Çıkış Yolu • 25.03.2019

Çıkış Yolu • 25.03.2019

Bu geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi, bir Amerikan gemisi. Ama… Türk milletinin bahtının açıldığını… Ben yere atar ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bırak! Gölgedeki bu yangın. Buradaki bu yangın. Türkiye’yi dinlenenler değil, üretenler; birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

İyi akşamlar diliyoruz değerli Ulusal Kanal izleyicileri. Çıkış Yolu programında sizlerle birlikteyiz. 31 Mart yerel seçimlerine çok kısa bir zaman kaldı, artık sayılı günler kaldı. Seçim maratonunun bütün hızıyla sürdüğü günümüzde, son derece değerli konuklarla huzurlarınızdayız efendim.

Konuklarımı hemen takdim edeceğim sizlere. Tabii öncesinde hemen bir hatırlatma yapalım; an itibarıyla Türk Milli Takımımızın da maçı başlamış oldu. Milli takımımıza, Moldova karşısında Avrupa Şampiyonası 2020 elemelerindeki bu önemli maçında başarılar diliyoruz. Tabii biz de programımızı sürdüreceğiz.

Bugün oldukça kapsamlı ve çok sayıda gazetecinin katılımıyla, iki değerli konuğumuza sorular yönelteceğimiz bir programla huzurlarınızdayız. Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Sayın Doğu Perinçek konuğumuz. Hoş geldiniz efendim.

“Hoş bulduk, merhabalar.”

Vatan Partisi Ankara Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Prof. Dr. Sayın Tülin Oygür de konuğumuz. Siz de hoş geldiniz.

“Hoş bulduk. Yapmıştık programımızı, bir kez daha birlikte olduk. Buradayız, bu sefer Sayın Perinçek de size eşlik ediyor.”

Efendim, sizinle de en son 2017 yılında bir programımız olmuştu. Sizi askere göndermemiştim, ondan sonra beni askere uğurlamıştınız. Yeniden birlikte olmak çok güzel, benim için de çok anlamlı. Tabii programımızda yine değerli gazetecilerimiz var; Aydınlık Gazetesi Ankara Temsilcisi Sayın İsmet Özçelik ve Ulusal Kanal Ankara Temsilcisi Sayın Erel Çelebi bizimle birlikte. Hoş geldiniz Sayın Özçelik, Sayın Çelebi.

Önümüzdeki yaklaşık iki saat boyunca programımızla birlikte olacağız. Seçim gündemi olsun, diğer önemli konular olsun, hem Sayın Perinçek’e hem Sayın Oygür’e sorularımızı yönelteceğiz. Sizler de sosyal medya üzerinden #ÇıkışYolu etiketiyle ve @Aybaltaci Twitter hesabı üzerinden sorularınızı ve görüşlerinizi gönderebilirsiniz. Ben de program akışı boyunca bunları aktarmaya çalışacağım.

Bu girizgahın ardından sohbetimize başlayalım. Sayın Perinçek, müsaadenizle Sayın Oygür ile başlayalım. Yoğun bir seçim kampanyası yürütüyorsunuz Ankara’da ve artık çok az bir zaman kaldı. Uzun bir yol katettiniz, 4-5 günlük bir kampanya süreci kaldı diyebiliriz. Nasıl hissediyorsunuz kendinizi? Süreci nasıl görüyorsunuz?

“Ben şöyle bir espri yapıyordum bugün; Genel Sekreterimizle bir ara görüştüğümde, ‘Acaba Yüksek Seçim Kurulu’na başvursak da şu seçimleri bir ay daha erteletsek mi?’ diye. Çünkü çok iyi gidiyor, doyamadık diyebilirim. Tabii yorgunluğu var ama akşamları dinleniyoruz. O kadar iyi gidiyor ki bu vesileyle halktaki beklentiyi görüyorsunuz. Bir tür namuslu, dürüst, vatansever politikacılara duyulan özlemi anlıyorsunuz. Bir şekilde onların karşısına bu vasıfla çıkmanın getirdiği bir onur var üstünüzde. Bu sizi son derece yükseltiyor. Halkla buluşuyorsunuz, gerçekten çok iyi gidiyor. Ben genel başkanıma da söyledim; gerçekten seçime girmediğimiz, ‘şunu destekleyelim’ dediğimiz seçimlere yazık olmuş diye düşünüyorum. Vatan Partisi her türlü seçimde mutlaka tek başına girmeli ve halkla kucaklaşmalı. Bunu çok net olarak bu seçimde gördük.”

Geçtiğimiz günlerde Ankara’da Bahçelievler tarafındaydınız galiba, bugün Güdül’e gittiniz; Keçiören’deydiniz, Mamak’taydınız, Beypazarı’ndaydınız. Halkın durumu nasıl, seçimlere ilgisi nasıl? Kızılay’da partilerin çadırları var; mevcut parlamentodaki gerek Cumhur İttifakı’nı gerekse Millet İttifakı’nı oluşturan partilerin çadırlarına ilgi çok az. İnsanlar gidip bakmıyor, broşürlerini almıyorlar. Sanki zorla “al broşürümüzü” diyen bir hava var. Halk neyin peşinde?

“Gerçekten gözleminiz doğru. İstisnai birkaç durum dışında şunu gördük: Hoş bir kelime değil ama bir ‘mide bulanması’ var. İnsanların midesi bulanıyor artık. Her şeyi bir tarafa bırakalım; insani yönden bakalım, bu kadar çirkin bir siyaset herkesi bıktırmış. Bir ittifakın diğerine laf söylemesi bitmiş. Halk şunun farkında: Biri pozisyonunu kaybetmemeye çalışıyor (Cumhur İttifakı için bunu söyleyebiliriz), diğeri de her ne suretle olursa olsun AKP iktidarını düşürmek için ortaya çıkmış. Hiçbir inandırıcılıkları yok toplumda. Çünkü söyledikleri bir şey de yok. Proje dedikleri şeylerle halk hiç ilgilenmiyor. İnanç bitmiş; politikaya, politikacılara inançları bitmiş. Biz bunu çok net görüyoruz. Bu durum Vatan Partisi’ne bakışı da değiştiriyor; birleşik kaplar gibi. Büyük medya organlarında yer almadığımız için biz daha ziyade temasla, birebir ‘Merhaba Aysel teyzem, merhaba Muharrem amca’ diyerek halka ulaşıyoruz. O zaman size açılıyorlar. Ben ilk tanıtım toplantısında, ‘İki ittifak falan yok, iki yapı var; ittifaklar yapısı ve Vatan Partisi yapısı’ demiştim. Sahada bunu çok net gördük.”

Efendim, mitinglerinizde sık sık “Kürsümüzü sırtlıyoruz” diyorsunuz, portatif bir kürsünüz var. Bunu biraz açar mısınız?

“Tam halkçı bir parti olduğumuz gerçekten yansıyor. Portatif şekilde kürsümüzü oluşturuyoruz, oradan kaldırıyoruz; ertesi gün başka bir yere kuruyoruz. Her yer bizim. Polisimize teşekkür ediyoruz, gerçekten güvenlik görevlileri hep yanımızdalar. Neşe içinde şarkılarımızı, türkülerimizi söylüyoruz, halayımızı çekiyoruz. Tam manasıyla halkın yanındayız. O portatif kürsü de ona yakışıyor; binler, yüz binler dökülen şeyler değil bunlar, kendi olanaklarımızla oluşturduğumuz en samimi noktalar.”

Sayın Perinçek, Güdül mitingindeki gözlemlerinizi merak ediyoruz.

“Güdül’ün Yeşilöz köyüne gittik, çok büyük bir köy. Millet bir arayış içinde. Bir çıkmaza geldiğini, Türkiye’nin çok zor bir döneme girdiğini görüyor. O bakımdan Vatan Partisi’ne olan dikkatler yoğunlaşmış durumda. Vatan Partisi’nin özellikle Ermeni soykırımı konusundaki başarıları, Silivri duvarını yıkması, komşularla iş birliği gibi konuları köylüler izliyor, biliyor. Seçenek olarak Vatan Partisi hemen akıllara geliyor. 31 Mart’tan sonra Türkiye çok tarihi bir arayış sürecine girecek, bunun işaretlerini görüyoruz.”

1 Nisan’a göre bir hazırlığınız var mı?

“Biz 1 Nisan değil, daha sonrası için hazırlıklıyız. 24 Haziran’da AK Parti’nin iddiası neydi? ‘Cumhurbaşkanlığı sistemini getirdim, bütün iktidarı tek elde topladım, sorunları çözeceğim’ diyordu. Ama şimdi çok daha sert bir ekonomik problemle karşı karşıyayız. Türkiye iflaslar dönemine girdi. Adana, Mersin, Trabzon, Bursa’nın köylerine kadar gezdim; herkesin ortak söylediği iki sözcük var: ‘Böyle gitmez’.”

Cumhur İttifakı bunu bir “beka seçimi” olarak tanımlıyor, muhalefet ise “yerel seçim” olduğunu vurguluyor. Vatan Partisi’nin bu beka tartışmasındaki duruşu nedir?

“Şehit cenazelerinin önünde elimizi bağlıyoruz ve bekayı tartışıyoruz. Amerika Birleşik Devletleri, İsrail Doğu Akdeniz’de namlularını Türkiye’ye çevirmiş; Türkiye’ye karşı Yunanistan’ı, Güney Kıbrıs’ı arkasına almışlar. Amerika 25 bin tır silahı PKK’ya veriyor, biz beka sorunu tartışıyoruz. Beka sorunu sadece güvenlikte değil, ekonomi açısından da var. İflasların olduğu, çarşıların sinek avladığı bir ülkede beka sorunu olmayacak da ne olacak? Yani ayakta kalma, var olma sorunu. İktidarın ‘beka’ vurgusuna gelince; eğer beka sorununu gerçekten hissediyorsan, Suriye ile iş birliği yaparsın, PKK’yı bitirmek için bu ittifakı değerlendirirsin. Doğu Akdeniz’de Suriye ve Mısır ile beraber olman lazım, onları Amerika’nın yanına itmemen lazım. Demek ki beka sorununu henüz bütün ağırlığıyla kavramış değiller. Ama Türkiye’nin bu tehditlerden büyük bir üretim devrimiyle, başı dik çıkacağından şüphem yok.” Böyle bir sorun var. Eğer biz “bu sorun yok” dersek düşmanla birleşiriz. Onun için, yani bu beka sorununu gündeme getirenlerin sunuşundaki yanlışlar üzerinde durmaktan çok, bu beka sorununun Türkiye için hayati olduğunu bilmemiz lazım.

Ne olabilir? Tayyip Erdoğan, dostları da çoğaltacak, belli bir kesimi de bu sürecin içine katacak bir politika izlemelidir. Siz hep “Türkiye’nin büyük çoğunluğunu birleştirelim” diyorsunuz ya, işte öyle bir politika… Doğru; mesela şimdi sataşmak… “Bay Kemal, Bay Kemal” diyerek Türkiye’yi birleştiremezsiniz. Öbür tarafa bakıyoruz, Kemal Kılıçdaroğlu’na… Siyasette bir üslup, edep, erkan ve terbiye yok; birleştirme sorumluluğu yok. Türkiye madem bu tehditlerle karşı karşıya, o zaman en önemli şey Türk milletini ve Türkiye’nin tüm siyasi güçlerini birleştirmektir.

Geçen Cumhurbaşkanlığı seçiminde şunu söyledik: “Tayyip Erdoğan’a da, Kılıçdaroğlu’na da, Devlet Bahçeli’ye de Cumhurbaşkanı yardımcılığını önerelim. Gelin beraber oturalım, bir milli hükümet, bir üreticiler hükümeti kuralım. Hepimizin gayretiyle milleti birleştirerek çıkalım, hepsini kucaklayalım.” Evet, bu anlamda söylemiştim. Hem içeride birleştirici olamıyor hem de dışarıdaki potansiyel dostlarımızla, örneğin Suriye ile birliği sağlayamıyor. Hatta Çin Halk Cumhuriyeti gibi Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de, üretim ekonomisinin inşasında ve Batı Asya’daki tehditlere karşı yanımızda olacak bir ülkeyi; uşak valileri, sözde “Uygur” terör örgütü temsilcileri aracılığıyla karşısına alıyor. Hükümet buna müdahale etmiyor, Anadolu Ajansı sürekli Çin düşmanlığı yapıyor. Bütün bunlara baktığımız zaman Tayyip Erdoğan’ın da bu beka sorununun ciddiyetinin farkında olmadığını görüyoruz. Türkiye’yi yönetemiyorlar.

İstanbul’da Binali Yıldırım’la bir görüşme yapmıştınız ve katıldığınız bir televizyon programında HDP/PKK’nın kazanmaması için bir iş birliği arayışınız olup olmayacağı sorulmuştu. Siz de “AK Parti’de böyle bir irade yok” demiştiniz. Türkiye tek bir belediyeyi dahi HDP’ye, PKK’ya vermemelidir; vermek cinayettir. Hem parti kapatılarak bu engellenmeli hem de yargı sorumluluğunu yerine getirmelidir. Ayrıca yargıya başvurma yetkisi olan hükümet, HDP’nin kapatılması için başvuru yapmayarak sorumluluğunu yerine getirmiyor. Biz bunu Sayın Tayyip Erdoğan’a ve AK Parti’ye önerdik. “Haklısınız, doğru, bunu yapmak lazım” dediler ama bir adım göremedik.

*(Reklam arası ve program akışı sonrası)*

Cumhuriyet Halk Partisi ve İYİ Parti, PKK ve HDP ile ittifak halindedir. Bunu görmemek için gözlerimizi mi kapayacağız? Bu bilinçli bir tercihtir. Bu ittifak yalnız Güneydoğu’da veya PKK’nın terör eylemlerine hoşgörü noktasında değil; Ege’de, Doğu Akdeniz’de ve Karadeniz’de de var. CHP siyasetine baktığımız zaman her cephede Amerika’nın ve İsrail’in yanındadır. İttifakın varlığı ortadadır; zaten artık açıkça ilan da ediyorlar. “Demokrasi cephesi”, “demokratik güç birliği” gibi adlar altında oylar talep ediliyor.

340 HDP’li ismin ve hatta PKK ile iltisaklı isimlerin CHP, İYİ Parti ve Saadet Partisi listelerine sızdığı iddiasına gelince; bence “sızma” terimi doğru değil, CHP Genel Merkezi bunları bilinçli olarak tercih ediyor. Araştırdım; aday gösterilen isimlerin içinde ailece Mehmetçik kanına girmiş kişiler olduğu gerçeği ile karşılaştım. Bu, ispat gerektirmeyen, güneşin doğudan doğması kadar açık bir gerçekliktir. Bu ittifakın varlığını bilmeden ve buna karşı tavır almadan Türkiye’nin ne güvenliği savunulur ne ekonomisi kurtarılır ne de huzur getirilir.

AK Parti, 2016’dan beri PKK’ya ve FETÖ’ye karşı bir mevzi tutmuş durumdaydı ancak CHP’nin kucağına PKK’yı verdiler. Şimdi mücadele ediyorlar ama HDP’ye karşı herhangi bir yaptırım ortaya konulmuyor. HDP’nin yasal olarak faaliyette bulunması hukuka aykırıdır. Bir yandan Mehmetçik PKK ile savaşacak, bir yandan da PKK’yı meclis kürsüsüne çıkaracaksınız, hazineden 93 milyon lira yardım yapacaksınız, sonra da “mali kaynaklarını kurutacağım” diyeceksiniz. Bu korkunç bir vehamettir.

İYİ Parti de bu ittifakın bir parçasıdır. Sayın Meral Akşener’in “Kürt toplumunun siyasi temsilcisi” ifadesi yanlıştır; Türkiye’de etnik gruplara dayanan siyaset kabul edilemez. İYİ Parti’nin yayımladığı reklam filmine gelince; bu film, polise “polisliği bırak, PKK’nın ve FETÖ’nün yanına geç” mesajı vermektedir. Düşman olarak Türk polisini ve devletini göstermektedir. Emeklilikte yaşa takılanları (EYT) da kullanarak halk hareketini PKK ve FETÖ ile birleştirmeye çalışan bu film, Amerika Birleşik Devletleri’nin senaryosudur. Haince ve uğursuz bir projedir; kamuoyu bunu çok iyi değerlendirmelidir. Ben Meral Akşener’i de çağırıyorum; gelsin konuşalım. Bu filmi nasıl savunacak? Polisi kendi devletine ve kurumuna karşı isyan noktasına getiren; ceketini atıp polisliği bırakan ve FETÖ’nün, PKK’nın yanına geçen bir polis… Çok vahim bir film.

Türkiye’de siyasi iktidarın demokratik uygulamalar noktasında yetersiz olduğu bir gerçek, ancak bu başka bir şey. Türkiye’nin bugünkü sorunu demokrasi değil. Türkiye’nin bugün iki sorunu var: Birincisi, borç batağından üretim devrimiyle çıkmak; ikincisi ise vatan bütünlüğü. Türkiye’de alabildiğine demokrasi var. Kime demokrasi yok? FETÖ’ye yok, PKK’ya yok. Demokrasi diyenler, aslında FETÖ ve PKK için demokrasi istiyor. Onun dışında Türkiye’de her türlü parti kuruluyor, Kürdistan partileri var. Demokrasi çok aşırı bir şekilde mevcut; PKK’ya serbestlik tanınıyor, FETÖ belli oranlarda gazete çıkarıyor, bağırıp çağırıyor.

Amerika, Türkiye’nin sorunu demokrasi diyor. Neden? Çünkü hapisten kurtarmak istediği PKK ve FETÖ için demokrasi sorunu var. Bakın, PKK’nın bir numaralı sloganı “demokrasi”dir. Apo da “demokratik güç birliği” diyor. Türkiye’nin meselesi demokrasi değil, ekonomide üretim ve vatan bütünlüğüdür. Bölücüler ve FETÖ terör örgütü mensupları hapiste oldukları için “özgürlük” diyorlar. Zamanında “Genç Siviller” gibi kumpasları savunan oluşumlar vardı, bu reklam filmi bana onları hatırlattı. Bu filmi İYİ Parti filmi diye değil, PKK’nın veya FETÖ’nün filmi diye göstersem tam yerine oturuyor. İYİ Parti, FETÖ ve PKK’nın yapacağı bir filmi yapıyor; şaşkınlık içerisindeyim.

***

Seçim vaatlerine gelecek olursak, adayların inanılmaz vaatleri var. Süleyman Demirel’in meşhur “Vaat etmedik mi?” sözü misali, maşallah çok vaat var. Devlet kurumlarımızın veya büyükşehir belediyelerimizin zaten 10-20 yıllık projeksiyonlarla yapılan planları vardır. Yönetimde olan kendi planına uymamış ki, siz dışarıdan bir planla geliyorsunuz. O planın sağını solunu delip üstüne ekleme yapıyorsunuz; bu seçim vaadi değil, tamamen boş bir iştir.

Önemli olan, belediyede yerel yöneticiliği nasıl bir anlayışla yapacağını ortaya koymaktır. Kamucu musunuz, halk için mi çalışacaksınız, yoksa rant için mi? Birilerini zengin etmek üzere mi belediyecilik yapacaksınız? Biz, seçim bildirgemizi bu tip “proje” denen şeylerin üzerine oturtmadık; tamamen bakış açımızı yansıttık.

***

600 bin dolar meselesine gelince; biz bu konu ilk çıktığında birkaç gün bekledik. Gerçekten Sayın Yavaş’ın açıklama yapacağını düşündük. Fakat yaptığı açıklama hiçbir şey getirmedi. Biz parti olarak tartıştık; Vatan Partisi’nden bir aday hakkında böyle bir durum çıksaydı ya açıklama yapardı ya da biz o kişiyi adaylıktan çeker, kamuoyundan özür dilerdik. Sayın Yavaş’tan sadece bunun kaynağını açıklamasını istedik, açıklayamadı. Bu çok üzücü.

Mansur Yavaş cephesinden “Siyasi iktidar kaybedeceğini anladı, manipüle ediyor” deniyor. Bu siyasi bir savunma olabilir ama bu, 600 bin doların nesnel bir vaka olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bir belediye başkan adayı, 600 bin dolarlık bir senet almış ve niçin aldığı belli değil. Yargıtay’da iş takibi için 600 bin dolar alınmaz; avukatlık vekaletname ile yapılır, vekaletname dışında yapılan iş yasa dışıdır. Biz bunu AK Parti için değil, hukuk devleti adına soruyoruz; CHP de kendi adayına bu hesabı sormalıydı.

***

Dünyanın konuştuğu ve Türkiye’yi de ilgilendiren bir diğer konu Golan Tepeleri’dir. İsrail, Suriye’ye ait olan bu toprakları 1967’den beri işgal altında tutuyor. Trump’ın Golan Tepeleri’ndeki İsrail hakimiyetini tanıması, işgali destekleyen mahkum edilecek bir tavırdır. Türkiye’nin sadece “kabul etmiyoruz” demesi eksiktir. Yapılması gereken, Suriye devletiyle doğrudan temasa geçmektir. Vatan toprağını kurtarmak her milletin hakkıdır; nasıl biz İzmir’i ve Ege’yi kurtardıysak, Suriye’nin de kendi vatan toprağını kurtarması bir haktır.

Amerika’nın bölgeden çekilme meselesine gelince; çekiliyorlar. “Amerika çekilmeyecek” görüşünü isabetli bulmuyorum. Silahla geldiler ama bölge ülkelerinin gücüyle gönderiliyorlar. Savaşı kaybettikleri için çekiliyorlar. Eğer Tayyip Erdoğan samimiyse, yapacağı tek şey Şam’a büyükelçi atamak ve Suriye devletiyle beraber olduğunu ilan etmektir. Bugün Suriye’ye yapılacak en güzel destek budur. Ama Suriye’ye verilecek en kararlı destek, protestolardan çok daha anlamlı olan, Şam’a büyükelçi gönderilmesidir. Suriye’ye verilecek destek, Doğu Akdeniz’deki durumumuz açısından da son derece önemlidir. Golan Tepeleri’nden önce Suriye’ye, Suriye’nin de bize Doğu Akdeniz’de ihtiyacı var. Golan Tepeleri’nde Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunmaya çalışıyoruz ancak Doğu Akdeniz’de kendi Mavi Vatan’ımızı korumaya çalışıyoruz.

Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye yönelik Amerika ve İsrail merkezli ortak bir tehdit bulunuyor. Yanlarına Yunanistan’ı ve Güney Kıbrıs’ı da almış durumdalar. Buna karşı Türkiye bir güç toplamak zorundadır. Karşımızda Amerika ve İsrail gibi donanma güçleri var. Burada Amerika’nın üzerimize sürdüğü IŞİD veya PKK gibi terör örgütleriyle değil, doğrudan Amerikan bahriyesi ve İsrail donanmasıyla karşı karşıyayız. Bu, ciddi bir tehdittir. Mavi Vatan tatbikatlarını deniz kuvvetlerimiz başarıyla yürütüyor ancak sadece tatbikatlar yetmez; en etkili tatbikat, Suriye ve Mısır ile derhal iş birliğine gitmektir. Doğu Akdeniz’de kıyısı olan Türkiye, Suriye, Mısır ve Libya’nın iş birliği hayati önem taşır. Suriye ve Mısır’ı, Türkiye’nin menfaatlerini gözetmeyen bir tavırla karşı tarafa itmek abestir. Bu politikaların yanlış olduğunu ifade etmek hafif kalır; çünkü bunun bedelleri çok ağır ödenir. Bunlar siyasi hata gibi görünse de yarın silahlı hesaplaşmalara dönüştüğünde ağır sonuçları olacaktır.

Sayın Perinçek, Golan Tepeleri’nin Suriye toprağı olduğunu ve buraları savunacak olanların Şam yönetimiyle iş birliği yapması gerektiğini vurgulayarak hükümete büyükelçi atama çağrısında bulunuyor.

İsrail’e karşı en kararlı tavır budur. Türkiye’de “İsrail’e karşıyım” diyen bir hükümet varsa, lafla değil, Şam’a büyükelçi atayarak bunu göstermelidir. Golan Tepeleri’nin işgaline karşı Türkiye’nin takınabileceği en karakterli ve sağlam duruş budur.

Doğu Akdeniz ve Ege’nin yanı sıra Karadeniz’de de önemli gelişmeler var. Milli Savunma Bakanlığı Üniversitesi’nde, Kırım Tatar Milli Meclisi’nde yer alan ve Amerika destekli olduğu bilinen Zafer Karatay tarafından bir konferans düzenleniyor. Bu konferansta Ulusal Kanal, Aydınlık Gazetesi ve Alexander Dugin gibi kişi ve kurumlar, Türkiye karşıtı ve Rus propagandasının uzantıları olarak gösteriliyor. Kırım üzerinden Türkiye ve Rusya’yı karşı karşıya getirme çabaları sürerken, Ankara’nın göbeğinde, Milli Savunma Bakanlığı Üniversitesi’nde böyle bir konferansın düzenlenmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye, güvenlik sorunlarıyla karşı karşıyadır. Milli savunmanın birinci maddesi, tehdidin nereden geldiğini saptamaktır. Birinci Dünya Savaşı’nda İngiltere ve Fransa’dan gelen tehdit, bugün Doğu Akdeniz’de Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’tan; Suriye ve Irak’ın kuzeyinde ise Amerika, İsrail ve üzerimize sürdükleri DAEŞ ve PKK’dan gelmektedir. Karadeniz’de ise 13 Kasım 2018’de Amerika ile Ukrayna arasında yapılan ve Türk Akımı’nı hedef alan anlaşma, tehdidin kaynağını göstermektedir.

Türkiye tüm bu tehditleri; İran, Irak, Suriye ve Rusya ile birlikte göğüsleyebilir. Sözde Kürdistan (İkinci İsrail) projesini, Türkiye, Irak, İran, Rusya ve Suriye’nin iş birliğiyle nasıl püskürttüğümüz ortadadır. Türkiye’nin düşmanları, bizim Çin, Rusya, İran ve Suriye ile aramızı açmaya, nifak sokmaya çalışıyor. Söz konusu konferansta yapılmak istenen de budur. Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirmek, Türkiye’nin güvenliğini zayıflatır. Vatan Partisi ve Aydınlık’ın hedef alınması, bizim doğru yolda olduğumuzun kanıtıdır. Milli Savunma Bakanlığı Üniversitesi’nde böyle bir etkinliğin yapılması vahimdir. Dışişleri Bakanlığı’nın Doğu Türkistan konusunda hatalı tutumları ve Suriye’ye yönelik söylemleri, Türkiye’nin güvenliğini sağlamaz. Türkiye’nin acilen Vatan Partisi çizgisinde, milli bir hükümete ihtiyacı var.

Hükümet, İsrail’in Golan Tepeleri’ni tek taraflı ilhakına karşı çıktığını belirtiyor ancak bu açıklamalar yetersizdir. Ağırlığı olan açıklama; Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunduğumuzu ilan etmek ve dayanışma için derhal Şam’a büyükelçi göndermektir. Savaşın içindeyken bu kararsızlıklar ve tutarsızlıklar affedilmez.

Suriye, Irak ve İran genelkurmay başkanlarının Tahran’daki toplantısı, Türkiye’nin dirayetsizliğini gözler önüne seriyor. Türkiye o toplantıda, hem de Fırat’ın doğusunu terörden temizleme merkezinde olmalıydı. Bu toplantı Tahran’da değil, Ankara’da yapılmalıydı.

Seçim sürecindeyiz ve vatandaş sorumluluk taşımalıdır. Tayyip Erdoğan’ı suçlayarak sorumluluktan kurtulamazsınız; verilen her oy bu tutarsızlıklara verilen onaydır. Vatan Partisi, hem güvenlik hem üretim devrimi açısından Türkiye’nin tek seçeneğidir. Pusuladaki diğer seçenekler Türkiye’nin parçalanmasını veya borç batağını ifade ediyor. Oscar Wilde’ın dediği gibi: “Oyun başarılı; peki seyirci (seçmen) başarılı olacak mı?”

Ekonomik krize gelirsek; halkımız, gördüğü en kötü belediyecilikle karşı karşıya. 31 Mart seçimlerinde belediyecilik hizmetlerinin ötesinde, bu yönetim anlayışına “sarı kart” hatta “kırmızı kart” göstermek gerekir. Seçmen, kendisine dayatılan bu sistemi kabul etmediğini sandıkta belli etmelidir. Vatan Partisi olarak halkın sorunlarını biliyoruz ve belediyecilikte en iyisini biz yaparız. Cesur olmak ve itirazı sandığa yansıtmak gerekir. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayımız Sayın İlker Yücel’in de belirttiği gibi, işçilerin talepleri ve halkın beklentileri, gerçek çözümün adresini göstermektedir. Belediyedeki işçi düzenlemesinin ne şekilde yapılacağı konusu, partimizin de görüşüdür. Taşeron işçi çalıştırmamak ana ilkemizdir. Bütün işçilerin kadroya geçirilmesi, bu süreç içerisinde Sayın Mehmet Akkaya’nın önerdiği gibi yıllık sözleşmelerle geçici işçi statüsünün devreye sokulması, bütün hakların verilmesi ve sendikal hakların tanınması temel hedeflerimizdir. Eşit değerdeki işe eşit ücret verilmesi, enflasyonun altında kalan zamların kaldırılması ve enflasyon oranının üzerinde ücret zammı yapılması konularını Erdin Bey’e de ilettik. Kendileri de zaten partimizi yakından takip ediyorlar; iyi bir görüşmeydi.

Emekliler Derneği ile görüştük. Emeklilerin çok ağır ve farklı sorunları var. Türkiye’deki emeklilik durumuna bakışları da çok farklı. Türkiye Emekliler Derneği Başkanı Sayın Kasım Güven çok önemli bir gerçeğe işaret etti: Rasyonel oran dört çalışana bir emekli iken, Türkiye’de şu anda iki çalışana bir emekli düşüyor. Bu, ülkenin üzerinde büyük bir emekli yükü olduğu anlamına geliyor.

Muhtarlarımızla da görüşüyoruz. Her birinin kendi bölgesiyle ilgili anlattığı konular ortak. Hepsi imar sorunlarından şikâyetçi ve bütünşehir yasasından geri dönülmesini bekliyorlar. “Ne at ne deve” durumunda kaldıklarını ifade ediyorlar.

Rafet Bey’in ekonomiye dair sorusuna gelecek olursak; gerçekten çok kötü bir durum var. Türkiye bir üretim devrimine muhtaç. Mevcut iktidarın döviz ihtiyacı, onları siyasi tavizlere zorluyor. Türkiye’nin koşulları ise buna izin vermez. Doğu Akdeniz’den ve güney sınırlarımızdan tehdit edildiğimiz bir ortamda Türkiye’nin tekrar Amerika’ya dönme ihtimalini görmüyorum. Geçici zikzaklar olabilir ancak Türkiye’nin ekseni değişmiştir. Sayın Tansu Çiller’in dün yaptığı “dünyanın ekonomik ağırlığı doğuya kaydı” açıklaması, Türkiye’nin Avrasyacı bir çizgiye geldiğinin ve Amerika’ya cepheden tavır aldığının en güzel göstergesidir. Kendisini kutluyoruz; bu tutum Türkiye’nin sorunlarının çözümü için son derece olumludur. TÜSİAD da, sanayicilerimiz de bu gerçeği görmektedir.

Ekonomi konusuna dönersek; sıcak para arayışları bir kapandır. Bu tuzak 1980’de Turgut Özal ile kuruldu ve o günden beri tüm iktidarlar “Parayı nereden bulacağım?” sorusuna sıkışıp kaldı. Para veren güçler, bu parayı bölünme şartıyla veriyor. Türkiye, parayı nereden bulacağından ziyade, üretim odaklı bir ekonomiyi nasıl inşa edeceğini konuşmalıdır. 1. Dünya Savaşı’nda ithalat kapıları kapandığında Türkiye milli iktisadı nasıl inşa ettiyse, bugün de aynı kararlılıkla hareket etmelidir.

Şu anda 500 milyar dolara yaklaşan bir dış borcumuz ve 50 milyar dolar civarında dış ödemeler açığımız var. Bu sistemin içinde çıkış yolu kalmadı. Vatan Partisi olarak halkımıza zorlukları anlatacağız. Atatürk’ün Sakarya Savaşı arifesinde “Tekalif-i Milliye” emirlerini çıkartarak milleti fedakarlığa çağırması gibi, biz de milletimizi üretime ve fedakarlığa çağıracağız. Ayrıca, yolsuzluk mahkemeleri kurarak yasa dışı yollarla servet yığanlardan ve yurt dışına kaçırılan kaynaklardan hesap soracağız. Kararlı bir hükümet, Türkiye’yi dış kaynaklara muhtaç olmaktan kurtarır.

Enerji güvenliğimizi; İran, Irak, Suriye, Azerbaycan ve Rusya ile uyum içinde sağlarız. Çin Halk Cumhuriyeti ile yaptığımız görüşmelerle Türkiye’yi bir üretim üssü haline getirip üç beş yıl içinde yüzlerce milyar dolarlık yatırım çekebiliriz. Tüm bunlar için Amerika’nın karşısında dik duran, yalpalamayan, tutarlı bir dış politika şarttır.

31 Mart seçimleri bu yüzden çok önemli. Seçmen, AK Parti hükümetinin bittiğini görmeli ve Vatan Partisi’ne yol açmalıdır. Seçmen, günlük tepkilerin ötesinde Türkiye’nin geleceği için bir sınav verecektir.

Belediyelerdeki borç yükü ve tasarruf tedbirleri konusuna gelince; seçim bildirgemizde israfa son vereceğimizi genişçe açıkladık. Makam araçları, çiçek, çikolata ve protokol harcamalarına son vereceğiz. Anka Park gibi “çılgın” ve kamu yararı taşımayan projelere yer vermeyeceğiz. Halkın parasını halkın ihtiyaçları için değerlendireceğiz. Halka ait olanı, halkın yararına kullanmak bizim temel sorumluluğumuzdur. 31 Mart’a kadar ücretsiz olduğu söylendiği için epeyce talip var. Ben yine de insanlarımızın dikkatli olmasını öneririm. Çünkü 31 Mart’tan sonra paralı olunca aileler orada epeyce para ödeyecek. Çocuk başına 250 lira gibi bir rakamdan bahsediliyor. Bir çocuk pek çok şeyi kullanırsa, çocuk başına 250 lira masraf çıkacak. Allah ailelere sabır versin. Akılcı projelerle, akılcı yatırımlarla, özellikle de bilim temelli hareket ettiğiniz zaman kaynak yeter. Ankara bütçesinin, EGO ve ASKİ ile beraber 14 milyar olduğu söyleniyor. Bu bütçe yeter, nelere yetmez ki?

Bir de en büyük isteklerimizden biri, heyecan duyduğumuz projelerden biri, Ankara’ya belediye kültür sarayı yapmak. İnsan şaşırıyor, sanki içimizde bir uhde bu. Hangi Avrupa şehrine giderseniz gidin sizi önce belediyenin kültür sarayına götürürler. Bu böyledir. Başkent burası; Ankara’da böyle bir kültür sarayı olmaz mı? İnanılır gibi değil. Biz tabii bu eserin pahalı bir yatırım olacağını biliyoruz. Şimdi ise insanları AVM’lerin önüne çekiyorlar, “Gel seni AVM’ye götüreyim” diyorlar.

Belediye yönetimine gelirsek, Sayın Cumhurbaşkanı’nı ziyaret edeceğiz ve bu ekonomik darlıkta kendisini Çankaya Köşkü’ne geri taşınmaya davet edeceğiz. “Saray” denen Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ni ise Belediye Kültür Merkezi olarak değerlendirmeyi düşünüyoruz. Cumhurbaşkanı bunu kabul eder mi bilemem, ama biz 1 Nisan’ı söylüyoruz. Öyle olduğu takdirde tasarrufu düşünebiliyor musunuz? Ne kadar ciddi bir kaynak elde kalacak. İhaleleri düzgün yapsanız zaten masraflar yarı yarıya düşer. Şeffaf bir yönetimle, belediyenin internet üzerinden herkesin anında seyredebileceği ihaleler yaparsak, bütçenin hiç de az olmadığını çok rahat görebiliriz.

Vatan Partisi’nin diğer adaylarının da sık sık vurguladığı halk meclisleri meselesi benim de dikkatimi çekti. CHP, AK Parti, İYİ Parti ve MHP adaylarından bunu pek duymuyoruz. “Halk meclisi” kavramı biraz yabancı gibi geliyor, bunu biraz açabilir misiniz?

Bu, 21. yüzyıl yerel yönetim gündemi denen anlayış içerisinde dünya ölçeğinde bir mesele. Biliyorsunuz, kent konseyleri çıktı. Türkiye’de mevzuat gereği zaten olması gerekiyor. Bir rastlantı sonucu Keçiörenliler Derneği’ni ziyarete gitmiştim, orada Ankara Kent Konseyi Başkanı ile tanışma şansına eriştim. Kent Konseyi’nin yapısını liyakatle anlattılar. “Peki, bu Kent Konseyi halkın talebini mahalle mahalle süzerek belediye meclisine yansıtabiliyor mu?” diye sordum. “Hayır” dediler. Görünüşte mevzuat böyle ama gerçek değil. Bizim düşündüğümüz ise çok farklı.

Bütünşehir Yasası’yla muhtarlıkların tüzel kişiliği bitti ama muhtarları devreye sokarak, onlarla yakın temasta çalışarak halk meclislerini toplamak mümkün. Zaman zaman görüşler, talepler ve sıkıntılar bize bu yolla ulaşacak. E-devlet ya da “e-yerel yönetim” uygulamaları kullanılabilir. Muhtarlara bu konuda eğitim verilebilir. Bizim esas amaçladığımız, kent konseyindeki gibi 8-10 muhtar, birkaç STK ve valinin temsilcisiyle sınırlı bir yapı değil; halkın taleplerini doğrudan ilçe belediye meclislerine ve büyükşehre ileteceği bir mekanizma kurmak. Bu mekanizma sadece Vatan Partisi’nde var ve yapılması çok rahat.

Türkiye’deki belediyelerde bir “şirket enflasyonu” görüyoruz. İtfaiye dışında neredeyse her şey şirketlerle yönetiliyor; Ankara Belediyesi’nde 8-10 tane var. Biz bu şirketleşmeyi sonlandıracağız. Belediye, tüm işleri kendi kurumlarıyla yapacak. Şirketler aracılığıyla yürütülen işlerde ya başkanın akrabası ya da tanıdığı çıkıyor; bu durum adeta yasadan kaçma yöntemi haline gelmiş. İtalya’dan peyzaj malzemesi ve çiçek getiriyorlar. Türkiye’nin çiçeğin, toprağın, suyun bu kadar bol olduğu bir ülkede dışarıdan malzeme getirmek israftır. Bilimle yöneteceğiz; bilim insanlarını dinleyerek isabetli ve planlı hareket ettiğimizde kamu hizmeti de artacaktır.

İmar uygulamaları konusunda rant meselesi çok önemli. Şehir Plancıları Odası’nın verilerine göre 2002’de Ankara’da 5,5 milyon metrekare konut alanı üretilmişken, 2017’de bu rakam 29,3 milyon metrekareye çıkmış. Şu an Ankara’da zaten 12 milyon nüfus için konut alanı var. Rantın meşru görülmesi, Türkiye ekonomisinin inşaat sektörü üzerine oturtulmasından kaynaklanıyor. Vatan Partisi olarak biz arsa rantçılarına kesinlikle izin vermeyeceğiz.

Kampanyanızın son düzlüğüne girildi, neler yapmayı planlıyorsunuz?

Ankara İl Yönetimimiz programı koordine ediyor. Seçim çalışmalarını Ankara Kalesi’nde bitirmeyi çok arzu ediyorum. Zirvede bitirmek çok hoş olur.

Son olarak, ana akım medyanın iki adaylı bir seçimi dayatması ve sizin kendinizi ifade etme noktasında kısıtlanmış hissetmeniz hakkında ne düşünüyorsunuz?

Haklılar. Ancak kendi yayın organlarımızla insanlarla temasımızı sürdürüyoruz. Vatan Partisi’nin çalışma disiplinini kaybetmeden sokaklarda, esnafın ve işçinin arasında olması lazım. Geceleri dinlenip sabah tekrar başlıyoruz. Bugün Yeşilöz köyündeki görüşmelerimiz çok güzel geçti.

Ayasofya meselesi hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Ayasofya zaten müze olarak hizmet veriyor. Yabancı turistler giriş ücreti ödüyor ve bu da ekonomiye katkı sağlıyor. Türkiye’nin önüne tekrar böyle küflenmiş sorunlar getirmeye gerek yok. Bu, gerçek sorunlardan insanların kaçırılmasına yönelik bir çaba.

“İstanbul ve İzmir’e deniz getireceğiz” ifadeniz çok konuşuldu, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

İstanbul ve İzmir’in denizi zaten var ama halkı denizden kopardılar. Biz insanla denizi tekrar buluşturacağız. Deniz getirmek sadece mavi suyu getirmek değil, kıyıyı halka açmak ve limanlarımızı yeniden kazanmaktır. Trabzon Belediye Başkan Adayımız İnci Güngör çok değerli bir şehir plancısıdır; onun hedefi de Trabzon’u Avrasya’nın ve Çin’in limanı haline getirmektir. İpek yolunun limanı haline getireceğim. Tabii Trabzon, Ordu… Şimdi gidiyoruz oralara; Giresun, Ordu, Trabzon hepsi fındık kabuğunun içine yerleştirilmiş durumda. O kabuğun dışına çıkamıyor. Fındık çok önemli bir ürün ama Trabzon bir dünya limanı olur. Yani Çin’den gelen mallar, İpek Yolu malları Karadeniz üzerinden, Karadeniz ülkelerine, oradan da dünyanın geri kalanına gidebilir. Trabzon limanını, Ordu limanını, Samsun limanını ve Giresun limanını Türkiye’mize kazandırmak durumundayız. Hazar ticareti şimdi çok büyük bir önem kazanıyor.

Toplam olarak baktığımız zaman, tekrar insanlarımızı balıkla, denizle, denizcilikle ve yelkencilikle buluşturmak bizim bir projemiz. Çünkü denizlerimizi kaybettik. Beyin cerrahı ve dünya çapında bir hekim olan Doktor Rıfat Mutlu’nun çok güzel bir karikatürü vardır. Denizin altına sanki bir çöplükmüş gibi süpürüyoruz. O çizgilerde anlatıldığı gibi, biz denizlerimizi yeniden kazanmak zorundayız. Denizci bir millet olmak, okyanuslara kendi kıyılarımızdan açılmak mecburiyetindeyiz. Türkiye, üç tarafı denizlerle çevrili olması bakımından ciddi bir potansiyele sahip. “Ankara’ya da deniz” dedik; İstanbul, İskenderun, İzmir, Antalya, Ordu ve Trabzon’a denizi gerçek anlamda getirdiğimizde Türkiye denize kavuşacak.

Çocukluğumuzda İstanbul’da, Bostancı’da, Kalamış’ta, Moda’da denize girerdik. Şimdi İstanbullu denize girmek için Bodrum’a, Antalya’ya gidiyor; demek ki İstanbul’da deniz yok, denizi kaybetmişiz. Potansiyeli doğru kullanmak çok önemli. Mesela Edremit Belediye Başkanı Sayın Kamil Saka, Edremit’i tekrar denizle buluşturmayı başardı.

Batum örneği de ortada. Gürcistan’ın Karadeniz’e son derece sınırlı bir sahil kesimi olmasına rağmen oraya sürekli yatırımlar yapılıyor. Türkiye çok daha büyük bir potansiyele sahip olmasına rağmen, Sayın Perinçek’in de ifade ettiği gibi, bu hassasiyeti şehirlerimizde göremiyoruz. Denizlerimizi ve limanlarımızı kaybettik; limanlarımız artık liman değil. Kanalizasyon veya yosun kokan, içinde balık ürünlerinin kalmadığı, kirlenmiş denizlerden bahsediyoruz. İzmir, dünyanın en büyük ikinci körfeziydi ama onu da kaybettik. Şehre yaklaştığımızda hiç sevmediğimiz bir kokuyla karşılaşıyoruz.

Efendim, deniz konusu oldukça önemli ancak artık zamanımızın sonuna doğru geliyoruz. 31 Mart yerel seçimleri tarihe geçecek bir dönemeç; son bir çağrınızı almak istiyorum.

(Sayın Perinçek ve Sayın Uygur, seçim süreci ve Vatan Partisi’nin programı hakkında değerlendirmelerde bulunurlar.)

“Bu seçim, Türk milletinin sınavıdır. Vatan Partisi olarak programımıza ve kadrolarımıza güveniyoruz. Türkiye’nin önündeki çözüm, Vatan Partisi’nin programıdır. Seçmen, 31 Mart’ta istikbaliyle ilgili düşüncesini ortaya koyacak. Türkiye büyük bir kararın eşiğindedir; önümüzdeki aylarda büyük çözümlerin kapımıza geleceğini göreceksiniz.”

Değerli konuklarımız Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’i ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Sayın Prof. Dr. Tülin Oygür’ü ağırladık. *Çıkış Yolu* programında bugünlük noktalıyoruz. Herkese mutlu bir gece diliyoruz. Devrimle kurduğumuz bu cumhuriyeti, üreten ve birleşen bir Türkiye ile geleceğe taşıyacağız. Söz veriyoruz.

Paylaş