Ulusal Kanal izleyenleri, “Çıkış Yolu” programıyla bir kez daha karşınızdayız. Her zaman olduğu gibi konuğumuz Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek. Hoş geldiniz Sayın Perinçek.
Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni arkadaşım Tevfik Kadan ile birlikte bu akşam Sayın Perinçek’e sorularımızı yönelteceğiz. Ancak programa maalesef acı bir haberle başlıyoruz; değerli ve tecrübeli bir isim olan, birçok öncü görevde bulunmuş İlkan Sümerkan’ı kaybettik. Sayın Perinçek, isterseniz önce kendisini anarak başlayalım.
İlkan, bizim 68 kuşağından devrimci, partili arkadaşımızdı. Partimizin her zaman öncü kadroları içerisinde yer almıştır. Kendisi erdemli, insan sevgisiyle dolu, fedakâr, çalışkan, cesur, kararlı ve ideolojik bakımdan donanımlıydı. Teknik Üniversite’nin seçkin öğrencilerinden ve devrimci liderlerinden biriydi. Bütün hayatını emekçi davasına, ülkemizin bağımsızlığına, Türk milletinin refahına ve bilimsel sosyalizme adamıştı. Bireysel menfaat peşinde olmayan, kıskançlık nedir bilmeyen, arkadaşlarının başarısından mutluluk duyan örnek bir arkadaşımızdı. Onu saygıyla ve özlemle anıyoruz.
Halkın Sesi gazetesinin uzun yıllar sahipliğini yaptı. O dönemde bu tür görevleri üstlenmek büyük bir yiğitlik istiyordu; nitekim gazetenin yazı işleri müdürü Mustafa Tütüncübaşı 670 yıl hapse mahkûm edilmişti. 15 Nisan 1975’te yayın hayatına başlayan Halkın Sesi, o dönemde yaklaşık 150 sayı yayımlanarak Türkiye tarihinde yerini almıştır. Aydınlık dergisinin sıkıyönetim tarafından kapatılmasının ardından bu boşluğu doldurmuş, kararlılıkla yayınını sürdürmüştür.
***
Sayın Perinçek, Türkiye gündemine dönersek; PKK’nın silah bırakması ve bütünleşme süreci tartışılıyor. Feshedilen PKK’nın kadrolarından Bese Hozat bir açıklama yaptı. İsterseniz önce onu dinleyelim, sonra değerlendirmenize geçelim.
*(Bese Hozat’ın “Af istemiyoruz, biz suç işlemedik, özgürlük yasaları istiyoruz” şeklindeki konuşması yayınlanır.)*
Sayın Perinçek, Vatan Partisi bir af kanunu hazırlamıştı. Bese Hozat’ın bu açıklamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bakın, Bese Hozat’ın açıklamaları başından beri dikkat çekici. Biz “feshedilen PKK” diyoruz ama Hozat, ortada feshedilmiş bir yapı yokmuş gibi bir örgüt adına konuşmaya devam ediyor. Bu durum, “PKK feshedildi mi, edilmedi mi?” sorusunu gündeme getiriyor. Kongrelerinde kendilerini feshettiklerini ilan etmişlerdi. O kongre kararı mı doğru, yoksa bu konuşmalar mı? Bu nasıl bir dürüstlüktür?
Öte yandan, “Af istemiyoruz, biz suçlu değiliz” diyorlar. Mehmetçik’i öldürmek, çoluk çocuğu katletmek suç değil midir? Türk kanunlarını tanımıyoruz diyorlarsa, bunun sonuçlarına katlanırlar. Ancak burada bir çelişki var; birkaç ay önce “Sınırı geçip geldim, ne yapacaksınız?” diyerek af talep ediyorlardı. Şimdi ise “Af istemiyoruz” diyorlar. Bu, PKK içindeki bir Amerika-İsrail kanadının tavrıdır. Bu, Kürt halkının değil, dış güçlerin planıdır. Abdullah Öcalan’ın “devletle ve toplumla bütünleşme” planına direniyorlar. Türkiye’nin önündeki stratejik hedef, Vatan Partisi’nin de belirttiği gibi, terörsüz bir Türkiye için devlet ve milletin tam anlamıyla bütünleşmesidir. Yalnız teröre son verdik, silahları bıraktık. Ama kafalardaki silahlar duruyor. Bunlar devlet ve toplumla bütünleşmediği sürece sorun çözülmemiş olarak kalıyor. Vatan Partisi’nin hazırladığı Af Kanunu’nun beşinci maddesi bu açıdan çok önemlidir.
“Aftan Yararlanmak İçin Bireysel İrade ve Süre” başlıklı beşinci maddeyi okuyorum: “Bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten başlayarak 6 ay içinde; Türkiye Cumhuriyeti devletiyle ve Türk milletiyle bütünleşme talebiyle güvenlik makamlarına, bulundukları ceza infaz kurumuna ya da yetkili ağır ceza mahkemelerine dilekçe vererek ya da sözlü olarak başvuranlar aftan yararlanır.”
Vatan Partisi’nin kanun önerisinde temel şart bireysel iradedir. Kişi, Türkiye Cumhuriyeti devleti ve Türk milletiyle bütünleşme amacıyla aftan yararlanmak istediğini beyan edecektir. Bu talebi olmayan aftan yararlanamaz. PKK’nın lider kadrosu ve çeşitli faaliyetlerine katılmış, Türk Ceza Kanunu’nda yazılı suçları işlemiş kişilerin %95’inden fazlası, hatta %98’i, “Bu aftan yararlanmak istiyorum, devletimle ve toplumumla bütünleşmeyi benimsiyorum” diyerek başvuracaktır. Geriye kalan küçük bir azınlık bile olsa, iş oraya geldiğinde onların da başvurmasını isteriz. Bunda onur kırıcı bir şey yoktur. Abdullah Öcalan da “Biz artık ayrı bir devlet istemiyoruz, bunun zemini olmadığını tecrübelerle gördük” demektedir. İdari özerklik, federasyon veya federe devletin de tarihsel ve sosyoekonomik bir temeli yoktur.
PKK içinde başından beri Türkiye devletiyle ve milletiyle bütünleşmek isteyen, Abdullah Öcalan’ın liderliğindeki bir kesim var. Bir de Amerika ve İsrail’in güdümünde buna karşı koyan, feminizm veya “devletsiz toplum” gibi ütopik fikirlerle hareket eden bir kesim daha var. Bugün 21. yüzyılda devletsiz bir toplum tasarlamak zihinsel bir kurgudan ibarettir. Bizim davetimiz; devletle ve milletle bütünleşmek, “Bütünleşen Türkiye” stratejisini uygulamaktır. Bu süreci zehirleyen, “Af istemiyoruz” diyerek kan dökmeyi savunan dış müdahalelere ve kışkırtmalara kimse yer vermemelidir. Abdullah Öcalan dahi İsrail’in bu işlere parmağını soktuğunu ve süreci baltaladığını ifade etmiştir.
Türk milletinin bir parçası olarak kendimize özgür, demokratik, bağımsız ve başı dik bir ülke kurma konusunda omuz omuza vermeliyiz. Türkiye’den ayrılmayı planlayanlar, başarılı olsalar dahi sadece Amerika’nın ve İsrail’in kölesi olurlar; bu bir varlık değil, onursuzluktur. Bağımsız, demokratik bir Türkiye’nin eşit ve özgür vatandaşları olarak Anadolu’da ve Trakya’da kardeşçe, zengin ve bereketli bir toplum inşa etmek mümkündür.
Türkiye’ye dönersek tutuklanırız endişesi, bir af talebi isteğini belirginleştirmektedir. “Bir kanuni düzenleme yapın, biz de gelelim ve bu bütünleşmenin içinde yer alalım” demektedirler. Sürecin uzatılması ve hükümetin aftan bahsetmemesi PKK içinde psikolojik bunalımlara ve dış müdahalelere zemin hazırlamaktadır. Bu süreci düzeltecek olan Türk devletidir; yapılacak ilk iş “Bütünleşen Türkiye” stratejisiyle bir Af Kanunu çıkartmaktır. Bütünleşen Türkiye, onlara sadece af değil, aynı zamanda iş ve yaşam hakkı da sunmalıdır.
Af kanunu siyasetin yolunu açar. Ancak bu, Türkiye’yi bölme veya yıkma siyaseti değil; Türk kanunlarına uygun, birliği ve bütünlüğü esas alan yasal bir siyaset olmalıdır. Özgürlük, Türkiye’yi bölme özgürlüğü demek değildir. Almanya’da, Amerika’da, Çin’de veya herhangi bir devlette, o devletin varlığına ve toprak bütünlüğüne karşı bir siyaset yapılamayacağı gibi, Türkiye’de de yapılamaz. Biz, yeni bir Asya medeniyetinin kurulmasına hep birlikte katkıda bulunmak için siyaset yapılmasını öneriyoruz. Amerika’yı federasyonlara bölmek isteyenlerle federe devletleri savunan ayrılıkçılar ve kuzeydeki birleştirici güçler arasında bir savaş çıktı ve 860 bin Amerikalı hayatını kaybetti. Kuzey Amerikalı erkeklerin yaklaşık %30’u bu savaşta öldü; bunlar olağanüstü büyük rakamlar. Amerika’nın bütünlüğü için çıkan bu büyük savaşta, o dönem nüfusu 27 milyon civarında olan ülkede 1 milyona yakın insan yaşamını yitirdi. Dolayısıyla Amerika’da da demokratik olduğu dönemlerde dahi bölücülük yapamazsınız.
Sayın Perinçek, Bese Hozat’a tepki gösteren isimlerden biri de MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ydi. Bahçeli’nin bugün Türk Gün gazetesinde yayımlanan röportajında önemli açıklamaları vardı. Arkadaşlarımız ekrana yansıtırsa, “terörsüz Türkiye” başlığı altındaki ifadelerine bakabiliriz. Sayın Bahçeli şöyle diyor: “Bu yüzyıla milli birlik ve dayanışma amaç ve azmimiz damga vuracaktır. Hiç kimseyi ayırmadan, ayrıştırmadan, ayrı görmeden milletimizin her güzel insanıyla ortak karar, kader ve keder istikametinde yekvücut olmak mutlaka sağlanacaktır. Terörsüz Türkiye, birlik ve beraberliğini tahkim etmiş, bütünleşen Türkiye’dir.” Görüldüğü üzere, Bahçeli aslında “terörsüz Türkiye” ifadesini “bütünleşen Türkiye” kavramıyla tahkim ederek bir düzeltme yapıyor. Konuşmanın tamamı oldukça isabetli. Eskiden sadece “terörsüz Türkiye” deniliyordu, ancak sanki o noktadan bir evrilme yaşanıyor. Geçen gün bir DEVA Partisi milletvekilinin de açıkça “Vatan Partisi’nin birleşen ve bütünleşen Türkiye stratejisi doğrudur” dediğini gördüm. Kamuoyunda, Meclis Başkanı’nın konuşmalarında ve tüm partilerde bu stratejiye doğru bir eğilim görüyoruz.
Devlet Bahçeli’nin açıklamalarının bir başka ayrıntısı daha var. Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi lideri Mesut Barzani önceki gün Şırnak’a geldi. Barzani’nin şu an Kuzey Irak’ta resmi bir görevi yok; başbakan ya da herhangi bir devlet görevlisi değil, bir misafir. Onun yanında silahlı bir peşmerge ordusu vardı. Bence burada asıl tepkiyi Barzani’ye değil, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ve hükümete göstermeliyiz. Çünkü Şırnak’tan elini kolunu sallayarak silahlı birlik geçiyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti; “Sayın Barzani’nin koruması olarak yanınızda belirli sayıda insan bulunabilir veya sekretaryanız olabilir ama böyle silahla gelip Urfa’da, Diyarbakır’da, Mardin’de dolaşamazsınız” demelidir. Burada bir silah tekeli sorunu var. Barzani’nin hatasından öte, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir zaafı söz konusu. Devlet zaafını yenmek için bir “Milli Devlet Bildirgesi” yayımlamıştık. Vatan Partisi’nin içinde bulunduğu bir hükümette, buraya Amerika’nın, Almanya’nın, Çin’in veya Rusya’nın silahlı birlikleri giremez. Devlet başkanlarının yanında sınırlı sayıda personel bulunabilir, onları da Türk polisi veya jandarması korur. Barzani Türkiye’de kendini peşmergeleriyle koruyamaz; bu bir gösteri, bir şovdur. Türk devletinin bu tür şovlara izin vermemesi gerekir.
Sayın Bahçeli’nin, az önce konuştuğumuz Bese Hozat ile ilgili dikkat çektiği bir nokta daha var. Bahçeli, Hozat’ın “KCK Eş Başkanı” sıfatını kullanmasının emperyalist yapılara alenen hizmetkarlık olduğunu söylüyor ve çok haklı. PKK’nın üst çatı örgütü olarak gösterilen bu yapının eş başkanı, silah bırakma kararından sonra yine aynı sıfatla ilk silahı bırakan kişi oluyor. Burada dürüstlük yok. Halka gerçeği söyleyin; silah bıraktınız mı, bırakmadınız mı? Mert olun. Herkesin gözü önünde bir ateş yakıp silahları içine atıyorsunuz, sonra çıkıp “Biz af istemiyoruz” diyorsunuz. Eğer silahı bırakmaya devam edecekseniz, neden silahları ateşte yakma şovlarına başvuruyorsunuz? Ahlak ve dürüstlük bunu gerektirir. Abdullah Öcalan’ın 25-27 Şubat deklarasyonunun tam karşısında bir tavır koyuyorsunuz. Öcalan “Türk devletiyle ve milletiyle bütünleşme amacıyla silah bırakılacak ve örgüt kendini feshedecek” derken, siz “hareketimiz devam ediyor” diyorsunuz. KCK, PKK’nın disiplinine bağlı, emir altındaki bir örgüttür. Eğer PKK feshedildiyse, güdümündeki çatı örgütü de feshedilmiş demektir. Halka yalan söylemeyin.
Öcalan’ın çağrısının Suriye’deki PYD’yi, Irak’taki ve İran’daki yapıyı kapsayıp kapsamadığı tartışılıyor. Tartışılacak hiçbir tarafı yok; Abdullah Öcalan “tüm unsurlar” diyordu. Rahmetli TBMM Başkan Vekili de vefatından önce Öcalan’ın Suriye’nin kuzeyi, Kandil ve Türkiye’nin içi dahil her yerdeki bütün unsurları kastettiğini kamuoyuna açıklamıştı. İmralı’ya giden heyet de SDG’ye dair olumlu mesajlar aldıklarını belirtti. Ancak TBMM üyelerinin İmralı’ya gitmesi devlet zaafıdır. Görüşmeler yapılmalı ama bunun yolu heyet göndermek değil; Türk devleti Öcalan’ı güvenli bir şekilde Ankara’ya getirip görüştürür. Başka bir ülkenin egemenlik alanından insan getirebilen Türkiye, kendi egemenlik alanındaki bir hükümlüyü İmralı’dan Ankara’ya getiremiyor mu? Öcalan’ı muhatap haline getirmek, bu süreci dinamitler. Bu süreç iki örgüt arasında bir sözleşme değil, Türk devletinin planıdır; Öcalan da bu plana onurlu bir katkıda bulunmaktadır.
Milli Devlet Bildirgesi’ndeki acil programımızda DEM Parti’nin kapatılması da yer alıyor. PKK feshedildiğine göre, PKK ile bağını koparmayan DEM Parti de kapatılmalıdır. Bu, halkın siyasetten yasaklanması değil, bölücü bir partinin anayasaya göre kapatılması gerekliliğidir.
Tekrar ifade edelim: Af istemiyorsan, aftan yararlanamazsın. Kanunumuzun 5. maddesi, güvenlik makamlarına dilekçe vererek Türk milletiyle bütünleşme talebinde bulunanların aftan yararlanacağını açıkça belirtir. Bese Hozat “Suç işlemedim” diyerek on binlerce şehidimizi görmezden gelemez. Öcalan; ayrı devlet, federasyon veya kültürel özerklik yok diyor. Hozat ise “Kürdistan’da siyaset yapacağım” diyor. Bunlar hayaldir ve sonuçları olur. Bu bütünleşme sürecini bozmak isteyen küresel emperyalistlere fırsat vermemeliyiz. Hükümetin cesur bir af kanunuyla süreci tamamlaması gerekir. Eğer af istemezseniz, Türk askeri gereğini yapar ve hapse girersiniz. Bese Hozat’ın önündeki tercihler bunlardır. Yani 27 Şubat çizgisi çok önemli. Abdullah Öcalan’ın açıkladığı; Türk devletinin yaptığı plan ve onun önemli katılımıyla kamuoyuna 27 Şubat’ta duyurulan çizgi hayati önem taşıyor. Onu yakalarsak bu süreç başarıya ulaşır. Ama o 27 Şubat çağrısına zıt, süreci berhava eden açıklamalar yapmaya devam edersek bu kimsenin hayrına olmaz. Kimlikçi, etnik bölücü; ayrı devlet çıkaran açıklamalar ve bunu bir muhatabiyetle, sözleşmeyle, masayla, mutabakatla devam ettirmeye çalışan anlayışlar süreci berhava eder. Burada masa yok, mutabakat yok. Burada plan var, Abdullah Öcalan’ın katılımı var ve bu katılımla ilerleyen bir bütünleşme süreci var. Ama siz bunu başka bir sözleşme sürecine çevirmek isterseniz, bu sürecin sonu gelmez ve başarıya ulaşamaz. Bunun altını önemle çiziyoruz.
Üretim devrimi ufukta, öncü kadın ayakta. Kadın hareketinin çelik çekirdeği Öncü Kadın, genel kurultayını topluyor. Türk kadını devrime hazırlanıyor, yönetmek istiyor, geleceğini kendi elleriyle kuruyor. Devrimlerin içinden çıkıp gelen, dünyada eşi az bulunan Türk kadını müstesna ve örnek bir kadındır. 6 Aralık 2025 Cumartesi günü saat 10.30’da Ankara Akar Otel’de Öncü Kadın Genel Kurultayı’nda buluşuyoruz. Haydi görev başına!
Bu iklimde her şey yeniden anlam bulur. Türküler bizi söyler, biz türkülerimizi… Yaşamın her derinliğini türküyle mayalayan büyük milletimizin ölümsüz yaratımları, yurdumuz onun türkülerindedir.
Merhaba değerli izleyenler. Büyük bir heyecanla beklediğiniz “Engelleme” adlı programımız, tüm engelleri ve sorunları tartışacağımız bir platform oldu. Hükümete, yerel yönetimlere, demokratik kitle örgütlerine; hepimize düşen görev ve sorumluluklar neler? Uğur Becerikli’nin hazırlayıp sunduğu Engelleme, çarşamba saat 18.00’de Ulusal Kanal’da.
Değerli Ulusal Kanal izleyenleri, Çıkış Yolu programımız devam ediyor. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek’e sorularımızı yöneltmeye devam ediyoruz. Sayın Perinçek, hafta sonu 36. ve 39. Olağan Kurultay süreci yaşandı. Siz de gözlemlediniz; hatta Aydınlık gazetesinde yazı diziniz başladı. İsterseniz sizden ilk izlenimlerinizi alalım, kurultay nasıldı?
Bu CHP kurultayı, Avrupa ile bütünleşme konusunda Cumhuriyet Halk Partisi tarihinin en ileri, en aşırı kurultayı oldu. Hangi Avrupa ile? Zaten bir tane Avrupa var, o da yöneten, çürüyen Avrupa. Avrupa çöküyor; bunu biz söylemiyoruz, Avrupa’nın filozofları, siyasetçileri, fikir adamları, akademisyenleri, profesörleri ve ekonomistleri söylüyor. Fransız tarihçi Todd’un yazı dizisi var, yalnız o da değil; Avrupa’da “Biz çöküyoruz” demeyen tek bir ciddi insan yok. Herkes Avrupa’nın çöktüğünü görüyor, veriler de ortada. Alman ve Fransız ekonomileri çöküyor. Şimdi bu çöken ve çürüyen Avrupa ile bütünleşeceksiniz. Sen çürüme ile bütünleşiyorsun. Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu kurultayı, uluslararası küresel çürüme ile bütünleşme kurultayıdır. Çöken Avrupa’nın çatısı altında onunla birlikte çürürsün. Kapıya bir de NATO kilidi asıyorlar; yani kurtarıcı da istemiyorlar, NATO’yla o çürümeyi muhafaza altına alıyorlar. Bu, CHP açısından (tümünü temsil etmese de Özgür Özel kanadı açısından) sonuç itibarıyla bir intihar kurultayıdır.
Bu kurultay sakin görünse de programı sakin değil. “Yol arkadaşlığı” diye bir kavram çıkardılar. Meğer yol arkadaşlığı; birbirine sandalye atmak, birbirini ihbar etmek, belediyelerde vurgunculuk yaptığı için savcılığa bildirmekmiş. Yol arkadaşlığı seyahat arkadaşlığıdır, geçicidir. Oysa yoldaşlık; aynı yoldan giden, fedakarlık ve paylaşma yüklü bir kavramdır. “Yoldaş” dememek için bu “yol arkadaşlığı” modasını oturttular.
Atatürk zamanındaki kurultaylara bakıyorsunuz; fikirlerin tartışıldığı, nezaketin, edebin, terbiyenin olduğu, partinin disiplini ve hukukunun işlediği kurultaylar. Oysa burada Genel Başkan’ın konuşması bile dinlenmiyor, salon boşalıyor. Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye’nin milli ve devrimci geleneklerinden tamamen kopmuş. Altı Ok da bu kurultayda tamamen çöpe atılmış durumda. “Çağa uyum sağlıyoruz” diyerek devletçiliği, Atatürk’ün ekonomiyi milli menfaat temelinde yönlendiren gücü olmaktan çıkarıp, serbest piyasa içinde sıradan bir aktör haline getiriyorlar.
Avrupa Birliği’ne girmeyi stratejik hedef olarak koyuyorlar. AB’ye girdiğin zaman Ankara diye bir şey kalmıyor ki. Avrupa Birliği bir devletler topluluğu değil, bir devlettir. Siz Türk devleti olarak o devletin içinde bir federe devlet konumuna düşersiniz. Türk milletinin, işçisinin, emekçisinin, sanayicisinin menfaatlerini Brüksel’deki küresel efendilere teslim ediyorsunuz. Bu, küresel efendilere bir biat kurultayı olmuştur.
Aydınlık’ta devam eden yazı dizimde de belirttiğim gibi, CHP’nin ekonomi programının özü küresel sermaye güvencesidir. Türkiye’yi 1980’lerden bu yana iflasa sürükleyen; Turgut Özal’la başlayan, Kemal Derviş’le devam eden ve bugün Erdoğan ile süren programın bir benzeridir. Dünya Asya’ya doğru yönelmiş, Asya’dan yeni bir uygarlık yükselirken, Özgür Özeller batıya, yani batan gemiye doğru koşuyorlar.
En önemlisi, programda “Türk” kavramı bile yok. “Farklı kimlikler” vurgusu yapıyorlar. “Farklı kimlik” dediğiniz zaman milleti darmaduman edersiniz. Bu, hukuki bir tanımdır ve sizi kaçınılmaz olarak idari özerkliğe veya federe devlete götürür. Zaten Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı kabul ederek, Türkiye içinde ayrı otorite merkezlerine kapı aralıyorlar. Özeti bu. Farklı kimlik vurgusu son derece tehlikeli bir açıklama. Aynı zamanda bu farklı kimlik kavramıyla CHP, kendi kimliğini ilan etmiş oldu. Hangi kimliğini? Bölücü kimliğini. CHP bölücü kimliğini ileri sürdü. Bakınız, “Bu ülkede çok çeşitli etnik gruplardan, mezheplerden insanlar yaşıyor” derseniz bu başka bir şeydir, bu kimlik meselesi değildir. Ancak “kimlik” dediğiniz zaman, o mezhepsel ve etnik varlıklara hukuki bir otorite tanıyorsunuz. Bu çok önemli bir nokta.
Programın bu tarafı oldukça dikkat çekici. CHP’nin eski programlarında “Türk” kavramı 30-40 yerde geçerken, yeni programda bu sayı sıfıra inmiş durumda. Avrupa kavramı çokça kullanılırken Türk kavramının silinmesi, İslam ve milli irade kavramlarının ise geri plana itilmesi manidardır. Tamamen Avrupa standartlarına göre kurgulanmış bu kavramların sayısındaki değişimler çarpıcıdır.
Örneğin aile, Türk, İslam ve milli irade kavramları itibar kaybederken; “toplumsal cinsiyet”, “eşit yurttaşlık” gibi kavramların sayısı artmış. Aile kavramı eski programda 69 kez geçerken yenisinde 27’ye düşmüş; Alevi kavramı 4’ten 3’e, Atatürk 34’ten 22’ye gerilemiş. Buna karşın Avrupa Birliği 6’dan 12’ye, cinsel yönelim 0’dan 2’ye, demokrasi ise 88’den 106’ya çıkmış. “Eşit yurttaşlık” kavramı ise 0’dan 6’ya yükselmiş.
Buradaki “eşit yurttaşlık”tan kasıt, vatandaşların bireysel eşitliği değil, kimliklerin eşitliğidir. Yani Kürt kimliğine eşitlik, Arap kimliğine eşitlik gibi tanımlamalarla bizi federe devlete götüren bir yapı kurgulanıyor. Ayrıca vergi, tarım ve eğitim gibi konulara ayrılan yerin daralması, kalkınma gibi kavramların öne çıkarılması programın mantığını gösteriyor.
İşsizlik maddesindeki düşüşe bakınca, aslında “sadaka ekonomisi”ni savunan bir yaklaşım görüyoruz. “Tüm yurttaşlara gelir güvencesi” maddesi, çalışmadan üretmeden bir sosyal yardım kurgusunu çağrıştırıyor. Vatan Partisi’nin üretim devrimi ekonomisinde ise herkes çalışacak ve üretecektir; yardım sadece çalışamayacak durumda olan yaşlı veya engelli vatandaşlarımıza yapılır. Köylerde çalışacak insan bulamıyoruz çünkü üretim yerine tembelliğe dayalı destek modelleri teşvik ediliyor.
Kurultay sürecine baktığımızda, CHP’nin geleneksel şahsiyetli duruşunun kaybolduğunu görüyoruz. Eskiden Atatürk döneminde de fikirlerini cesurca savunan gruplar vardı, şimdi ise gürültüye getirilmiş bir süreç ve fikir beyan etmeyen bir yapı var. Kılıçdaroğlu’nun arınma sözlerine Özgür Özel “Esas bu zihniyetten arınacağız” diyerek yanıt verdi ancak İmamoğlu’nun tasfiye süreci çoktan başladı.
CHP’de arkadaşlık, vefa ve yoldaşlık kavramları çökmüş durumda. Etkin pişmanlıktan yararlananların bulunduğu, parti disiplininin kalmadığı bir “Etkin Pişmanlık Partisi”ne dönüştüler. Kurultaydaki “Özgür Gelecek” pankartı da İmamoğlu’nu tasfiye etme operasyonunun bir parçasıdır. Aydınlık Gazetesi’nin Mart ayında manşete taşıdığı gibi, Amerika at değiştirmiştir; Ekrem İmamoğlu’ndan vazgeçip Özgür Özel’i işaret etmiştir.
Amerika’nın çöken bir Avrupa üzerinden kurguladığı bu yapıda, CHP’nin içine sürüklendiği çıkmaz bellidir. Avrupa Birliği’nin liderleri bile geleceğin karanlık olduğunu itiraf ederken, CHP’nin bu çöken sisteme bel bağlaması bir siyasi körlüktür. Sosyalist Enternasyonal içindeki partiler de Türkiye’nin bölücülüğünü destekleyen bir çizgide ilerlemektedir.
Son olarak Papa’nın ziyaretini “cihan görevi” olarak değerlendiriyorum. Bu görevin ana maddesi, Fener Patrikhanesi’ni uluslararası bir makam olan “ekümenik” statüsüne kavuşturmaktır. Bu ziyaret hem Türkiye’nin Lozan’daki birliğini parçalamayı hem de Rusya’ya karşı Ortodoksluğu Amerika’nın kontrolüne almayı hedefleyen bir stratejidir. Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması gibi talepler de bu cihan görevinin bir parçasıdır. Kardeşim, Türkiye’de hangi Ortodoks kilisesi var ki okulunu açıyorsun? Yani oradan yetiştirdiğin insanlar nerede görev yapacak? Zaten cemaati olmayan kiliseler var. Türkiye’de maalesef Ortodoks vatandaşımız, Rum Ortodokslar pek kalmadı. Peki, o kiliseler niye açılıyor? Niye o ruhbanlar? Bence orada ruhban yetiştirilmiyor; orada siyasetçi yetiştiriliyor. Sonuç itibarıyla Türkiye’ye ve Rusya’ya karşı bölücü siyasetlerde yararlı olacak insanlar yetiştiriliyor. Zaten bu geleneksel bir şey. Bakın, Türkiye’de Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında başladı bu. Yani Hristiyanlıkla, Ortodokslukla, Katoliklikle Türkiye’de bölücülük yapma cereyanı Osmanlı’nın son zamanlarında başladı.
Sanırım süremizin de sonuna geldik. Çok teşekkür ederiz. Haftanın kitabı ve her zamanki gibi haftanın müziğiyle devam ediyoruz. Şimdi Frankfurt’ta can kardeşlerim var: Senar Ülger ve Selçuk Ülger. Selçuk’un burada resimleri de var ama bu Selçuk’un gençliği bugünkü haliyle pek benzemiyor. Selçuk, Ziraat Fakültesi mezunu; Nevşehirli, Orta Anadolulu bir kardeşimiz. 30-40 senedir Frankfurt’ta taksi şoförlüğü yapıyor, bir Mercedes sarı taksisi var.
Türk edebiyatçıları arasında Selçuk Ülger kadar kültürlü, birikimli çok az insan vardır. Bütün dostları Türkiye’nin edebiyatçılarıdır; evine gidip misafir olurlar. Evi, bu dostların fotoğraflarıyla bir sergi gibidir. Sofrası geniş, gönlü geniş, insanları kucaklayan biridir. Selçuk çok kaliteli bir arkadaş. Taksi şoförlüğünün çok büyük hatıraları var; bin bir türlü insanla karşılaşıyor ama hep insani ilişkiler kuruyor. Selçuk’ta çok kuvvetli bir insanlık var ve o çok iyi bir edebiyatçı.
“70 Yıllık Bekleyiş” onun son kitabı. Ondan evvel de iki tane önemli eseri var; biri “Kavanozdaki Yürek”. O da edebiyat bakımından çok esaslı bir kitaptır. Bir de Schiller’in “Turandot”unu çevirdiler Senar ile Selçuk. “Turan Kızı” diye çevirdiler. Aslında Turandot bir Türk prensesidir, Çin’de kraliçe olur. Schiller’in muhteşem bir kitabı; kadın özgürlüğü, kadın kişiliği ve haysiyeti bakımından çok önemli. Devlet Tiyatroları’nın repertuvarına alındı. İkisinin de Almancası, özellikle edebiyat Almancası çok iyidir.
Selçuk dil ile de çok ilgili. “Navigasyon”a “yol bulur” gibi çok güzel bir Türkçe kavram bulmuş; çok hoşuma gitti. Bizim dilimiz zor diyor. Dilimize yerleşen yabancı kelimelere üzülüyorum ama Selçuk’un bu Türkçe duyarlılığı çok kıymetli. Türk Dil Kurumu’na da buradan bir öneri yapmış olalım. “70 Yıllık Bekleyiş” hakikaten çok insancıl ve insan sevgisi dolu bir kitap; herkese tavsiye ediyorum. Devlet Tiyatroları’nı da “Turan Kızı”nı repertuvara aldıkları için tebrik ediyorum.
Sayın Peçek, müziğe geçmeden kısa bir bilgi vereyim. Barzani’nin ofisiyle ilgili ilk bölümde konuştuk; Bahçeli’nin açıklamalarına sert bir tepki geldi, Ömer Çelik de açıklama yaptı. Şimdi de İçişleri Bakanlığı’ndan o koruma görüntüleriyle ilgili iki müfettiş görevlendirilmiş ve soruşturma başlatılmış. Türkiye’nin hassasiyetini gösteriyor ama inşallah bu iş valinin sırtına yıkılmaz. Türk Devleti’nde zaaflar var, bunları aşmamız lazım. Vatan Partisi’nin “Milli Devlet Bildirgesi”ni de buradan gösterelim.
İsterseniz haftanın müziğiyle kapatmış olalım. Selçuk’la biz müzik de dinleriz. Onun misafirperverlikleri olağanüstüdür. Bu hafta ne dinleyelim diye sorduk, birkaç seçenek geldi. Ruhi Su’dan “Dam Üstüne Çul Serer”i seçtik. O, 1968’de cezaevlerinde çok modaydı. Bunu İstanbul’dan Frankfurt’a, edebiyatçı dostumuza yollayalım. Bir taksi şoförünün kendini böyle bir edebiyat üstadı olarak yetiştirmesi insanı çok mutlu ediyor. Selçuk’un o taksi hatıralarını bir kitap yapmasını bekliyoruz. Haftanın müziği olarak Ruhi Su’dan “Dam Üstüne Çul Serer” ile sizleri baş başa bırakıyoruz.

