sonra çıkan sayı. Hapisten çıktıktan sonra galiba, evet ilk önce Aydınlık çıktı. Onu Sıkı Yönetim kapattı. Aydınlık Sıkı Yönetim tarafından kapatılınca Halkın Sesi çıktı. Bu da bir 150 sayı çıkıyor galiba. 150 sayı kadar Halkın Sesi çıkmaya devam etmiş. 4-5 yıldır böyle. 150 sayı. Burada 2. sayfadaki künyeyi de görüyoruz. Haftalık dergi sahibi İlker Sümerkan diye. 1980 darbeye varmadan kapatılıyor herhalde. Evet. 1979’da bir aydınlık vardı. 1974’te çıktık, aydınlığı çıkarttık. Aydınlıktan sonra Aydınlık Sıkı Yönetim tarafından kapatıldı 1974 yılında. Hemen yani 2-3 ay sonra kapatıldı. Yasaklandı. Yasaklanınca 15 Nisan’da 1975 Halkın Sesi yayınlandı. Evet. Militan, uluslararası, Hoşümin’den, Vietnam İşçi Partisi’nin 30 yıllık faaliyeti, uluslararası şeylerlerinden, köylü meselesine ilişkin bir sayı mesela. Hindi Çinli halkları zaferi ilerliyor, entesi fabrikadan, köyden diye çeşitli haberler, Irak’ta on binlerce Kürt köylüsü katlediliyor diye Irak’ta yapılan katliamları vermiş ilk sayısında. Bu gazetenin sahibi İlker Sümerkan. Sayın Feridun Sever de bugün İlker Sümerkan hakkında Aydınlık gazetesine küçük bir değerlendirme bulundu. Daha sonra daha geniş kendi anılarını, hikayelerini de yazacak. O da şeyden bahsetti, 1968’den itibaren üniversitede, Öğrenci Hareketleri’nin üniversite işgallerinde de çok aktif görev aldığından, hep birlikte olduklarından. 1968’de de gördüğünüz hangi eylem varsa İlker Sümerkan onların içindedir, en önündedir. O da önümüzdeki günlerde geniş anılarını yazarak İlker Sümerkan’ı daha iyi tanıtacak. Eşi Seval arkadaşımızla, Seval Hanım’la konuştum. Dedi ki, çıkış yollarını her hafta özlüyordu. Çıkış yollarının değişmez izleyicilerindendi. O yönüyle de hatırlıyoruz İlker Sümerkan’ı. Dediğim gibi erdemli, dirençli, bilgili, zeki. Tabi Teknik Üniversitesi’nin o dönem bütün öğrencileri bir belli seçkin… Birincilikle girdi diye bir şey okudum ama… Doğrudur. Birincilikle girdi diye okudum. Doğrudur, evet. Çok zeki bir arkadaştı, çok birikimliydi. Teknik Üniversitesi’ye birincilikle girer, öyle bir yeteneği olan arkadaşımızdı. Onu saygıyla anıyoruz. Her zaman gönlümüzde, bilincimizde, yeri ışıklı olarak, hep hayatımızda bize yön veren, bize ilham veren, esin veren arkadaşımız olarak yaşayacak. Sayın Perinçek, biz de saygıyla anıyoruz İlker Sümerkan’ı. Tabi Türkiye gündemi iyi oldu. İsterseniz orada konuşmaya başlayalım. İlk gündemimiz aslında PKK’nın silah bırakması ve bütünleşme süreci dediğimiz süreç. Tabi yeni yıla kadar bazı komisyon toplantılarını yaptık. Geçen hafta İmralı’yı konuşmuştuk. Ama bu hafta feshedilen PKK’nın kadrolarından Bese Hozat bir açıklama yaptı. İsterseniz Bese Hozat’ın bir açıklamalarını kısaca izleyelim. Ondan sonra değerlendirmenize söyleyeceğiz. Arkadaşlar gelebilirse Bese Hozat’ın açıklaması. Eğer hazırsa. Bu hareketin kadroları af maf istemiyor. Eve dönüş yasası falan istemiyor. Bir grup için yasa istemiyor. Bilmem bu suça göre şey istemiyor. Hiç kimse suç işlememiş. Suç işlemediği için de af istemiyor. Af suç isteyenler için yapılır yani. Biz suç işlememişiz ki af isteyelim yani. Biz bu halkın soykırım altında tutulan, yüzyıldır soykırım saldırılarına maruz kalan bir halkın özgürlük, demokrasi mücadelesi verdik. Varlık, kimlik mücadelesini verdik. Bu çok onurlu bir mücadeledir. Bu mücadeleyi veren insanlar çok onurlu insanlardır. Bu insanların gözü ailede, gözü özel yaşamda, gözü gidip böyle sıradan basit topluma karışmada değil yani. Bu insanlar şunu istiyor. Bu insanlar özgürlük yasaları istiyor. Herkes için özgürlük. Bu örgütün en tepesindeki yöneticisinden en yeni katılan savaşçısına kadar bu hareketin kadroları af maf ister. Evet Bese Uzat af istemiyoruz dedi. Vatan Partisi de bir af kanunu hazırlamıştı Sayın Perinçek. Siz nasıl bu sözden değerlendiriyorsunuz? Şimdi bir kere bakın Bese Uzat’ın tabii konuşmaları başından beri dikkat çekici. Biz feshedilen PKK diyoruz ama Bese Uzat hiç burada feshedilmiş bir PKK’dan bahsetmiyor. Tam tersine bir hareketten, bir örgütlenmeden bahsediyor ve hala o örgüt adına konuşuyor. Dolayısıyla şimdi şu soru Türkiye’nin gündemine geliyor. PKK feshedildi mi edilmedi mi? PKK kongresi hatırladığımıza göre toplandı. Nisan ayı mıydı? Nisan ayıydı. Toplandı ve orada kendini feshetme kararı aldı ve ilan etti. O kongrenin lider kazosunda Bese Uzat da vardı ve konuşmaları falan da yayınlandı. Türkçe konuşuyor zaten ondan sonra. Şimdi soruyoruz yani dürüstlük adına o kongrede aldığınız karar mı doğru yoksa bu konuşma mı doğru? Çünkü kongrede biz kendimizi feshettik diyordu. Şimdi ona oy verdi. Şimdi Bese Uzat bizim hareketimiz, biz şöyleydi, şöyleydi falan o hareket adına konuşuyor. Ve örgüt biz çalışmayı, mücadeleyi söndüreceğiz diyor. O zaman bu nasıl dürüstlük? Siz Kürt halkına, Türkiye halkına, dünya halklarına karşı dürüst olmak zorunda değilmişsiniz. Siz kendinizi PKK olarak feshettiniz mi etmediniz mi? Abdullah Öcalan’ın PKK’nın feshedilmesi, silah bırakmasına ilişkin parti rehberi diyorsunuz, partinin lideri olarak emir ve talimatlarına uyduğunuzu konuşmalarında özellikle Abdullah Öcalan’a da çok sadık, çok bağlı konuşmalar yapıyor o kongrede. Peki feshettik dediniz, şimdi hayır biz örgütüz, devam ediyoruz falan diyorsunuz. Hangisi doğru? Siz ne zaman doğruyu halka söyleyeceksiniz? O mu doğru, bu mu doğru? Bir kere birinci soru bu. Ve bu Türkiye için de önemli. Yani PKK feshedilmedi. Çünkü muhataplık meselesiyle de bu birleşiyor. Öte taraftan Türkiye tarafından da Abdullah Öcalan’ı muhatap almaktan bahsediliyor. Şimdi muhatap dendiği an bir örgüt ve sözleşme yapan bir taraf anlaşılıyor. O zaman da yine PKK’nın feshedilmediği, sanki muhatap diyen Türkiye resmi temsilcileri tarafından da kabul edilmiş gibi gözüküyor. Bunu çözmemiz lazım. Pazarlık gibi anlaşılıyor, bir pazarlık masası gibi anlaşılıyor öyle. Pazarlık, sözleşme, karşılıklı bir sözleşme yapıldı. Neydi bu 25-27 Şubat’ta Abdullah Öcalan’ın açıklamasından sonra Türk Devleti bir plan yapmış, bir uygulamada bulunuyor. Ve Abdullah Öcalan da bu plana ve uygulamaya hakikaten değerli, benim açımdan da çok değerli katkılarda bulunuyor. Bakın o plana katkıda bulunmak ki bu bir vatanseverliktir, insanseverliktir, halkseverliktir ayrı mesele. Bu başka, ondan sonra ben Türk Devleti’nin muhatabıyım, biz iki tarafız, karşılıklı oturuyoruz, sözleşme yapıyoruz falan bu başka. Ve uzatın bu konuşmasında da neyi görüyoruz? Bir hareketten bahsediyor ve o hareket adını açıklamalara, hani feshedildi dediniz. Feshedildik diyordunuz, kongre kararına bağlı mısınız değil misiniz? Kongre kararı bir yalan mı? Siz kongre kararlarını halka aldatmak için mi alırsınız? Yoksa kongre kararları hakikaten sizin için bağlayıcı mıdır? Bu sorunlar geliyor. Ve bu sürecin yürütülmesi açısından da önümüze çok ciddi bir mesele gelmektedir. Feshedilen PKK ile ilgili süreci yürütüyoruz ve bir takım kararlar alıyoruz, çalışmalar yürütüyoruz. Ama burada birdenbire feshedilmemiş olan bir PKK diye bir olayla karşı karşıya geliyoruz. Türk Devleti’nin bunu da önüne koyması lazım. Bizim yaptığımız af kanunu açısından şunu da söyleyeyim. Peki, biz feshedilmedik diyor Vese Uzat. Af falan istemiyoruz diyor. Peki ne istiyorsunuz? Amerika ve İsrail’in planlarını mı istiyorsunuz? Yani af sonuç itibariyle bu konuyu çözen, efendim biz suçlu değiliz. Peki Mehmetçi’yi öldürmek, ondan sonra çoluk çocuğu öldürmek bunlar suç değil mi? Türk kanunlarına göre suç. Ha biz Türk kanunlarını tanımıyoruz falan diyorsanız o zaman olay başka. O zaman siz Türk kanunlarını uygulamakla sorumlu ve görevli olan devletin güçleriyle karşı karşıya gelirsiniz ve onun sonuçlarına da katlanırsınız. Şunu diyorlar ama Sayın Perincek, entegrasyon yani onların diliyle söylüyorum. Yasaları çıksın biz de gelelim siyaset yapalım Türkiye’de diyorlar. Peki af olmadan nasıl yapacaklar? Yani bir dakika Bese Ozat ne diyordu birkaç ay evvel? Silah bırakma töreninden sonra. Müsait der misin? Ne diyordu? Şunu söylüyordu silah bırakma töreninden sonra. Ben diyordu sınırı geçip geldim bana ne yapacaksınız? Beni hapse mi atacaksınız? Ben nasıl geleyim? Yani o oralarda af talep ediyordu. Ha şimdi diyor ki yok biz af maf istemiyoruz. Peki ne istiyorsunuz? Mehmetçi’nin süngüsünü mü istiyorsunuz? PKK Birleşik Devletleri’nin ve İsrail’in planlarında Mehmetçi’nin tekrar operasyonlara başlamak zorunda kalması ve PKK’yı şey kullanarak devletin cebri kuvvetini kullanarak etkisiz hale getirmesini mi istiyorsunuz? Ne istiyorsunuz? Çünkü afın seçeneği bu başka bir seçenek yok. Burada bir devlet var. Türkiye Vatan Partisi’nin de önerisiyle bu konuları konuşuyor. Yani feshedilen PKK’nın liderleri, yöneticileri dahil bütün mensupları hatta yardım yataklık yapanlar falan bunların hepsinin tekrar topluma kazanılması ve hem devletle hem milletle bütünleşmesi. Mesela Türkiye bunu konuşuyor. Tam bu konuşulurken ortaya bir bomba atıyor. Kim attırıyor o bombayı? Amerika ve İsrail attırıyor. Bakın bu yeni bir tutum değil onu söyleyeyim. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkan Vekili beni ziyaret ettiği zaman rahmetli ondan sonra bu Abdullah Öcalan’ın 25 Şubat, 27 Şubat tarihindeki açıklamalarına PKK içinden de karşı koyan unsurlar olduğunu söylüyordum. Ben bunu açıklamalarımda da belirttim. Fakat o unsurları sordukları zaman isim vermedim. Ama Sayın Türkiye Rahmetli Büyük Millet Meclisi Başkan Vekili bana o zaman, bu Abdullah Öcalan’ın Türk Devleti ile ve Türk Milleti ile bütünleşme planlarına direniyorlar. Özellikle böyle feminist bir bakış açısından kadın hakları falan oralardan bir mevzi yarattılar. Hatta ben şunu sormuştum, Suriye’nin kuzey doğusundaki PYD ve YPG mi Abdullah Öcalan’ın planına karşı koyuyor? Yok dedi, biz de onlardan çekiniyorduk ama onlar iyi davrandılar falan. Ama işte bizim kadın hareketi, PKK’nın kadın hareketi, mesela OZAD’larda falan var. PKK içerisinde bir Amerika-İsrail kanadı var. Bu af istemiyoruz, biz suçlu değiliz, biz hareketiz, örgütü devam. Bu ne? Amerika’nın ve İsrail’in planı. Bu Kürtlerin planı değil. PKK içinde Abdullah Öcalan’a bağlı olanların da bu planı değil. Çünkü Abdullah Öcalan çok açık bir şekilde neyi koyuyor? PKK kongresi toplanacak ve şu amaçla kendini feshedecek ve silahları bırakacak, devletle ve toplumla bütünleşme amacıyla. PKK kongresi devletle ve toplumla bütünleşme amacıyla kendini feshedecek ve silah bırakacak. Yani herhangi bir silah bırakma da değil. Şimdi o devlet ve toplumla bütünleşmeyi Türkiye planlamak zorunda. Türkiye’nin gündeminde bu var. Ve bu sürecin stratejik başlığı da Vatan Partisi’nin koyduğu gibi devlet ve toplumla bütünleşmedir. Yoksa terörsüz Türkiye değildir. Yani terörsüz Türkiye’de neyi görüyoruz? Yalnız teröre son verdik, silahları bıraktık. Ama kafadaki silahlar bakın duruyor. Mesela Huzat ve onun benzerleri devlet ve toplumla bütünleşmediği zaman bu sorun hala çözülmemiş olarak kalıyor. Ve bunları dikkate aldığı için çok çok önemli. Bakın Vatan Partisi’nin hazırladığı af kanununun şimdi beşinci maddesini okuyacağım size. Bunu hatta yansıtabiliriz de. Şuraya yaklaşabiliriz. Şurada da var beşinci madde. Büyüterek koyalım. Şu aftan yararlanmak için bireysel irade ve süre başlığını oradan kesip büyütebiliriz. Okuyorum bunu tane tane. Beşinci madde, aftan yararlanmak için bireysel irade ve süre Vatan Partisi’nin af kanun önerisinden okuyorum. Bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten başlayarak altı ay içinde, tırnak içinde, Türkiye Cumhuriyeti devletiyle ve Türk milletiyle bütünleşme talebiyle, güvenlik makamlarına, bulundukları ceza infaz kurumuna ya da yetkili ağır ceza mahkemelerine dilekçe vererek ya da sözlü olarak başvuranlar aftan yararlanır. Bakın aftan yararlanmanın Vatan Partisi’nin kanun önerisinde bir şartı var. Bireysel irade. Yani diyecek ki o, ben aftan yararlanmak istiyorum. Ve hangi amaçla yararlanmak istiyorum? Türkiye Cumhuriyeti devletiyle ve Türk milletiyle bütünleşme amacıyla, bu taleple. Ha, Besel Ozat böyle bir talepte bulunmaz, böyle bir dilekçe vermez, o da aftan yararlanmaz. Ama şunu açık söyleyeyim, Besel Ozat burada küçüğünde küçüğü bir azınlık olarak kalır. Yani PKK’nın lider kadrosu ve diyelim çeşitli faaliyetlerine katılmış, Türk Ceza Kanunu’nda yazılı suçları işlemiş ve bugün cezaevlerinde bulunan veya dışarıda bulunan insanların yüzde doksan beşinden fazlası, bana göre doksan sekizi falan, bu aftan ben yararlanmak istiyorum, Türkiye Cumhuriyeti devletiyle ve toplumuyla bütünleşmek talebini benimsiyorum. Amaçlı aftan yararlanmak istiyorum diye başvurur. Ha yüzde ikisi de Besel Ozat da başvurur. Bakmaz şimdi böyle yüksek perdeden konuştuğuna. İş oraya geldiği zaman onun da başvurmasını isteriz ve başvurur da bunda onur kırıcı da bir şey yok. Zaten liderleri de Abdullah Öcalan’da, yani o eski PKK, fesatilen PKK’nın geçmişteki lideri de ne diyor? Biz diyor, artık diyor ayrı bir devlet istemiyoruz. Onun zemini olmadığı çıkmıştır ortaya. Bütün yaşadığımız tecrübeler bunun zemini, ayrı devletin zemini olmadığını göstermiştir. Bir idari özelliğin zemininin olmadığını da göstermiştir. Federasyon, federe devlet, onun da mümkün olmadığını yaşanan süreçler ve bunun tarihsel ve sosyoekonomik temelleri yoktur. O zaman ne konuşuluyor eğer ayrı devlet var? Ama biz varız, PKK duruyor, biziz, hareketimiz var, hareket şunu istiyor, özgürlük istiyor falan filan. Arkasından söylenen bazı sözler, bir bakıyorsunuz o sözlerin altını eşelediğimiz zaman ne çıkıyor? İdari özelliğe veya federe devlete ayrılığa götürecek şeyler. E peki bunları mahkum etti Abdullah Öcalan? Bunu neyi ortaya koyuyor? PKK’nın içinde başından beri saptadığımız bir Türkiye devletiyle ve milletiyle bütünleşmek isteyen, Abdullah Öcalan’ın liderliğindeki bir kesim var, ağır basan kesim ve liderleri de o işin başında. Bir de Amerika ve İsrail’in dürtüleriyle güdümünde buna karşı koyan, işte feminizm falan filan bir takım ütopik şeyler. O da ilginç, onların yazdığı çizgine bakıyorsunuz. Hayali, komünist toplum, komünler, devletsiz toplumlar, hangi dünyada yaşıyorsunuz? Mars’ı bilmiyoruz, Venüs’ü bilmiyoruz, Jüpiter’i oraları veya diğer galaksilerdeki yıldızları bilmiyoruz. Oralarda insan var mı yok mu, canlı var mı yok onları da bilmiyoruz. Ama diyelim oralarda hayali olarak komünler falan filan devletsiz toplumlar, böcekler möcekler vardır oralarda diyelim veyahut da tek ücretli bir takım mahluklar vardır falan, onların devleti yoktur. Ama bugün 21. yüzyılda devletsiz bir toplum tasarlanabilir mi? Yani ne oluyor? Rayından çıkmış, zihinsel, akli şeylerini, ölçülerini falan kaybetmiş bir takım programlar çıkıyor. Bu yenilgilerin sonucu. Bunlara lüzum yok. Bizim davetimiz nedir? Devletle bütünleşilsin, milletle bütünleşilsin, bütünleşen Türkiye stratejisi uygulansın ve bu hafta falan istemiyoruz gibi bu tür süreci zehirleyen Amerika-İsrail müdahaleleri, kışkırtmalarına da hiç kimse yer vermesin. Mesela Ozat da madem Abdullah Öcalan’a sadığım, bağlıyım falan filan diye konuşmalar yapıyor ama lideri bu tutum içerisinde değil. Bu neye yola şahit? Af istemiyoruz, pek istemiyorsun. O zaman biz ne istiyoruz? Kan istiyoruz diyor. Af istemiyoruz diyorsa kan istiyoruz. Bunun alternatifi bu. Peki kanı isteyen kim? O da kendi isteği değil. Kanı isteyen Amerika ve İsrail. Orada da Abdullah Öcalan çıkıyor, diyor ki İsrail bütün bu işlere parmağını sokmaktadır. Suriye’nin kuzeydoğusunda da bu İsrail vardır ve bütün bu süreci baltalayan da en başta İsrail’dir ve Amerika’dır, diyor. Dolayısıyla Bese Hozat’ın bu açıklamaları aynı zamanda PKK içerisinde hala bir Amerika parmağının olduğunu da bize gösteriyor. Bundan vazgeçelim, beraber Türk milletinin parçaları ve Türk devletinin vatandaşları olarak kendimize özgür, demokratik, halkçı, bağımsız, başıdik bir ülke kurma konusunda omuza omuza verelim. Ha biz ayrılacağız, ayrılırsanız Amerika’nın ve İsrail’in ancak kölesi olursunuz. Özgürlük mözgürlük olmaz, kimseyi aldatmayın. Türkiye’ye silah çekerek Türkiye’den ayrılmayı planlayanların bir kere bunu başarılı göstermeleri mümkün değil. Ama farz edelim başarılı, o zaman da ne olur? Amerikan askeriyle, Amerikan güdümü altında, ondan sonra Amerikan’ın kölesi olan bir takım topraklar üzerinde var olursunuz. O da varlık değildir, yani onurlu, başıdik bir şey yok. Böyle bir Kürdistan kurmanın koşulları yok. Bağımsız, özgür, demokratik bir Kürdistan kurmanın koşulları yok ve olmayacak. Bundan sonra da olmayacak. Ama ne var? O bağımsız, demokratik, başıdik bir Türkiye’nin yine eşit, özgür, yurttaşları olmak. Ve Anadolu’da yaşayan, Trakya’da yaşayan bütün insanların da el ele, kardeşçe, beraber, özgürce, ondan sonra kendi vatanlarında zengin, bereketli bir toplum inşa etmeli. O var. Onun dışındaki seçenek kanlı yollardır ve denenmiştir. Sonuçları da en sonunda Abdullah Öcalan’ın 25-27 Şubat’taki deklarasyonlarında olduğu gibi silah bırakmakla ve örgütü fesh etmekle bitmiştir. Tekrar tekrar bunları denemenin bir manası yok. Efendim, Besozat’ın silah bırakma töreninden sonra biz Türkiye’ye nasıl döneceğiz, gelsek tutuklanırız ve hapishanelerde çürürüz açıklamasında bir af talebi isteği belirgindi. Hayır tabii. Bir kanunlu düzenleme yapın ki ondan sonra biz de gelelim ve bu bütünleşmenin içinde yer alalım. Şimdi bu noktaya gelmesinde sürecin çok uzatılması ve hükümetin özellikle hiç aftan bahsetmemesi PKK içinde böyle belki hem dış müdahale de olabilir bu ABD-İsrail müdahalesi hem de psikolojik bunalımlara da sebebiyet veriyor olabilir mi acaba? Tabii ki burada ABD ve İsrail’in PKK’dan kalan, fesh edilen PKK’nın unsurlarına dirilin, silahı bırakmayın gibi baskıları ve kışkırtmaları önemli rol oynuyor. Ama bunu önleyecek nedir? Türk Devleti’dir. Türk Devleti sizin de belirttiğiniz gibi bir hükümet diyelim, zaten devletin de merkezinde başında hükümet bulunuyor. Gecikti, bizim af kanunumuz herkes tarafından beğeniliyor falan filan ama meclisten bu kanun çıkartılmıyor. Dolayısıyla süreç erteleniyor, ertelenen her süreç kokuşur ve çürür. Yani bu şeyde de görüyoruz ya sebzeleri, mevzeleri ondan sonra bırakırsanız ortalıkta ne olur onlar çürürler değil mi? Bu da ortalıkta bırakıldığı için, süreç devam ettirilmediği için maalesef bir takım çürüme belirtileri şimdi başlamıştır. Onu çok iyi değerlendirmek lazım. Burada bu iş nereden düzelecek? Besi Özat’tan düzelmez. Bu işi düzeltecek olan Türk Devleti’nin derhal bir kere bu sürecin adını değiştirmesi lazım. Terörist bir Türkiye değil, bütünleşen Türkiye. Dikkat ederseniz herkes adı değiştirmeye başladı. Yani Terörsüz Türkiye diye konan bir resmi isim vardı ama şimdi son zamanlarda bakıyoruz isim vermeye gerek yok. Vatan Partisi’nin Bütünleşen Türkiye stratejisi isim olarak da benimsenmeye başladı. Siyasi liderler tarafından benimseniyor, basında kamuoyunda benimseniyor vs. Bir kere bunun adını doğru koymak lazım, Bütünleşen Türkiye. Bütünleşen Türkiye’nin yapacağı ilk iş ne? Af Kanunu çıkartmak. Ve Af Kanunu da sırf cezaevlerinin PKK mensupları ve liderlerin kapısını açmak ve yurt dışındaki ve yurt içindekilerin teslim olmalarını ve o Af Kanun’dan yarar almaları sağlamaktan ibaret değil. Bütünleşen Türkiye, aynı zamanda onların iş sahibi olması. Besel Huzat da iş sahibi olsun, ben onun hangi tahsili yaptığını, hangi yetenekleri olduğunu bilmiyorum. Hangi yeteneği varsa gelsin, ondan sonra amcasının dükkanı varsa orada çalışsın veya başka işler görevler yapsın Türkiye’de. Bizlerden biri olarak hepimizle birlikte bu ülkenin refahına, zenginleşmesine, özgürlüğüne, demokrasisine hizmetlerde bulunsun, onun yolu açılsın. Ama biz örgüt, örgütüz, biz devam edeceğiz, biz örgütümüzü koruyoruz, biz af maf istemiyoruz, e o zaman af istemiyorsan ne istiyorsun? Amerikan ve İsrail bayrağını istiyorsun, onun güdümü altında köleleşmek istiyorsun. Abedi İsrail planlarında rol alma, köleleşmek. Türkiye’ye özgür vatandaş olmayı vaat ediyor, el ele vermeyi, omuza omuza vermeyi vaat ediyor ve Afganlı’da bu vaadin bir gereği. Amerika size ne vaat ediyor? Amerika size, Amerika ve İsrail planlarında ondan sonra köle olmayı vaat ediyor, piyon olmayı vaat ediyor, ateşe sürülmeyi vaat ediyor. Kime karşı? Kardeşlerinize karşı, vatandaşlarınıza karşı, Kürt halkı başta olmak üzere onlara karşı veya Mehmetçi’ye karşı, Haso’ya karşı, Hasan’a karşı, Mehmet’e karşı, Memo’ya karşı. Efendim aslında bu konuyla bağlantılı yine bir sorum olacak, diyelim bir Afganlı çıktı ve Besozatlar Türkiye’ye geldi, onlar da diyorlar ki biz siyaset yapmak istiyoruz. E yapsınlar, Afganlı zaten siyasetin yolunu açıyor, affedilmeden siyaset yapamaz ki. Affedilmeden ne yapar biliyor musun? Gider bir dağda bir mağaraya girer ve orada ondan sonra hayatını sürdürmeye çalışır. Ondan sonra ne kadar sürdürür o da soru işaretidir. Ama Afganlı’nın neyi sağlıyor aynı zamanda? Genel bir bütün sonuçlarıyla birlikte affedildiği için aynı zamanda özgür bir şekilde siyaset yapma olanağı sağlıyor. Ama Kürdistan için değil, ayrı bir örgüt, ayrı bir parti falan, bir Kürt partisi, bölücül bir parti, ona izin yok. PKK feshedildiğine göre PKK’yı yasal planda şu veya bu şekilde sürdürmek, ondan sonra o yollardan ayrılıkçılık, ayrı bir devlet, ki mahkum edilen Öcalan’ın deklarasyonunda mahkum edilen neydi? Ayrı devlet olmaz, idari özellik olmaz. Federasyon olmaz, hatta kültürelist programlar bile olmaz. Bakın o da çok önemli. Bırakalım özelliği, federe devleti falan, kültürelist bir takım çözümlerin bile geçerli olmadığını Abdullah Öcalan söylüyordu ki çok haklı. Çünkü Türk ve Kürtler Anadolu’da, Trakya’da ondan sonra aynı kültür içinde yoğrulmuş durumdalar. Bin yıl içerisinde mutfakları aynı, sövgüleri aynı, gülüşleri aynı, acıları aynı. Kültür ne demek? İnsan ürünü olan her şeye kültür diyoruz. Emeğin ürünü olan her şeye kültür diyoruz. Bu bin yıl içerisinde Türkler ve Kürtler bu topraklarda çifti traktörle sürüyorlardı. Sabanla pullukla sürüyorlar. Bu bir kültür. O yüzden aynı tezgahlarda çalışıyorlar. Ellerinde çekiç var, ondan sonra destere var falan bunlar hepsi üretimde kullanılan kültürel araçlar. Veya şarkıları, türküleri, ağıtları, eğlenceleri, halayları, bilmem ne hepsi birbirine benziyor. Bakın şimdi Türkiye’de düğünlerde benim en çok dikkati bir şey çeken şu. Trabzon’a gidiyorsunuz bir düğün, orada da başlıyor. Diyelim Horon’dan başlıyor, Halay’a geçiyor, oraya gidiyor, buraya gidiyor. Ondan sonra Orta Anadolu’da kaldıramıyorum kolları diye Ankara havasıyla bitiriyor Trabzon’da. Diyelim Murla’ya, Manisa’ya geliyorsunuz Ege’de, aynı program orada. Orada da hem Halay var, hem Zeybek var, ondan sonra hem Orta Anadolu’nun havaları var. Ve bütün Türkiye’nin paylaştığı eğlence kültürü falan. Onlar da aynı, onlar da müşterek olmuş. Ve diyelim Halay’a kalkanlarla Horon’a kalkanlar farklı değil. Çoğu da kadın oluyor. Ondan sonra onlar düğünlerde bakıyor, başrollerde hep kadınlarımız var, kızlarımız var falan. Ve orada da bakıyorsunuz Halay’la beraberler, Horon’u da aynı güzellikte oynuyorlar, Zeybek’i de aynı güzellikte oynuyorlar. Bu ortak bir kültür olmuş artık. O bakımdan Abdullah Öcalan’ın kültürelist bir takım talepler de geçerli değildir demesi tamamen gerçekçi. PKK’nın yasal uzantılarının da olmaması gerektiğini söylediniz ama bu Dem parti için de geçerli mi? Genel Başkan Yardımcınız Hasan Korkmazcan böyle bir şey demişti. Hasan Korkmazcan Sayın Genel Başkan Yardımcımız, eski Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkan Vekili çok esaslı ve çok doğru söyledi. Zaten Vatan Partisi hep bunu söylüyor. Ama biz yasal uzatlar dağdan geleceğiz, yasal siyaset yapmak istiyoruz diyorlar. Yasal siyaseti ayrılıkçı, Türkiye kanunlarına göre siyaset yapacak, ayrılıkçılık için, Türk ve Kürt’ü bölmek için, ayrı bir devlet, ayrı bir federe devlet, bir mühendis falan bunlar için yapmayacak. Ne yapacak? İnsanlarımızın zenginleşmesi, özgürleşmesi, ondan sonra yeni bir Asya Medeniyeti’nin kurulmasına hep birlikte, öncü mevzilerde katkıda bulunmak. Bunun için siyaset yapacağız. Özgürlük hiçbir zaman, Türkiye’yi bölme özgürlüğü yok. Tekrar diyelim, icap ederse silaha sarılarak o Türkiye’yi bölme özgürlüğünü hayata geçirmek, böyle bir özgürlük yok. Türkiye’yi bölme özgürlüğü yok. Yani siyaset yapma nedir? Türkiye’nin birliği, bütünlüğü, demokrasi amacı. Bu çerçeve içerisinde hepimiz siyaset yapacağız. Yoksa Türkiye’yi böleceğiz, böyle siyaset yok. Türkiye’ye tekrar padişahlığı getireceğiz, getiremezsin. Böyle bir siyaset yok. Bu siyasetler Türk kanunları tarafından kabul edilmiyor. Veya ben Türkiye’yi cemaatlerle, tarikatlarla yöneteceğim, cemaat ülkesi yapacağım. Yapamazsın. Bunlar siyasi partiler kanunumuza göre ve anayasamıza göre siyasi parti yasağı olarak kabul edilmiş kapatma sebepleri. Bunu yapamazsın. Bunu Almanya’da da yapamazsın, Amerika’da da yapamazsın, Japonya’da da yapamazsın, Çin’de de yapamazsın. Dünyanın hiçbir yerinde ve hiçbir tarihsel toplumda siyasetin sınırsız olduğu, zaten bir devlet olduğu an o devletle birlikte bir sınır var. Nedir? O devletin varlığı, o devletin toprak bütünlüğü. Yani bunu Osmanlı’da da yapamazdın, eski Çin imparatorluğunda da yapamazdın, Amerika Birleşik Devletleri tarihinin hiçbir yerinde yapamazdın. Bu yüzden Amerika’da büyük bir iç savaş çıktı değil mi? Sonuç itibariyle. Yani Amerika’yı federasyonlara bölmek isteyenlerle, ondan sonra federal devletlere ayrılıkçılarla, kuzeydeki daha birleştirici olanlar arasında bir savaş çıktı. Ve 860 bin Amerikalı hayatını kaybetti, kuzey Amerikalı. Erkeklerin %30’u müne hayatlarını kaybetti. Yani çok olağanüstü büyük rakamlardır. Yani Amerika’nın bütünlüğü için, Amerika Birleşik Devletleri’nin, büyük bir savaş çıktı ve 1 milyona yakın, ki o zaman Amerika’nın nüfusu 27 milyon mu neydi? 1 milyona yakın insan hayatını kaybetti. Dolayısıyla Amerika’da da bölücülük yapamazsın. Demokratik olduğu dönemlerde de Amerika’nın bölücülük yapamazsın. Sayın Perinçek, Besoğuz Atatürk’e bir tepki gösteren isimlerden biri de MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ydi. Ama aynı, bugün Türk Gün Gazetesi’nde bir röportajı vardı. Aynı röportajında önemli açıklamaları da vardı. Yani terörist Türkiye onların adlandırmasıyla, belki arkadaşlarımız ekrana yansıtırsa onu da göstermiş oluruz. Şöyle diyor Sayın Devlet Bahçeli, bu yüzyıla milli birlik ve dayanışma amaç ve azmimiz damga vuracaktır. Hiç kimseyi ayırmadan, ayrıştırmadan, ayrı görmeden milletimizin her güzel insanıyla ortak karar, kader ve keder istikametinde yek vücut olmak mutlaka sağlanacaktır. Terörsüz Türkiye birlik ve beraberliğini tahkim etmiş Türkiye’dir. Bütünleşen Türkiye’dir diyor. Yani terörsüz Türkiye başlığında burada bir tatsih var, bir düzeltme var. Terörsüz Türkiye birlik ve beraberliğini kuvvetlendirmiş, tahkim etmiş olan Türkiye’dir diyerek aslında terörsüz Türkiye başlığını, bir bütünleşen Türkiye başlığı ile bir nevi dokunarak bir düzeltme var. Aslında konuşmanın tamamı Sayın Devlet Bahçeli’nin tabi çok isabetli, çok gerildi. Evet, eskiden hep böyle terörsüz Türkiye diyorlardı ama sanki biraz o noktadan çıkıyor mu işin içeriği? Bakın kamuoyu, geçen de bir Deva Partisi milletvekili’nin de açıklamasını gördüm falan. O da açıkça Vatan Partisi’nin ondan sonra birleşen Türkiye, bütünleşen Türkiye statüsü doğrudur ve doğru çizimler üretiliyor falan diye söylüyor. Yani kamuoyunda ve mecliste, meclis başkanının konuşmalarında da bunun izlerini görüyoruz. Bütün partilerde, kamuoyunda, mecliste bütünleşen Türkiye statüsüne doğru bir gelişme eğilim görüyoruz. Devlet Bahçeli’nin bugün açıklamalarının başka ayrıntıları da var. Onları da bir küçük parça sormak isterim size. Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi lideri Mesut Barzani, önceki gün Şırnak’a geldi bir konferansa katılmak için. Barzani’nin şu an resmi bir görevi yok Kuzey Irak’ta. Yani başbakan ya da herhangi bir devlet görevlisi değil. Bir misafir olarak geldi. Onun yanında bir peşmerge ordusu. Peşmerge ordusu uzun namlu silahları ve üniformalarıyla bazı görüntüler verdi ve Türkiye’ye çok tepki çekti. Sayın Bahçeli de bu görüntüleri rezalet olarak yorumladı ve Barzani’ye sert bir tepki gösterdi. Siz bu ziyareti… Valla bence burada Barzani’ye değil Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne o sert tepkiyi göstermek durumundayız. Hükümete. Barzani değil hükumete. Çünkü o sıdırda elini kolunu sallayarak diyelim silahlı birlik geçiyor. Orada Türkiye Cumhuriyeti Devleti diyecek ki Sayın Barzani’nin koruması olarak diyelim belli sayıda insanlar yanında bulunabilir veya sekretaryası falan filan olarak ama böyle elinizde silahla gelip Urfa’da, Diyarbakır’da, Mardin’de falan dolaşamazsınız. Burada bir silah tekeli var. Burada Barzani’nin bir hatası kendisi açısından yok. Burada Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin zaafı var. Bakın biz devlet zaafından bahsediyorduk. O çok önemli bir devlet zaaflarını yenmek için bir Milli Devlet Bildirgesi de yayınlamıştık. Onu da gösterebiliriz. İşte bu devlet zaafları gözüküyor. Vatan Partisi’nin içinde bulunduğu bir hükümet Buraya Amerikanın, Almanya’nın, Çin’nin, Rusya’nın her neyse başka bir devletin silahlı birlikleri girmez. Hani diyelim devlet başkanlarını falan yanında bazı sekretarya bulunabilir. Türk polisi onları korur, Türk jandarması onları korur. Türkiye’de Barzani kendini koruyamaz. Barzani kendini Türkiye’de peşmergeyle veya silahlı birlikte koruyamaz. Onun silahlı birliği ne olacak? O bir gösteri. Orada bir koruma amacı yok. Çünkü o silahlı birlik Barzani’yi koruyamaz. Barzani de bilir bunu. Ama burada ne oluyor? Bir gösteri söz konusu, şov söz konusu. Türk Devleti de o şovlara falan izin vermemesi gerekir. Barzani tamam Türkiye’mizin dostudur. O bakımdan kıymetlidir. Ayrı mesele. Ama bu tür şovlara gerek yok yani. İhtiyaç yok. Bir de Sayın Bahçeli az önce konuştuğumuz Bese Uzat’la ilgili dikkat çektiği bir nokta var. Diyor ki KCK eş başkanı olarak açıklama yaptı Bese Uzat. Bu sıfatı kullanmak emperyalist-siyonist yapıya alenen hizmetkarlıktır diyor. Çok doğru söylüyor. Öyle bir tepki gösterdi. KCK eş başkanlığı olmasına rağmen yani onu biraz PKK’nın üst çatı örgütü olarak gösteriyorlar. Ama silah bırakma kararından sonra ilk silahı bırakan da yine aynı sıfatla Bese Uzat’tı. Dolayısıyla bu PKK ile sınırlı mı acaba? Bakın burada bence dürüstlük yok. Biraz evvel onu vurgulayarak söyledim. Sen halka, millete gerçeği söyle, yalan söyleme. Silah bıraktı mı bırakmadı mı? Mert ol. Geliyorsun, ondan sonra herkesin gözü önünde bir ateş yakıyorsun, silahları onun içine atıyorsun. En başta da galiba Bese Uzat vardı. En başta gelenlerden biri. Yani o gelenlerin içerisinde falan. Ondan sonra da şimdi çıkıyorsun, biz affı istemiyoruz diyorsun. Bizim hareketimiz şöyledir, böyledir falan filan. Hangisi doğru? Niye yalan söylüyorsunuz? Hangisi yalan, hangisi doğru? Doğru da ısrar edin. Eğer doğrusu biz silaha devam edecek diyorsanız o silahları ateşte yakma falan şovlarına niye başvuruyorsunuz? Burada dürüst olmak, halka doğruyu söylemek, yalan söylememek çok önemli vasıflar. Ondan sonra açıklamasında da ahlak. İki tane madde var, ahlak ve özgürlük diyorum değil mi? Birinci madde ahlak. Nasıl ahlak oluyor bu? Silahı yaktın mı yakmadın mı? Silahı yakıyorsun, arkasından öyle bir konuşma yapıyorsun ki o konuşmada elinde silah var. O zaman ahlaklı olacağız, dürüst olacağız. Halka doğruları söyleyeceğiz. Ve sadakat yeminleri yapıyorsunuz, kürsülere çıkıp Abdullah Öcalan’a ama ondan sonra da Abdullah Öcalan’ın 25-27 Şubat deklarasyonunun tam karşısında bir tavır koyuyorsunuz. Abdullah Öcalan Türk devletiyle, Türk milletiyle bütünleşme amacıyla silah bırakılacak ve örgüt kendini feshedecek derken siz bir bakıyoruz, örgüt kendisini feshetmiyor. Bizim hareketimiz devam ediyor, yapacağız, edeceğiz falan. Dolayısıyla KCK’da sonuç itibariyle kimseyi kandırmasın, PKK’nın bir örgütü, üst çatı örgütü deniyor ama o da sonuç itibariyle PKK’nın bir örgütü, çatısı da değil aslında altında olan bir örgüt. Lafta çatı da aslında PKK’nın disiplinine bağlı, emir altında olan bir örgüt. Hani feshedilmiştiniz, feshedilen PKK var ama onun güdümündeki çatı örgütü, şu bu neyse her şey, o örgüt feshedilmemiş. O zaman halka doğruyu söyleyin, yalan söylemeyin halka. Bu çok tartışılıyor aslında, acaba bu Abdullah Öcalan’ın çağrısı özellikle Suriye’deki yapı üzerinden PYD’yi kapsıyor mu, Irak’taki yapıyı kapsıyor mu, İran’daki kapsıyor mu? Bakın bunu tartışılacak hiçbir tarafı yok çünkü Abdullah Öcalan bütün unsurlar diyordu, tüm unsurlar diyordu. Kendi ifadesiyle söyleyeyim, bütün tüm unsurlar diyordu ve ondan sonra da gene kendisine sorulduğu zaman, hatta rahmetli Türkiye Büyük Meclisi Başkan Vekili de bunu gazetelerde kamuoyu önünde rahmetli kaybımızdan önce, vefatından önce açıklamıştı. Burada Abdullah Öcalan Suriye’nin kuzeyi, Kandil, Irak’ın kuzeyi, Türkiye’nin içi vesaire her yerde olan bütün unsurları burada kastetti. Bunu konuştuklarını da kamuoyuna açıklamıştı. Son olarak İmralı ziyaretine giden komisyon üyeleri oldu. Orada da öncesinde Sayın Bahçeli demişti ki Öcalan çıksın, SDG’nin de buna dahil olduğunu bir daha duyursun, çağrı yapsın diye. Dönen heyette bazı demeçler verdi. O heyette dedi ki evet, SDG’ye dair yani Suriye’ye dair olumlu mesajlar alarak geri döndük dediler. Fakat bu mesajlar henüz açıklanmadı. Önce komisyona bilgi verilecek, belki önümüzdeki günlerde oradaki konuşmalarda, çağrılarda yerinden duyacağız. Tabii burada bir Türkiye Büyük Millet Meclisiyeti’nin İmralı’ya gitmesi de Türk Devleti’nin zaafını gösteriyor. Çok büyük bir yanlış yapılmıştır. Abdullah Öcalan’ın görüşleri alınmalıdır. O görüşler kıymetli. Zaten 25 ve 27 Şubat deklarasyonunda onun o görüşler bütün yönleriyle ve çok özlü bir şekilde ifade edilmiş. Aslında Abdullah Öcalan’la görüşecek bir şey de yoktu. O kadar kısa bir metin olmakla beraber her şeyi içeren ve bir tek Abdullah Öcalan’ın yazabileceği bir metindi o. Ondan sonra görüşmeni, belki orada ya arkadaş bak bu süreci başlattık, devletle ve milletle bütünleşme diyoruz. O zaman bunu yapalım, uygulayalım şeklinde görüşmeler olur. O yapılır zaten, yapılıyordur da. Yani Türk Devleti’nin çeşitli görevlileri o görüşmeleri zaten yapıyor. Eğer Abdullah Öcalan’la ille kamuoyu önünde ayrıca bir meclis görüşmek istiyorsa, bunun yolu da şudur. Bir helikopter Abdullah Öcalan’ı alır, İmralı’dan Ankara’ya getirir. Veya isterseniz Deniz yolundan sonra Karayolundan getirir. Kenya’dan Abdullah Öcalan’ı Türkiye’ye getiren Türk Devleti İmralı’dan getiremeyecek mi? Siz başka bir Afrika gibi başka bir egemenlik alanından alıp getiriyorsunuz. Kendi egemenlik alanındaki bir insanı oradan oraya taşıyamıyor mu Türk Devleti? Burada başka bir şey var. Türk Devleti Abdullah Öcalan’ı İmralı’dan Ankara’ya güvenle getirir, güvenle götürür. Kılına bile halel gelmez. Ankara’da da uygun mekanlarda, görüşmelerde, o dinlenir de ben dinlenmesine, görüşmeye karşı değilim. Ama İmralı’ya gitmesine gerek yok. Bu devletin bir zaafıdır. Devletin o gücü var. Başka tutukluyu ne yapıyor? Götürüyor. Ya emniyetin arabasını koyuyor. Mesela ben Ankara’dan İstanbul’a kargo uçağıyla götürüldüm. Devletin, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kargo uçağına koydular. Eskişehir’de indik. 2-3 saat orada kaldı. Ondan sonra havalandı. Götürüldüm. Sonra getirildim. Tutuklar götürülür, getirilir. Türkiye’de o kadar çok getirilen, götürülen, yükümlü tutuklu var ki. Yalnız tabi Abdullah Öcalan tutuklu değil, yükümlü. Getirilir ve götürülür. Burada da büyük bir yanlış yapılmıştır. Yanlış, o muhatap kavramı var ya. Yani orada Abdullah Öcalan muhatap alınmalıdır dediğin an onu bir sözleşmenin tarafı haline getiriyorsunuz. Sözleşmenin tarafı haline getirdiğiniz anda da bu süreci, terörist Türkiye dediğiniz süreci dinamitliyorsunuz. Çünkü o süreç 2 tane örgüt arasında, Türk Devleti ile PKK arasında bir anlaşma, sözleşme değil. O süreç Türk Devleti’nin yaptığı bir plan. Abdullah Öcalan da onurlu bir şekilde o planın içinde yer alıyor. Ve kıymetli bir katkıda bulunuyor. Ve onurlu olanı yapıyor. Sayın Periçek, devlet zaafından bahsetmişken, Milli Devlet Bildirgesi’ndeki acil program kısmı, özellikle sonu. Burada da siz Dem Partisi’nin kapatılmasından, Kürt halkı içindeki birlik bütünlüğün sağlanmasından ilk maddelere yazdığınız noktada. Evet, evet. Tabii ki biz bugün de çok fazla vurgulamıyoruz falan. Öne çıkan mesele bugün Dem Partisi’nin kapatılması değil. Ama PKK feshedildiğine göre Dem Partisi de feshedilecek. Bu Dem Partisi’nde bulunan dostların, arkadaşların, insanların, halkımızın, özgür insanların siyasetten yasaklanması değil. Ama bölücü parti de olamaz. Dem Partisi çok açık bölücü bir parti. Bölücü parti bizim 68. maddesine göre, anayasamızın ve siyasi partiler kanunumuza göre yasaktır. Kapatılması gerekir, o kapatılacak. PKK kapatılıyor, o da kapatılacak. Evet, Sayın Perinçek kısa bir ara versek, aradan sonra devam etsek. Değerli Ulusal Kanal izleyenlere kısa bir aradan sonra çıkış yolu programı devam edecek.

Değerli Ulusal Kanal izleyenlere çıkış yolu programımız devam ediyor. Sayın Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinç’e sorularımıza yöneltmeye devam ediyoruz. Sayın Perinçek hafta sonu 3 günlük bir CHP kurultayı oldu. 39. Ulağan kurultayı. Siz de gözlemlediniz. Hatta yazı diziniz başladı Aydınlık Gazetesi’nde. Yarın da üçüncüsü çıkacak. İstersen sizden ilk izlenimlerinizi alalım. Nasıl kurulacak? Bir cümle. Bu CHP kurultayı Avrupa ile bütünleşme konusunda Cumhuriyet Halk Partisi tarihinin en ileri, en aşırı kurultayı oldu. Yani hangi Avrupa ile? Zaten bir tane Avrupa var yani yöneten Avrupa. O da çürüyen Avrupa. Avrupa çöküyor. Yani bunu biz söylemiyoruz. Avrupa’nın bütün filozofları, siyasetçileri, fikir adamları, ondan sonra akademisyenleri, profesörleri falan seçkin herkes, ekonomistler. Fransız tarihçi Tod’un Yarın yazısı var. Yarın Tod’un yazısı var ama yalnız Tod değil. Avrupa’da biz çöküyoruz demeyen tek bir ciddi adam yok. Herkes Avrupa’nın çöktüğünü görüyor. Zaten veriler de ortada. Alman ekonomisi çöküyor değil mi? Alman ekonomisi 8-10 yıl önce dünyanın en büyük ihracat yapan, ondan sonra en sanayisi falan en hızlı gelişen ekonomilerinden biriydi. Alman ekonomisi çöküyor. Fransız ekonomisi çöküyor. Bunu Almanya’da bağırarak söylüyor. Fransa’da bağırarak söylüyor. Çöken ve çürüyen Avrupa ile bütünleşecek. Sen çürüme ile bütünleşiyorsun. Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu kurultayı, uluslararası küresel çürüme ile bütünleşme kurultayıdır. Avrupa’nın çatısı altında onunla birlikte çürürsün. Kapıya da bir NATO kilidi asıyorlar. Kurtarıcı da istemiyorlar. NATO ile de o çürümeyi koruma altına, muhafaza altına alıyorlar. Yani bu CHP açısından, tabii CHP’nin tamamını temsil etmiyor ama Özgür Özeller açısından bir intihar kurultayı sonuç itibariyle. Çürümeyle birleşmenin intihardan başka bir adı olmaz herhalde. O bakımdan çok ibret verici bir olay olarak gözüküyor. Ve aynı zamanda Cumhuriyet Halk Partisi içerisindeki çelişmelerin, çatışmaların, kavgaların, yumrukların, ondan sonrası havada uçuşan sandalyelerin sonu gelmeyeceği de gözüküyor. Ama çok sakin bir kurultay geçti. O kurultay sakin ama programı sakin değil. Yani bakın bu sakin kurultay dün, evvelsi gün falan olanlardan farklı. Bütün CHP kurultaylarını gördük işte televizyonlarda ne vardı? Birbirlerine sandalye atan insanlar. Böyle bir yol arkadaşlığı var mı? Yol arkadaşlarım diye sesleniyor. Ondan sonra yol arkadaşlığı meğerse birbirine sandalye atmakmış, birbirine ihbar etmekmiş ondan sonra. Yol arkadaşlığı kavramı da bir utanç. Neden? Yol arkadaşlığı seyahat arkadaşlığıdır. Mesela fellow traveler İngilizce’de veyahut da Reisefreund Almanca’da, Campagne gibi bir Fransızcası da var. Yol arkadaşlığı şudur. Trene bindin, bir yere oturdu, yanında birisi oturuyor. Gittik Eskişehir’de o indi. İşte bu yol arkadaşlığı. Yani devamlı olmayan, geçici seyahat arkadaşlığı. Veyahut da otobüse bindin, yanında bir şahısla birlikte otobüste gittiniz. Biraz sonra biriniz indiniz ama o arada işte yolda giderken de üç beş cümle aranızda sohbet ettiniz. Yol arkadaşlığı bu. Bir yol arkadaşlığı modası çıkarttılar, Cumhuriyet Halk Partisi. Bak onun da bir anlamı var, yoldaş dememek için. Arkadaş dememek için. Arkadaş kavramı, yoldaş kavramı, dost kavramı bunlar Türkçe’de çok ağırlığı olan, yüklü, insanlık yüklü, fedakarlık yüklü, paylaşma yüklü kavramlardır bunlar. Yoldaş, hatta bir Müsemneler’den falan biri gelen yoldaş. Partisi onun emrah, aynı yoldan giden. Ondan sonra aynı yoldan gitmek başka, yol arkadaşlığı başka. Yol arkadaşlığı, seyahat arkadaşlığıdır. Bunu oturttular o yoldaş kavramından, arkadaş kavramından kaçmak için. O da çok dikkat çekici. Ama onlara yol arkadaşı yakışıyor. Çünkü işte arkadaşlarını belediyelerde bilmem vurgunculuk yaptığı için savcılığa bildiriyor. Etkin pişmanlık bilmem ne hikayeleri var falan filan. Birbirine sandalyeyle vuran insanların yoldaşlığı olur mu? Bu parti disiplini. Bir parti hukuku yok. Atatürk zamanında 31, bak Atatürk kongrelerini sayayım. 1. Kongre 1919 Sivas. O kadar tartışma olduğu halde orada birbirine yumruk sıkan, birbirine söven sayan tek bir adam yok. Büyük bir nezaket var. Sonra 27 kurultay, 2. kurultay. O büyük nutku okuduğu. Olağanüstü, herkes takım elbiseliyle geliyor. Ondan sonra nezaket vesaire. 3. kurultay 31 kurultayı, 4. kurultay 35 kurultayı. Buralar hakikaten fikirlerin tartışıldığı, çok uzun süren kurultaylar. Mesela yalnız 6 gün 1927 2. kurultaydı Cumhuriyet Halk Partisi’nin yalnız 6 gün Atatürk’ün o büyük nutku. 6 gün günde 8-10 saat nutuk okuyor Atatürk. 3 yıllık kitap. Ondan sonra mesela 31 kurultayı 6 okun kabul edildiği kurultay. 35 kurultayı 6 okun kabul edildiği, aynı zamanda kemalizm kavramının kullanıldığı kurultay. Atatürk kurultayları böyle ve o kurultaylarda yapılan konuşmalar her biri çok dikkatli, ciddiyetle hazırlanmış. Delegeleri dikkatle dinlediği, burada öyle değil ki genel başkanın konuşması bile dinlenmiyor. Genel başkanın konuşması bile var, salon boşalıyor. Öbür CHP kurultayları, yalnız CHP değil Türkiye’nin tarihinde vatan partisi onu sürdürüyor. Bir kurultay genelini vardır partilerin, o kurultaylarda ciddiyet vardır, o kurultaylarda saygı vardır, nezaket vardır, edep vardır, erkan vardır, terbiye vardır. Bu bakımdan da CHP’nin manzarası bizim Türkiye’nin milli gelenekleri, devrimci geleneklerinden falan tamamen kopmuş. 6 ok da tamamen çöpe atılmış durumda bu kurultayda. Nasıl çöpe atılmış? Deniyor ki çağla uyum gösteren bir şekilde yeniliyoruz falan. Yani çağ dışıydı. Yani 6 ok, cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik, devrimcilik çağ dışıydı. Şimdi biz çağdaşlaştırıyoruz. Nasıl çağdaşlaştırıyorsunuz? Devletçiliği, devleti bir aktör haline getiriyor. Yani Atatürk zamanında olduğu gibi ekonomiyi yönlendiren, özel sektörü de yönlendiren ve ekonominin merkezinde olan güçtü devlet. Yani sırf devlet, devlet mülkiyeti değildir devletçilik. Aynı zamanda ekonominin tamamını milli menfaat temelinde yönlendirir. Ondan vazgeçtiğin zaman ne oluyor? Ekonomi bireysel kar amacıyla. Yani bireysel kar amacı güden birçok unsur var, birey var. O bireysel kar amaçları içerisinde bir de devlet var. Ama Atatürk’ün ki öyle değildi. Neydi? Devlet özel sektörü de yönlendiriyor. Hangi yönde yönlendiriyor? Toplumun menfaati, milletin menfaati. Milletin menfaati ekonominin temel amacı. Bunu yazıyor Atatürk’ün ekonomik programında. Burada ise devlet bütün aktörlerin serbestçe rekabet içinde olduğu bir ortamda bir aktör olarak ondan sonra o da o serbest rekabet içindeki unsurlardan biri olarak bir rol oynuyor. Sonuç itibariyle devletin devletçilikteki rolünü yok ediyor, devleti serbest piyasa ekonomisi içindeki bir unsur haline getiriyor. Şeye bakıyorsunuz bağımsızlık, Avrupa Birliği’ne gireceğiz, valla billa yemin ediyoruz gireceğiz, bizim stratejik hedefimiz budur diyorlar. Stratejik hedef olarak koyuyorlar. Avrupa Birliği’ne girdiğin zaman Ankara’da iyi bir şey kalmıyor ki. Avrupa Birliği bir devlet, bir devletler topluluğu değil, Avrupa ortak pazarı değil. Avrupa Birliği bir devlet, orada siz Türk Devleti olarak Avrupa Birliği’nin içinde bir federi devlet konumuna düşüyorsunuz. Ama o devletin merkezi neresi? Brüksel. Kanunlar oradan çıkar, kararlar oradan alınır. Zaten Türkiye biraz o süreçlere girdi, şimdi onu en son nihai hedefine ulaştırıyorsunuz. Türk Devleti’nden vazgeçmektir Avrupa Birliği’ne girmek. Devlet egemenliğinden, devlet bağımsızlığından vazgeçmek bir üst devletin güdümüne girmek. Egemenlik ne demek? En üstün paylaşılmayan otorite, hukuktaki tanımı odur. Egemenlik en üstün paylaşılmayan otorite, yani iktidarı kimseyle paylaşmıyorsun. Devlet var, o otorite ve o iktidarı kimseyle paylaşmıyor. Avrupa Birliği’ne girdiğin zaman bırak paylaşmayı, Türk Devleti’nin üzerine başka bir devletin otoritesini koyuyorsun. O zaman Türk milletinin menfaatleri, Türk işçisinin, emekçisinin, Türk çarşılarının menfaati, Türk sanayisi, Türk turizmi falan bunlar ne olacak? Bunların hepsini feda ediyorsun. Brüksel’deki adama teslim ediyorsun. Brüksel’deki küresel efendilere. Yani küresel efendilere bir biat kurultayı olmuştur, Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu kurultayı. Aydınlığın iki gündür çıkıyor, yarın da üçüncü bölümü yayınlanıyor. İsterseniz aydınlığın iki, üç sayısını koyalım. Benim dört gün sürecek olan bir yazı dizisi. Bir aralıkta başlayan sayıyı arkadaşlar getirebilirse, bir aralık, iki aralık. Bir aralık, iki aralık tarihli aydınlıkları da koyabiliriz. Yarın da üç aralık yayınlanacak. Bu tabii teorinin bu sayısı da çok önemli. Bu yarınki galiba. Bu yarın yayınlanacak yazı. Bu dizinin üçüncü şeyidir. Burada CHP’nin ekonomi programını ele alıyoruz. Bu ekonomi programının özü de küresel sermayeye güvenceler. Yani bir hukuk getireceğiz diyor. Küresel sermayeye diyor ki sizin hukukunuzu Türkiye’ye ithal edeceğiz. Zaten Avrupa Birliği’ne giriş de o demekti. Avrupa hukukunu Türkiye’nin başına oturtuyorsun. Ve ona, emekçiye bir güvence yok. Bütün güvenceler küresel sermayeyi. Bütün güvenceler sonuç itibariyle küresel sermaye. Bu tabii tanıdık bir program. Nereden tanıdık? İşte Türkiye’de Turgut Özal ile başlayan, Tansu Çiller ile devam eden. Ondan sonra Kemal Derviş geldi. Ondan sonra bugünkü Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan ile devam eden tanıdık program. Türkiye’yi bugün iflas etmeye… Niye o zaman muhalefet yapıyorsun? O program uygulandı zaten. Ta 1980’lerden bu yana. 12 Eylül Cumtası’nın darbesinin getirdiği programı, Turgut Özal’ın programı. 12 Eylül sopası ile uygulanan program. Cumhuriyet Halk Partisi de ona şey yapıyor. Bu ilk gün çıkan… Ama zaten ekonomi konusu. Türkiye’mizde güneş batıdan doğacak. Yani Avrupa Birliği’ne gidiyoruz, güneşi batıdan doğurtacak Sayın Özgür Üzel. Yani Asya’ya gidiyor bugün bütün dünya insanlık. Asya’dan bir güneş yükseliyor, yeni bir uygarlık yükseliyor. Ve Türkiye’de herkes Asya’ya doğru yöneldi. Özgür Üzeller de Asya’ya giden Türkiye gemisinde batıya doğru geminin içinde koşuyorlar. Ama gemi Asya’ya gidiyor. Bir de belki ikinci bölüme bakabiliriz. Öneriyorum Aydınlığın, CHP’nin farklı kimlikler. Burası da çok önemli. Sizlerin Vatan Partisi’nin ve Aydınlığın ve Ulusal Kanal’ın, Türk kelimesi bile yok, Türk kavramını atmışlar CHP programında. O çok etkili oldu. Kurultay’da birdenbire Türk milletiyle ilgili bir tanım getirdiler. Aslında o tanımda Türk milletini tanımlamıyor. Türk milletinin tanımı yok, dikkatli okunsun. Türk milletini tanımlayacak anlayıştan bahsediyor. Atatürk milliyetçiliğinin anlayışıyla falan. Peki Türk milletinin tanımına Atatürk milliyetçiliği diye, milliyetçilikten ayrı bir şey yok. Atatürk zamanında Atatürk milliyetçiliği diye bir şey yok. Ne vardı? 1937 yılında Anayasa’nın başına, ikinci maddesine yazılan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin nitelikleri olarak meşhur altı ok vardı. Neydi? Türkiye devleti cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, layık, devrimci bir devlettir. Devrimci bir devlettir diyebilirsin. Orada Atatürk milliyetçiliği denmiyor, milliyetçilik denmiyor. Atatürk zamanında Atatürk milliyetçiliği diye bir kavramı bana kimse gösteremez. Atatürkçülük yok. Anayasaya girmiş milliyetçilik olarak. Yani burada ne oluyor? Türk milliyetçiliği diye 19. yüzyılın ortalarından itibaren yükselen bir tarih yapan akım var. Siz onu, onun içine Atatürk milliyetçiliği diye yeni bir tarif sokuşturuyorsunuz, ondan koparıyorsunuz. Atatürk ondan kopmuyor ki, onun bir devamı. Ve orada en önemlisi farklı kimlikler vurgulanıyor. Bence o Türk milleti tanımında, Türk milletinin kendi tanımı yok ama farklı kimlik lafı var. E farklı kimlik dediğin zaman zaten milleti darma duman ediyorsun. Farklı kimlik, farklı etnik grup değil. Bu bir hukuki tanım. Yani Türkiye’de Kürt var, Arap var, o kökenli vatandaşlarımız var. O kimlik değil ondan. Kimlik dendiği zaman orada bir hukuki tanım var. Ve hukuki kimlik tanımından nereye gidersiniz? O hukuki kimliklere idari bir takım yetkiler, egemenlikler tanımak, otoriteler tanımak sonuç itibariyle. Yani farklı kimlik lafı hukukta ve anayasada sizi kaçınılmaz olarak idari özelliğe veya federe devlete götürür. Zaten bu AB hedefiyle uyumlu değil mi? Zaten evet dediğiniz çok önemli. Aynı zamanda Avrupa özellikli şartını kabul etti tekrar. Eskiden de Cumhuriyet Halk Partisi’nin 2017 programıydı galiba. Kabul etmişlerdi. Şimdi bu sefer daha kuvvetli vurgularla. Avrupa özellikli şartı zaten Türkiye’nin içinde de ayrı özellikleri, otorite merkezlerini kabul etmektedir. Özeti bu. Farklı kimlik de son derece tehlikeli bir açıklama. Aynı zamanda bu farklı kimlikle CHP kendi kimliğini ilan etti. Hangi kimliğini? Bölücü kimliğini. CHP bölücü kimliğini ilan etti. Farklı kimlik kavramı ile. Bakın şunu dese başka. Bu ülkede çok çeşitli farklı etnik gruplardan, mezheplerden insanlar yaşıyor. Bu başka bir şey. O kimlik değil. Ama kimlik dediğiniz zaman o diyelim çeşitli varlıklara, mezhepsel ve etnik varlıklara hukuki bir otorite tanıyorsunuz. Bu çok çok önemli. Programın bu tarafı da. Sonra buradan bir Türk ilk defa oraya bir Türk girdi. Enteresan televizyonlarda da gördüm. CHP’nin eski programlarında 30-40 yerde Türk geçerken bu sefer sıfıra indi o Türk. Ama Avrupa kavramı çok çoğalırken Türk kavramı sıfıra iniyor. İslam kavramı çok azalıyor ondan sonra. Yani milli irade kavramı azalıyor. Ama Avrupa kavramı çoğalıyor. Yani tamamen Avrupa standartlarına göre yapılmış o kavramların sayıları da bir değil aslında. Onunla ilgili de bir görsel vardı aslında. Onu da getirebilirse arkadaşlar. O tablo çok rakamlar değil mi? Evet orada da işte toplumsal cinsiyet, eşit yurttaşlık kavramlarının ne kadar sayıda arttığı son programda. Örneğin aile sayısı düşüyor. Aile sayısı azalıyor şeyde. İtibardan düşen şeyler var. Aile itibardan düşüyor. Türk itibardan düşüyor. İslam itibardan düşüyor. Milli irade itibardan düşüyor. Ama ne diyor? Mor, dijital. Bu Amerika’nın meşhur Eşil projesi var. Onu çağrıştıran. Bakın aile kaçtan kaça düşmüş. Eski programda 69’muş yeni programda 27’ye düşmüş. Alevi 4’müş 3’e düşmüş. Batı Türk 34’müş 22’ye düşmüş. Avrupa Birliği 6’mış 12’ye çıkmış. Cinsel yönelim 0’mış 2’ye çıkmış. Demokrasi 88’miş 106’ya çıkmış. Eğitim 251’miş 210’a düşmüş. Onun fazla bir önemi yok. Burada önemli olan bakın eşit yurttaşlık 0’mış 6’ya çıkmış. Burada eşit yurttaşlık dediği bunu açalım. Bu bireylerin, vatandaşların eşitliği değil. Kimliklerin eşitliği. Yani orada Türk kökenli, Arap kökenli vatandaşın eşitlik değil. Ama nedir? Kürt kimliğine eşitlik. Arap kimliğine eşitlik veya Türk kimliğine eşitlik. Dolayısıyla federe devlete götüren bir eşit yurttaşlık tanımı var. Onu görüyoruz. Türk böyle eskiden 27’yken 0’muş. Türk 27’den 0’a düşüyor. Bu galiba 1’e çıktı çünkü eleştirilerden sonra. Vergi 104’den 57’ye düşüyor. Bu da önemli. Yani vergi almadan hangi devletçiliği yapacaksınız, hangi kamu hizmetini örneğin yapacaksınız. Yolsuzluk konusu da düşmüş sanırım. Yolsuzluğu da çok konuşmak istemiyorlar. Evet. Tarım 173’ken 60’a düşmüş. Yani şeyle ilgili, kalkınma 83’ten 193’e çıkmış. Evet orada isabetli, olumlu bir şey var. Kalkınma kavramı önemli bir kavram. Evet bu şekilde. İşsizlik 24’den 7’ye düşmüş. Bak iyi ki bunu hatırladık. Kavramda sadaka ekonomisi var. Yani tüm yurttaşlara bir gelir güvencesi diye bir madde var. Onu da Avrupa standartlarından alıyorlar. Yani çalışmayana da biz gelir güvencesi sağlayacağız sosyal yardımlarla falan. Bu sadaka ekonomi. Vatan pahası üretim devrimi ekonomisi nedir? Herkes çalışacak, ondan sonra üretecek ve çalıştığı oranda gelir sahibi olacak. Yardım kime yapılacak? Yaşlıdır, çalışamayacak durumdadır, sakattır, onlara yardım yapılır. Ama bu tüm yurttaşlara bir gelir garantisi diye bir şey. Hani işsizlik sigortası falan da değil. Bu çok ilginç. Vatandaşlık maaşı diyorlar sanırım. Vatandaş olduğunuz için maaş alınıyor. Ama üretmiyor. Zaten bugün Türkiye’nin gidişatı o. Üretmeyen insanlar beleş bedava. Ondan sonra o sadaka, bu sadaka, bu yardım, bu yardım. Köylerde çalışacak insan bulamıyorsun. Çünkü dönüm başına destek falan gibi şeyler çıktı ya. Yani üretime destek değil, boş yatan tembelliğe destek diyelim. Tembelliğe sadakayla destek. Sayın Bey, dikkat çekenlerden bir tanesi de bu programın kabul edilirken bir tane itiraz bile olmaması. Yani birinin çıkıp fikir söylemesi. Yani o tek tek insanla konuşsan bir hava o yani. Gürültüye getiriliyor. O da önemli. Yani mesela Türkiye’nin kurultay geleneklerinde, CHP’nin kurultay geleneklerinde hep şahsiyetli tutumlar vardır. Ve hep onların rakamları var işte. 37’ler, 47’ler, 84’ler, 50’ler falan gibi. Yani Atatürk zamanında da mesela müdafaa kurumu, ikinci grup falan. O zamanda ölü gruplar vardı ve onlar cesur insanlardı. Fikirlerini söylüyorlardı. Şimdi maalesef böyle bir durum var. Zaten Kılıçdaroğlu’nu falan kurultaya almadılar veya da geleceği bir ortam yok. Hatta Kılıçdaroğlu arınma sözlerine, Özgür Özel yanıt verdi Kılıçdaroğlu’nun arınma sözlerine. Esas bu zihniyetten arınacaktır dedi. Ama şeyi arıttılar. İmamoğlu’nu. İmamoğlu’nu tasvir etmeye başladılar. İsterseniz onu da konuşalım. Çünkü o da şununla ilgili. Yani bir parti disiplini, bir vefa, bir sadakat. CHP’de arkadaşlık, vefa, yoldaşlık, sadakat. Bu kavramlar çöktü. Bir ahlaki çöküş var. Onu görmek lazım. Sandalyeler falan havada uçuşmaya başlayınca veyahut da yolsuzluk bakıyorsunuz, işte belediyelerle ilgili soruşturmalar, iddianameleri açıyorsun. CHP’nin arkadaşlarını ihbar edenler hep CHP’liler. Etkin pişmanlıktan yararlanan. Etkin pişmanlık partisine dönüştürdüler. Çok utanılacak bir şey. Etkin pişmanlık partisine dönüştürdüler. Yani bir arkadaş, sadakat, vefa bu kavramların çok tahrip edildiğini, yıkıma uğradığını CHP’de görüyoruz. Ve hukuk kalmamış durumda. Bir parti hukuku, bir parti nezaketi. Hukukla bağlantılı olarak. Efendim, Kurultay’ın dikkat çeken anlarından birisi de tribünlerde açılan bir pankarttı. Kocaman bir özgür gelecek pankartı vardı. Pankart kapatıldıktan sonra da Özgür Özel çıkıp tekrardan açın o pankartı, açın dedi. Bugün benim dünya tarihinde böyle bir genel başkan galiba yok. Yani böyle kendi reklamını açın o pankartı falan diyen dünyanın hiçbir Kurultay’ında Hitler dahil böyle bir genel başkan yok. Ama bu pankart kime karşı? İmamoğlu’na karşı. Bu pankart İmamoğlu’nun tasfiye sürecinin orada başladığını gösteriyor. Şöyle bir rakam da var, mesela parti meclisinde giren delegelerde bir önceki Kurultay’da İmamoğlu’nun %60’a 40 gibi, Özgür Özel’e nazaran bir şey vardı, baskınlığı vardı. Bugün Abdülkadir Selçuk’un yazısında bu oranın değiştiğini, İmamoğlu’nun ekibinin azınlığa düştüğünü parti meclisinde de o da saptırıyor. Valla o giren İmamoğlu’cular da hızla değişiyor. Şu pankart dayatıyor zaten. Yani İmamoğlu’nun tasfiye pankartı bu. Özgür Özel’in reklamı ama esas olarak onun rakiplerini tasfiye pankartı. Zaten bu pankart da neyle bağlı? Onu Aydınlık çok güzel manşet yapmıştı. Amerika at değiştirdi. Onu gösterelim mi? O manşette gelebilirse arkadaşlar. Amerika at değiştirdiği manşete Aydınlık’ın, Amerika at değiştirdiğini Rubin’in ağzından, o da Amerika at değiştirdi. Tarih ne? 27 Mart. 27 Mart. Bakın Mart ayında 6 ay olmuş. 6 ay önce Aydınlık Amerika’nın at değiştirdiğini, yani İmamoğlu’dan vazgeçip Özgür Özel’e parmağını işaret ettiğini Aydınlık çok iyi izlediği için Rand Corporation’ın 2020 yılındaki raporuyla Türkiye’nin başına Ekrem İmamoğlu’nu getirmek istediğini ilan eden Amerika Derin Devleti, son olayların ardından iblisini Özgür Özel’e çevirdi. Özel de CNN’den görevi hazırım mesajını verdi. Zaten o meşhur Amerikalı istihbaratçı Rubin’de… Özgürleşmiş Türkiye. Evet. Şurada da hemen şeyi var. Özgür Türkiye pankartının da patenti Rubin’de. Rubin’de. Orada öyü büyük yazmıştır birlikte atarken. Orada da bir mesajı vardı. Yani bu Aydınlık helal olsun Mart ayında daha CHP’deki Amerika’nın at değiştirdiğini orada görmüş. Dolayısıyla CHP’nin genel başkanını Amerika seçiyor. O da önemli. 2020 yılında Ekrem İmamoğlu Cumhurbaşkanı ve Türkiye’nin lideri olarak Amerika tarafından ilan edilmişti. O tabii CHP genel başkanlığına atama kararı anlamını da taşıyor. Şimdi 5 yıl sonra ne oldu? İbre Özgür Özel’e değişti. Yani Amerika’nın gözdesi CHP’de şimdi Özgür Özel oldu. O zaman şöyle mi Sayın Perinçek, Kılıçdaroğlu’nun çıkışı, İmamoğlu, Özgür Özel, yani CHP giderek parçalanacak ve küçülecek bir kuvvet mi? Nasıl değerlendiriyorsunuz bunu? Sandalyelerin atıldığı bir parti de birbirine, ondan sonra Amerika’nın çürümesini benimseyen bir parti nasıl iktidar olacak? Farklı kimlik diyen bir iktidar Türkiye’de olabilir mi? Farklı kimlikler gelecek falan filan değil mi? Kıbrıltıay’da da yapılan gözlemlerde hep bir coşkusuzluk olduğu saptanıyor. Yani bir iktidara giden, şimdi iktidar geliyoruz falan havası yok. Esas olarak bir umutsuzluk ve bir heyecan yoksulluğu olduğu herkes tarafından saptanıyor. Bu Kılıçdaroğlu’nun çıkışını da taktik, koltuk kavgası, ölç alma gibi değerlendirenler var. Bunlar çok yanlış. Kılıçdaroğlu çok esaslı bir deklarasyon yayınladı. Orada bir program ve bir felsefe ilan etti. Ve orada aynı zamanda Türkiye’ye yönelik tehditlerle ilgili Amerika ve İsrail belasına işaret tutar. İsrail ve Amerika diye o sırayla verdi. Şimdi bakın Kılıçdaroğlu İsrail ve Amerika tehdidi var, bela var Türkiye’nin karşısında diyor. Ama CHP’nin bu yeni programında olsun, KURTAY bir de sonuç bildirgesi var, orada olsun ve yapılan konuşmalarda olsun. Amerika Birleşik Devletleri hep baş tacı. Hiç Amerika’nın ve İsrail’in tehdit olduğuna dair en küçük bir program maddesi veya ibaresi, ifadesi veya konuşmalarda en küçük bir ifade yok. CHP programını çok kapsamlı 4 bölümlük bir yazı dizisiyle değerlendirdiniz. Aydınlık Gazetesi’nde yarın devam ediyor. Buradan okullarımıza da çağrı yapalım. O programın özü, ne içerdiği, ne anlattığı çok özlü şekilde Aydınlık Gazetesi’nde sizin yazılarınızla aktarılmaya devam ediyor. Yarın 3. bölümüyle devam ediyoruz. CHP’nin Avrupa’nın çöküşüyle bütünleşme programı. Çöküşle birleşiyorlar. Çöken bir Avrupa var ve o çöküşe gidiyorlar, dahil oluyorlar. Çöken bir Avrupa var. Almanya, küresel Avrupa’yı kastediyoruz. Tabi Avrupa halkları falan o dirilir altından kalkarlar en sonunda onlar. O ayrı mesele. Ama bugünkü Avrupa Birliği dediğimiz başında Almanya’nın bulunduğu, Fransa’nın bulunduğu örgütlenme olsun, Avrupa’nın hakim sınıfları, tekelci, sermayesi olsun tam bir çöküş hali. Kendileri itiraf ediyor. Ve karamsarlar. Hiçbir umutları yok. Bakın Helmut Schmidt’in, ben aşağı yukarı bütün kitaplarını okudum. Avrupa’nın en büyük, eski Alman Başbakanı, Avrupa Birliği’nin liderlerindendir. Avrupa’nın tamamında bir ideolojik lider özelliği vardır. Ve o kitaplarında bizim geleceğimiz karanlık ve bir çıkış yolu göremiyorum diye yazar. Avrupa Birliği’nin pirleri, üstadları, liderleri de Avrupa’nın geleceğinin karanlık oldu. Ben Avrupa’da yazılmış umutlu tek bir şey, doğru dürüst bir açıklama, bir deklarasyon, bir tavır görmüyorum. Bir yeni partiler var o. Almanya’da Alternatif Parti, Fransa’da Milliyetçi Parti falan. Bunlar bir umut ifade ediyorlar. Onlar geldikleri zaman Avrupa’nın tekrar canlandığını görebileceğiz. Bir de şu çok önemli, Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin başkanı CHP’nin kurultayını açtı. O partiler yarın yok. CHP’nin bugün bel bağladığı ve yol arkadaşı olarak gördüğü sosyalist, internasyonelde şurada burada olan partiler hepsi baş aşağı gidiyor. Yarın, diyelim iki üç yıl sonra, beş yıl sonra, CHP’nin o yoldaş dediği partilerin, veya yol arkadaşım dediği, kardeşim falan dediği, bel bağladığı partilerin hepsinin iktidarlardan yuvarlandığını görüyoruz ve göreceğiz. O da CHP’nin bir çıkmazlığı olduğunu ifade ediyor. Sosyal demokratız diyorlar. Sosyalist, internasyonel dün özertlik istedi Türkiye’de. PKK’nın gazetesiyle bulundu. Yani sosyalist, internasyonel, sosyal demokrat partiler Türkiye’de bölücülüğü en hararetle destekleyen partilerdir. Avrupa’nın daha muhafazakar, daha oturaklı, Avrupa’nın geleneklerini temsil eden partiler, Türkiye karşısında daha dostane, Türkiye’nin birliğine en azından hegemenliğine nispeten görevi olarak daha saygılı tavırları vardır. Ama sosyal demokratlar tamamen Türkiye’ye düşmanı bir çizgiler. Efendim sizi yakalamışken bu haftanın çok konuşulan bir konusu da oldu. Onu da sormak isteriz aslında. Son 3-4 günümüz Türkiye’de herkesin Papa ziyaretiyle geçti. Papa Türkiye’ye geldi ve sabah akşam yayınlar yapıldı. İznik’te bir ayine katıldı Bartolomeos’la birlikte. Ankara’da Cumhurbaşkanı ile görüştü. Bu Papa ziyaretini toplam olarak nasıl değerlendirdiniz? Ciha görevi, başlığı Aydınlık Ciha görevi diye attı. Çok güzel bir başlık. Hem Papa Ciha görevi ile geldi, hem de o Ciha görevinin birinci ana maddesi şu, ökümenik, ondan sonra Bartolomeos’u, Fener Patrikhanesi’ni desteklemek, onu böyle uluslararası bir makama çıkartmak. Öyle bir çıkış yaptı. Bunlar birbirini düşmanı olan Ortodokslar ve Katolikler. Hatta 1204 yılında İznik’te meşhur toplantı olduğu zaman Latinler Birlik İstanbul’u da aldılar. Bizans’ta çok önemli bir söz vardır derler ki, İstanbul’da Kardinallerin kokuletasını göreceğimizde Türk Sarayı’nı görelim daha iyi. Yani o kadar düşmandırlar. Ciha görevi Papa’nın. Bizim Lale arkadaşımız İznik’e gitti. Yerindeyiz, çok da güzel bir yayın yaptı. Eline sağlık diyoruz orada. Orada tabii bütün muhabirler, gazeteciler çok sayıda vardı. Orada bir konuşma olmuş. Ya Sayın Perinçek ne dedi bu konuda? Biz pek göremedik, ondan iyi çıkışlar bekliyorduk diye. Onlar da sizin fikirlerinizi biraz merak ediyormuş aslında. Çünkü Türkiye’de bu Papa ziyareti konusunda vatansever, milliyetçi, milli duruş bir tek Vatan Partisi’den geldi. Ve yayın organları olarak da sizlerin yönetiniz Aydınlık ve Ulusal Kanal’dan geldi. Tabi burada ciha görevinin merkezinde şey bulunuyor, Martel-i Mouss, Fener Patrikhanesi bulunuyor. Yani Amerika Fener Patrikhanesi’ni aynı zamanda Rusya’ya karşı da bütün Ortodoksların merkezi olarak güçlendirmeye çalışıyor. Yani orada hem Türkiye’ye karşı bir durum var. Yani Lozan’ı parçalama, etkisiz hale getirme çabası var. Hem de Rusya’ya karşı Ortodoksluğun merkezini Amerika’nın, cihanın kontrolüne almak. Çünkü Rusyalar da Ortodoks, Doğu Avrupa’nın Bulgarlar Ortodoks değil mi? Ondan sonra Doğu Avrupa’nın birçok ülkesinde Polonya’da falan Ortodoksluk esasında. Romanya, Moldova, Sırbistan. Sılavların çoğu Ortodoksluk. Ondan sonra Ermenilerin içinde Ortodoksluk var. Her şey var da Ortodoksluk da var. Ondan sonra Rusya’ya karşı aynı zamanda ve Rus Kilisesi’ne karşı da Amerika’nın bir girişimi Türkiye topraklarında. Efendim 2026’da da Hebele-i Adıruhbana okulunun açılması konuşuluyor. Tombarak, ABD. Hangi kardeşin Türkiye’de hangi Ortodoks Kilisesi bilmeyen de var ki okulunu açıyorsun. Yani oradan yetiştirdiğin insanlar nerede görev yapacak? Zaten Kilisesi var. Cemaati olmayan kiliseler var. Türkiye’de maalesef Ortodoks vatandaşımız Rum Ortodoksları pek kalmadı. Peki o kiliseler niye açılıyor? Niye o ruhbanlar? Bence orada ruhban yetiştirilmiyor. Orada siyasetçi sonuç itibariyle Türkiye’ye, Rusya’ya karşı bölücü siyasetlerde yararlı olacak insanlar yetiştiriliyor. Zaten bu geleneksel bir şey. Bakın Türkiye’de Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında başladı bu. Hristiyanlıkla, Ortodokslukla, Katoliklikle Türkiye’de bölücülük yapma ceryanı Osmanlı’nın son zamanlarında başladı. Sanırım konularımızda süremizin de sonuna geldik. Çok teşekkür ederiz. Haftanın kitabı ve her zamanki gibi haftanın müziğiyle bitiriyoruz. Frankurt’ta can kardeşlerim var. Senar Ülger ve Selçuk Ülger. Selçuk, burada resimleri de var. Bu Selçuk’un çok gençliği, köşeyle fazla benzemiyor. Ama onun resmi değil mi yoksa? Benzetemedim mi? O değil. Selçuk, Ziraat Fakültesi mezunu, Nevşehirli, Orta Andolu kardeşimiz. Ondan sonra, fakat 30-40 senedir Frankurt’ta taksi şoförlüğü yapıyor. Onun bir müessese sarı taksisi var. Ama Türk edebiyatçıları arasında Selçuk Ülger kadar kültürlü, birikimli çok az insan vardır. Ve bütün dostları da Türkiye’nin edebiyatçılarıdır. Onun evinde gider misafir olurlar. Evi o açıdan hep böyle onların fotoğraflarıyla falan sergi gibi doludur. Yani böyle sofraları geniş, kolları geniş, insanları kucaklayan senar ve Selçuk arkadaşımız. Çok kaliteli bir arkadaş. Ve o otomobilin büyük taksi şoförlüğünün çok büyük şeyleri var. Maceraları demeyelim de hatıraları. Binbir türlü adamla karşılaşıyor, ama hep insani ilişkiler. Selçuk’ta çok kuvvetli bir insanlık var ve çok iyi bir edebiyatçı. Bu Yetmiş Yıllık Bekleyiş de onun son kitabı. Ondan evvel de iki tane önemli eserleri var. Biri Kavanozdaki Yürek, o da edebiyat bakımından çok esaslı bir kitaptır. Onu da gösterebiliriz. Ama bir de Şillerin Turandotunu çevirdiler senarda Selçuk. Turan kızı diye çevirdiler. Kaynaktan çıkan onların çevirisini. Kaynaktan çıktı Turan kızı. Çin prensesi Turandot. Aslında Turandot bir Türk prensesi. Çin’de kraliçe oluyor. Ondan sonra Şillerin muhteşem bir kitabı. Kadın özgürlüğü, kadın kişiliği, kadın haysiyeti bakımından. O da repertuarını alındı devlet tiyatrolarının Turandot. Turan kızı. O da Selçuk ve Senar’ın tabi Almancası çok çok iyi. Edebiyat Almancası. İkisi beraber çevirdiler. Bizim de ahbaplıklarımızda falan böyle kitapların falan çok gündemimizde ağır bir yeri vardır. Özledim de onları. Çok kıymetli arkadaşlar. Ama bu en son 70 yıllık bekleyişi hakikaten okudum. Çok insancıl, insan sevgisi dolu. Ve aynı zamanda hoşluklar. Hoşluklar olan. Bir de mesela dille de çok ilgili Selçuk. Senar da çok ilgili dille. Navigasyon diyoruz ya yol bulur mu? Onu Türkçe bir kavram bulmuş. Yol bulur diye hatırlıyorum. Çok güzel, çok hoşuma gitti. Bizim dilimiz zor dönüyor. Zaten asyonları ben rezervasyon falan filan sizlerde çok kullanıyorsunuz yayınlarınızda ondan sonra üzülüyorum ona. Ama navigasyonu da güzel bir Türkçe kelime bulmuş. Yol bulur. Ne güzel diyor. Navigasyon, yol bulur. Çok basit. Bilgisayar gibi. Çok akılda kalacak. Yol bulur tutar yani. Selçuk’un o bakımdan da o Türkçe’yi gösterdiği özel… Türk Dil Kurumu’na da öneri yapmış olalım burada. Oradan öneri yapmış olalım. Çok güzel bir kitap. Herkese tavsiye ediyorum. Bu Turan kızını da tavsiye ediyorum. Devlet Tiyatroları’nda tebrik ediyorum. Türk Tiyatro Tuvar’a aldığı için Turan kızını tebrik ediyorum. Sayın Periçek müziğe geçmeden kısa bir bilgi vereyim. Barzani’nin ofisinden ilk bölümde konuştuk. Bahçeli’nin açıklamalarına sert bir tepki geldi. Ömer Çelik de açıklama yaptı. Şimdi de İçişleri Bakanlığı’ndan o koruma görüntüleriyle ilgili iki müfettiş görevlendirilmiş ve soruşturma başlatılmış. Son dakika bilgisi olarak verelim ona. Teşekkür ederim. Türk Devleti’nin hassasiyetini gösteriyor. İnşallah valinin sırtına yıkılmaz bu iş. Öyle çözümler üretilmez. Türk Devleti’nde zaaflar var. O zaafları aşmamız lazım. Milli Devlet Bildirgesi’nde. Onu da gösterelim Vatan Partisi’nin Milli Devlet Bildirgesi. İsterseniz haftanın müziğini de kabartmış olalım. Şimdi Selçuklu’da da biz müzik de dinleriz. Onun peynirleri meşhurdur. Ondan sonra misafir konuk severlikleri olağanüstüdür. Sohbetleri, arkadaşlıkları, sevgileri. Ondan sonra ona sorduk bu hafta ne yapalım sizin sevdiğiniz bir türkü şarkı bir şey olsun diye. Bize geldi. Oradan ben tam üstüne birkaç üç dört tane seçenek geldi. Tam üstüne çulseler vardı. Molise Karsu. Ruhi Su’dan. Ruhi Su. Ruhi Su söylüyor ama esas o Molise Karsu. Ruhi Su çok sonradan söylüyor. Tam üstüne çulseler. Bizim 68’de cezaevlerinde çok modaydı o. Leyli de yer falan diye. Bilmem yer kimi sever. Onu bu hafta Selçuklulara buradan yollayalım. İstanbul’dan, Fransız’dan. Hem selam yolluyoruz. Edebiyatçımıza. Ondan sonra edebiyatçımıza ama bir taksi şoförünün de böyle bir edebiyat üstadı olarak kendini yetiştirmesi çok insanı mutlu eden bir olay. Yeni insan dediğimiz hep. Üniversite mezunu aynı zamanda ama ekmeğini orada gitmiş taksi şoförü olarak kazanmış ve öyle devam ediyor. Çok güzel taksisine binen, müşterilerle çok müthiş hatıraları vardır. Ben onu öneriyorum. O hatıraları bir kitap yapsın. Buradan önerimizi de yapmış oluyoruz. Hatta ben bir Mercedes’e binenler mi, Sarı Taksi’ye binenler mi bir isim de bulmuştum. Yani bu taksiden kimler geçti falan gibi. O hatıralar da bir edebiyat eseri olur. Selçuk Bey’in yeni eserlerini dört gözle bekliyoruz biz de. Bu haftadan da Ruhi Su ile. Öneriyoruz 70 yıllık bekleyiş kaynak yayınlarından. Hakikaten bir edebiyat eseri, seçkin çok nitelikli bir edebiyat eseri. Haftanın müziği olarak da Ruhi Su’dan Damüstir’e Çulserer’le sizleri baş başa bırakıyoruz. Selar ve Selçuk’a buradan Damüstir’e Çulserer’le aynı zamanda selamlarımızı, sevgilerimizi, saygılarımızı da yolluyoruz. Değerli Ulusal Kanal izleyenleri bir çıkış yolu programının sonuna daha geldik. Haftaya Savim Perinç’e sorularımızı yöneltmeye devam edeceğiz. Herkese iyi akşamlar, iyi haftalar diliyoruz.

Paylaş