Çıkış Yolu • 25.04.2018

Çıkış Yolu • 25.04.2018

Bu geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu Cumhuriyeti. Bir halkın yüzde elliye elli ikiye bölündüğü bir durum tasvuru… Türk milletinin battığı yönü… Ben yere atar ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bu ülkedeki bu yangın, Irak’taki bu… Hayır da birleş; birleşmek güzel. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz. Söz veriyoruz.

Merhaba değerli izleyiciler, “Yeni Bir Çıkış Yolu” programıyla birlikteyiz. Birkaç dakika geciktik, özür dileriz. Bu arada intercom da kulağımdan çıktı; emanet olduğu için İstanbul’dan getirdiğim buraya uymadı. Sevgili izleyiciler, konuğum Vatan Partisi Lideri ve Cumhurbaşkanı Adayı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Bugün seyircilerimize sözümüz şuydu: 68’i konuşacaktık ama olaylar bizim programı aştı. Yurtta neler yaşıyoruz, gerçekten onu da konuşuruz. Ama ben şeye rağmen… Cumhurbaşkanlığı kampanyasına rağmen, bir hafta ya da özel bir gün, hangi günse artık… O günlere anlamlı bir günde… 68’in başladığı 29 Nisan var. 29 Nisan’da başladı 68. 68’in günleri geldi. Tamamdır, doğrudur.

Şimdi ben sizi epeydir görmüyorum. O programdan beri görmüyorum ve oturup iki kelime bile laf edemedik. Evet, daha hangi konuları konuşalım bile diyemedik. Seçimi konuşacağız diye bir genel mutabakat olduğunu varsaydım efendim. Ama bu arada bir rapor verelim isterseniz. Ne yaptınız bu ara?

Valla Merzifon, Amasya, Tokat… Bu geçen haftaydı. Bu haftada Antep, Hatay, Samandağ… Ondan sonra da Aydın, Nazilli, İzmir. Antep, Hatay… Böyle basit bir yay çizmiş olduk. Kuzeydoğu var; Güneydoğu’nun başladığı yer Antep, Hatay, Suriye sınırı. Oradan elimizi batıya da uzattık. Sonra İstanbul’a geldik. Oradan Ege’ye geçtik; İzmir, Aydın, Nazilli ve Ankara.

Nazilli hangi ilçenin? Aydın’ın. Ama tabii bakın şimdi bu da önemli. Nazilli Cumhuriyet kimlikli bir kent. Onun için onu hep böyle bağımsız düşünüyoruz. Bir ilin gölgesinde düşünemiyorum. Evet, öyle var; Tarsus’tu, Nazilli’de öyle. Her vilayetin öyle bir ilçesi var biliyor musunuz? Evde babayla rekabet halinde olan bir tane büyük oğul var. Hatta onlar hep il olmak için uğraşır dururlar.

Efendim, nasıldı oralar? Seçim havası başlamış mı?

Tabii. Özellikle Antep ve Hatay beni çok duygulandırdı. Oralarda Suriye’nin Amerikan füzeleriyle bombalanmasına karşı halkın tamamının birleştiğini görüyoruz. Türk vatanseverliğinin nasıl yoğunlaştığını, yükseldiğini görüyoruz. Amerikan emperyalizmine karşı duruş çok güçlü oralarda. Antep olsun, Hatay olsun… Türkiye’de üretimin en çok yapıldığı kentler. Mesela Türkiye’nin maydanozunun yüzde seksen beşini Samandağ yetiştiriyor. Düşünün, seksen beş milyona maydanoz yetiştiren yer Samandağ. E tabii Antep’in ekonomisi; hem sanayisiyle, hem ticaretiyle, hem tarımıyla… Hatay’ın tarımı çok zengin. Sanayide de tabii önemli ataklar var. Bir de oraları aynı zamanda büyük tarihsel miraslara sahip olan illerimiz. Yani milattan öncelerden geliyor. Mesela Antakya’yı…

Ben Aydın’ı soracağım ama siz hep böyle Hatay’a kaçıyorsunuz. Yok, kaçak yapar mıyım? Aydın muhteşem. Aydın sizin gençlik döneminizden kalma bir göz ağrısı mı? 68’in sonraki evresiyle de bağlantılı geliyor. Mesela orada TV’den, bütün Ege’ye yayın yapan ama 79 ülkeden, Türkiye’den de seyredilen bir televizyon var. Aydın merkezde ama İzmir’de, Denizli’de bürosu var. Orada 5 gazeteciyle görüştüm. 2 saat sürdü. O 5 gazetecideki niteliği gördüm. Yani bizim koca koca televizyonlarımızda o nitelikte, o birikimde, o kadar dikkatli Türkiye ve dünyayı izleyen çok az insan var. O benim Anadolu’ya olan güvenimi ve Anadolu’daki aydın birikimine olan güvenimi çok artırdı. Çok güzel sorular sordular. Beş gazeteci beni sorguya çekti ve şunu gördüm: Hakikaten çok iyi biliyorlar, izliyorlar. Bilgiye dayanan ve Türkiye’nin geleceği bakımından son derece kritik sorular… O bakımdan mutluyum.

Aydın toplantımız çok iyiydi. Sorulardan biri şuydu: “Söke’nin köylerinde kapısını çalıp gireceğiniz evler var mı?” Ben de oturdum; Söke’nin Avşar, Serçin, Köprüalan bütün o köylerimizden muhtarlarımız… 50 yıllık arkadaşlarım. 1960-1970’ten beri Söke köylerinde hepsinde arkadaşlarım var. Onların isimlerini saydım. Büyük televizyonlarda böyle sorular sormuyorlar. Hayata dair, insana dair bir şey var mı? Bir de entelektüel birikim; Türkiye’nin dış politikası, güvenlik siyaseti, bunların irdelenmesine yönelik soruları da büyük televizyonlardaki yöneticilerin sorularından çok daha kritik, çok daha anlamlı sorular.

Dün 23 Nisan’da Ulusal Egemenlik Bayramı’nın, Meclisimizin ilk kuruluşunun 98. yılıydı. Oradaki törenlere bir biçimde katılma imkanınız oldu mu? 2020’de nasıl bir Türkiye? Devrimci bir Türkiye. 2020’de olağanüstü çözümlerin başladığı bir Türkiye. Başladı diyorsunuz da… Tabii o üç yıl, beş yıl sürecek. Bir Atatürk devrimi diyelim; 1914’lerden de başlatabiliriz. Ta 38’lere kadar gidiyor. Türkiye şimdi devrimci, köklü çözümler dönemine girdi. Onun için 2020 o köklü çözümlerin düğüm noktasında, merkezinde olan bir yıl.

Şimdi seçim adaylığını koydunuz, iddialısınız. Diyelim ki kazanamadınız. Buna rağmen de mi böyle olacak? Evet, buna rağmen böyle olacak. Çünkü dünya 24 Haziran’dan sonra da dönmeye devam ediyor. O dönüşler Türkiye’yi zaten devrime götüren dönüşler. Onun için İstiklal Savaşı’mıza benzeyen bir tarihsel sürecin içindeyiz. O süreçte örneğin Atatürk Anadolu’da “Meclisi toplayalım” diyor. Sivas Kongresi’nden sonra heyeti temsiliye toplantısı vardır. Orada yalnız kalıyor. Kendi arkadaşları, komutan arkadaşları bile “Yok” diyorlar. Ama büyük devrimci, geleceği gören Mustafa Kemal Paşa ne diyor? “İstanbul’da İstiklal Savaşı yönetilmez. İngilizlerin dizinin dibinde İstiklal Savaşı’nı yöneten bir hükümet, bir meclis olmaz.”

Bugün İstanbul… İki tane İstanbul var. Bir Tayyip Erdoğan’ın İstanbul’u var, bir de Abdullah Gül, Kılıçdaroğlu, Fethullah Gülen, HDP, PKK ve İYİ Parti’nin olduğu ikinci İstanbul. Ama onlarda çözüm yok, çıkış yolu yok. Ankara, Vatan Partisi; PKK ve FETÖ dışındaki bütün kuvvetleri kucaklayacağız. Milleti kucaklıyoruz.

Hepsini karşı safa koydunuz şu anda. Ben koymuyorum ki; PKK ve FETÖ ile birlikte hükümet kurmak isteyenler zaten karşı tarafta. Tayyip Erdoğan yönetimi de “Deprem var önümüzde” diyor. Bir hükümet “Deprem var” der mi? “Depreme çözüm var” der. 16 yıldır sen iktidardasın. Türkiye’yi seçime götüreceğine; hükümet de sende, meclis de sende, her şey sende. Çöz! Ne değişecek 24 Haziran’dan sonra? O, çözümsüzlüğün itirafıdır. Amerikan füzesinin sırtına binerek, Amerikan füzesinin üstüne oturarak Türkiye’nin hiçbir çözümü yoktur.

Dış borç yükü gelmiş 430 milyar dolara. Bu seneki 70 milyar dolar dış ödemeler açığı öngörülüyor. Bunun altından Tayyip Erdoğan’ın kalkma şansı yok ama Vatan Partisi’nin var. Tayyip Erdoğan, sistemin çözümünün içinde çırpınmaktan başka bir şey yapamıyor. O çırpınışın sonucu olarak paldır küldür bir seçime götürüyorlar. Kendine güvenen, çözecek olan bir hükümetin kararı değil bu. Zaten bir darbe; kendisi söyledi, “Kararı aldık” dedi. Kararı alamazsın. Devlet Bahçeli ile Tayyip Erdoğan hiçbir şekilde Meclis’e bir erken seçim dayatamaz. Meclis’in yetkilerine el koydular, darbe yaptılar.

Bu seçimin erkene alınmasının sebebi ne? Ekonomik riskler mi? Ekonomi, ekonomik tehditler Türkiye için aynı zamanda güvenlik tehdididir. Ekonomisi bir ülkenin çöküş eşiğine geldiyse, güvenliği de tehdit altındadır. Bunlar ne oldu? Dilencilerin hükümetini kurdular. 16 yıldır yaptıkları iş; dünyanın büyük finans merkezlerinden, bankalarından sıcak para dilenmek. Dilencilerin hükümetine son veriyoruz. Artık Türkiye’yi üretenler, üreticiler… Dün Aydın Sanayi Odası’nı ziyaret ettim, çok değerli bir yönetimi var. Ekonomik olarak bugünkü sistem tam bir çıkmazda. Ancak olağanüstü çözümlerle Türkiye ekonomisini tekrar ayağa kaldırabiliriz.

Sayın Bahçeli 17 Nisan’da “Türkiye seçime gitmeli” dedi. Ertesi gün, yani 18’inde Sayın Erdoğan konuştu, “24 Haziran olsun” dedi. Siz buna darbe dediniz. Ne değişti? 26 Ağustos olsaydı önünüzde 4 ay vardı. Bu 4 ay içinde seçimle ilgili süreleri, hazırlıkları, propagandayı, ön seçimi sığdırabilirdiniz. Uyum yasalarını çıkarırdınız. Biz 26 Ağustos olsaydı “Hazırız” dedik. Bugün de “Hazırız” diyoruz ama ortamda çakallar var, sırtlanlar var, yılanlar var, fareler var. Hep kanunlar çiğnenerek gidiliyor. Meclis’e dayatılması bir darbeydi. “Karar aldık” diyerek Meclis’i bir kere şehit ettiler. Gazi Meclis şehit oldu.

Tam heyecanlı yerindeyiz. Bir ara verelim mi? Olur tabii.

Değerli izleyiciler, çok kısa bir aramız olacak. Ardından Sayın Perinçek kaldığı yerde devam edecek.

Sevgili izleyiciler, tekrar merhaba. “Çıkış Yolu” devam ediyor. Konuğum Vatan Partisi Lideri Sayın Dr. Doğu Perinçek. Birinci bölümde dedim ki; “17’sinde Bahçeli erken seçimi gündeme getirdiğinde ‘Hazırız’ dediniz, 18’inde Erdoğan ’24 Haziran’ deyince ‘Darbe’ dediniz.” Biraz daha mı… Pek çok izleyici ve okuyucu bana mesaj gönderdi. Sayın Perinçek, iş kendine dayanıncaya kadar Erdoğan’a “darbe yapıyorsun” demedi. Birdenbire iş kendisine dayanınca… 26 Ağustos seçimi bir darbe değil, erken seçimdir; çünkü 26 Ağustos’a kadar kanunların öngördüğü süreleri uygulama imkânı vardır. Anayasamıza göre erken seçim en az 3 ay sonra yapılıyor. Ancak fevkalade durumlarda, olağanüstü hâllerde süre daraltılabiliyor. Biz 26 Ağustos dendiğinde baktık, 4 aylık bir süre var ve buna hazırız. Ama 24 Haziran dendiği zaman o seçim, erken seçim değil; ormanda seçim ve darbedir. Biz ormandaki seçime de, oradaki sırtlanlarla, çakallarla, yılanlarla boğuşmaya da hazırız. Çünkü biz ormanın aslanıyız, Vatan Partisi ormanın aslanıdır. Kimin aslan, kimin çakal, kimin yılan olduğunu ömrümüzdeki süreçte göreceğiz. Türkiye’de 24 Haziran ile takvim bitmiyor.

26 Ağustos’ta seçim yapılsaydı hukuka uyulacak, uyum yasaları getirilecek ve seçim sürecinde yasalar uygulanabilecekti. Ön seçim yapılabilecek, Cumhurbaşkanı adayı göstermek ve imza toplamak için yeterli süreler kalacaktı. Şimdi ne oldu? Ön seçim yok, hiçbir şey yok. Mafyatik bir meclis kuruyorlar; gerekçeleri de “zaman yok” diyorlar. İşte bu darbedir. Zaman yok demek, hukuku uygulamamak ve demokratik süreçleri katletmektir. Millet mi seçecek şimdi adayları? Bir tek Vatan Partisi ön seçim yapacak. Diğer bütün partiler, lider mafyaları; Tayyip Erdoğan’ın etrafındaki grup, Kılıçdaroğlu’nun etrafındaki grup, Devlet Bahçeli’nin etrafındaki grup adayları kendi aralarında belirleyecekler. Millet seçmeyecek, liderler kendi mafyalarını meclise dolduracak. Millet meclisi değil, mafyalardan oluşan bir meclis oluşacak. Bu, meclise karşı bir darbedir.

Biz, 27 Ocak’ta olağanüstü kurultayımızı bunun için topladık. Türkiye olağanüstü bir sürece girdi, bu süreçte her şey olabilir. Olağanüstü kurultayımızda oy birliğiyle Cumhurbaşkanı adayımızı belirledik; o, Vatan Partisi’nin genel başkanıdır. Genel başkan her zaman hükümeti yönetmeye görevli siyasetçidir. Türkiye’nin girdiği olağanüstü döneme uygun olarak parti içinde tartıştık ve genel başkanı hükümet başkanı olarak önerdik. Biz sonbaharda seçim olur diye hesap etmiştik; yani Haziran’ın üzerine 3 ay koyduk, Eylül-Ekim gibi… 26 Ağustos takvimi buna uyan bir takvimdir. O zaman 1 Haziran’a kadar 100 bin imza toplama hedefini önümüze koyduk ve şu anda 70 bin imza toplamış durumdayız.

Bugünkü seçim mevzuatı açısından bu imzaların geçerliliği yok. Çünkü 70 bin vatandaşımızın ilçe seçim kurullarına gitmesi gerekiyor. Şimdi onları seferber edeceğiz; ilçe seçim kurullarına başvurmaları için her türlü yardımı yapacağız. Partimiz gereken hizmetleri sunacak, bütün üyelerimiz en az on kişiyi ilçe seçim kuruluna taşıyacak. 4 ila 8 Mayıs arasında o 100 bin imzayı toplayacağız. Ama bu ormanda seçim; propaganda süresi, ön seçim zamanı, hepsi sıkıştırılmış durumda. Ve hileler, muvazalar başladı. 15 milletvekili şu partiden bu partiye geçti. Bugün bakıyorsunuz o milletvekilleri yine CHP sırasında oturuyor. Hukukta muvaza, kanunlara hile yapmaktır. Bu çok önemli bir konu.

15 tane koyunu buradan alıp şuraya götürmek bile bir zaman ister. Genel başkan parmağıyla işaret ediyor, sen öbür partiye geç diyor, geçiyor. Böyle bir siyasi ahlak olabilir mi? Sizin dışınızdaki muhalefet partileri bunu sorun etmediler, hatta mecliste destek verdiler. Çünkü “hukuk devleti” diye bir problemleri yok. En çok hukuktan söz edenlerin, hukukun çiğnenmesine karşı hiçbir hassasiyetlerinin olmadığı ortaya çıktı. Koskoca meclisten bir tane bile “Siz meclisin erken seçim kararını gasp edemezsiniz, karar makamı Yüce Meclistir” diyecek milletvekili çıkmadı.

Sistem bütünüyle çürümüş durumda. AKP iktidarı, MHP ve sözde muhalefet eden meclisteki partileriyle sistem toptan çöküyor. Ne milletvekillerine ne de Cumhurbaşkanı adaylarına yeterli propaganda süresi var. Bir hukuk devleti nosyonuyla, bu statüko içerisinde ellerine bir milletvekilliği geçirmişler, hiçbir iktidar iddiaları yok. Türkiye’yi yönetmeye en ufak cesaretleri ve programları yok. Tekrar aynı koltukları koruyabilecekleri bir ortak karar almış oldular. Tolga Candaş’ın da yazdığı gibi, Doğu Perinçek’ten başka bu seçim darbesine itiraz eden bir muhalefet partisi çıkmadı.

Hukukun çiğnendiği ve çiğneneceğinin ilan edildiği bir seçim bu. Niçin anayasa erken seçimde 3 aylık asgari bir süre koyuyor? Çünkü demokratik süreçler bir seçim için en kısa hangi sürede yerine getirilebilir diye hesap etmiş. Şimdi bütün o süreler daraltılıyor. İktidarın ahlaksızlığına, iktidarın darbesine başka bir ahlaksızlıkla cevap vermek çözüm mü? Hukuk dışılığa, hukuk dışılıkla cevap verilebilir mi? Biz “bu ahlaki değil, hukuki değil” diyoruz.

Bugün arkadaşlarımız; Utku Reyhan, Hasan Korkmazcan, Nusret Senem ve Mehmet Cengiz Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK) gittiler. Cumhurbaşkanlığı için gerekli 100 bin imzayı toplamak için 5 günlük süre olağanüstü zor bir şey. YSK’nın aslında bu süreyi uzatabileceği imkânlar var. Milletvekili adaylığı için 21 Mayıs’a kadar süre var ama Cumhurbaşkanı adaylığı için 8 Mayıs’a kadar. Cumhurbaşkanı adayı 4-5 tane, kontrol etmek çok kolay. Ama bu, tek başına Vatan Partisi’ni hedef alan bir uygulama. Sedye’deki insan, hastanedeki, dağdaki, bayırdaki, köylü, işçi… Hepsi ilçe seçim kuruluna gelecek, masraf yapacak, kuyruğa girecek.

E-Devlet o kadar basit ve kolay ki; şifreyle girilir, garantilidir, sayması kolaydır. Çobanın bile E-Devlet şifresi var. Bugün Türkiye’de işlemlerin %70’inden fazlası E-Devlet ile yapılıyor. İsteyen ilçe seçim kuruluna gider dilekçesini verir, isteyen de E-Devlet üzerinden vatandaşlık hakkını kullanır. Zaten dilekçe hakkının kullanılmasına ilişkin bir kanun var; anayasada güvence altına alınmış bir haktır bu. Biliyorsunuz 1214’ten bu yana İngiltere’de Magna Carta ile anayasal hakların temeli atılmıştır ve bu hakların en önemlilerinden biri dilekçe hakkıdır. Şimdi siz, bu dilekçe hakkını ortadan kaldırıyor veya ağır bir şekilde zedeliyorsunuz.

E-devlet üzerinden veya dilekçe yoluyla bu işlemler pekâlâ yapılabilirken, bugün devlet hala çok sayıda işlemi eski yöntemlerle yürütüyor. Günlerce çok sayıda memuru adliyelerde, ilçe seçim kurullarında görevlendiriyorsunuz; bu da güvenlik sorunları yaratıyor. Beş gün boyunca o kadar memurun orada çalışması yerine, topladığımız dilekçeler verildiğinde, bunların kontrolü ve ilgili formların doldurulması çok daha kısa sürede yapılabilir. Madem bu kadar çok memuru bu işe tahsis ediyorsunuz; o memurlar, dilekçeler geldiğinde TC kimlik numaraları üzerinden her türlü kontrolü yapabilir ve vatandaş da dilekçe hakkını kullanmış olur.

E-devlet üzerinden yapıldığında ise süreç çok daha kolaylaşır. Vatandaş şifresiyle sisteme girer; hile yapılamaz. Hasta yatağındaki vatandaştan yayladaki çobana, fabrikadaki işçiden memura kadar herkes hakkını kullanabilir. Çalışma günlerinde bir işçinin fabrikadan çıkıp o uzun kuyruklarda beklemesi nasıl mümkün olacak? Postaneden pul almıyorsunuz ki; hele ki birden fazla aday dilekçe toplamaya karar verirse ilçe seçim kurullarındaki yığılmaları çözmek imkansızlaşacaktır. Kanunlar ihtimaller dikkate alınarak yapılır; 100 bin imza toplayan aday gösterir dediğinize göre, 8-10 kişi aynı anda başvurduğunda ne yapacaksınız? Bir taksi şoförü taksisini kapıya park edip o kuyrukta saatlerce nasıl bekleyecek?

Fakat biz bütün bu zorlukları yeneceğiz. Bu zorlukları, seçimin “ormanda” yapıldığını vatandaşa anlatmak için gösteriyoruz. Zorlukları aşacağımız bir döneme girdik. Kesinlikle imza toplayabiliriz, hiç şüphemiz yok. Biz her türlü zorluğu yenmeye göre koşullanmış bir partiyiz. Silivri Duvarı’nın kapısına nasıl 80-100 bin kişiyi yığdıysak, ilçe seçim kurullarının kapısına da vatandaşlarımızı getirir ve imzaları atarız. Biz, bunların Vatan Partisi’nden korkusunu, sistemin çürüdüğünü ve hukuku çiğnemek zorunda kaldıklarını gösteriyoruz.

Partinizde bu kampanya süresince olağanüstü bir durum ilan ettiğinizi duydum. 4 Mayıs’a kadar yoğunlaşıp netice almak istiyorsunuz, öyle değil mi? 4 Mayıs’ta ilk günden itibaren yüksek hedeflere ulaşacağız. Bütün üyelerimiz sabah 8-9’da başlayıp çalışma saatleri bitene kadar eşini, dostunu, çevresini ilçe seçim kurullarına taşıyacak ve o 100 bin imzayı tamamlayacağız. Bu sıkışmayı, anayasa mahkemesine bireysel başvuru hakkımızı kullanarak da taşıyacağız. Hem Cumhurbaşkanı adayının seçilme hakkı hem de vatandaşların aday gösterme hakkı anayasal güvence altındadır; bu haklara tecavüz ediliyor.

***

Hukuk düzeni yok, “ormanda seçim” ifadesini bu yüzden kullanıyorum. Türkiye’de bir hukuk vardır ama sistem çökünce hukuk da kalmaz. “Ormanın aslanı var” diyoruz; biz ormanın aslanıyız. Atatürk de o kargaşa, işgal ve çözümsüzlük döneminde –yani o ormanda– Türkiye’yi kurtardı. Sistem çöktüğü için bir olağanüstü döneme girdiğimizi saptadık. Olağanüstü dönemlerde hiç beklenmeyen olaylar yaşanır; Vatan Partisi de zor günlerin partisidir.

Silivri duvarını yıktığımızı, Ermeni soykırımı yalanını bitirdiğimizi, FETÖ darbesi sırasında televizyonlara çıkıp bunun Amerikancı bir darbe olduğunu haykırdığımızı unutmayın. O gün bizi hapse atan AKP ve bize karşı duran CHP, MHP ile o duvarı yıktık. Şimdi yine Türkiye böyle bir sürece giriyor; bu duvarı da yıkacağız. Ermeni soykırımı yalanına karşı mücadele ederken herkes “vazgeçin” dedi, “CIA ajanı ilan edilirsiniz” dediler. Ama biz o başarıyı kazandık.

Bugün “sistem çöküyor” diyoruz. Cumhurbaşkanı “deprem var” diyor; bu, kendi sistemlerinin çöktüğünün itirafıdır. Ekonomi verileri, dış ticaret açığı, sanayi ve tarımdaki daralma… İktidar darbe yapıyor, muhalefet hile hurda peşinde. Hiçbirinde umut yok. Bu sistemle Türkiye’nin bir yıl içinde 300 milyar doları aşkın bir borcu bulma ihtimali sıfır.

Ancak ben hayatımın en umutlu dönemini yaşıyorum. 1980’de Turgut Özal’ın neoliberal programı ilan edildiğinde bu sistemin yürümeyeceğini söylemiştim. Şimdi ise sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada neoliberal sistemin sonuna gelindiği konuşuluyor. Buradan Türkiye çok büyük bir çözümle çıkacak. Herkes bu çöküşü görüyor ve biz bu zorlukları aşacağız. Vatandaş bunları görüyor, yaşıyor. Mesela iş adamları, mesela bürokratlar, mesela ekonomistler… En bilinçli olan, süreci gören kesim iş adamlarıdır. TÜSİAD da bunlardan biri. 18 Ocak tarihinde TÜSİAD İstişare Kurulu Başkanı Sayın Tuncay Özilhan bir konuşma yaptı. Alın okuyun; o konuşmada bu sistemin çöktüğünü söylüyor. “Batı sistemi bitmiştir, ekonominin ve siyasetin merkezi doğuya kayıyor” diyor. Neoliberal politikalarla dünyanın da Türkiye’nin de devam etmesinin mümkün olmadığını; devletçi, halkçı siyasetlerin önümüzde olduğunu belirtiyor. Yani o da kendi diliyle, kendi üslubuyla bu sistemin bittiğini söylüyor.

Sizin gördüğünüzü AKP hükümeti niye görmüş olmasın? Onlar da görüyor bence. Ancak herkesin sınıfsal dayanakları, ideolojik bağlantıları, ayak bağları ve tortuları var. Mesela Amerikan koridorunun riskini gördüler ve oraya müdahale etmeye cesaret ettiler. Peki, ekonomide tedbir alamazlar mı? Tarikat rantçıları, sıcak para komisyoncuları, dolar ve borsa vurguncuları tarafından büyütülenlerin buradan çözümle çıkma kabiliyetleri yok. Çünkü dayandıkları sınıflar, devlet rantları yoluyla besledikleri çevreler var. Nasıl çıkacaklar? Çıkış yolu yok.

İkincisi, Amerikan füzesini alkışladılar. Çin’e güven vermiyorlar, Rusya’ya güven vermiyorlar, Suriye’ye “katil” diyorlar, İran’a hiç güven vermiyorlar. O zaman nasıl bir çıkış yolu bulacaklar? Komşularınızla iş birliği yapmadan, Çin ve Hindistan gibi Asya’nın yükselen büyük ekonomileriyle bütünleşmeden buradan çıkış yolu üretemezsiniz; sıfır ihtimal. AKP’nin önümüzdeki seçimden sonra kabinesinde yer alacağını söyleyen birisinin ifadesine göre; “Bundan sonra Çin’e yöneleceğiz, sorunlarımızı çözeceğiz” diyorlar. Nasıl çözeceksiniz? Çin’e gittiğiniz zaman onlara hangi yüzle bakacaksınız?

Ben Mayıs ayının başında Çin Halk Cumhuriyeti’ne davetliyim. Çin devlet yöneticileriyle buluşacağımız gün ve saat saptandı. Onlara ne diyeceğiz? Çin Halk Cumhuriyeti’nin elinde 4 trilyon dolar rezerv var. Onlara, “Gelin, Türkiye’yi bir üretim üssü haline getirelim; Türkiye’nin istihdam sorununu çözelim, büyük bir iş gücü seferberliği başlatalım, dış ticaret açığını kapatalım” diyeceğiz. Çin ile beraber ürettiğimiz malları her iki tarafta paylaşarak Kuzey Afrika’ya, Rusya’ya, Avrupa’ya ve güney komşularımıza ihraç edip birlikte kazanacağız.

Türkiye’nin güvenliği de aynı şekilde; Ege’den, Doğu Akdeniz’den başlar. Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Türkiye’ye karşı askeri tatbikatlar yapıyor. Çin’in güvenliği de İran-Arap körfezinden başlar, çünkü petrol ve doğal gazının yüzde 60-70’i oradan geliyor. Amerika’nın “Bir Kuşak Bir Yol” projesini kesen bir Kürdistan projesi var. Bu tehditler, Arap-İran körfezi üzerinde de bir tehdittir. Yani Çin’in güvenliği de Ege’den ve Doğu Akdeniz’den başlar. Vatan Partisi olarak yarın Türkiye’yi yönetecek hükümet olarak bu konularda tedbirlerimizi alıyor, anlaşmalarımızı yapıyoruz.

Sorunuza dönelim; Tayyip Erdoğan’ın bunları yapma kabiliyeti yok. Eğer olsaydı Amerikan füzeleri atıldığı zaman onları alkışlamazdı. Alkışladığı an iktidarı bitti; Çin’de bitti, Rusya’da bitti, İran’da bitti, Batı Asya’da bitti. Türkiye’nin sorunlarını çözme kabiliyeti olmadığını gösterdi. Devlet adamı değiller, devlet birikimleri yok.

Birileri içeride, biz ise dışarıda bir ittifak sistemi kurmaya çalışıyoruz. Biz milletle ittifak yapıyoruz. PKK, HDP ve FETÖ ile ittifak yapma şansımız yok; bunu silip attık. Ama HDP ve FETÖ dışındaki herkesle ittifak yapabiliriz. Şu anda CHP ve İYİ Parti, FETÖ, PKK ve HDP ile ittifak yaparak seçime gidiyor. Abdullah Gül, Fethullah Gülen, Kemal Kılıçdaroğlu, Meral Akşener, Selahattin Demirtaş… Bizim onların arasında olma şansımız yok. Kılıçdaroğlu’na partimizi ziyaret ettiklerinde “Bırakın, vazgeçin HDP’den ve FETÖ’den, gelin beraber iktidar olalım” dedik. Vatan Partisi ile CHP, FETÖ ve PKK’yı dışlayarak bir ittifak kursa kesin hükümet olurdu. Öbür tarafta ise Suriye’ye atılan füzeleri alkışlayan bir AKP ve “Kerkük’ü, Halep’i alacağız” mesajları veren bir MHP var. Bütün komşularla ilişkileri dinamitleyen bu unsurlarla Türkiye yönetilemez.

Tarih önümüze bir görev koydu: Milletimizle birleşmek. Tayyip Erdoğan, Bahçeli, FETÖ, PKK, Kılıçdaroğlu veya Meral Akşener; bu grupların hiçbiriyle Türkiye’nin sorunlarını çözme şansı yok. O zaman bu gruplar gidecek. 1918-1920 döneminde olduğu gibi, olağanüstü dönemlerde bu hesapları iyi yapmak lazım. “Bunlar çok kuvvetli, çok oy alıyor” diye bu kombinezonların içine girip vatanın satışına ortak olamayız.

HDP’nin olduğu veya Amerikan füzelerini alkışlayan bir ittifakta biz yokuz. Türkiye’yi yönetmek ve sorunlarını çözmek programımız açısından bakıyoruz. Koltuk kapalım diye bir bakış açımız olamaz, olursak kendimizi inkar etmiş oluruz. Bazıları “Doğu Bey biraz daha muhtedil olsaydı, Kılıçdaroğlu ve Akşener’in HDP ile ittifakını önleyebilirdi” diyor. Daha ne kadar muhtedil, ne kadar yumuşak olunur? Kılıçdaroğlu’na, Bülent Tezcan’a ve Haluk Koç’a üç kez söyledim: “HDP’den vazgeçin, bizim Cumhurbaşkanı adayımız siz olun, gelin birlikte iktidar olalım.” Örgütsüz solun ne kıymeti var? Solcu demek, “bu sistemi değiştireceğim” diyen demektir. Örgütsüz olarak karşınızdaki koca bir sistemi değiştiremezsiniz.

Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti ve Saadet Partisi kendi kararlarını versinler. Ancak Cumhuriyet Halk Partisi gibi bir parti, genel başkanını aday gösteremiyorsa o parti kapansın. Cumhurbaşkanı adaylarına bakarken şuna dikkat etmeliyiz: Bu aday Türkiye’ye yönelik tehditleri göğüsleyebilir mi? Mavi Vatan’ı koruyabilir mi? Güneyimizde PKK’yı bitirebilir mi? Kandil’e beyaz bayrak çektirebilir mi? Hiçbiri bunu yapamaz; çünkü hiçbiri İran’la, Suriye’yle, Irak’la iş birliğini savunmuyor. Oysa bu seçim bir hükümet başkanı seçimidir. Anayasa değişikliğiyle Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi gelmiştir; Cumhurbaşkanı artık hükümetin başıdır. Vatandaşlarımız bunu bilmeli. Onlar da sistemin içindeler. O bakımdan Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan’a göre onlara daha yakın; yani sistemin merkezine daha yakın olan bir aday. Ben bu konularda fazla yorum yapmak istemiyorum, o partilerin kendi sorunlarıdır. Ama adaylarını bir an önce göstermeleri gerekir. Yalnız ben şu yorumu yapıyorum: Bir parti kendi genel başkanını hükümet başkanı olarak aday gösterir. Gösteremiyorsa, CHP gibi bir parti, o zaman partiyi kapatması lazım. Eğer CHP ile anlaşabilseydik hükümet kurmak için; tamam, Kılıçdaroğlu’nun başkanlığında veyahut da ortak bir cumhurbaşkanı adayı bulurduk. Doğu Perinçek de olabilir, başkası da olabilir. Anlaştığı bir insanın başkanlığında hükümet projesi olabilirdi. Yalnız Cumhuriyet Halk Partisi’nin başından beri kendi genel başkanını aday gösteremediğini tespit ediyoruz. Bu da Cumhuriyet Halk Partisi’nin iktidar hedefine hazır olmadığını ve iktidar konusunda umutları olmadığını gösteren bir manzara.

Zaten Abdullah Gül ile hep beraberler. Oluşturdukları koalisyon; yani Fethullah Gülen, PKK, Kemal Kılıçdaroğlu ve İYİ Parti koalisyonu başından beri Abdullah Gül ile ilişkili. “Hapishaneler boşalsın” diye adalet yürüyüşleri yaptılar. Bizim hapishanelere tıktığımız unsurları tekrar çıkartıp ülkenin tepesine getirmeye çalışan bir koalisyon. Tabii Abdullah Gül de bu koalisyona çok uygun bir çözüm olarak gözüküyor. Bir programa sahip olmamak ve Tayyip düşmanlığı üzerinden işi götürmeye çalışmakla eleştirdiniz; oysa bir programları var: Amerika Birleşik Devletleri’nin Türkiye’de… Ama onu ifade etmiyorlar. Hep Tayyip düşmanlığı üzerinden gidiyorlar; tabii çünkü o kolaylarına geliyor. Toplumda Tayyip Erdoğan’a karşı çok büyük bir tepki ve protesto var, yıpranmış bir isim. O bakımdan “Biz Amerika Birleşik Devletleri’nin öngördüğü programı savunuyoruz” diye halkın karşısına çıkıp oy toplayacak halleri yok. “Tayyip Erdoğan’dan Türkiye’yi kurtaracağız” diye çıkıyorlar. Ama ne yapacakları konusunda ancak birtakım işaretlere bakarak değerlendirme yapabiliyoruz.

Benim bir tespitim var: Tayyip Erdoğan, kendisinin düşmanlığından hiç rahatsız değil; hatta bundan faydalanıyor, hatta tercih ediyor. Çünkü bütün seçimleri böyle kazandı. Kazanır, çünkü Tayyip Erdoğan düşmanlığı; FETÖ ve PKK ile rakipleri birleştiriyorsa bundan daha güzel bir şans olamaz. PKK ve FETÖ derken HDP’yi kastediyorum; HDP PKK’dır. HDP ile beraber yürüyen, hükümet projeleri yapan ve HDP’yi meclise sokmuş olan bir CHP var. HDP meclise girsin diye çırpınıp durdular ve meclise soktular. Hatta CHP’nin birtakım liderleri “Biz oyumuzu HDP’ye vereceğiz” dediler değil mi? Hatta CHP’nin kontrolündeki birtakım gazeteler sürekli HDP kampanyası yürüttüler. Böyle bir Cumhuriyet Halk Partisi var. O zaman Tayyip Erdoğan böyle bir rakipten hoşlanmaz mı? Bizatihi kamplaşma Tayyip Erdoğan’ın çok işine geliyor. Bakınız, en son anayasa referandumunda muhalefetin tamamı çok akıllı bir politika izledi. “Hedefimiz burada karşı çıktığımız Tayyip Erdoğan’dır. Ey Tayyip Bey, bu işten sen de zarara çıkacaksın, yol yakınken dön” dediler. Başta siz bunu söylediniz. Buradan çok iyi netice alındı. Yani düşünsenize, MHP Tayyip Bey’in yanına geçmesine rağmen…

(Teknik bir kesinti sonrası yayın devam ediyor.)

Sayın Perinçek, önceki bölüme ilişkin yarım kalmış bir sözünüz varsa devam edebiliriz. En son Tayyip Erdoğan’ın bu muhalefetten niçin memnun olduğunu konuşmuştuk, konu kapandı. Bir izleyicimiz sormuş: “Daha önceki programlarda Sayın Perinçek, Tayyip Erdoğan’a güvendiğini söylemişti. Şimdi Sayın Erdoğan Vatan Partisi’ni engellemeye çalışıyor.” Ben hangi programda güvendiğimi söylemişim? Ben hep “Güvenmiyoruz” diyenlere “Evet, biz de güvenmiyoruz ama Türkiye’ye güvenin” dedim. Çinlilerle, İranlılarla, Suriyelilerle konuşuyorum; onlar da “Tayyip Erdoğan’a güvenmiyoruz” diyorlar. Ben de “Evet, biz de güvenmiyoruz ama Türkiye’ye güvenin” diyorum.

Tayyip Erdoğan PKK’nın üzerine yürümekten vazgeçer mi? Vazgeçmez. Tekrar Amerika’ya döner mi? Dönemez. Ben bugüne kadar “Tayyip Erdoğan’a güveniyorum” diye hiçbir şekilde bir ifade kullanmadım, kullanmam. Bana bir tane çıkarsın, göstersinler. Ama “Peki Türkiye tekrar Amerika’ya dönecek mi, Tayyip Erdoğan tekrar Amerika’nın denetimine girecek mi?” diye sorarlarsa; hayır, girmeyecek. Hala o fikirdeyim. Girmeyeceğini hepimiz göreceğiz. Öyle bir seçenek yok. Çünkü Türkiye için öyle bir seçenek yok. İktidara talip olan veya şu anda iktidarda olan bir Tayyip Erdoğan’ın tekrar Amerika’ya dönme ihtimali sıfır. Bu güvenmekle ilgili bir şey değil, gerçekleri görmektir. Hiçbir zaman buralarda yanılmadım ve yanılmam; çünkü matematiksel olarak bütün bu süreçlere bakıyorum.

Başka bir izleyicimiz İstanbul’dan şöyle sormuş: “BOP eş başkanı Türkiye Cumhuriyeti’nin altını oymuş durumda. Sayın Perinçek, neden hala CHP’yi eleştiriyorsunuz?” BOP eş başkanı mı kaldı? Amerika Birleşik Devletleri’nin piyonlarıyla savaşan, onları hendeklere gömen bir Türkiye var. Fırat Kalkanı ile Amerikan-İsrail koridoruna Türk ordusu giriyor. Tayyip Erdoğan’a hâlâ BOP eş başkanı demek gülünçtür. BOP eş başkanlığı konusunu Türkiye’ye biz öğrettik. Vatan Partisi, 2004, 15 Şubat’tan sonra “BOP eş başkanıyım diyor” diye Sakarya’da, Adana’da otobüsün üzerinden konuşma yaptım. “Tayyip Erdoğan, Amerika ile birlikte bu haritaya gömülecek” dedim. Ama şu anda bir gerçek var; Tayyip Erdoğan artık BOP eş başkanı falan değil. Ne yapıyor? BOP ile savaşıyor. Astana süreci var. BOP eş başkanı Putin ile Ruhani’nin ortasında olur mu? Çin’e gidiyor; bir yanında Putin, bir yanında Xi Jinping, bir yanında Tayyip Erdoğan. Bu mu BOP eş başkanı? Saçmalıyoruz, ne alakası var? Konumlar, siyasetler ve mevziler değişiyor. Biz hâlâ gerçeklere bakmadan böyle saplantılarla gidiyoruz.

Amerika diyor ki: “Benim Türkiye’de iki tane düşmanım var; biri Doğu Perinçek, biri Tayyip Erdoğan.” Amerika, Türkiye’de hem Doğu Perinçek’i hem de Tayyip Erdoğan’ı hedef alıyor. O halde Tayyip Erdoğan nasıl BOP eş başkanı olur? Amerika’nın yıkmaya çalıştığı bir adam BOP eş başkanı olur mu? Bunlar hiç gerçekle ilgisi olmayan hesaplar. Eskiden BOP eş başkanıydı, 2014’e kadar. Eğer hâlâ BOP eş başkanı olsaydı, 15-16 Temmuz’da Amerika Tayyip Erdoğan’ı devirmeye kalkar mıydı? Hendek operasyonları yapılabilir miydi? Afrin’e girilebilir miydi? Türkiye Amerika ile savaşıyor. Afrin’e girerken, PKK’yı hendeklere gömerken, FETÖ’yü hapse atarken doğru bir şey yapıyor, “Doğru” diyoruz. Bizim politikamıza geldi diyoruz. Bütün dünya basını, Herald Tribune, New York Times, Wall Street Journal, Washington Post; Türkiye’nin Avrasya’ya kaydığını, bu politikanın mimarının Vatan Partisi ve Doğu Perinçek olduğunu, Tayyip Erdoğan’ın da buna uyum sağladığını yazıyor.

Diğer bir izleyicimiz İstanbul’dan, “AKP, Doğu Perinçek’in cumhurbaşkanı adaylığını engellemeye çalışıyor. Doğu Perinçek AKP’nin karşısında mı, yanında mı?” diye sormuş. Biz Türkiye’yi ne AKP’ye ve MHP’ye bırakacağız ne de karşısında Amerika’nın örgütlemeye çalıştığı Abdullah Gül, Kılıçdaroğlu, Fethullah Gülen, PKK, HDP ve Akşener koalisyonuna bırakacağız. İkisi de Türkiye için çözümsüzlüğü ifade ediyor. İtalyan siyaset bilimci Veneziani, “AKP’nin üst düzey yöneticileri arasında Doğu Perinçek’in fikirlerinin benimsendiğini, şüphesiz Perinçek ve çevresinin fikirlerini asla değiştirmediğini, fikrini hızla kaydıranın Erdoğan ve AKP olduğunu” belirtiyor. Amerikalı, Avrupalı, Alman, Fransız, hepsi gerçeği görüyor. “Tayyip Erdoğan İslami Kemalist oldu, Yeşil Kemalist oldu” diyorlar.

Ermeni meselesine geçelim. Bugün 24 Nisan, 1915 Ermeni tehcilinin 103. yıl dönümü. ABD Başkanı Donald Trump’ın ne söyleyeceği merak ediliyordu. Trump konuşmasında, Obama gibi “Büyük Felaket” (Meds Yeghern) dedi. Ermenistan’ın ilk başbakanı Ohannes Kaçaznuni’nin, 1923 yılında Bükreş’teki Taşnak Partisi kongresine sunduğu raporda; “Fransızların, İngilizlerin ‘Büyük Ermenistan’ dolduruşuna geldik. Talat Paşa’nın bize yalvarmasına rağmen isyana giriştik. Türkler kendi vatanlarını savundu. Büyük felakete biz neden olduk. Taşnak Partisi’ni kapatalım” dediğini biliyoruz. Bu rapor birçok dilde basıldı ve dünya kütüphanelerinde bu gerçekler yer alıyor.

Artık hiçbir ciddi devlet başkanı, hukuku çiğnemeden “Ermeni soykırımı”ndan bahsedemez. Çünkü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Perinçek-İsviçre ve Ali Mercan-İsviçre davalarında üç karar aldı. AİHM dedi ki: “1915 olayları, Yahudi soykırımı ile aynı sınıflamaya dahil değildir; çünkü mahkeme hükmü yok.” Mahkeme hükmü olmadığı için hiçbir belediye, parlamento veya cumhurbaşkanı “soykırım” diyemez. Trump’ın soykırım dememesinde de AİHM kararlarının rolü var. Amerikan hukukçuları da “AİHM’ye ters düşersin” diyorlar. Almanya’da meclis bir karar aldı ama hükümet bunun hukuki değil, siyasi bir karar olduğunu belirtti. Hollanda Dışişleri Bakanı da Perinçek-İsviçre davasından sonra hukuken soykırımdan söz etme haklarının olmadığını ifade etti. Bu başarıları kazandık ama yanımızda duran bir hükümet görmüyoruz. Hükümet, kazandığımız o davanın içeriğinin ve hangi mevziyi kazandığımızın maalesef farkında değil. Dışişleri Bakanlığı görevlilerinin açıklamalarından bunu görüyoruz. Sanki meclislerin, hükümetlerin, siyasi kurumların böyle bir karar alma yetkisi varmış da yanlış yapıyorlarmış gibi bir anlayış dile getiriliyor. Hâlbuki hükümet şunu söyleyemiyor: “Siz yetkili değilsiniz, böyle bir karar alamazsınız çünkü ortada bir mahkeme kararı yok.”

İşte Perinçek-İsviçre davası var. Bizim hükümetimiz ve Dışişleri Bakanlığı bu davadan söz ediyor ama Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararının içeriğini ve anlamını tam bilerek konuşmuyorlar. O zaman anlatmaya devam edeceksiniz. Elimizde öyle sağlam kararlar var ki bunlar kesin hükümlerdir. Biz hükümet olacağız ve göreceksiniz; hükümet olduktan sonra o kararların hepsini kaldırtacağız. Örneğin İsviçre Federal Mahkemesi, İsviçre Meclisi’ne Ermeni soykırımı kararını ve buna bağlı ceza hükümlerini değiştirmek zorunda olduğunuzu söyledi. Bir grup teklif etti, 120’ye karşı bilmem kaç oyla reddedildi ama o grup ısrar ediyor. “Meclisin aldığı bu karar yanlış, bizi reddettiler ama biz burada ısrar edeceğiz” diyerek devam ediyorlar.

(Mesaj okuma bölümü)
1970’lerde o dönemdeki Ermeni terör örgütü ASALA, pek çok diplomatımızı şehit etmişti. 30’dan fazla şehidimizi saygıyla anıyoruz. Onlardan biri de Galip Balkar idi. Belgrad Büyükelçisi’ydi. Kendisinin oldukça birikimli ve çok değerli bir diplomat olduğunu eski diplomatlardan şahsen dinlemişimdir. (Mesajı okur) “Ben Galip Balkar Bey’in yeğeniyim; Ermeni soykırımı yalanını bitirdiği için Doğu Perinçek’e teşekkür ederim” diye bir mesaj gelmiş.

Hazır Ermeni bahsi açılmışken bir soru sorayım. Ermenistan’da bugün önemli bir şey oldu. 11 gündür gösteriler vardı, sonunda üniformalı askerler sokağa indi ve eski Cumhurbaşkanı, şimdiki Başbakan Sarkisyan istifa etmek durumunda kaldı. Bunu bir “renkli devrim” olarak nitelemek mümkün mü? Öyle olduğu gözüküyor. Amerikancılar, Rusya’ya daha yakın olan Sarkisyan’ı devirdiler. Ancak Kafkasya’ya Amerika’nın gelmesine dengeler hiç müsait değil. Amerika’nın orada darbe yapması olumsuz bir şey. Ama ben Türkiye ve Azerbaycan açısından bakıyorum; Rusya, Türkiye ve Azerbaycan’ın yanında daha kararlı tavırlar almaya mecbur kalacak, belki askeri birtakım tedbirler alacak.

Sürdürülebilir bir durum olduğunu düşünmüyorum; aksine sürdürülemez. Ermenistan’ın iç dengeleri ve ihtiyaçları çok farklı. Nüfusları azaldı, fakir durumdalar, ekonomileri perişan ve hiçbir çözümleri yok. Orada sıkışmış ve çevrelenmiş durumdalar. Dediğiniz gibi orada Amerikancı bir hükümetin devam etmesi zor. Belki de iyi oldu; daha kararlı tavırlar alınacak. Bu süreç, Azerbaycanımızın Dağlık Karabağ’ı öz vatanına kavuşturması bakımından bazı gelişmeleri ateşleyebilir.

Gürcistan’a gidip geldim. Orada Gürcü asıllı bazı aydınlarla görüştüm; “Biz eriyoruz, tükeniyoruz” diyorlar. Çünkü göç veriyorlar; insanlarımızı besleyemiyor, iş bulamıyoruz. Sovyet dönemi için gençler bilmiyor, orta kuşak kararsız, yaşlılar ise özlemle anıyor. Bu durum Ermenistan için de geçerli. Gürcistan ve Ermenistan nüfuslarının yüzde otuzunu kaybettiler. Bu durum, Türkiye’nin dışarıya yirmi beş milyon göç vermesi anlamına gelir.

Ermeni meselesine benzer bir durum daha var. Bir seyircimiz, 1988’de Irak’ta, Halepçe’de kullanılan kimyasal silahları sormuş. “Bir meşru devletin savunması mıydı yoksa suç muydu?” demiş. Hiçbir devletin kimyasal silah kullanarak kendini savunmasını hoş göremeyiz; bu uluslararası bir suçtur ve vicdanlarımız bunu kabul etmez. Bir devlet o hallere düşmüşse çok ciddi hataları var demektir. Ancak şunu da görmemiz lazım: Amerika, Irak’ı bölme kararı aldıktan sonra Suriye, İran ve Türkiye’yi de bölüp bir Kürdistan kurmak istedi. Irak hükümeti buna karşı birtakım kimyasal silahlar kullandı ve kitlesel kayıplara yol açtı. Irak’ın vatanını savunma hakkını kabul ederiz ama bu şekilde kitle imha silahları kullanmasını hiçbir şekilde kabul edemeyiz.

Lavrov bugün açıklama yaptı; Amerika bir taraftan Suriye’den çekileceğini söylüyor fakat öte taraftan Fırat’ın doğusuna sürekli tahkimat yapıyor. İki Amerika var; Trump’ın niyeti gerçekten çekilmek ama PKK’yı ortada bırakmak istemeyen Amerikan gladyosunun ağır bastığı bir kanat daha var. Amerika Batı Asya’da çıkmaza girdi, dostu kalmadı. İsrail dışında PKK’yı bir kuvvet olarak gören yok. Suudi Arabistan da sallanıyor, dış askeri destek olmasa ayakta kalamaz. Amerika’nın buralarda varlığını sürdürme şansı gözükmüyor.

(Erdoğan tartışması üzerine)
“Tayyip Erdoğan Amerika’ya dönemez” dediğimde bazıları “Londra’da PKK lobisiyle görüştüler, Bank Asya’da yetkili bir isim atandı, FETÖ’ye af istendi” gibi şeyler söylüyor. Bunlar kanıt değil. Ben Fırat Kalkanı’ndan, Afrin Harekâtı’ndan, PKK’nın hendeklere gömülmesinden bahsediyorum. Şu anda 70 bin FETÖ’cü ve PKK’lı hapishanede. Amerika’ya dönenler, o hapishanelerin kapılarını açmak isteyenler ve FETÖ ile PKK’yla beraber iktidar projeleri içinde olanlardır.

Ben rakibimi övmüyorum, gerçeklere dayanıyorum. Gerçeklerden koparak siyasal süreçlere bakılmaz. Biz “Sistem çöküyor, yıkılacaklar” diyoruz ama bu bazılarına yetmiyor. Demek ki AKP eleştirisi açlığı olanlar çok. Ben onlara teslim olmam; Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” felsefesini kabul etmiş biri olarak öyle bir siyaset yapmam.

(Programın son bölümü)
Bir profesörümüz, “Tek adam diktasından kurtulmanın tek yolu birlik olmaktır” demiş. Kimle birlik olacağız? Amerika’yla, PKK’yla, FETÖ’yle mi? Türkiye’yi Tayyip Erdoğan’dan kurtaralım ama bu yapılarla beraber değil. Eğer bu proje (muhalefetin birliği) çıkmazdadır, hayata geçme ihtimali sıfırdır. 15 Temmuz’da darbe yapmaya kalktılar, altında kalıp ezildiler. Amerika’nın artık Türkiye’de bir iç kuvveti de kalmadı. Vatan Partisi hiçbir zaman FETÖ ve PKK ile ortaklaşan bir iktidar projesinin içinde olmayacaktır.

Tayyip Erdoğan’ın “Türkiye 1400 yıl öncesinin hükümleriyle yönetilemez” sözü büyük bir infial yarattı. “Ayetlere dokunamazsınız” diyenler var. İslam’ın kaynakları kitap, sünnet ve içtihattır. “Bunlarla yönetilemez” demek, İslam’ın bu kaynaklarıyla olmaz demektir. Ancak bu konuların içindeki hırsızlığın yasak olması gibi evrensel ve hukuki hükümler hâlâ geçerlidir. Bunları görmek, Erdoğan’ı övmek değil; Türkiye’nin dinamiklerini ve gerçeklerini anlamaktır. Ancak bu gerçekleri görürsek milletimizi seferber eder ve hükümet oluruz. Ancak toplam olarak baktığınız zaman hakikaten 7. yüzyılın hukukuyla bugünü yürütemezsiniz. O zaman ne banka var, ne kredi var, ne ipotek var, ne bugünkü aile hukuku var, ne kadın-erkek eşitliği var. O bakımdan bunlar çok önemli ve dediğiniz gibi fırtınalar yaratır. Yaratmış; “Arkasının geleceğini düşünüyoruz” dediler, onu bilemem; geldiği zaman değerlendiririz. Anladım. Ama bir şey daha oldu; AKP’nin bir toplantısında Kur’an’dan ayet okumaya başladılar. Onlar dedi ki: “Onun yeri burası değil, camide oku.” Bunlar Türkiye’nin gerçekleri. Türkiye’yi dincilikle, yobazlıkla yönetemezsiniz. Biz Türkiye’ye güvenelim. Tayyip Erdoğan’ı karalayacağız diye bazıları Türkiye’nin birikimini reddediyor. Sanki Türkiye’de herkes istediğini yapar, laikliği istediği gibi çiğner; ama burası Türkiye, o mümkün değil. Onun için Vatan Partisi’nin savunduğu mevziler çok önemli; bu mücadelede başarıya yönelik mevziler bunlar.

İzninizle bir kitap tanıtmak istiyorum. Bir yazar, yine bir kitap yazmış. Tabii bu kadar işinin arasında ne zaman yazdı doğrusu bilmiyorum. Daha yeni çıkmış, baskı tarihi Nisan 2018: “Gönül Defteri: Erdemli Toplumun Pınarları”. Bir portreler kitabı. İlk dört sayfadaki isimleri okuyacağım, izninizle sabrınıza sığınarak. Şu isimlerle ilgili politik, insani bir portre denemesi benimkisi: Tahsin Bekir Balta, Hikmet Kıvılcımlı, Bora Gözen, Yılmaz Güney, Erkan Yücel, Haldun Taner, Cemal Süreya, Muammer Aksoy, Turan Dursun, Bariyo İçok, Abidin Dino, Münci Kapani, Uğur Mumcu, Eşref Bitlis, Aziz Nesin, Mehmet Ali Aybar, Bahri Savcı, Necati Cumalı, Hasan Yalçın… Devam ediyor. Bu kitabın yazarı sizsiniz efendim. Teşekkür ederim, ben sizden öğrenmiş oldum.

Parti çalışmalarına bakıyorum, hayret ediyorum; ne zaman buluyor bu insan zaman diye. Benim hayatım bilim, araştırma ve yazmak; benim mutluluk kaynaklarım bunlar. Burada insanlar üzerinden özlediğimiz dünyanın resmini çıkartmaya çalıştım. 90’a yakın isim var; emekçi liderleri var, işçi var, köylü var. “Erdemli Toplumun Pınarları” derken, eşimle konuşuyorduk, bu toplumun mirasını bırakan karakterler bunlar. Eşim “Pınar denebilir” dedi; hakikaten bunlar erdemli topluma su veren, hayat veren pınarlar.

Tahsin Bekir Balta birinci sırada. Onu ölüm tarihlerine göre sıraladım. Tahsin Bekir Balta’ya daha önceki programlarımızda da gönderme yaptınız, ona çok yüksek bir yer veriyorsunuz. Tahsin Bekir Balta, bizim geleneksel sorularımızda çok adı geçen bir isim değildi. “Cumhurbaşkanı olacak insan” dendiğinde hukukçu olarak hep başka isimler tedavüle sokuldu. Sayın Balta’ya niye bu kadar önem verdiniz?

Kennedy’nin “Fazilet Mücadelesi” diye bir kitabı vardır; Amerikan toplumunda geçmişte yalnız kaldığı halde doğruları savunan 8-10 tane portre çizer. Tahsin Bekir’i düşününce onu anımsıyorum. Tahsin Bekir Balta, 1961 yılında yeni anayasa yapılırken herkes o cereyana kapılmıştı. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde bir anayasa komisyonu kuruldu, açık toplantılara önderlik ediyordu. Çıktı dedi ki: “Bu yanlışı yapmayalım, Atatürk’ten kalan bir 1924 Anayasası var, ondan kopmayalım. O bizim Cumhuriyet devriminin anayasasıdır. Yoksa birisi gelir, bir tekme vurur, o yeni anayasa gider; halbuki Atatürk’ün anayasasına tekme vurmak zordur.” Hakikaten dediği çıktı, 1971’de, 1980’de o anayasaları attılar. Bunu söylediği zaman, 18 yaşında bir genç olarak ben de o toplantıları heyecanla izliyordum. Hukukun birinci sınıfındaydım. Hem kamuya açık toplantılarda hem de Kurucu Meclis’te bunun bayrağını açtı. Bunlar büyük, cesur, faziletli adamlar; geleceği görenler.

Tahsin Bekir Balta, benim idare hukuku hocamdır. Asistanlığa başladığımda beni çok severdi. “Doğu” yerine “Dogi” derdi, Doğu Karadeniz şivesiyle. “Profesörler kurulunda senin hakkında atıp tutuyorlar, ben onlara dedim ki: Doğu olmasa bu üniversiteye üniversite mi denir? Üniversiteyi üniversite yapan Doğulardır!” derdi. İnönü hükümetlerinde Sanayi ve İktisat Bakanlığı yaptı. Bir heyet gelip “Pazar’a şunu yapın” dediğinde, “Ben Pazar’ın İktisat Bakanı değilim, Türkiye Cumhuriyeti’nin İktisat Bakanıyım” demiştir. Muhteşem bir tavırdır bu. O, Türk hukukunun ve devlet adamlığının bir abidesiydi.

Üç dil bilir, çok cesurdur. Çok halkçı bir birikimi vardı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Türkiye’yi temsil etti. Uğur Mumcu da onun asistanıydı. Evine gidersiniz, son derece mütevazı; lüks, saltanat yok. Her taraf kitaptı. Bir gün Berlin’deyim, bir telgraf geldi; bir günlüğüne Berlin’e gelmiş, orada olduğumu bildiği için görüşmek istedi. Çok kaliteli bir insandı.

Ali Fuat Başgil de iyi bir anayasa hukukçusudur, muhafazakardır ama Türkiye’nin önemli hukukçularından biridir. Babamın da hocasıdır. Mehmet Ali Aybar’ın hocasıdır; komünistlikten yargılanan Aybar’ı kürsüsünde korumuştur. “Anayasa Hukukunun Müesseseleri” adlı kitabı, klasik Türk hukuk kütüphanesinin temel eserlerinden biridir. Adalet Partisi onu cumhurbaşkanı adayı yapmıştı, 25’ler engelledi; çok büyük hata yaptılar. Eğer o cumhurbaşkanı olsaydı, Adalet Partisi’nin değil, Türkiye’nin cumhurbaşkanı gibi davranırdı. Atatürk Devrimi’nden hiçbir zaman vazgeçmeyen büyük bir hukukçumuzdu. Tarık Zafer Tunaya’yı da saygıyla anıyorum. “Türkiye’de Siyasi Partiler” kitabı olağanüstüdür, bir klasiktir.

Hikmet Kıvılcımlı da başı dik, çok çalışkan ve özgün bir insandı. Fakat hep yalnız kaldı, örgüt kuramadı. TKP’de dışlandı, hapislere atıldı ama son derece kararlıydı. 1954’te Vatan Partisi’ni kurduğunda, bir mitinginde karşısında sadece 5 kişi vardı ama iradesi muazzamdı. Beni, 1974’teki bir sınıflandırmasında “en yeni kuşağın temsilcisi” olarak yazmıştı. Onu teorik olarak (devlet ve ordu konusundaki bazı görüşleri nedeniyle) eleştirmeme rağmen, beni o şekilde tanımlamıştı. Din konusunda da çalışmaları çok önemlidir. Benim de Hz. Muhammed ve İslamiyet üzerine çalışmalarım var ama henüz bitiremedim, ilk fırsatta yayınlayacağım.

Mehmet Ali Aybar, Türkiye’de sosyalizmi kitlelere taşıyan insandır. Eski bir atlet, anayasa hukuku doçenti ve Balkan şampiyonudur. Ben onun güvenlik görevlisiydim; İşçi Partisi’nin toplantılarına yapılan saldırıları durdurmak için çalışırdım. Fakat o güvenlik görevini ve işlendikten sonra bütün saldırıları iyi örgütledik, püskürttük. Aynı zamanda İşçi Partisi’nin Bilim Kurulu üyesiydim. Ama esas benim Aybar’la son yıllarında, 1987’den sonra çok yakın arkadaşlığımız oldu. Evine sık sık yemeğe davet ediyordu. Hatta bir seferinde Cemal Süreya’yla beraber gittik. O da tabii bizde sosyalizmi kitlelere götüren, çok karakterli, bilimsel birikimi olan, cesur, çok esaslı bir liderimizdir; önder insanlarımızdandır. Onu da yazdım, Mihri Belli’yi de yazdım. Yani Kıvılcımlı var, Mihri Belli var. Mihri Belli de benim babamın askerlik arkadaşıydı, yedek subaydı. İkisinin beraber iki tane fotoğrafını koydum; ellerinde kılıçlarla falan, süvari yedek subay.

Ben Gündüz Aktan’ı sormak istiyorum, emekli büyükelçimiz. Gündüz Aktan, ilk başlarda bizim bütün diplomatlarımızın “Ermeni meselesinde Amerika’ya dokunmayalım, Amerika’yla anlaşarak çözelim” gibi bir eğilimi vardı, Batı’yla. Gündüz Aktan da o eğilimdeydi. Fakat daha sonra çok iyi dostumuz oldu, onlardan koptu. Kaçaznuni’nin kitabını okuduğu gece bana… Kaçaznuni’nin kitabını biraz evvel konuştuk; Taşnak Partisi’nin 1923 kongresine Kaçaznuni’nin sunduğu rapor. O da diyor ki: “Biz İngiliz’e, Fransız’a alet olduk. Denizden denize Ermenistan vaat ettiler. Türkleri falan kuyulara doldurduk, katliamlar falan da yaptık. Türkler vatanlarını korudular ondan sonra ve biz en sonunda büyük bir felakete uğradık Ermeniler olarak. Bunun sorumlusu Taşnak Partisi’dir.” Yani kendisinin lideri olduğu ve başbakanlık yaptığı parti. “Onun için bu partiyi feshedelim, dağıtalım, Taşnak Partisi’nin artık yapacağı bir şey yok.” Raporun başlığı da bu. O kitabı önermiştim, hatta bir önsöz de yazdı o. Mehmet Perinçek’le de iyi dostluk kurmuşlardı. O kitabı okuduğu akşam benim ricam üzerine beni aradı ve “Ağlayarak okuyorum” dedi. Gündüz Aktan, “Hani böyle bir Ermeni başbakanının, siyaset adamının hakikatleri böyle dürüstçe ortaya koyması beni çok heyecanlandırdı, ağlayarak okuyorum” dedi. Bir de Fransa’ya giderken, Fransa bizim yürüyüşümüzü falan yasaklamıştı. Ona telefon ettim, “Hadi geliyor musun, barikatların üzerine yürüyeceğiz” falan dedim. 4-5 saniye durdu ve “Geliyorum” dedi. Gündüz Aktan da çok birikimli, namuslu, çok karakterli, kaliteli bir büyükelçimizdir.

Şimdi burada soldan… Mesela Mehmet Gül var. İki isme geleceğim. Benim aslında dikkatimi çeken bir iş adamı var burada: Asım Kocabıyık. Borusan Holding’in kurucusu, milli sanayimizde çok unutulmaz bir insan. Yani mesela niye Vehbi Koç değil, niye Sakıp Sabancı değil? Şöyle; burada daha çok ölümlerden sonra yazdığım yazılar, ölen insanlar hakkında. Yaşayanlar hakkında hiçbir şey koymadım, onlar duruyor. Kaybettiğimiz insanlar hakkında yazdım. Vehbi Koç da olabilirdi ama çok yakından tanıyamadım. Asım Kocabıyık’ı şahsen tanımadığınızı biliyorum, şahsen tanımayıp da yazdığım bir iki insandan birisidir. Ama Türkiye’de o milli sanayici karakterini, tipini çok iyi temsil eden bir sanayicimiz.

Mesela Firuz Kanatlı, Eti Bisküvilerinin sahibi. O da, rahmetle anıyorum, telefon etti. 90 yaşına falan gelmiş, “Sizi gelip Eskişehir’den ziyaret edeceğim” dedi. “E dedim, siz bizim büyüğümüzsünüz, biz sizi ziyaret edelim.” “Yok” dedi. Etrafına da şunu söylemiş çocuklarına falan: “Ben” demiş, “Doğu Perinçek’i görmeden ve onunla buluşmadan ölmeyeceğim.” Hakikaten Eskişehir’den arabasına atladı, geldi Ankara’ya. Bastonlarla, yani koltuğuna girilerek ancak yürüyor Firuz Kanatlı. Çok güzel bir görüşme yaptık, beraber yemek yedik bizim partide Ankara’da. Ondan sonra otomobiline atladı döndü. O da çok esaslı bir insan; milli sanayicimizin tipi, örneği. Hayatı başarılar dolu, neredeyse tırnağıyla kazıyarak gelmiş.

Mehmet Gül, Ülkü Ocakları’nın eski başkanlarından ve MHP milletvekili. Bizim Vatan Partisi projesini üç kişi yaptık: Mehmet Gül, Alev Coşkun -eski Ecevit’in bakanı, Cumhuriyet Halk Partisi kanadından- ve ben. Buluşuyorduk ve şöyle bir proje yaptık: Bir partiye dönüştüreceğiz; İşçi Partisi’ni, milliyetçileri, halkçıları, sosyalistleri bu üçünü birleştireceğiz ve bu hükümet olacak. Bu projeyi beraber yaptığımız üç kişiden biridir Mehmet Gül. Ve bütün o Lozan’a, Paris’e, Berlin’e, aslanlar gibi kahraman bir insandı. Çok birikimliydi size söyleyeyim. Yani Devlet Bahçeli’ydi, Meral Akşener’di; o milliyetçi kesimden hiçbiriyle kıyaslanmayacak kültür, birikim. Militan da bir insan; çok karakterli, çok değerli. Yaşasaydı şimdi Vatan Partisi’nin lider kadrosu içinde olacaktı. O çok büyük kayıptır ve çok erken kaybettiğimiz için çok üzüldüğüm bir insandır.

Sözü ben bağlayacağım. Efendim, bu kitabı okuyalım. Sağ olun. (Sayın Perinçek kendi kitabını söyleyemez, sağ olun çok teşekkür ederim. Bu kitabı hak etmiş gibi geliyor artık, biz alayım size takdim edeceğim.) Rica ederim efendim. Programımız bitti.

Haftaya neredesiniz? Haftaya Türkiye’deyiz. Bugün ayın 24’ü, tabii Türkiye’deyiz. Yani ayın birine altı gün var. 1 Mayıs, beraberiz yine. Beraber programımızı yaparız. İstanbul’da mı? 1 Mayıs olacak, muhtemelen 1 Mayıs. Hesabı yanlış yapmadıysam, bugün 24 olduğuna göre 1 Mayıs. O akşam beraber yine programımızı yapacağız. Zorluklardan korkmayacağız, zorlukların üstüne gideceğiz. Biz zorlukları yenmek için varız. Ve göreceksiniz bu 100 bin imzayı toplayacağız ve Türkiye’yi seçeneksiz bırakmayacağız. Türkiye’yi Amerikan sistemine ve bugün çökmüş olan sistemin sahiplerine kesinlikle bırakmayacağız. Türkiye büyük bir çözüme gidiyor, bir devrime gidiyor. Vatan Partisi o sürecin başındaki parti olacak. Bütün işaretler bunu gösteriyor. Kendimize güveniyoruz, milletimize güveniyoruz. Sevgili izleyiciler, programımız bitti. Çok teşekkür ediyoruz bizi bu saate kadar izlediğiniz için. Haftaya Sayın Perinçek’in verdiği takvime göre yine birlikte olacakmışız. Buluşmak dileğiyle, hoşça kalın.

(Sanki bir takvim değişikliği olacak gibi geldi bana, Çin’e gideceksiniz ya onun için diyorum.)
Evet, o daha sonra. Hoşça kalın.

Paylaş