Çıkış Yolu • 17.12.2025

Çıkış Yolu • 17.12.2025

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Söyleyenin dilinde, dinleyenin gönlünde, yedi bölge dört iklimde hep yeniden anlam bulur. Türküler bizi söyler, biz türkülerimizi; yaşamın her derinliğini türküyle mayalayan büyük milletimizin ölümsüz yaratımlarıdır yurdumuzun türküleri.

Merhaba değerli izleyenler. Büyük bir heyecanla beklediğiniz “Engelleme” adlı programımız, tüm engelleri ve bu alandaki sorunları tartışacağımız bir platform olacak. Hükümete, yerel yönetimlere ve demokratik kitle örgütlerine, yani hepimize düşen görev ve sorumluluklar neler? Uğur Becerikli’nin hazırlayıp sunduğu “Engelleme”, çarşamba saat 18.00’de Ulusal Kanal’da.

Bir “Çıkış Yolu” programında daha karşınızdayız. Hepinize iyi akşamlar diliyoruz. Her zaman olduğu gibi konuğumuz Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek; bu akşam Aydınlık Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Özlem Konur Usta ile birlikte sorularımızı yanıtlayacak. Sayın Perinçek, hoş geldiniz.

Bugün yoğun bir gündemimiz var. PKK’nın bütünleşme süreciyle ilgili komisyondaki çalışmalar sonuna doğru geldi, bu gelişmeleri ele alacağız. Avrupa ile Amerika arasındaki büyük çatlakları ve dünyanın konumunu inceleyeceğiz. Yakın zamanda Ekrem İmamoğlu’nun *Foreign Affairs* dergisine yazdığı makale üzerinde duracağız ve son olarak emek gündemiyle programımızı bitireceğiz. Emekle başlayıp emekle bitiriyoruz; zira Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri bu. Bugün karşımızda Bağ-Kur tescil mağdurları var; Sayın Mesut Yılmaz, Sayın Serkan Kurt ve Sayın Hüseyin Aslan. Hoş geldiniz. Sorununuz nedir, nasıl başladı ve çözüm önerileriniz neler? Kısaca sizden dinleyelim.

(Hüseyin Aslan): Öncelikle bizlere bu imkânı tanıdığınız için başta Doğu Başkanımıza, Ulusal Kanal’a ve Aydınlık Gazetesi’ne teşekkür ederim. Ben Hüseyin Aslan, 56 yaşındayım. 90 yılından beri esnaflık yapıyorum. Bağ-Kur primlerimizi yatıramadığımız dönemlerde, bizlere “Gelin başvurun” denilerek süreler tanındı. Ancak iki milat tarihi koydular: 4 Ekim 2000 ve 1 Ekim 2008. Bu tarihler arasındaki esnafların Bağ-Kur’a prim ödeme hakkını kapattılar. Şu anda EYT yasasına da dahil edilmedikleri için 60-70 yaşına gelmiş insanlar sağlık ve emeklilik haklarından mahrum kaldılar. 1479 sayılı Bağ-Kur Kanunu’nun 24, 25 ve 26. maddeleri, bu hakta kısıtlama yapılamayacağını söyler. Anayasa’nın 10. (eşitlik) ve 60. maddeleri de bu hakkı güvence altına alır. Devletin, kendi yasasına aykırı olan bu mağduriyeti gidermesini ve torba yasaya dahil edilmemizi bekliyoruz.

(Mesut Yılmaz): Başkanım, “Bağ-Kur tescil sorununu çözmeden bize uyku haramdır” demiştiniz. Bizi sahiplendiğiniz için teşekkür ederim. Devleti yönetenler, 6 Şubat depremi gibi büyük bir felakette dahi EYT sözünü yerine getirdiler. Bizim de 2016’da Cumhurbaşkanımızın imzaladığı 5. Esnaf Şûrası kararlarında ve 2022’de Çalışma Bakanımızın verdiği sözlerde olduğu gibi bu mağduriyetimizin giderilmesini istiyoruz. Devleti yönetenlerin verdiği söz, devleti bağlar. 50-70 yaş arası, yanında işçi çalıştırıp onu emekli eden ama kendisi emekli olamayan bir kitleyiz. Bu hak mağduriyetinin torba yasayla çözülmesini rica ediyoruz.

(Doğu Perinçek): Haklısınız, Bağ-Kur tescil sorunu mağduriyetin babasıdır. Hepinize hak veriyorum. Sayın Çalışma Bakanımızı önümüzdeki hafta içinde arayacağım, bu dileklerinizi kendisine ileteceğim ve sizlere geri dönüş yapacağım.

***

Kaynak Yayınları, tüm okurlarını 42. İstanbul TÜYAP Kitap Fuarı’na bekliyor. Dr. Doğu Perinçek’in yeni çıkan kitapları *Teknokrasi ve Yapay Zeka*, *Kemalist Devrim 9* ve *CHP Tarihçesi*, 13-21 Aralık tarihleri arasında Kaynak Yayınları standında.

Kaan Arslan, tarihten bugüne Süleymancılar gerçeğini yazdığı *FETÖ’nün Renklenme Merkezi Süleymancılar* kitabıyla fuarda.

Bu yıl Ankara’da 18-21 Aralık tarihlerinde yapılacak 2. Uluslararası Afet Film Festivali’nin jüri üyeleri belli oldu. Jüri başkanlığını usta yönetmen Derviş Zaim yapacak.

Suat Berbiş’in yazdığı, Gülriz Sururi’nin uyarladığı, Yelda Baskın’ın yönettiği *Pastorale Cevriye*, 16 Aralık Salı günü saat 20.00’de Büyükçekmece Atatürk Kültür Merkezi Bedia Muvahhit Gösteri Salonu’nda seyirciyle buluşuyor. 1930’lu ve 40’lı yılların İstanbul’unun anlatıldığı oyunda; mahallelerin arka sokaklarında yaşama tutunmaya çalışan kadınların, annelerin ve çocukların otoriteyle olan ilişkisi konu ediliyor.

Türk tiyatrosunun usta ismi Nilgün Belgün, kendi hayat hikâyesinden ilham alarak hazırladığı *Nilgün Belgün’le Aşk ve Komedi* isimli müzikli gösterisiyle 20 Aralık Cumartesi saat 20.30’da Akatlar Kültür Merkezi’nde sahnede olacak. Haftalarca hep bu anı beklemiş. Sumru Yavrucu’nun ses getiren tek kişilik komedi oyunu “Shirley”, günlük hayatının sıkıcılığı içinde kaybolmuş ve birçok kadın gibi artık hayallerini bile unutmuş olan Shirley Valentine’ın öyküsünü sahneye taşıyor. Shirley, 19 Aralık Cumartesi günü saat 20.30’da Kadıköy Eğitim Sahnesi’nde sergilenecek.

Değerli Ulusal Kanal izleyenleri, “Çıkış Yolu” programında Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek’e sorularımızı yöneltiyoruz.

Sayın Perinçek, en önemli gündemlerden bir tanesi bütünleşme süreci dediğimiz PKK’nın silah bırakma sürecidir. Komisyon toplantıları yapıldı, raporlar hazırlandı. AK Parti, MHP ve DEM Parti’nin bazı raporları çıktı ve içeriğine dair veriler paylaşıldı. Ancak öncesinde şu konu dikkatimi çekiyor: Sözcü yazarı Saygı Öztürk yakın dönemde bir yazı kaleme aldı ve Abdullah Öcalan’ın, komisyon raporlarına tam girmeyen bazı talepleri olduğuna dikkat çekti. Öcalan; etnik ve mezhebi durumun dikkate alınıp ana dilde eğitim yapılmasını, resmi dilin Kürtçe olmasını (şu aşamada istemese de) dile getiriyor. Yine Öztürk’e göre Öcalan, SDG’nin silah bırakmasına karşı çıkıyor, hatta SDG’ye bağlı kişilerin asker olmasalar bile polis olmalarını talep ediyor. Aynı zamanda, “Türkiye’de Türkler ve Kürtler olmak üzere iki güçlü halk var, bu iki halkın adı anayasada yer almalı ki benim çağrım karşılık bulsun” diyor ve anayasanın 66. maddesinde değişiklik yapılmasını istiyor. Ayrıca yerel yönetimlerin güçlendirilmesini ve Gabar Dağı’ndan çıkarılan petrolden yerel yönetimlere pay verilmesini önerdiğini yazıyor. 27 Şubat’ta Öcalan’ın bütünleşmeye dair bir açıklaması vardı. Siz de sık sık vurguluyorsunuz. Burada çelişen bir durum yok mu? Öcalan değişmeye mi başladı, farklı mesajlar mı veriyor?

Sayın Perinçek: Ben tabii Saygı Öztürk’ü değerli, namuslu ve dürüstlüğüyle tanınan bir gazeteci olarak bilirim. Ama ona bu bilgileri kim verdi, bilmiyorum. Ancak Abdullah Öcalan’ın, meclisten giden üç kişilik heyetle (MHP, AK Parti ve DEM Parti temsilcileri) yaptığı görüşmede bunları söylemesine hiçbir ihtimal vermiyorum. Çünkü 25-27 Şubat’ta ilan edilen tavırla bunlar arasında tam bir zıtlık var. Bu iddialar, süreci dinamitlemek ve kesinlikle süreçten vazgeçmek anlamını taşıyor. PKK’nın silah bırakması, kendini feshetmesi ve Türkiye’nin bütünleşmesi hedefine bu iddialarla gidilemez.

Abdullah Öcalan böyle akılsız iddialarda bulunamaz. 25-27 Şubat’ta ne diyordu? “PKK kongresi toplansın; devletle ve toplumla bütünleşmek amacıyla örgütü feshetsin ve silahları bıraksın.” Federe devletmiş, bağımsız Kürdistan’mış, federasyonmuş, idari özerklikmiş veya kültürel çözümlermiş; bunların tarihsel zemini yoktur, bunlar olacak şey değildir. Aradan geçen zamanda ne oldu da bu görüşlerden vazgeçildi? Bu ifadeler, “silahlar kuşanılsın ve eskiye dönelim” demektir. Bence burada bir sabotaj var, sürece bir yerden dinamit konuyor. Bunu; Zafer Partisi, İYİ Parti gibi Amerikan ve İsrail’i temsil eden partilerin söylemlerinde de görüyoruz. Bu partilerin tabanına sözümüz yok ancak en tepedekiler; Türk milliyetçiliği maskesi altında, tamamen Amerika-İsrail cephesinden süreci sabote ediyorlar. Geçmişlerine baktığımızda hep Gladio bağlantılarını görüyoruz.

Amerika, MHP’yi parçalamak istiyor çünkü MHP emperyalizme karşı konumlanıyor ve Türkiye-Rusya ittifakını savunuyor. Türk milliyetçiliğinin yaşayacağı yer Asya’dır. PKK içindeki Amerikancı unsurlarla, sahte Türk milliyetçileri aynı cephede buluştu. Hangi cephede? Anadolu ve Trakya coğrafyasında yaşayan insanların Türkiye Cumhuriyeti ve Türk milletinde buluşması sürecini torpilleme cephesinde.

Kaldı ki ana dilde eğitim konusu da gerçekçi değil. Türkiye’de Kürtler için ana dil Türkçedir. Kürtler, kendi aralarında, çarşıda, pazarda, ekonomide, siyasette Türkçe ile anlaşıyorlar. Bir ticaret kanununu veya hukuk metnini Kürtçeye çeviremezsiniz çünkü o dilin tarihinde buna uygun bir hukuk geleneği, felsefe veya bilimsel birikim oluşmamıştır. Abdullah Öcalan ile geçmişte yaptığım görüşmelerde, “Ben rüyalarımı bile Türkçe görüyorum” demiştir. PKK’nın mahkemelerinde, eğitimlerinde ve telsiz konuşmalarında ağırlıklı olarak Türkçe kullanılmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 66. maddesi mürekkeple değil, İstiklal Savaşı’nın kanıyla yazılmıştır. Silahla, terörle anayasa değiştirilemez. Avrupa Yerel Yönetim Özerklik Şartı gibi talepler de emperyalizmin dayatmalarıdır. Türkiye’nin bütünlüğü esastır ve bugün Güneydoğu, devletin yatırımlarıyla çok daha mamur hale gelmiştir. Abdullah Öcalan, eğer bu emperyalist taleplere geldiyse, o zaman kendi yazdığı 25-27 Şubat deklarasyonlarını çöpe atması gerekir. Ancak ben Öcalan’ın böyle bir noktada olduğuna inanmıyorum. Bu, gerçekçi olmayan bir iddiadır; bunu açıkça ifade edelim. Ancak ben esas konuya buradan gireyim. Saygı Öztürk’e bu “dinamitleri” kim verdi? “Bilgi” demeyeceğim çünkü bunların gerçek olmadığı kanısındayım. Saygı Öztürk’e burada bir namus borcu düşüyor; çünkü onlar gibi gazeteciler, önüne getirilen her bilgiyi haber yapmaz, doğruluğunu araştırırlar. Sonuç itibarıyla, kim verdi? Fethi Yıldız mı verdi?

O görüşmede bulunan üç milletvekili var. Biri Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkan Yardımcısı Fethi Yıldız; diğeri Kürt sorunuyla ilgili bilimsel çalışmaları olan AK Parti milletvekili Hüseyin Yayman; üçüncüsü ise Gülistan Hanım. Fethi Yıldız’ın veya Hüseyin Yayman’ın bu tür bilgileri vereceğine ihtimal vermiyorum, çünkü böyle bir gerçeklik yok. Bu nedenle Saygı Öztürk’ün, haberiyle ilgili kamuoyunu aydınlatması lazım. Sayın Fethi Yıldız ve Sayın Hüseyin Yayman’a da bir öneride bulunuyorum: Abdullah Öcalan’ın şunları söylediği şeklindeki yazı doğru mu? Böyle bir bilgi verdiniz mi? Onların da bunu açıklama sorumluluğu var.

Kaldı ki Öcalan, komisyon raporlarına göre “27 Şubat’a bağlıyım” demişti. 27 Şubat deklarasyonunda Öcalan ne diyordu? “PKK’ya bağlı tüm unsurlar silahlarını bırakacak ve kendilerini feshedecek.” Rahmetli Sırrı Süreyya Önder bunu; Irak’ın kuzeyindekiler, Suriye’nin kuzeyindekiler, Türkiye’nin içindekiler dahil her yerdeki unsurları kapsayacak şekilde açıklamıştı. Şimdi “Suriye’nin kuzeydoğusundakiler silah bırakmasın, polis olsun” deniliyor. Silah taşıdıktan sonra ister polis olsun ister asker, o bir devlet çekirdeğidir; Suriye’yi bölmenin silahlı gücüdür. Bir ülkede iki silahlı güç olmaz. Bunlar hayali şeyler.

Tekrar ediyorum; Saygı Öztürk’ün yazısında aktarılan bilgilerin gerçek olmadığı kanısındayım. Bunlar süreci dinamitleyen bilgilerdir. Hüseyin Yayman’ın bunu vermediği kanısındayım; Sayın Fethi Yıldız’ın da vermediğini düşünüyorum. Bilgiyi verenler bu süreci dinamitlemek için vermişlerdir. Saygı Öztürk vatansever bir insandır, bu konuyu aydınlatmak durumundadır. “Bana söylediler, yazdım” diye bir gazetecilik olmaz. Bu, Türkiye’nin geleceğini ilgilendiren, başarıya giden sürece mayın döşemek gibidir. Gazeteciyim diyerek kaynağını gizleyip, kamuoyunu aydınlatmamak sorumsuzluktur.

Suriye’nin kuzeyindeki SDG’nin geleceğine gelince; oradaki silahlı güç Türkiye’nin geleceğine kasteden, Suriye’yi fiilen bölmüş bir yapıdır. Arkasında Amerika ve İsrail olduğunu düşünürsek, namluların her an Türkiye’ye dönmesi ihtimali söz konusudur. Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türk polisi, böyle bir yapıyı anında, hatta kan dökmeden tasfiye eder. Türk ordusunun tankları girmeye başladığında o silahlı gücün orada kalma şansı yoktur. Suriye yönetimi de kendi ülkesinin bölünmesini kabul etmiyor; Rusya da orada ikinci bir İsrail devleti yuvalanmasına karşı. Amerika ve Avrupa’nın kendi içindeki çöküşü ortadayken, onlara güvenerek Suriye’yi bölme hayalleri gerçekçi değildir.

DEM Partisi de bu uydurmalardan vazgeçmelidir. Eğer “Abdullah Öcalan’ı tanımıyoruz” diyorlarsa bunu mertçe açıklasınlar. Sırrı Süreyya Önder, PKK içindeki bazı grupların bu süreci baltalamaya çalıştığını biliyordu. CHP lideri Özgür Özel’in “SDG, Suriye ordusundan daha büyük ve güçlü” şeklindeki açıklaması, Türkiye’ye ihanet niteliğindedir. Türkiye’nin bölünmesini destekleyen, bölücü bir silahlı gücü savunan bir anlayışın Türkiye’de iktidar olma şansı yoktur.

Özgür Özel, DEM Parti’ye yakın bir kanalda “Sekülerizme talep var” diyerek “demokratik anayasa”dan bahsediyor. Ancak anayasada etnik ve mezhepsel grupları tanımlayarak federatif bir yapıyı savunuyorlar. Bu, DEM Parti ile tam bir program beraberliğidir. PKK ile siyasi birlik yapanların siyasi mekanı mezardır. Ayrıca “sekülerizm” ifadesini kullanmak bile bir “Anglo-Sakson” yaklaşımıdır; Atatürk’ün geleneği ise devrimci laikliktir.

PKK’nın “Kürt milliyetini anayasaya sokalım” talebi, federe devletin ve bölünmenin yolunu açmak içindir. Buna asla izin verilemez. Abdullah Öcalan bile idari özerklik veya federasyon gibi çözümlerin tarihsel temeli olmadığını söylemişti. Türkiye’de PKK ve onun türevi partilerle bu süreç devam edemez. Süreç, Türkiye’nin bütünleşmesiyle ilerlemelidir. İç cepheyi zayıflatan bu bölücü unsurlardan kurtulmalı ve herkes imkansızlardan vazgeçmelidir. Şimdi Abdullah Öcalan adına yeni deklarasyonlar üretmeyelim. Gazete sütunlarında bu da başka bir Abdullah Öcalan deklarasyonu oluyor. Veyahut da Abdullah Öcalan’a da buradan söylesinler, “Abdullah hocalarına” söylesinler; onun ağzından bu tür açıklamalar yapılıyor. Bunlar doğru mu? Biz de Abdullah hocalarını tanıyalım. Şubatta şunu söylemişti, kasım-aralığa geldik, burada da şimdi bunu söylüyor. Tanıyalım, bundan sonra ne yapacaklarını da bilelim. Yani PKK, Türkiye’nin bütünleşmesi, devlette ve millette bütünleşme sürecinden vaz mı geçiyor? Bunu çok iyi tanıyalım, bilelim.

Sürecin bir de hukuki ayağı var biliyorsunuz. Komisyon toplantılarından sonra; MHP, AK Parti ve diğer partiler raporlarını oluşturdular. Basına yansıdığı kadarıyla bazı partiler raporu yayınladı ama öne çıkan şu: Suça karışanlar ve karışmayanlar ayrımı yapılacak. AK Parti ile MHP’de özellikle PKK’nın kendini feshettiği tespitinden sonra örgüt üyeliği, örgüte yardım, yataklık ve terör propagandasından kaynaklı işlenen suçların düşeceği belirtiliyor. Fakat dağda olanlar kendileri gelip teslim olacak, bu kişiler mahkeme süreçlerinden geçirilecek ve adli takiple her hafta imza verecek. Dağda olanlarla ilgili bir kırmızı çizgi konuluyor; deniyor ki “eline silah almayanlar için bu süreç işleyecek”. Eyleme karışanlar için de eylemin türüne göre ceza alacaklar.

Şimdi çok üzülerek, biraz da mahcup bir şekilde, utanarak söylüyorum: Bu koskoca AK Parti ve Milliyetçi Hareket Partisi’nde hukuk bilgisi bu kadar mı? Koskoca Türkiye’yi yöneten AK Parti ve ona ortak olan MHP… Sizin şu söylediklerinizi hukuk fakültesinin birinci sınıfındaki “hukuk başlangıcı” dersinde okuyanlar bile söylemez. Bakın sırayla ele alalım: Suç işleyen ile işlemeyen arasındaki ayrımı nasıl yapabilirsiniz? Suçun varlığına tek başına mahkemeler karar verebilir. Yoksa idari otoriteler; valiler, emniyetler, kaymakamlar, İçişleri Bakanları, Bakanlar Kurulu, Kabine, hatta Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan dahi “suç işleyen-işlemeyen” diye bir ayırma karar veremez.

İkincisi, yardım yataklık yapanların cezalarının düşeceği söyleniyor. Peki, yardım yataklık yapıldığına nasıl karar vereceksiniz? İdari kurumlar mı yapacak? Ya da “Eline silah aldı” ayrımını; valiler, kaymakamlar, emniyet müdürleri yapabilir mi? Hayır, onu da yargılamak zorundasınız. Yine “Eline silah alanlarla almayanlar” ayrımı… Bunu da sadece yargı karara bağlayabilir. Nereden biliyorsunuz eline silah alıp almadığını? Mahkemeye getirilir, yargılanır; deliller toplanır, tanıklar dinlenir ve en sonunda mahkeme, hukuki olarak kişinin kastına ve eylemine karar verir.

Dolayısıyla AK Parti ve MHP’nin önerileri, bugün sınırların ötesinde olduğu söylenen en az 15 bin PKK mensubunu kapsıyor. Siz bu 15 bin insanı; suç işledi mi işlemedi mi, yardım yataklık mı yaptı yoksa asli fail mi, eline silah aldı mı almadı mı, Ceza Kanunu’ndaki veya Terörle Mücadele Kanunu’ndaki hangi suçu işledi? Bunların hepsine tek tek mahkeme karar verebilir. Faraza bu 15 bin insan sınırı geçti, teslim oldu. Hepsini hapse attınız ve mahkemeler kurdunuz; bu 15 bin insanı 15-20 yılda yargılayamazsınız. Sorgular, delillerin toplanması, savunmalar, mütaalalar… Türkiye’de 150 tanıklı davalar bile 15-20 yıl sürüyor. İstinafı, temyizi var; bu süreç bunu kaldırır mı?

Ey MHP, ey AK Parti! Sayın Cumhurbaşkanı’na da sesleniyorum: Bunlar nasıl raporlar böyle? Hukukla hiçbir ilgisi olmayan, suç işleyen-işlemeyen ayrımı gibi konular mahkemede karar verilecek işlerdir. Bunlar 15-20 yılda karara bağlanırsa, o zaman bu süreç kalır mı? Süreç zaten şu anda zehirlenmeye başladı ve beklemeye tahammülü yok. Siz kalkıp öyle çözümler üretiyorsunuz ki -diğer partiler de benzer şeyler söylüyor- bu sorun 15-20 yıl yokuşa sürülecek. Yazık ya!

Tam başarıya ulaşabilecek bir hareket başlamış, PKK silahları bırakma ve feshetme kararı almış, Abdullah Öcalan olumlu bir tavır alıp 25-27 Şubat deklarasyonunu yayınlamışken; tam bu olumlu gelişmeler yaşanıyorken, birdenbire Amerika ve İsrail’in oyunlarına gelip bu süreci zehirleyeceksiniz. Amerika ve İsrail, Türkiye’yi sadece silahlarıyla tehdit etmiyor, bu yolla da tehdit ediyor. Türkiye’nin bu meseleyi çözmemesi; Amerika ve İsrail için Ege’den, Doğu Akdeniz’den, Kıbrıs’tan ve Suriye’nin kuzeydoğusundan Türkiye’ye yönelik güncel tehditleri sürdürmek demek.

“Kimse Türkiye’ye bir şey yapamaz, bunlar tehdit değil” demek de yanlıştır. Karşıda Amerika, İsrail ve Yunanistan toplamı var. Türkiye, bu küresel güçlerin yarattığı tehdide karşı Türk Silahlı Kuvvetleri’nin caydırıcılığı ve uluslararası ittifaklarla göğüs gerebilir. Böylesine kritik bir dönemde iç cepheyi birleştirmek varken, süreci erteleyerek çok ağır sorumluluklar altına giriyorsunuz.

Biz Vatan Partisi olarak Mart ayından beri bir af kanununu savunuyoruz. Yargılamayla çözüm yapılamaz, çünkü yargılama demek bu işi çözmemek demektir. 15 bin kişiyi yeniden yargılamak zaten süreci çöpe atmaktır. Ayrıca yurt dışındaki insanlara “Gel, seni hapse atacağım, sonra 10-15 yıl yargılayacağım” derseniz kimse gelmez. Bu raporlarda öngörülen çözümlerle bir tek kişi bile gelmez. Ankara’ya bağıra bağıra sesleniyorum: 15 bin insanı yargılayarak bu sorunu çözemezsiniz. Bu öneriler süreci baltalayan ve zehirleyen, hukuk bilgisi açısından da çok ciddi bir sığlık içeren yaklaşımlardır. Avrupa ve Amerika arasındaki tarihsel sürece baktığımızda, Güney Latin Amerika’da devletlerin İspanyol emperyalizmine karşı verdiği silahlı kurtuluş mücadelelerini (örneğin Bolivar önderliğindeki hareketleri) görürüz. Kuzey Amerika’da ise 1776’da İngiliz emperyalizmine karşı yürütülen kurtuluş savaşı zaferle sonuçlanmıştır. 18. yüzyılın sonlarına denk gelen bu bağımsızlık mücadelesinden bugüne yaklaşık 249 yıl geçmiştir. Bugün yaşananlar, o dönemdeki Amerika-Avrupa ayrışmasına benzeyen, oldukça derin ve sert bir bölünmedir. Amerika-Avrupa savaşı olacağını söylemiyorum ancak sistemdeki çatlaklar çok belirgindir.

Örneğin, Trump’ın yeni milli güvenlik raporunda Avrupa medeniyetinin çöktüğü ve stratejik olarak bittiği vurgulanıyor. Alman Başbakanı Mertz ise iki gün önce “Pax Americana”nın, yani Amerika’nın dünyayı tek kutuplu bir efendi olarak yönettiği dönemin geride kaldığını ifade etti. “Avrupa medeniyeti bitmiştir” demek “kahrolsun Avrupa”, “Pax Americana bitmiştir” demek ise “kahrolsun Amerika” demektir. İlginç olan şudur ki, bu sloganlar artık halklar tarafından değil, küresel devletlerin liderleri tarafından dile getirilmektedir. Atlantik uygarlığı çöküyor; hem Amerika’nın Avrupa hakkındaki hem de Avrupalı liderlerin Amerika hakkındaki tespitleri kendi açılarından doğrudur. Bu iki durumu birleştirdiğimizde, emperyalist kapitalist sistemin sonuna geldiğimizi görebiliriz.

1945 yılında, İkinci Dünya Savaşı’ndan demokrasi ülkeleri Sovyetler Birliği’nin büyük fedakarlıklarıyla (yaklaşık 17 milyon kayıp) zaferle çıkmıştı. O tarihten sonra Amerika liderliğinde bir Atlantik sistemi oluştu. Bugün ise o sistemin tamamen bölündüğünü ve birbirine kılıç çektiğini görüyoruz. Trump, Avrupa içindeki vatanseverleri desteklerken, Avrupa’nın liderleri de Amerika’da Biden’ı destekliyor. Bu durum, bölünmenin hem küresel çapta hem de iç cephelerde yaşandığını gösteriyor.

Dünya, büyük devrimci atılımların eşiğindedir. Çin Halk Cumhuriyeti, Vietnam, Laos, Kamboçya, Kuzey Kore, Venezuela ve Küba gibi emperyalizme direnen coğrafyalar; Şanghay İşbirliği Örgütü bünyesinde toplanan Asya ülkeleri, Afrika ve Latin Amerika’daki bölgesel birlikler yükselmektedir. Türkiye de bu devrimci yükselişin en önündeki ülkelerden biridir.

Türkiye, 1980’de Turgut Özal ile başlayan “dünya ekonomisiyle bütünleşme” sürecinin sonuna gelmiştir. 2014’te Silivri duvarının yıkılması, Türkiye için yeni bir dönemi başlatmıştır. Bu tarihten itibaren iktidar, Amerika ile karşı karşıya gelmiş, Fethullahçı yapılanmayı tasfiye etmiş ve Fırat Kalkanı ile sınır ötesinde operasyonlar gerçekleştirmiştir. Şimdi ise Türkiye’nin üretim ekonomisine geçeceği, Asya’da konumlanacağı bir üretim devrimi aşamasındayız. Türkiye, Atlantik sisteminden gelen silahlı tehditlere karşı koymalı ve bu darboğazdan ancak üretim devrimiyle çıkmalıdır.

Amerika’nın strateji belgelerinde artık Orta Doğu’dan ziyade Batı Yarımküre’ye odaklanması, bir tür “Monroe Doktrini”ne dönüş olarak okunabilir. 1950’de dünya üretiminin yüzde 50’sine sahip olan ABD’nin payı, bugün yüzde 15’lere düşmüştür. Karşısında Çin, Rusya, İran ve Türkiye gibi önemli güçler yükselmiştir. Trump, bu gerçekleri kabul eden bir yaklaşımı temsil ediyor. Amerika, dolar saltanatına dayalı haraç sisteminin çöküşüyle birlikte, kaynaklarını savaşlara gömmek yerine ekonomisini canlandırmanın yollarını arıyor.

Almanya’da yükselen iki parti, “Alternatif Parti” (AfD) ve Sahra Wagenknecht’in kurduğu “Bündnis Sahra Wagenknecht” (BSW), mevcut dünya gerçeklerinin bir ifadesidir. Son kongrelerinde NATO karşıtlığı, Ukrayna’ya yardımların kesilmesi, Rusya ile iş birliğine dönülmesi ve Almanya’nın bağımsızlığı gibi vurgular öne çıkmıştır. Bu partilerin gelecekte Almanya yönetiminde belirleyici olacağı öngörülmektedir. Vatan Partisi olarak bizler, Almanya’daki Türkleri bu partilerde aktif olmaya davet ediyoruz. Türklerin yoğun olduğu bu siyasi hareketlerin, Türkiye-Almanya ilişkileri ve dünya dengeleri açısından gelecekte çok önemli bir rol oynayacağı açıktır. 350.000, Avrupa için çok büyük bir rakam. Sayın Deniz Yıldırım ve Berlin yöneticimiz Mimar Emre Ünver, Sahra Wagenknecht’in kongresine katıldılar. Orada yeni başkan Sevim Dağdelen ile bir araya geldiler; fotoğrafları da mevcut. Almanya’dan Can Çakır arkadaşımız da konuyu not etmiş. Kendisinin belirttiğine göre; aslında barajı geçmiş olmalarına rağmen, Hristiyan Birlik Partileri (CDU/CSU), SPD ve Yeşiller gibi sistem partileri, oyların yeniden sayılması talebini reddetmişler. Çünkü oyların yeniden sayılması durumunda, bu partiler toplamda 40 civarında milletvekili kaybedebilirler. Hatta Can Çakır, bir Yeşiller seçim uzmanının, “Rusya oyları çalmış, kendi lehine değiştirmiş olabilir” gibi tuhaf bir çıkış yaptığını da aktarıyor. Yani orada bile Rusya korkusunu görmüş oluyoruz. Elbette bunu istemezler ama bir de Alman Anayasa Mahkemesi (Bundesverfassungsgericht) var. Bakalım mahkeme ne karar verecek?

Sayın Perinçek, dünyanın nereye gittiğini ve Batı medeniyetinin çöküşünü çok güzel anlattınız. Ancak Türkiye’de dünya doğuya giderken hâlâ batıya yönelenler var. Örneğin, CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu, Foreign Affairs dergisinde, yani CFR (ABD Dış İlişkiler Konseyi) ile bağlantılı, ABD derin devletine yakın bir yayın organında “Türkiye’de İkinci Perde” başlıklı bir yazı yayımladı. Orada tamamen Batı yanlısı, Avrupa ile bütünleşme çizgisini savunan ve NATO’daki görevleri hatırlatan bir yaklaşım sergiliyor. Hatta Türkiye’nin Rus enerjisine ve Çin tedarik zincirine bağımlı hale geldiğini savunarak, bundan kurtulmayı ve Gümrük Birliği’nin işe yarar olduğunu iddia ediyor. Bu tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bakın, İmamoğlu’nun Foreign Affairs’e yazdığı yazıdan daha önemlisi, Cumhuriyet Halk Partisi’nin son kurultayında oy birliğiyle aldığı karardır. “Avrupa ile bütünleşme” kararı aldılar. Ya Avrupa çöküyor, Avrupa çürümüş durumda! Cumhuriyet Halk Partisi, çöken Avrupa’ya katılarak bu çöküşü paylaşacak. Koskoca kongre yapılıyor, orada “Hayır, Avrupa’ya katılmayacağız, bağımsız Türkiye, Atatürk devrimleri, Altı Ok” diyen tek bir adam çıkmıyor mu? Belki tek tek sorsanız içlerinden bazıları “Ben bunu benimsemiyorum” diyecektir ancak bağımsız Türkiye’yi, Altı Ok’u ya da Atatürk devrimini savunacak cesaretten yoksunlar. Dolayısıyla CHP’nin bu Avrupa ile bütünleşme programı iflas etmiş, tarihin çöplüğüne atılmış bir programdır. Asya’dan bir medeniyet yükseliyor, Avrupa ise çöküyor. Bunu Trump da, Avrupalı filozoflar ve uzmanlar da söylüyor. Ali Mercan’ın yazılarını okuyoruz, bizi çok aydınlatıyor. Bu ortamda CHP kurultayı kalkıp “Bizim temel programımız Avrupa’ya katılmaktır” diyor. Sen bir çöküşe, bir çürümeye katılıyorsun.

İmamoğlu’nun bütün ümidi de bu. Onu hapisten kim kurtaracak? Türk hukuku, mahkemeler veya avukatlar değil; olsa olsa Amerika veya Avrupa kurtarır diye düşünüyor. Siz çöken Avrupa’ya katılıyorsanız, tüm umudunuz da o çöken Avrupa’dır. Türkiye’nin hukukuna, yargısına ve milletine dair bir umutları yok. Oysa Avrupa’nın kendini kurtaracak hali mi var? Savaşacak gücü, ekonomisi, genç nüfusu yok. Kimi kurtaracak? Yazıda İmamoğlu, “Türkiye Avrupa hukukuna uyum sürecini yeniden başlatmalıdır” diyor. Zaten anayasamıza kısmen Avrupa hukuku girdi bile. Hatta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarını denetleyecek bir parlamenter organ kurulmalıdır diyor. Avrupa Birliği’ne katıldığınız zaman başkentiniz Ankara değil, Brüksel olur. Sen Atatürk’ün kurduğu Ankara’dan vazgeçip Brüksel’in önünde secdeye mi varıyorsun? Mahkemen de AİHM mi olacak? İmamoğlu, Foreign Affairs’e yazdığı yazıyla, “Ey Avrupa’nın büyükleri, beni kurtarın” diye sesleniyor. Bu konuda başka söyleyeceğiniz bir şey var mı?

Ekonomiye geçelim mi? Asgari ücrete ilişkin çalışmalar başladı, komisyon ilk toplantısını yaptı ancak işçi tarafı masada yoktu. Türk-İş, Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun yapısının değişmesi gerektiğini, bu yöntemle adil bir ücret belirlenemeyeceğini belirterek değişiklik yapılana kadar masada olmayacağını açıkladı. Hak-İş de Türk-İş’e destek verdi. 18 Aralık’ta ikinci toplantı yapılacak. İşçi geçinemiyor, işveren ise maliyetlerin artışından yakınıyor. Asgari ücrette çözüm ne olmalı?

Sayın Ergün Atalay, işçi sınıfımız için bir şans; dirayeti ve dürüstlüğüyle örnek bir sendikacıdır. Türk-İş’in bu süreçteki tavrı son derece isabetlidir. Sadece asgari ücret değil, Ergün Atalay’ın yönettiği Türk-İş, emek mücadelesiyle vatan mücadelesini bütünleştirdi. Türkiye toprağına ayağını basarak, emekçilerin taleplerine cevap verecek bir mevziye yerleşti. Ancak asgari ücret meselesinde şunu belirtmeliyim: Asgari ücreti artırsanız bile üç-beş ay içinde enflasyonla o artış sıfıra iner. Çözüm, üretimin büyümesindedir. Üretim artarsa; işçiye, çiftçiye, esnafa, sanayiciye dağıtılacak gelir büyür. Asgari ücreti reel olarak artıracak, enflasyon altında ezilmesini önleyecek biricik çözüm “Üretim Devrimi”dir.

Sıradan bir işçiyle öncü işçi arasındaki fark burada ortaya çıkar. Vatan Partili işçi, bilinçli ve örgütlüdür. Kendiliğindencilik, yani bilincimizin egemen sınıflar tarafından belirlenmesi tuzağına düşmez. Öncü işçi, Vatan Partisi’nin programıyla hareket eder. Evet, asgari ücretin artması için çalışacağız, bu bir kazanımdır ancak geçicidir. Köklü çözüm; bölüşüm ilişkilerine müdahale etmek, kaynakları üretime yönlendirmek, sanayiye ve hizmetlere yatırım yapmak ve büyüyen üretimi adil paylaşmaktır. Hedefimiz; milli güçlerin birleşmesiyle üreticilerin milli hükümetini kurmaktır.

Sayın Perinçek, programın sonuna gelirken hatırlatmalar yapalım. Bu Cumartesi TÜYAP Kitap Fuarı’ndasınız. Yeni kitaplarınız çıktı, imza gününüz ve konferansınız var.

Evet, Cumartesi günü saat 12.00’de TÜYAP Kitap Fuarı’nda imza günüm var. “Teknokrasi ve Yapay Zeka” ile Kemalist Devrim dizisinin dokuzuncusu olan “CHP Tarihçisi” isimli yeni kitaplarımı imzalayacağım. Saat 15.45’te ise “Üretim Devrimi ve Yükselen Asya Uygarlığı” başlıklı bir konferans vereceğim. Ayrıca Kaan Aslan kardeşimiz de “FETÖ’nün Renklendirme Merkezi: Süleymancı Gerçeği” kitabını imzalayacak. Pazar günü ise Marmara Üniversitesi’nde saat 13.00’te Türk Devrimi Sempozyumu’na katılıyorum. 26 Aralık Cuma günü de saat 19.00’da Büyük Çamlıca’da İstanbul İl Başkanlığımızın düzenlediği, sazlı sözlü yılbaşı yemeğinde buluşacağız. Herkesi davet ediyorum. Gelin orada türkülerimizi, şarkılarımızı söyleyelim; horonlarımızı, halaylarımızı, zeybeklerimizi hep birlikte oynayalım. Bir “asolist”imiz de var, onu şimdilik saklıyoruz; sürpriz olsun.

Sayın Perinçek, isterseniz haftanın kitabı ve müziğiyle devam edelim. Haftanın kitabı, 1970’ler öncesinden tanıdığım, arkadaşım Fevziye Özberk’in eseri. Arkadaşım, 1970’lerde hapislerde yattı. Kendisi İstanbul Teknik Üniversitesi mezunu bir mühendistir, kaliteli bir aydındır. Son zamanlarda Fevziye kendini Türk Devrimi’nin seçkin şahsiyetlerini incelemeye, onların hayatları üzerine yazılar yazmaya ve kitaplar çıkartmaya verdi. Hakikaten bunlar hep emek ürünü, çok kaynakla beslenen kitaplar.

Fevziye Özberk’in Kaynak Yayınları’ndan çıkan son kitabı “Enver Paşa ve İttihatçılığın Kemalizme Dönüşümü”dür. Bana da bir paye bahşetti ve kitabın sunuşunu yazmamı istedi; ben de seve seve yazdım. Enver Paşa üzerine Türkiye’de yazılmış başka kitaplar, hatta üç ciltlik eserler de var ama bu çalışma, doğru bir konumdan ve çok kaynağın incelenmesiyle üretilmiş değişik bir Enver Paşa kitabı. Herkes okusun, ben okudum ve o incelemenin sonucu olarak bir sunuş yazdım. Haftanın kitabı budur.

Sayın Perinçek, şunu da hatırlatalım: 27 Aralık’ta Ankara’da yılbaşı yemeğimiz var. Yemeğin adı: “Yeni Yılda İktidar Yürüyüşünde Güçlü Ankara Yemeği”. 26 Aralık Cuma akşamı İstanbul’da, 27 Aralık Cumartesi akşamı ise Ankara’da yılbaşı eğlencesi yapıyoruz. 27 Aralık çok anlamlı bir tarih; Atatürk’ün 1919 yılında Sivas’tan Ankara’ya geliş günüdür. Ankara’ya girerken Seymenler tarafından karşılandığı çok güzel bir güne denk geliyor.

Ankara etkinliği saat 19.00’da, Taş Mahal Davet ve Balo Salonu’nda yapılacak. Ankara yemeği için rezervasyon numarası: 0542 687 95 58. İstanbul için bilet iletişimi ise 0506 680 61 60 numarasından sağlanabilir. Ben her iki etkinliğe de katılacağım. Hepinizi davet ediyoruz; Çamlıca’da da güzel bir yer ayarladık. Orada hep beraber çalacağız, oynayacağız. Yeni yıla büyük umutlarla girelim, Asya’nın yükselişini, güneşin Asya’dan doğuşunu halaylarımızla, zeybeklerimizle, horonlarımızla hep beraber selamlayalım.

Haftanın müziğiyle bitirelim. “Hoş Gelişler Ola Mustafa Kemal Paşa” türküsü, aslında ilk kez Enver Paşa için yakılmıştı. Sonradan Mustafa Kemal Paşa’nın devrim önderliği döneminde sözleri değiştirildi. İsterseniz tarihsel sırayla önce Enver Paşa’yı, ardından Mustafa Kemal Paşa’yı çalalım.

Ayrıca pazar günü Marmara Üniversitesi’nde saat 13.00’te gerçekleşecek konferansımıza da bekliyoruz; orada Türk Devrimi’nin geldiği yeri konuşacağız.

Değerli Ulusal Kanal izleyenleri, “Bir Çıkış Yolu” programının daha sonuna geldik. Ben Nadir Temeloğlu; Aydınlık Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Sayın Özlem Konur Usta ile birlikte Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek’e sorularımızı yönelttik. Kendisine teşekkür ediyoruz. Hepinize iyi akşamlar dileriz. 2025 yılında daha çok “Çıkış Yolu” programında görüşmek dileğiyle, sevgiler, saygılar.

Paylaş