Bu geçmişteki, yakın geçmişteki devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Bir halkın %50-52’ye bölündüğü bir durum tasviri, Türk milletinin malta açtığı yönü… Ben yere atarım ve onu çiğnerim; çiğniyorum burada. Bu ülkedeki bu yangın, Irak’taki bu… Hayır da birleşmek; birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.
Seyirciler, bir “Çıkış Yolu” programında tekrar birlikteyiz. Normalde bu yayını Sayın Rafet Ballı ile Sayın Doğu Perinçek birlikte yapacaklardı; ancak Sayın Perinçek’in Ankara’daki işlerinin uzaması nedeniyle yayını benimle yapmak zorunda kaldı. Rafet Ballı arkadaşımıza buradan selam gönderiyoruz, sağ olasın.
Efendim, bugün 1 Mayıs. Türkiye’nin her tarafında coşkuyla kutlandı. Gazeteci arkadaşlarla yaptığımız görüşmelerde, 1 Mayıs’ın geçen senelere göre daha coşkulu kutlandığı konusunda görüş belirttiler. Siz izleyebildiniz mi? Evet, özellikle Hatay’da; Türk-İş ve Vatan Partisi birlikte yaptılar. Gebze ve Zonguldak’ta, madencilerin katıldığı 1 Mayıs çok etkili oldu. Genel olarak Türkiye’de 1 Mayıs, bu seçim ortamında siyasileşiyor; emekçiler meydanları dolduruyorlar. Bir de ateşli bir dönem; şeker fabrikalarının satılmak istendiği ve Türkiye’nin borçlanma ekonomisinin sonuna geldiğimiz bir dönem. Onun için tarih sahnesine emekçiler çıkıyorlar, “Biz varız” diyorlar. Vatanla emeğin sımsıkı birleştiği bir dönemdeyiz. Bir yandan Mehmetçik Vatan Savaşı’nda, fabrikadaki Mehmetçik de 1 Mayıs’ı kutluyor.
Eskiden, bundan 5-6 yıl önce 1 Mayıs’larda hep bayrak tartışması yaşanırdı. Şu anda 1 Mayıs’lar tamamen Türk bayraklarıyla kutlanıyor. Tabii Vatan Partisi bunu yerleştirdi. 1990’larda 1 Mayıs törenlerine, kutlamalarına Türk bayrağı ile katılıyorduk. Hep Türk bayrağı ile çağırıyorduk emekçileri ve halkı. Hatta İzmir’de, İstanbul’da, Ankara’da elimizde Türk bayrağı var diye birtakım vatansız, solculukla ilgisi olmayan unsurlar Türk bayrağına saldırıyordu; o dönem Türk bayrağı onları ezdi. Türk bayrağına saldıran ayak altında kalır. Türk bayrağı ile savaşılmaz. Hele emekçi, o Türk bayrağının altında üretim yapıyor; ekin ekiyor, hasat kaldırıyor, tezgahlar Türk bayrağının altında çalışıyor. Türk bayrağı yoksa emeğin kurtuluşu ve özgürlüğü de yoktur. Türk bayrağına karşı savaşanların kazanma şansları yoktu ve şimdi bütün alanlar Türk bayrağıyla dolu. Bu da Vatan Partisi’nin çok önemli bir zaferidir. Bütün emekçilerin, bütün Türkiye halkının 1 Mayıs’ını kutlayalım ve güncel konumuza gelelim.
Bugün Cumhurbaşkanlığı adaylığı için ilk başvuruyu siz yaptınız. Ne hissettiniz?
Göreve hazırız. Her görevin eşiğinde ne hissediyorsam onu hissettim. Ben çocukluğumdan beri görev insanıyım; Cumhuriyetin emek, çalışkanlık ve gayret kültürü içinde büyüdüm. Dedem, babam, annem… Hep etrafımda çalışan insanlar vardı. Babam Yargıtay’da yargıçtı, başsavcı yardımcısıydı. Geceleri salonda babamın çalıştığı bir yemek masası olurdu. Kardeşim Işık, ben ve diğer kız kardeşim Feyza aynı odada yatardık; oturma odamız bizim yatak odamızdı, aynı zamanda babamın çalışma odasıydı. Gece uyanırım, bakarım babam dosyaları yığmış çalışıyor. Bugün Yüksek Seçim Kurulu’ndaki hakimlere de anlattım bunu, bir Yargıtay çocuğu olarak… Babam 3’e, 4’e kadar çalışırdı. Hiçbir haksızlık olmasın diye dosyaları büyük bir özenle incelerdi. Bazen 40-50 kilo dosyayı hamallarla eve getirirdi. “Nabolant” davası, “Nurlupınar” davası gibi önemli dosyaları hep Sadık Perinçek’e verirlerdi çünkü babam esaslı bir hukukçuydu.
O çalışma ortamında büyüdük; annem de çok çalışkan bir insandı. Öğretmenlerimizden çalışkanlığı öğrendik. Ben de küçüklüğümden beri matematik problemleri çözerdim, teoriler üretirdim. Hayatımdaki en büyük idealim bir kütüphanem olmasıydı. İlkokulda “Türk Kahramanları” dergisini haftalık takip eder, iple çekerdim. Okurken dünyadan kopar, hiçbir şeyi duymazdım. Zorluklar içinde geçti hayatım ve bundan çok mutluyum; her zorluğu yenmekte eşsiz bir mutluluk duydum.
Bugün dilekçeyi verdiniz, başvurunuzu yaptınız. Televizyonlar haberleri verdi. Sürpriz, hiç ummadığınız kişilerden destek telefonları geldi mi?
Kozan’dan Muhammed Bey aradı. Kendisi eski bir AKP’li belediye başkanının oğlu. Kozan’daki kahvehanelerde Yüksek Seçim Kurulu’nun önündeki açıklamamızı coşkuyla izlediklerini, bütün Kozan halkını seferber ederek imza vermeye gideceklerini söylediler. Zonguldak’tan, işçilerden, Erciyes Üniversitesi’nden, Trakya’dan telefonlar geldi. Hep böyle bir coşku, bir güven, geleceğe dönük bir inanç var. Başka telefon görüşmelerimiz de oldu, onlar önümüzdeki dönemde aydınlanır.
Yüz bin imza meselesi çok tartışıldı. Toplumda sanki “başka aday çıkmasın” şeklinde bir algı oluştu. Ne diyorsunuz?
Ben niyet okumayı sevmem. Sayın Yüksek Seçim Kurulu Başkanı’na da söyledim; biz Türk yargısına güveniyoruz. Silivri duvarlarında mahkemede son sözüm sorulduğunda “Son sözü Türk yargısı söyleyecek” demiştim. O zaman kimsenin bir umudu yoktu; karşımızda FETÖ’cü hakimler, savcılar vardı. Fakat ben bir Yargıtay çocuğuyum, Türk yargısının o kararı bozacağını biliyordum. Yargıtay çıktı, aslanlar gibi oy birliğiyle Ergenekon davasını esastan bozdu. İstanbul’daki ağır ceza mahkemesi de buna uydu; artık “Ergenekon diye bir terör örgütü yoktur” hükmü kabul edildi. Hukuken tekrar bir mahkumiyet hükmü verme ihtimali yok. 28 Şubat davasındaki mahkumiyet hükümlerinin de Yargıtay’da kesinlikle bozulacağına inanıyorum.
Yüksek Seçim Kurulu’na güvenimizi belirttik ama bir de şunu söyledik: Yurt dışında 3 milyon seçmenimiz var. Bu insanlar genel seçimlerde oylarını kullanabiliyorlarsa, Cumhurbaşkanlığı adaylığı için de imza atabilmeliler. Kanada’daki, Almanya’daki vatandaşın kalkıp binlerce lira masraf ederek Ankara’ya gelmesi hakkın gaspıdır. Devletin olanakları yok deniliyor, o zaman seçim yapmasınlar! Türk Devleti kendi vatandaşının hakkını ortadan kaldıramaz. Yarın Anayasa Mahkemesi’ne başvuruyoruz. Turgut Okyay ve Mehmet Cengiz gibi hukukçularımızla hakkımızı arayacağız. Yurt dışındaki vatandaşımızın aday gösterme hakkının kaldırılması, bu seçimi meşru olmayan bir zemine taşır.
Diğer bir konu, 3071 sayılı Dilekçe Hakkının Kullanılmasına Dair Kanun. Anayasamıza göre dilekçe vermek için kişinin bizzat gitmesi gerekmiyor. Magna Carta’dan bu yana büyük mücadelelerle kazanılmış bir haktır bu. Bugün e-devlet varken, teknolojinin imkanları belliyken vatandaşı seçim kuruluna zorla götürmek yanlıştır. Ancak Vatan Partisi zorlukları yenmek için vardır. Savaşta hileler olur, hileyi yenenler savaşı kazanır. Asıl büyük hile %10 barajıdır; asıl büyük hile, sistem dışı çözümü temsil eden Vatan Partisi’ni göstermeyen medya düzenidir. Dünya basını Türkiye denince AKP ve Vatan Partisi’nden bahsediyor. Çünkü çözüm bizde. Bu sistem bitmiştir; ekonomisiyle, siyasetiyle, ahlaki çöküşüyle bitmiştir. Biz Ergenekon’un demircisiyiz; güneş doğuyor ve karanlıklar güneşi sevmiyor. Biz bu zorlukları yeneceğiz. Vatan Partisi, Ergenekon’un demircisiyiz. Ergenekon davasında da demircilik yaptık ve dağları yarıp çıktık. Ama Türk tarihindeki o Ergenekon destanı aslında milletimizin kültüründeki çok önemli bir gerçeği yansıtıyor. O da nedir? Türk milleti büyük bir kavimdir; en büyük zorlukları dağları yararak aşar, çıkar. Biz onu temsil ediyoruz.
Evet, kısa bir süre ara veriyoruz. Üç dakikalık bir aramız var, ondan sonra tekrar devam edelim. (Altyazı: M.K.)
Tekrar iyi akşamlar sayın seyirciler. Bir Çıkış Yolu programında Sayın Doğu Perinçek’le birlikteyiz. Efendim, bu seçim çok tartışıldı. “Erken mi olacak, geç mi olacak, zamanında olacak” dendi. Cumhurbaşkanı sürekli “Zamanında olacak” dedi. Hatta Bahçeli’nin çıkışını yaptığı günde “2019’da olacak” dendi. Ama sonra birdenbire Bahçeli’yle çok daha erken bir tarihe, Haziran’a gelindi. O “Ağustos” demişti, yani bir garip oldu, en azından gözlediğimiz kadarıyla. Şimdi Türkiye hangi koşullarda seçime gidiyor? Yani böyle kritik bir durumda bu erken seçime sizce ihtiyaç var mıydı? Acil miydi, gerekiyor muydu? Nedir bu durum?
Türkiye olağanüstü bir çözüme gidiyor. Evet, yani büyük zorluklarla karşı karşıya. Sayın Cumhurbaşkanı “Ekonomide deprem olacak” dedi. Yani kendileri zaten ekonomide bir iflasla karşı karşıya olduklarını, o iflasla çıkmaz bir yolda olduklarını biliyorlar. Çünkü Turgut Özal’dan bu yana başlayan o neoliberal borçlanma ekonomisini en gaddar, en acımasız uygulayan Tayyip Erdoğan yönetimi oldu. Yani Turgut Özal, Tansu Çiller vardı ama Tayyip Erdoğan da acımasız; Kemal Derviş’in devamını uyguladı. Mesela Tansu Çiller zamanında özelleştirmeleri falan yapamadılar, işçi hareketi önledi. Ama Tayyip Erdoğanlar, arkalarında Amerika ve böyle bir destekle geldiler. Bu programı, yani Kemal Derviş’in programını Tayyip Erdoğan uyguladı. Kemal Derviş, bu partinin (AKP’nin) ekonomik lideridir. AKP ekonomisi, Kemal Derviş’in ekonomisidir. Onun için bir kişilikleri, bir karakterleri yok. Yani “Haçlı irtica” diyoruz, aynı zamanda “Haçlı ekonomisi”. AKP’nin ekonomisi, Haçlı’nın ekonomisidir. Tabii bu Türkiye’yi ne yaptı? Geldiğimiz noktada batırdı.
Şimdi Ocak ayı rakamlarına bakıyoruz: 9,1 milyar dolar dış ticaret açığı var. Hani işçi dövizi ve turizm dövizini çıkarttığınız zaman, Ocak ayının ödemeler açığı 7 milyar dolar. Bir yıl içindeki tahminler, 2018 yılı ödemeler açığı 70 milyar dolar olacak. Yani 70 milyar dolar; artı 230-240 milyar dolar da bir yıl içinde vadesi gelmiş, kapıyı çalan borç var. Etti 300 milyar dolar. Yani bunların bu parayı bulma şansları yok. Bulsalar da bir çözüm değil; çünkü parayı bulduğunuzda ne oluyor? Açığı kapatıyorsunuz, borcu borçla çeviriyorsunuz. Bu bir çözüm değil. Türkiye bir sıçrama noktasına, devrimci bir çözüme geldi. Bu sistemin ekonomisi çöktü ve Türkiye’nin ekonomide devrimci çözümler dışında bir çıkış yolu yok.
Öbür yol nedir? Sanayinin daralması, ithalatta daralma, tohum ekmede sıkıntılar, gübre atmada sıkıntılar, toprağı ilaçlamada sıkıntılar… Çünkü çiftçinin mecali olmazsa, parası olmazsa, traktörüne mazotu dolduramazsa; tohumunu atamazsa nasıl ekecek, sürecek, biçecek? Tarımda da, sanayide de çok önemli sıkıntılar içine girildi. Hatta bu hükümet başımızda kalacak olursa, iki gün sonra göreceksiniz; memur maaşlarını, işçi ücretlerini, kamu sektöründe çalışanların ücretlerini ödeme konusunda da büyük çözümsüzlüklerle karşı karşıya kalacak. Burada tek çözüm, üretim ekonomisidir. Burada Vatan Partisi var, başka yok.
Bakın şimdi Çin Halk Cumhuriyeti’ne gidiyorum, Çin devleti yöneticileriyle görüşeceğim, beni davet ettiler. Neyi konuşacağız? Çin’in elinde 4 trilyon dolar rezerv var. Ayrıca bir İpek Yolu, bir Kuşak Projesi yapmış. Ta Çin’den, Türkiye’nin üzerinden geçerek Hollanda’ya, İngiltere’ye kadar uzanan yeni bir İpek Yolu projesi var. Amerika, bunun üzerinde bir Kürdistan kurup bu İpek Yolu’nu kesmeye çalışıyor. Bunu anlattık Çinlilere. Vatan Partisi olarak yönetime talibiz. Çin’in gelip Türkiye’ye 200-300 milyar dolarlık büyük yatırımlar yapmasını istiyoruz. Üretime dönük, yani sıcak para istemiyoruz. Gelin, sac üretimi yapalım; dışarıdan sac ithalatına büyük para veriyoruz. İthalattaki büyük kalemleri ortadan kaldıracak; hem iç piyasa için üretim yapacağımız hem de Rusya’ya, Avrupa’ya, Kuzey Afrika’ya, Batı Asya’ya ihracatta bulunacağımız malları birlikte üretelim ve kazancı paylaşalım. Çinlilerle böyle bir planın içerisindeyiz.
Ama en önemlisi; gümrüklerimizi dikeceğiz. İçeride ürettiğimiz malları dışarıdan almayacağız. Zonguldak dağının altında yatan kömürü biz çıkartacağız. Yoksa o kömür ocaklarının kapısını kapayıp ta Güney Afrika’dan, Ukrayna’dan, Rusya’dan kömür getirmeyeceğiz. 1990 öncesinde Zonguldak’ta 40 bin işçi çalışıyordu. Şimdi 14 bine düştü. Kendi işçimizi işsiz bırakıyoruz, Güney Afrika’daki işçinin ücretini kömür alarak oraya veriyoruz. Zonguldak dağının altında 50 milyar ton kömür yatıyor, yani Türkiye’nin 40-50 yıllık kömür ihtiyacını karşılayacak kömür var. Onu oradan çıkartacağız. Maliyetinin yüksekliği falan, ona bakmayacağız; yatırım yapacağız, modernleştireceğiz. Kendi toryum, bor gibi geleceğin çok önemli madenlerinin Türkiye’de üretilmesi, çıkartılması ve işlenmesi alanlarına yatırım yapacağız.
Yani sanayide, tarımda büyük bir atılım planlıyoruz. Faize, büyük tefecilere, tarikat rantçılarına akıtılan kaynakları nereye çevireceğiz? Üretime çevireceğiz. Sanayici ve tüccarla birlikte… Geçen hafta Aydın Sanayi Odası’ndaydım. Çok değerli sanayicilerimiz var. Türkiye’nin en büyük 10 sanayi odasından biri, kadınların en çok olduğu oda. Orada da bunları konuştuk; hepsinin gözü Avrasya’da. TÜSİAD’daki konuşmamızda da belirttik: Ekonominin ağırlığı batıdan doğuya kayıyor. Siyasetin ağırlığı da doğuya kayıyor. Gelecek Avrasya’da, gelecek Çin’de, gelecek Hindistan’da. Güler Sabancı’ya “Dünya ekonomisinin geleceğini nerede görüyorsunuz?” diye sorduklarında, “Üretim doğuda” cevabını verdi.
Şimdi bütün bunları planlıyoruz ve Türkiye’de muazzam bir yatırım hamlesiyle tekrar kolları sıvayacağız. Herkese iş! Eğer serbest piyasa koşullarında hareket ederseniz, Kemal Derviş ekonomisini uygularsanız işten atmak zorundasınız. Ama üretim ekonomisine geçerseniz, en geniş kesimleri, gençlerimizi ve bütün Türkiye’nin iş gücü olanaklarını seferber etmek zorundasınız. Bugün ne oluyor? Sadaka… Devlet sadakayı finanse ediyor. Valilerle konuşuyoruz, her yerde muazzam bir sadaka bütçesi var. 30-40 yaşındaki insana sadaka veriliyor. Sadaka verileceğine ücret verilsin, ona bir iş verelim. Sadaka verildiğinde insanın kişiliği de bozuluyor. Devletin sadaka olarak vereceği kaynağı yatırıma çevirdiğiniz zaman, insanlar çalışacak ve ücret alacak.
Bakın, getirdikleri son paket için 24 milyar diyorlar, 40 küsur milyar diyen de var. Sonuç itibarıyla üretime yönelik olmayan bir paket. Onun yerine 44 milyarlık bir yatırım yapabiliriz. O parayı harçlık olarak dağıtmak hiçbir vatandaşın sorununu çözmez ama onunla çok büyük bir yatırım kampanyası yapılabilir. Tercihler burada çok önemli. Vatan Partisi’nin tercihi sadaka değil, ulufe dağıtmak değil. Tasarruf ettiğimiz kaynakları yatırıma yöneltmek, işsizliğe son vermek ve sonuç itibarıyla ülkenin kazancını artırmaktır. Çalışarak üretmek dışında başka bir çözüm yok.
Vatan Partisi’nin programı son derece gerçekçidir. Türkiye tarihinde 1930 ile 1940 arasında dünyanın en hızlı gelişen iki ekonomisi vardı: Biri Türkiye, biri Sovyetler Birliği. 10 yıl biz dünya şampiyonu olmuşuz. Neyle? Planla, halkçılıkla, devletçilikle, kamuya önem vererek… Tekrar özelleştirilen Sümerbankları, Etibankları, Toprak Mahsulleri Ofislerini, Et ve Balık Kurumlarını, Süt Endüstrisi Kurumlarını, çiftçi birliklerini, kooperatifleri, pankobirlikleri, Çukobirlikleri, Tarişleri; hepsini tekrar canlandıracağız. Çünkü bunlar tarımla ilişkili. Bugün köyler tefecinin eline bırakılıyor.
Bu programla Türkiye çözümünü yaratır; dinamik, genç, esaslı bir nüfusu var. Türkiye iyi yönetilemiyor. Türkiye’yi borca batıranlar, yani “dilenci ekonomisi” diyorum; AKP ekonomisi ve diğer partilerin hepsi dışarıdan para dilenmeyi gerektiren ekonomik programları paylaşıyorlar. Zaten her seçimden önce dikkat ediniz; “Kimi seçsek de bize dışarıdan yüksek faizle para bulsa?” diye konuşuluyor. Şimdi bu dönem bitti. “Kimi seçsek de Türkiye’de bir üretim ekonomisi atağını gerçekleştirsin?” denmeli. Orada da Vatan Partisi’nden başka çözüm yok. Bu çözümü göreceksiniz, önümüzdeki süreçte Türkiye bunu keşfedecek. Başka hiçbir çaresi yok.
Biz, Vatan Partisi olarak Türkiye’nin yönetiminin partisiyiz. Güvenlik alanında, dış siyasette bizim programımız bir bir Türkiye’nin gündemine geldi, kendisini dayattı ve kabul ettirdi. Aynı şey şimdi ekonomide de yaşanacak.
Efendim bu Çin gezisi tabii ilginç oldu. Cumhurbaşkanlığı seçimi var… Evvelden kararlaştırılmış bir davet var. Hala tereddütlerim de var ama Türkiye için çok önemli, yüksek düzeyde görüşmeler yapacağım. Hem bir konferansın başkonuşmacılarından biriyim, dünya çapında bir konferans. Genel Başkan Yardımcılarımız Sayın Prof. Semih Koray ve Yıldırım Koç’la birlikte gidiyoruz. Üçümüz de konuşmacıyız. Çin temsilcimiz Adnan Akfırat da konuşmacılar arasında. 7 Mayıs günü saat 14.00’te Çin devleti yöneticileriyle ve Çin Komünist Partisi yöneticileriyle buluşuyoruz, akşam da 19.00’da birlikte yemek yiyoruz. Bunlar programlandı. Bir seçim ortamında, partimizin başında bulunmak ile bu görevi yerine getirmek arasında bir tercih yapacağız. Ama partimizin başında bulunacak çok esaslı bir yönetici kadromuz var. Karar vermek üzereyiz.
Bunu şunun için sordum: Sizin son döneminize bakıyorum; Rusya ile kriz çıkıyor, onu çözmekle meşgulsünüz. Ermeni soykırımı meselesi var, onu çözmekle meşgulsünüz. Suriye ile Türkiye’nin tekrar temasa geçmesi için sürekli faaliyettesiniz; bitmek tükenmeyen bir temas trafiğiniz var. Şimdi Çin meselesi var. Çin’e Aralık’ta gitmiştik, tekrar gidiyoruz. Mayıs sonunda da ikinci bir Çin daveti var, artık onu reddettim. Daha doğrusu Sayın Beyhan Yıldırım, Avrupa temsilcimiz benim yerime katılacak. Bu uluslararası ilişkileri, Vatan Partisi’nin merkezinde bulunduğu millî hükümetin siyasetlerini örmek için yapıyoruz.
Mesela İran’a gittiğimiz zaman şunu konuştuk: İran’da mazotun litresi 50 kuruş. İran’dan ucuz mazotu alıp, insaflı bir şekilde üzerine vergileri de koyduğunuzda; yani bugünkü yönetim gibi değil, dünya bugün en pahalı mazotu, benzini tüketiyor; iki liradan, buradan ilan ediyorum, İran’da bunları konuştuk, iki liradan mazotun litresini çiftçimize ve üreticimize vereceğiz. Traktörüne, patozuna, su motoruna o mazotu dolduracak. Tabii bunun üretimde yaratacağı patlamayı, maliyetleri düşüren etkilerini düşünün. Bu aynı zamanda Türkiye-İran dostluğunu da sağlamlaştıran uygulamalar olacak. Bu ilişkilerle aynı zamanda Türkiye ekonomisinin çözümlerini bir bir inşa ediyoruz. 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkıldı, 27 gün sonra Havza’da Sovyetler Birliği’nden heyetler geldi, İstiklal Savaşı’nın mali kaynaklarının yaratılmasında çok önemli kararlar alındı. Biz de önümüzdeki dönemin millî hükümetinin dış ilişkilerini bugünden örmeye başladık.
Şimdi tam seçim atmosferinde ekonomiyi konuştuk ama asıl başka bir sorun daha var galiba. Yunanistan Ege’de birtakım sorunlar çıkarıyor, fiili durumlar yaratıyor. Yunanistan’ın bunu kendi başına yapması mümkün değil. Kıbrıs’ta bizi yeniden masaya oturtup birtakım Annan Planı benzeri dayatmalar var. Daha da önemlisi, Doğu Akdeniz’de bulunan doğal gaz yatakları ve oradaki sıkıştırma söz konusu. Böyle bir ortamda Türkiye seçime gidiyor.
Evet, bakın bu konuşulmuyor. Neler konuşuluyor? “O parti bu partinin kapısını çalmış”, “O lider bu liderle görüşmüş”. Burada basının ve kamuoyu yaratıcılarının çok büyük sorumluluğu ve kabahati var. Türkiye’nin asıl gündemi bu. Sayın komutanımız, partimizin Genel Başkan Yardımcısı ve Uluslararası İlişkiler Bürosu Başkanımız Amiral Soner Polat, Türkiye’ye neyi duyurdu birkaç ay evvel? Dedi ki: “Ey Türkiye, bakın Doğu Akdeniz’de Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs askerî tatbikat yapıyor, Amerika’nın 6. Filosu katılıyor.” Destroyerler katılıyor. Hepsini isimleri, cisimleri belli. Haritalarda yerleri belli. Ben bile okuduğum zaman kaygılandım ve biraz daha hayretle karşıladım. Amerika’nın artık bu kadar pervasızca, PKK’ya 5.000 tır silah verdikten sonra Doğu Akdeniz ve Ege’de de; evet, onun Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın yanında ve İsrail’le beraber olduğunu biliyorduk ama askeri tatbikat yapacak kadar… Bu ne demek? Yunanistan ve Güney Kıbrıs’la birlikte İsrail ve Amerika kime karşı askeri tatbikat yapıyor? Cinlere, perilere karşı değil. Türkiye’ye karşı, belli. Çünkü Yunanistan ve Kıbrıs’ın askeri plandaki hedefi Türkiye; başka bir hedefleri yok. E şimdi Amerika ve İsrail de onun yanında.
Ne bizim hükümetimiz bunlarla meşgul ne de muhalefetin gündeminde böyle şeyler var. Vatan Partisi, ta 2015 yılında Kuşadası’nda 25.000 kişilik büyük bir miting yaparak Ege’deki tehditleri gündeme getirdi. Ve bu bizim Mavi Vatanımızla ilgili. Ege ve Doğu Akdeniz’de çok muazzam doğalgaz ve petrol yatakları var. Amerika, Yunanistan ve İsrail bunları paylaşmaya başladı. Şimdi siz bu tehdide nasıl karşı koyacaksınız? İktidardakilerin hiçbirinin burada bir cevabı yok. Çünkü “prompter”larda bunun cevabı yok. Yani prompterdan istedikleri kadar baksınlar, Doğu Akdeniz ve Ege’deki tehdide karşı oradan bir şey okuyamazlar.
Ama Vatan Partisi’nin birikimi var. Kurmayları var; bürokraside ve siyasette en üst görevleri yapmış ekonomi uzmanları var. Hem orgeneralinden amirallerine kadar Türk ordusunun en seçkin komutanları var. Bu konuları masaya yatırıp üzerinde düşünüyoruz. Çözümümüz şu: Suriye ve Irak’ın kuzeyinde oluşturduğumuz ittifak birikimini Doğu Akdeniz ve Ege’ye taşıyacağız. O birikim kim? İran, Rusya, Irak ve Suriye. Barzani’nin ayrı devlet kurmasını kimle önledik? Koştuk İran’a. İran’da Sayın Ali Ekber Velayeti ile çıktık. Sayın Tayyip Erdoğan, İran’a “bunlar Fars milliyetçisi” diye saldırırken biz Sayın Ali Ekber Velayeti ile birlikte; önümüzde 50-60 tane kamera varken, bütün dünya (Amerikası, Avrupası, Çini, Rusyası) izlerken şunu söyledik: “İran İslam Cumhuriyeti ve Vatan Partisi olarak ikinci bir İsrail devletinin burada kurulmasına izin vermeyeceğiz.” Hakikaten bölge ittifakını oluşturduk. Türkiye hükümetinin de başka bir çözümü yoktu; Vatan Partisi’nin inşası bu ittifakın içine girdi. Astana süreci, Moskova’daki beraberlikler, İstanbul süreci derken sonuç itibarıyla Barzani’nin orada ikinci bir İsrail devleti kurma girişimi önlendi.
Şimdi bu ittifak Doğu Akdeniz’de de geçerli. Hepsinin burada menfaatleri var. Eğer ABD Doğu Akdeniz’e egemen olursa, bu sadece petroller üzerinde bir egemenlik değil, aynı zamanda İran ve Arap Körfezi’ni de denetim altına almak demektir. Kıbrıs, batmayan bir uçak gemisidir; Doğu Akdeniz aynı zamanda İran ve Körfez üzerinde bir denetim üssüdür. Bunları anlatıyoruz; Çinlilere, Ruslara anlatıyoruz. Zaten Rusya’nın denizlere çıkış yolu burası. Suriye’nin ayakta kalması hem Rusya’nın hem İran’ın hayatı için önemli. Bütün bunları anlattığımız zaman diyorlar ki: “Evet, sizin dediğiniz gibi menfaatlerimiz Ege ve Doğu Akdeniz’de Türkiye ile birleşiyor.” Peki, bu ülkeleri nasıl yanımızda tutacağız? Suriye burada kilit ülke; hepsi Suriye’ye bakıyor. Ve bize hep şunu soruyorlar: “Biz Tayyip Erdoğan’a ne kadar güvenebiliriz?” Suriye politikasında Amerika’nın yolladığı füzeleri alkışlıyor. Diğer siyasi partiler (İYİ Parti, CHP vb.) de Amerikan füzelerine karşı bir tavır alamıyorlar; hatta kimyasal silahlardan bahsederek Amerikan saldırısını meşrulaştırıyorlar. Dünya bunu izliyor; Pekin, Tahran, Moskova, Şam ve Bağdat izliyor. Vatan Partisi burada bu ülkelere diyor ki: “Türkiye’ye güvenin. Çünkü Türkiye Tayyip Erdoğan’ın ülkesi değil; Türkiye Batı Asya ülkeleriyle ve Asya ülkeleriyle kararlı, güvenilir müttefik olacak hükümetini önümüzdeki süreçte yaratacak.”
Doğu Akdeniz ve Ege’yi ısrarla gündeme getiriyoruz. Ne kadar çok konuşsak belki Ulusal Kanal izleyicileri bunları birkaç kez dinledi ama bunları bütün topluma, Türk devletinin kadrolarına, bürokrasisine ve askeriyesine yaymamız lazım. Çünkü yangın çıktıktan sonra tedbir almak için çok geçtir.
Biraz önce Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu konuştuk. Fakat dikkat çeken bir konu var: AKP iktidarı geçmişte çok yanlışlar yaptı. Özellikle 2014’ten sonra bir noktaya geldi; FETÖ ile mücadelede kararlı durdu, açılımı terk etti. Eskiden FETÖ ile beraber hükümet yapıyordu, bakanlıkları tahsis etmişlerdi, emniyeti ve yargıyı onlara vermişlerdi. 2002’den 2014’e kadar 12 yıl süren bir AKP-FETÖ koalisyonu vardı; 2010 referandumunda neler olduğunu hepimiz hatırlarız. Suriye’de de çok yanlışlar yaptılar ama sonra politika değişikliğine gittiler. O değişikliğe de biz onları götürdük.
Şu an elimde *Herald Tribune*, *New York Times*, *Frankfurter Allgemeine Zeitung*, *Frankfurter Rundschau*, *Die Welt* gibi Alman, Amerikan ve Rus gazeteleri var. Avrupa Birliği’nin merkez organı *Vocal Europe* bile şunu söylüyor: “Erdoğan, Perinçek’in vizyonuna yaklaştı.” Bunu biz söylemiyoruz; Avrupası, Amerikası söylüyor. İtalyan siyaset bilimci Veneziani, Avrupa Birliği’nin merkez organındaki yazısında, AKP’nin üst düzey yöneticileri arasında Doğu Perinçek’in fikirlerinin benimsendiğini belirterek, “Şüphesiz ki Perinçek ve çevresi fikirlerini asla değiştirmediler; fikrini hızla kaydıran Erdoğan ve AKP oldu” diyor. Zaten bu ortada. Biz “PKK’nın üzerine ancak silahla yürünürse bu iş çözülür” dedik; yürümek zorunda kaldılar. “FETÖ ile beraber hükümet olunmaz, temizlenmesi lazım” dedik; temizleniyor. “Fırat Kalkanı’nda Amerikan koridorunu yarmadan Türkiye’nin güvenliği olmaz” dedik; oraya geldiler. “Rus uçağını düşürerek yanlış yaptınız, elini Putin’e uzat” dedik; uzattı. Biz Türkiye Cumhurbaşkanı’nın Rusya’dan özür dilemesini hiçbir zaman önermedik; biz özür dilemeyiz.
Çin Halk Cumhuriyeti olmadan Türkiye’nin ne güvenliği olur ne de ekonomisi gelişir. Suriye ve Irak’la beraber olmak kilittir. O sayede Türkiye’de İsrail ve Amerika’nın Kürdistan planını önlüyoruz. Güvenlikte ve dış politikada ne yaptık? Türkiye’nin dinamiklerinin ve mecburiyetlerinin başına geçtik; Vatan Partisi, AKP hükümetini ve Tayyip Erdoğan’ı bir hizaya getirdi. “Zararın neresinden dönülse kârdır.”
Şimdi bazı sıkıntılar olduğu gözüküyor; ekonomik operasyonlar, uluslararası veriler, tehdit dosyaları… Sanki Türkiye’den bazı şeyler isteniyor. Erdoğan bu çizgiden (Astana süreci, Rusya ve İran dostluğu, Türk Akımı, İpek Yolu projesi, Batı Asya ile ortak hareket etmek) dönemez. Çünkü Türkiye’nin buradan dönme şansı yok. O zaman ne olacak? Türkiye bu siyasetleri en kararlı uygulayacak cumhurbaşkanını bulup başına getirecek. Başka çaresi yok. Tayyip Erdoğan ise aksak, sallanarak, zikzaklar çizerek ilerliyor; bir Amerikan füzesini alkışlıyor, arkasından Rusya’dan, İran’dan, Çin’den “Size olan güvenimizi sarsıyorsunuz” telefonları geliyor. Bu zikzaklarla sorunlar çözülmez.
Türkiye’nin yeri belli: Batı Asya Birliği’ni kuracağız (Türkiye, Suriye, Irak, İran, Lübnan ve Rusya). Türkiye, Avrasya’daki yerini alacak. Çin, Hindistan, Orta Asya Cumhuriyetleri; hem İslam coğrafyası hem Türk coğrafyası hem de Çin, Hint ve Rus coğrafyası… Bu büyük halkların birliği yeni uygarlığı belirliyor. Atatürk’ün karma ekonomisini (Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik, Devrimcilik) Çin de uyguluyor, Hindistan da bunu uygulayarak başarı kazanıyor. Çağdaş uygarlık artık Asya’dan yükseliyor. Atlantik çağı bitti. Vatan Partisi önderliğinde Türkiye’yi, Asya’dan yükselen o yeni medeniyetin merkezine, şerefli ve başı dik konumuna yerleştireceğiz.
Partilerde bunları göremiyorum. Sürekli “Birbirimizi mebus yapalım, birbirimizin çıkarlarını sağlayalım” derdindeler. Türkiye temelinde temaslar yok. Halkın talebi ise “Ekonomimi çöz, güvenlik sağla, huzur getir, mayınlar patlamasın, tarlamı ekeyim, hayvanımı otlatayım” demek.
Seçim atmosferine girdik, paket üstüne paket açıklanıyor. Dilenci ekonomisiyle çözüm yok. Artık Türkiye’yi üretenler yönetecek. 38 yıldır dışarıdan, büyük tefecilerden borç para dilenenlerin yönettiği Türkiye devri bitti. Üretim ekonomisine geçmek zorundayız. İşçisi, çiftçisi, esnafı, sanatkarı, sanayicisi ve tüccarı; üreten sınıflar bunlar. Türkiye’de gerçek sermaye sınıfı sistemin kenarına itildi; yerlerine sıcak para komisyoncuları, faizciler, dolar-borsa vurguncuları ve tarikat rantçıları geldi. Bunlar, Türkiye’de üretime ket vuran sülüklere dönüştü. Kaynaklar sanayiye, ticarete yani üretime akmıyor. Türkiye, bu sülüklerden temizlenerek yeniden üretimin merkezi olmalıdır. Marx’ın “Kapital”ine de dayanarak söylüyorum: Türkiye’de 1980’lerden sonra sanayiciler kenara itildi. Kaynaklar sanayiye değil, özetle faize yönelmeye başladı. Sanayiciler de şu anda bu sistemin mağdurları arasındadır; onları tekrar desteklemeli, ayağa kaldırmalı ve imkânlar sağlamalıyız. Çünkü yatırım yapacak, iş alanı açacak, makineler harıl harıl çalışacak, üretim yapılacak; Türkiye’nin milli geliri artacak ve bunun adil bir şekilde paylaşılmasıyla hepimizin refahına bir pay düşecektir.
Yurt dışına para kaçırıldığı ya da yatırımların yurt dışına kaydırıldığı iddiaları var; ortada bir güvensizlik mevcut. Sanayicilerle görüştüğümüzde iki şey talep ediyorlar: Hukuk ve eğitim. Bu çok dikkat çekici. Genellikle sanayicilerin “İhaleler bana gelsin, bana krediler verilsin” gibi taleplerde bulunduğu düşünülür, ancak bu tür talepler yok. Öncelikle talep, bir hukuk düzeni olmasıdır. “Güvenelim, kimse üzerimize çökmesin” diyorlar.
Şimdi öyle bir sistem oluştu ki; “Bu FETÖ bağlantılıdır” diyerek birinin fabrikasına, malına el koyuyorlar. Hayır, öyle şey olmaz. FETÖ bağlantılıysa yargılanır, suçu varsa cezalandırılır. Ancak fabrikasına, malına el koyup onu yandaşlara peşkeş çekmek ekonominin bütün kurallarını çiğnemektir ve bunun çok ağır sonuçları olur. Üretim düşüyor, fabrikalar kapanıyor. Karlılık ve verimlilik azalıyor; çünkü peşkeş çekilen kişi o fabrikayı yönetmeyi bilmiyor. Kayyumlar atanıyor; 500-600 milyon dolarlık fabrikalar, 250 milyon dolara yandaşlara veriliyor. O anda bir adamın cebine havadan 250 milyon dolar giriyor. O adam fabrika çalıştırmayı bilmediği için üretimde düşmeler, dış ticarette azalmalar oluyor, işçiler işten çıkarılıyor. Dalga dalga olumsuzluklar yayılıyor.
İkinci talep ise eğitim. “Kaliteli, iyi eğitilmiş iş gücüne ihtiyacımız var” diyorlar. Türkiye’de eğitim sistemine çok ağır darbeler indirildi. Muska yazarak veya üfleyerek fabrikanın çarkını çeviremezsiniz, bir insanı tedavi edemezsiniz. Dini inanca herkes saygılıdır, herkesin vicdanında vardır; ancak o vicdandan dini çıkarıp ekonomiyi, bankacılığı, ticareti, ulaşımı düzenleyen bir hale getiremezsiniz. Sayın Tayyip Erdoğan’ın da söylediği gibi, 1400 yıl öncesinin hükümleriyle bugünü yönetemezsiniz. O dönemde çek, senet, poliçe, banka yoktu. Tıpkı prompterdan okuyarak Türkiye’nin sorunlarının çözülemeyeceği gibi, 1400 yıl öncesinin hükümleriyle bugünün ekonomisini ve toplumunu düzenleme şansı yoktur. Bilime dayanan, milli, kozmopolit olmayan, çalışkan, bilgili ve vatanına bağlı insanlar yetiştiren bir eğitim sistemi şarttır.
Çocukluğumuzda sanayi kenti denince akla hemen Adana gelirdi. Şimdi Türkiye’de Maraş’tan Kayseri’ye, Antep’ten Denizli’ye, İzmir’den Bursa’ya ve Çorum’a kadar çok ciddi bir sanayi birikimi oluştu. Ancak bunlar kenara itildi, kaynaklar tefeciye, faizciye ve paradan para kazanan finans sektörüne yönlendiriliyor. Biz bunu değiştireceğiz. Soldaki “sermaye düşmanlığı” gibi yaklaşımlar büyük yanlıştır. Türkiye’nin içinde bulunduğu aşamada işçi, çiftçi, küçük esnaf/zanaatkar ile tüccar ve sanayiciden oluşan bu dört sınıfın ortak katılımıyla ve çıkarları arasındaki dengeleri gözeterek sorunlarımızı çözebiliriz.
İş dünyasından tanıdığım sanayicilerle konuştuğumda iç acıtan bir durumla karşılaşıyorum: “Sanayicilik enayilik” diyorlar. Bir sanayici, rakibinin belediyeden rant yoluyla inşaat işi alıp iki senede kendisinin yıllarca kazanamayacağı parayı kazandığını görüyor. Türkiye’nin büyük sanayicilerinin çoğu artık inşaatçı oldu. 15 yıl önce arkadaşım olan büyük bir sanayici, “Bana ‘Götürüyorsun sanayiye para yatırıyorsun; getir o parayı, borsada katlayalım’ diyorlar. Üretimle ilgileri yok. Buna direnmek çok zor” demişti. Hakikaten bir sanayici ahlakı var ve buna direnen epey sanayicimiz oldu.
Bu arada olumlu bir haber verelim: Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin açıkladığı verilere göre, Rusya’ya yapılan ihracat yüzde 62 artmış. Bunda Vatan Partisi’nin gayretleri belirleyici olmuştur. Gazipaşa’dan Adana’ya kadar üreticilerimize “Rusya kapılarını açacağız” sözü verdik ve Rusya ile sürekli heyetler halinde görüştük. Rusya’dan gelen heyetlerle toplantılar yaptık. Sonuç itibarıyla Rusya-Türkiye ilişkilerinin normalleşmesinde Vatan Partisi’nin büyük bir payı olmuştur.
Şimdi Türkiye’de tartışılan ittifaklar meselesine gelelim. İttifakların yasallaşması yerinde bir düzenlemedir; çünkü ittifak bir siyasettir ve Türkiye’nin sorunlarına çözüm bulmak için birbirine yakın partilerin birlikte hareket etmesi bir haktır. Ancak Vatan Partisi olarak kırmızı çizgimiz şudur: HDP’nin içinde olduğu bir ittifakta kesinlikle yer almayız. Çünkü HDP ile PKK arasında fark yoktur; HDP, Kandil tarafından yönetilmektedir. Amerika’nın dayatmasıyla PKK’nın yasal parti kurmasına ve meclise girmesine Türkiye boyun eğdi. PKK; Mehmetçiğimizi, polislerimizi şehit eden, mayın döşeyen bir terör örgütüdür. Bunu nasıl meclise sokarız? Devletin hazinesinden onlara 40-50 milyon lira para aktarılıyor. Hem terörle mücadele edeceğim diyoruz hem de terörün mali kaynağını besliyoruz. Vatan Partisi’nin yönettiği Türkiye’de HDP diye bir parti olamaz; yargı yoluyla bu parti kapattırılmalıdır.
HDP ile ittifak yapmak, Mehmetçiğe kurşun sıkanlarla hükümet olmaktır. Hükümeti Kandil yönetir, bakanları onlar tayin eder. AKP’yi yenmek için HDP ile ittifak yapmak, AKP’yi yenme değil, “yenilme projesi”dir. Biz bu durumu Sayın Kılıçdaroğlu’na da her görüşmemizde belirttik. HDP ile beraberlik olmaz. Kim HDP ile ittifak yaparsa kaybeder; geçmişte de (2015 açılım süreci) bunun bedelini AKP oy kaybederek ödemiştir. Yüzde 10… 3-4 ay içinde muazzam bir sıçrama yaptı, değil mi? Şimdi bütün bu deneyler, tecrübeler ortada. O bakımdan Vatan Partisi, HDP ile ittifakı; Türk milletine, Türk ordusuna, Mehmetçik’e ve polisimize karşı bir sadakatsizlik ve ihanet olarak görüyor. İşin açığı budur ve bunun hiçbir izahı yoktur.
Ama onun dışında Türk milletinin sorunlarını çözecek hükümet olmaya yönelik ittifaklarda biz varız. Evet, son birkaç gün içinde Sayın Kılıçdaroğlu’yla yaptığım telefon görüşmelerinde de söyledim; hükümet olmaya yönelik birbirimizi Meclis’e taşıyalım. Bakın, şimdi şöyle bir şey var: “Efendim ne yapalım? Şu partiyi de, bu partiyi de, o partiyi de Meclis’e sokalım.” Türkiye’nin böyle bir sorunu yok ki. Meclis’e çeşitli partileri sokmak diye Türkiye’nin bir sorunu yok. Türkiye’nin sorunu ne? Ekonomiyi depremden kurtarmak, üretim ekonomisine geçmek, vatanın bütünlüğünü sağlamak, terörü bitirmek; IŞİD’ini de PKK’sını da temizleyip bu ülkeye huzuru, barışı getirmek; tarlalarımızı serbestçe süreceğimiz, ekini ekeceğimiz, meralarımızda hayvan otlatacağımız koşulları yaratmak, Güneydoğu’ya huzuru getirmek. Bunları vadediyoruz millete. Yoksa “Şu partiyi de sokalım, bu partiyi de sokalım, HDP’yi de yanımıza alalım” formüllerinin hiçbir sonu yok.
HDP’siz hükümet olmaya yönelik, basına da yansıdığı için burada söylemekte bir sakınca görmediğim bir öneriyi, Sayın Kılıçdaroğlu’na üç-dört gün önce ilettim: Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti, Vatan Partisi… Üç parti, milliyetçi ve halkçı bir ittifak. “Beraber olun ama milletin önüne çıkalım, ey Türk milleti bize yetki verin diyelim. Biz Türkiye’yi buradan birleştiririz, üretim ekonomisine geçeriz, aydınlatırız, birleşen aydınlık üreten Türkiye’yi kurarız” şeklinde çıkalım. Sayın Kılıçdaroğlu buna olumlu cevap verdi ve başkalarına da, istediğim herkese, kendisinin buna “evet” dediğini söyleyebileceğimi belirtti. İYİ Parti’ye de bu öneriyi götürdük. Fakat Sayın Meral Akşener —bizzat İYİ Parti’den insanların da bize aktardığına göre— Nuh diyor peygamber demiyor ve “İlle ben Cumhurbaşkanı adayı olacağım” diyor. Tabii burada basının da çok büyük hataları oldu; ayakları yerden kesen şeyler yapılıyor. Bunun kasıtlı yapıldığı kanısındayım. Çünkü Amerika şundan korkuyor: CHP, Vatan Partisi ve İYİ Parti milliyetçi, halkçı bir temelde birleştiği zaman Amerikan planları bozulur. HDP de bir anlamda siyaset dışına düşer. Amerika en ağır darbeyi yer, bölücülük çok şey kaybeder. O bakımdan bu ittifakı Amerika bozmak istedi ve belli yayın organları üzerinden Sayın Meral Akşener’e çok fazla hava verildi, rüzgâr verildi, kanatlandırıldı. Ama bunların sonu yok. Türkiye tarihinde böyle şeyler yaşanmıştır. Biz liderlerin ayaklarının yere basması lazım, dolduruşa gelmememiz lazım. O bakımdan Sayın Meral Akşener’in “Ben Cumhurbaşkanı olacağım” demesiyle o öneri geçerliliğini kaybetti.
Fakat şimdi yeniden ittifak çözümleri olabilir, en azından Meclis düzleminde olabilir. Ama doğru ittifak Cumhurbaşkanlığında olmalı. Yani karşı tarafta bir pehlivan var diyelim; onun karşısına siz kendi pehlivanınızla birleşerek çıkmalısınız. “Biz birleşmişiz ve Türkiye’yi yönetiriz” demelisiniz. Yoksa “Benim liderim gelecek, senin liderin gelecek, öbür lider gelecek, ikinci turda ittifak yapacağız” derseniz, millet bakar ve “Bunlar mı Türkiye’yi yönetecek?” der. Kendi aralarında birleşemeyenler, ikinci turlara havale edilen işler… Milliyetçi Hareket Partisi ile AKP “Bir bütünleşmiş halde biz Türkiye’yi yönetiriz” diye çıkıyor. Onun karşısında birbirine güvenmeyen, rekabet halinde olan, ikinci tur konusunda yarışan, zoraki birliktelik kuran yapılar… Bunlar mı bakanlar kurulunda oturacak? “Benim şu adamım genel idare kurulu olsun, şu adamım müsteşar olsun, ihaleyi şu arkadaşımıza verelim” diyecekler. Küçük hesapları olan partilerle Türkiye nasıl yönetilir? Doğru olan; ağırlığı, tarihi, birikimi, yönetme kabiliyeti ve cesareti olan, yönetme iddiasıyla milletin önüne çıkacak bir ittifak oluşturmaktır.
Burada anahtar kavram hükümet olmadır. Meclise girme değil, hükümet olma. Birbirini meclise sokma değil. Bana ne sizin meclise girmenizden? Benim sorunumu çözüyor musunuz? Bugün siyasette konuşulan “Onu da meclise sokalım, bunu da sokalım, demokrasi olsun” anlayışının demokrasiyle ilgisi yoktur. Demokrasi halk yönetimi demektir; halkın sorunlarını çözen sistem demektir. Siz halkın huzur, barış ve ekonomi sorununu çözen bir iddiayla ortaya çıkmıyorsunuz. Biz hükümet oluruz ve Türkiye’yi bu darboğazdan çıkarırız. Sayın Kılıçdaroğlu’na sürekli söylediğim budur. Buradan bir kere daha söylüyorum: Bizim milletin karşısına “Biz Türkiye’yi aydınlığa, üreten Türkiye’ye ve vatan bütünlüğüne götürürüz” diyerek çıkmamız lazım. Bu birikimimiz, kararımız, programımız var ve bu konuda güven kazanmamız lazım.
Ben şanslardan söz etmekten çok, yapılacak iş doğruysa onun yapılması için gayret ederim. Şansı “sıfır” denen işleri başarmış bir insanım. Herkes Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden Türkiye lehine karar çıkartma şansımın sıfır olduğunu söyledi; hükümet de, CHP liderleri de, büyükelçiler de… Ben “Sıfır şans yok, kazanacağız” dedim. Silivri duvarını yıkma olayında da “Bu duvarı yıkacağız, bizi burada hapsedemezler” dedik. Türkiye’yi bölme planı nedeniyle bizi hapse attılar ama bu plan yürümeyecek. Ben matematikçiyim, siyaseti de matematik üzerinden, bilimle yaparım. Bir matematiksel gerçek var: Türkiye bölünmez, bölemezler. Ergenekon ve Balyoz davalarında hepimiz içerideyken herkes son derece umutsuzdu, bir tek Vatan Partisi’nin önder kadrosu başarıya inanıyordu. FETÖ temizlenmez deniyordu, “Temizlenir” dedik ve temizlendi. Tarikatlar ve cemaatler konusuna gelince; 14 Mart 2014’te “Kınından çıkmış bir kılıç gibi hazırız” dedik. Türkiye tarikatlarla, cemaatlerle yaşayamaz. Bu sorun sadece zabıtayla, polisle, duvarla, hapishaneyle çözülmez. Eğitim, ideolojik hakimiyet ve toplumu dönüştürme aracımız var.
FETÖ ile mücadelede merkezlere yönelmek lazım. Örgütün merkezi güçlerine ve önder kadrolarına karşı kanunları uygulamak görev olmalı. Ama “O da sempati besliyordu, bu da böyle” diyerek insanları mağdur etmemek, çok yaymamak lazım. Özellikle askeri okulları, GATA’yı kapatmak gibi toplu cezalandırmalar vahimdir. Hastanesi olmayan ordu, harp okulu olmayan Türkiye olmaz. Bunlar büyük yanlıştır.
Son olarak; milliyetçi çözüm, başı dik, başka ülkelerden emir almayan, Amerika’nın denetimi içinde hareket etmeyen çözümdür. Türkiye’ye borçlanma ekonomisini ve bölünmeyi dayatan, PKK ve IŞİD’i üzerimize süren, Doğu Akdeniz’de bize karşı tatbikat yapan Amerika’dır. Amerika bizim müttefikimiz değil, tehdittir. Dolayısıyla bugün milliyetçilik; Amerika’ya karşı bağımsızlığı korumak, üretim ekonomisi kurmak ve vatanı savunmaktır. Halkçılık ise 85 milyonun refahı, sağlığı ve eğitimidir. Kendi halkını sevmeden insancıl da olamazsınız. Bugün Türkiye’nin temel ihtiyacı milliyetçilik ve halkçılıktır. Tabii cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve devrimcilikten oluşan o “altı oklu” program var. Ancak bugün milliyetçilik ve halkçılık, merkezdeki en belirleyici kavramlardır. Tabii devrimcilik de yöntem olarak Türkiye’nin gündemindedir. Bu nedenle kurulacak ittifakın milliyetçi ve halkçı olması gerekir. Bu çok önemli; yani asıl sorun galiba burada. Eğer bir ittifak kurulacaksa, bu çerçevede olması Türkiye’nin işine yarar. İşi biraz daha basitleştirelim: PKK’yı ve HDP’yi dışlayan bir ittifaktan söz ediyoruz. PKK ile birlikte milliyetçilik yapamazsınız; belki Kürt milliyetçiliği yapabilirsiniz ama Türk milliyetçiliğini ve Türkiye’nin bağımsızlık ve bütünlüğünü PKK ile birlikte savunamazsınız. Çünkü PKK, şu anda Türkiye’yi bölmek için Amerika’nın bir aleti konumundadır. Halkçılık noktasında da bağımsızlıkçı ve milliyetçi olmadan artık halkçı olamazsınız. Çünkü Amerika’nın dayattığı siyasetlerle Türkiye halkını refaha, zenginliğe, sağlığa, eğitime ve çağdaş yaşama ulaştıramazsınız, aydınlatamazsınız.
İttifaklar meselesi gündemdeyken bir de “Abdullah Gül olayı” var. Biliyorsunuz, neredeyse on gündür Abdullah Gül aday olacak mı, olmayacak mı diye uğraştık. En sonunda Abdullah Gül olayı devre dışı kaldı. İngiltere ve Amerika bunu tezgâhladı. Çünkü İngiltere, Abdullah Gül’e şövalyelik nişanı vermişti. Ben bir cumhurbaşkanının başka bir ülkeden şövalyelik nişanı almasını kabul edemem. Yani o nişanı aldığı an, bir İngiliz şövalyesi Türk devletinin başkanı olamaz. Aynı şekilde maalesef Tayyip Erdoğan da yönetime gelirken İsrail’den ve Amerika’daki Yahudi lobisinden nişanlar almıştı. Bunlar, Türk devlet geleneği açısından çok üzücü kara lekelerdir. Atatürk’ü düşünebiliyor musunuz? İngiliz şövalye nişanı almış, İngiliz kraliçesinin önünde diz çökmüş bir Atatürk tasavvur edebilir misiniz? Herkes güler buna.
Vatan gazetesinde Sedat Sertoğlu’na verdiği bir mülakat var. Orada, 2 Nisan 2003 tarihinde Amerikan Dışişleri Bakanı Powell ile Ankara’da buluştuğunu ve iki sayfa, dokuz maddelik gizli bir planı imzaladığını söylüyor. Bakın, gizli plan! Sertoğlu’na, “Senin oturduğun koltukta ABD Dışişleri Bakanı Powell oturuyordu. Onunla iki sayfalık, dokuz maddelik bir plan üzerinde anlaştık. Ama ben her yaptığımı kalkıp açıklayamam ki,” diyor. Powell Suriye’ye giderken de onunla konuşmuş. Yani Türkiye’nin o zamanki Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Amerikan Dışişleri Bakanı ile gizli bir anlaşma yapmış. Bu gizli anlaşma değil, bu bir hizmet sözleşmesidir; yazılı olarak bağlamışlar. O dönemki kuvvet komutanlarımızdan, rahmetli Özden Örnek’ten (dün onu toprağa verdik, çok değerli bir komutanımızdı) öğrendiğim üzere, ellerinde bu planın yazılı bir kopyası da vardı.
Şimdi bir cumhurbaşkanlığı seçimine giriyoruz. Ben, cumhurbaşkanlığı aday adayı olarak Tayyip Erdoğan’a sesleniyorum: Milletimizin önünde diyorum ki, o iki sayfa, dokuz maddelik planı aydınlat, açıkla, ondan sonra cumhurbaşkanı adayı olarak çık. Bu planı aydınlatmadan aday olamazsın. O planda neler vardı? PKK yasallaştırılacaktı; açılım süreci o plandaydı. Kıbrıs’ta Rauf Denktaş bertaraf edilecekti; edildi. Doğu ve Güneydoğu bölgeleri özellikleştirilecekti; AKP, “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı yerine getireceğiz” maddesini programına koydu ve hâlâ orada duruyor. Yani Amerika ile yapılan gizli planın maddesi şu anda AKP programında, maalesef CHP programında da duruyor. Türkiye, PKK’ya karşı silahlı bastırma harekâtlarında önce Amerika’dan izin alacak maddesi de uygulandı. Amerika izin vermediği için bir süre açılım yapıldı, PKK hendek kazdı, yığınak yaptı.
Sayın Tayyip Erdoğan çıkmalı, bu planı açıklamalı ve bunun izahını yapmalıdır. Neden Amerika ile gizli plan yaptınız? Vatan Gazetesi’nin o günkü manşetinde “Orta Doğu’daki tüm rejimler değişecek” deniyordu. Irak’ta rejim değişti, Suriye’ye saldırı o zamandan söz verilmişti. Kürdistan kurulacak dediler, onu da kurmaya kalktılar. NATO toplantısında ekrana yansıtılan Türkiye haritasını hatırlayın; o haritada sınırlar değiştiriliyordu. İşte Abdullah Gül’ün o dönemki itirafları ve Tayyip Erdoğan’ın bu gizli planı sürdürmesi büyük bir sorumsuzluktur.
Öte yandan, üniversitelerin bölünmesi olayına gelirsek; bu konuda üniversiteleri kendi hallerine bırakmak lazım. İstanbul Üniversitesi ve Gazi Üniversitesi, Türkiye’nin akademik düzey ve öğrenci sayısı bakımından en önde gelen iki üniversitesidir. Eğer bölüneceklerse, bu kararı üniversiteler kendileri almalı ve hükümetten talepte bulunmalıdır. Hükümetin üniversitelere dayatmada bulunması çok hatalıdır; demokratik kararlar değildir. Üniversiteler kendi gelecekleriyle ilgili kararları kendileri vermelidir.
Son olarak, Süper Lig’deki şiddet olaylarına değinmek isterim. Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş olmadan Türk futbolu olmaz. Son Fenerbahçe-Beşiktaş maçında yaşananlar çok üzücüydü. Bizim, taraftarlar arasında bir centilmenlik ortamı yaratmamız lazım. Ben çocukluğumdan beri maçlara giderim; eskiden tribünlerde polis olmazdı, taraftarlar iç içe otururdu. Sövgü olmazdı, sadece şakalaşmalar olurdu. Lefterler, Suatlar, Kadriler gibi efsane futbolcular gazozuna maç yaparlardı. O günlerdeki o dostluk ve centilmenlik iklimini tekrar tesis etmeliyiz. Onun için Türk futboluna yeniden o güzel arkadaşlık, dostluk iklimini getirmeliyiz. Evet, o zaman futbolun tadını alırız. Tabii rekabet olacak, herkes takımını destekleyecek; bu güzel. Ancak bunun, Türk milletinin ahlakına, karakterine, edebine ve terbiyesine uygun şekilde olması çok önemli.
Milli günler aslında taraftarları birleştiriyordu. Mesela geçtiğimiz dönemde Cumhuriyet kutlamalarında, 19 Mayıs’ta Anıtkabir’e yapılan yürüyüşlerde de öyle. O yürüyüşlerde bütün takımların taraftarları yan yana gelip hep beraber Anıtkabir’e gidiyor. Atatürk onları birleştiriyor. Bugün Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yürüttüğü vatan savaşı da onları birleştiriyor. Onun için sahada yaşanan o taşlı, sopalı müdahaleler çok üzücü. İnsanlar korner atmaya neredeyse gidemiyor, hemen çakmak atılıyor. Gerçek taraftarın böyle bir şey yapması mümkün değil; Çarşı grubu böyle bir şey yapmaz. Gerçek taraftarın bunu yapmaması lazım; sanki bir yerlerden birileri bunu körüklüyor. Geçmişte karşı takımın şiddetle alkışlandığı maçları hatırlıyorum. Takım o kadar güzel oynar ki, en sonunda karşı takım alkışlanır. Bu, bir nevi kendi takımına da bir eleştiridir.
Peki, şampiyon kim olacak? Fenerbahçe ile Beşiktaş’ın iddiasının zayıfladığı gözüküyor. Daha çok Galatasaray ile Başakşehir arasında bir yarış var, Galatasaray bir puan önde. Ben Galatasaray’ın bu ligi şampiyon bitireceğini, kalan üç maçını da alacağını görüyorum. Ben de Fenerbahçeliyim; acaba biri tökezler de biz aradan sıyrılır mıyız diye bekliyoruz ama şunu söyleyeyim: Kim kazanırsa hepimiz onu birlikte kutlarız. Avrupa kupalarında hep beraber arkasındayız, hep beraber destekleriz.
Bu arada Ankaragücü’nü unutmayalım. O, bizim Türkiye Gençlik Birliği’nin (TGB) takımı. Aynı zamanda dostum, eleştirmen, edebiyatçı yazarımız Ahmet Yıldız’ın çok emek verdiği bir kulüp. Benim çocukluğumda Ankaragücü bu bölgedeydi. Biz, adını sonradan değiştirdikleri Sabah Sokak’ta, Anıtkabir’in hemen altındaki tepede, Gençlik Caddesi’nin orada oturuyorduk. Orada Makine ve Kimya Endüstrisi’nin (MKE) lojmanları vardı. Ankaragücü, MKE’nin takımıdır. Ankaragücü bu bakımdan bir fabrika, büyük bir üretim kurumunun kulübü olarak Türkiye tarihinde özel bir yere sahiptir. Başarı kazanması beni çok sevindirdi, Süper Lig’e çıkmalarını tebrik ediyoruz. İsimleri de çok güzel. Türkiye Gençlik Birliği de Ankaragücü’nü hep destekledi, tribünleri ateşledi.
Bir diploma meselesi sorulmuş. Cumhurbaşkanı adaylarının diplomalarını açıklaması gerekiyor. Ben hukuk doktoruyum; Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi lisans mezuniyetinin yanı sıra akademik unvanım da var. Diplomamı bugün Yüksek Seçim Kurulu’na verdim. Abdullah Gül konusunda da şunu öneriyorum: Bütün cumhurbaşkanı adayları diplomalarının yanı sıra hastanelerden aldıkları sağlık raporlarını da Türk milletine açıklamalıdır. Çünkü bu, Türkiye’nin geleceğiyle ilgili bir sorudur.
Abdullah Gül hakkında soruşturma açılabilir mi sorusuna gelince; bu, yargının değerlendireceği bir şey. Ancak polisle, zabıtayla veya savcıyla üzerine gidilmesi, sorunları çözen yöntemler değildir. Amerika’nın yaptığı gizli planların siyasi bir yaptırımı olmalı. Meclis yetkilerine sahip çıkmalı, hükümetler “Sen nasıl bunu yaparsın?” diyebilmeli. Sayın Tayyip Erdoğan çıkıp bunu eleştirmeli ve mahkûm etmelidir.
Genelkurmay Başkanı’nın Abdullah Gül’e gönderilmesi konusuna gelirsek; ben, Genelkurmay Başkanı ve komutanlarımıza toz kondurmayan bir siyasette hep ısrar ettim. Onların aleyhine olan kampanyaların hep karşısına dikildim. O tutumum yine devam ediyor. Fakat Sayın Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ın gidip siyasete alet olarak Abdullah Gül’e bir mesaj götürmesini veya herhangi bir telkinde bulunmasını, Genelkurmay Başkanlığı sorumluluğuyla kesinlikle bağdaştırmıyorum. Bu durumun ordunun birliği ve bütünlüğü üzerinde çok olumsuz etkileri olur. Eğer bu iddialar doğruysa, Hulusi Akar’ın yapacağı tek doğru çözüm istifa edip görevini bir silah arkadaşına bırakmasıdır.
Son kitabım “Gönül Defteri” çıktı. Elli kitabı devirdim, bu herhalde elli birinci ya da elli ikinci kitabım. Bu kitapta, aramızdan ayrılan Tahsin Bekir Balta, Yılmaz Güney, Haldun Taner, Cemal Süreya, Muammer Aksoy, Turan Dursun, Uğur Mumcu gibi çoğu tanıdığım, bir kısmı arkadaşım bir kısmı büyüğüm olan isimlerle ilgili anılarım var. Onların kişilikleri üzerinden, özlediğimiz ve ümit ettiğimiz erdemli bir toplum resmi çizdim. Kitabın ismini Şule’yle belirlerken, “gönlümün defterine yazılmış insanlar” anlamında “Gönül Defteri” dedik. Muzaffer Akyol’un çok sevdiğim nar ağacı resmini de kapağa koyduk; her biri birer nar tanesi gibi olan bu insanlar, geleceğin erdemli toplumuna miras bırakıyorlar.
Önümüzde 4 Mayıs’tan 9 Mayıs’a kadar sürecek çetin bir 6 gün var. Vatandaşlarımız, kayıtlı oldukları ilçe seçim kurullarına sabah 09.00 ile akşam 20.00 saatleri arasında bizzat gidip imza atarak Doğu Perinçek’i cumhurbaşkanı adayı olarak önerebilirler. Biz Vatan Partisi olarak 100 bin imzayı tamamlayacağız. Sayın Hüsamettin Cindoruk, Sayın Enis Öksüz, Sayın Süheyl Batum, Sayın Birgül Ayman Güler gibi çok sayıda siyasetçi ve bilim insanı bu adaylığı destekliyor.
Seçim sürecinde Vatan Partisi olarak siyasete nezaket getireceğiz. Hiç kimseyle atışmak yok, herkesle saygılı bir dille konuşacağız. Sosyal medyada kırmak, sövmek, ısırmak serbest gibi davranan o “pankreas minderi” anlayışını kabul etmiyoruz. Vatan Partililer bu kırıcı tutumu kesinlikle terk etmeli; sosyal medyaya nezaket ve zarafet getirme yönünde bir kampanya başlatacağız. Siyasette nezaket ve saygı, birliğimiz için elzemdir.
Cumhurbaşkanı seçilirsem, Sayın Tayyip Erdoğan’a, Sayın Devlet Bahçeli’ye, Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na ve Sayın Meral Akşener’e cumhurbaşkanı yardımcılığını önereceğim. Bunu neden mi yapacağım? Çünkü… Çünkü Türkiye’yi birleştirmemiz lazım ve onların da tecrübelerinden yararlanmak istiyorum. Tekrar ediyorum; Sayın Tayyip Erdoğan, Sayın Devlet Bahçeli, Sayın Kemal Kılıçdaroğlu ve Sayın Meral Akşener’in tecrübelerinden yararlanmam lazım. Bu birikim ve yetenek bende var. Çünkü artık hükümeti cumhurbaşkanı kurmaktadır; cumhurbaşkanı aynı zamanda hükümetin başkanıdır. Eski cumhurbaşkanı kavramını bırakalım. Cumhurbaşkanı tarafsız değil, taraflı olacaktır. Hükümet başkanı taraflıdır; bir programdan yana, milletten yana, vatandan yana, demokrasiden yana bir tarafı vardır.
Türkiye’nin bir milli seferberlik hükümetine ihtiyacı var. Vatanımıza, huzura ve barışa yönelik tehditler var. Ekonomik yükü de paylaştırmamız lazım. Bir kısmı muhalefete geçip oradan muhalefet adı altında Türkiye’yi olumsuz noktalara sürükleyen yıkıcı tavırlar sergiliyor. Bunlar önümüzdeki dönemde faydalı değil. Bakın, kaos lafı ediyorlar; Sayın Tayyip Erdoğan olsun, Devlet Bahçeli olsun, demek ki bugün Türkiye’yi yönetenler kargaşa ve kaostan korkuyorlar. Peki, korkarak bir fayda yok. Biz aynı zamanda o kaosu önleyecek hükümet modellerini de geliştirmek zorundayız.
Onun için diyorum ki; Cumhurbaşkanı olduğum zaman Sayın Tayyip Erdoğan’a, Sayın Devlet Bahçeli’ye, Sayın Kılıçdaroğlu’na ve Sayın Meral Akşener’e “Gelin, hükümet başkan yardımcılığını size öneriyorum, gelin beraber Türkiye’nin buradan çıkışını düzenleyelim” diyeceğim. Tabii bir program çerçevesinde. O görüşüm değişmez, çünkü hükümet olduğumuz zaman Türkiye’yi birleştirecek çözümlere ihtiyacımız olduğunu görüyoruz. Muhalefet kargaşalık yaratıp çelme takarsa, iktidarla muhalefet kapışırsa, gerekirse sokaklar harekete geçirilirse… Böyle bir Türkiye manzarası istemiyoruz. Muhalefet yine olsun, ayrı mesele ama sonuç itibarıyla yasal düzlemlerde milli birlik, beraberlik ve paylaşma esas olmalı.
Önümüzdeki dönemde yükleneceğimiz sorumluluklar olacak. Bu yükleri fakirin fukaranın sırtına yıkmak isteyen ekonomik çözümler var. Biz diyoruz ki; yükü fakirin fukaranın üzerine yıkmayacağız, paylaştıracağız. Paylaştırırken de milletin çeşitli sınıflarının temsilcilerini hükümete katacağız ki adil bir paylaşım olsun.
(Efendim, süremizin sonuna geldik. Bir Çıkış Yolu programında daha sona geliyoruz.)
Evet, bu yakın geçmişte devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Şimdi halkın %50-52’ye bölündüğü bir durum tasviri var. Türk milletinin balta çıktığını… (Ben yere atarım ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada.) Belki de bu yangın, Irak’taki bu… Hayır, birleşmek güzel. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

