Çıkış Yolu • 18.03.2019

Çıkış Yolu • 18.03.2019

Bu geçmişteki yapı, geçmişteki devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi, bir Amerikan gemisi. Ama Türk milletinin altı açık duruyor. (Gölgedeki bu yangın; bırak, takılıyor.) Türkiye’yi dinleyenler değil, üretenler değil; birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

Değerli izleyiciler merhaba, yeni bir “Çıkış Yolu” programıyla birlikteyiz. Aynı zamanda radyodaki dinleyicilerimize de sesimiz gitmiş olsun. Bugün gündemimizi değerlendireceğiz. Gündemimizde dış politikadan, iç politikadan; hatta iki dış, bir iç gelişmeden bahsedeceğiz. Dışta Yeni Zelanda’daki malum olay oldu. Hemen bu sabah İçişleri Bakanı, komşu bir ülkeyle, İran’la PKK’ya karşı operasyon başlatıldığını açıkladı. Bunun siyasi anlamı üzerinde duracağız. Bugün 18 Mart; tarihimizde önemli bir gün, Çanakkale Deniz Zaferi’nin 104. yıl dönümü. Bu zaferle ilgili konuyu bütün yönleriyle değerlendirmeye çalışacağız. Ayrıca konuğumuz Sayın Dr. Doğu Perinçek’in Marmara ve Ege seyahati vesilesiyle ekonomiye; köylüler, tüccarlar ve sanayicilerle temaslarına da değineceğiz.

Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek, her zamanki konuğumuz. Hoş geldiniz. Bu hafta Ankara’da olacaktınız, ona göre hazırlık yapacaktık ama Marmara ve Ege gezisi sonrası hemen İstanbul’a döndünüz. Sizi özlemiştik, teşekkür ederiz. Gezilerinizle ilgili bir kavram kullanıyoruz: “Millete rapor vermek.” Marmara ve Ege’de neler yaptınız?

Bursa’da Cargill işçilerini ziyaretle başladık. 336 gün olmuştu. 14 işçi, sendikal haklarını kullandıkları için işten atılmışlardı. Tamamen kanunsuz ve haksız bir durum. Tek Gıda-İş Sendikası ile birlikte orayı ziyaret ettik, direnişlerini destekledik.

Oradan İznik’e bağlı 2800 nüfuslu Tacir Köyü’ne geçtik. Muazzam bir sevgiyle karşılandık ve bir köy temsilciliği açtık. Orada yaptığımız mitingde köylülerimizle buluştuk. Köylü tekrar memleketin efendisi olacak; bunu bir kez daha gördük. Bursa adayımız Suna Soydaş ve İznik Belediye Başkan adayımız Hamit Tekdemir ile birlikte çok güzel bir gün geçirdik. Türkiye’de bir arayış ve Vatan Partisi’ne yöneliş var.

Telefonumu açık unutmuşum, özür dilerim. Bursa’dan sonra İzmir’in Kiraz ilçesine geçtik. Belediye başkan adayımız eczacı Meltem Ayvalı ile bir miting yaptık. Kirazlı üreticiler, çiftçiler ve esnafla bir araya geldik. Kadınların siyasete katılımı çok güçlüydü.

İzmir’de sanayicilerimizle ve Urla’da bir toplantıda buluştuk. Urla adayımız spor yorumcusu Cenab Yener; milli sporcularımız Ayhan Elmastaşoğlu, Ayfer Elmastaşoğlu ve Ertan Bey de aramızdaydı. Urla’da Dr. Rıfat Mutlu’nun “İzmir’e deniz getireceğiz” sloganı çok ilgi gördü. Diğer partiler Kayseri’ye deniz getirmeyi vaat ederken, biz İzmir’i denizle buluşturmayı vadediyoruz. Rıfat Bey hem bir hekim hem de bir karikatürist; deniz kirliliği üzerine yaptığı çalışmalar da çok kıymetli.

Edremit’te ise “Atatürk’te birleşen” bağımsız adayımız Kamil Saka’yı destekliyoruz. Belediye meclis listemiz Vatan Partisi’nden. Yapılan anketlerde Kamil Saka çok güçlü bir konumda. Kendisi çok tecrübeli ve şeffaf bir belediye başkanı. Edremit’teki bu çalışma, modern ve çağdaş bir yerel yönetim örneği olacak. Ayrıca Atatürk’ün 1934’te Edremit’e geldiğinde kaldığı evi ziyaret etmek bizi çok duygulandırdı.

Son olarak, üretici kesimle ilgili sorunuza gelince; üreticiyi sanayiciden işçiye kadar geniş bir yelpazede tanımlıyoruz. Sokaktaki vatandaşın büyük çoğunluğu üreticidir. “Kul dara düşmeyince Hızır yetişmez” derler; Türkiye zorluklar içinde ama çözümü üretenlerle birlikte kuracağız. Şu an telefon hattımızda Hüseyin Karakaya Bey var. Tacir Köyü muhtar adayı kendileri. Bir de kendisine soralım bakalım, üretici olmak nasıl bir şey, ne üretiyorlar merak ediyorum. Sayın Karakaya, umarım sesimizi duyuyorsunuz.

“Evet, duyuyoruz. Merhabalar, seçimler için başarılar diliyoruz önce. Sizin köyde ne üretiyorsunuz?”

“Şimdi köyde narenciyenin haricinde her şey üretilebilir. Zeytin başta geliyor galiba.”

“Zeytin tabii, tabii, zeytin başta geliyor. Üzüm, kiraz… Kiraz da iyidir; yani kiraz festivali falan yapıyoruz. Bunların hepsi pazara iniyor mu?”

“Tabii, pazara iner. Pazarıyla, sebzecilikte de bölgenin en fazla sebze çıkartan köylerinden birisidir bizim köy.”

“Anladım. Peki Hüseyin Bey, söyleyebilir misiniz; Marmara Bölgesi’ndeki köylerin ortalamasını veren temel problem nedir sizin oralarda?”

“En büyük temel sorun bizde aslında satış problemi; yoksa mal çıkartmakta hiç problem olmaz. En büyük sorun pazar.”

“Alıcı mı yok, yoksa pazarlara mı ulaşamıyorsunuz?”

“Pazarlara ulaşmak kolay ama alıcı yok. Alıcı problemi var. Tabii fazla çıkarttığın zaman mal çok ucuz gidiyor, alan olmuyor. Az çıkartırsan para yapıyor, bu sefer de mal yok; mal olmayıncayı da bir şey toplamıyor. Köyün kendi özel sorunu olarak bir de su sorunumuz var. Yani köy arazilerimizde su yok.”

“Peki, su için herhangi bir girişimde bulundunuz mu?”

“Su için girişimde bulunduk tabii, belediye falan. Zaten köy yeni bağlandı ya Büyükşehir Belediyesi’ne… Ufak bir gölet gibi bir şey yaptılar ama henüz faaliyete geçmedi. Zaten orası da yetersiz.”

“Anladım. Peki, asıl ürettiğiniz ürünlerle ilgili konuya gelelim. O konuda kafanızdaki doğru çözüm nedir?”

“Olması gereken, bize pazar bulunması. Belki kooperatif falan desteklenip belediye bize pazar veya ihracat imkânı sağlarsa, mal çıkartmakta hiç sorun yaşamayız.”

“Peki, sizin köyde ya da o yörede birkaç köyün birleştiği bir kooperatif yok mu?”

“Yok, öyle bir şey yok. Hiç öyle bir kooperatif, birlik yok. Sadece zeytin için Marmarabirlik var. Marmarabirlik de yeterlidir zeytine. O da yeterli zaten. Bu sene mesela vatandaşın malının çoğu elinde kaldı, para yapmadı.”

“Peki, biz bu pazarlama sorununu nasıl aşarız diye komşu köylerle hiç görüşme, toplantı veya ortak adım atma yolunda bir girişiminiz oldu mu?”

“Hiç öyle bir girişimde bulunan olmuyor. Bizim köylüler pek öyle toplu iş yapmaya yanaşmıyorlar. Herkes kafasına göre gidiyor. Herkes kafasına göre gidince de boşlukta kalıyor. Bu sene domates para yaptı, seneye herkes domates ekiyor, ertesi sene domates çöküyor. Yani o şekilde bir sıkıntı var.”

“Hüseyin Bey, hattan ayrılmayınız. Bir dakika Sayın Perinçek’e dönmek istiyorum. Diyorlar ki ‘Bizim bu örgütlenme için, kooperatif için pek ortak bir girişimimiz olmadı ve pek ortak hareket edemiyoruz.’ Ortak hareket etmeye başladılar; biraz evvel de gördünüz. Bir kere ortak harekete en üstten başladılar; yani siyasi alanda partileşerek, örgütlenerek başladılar. Ama şimdi Vatan Partisi orada, köylünün kooperatif kurması için onlara yardımcı olacak. Bilgi birikimimizle yararlı olmaya çalışacağız. Sizin tecrübeli hukukçularınız, köy önderleriniz, ziraat mühendisleriniz var benim bildiğim. Zaten önemli bir kısmı oraya gelmişlerdi. Ve hakikaten çok candan, namuslu, hayatlarını emekle kazanan insanlar. Şunu söyleyeyim: Türkiye’nin kurtarıcısı işte bu insanlar. Üretim bizim için problem değil diyor Hüseyin Bey, mal çıkarırız diyor istediği kadar. Onlar için üretim problem değil ama Türkiye’nin üreticiyi baş tacı yapacak bir siyasi iktidara ihtiyacı var. Onlar üretimden yana ve üretimi zaten yapıyorlar. Ama 1980’den bu yana 39 yıldır izlenen siyaset üreticiyi kambur ilan etti ve üreticiye en ağır darbeleri vurdu. Onun için Türkiye ekonomisi çıkmaza girdi. Şimdi tekrar üreticiyi baş tacı yapacağız.”

“Peki, ben Hüseyin Bey’e şöyle bir öneride bulunayım o zaman bir gazeteci olarak. Hüseyin Bey, umarım komşu köylerden, sizin bu açıklamalarınızı duyanlar olmuştur. Ortaklaşa bir üretim ve pazarlama kooperatifi kurma noktasında adımlar gelir, çabalar ortaya konur diye düşünüyorum.”

“İnşallah. Ben yayınımıza katıldığınız için teşekkür ediyorum.”

“Bir de şu da var; tabii bu masraflar da çok. Ziraat yaparken mazot parası, gübre parası, ilaç parası derken mal üretirken de çok büyük sıkıntılar var. Biz buna rağmen yine de mal çıkartmanın peşindeyiz.”

“Mazot parasının yüksekliği bütün üretim havzalarında ortak problem. İnşallah… Perinçek Bey orada bir öneride bulundu, kart vereceğim size. Mazot aldığınız zaman ucuz mazot alacaksınız, kart vereceksiniz. Siz siyasi senedi yazmışsınız, hemen aldılar. Şunu anlattım: İran’da yaptığımız görüşmelerde mazotun kilosunun 40 kuruş olması… Türkiye, İran’la dostluğunu geliştirerek büyük bir fırsat dönemine girdi. Şimdi İran’a uygulanan ambargo bir fırsat. İran’dan ucuz mazot alıp pekâlâ 3 liradan, vergisini de koyduktan sonra üreticiye verip… Bakın, 3 liradan mazot verdiğimiz zaman Sayın Hüseyin Karakaya, tarım ne olur?”

“Süper, şaha kalkar.”

“Evet, şaha kalkar. Ama bakın bunlar Türkiye’nin önünde hazır imkânlar. İran’la sırt sırta veren bir Türkiye hem güvenliğini sağlar hem enerji sorununda çok önemli bir çözüm üretmiş olur. Vatan Partisi bütün bunları yapıyor. İran’a gittiğimiz zaman Sayın Ali Ekber Velayeti ile ve İran yöneticileriyle görüşmelerimizde hep bu konuları ele aldık. Sorun karşılıklı güven sorunu; Türkiye ile İran birbirine güvendiği zaman aynı zamanda İran çok büyük bir pazar Türkiye için. Hem de Türkiye’nin enerji güvenliğini sağlayacağımız ülkelerden biri. Yani sadece tek tarafa bakmayalım.”

“Hüseyin Bey, çok teşekkür ediyoruz. Seçimlerde başarılar diliyoruz efendim.”

“Nasip de inşallah. Kazanırsam kiraz festivaline davet edeceğim sizi.”

“Tabii, Sayın Genel Başkan’a… Teşekkür ediyoruz efendim. Saygılar sunuyorum.”

“Teşekkür ederiz Hüseyin Karakaya Bey, sağ olun. Şimdi gerçekten ben başka haberleri de okuyorum, başka programları da biliyorum. Türkiye’de tarımda genel bir kooperatifleşememe problemi var. Bu noktada bence bir şeylerden bahsediliyor ama kooperatifleşmeden önce çözüm siyasi iktidardadır. Ben onun için kooperatifin altını çizmedim. Biz zaten kooperatifçiyiz. Atatürkçülük, kooperatifçiliktir aynı zamanda. Ama dikkatleri böyle kooperatif satış mağazaları, tanzim satışlar falan buralara çekmek çok yanlış. Neden? Çünkü çözüm siyasi iktidardadır. İstediğiniz kadar kooperatifleşin; pahalı mazot, pahalı tarım ilacı, yüksek faizli kredi olduğu zaman köylünün sorununu çözemezsiniz. Çünkü maliyetler yükseliyor ve dışarıdan ithalata gidiliyor. Bugün Türkiye hatta zeytinyağı ithal ediyor. Zeytin ithal ediyor, o ithal ettiği zeytinle zeytinyağı… Türkiye’de bu gidişattan çıkmak lazım. Onun için öncelikle Türkiye’nin başına üreticileri getireceğimiz bir siyasi çözümün peşinde koşmamız lazım. Çünkü sorunlar iktidarda çözülüyor. Kooperatifçilik bile iktidar katından çözülen bir olay. Çünkü evet, Vatan Partisi gider o köyde bu köyde kooperatifleri kurar ama sonuç itibarıyla Atatürk gibi hükümetten, devlet merkezlerinden kooperatifçiliği destekleyen bir kampanya, bir seferberlik yürütmek lazım. Onun için dikkatleri tanzim satışa, kooperatife değil, hükümete çevirmemiz lazım. Bir ‘Üreticiler Hükümeti’ kurmamız lazım. ‘Üretici baş tacı’ sloganını Türkiye’nin önümüzdeki dönem temel sloganı haline getirmemiz lazım. Köylü milletin efendisidir.” Türkiye’nin kendi tasarrufları yatırım ihtiyacını karşılayabilir mi? Yetmez. Dış kaynak da çok önemli. Sanayiciler de bunu çok net görüyor. Asya’ya, yani Çin’e ve Rusya’ya yönelmemiz; Suriye, Irak, İran ve Azerbaycan gibi komşularımızla ekonomik ilişkilerimizi geliştirmemiz ve enerji güvenliğimizin de temeli olan bu ülkelerle karşılıklı çıkar temelinde iş birliğine geçmemiz gerektiğini vurguluyorlar. Yani sanayici artık Avrasyacı olmuş; bunu söylemeliyim.

Siz onların tarifini “Avrasya” olarak mı okuyorsunuz? Telaffuz ediliyor tabii; daha çok Çin ve Rusya olarak telaffuz ediyorlar. Teorik bakanlar “Avrasya” diyor ama Çin ve Rusya ile ilişkiler Türkiye ekonomisi için hayati önemde. Türkiye’yi bir üretim üssü haline getirebiliriz; Çin ile iş birliği yaparak Rusya ile ticaretimizi artırabiliriz. Sanayicinin gördüğü gerçekler var; bugün Türkiye’nin birinci ticaret ortağı Çin, ikincisi Rusya. Bunu bilmeyen bir sanayici yok. Malını pazarlarken de en çok buralara satmak istiyor. Fakat şu iki senedir çok yüksek bir ihracatımız yok; onlardan daha çok alıcıyız. “Alıcılık” da nesnel bir olay, bundan şikâyet etmemek lazım. Örneğin Rusya’dan enerji alıyoruz; başka mal da alıyoruz. Pamuk memleketi olan Türkiye, Çin’den pamuk veya pamuk ipliği alıyor çünkü daha ucuz üretiyorlar. Bir yerden bir şey aldığınız zaman oraya düşman olmak çok yanlış. Sonuç itibarıyla satmanın yolunu bulacaksınız. Sadece satmayı düşünmeyelim, üretmenin yolunu bulacağız.

“Satmanın yolunu bulacağız” teorisi Turgut Özal’ın sloganıydı ve çöktü. Bizim, Vatan Partisi’nin sloganı ise “Üretimi artırmanın yolunu bulacağız”dır. Üretim artarsa satarız; en azından iç piyasamızı doyururuz. İçeriye mercimeği, nohudu, fasulyeyi, eti, samanı, pamuğu, kömürü dışarıdan aldığınız sürece sorun yaşarsınız. İhracatçılarımız Avrupa’ya mal satma tecrübesi kazandı, Afrika’da ciddi mesafe kat edildi ama nedense Çin ve Rusya konusunda o kadar yol alınamadı. Bunun sebebi tartışılabilir. Mevcut üretim kapasitesi içinde bile Çin pazarını yeterince değerlendirebilmiş değiliz. Dış pazara değil, üretime odaklanmak lazım. Turgut Özal ekonomisi dış pazara odaklandığı için ithalata odaklanmış oluyordu; çünkü dışa satmak için girdi maliyetlerini (kömür, demir, pamuk) ucuzdan almak gerekiyordu. Bu da kendi üreticimizin, pamukçumuzun önünü kesiyordu.

Üretmeye odaklandığımızda fasulye, nohut, sac, demir, makine ve takım tezgahları üreteceğiz. Her işin başı siyaset. Sanayiciler, “İş siyasete gelince böyle gitmez” diyorlar. Açıkça AK Parti hükümetinin sonuna gelindiğini, bu hükümetle devam etmenin mümkün olmadığını söylüyorlar. Cumhuriyet Halk Partisi ve İYİ Parti gibi muhalefet partilerinin ise Türkiye için hiçbir şekilde bir seçenek olmadığını; hem güvenlik bakımından problem teşkil ettiklerini hem de çözümlerinin AK Parti’den farklı olmadığını ifade ediyorlar.

Türkiye büyük bir karar vererek Atatürk devrimine benzeyen bir ekonomi çizgisine, yani plancı, kamu desteği ve müdahalesi olan, kendi iç pazar taleplerini üretimiyle karşılayan ve ürettikçe dışa ihraç eden bir rotaya girmelidir. Komşularıyla ekonomik ilişkilerini geliştirmiş ve Asya ile yatırım ile yeni pazar olanakları bakımından ilişkilerini güçlendiren bir formül. Bunun adresi olarak Vatan Partisi’ni görmeye başladılar. Birçok önemli sanayici arıyor, görüşüyoruz. “Ümidimiz Vatan Partisi” diyenler var.

Peki, tek başına mı? Zorlukları paylaşan bir hükümet kurmak zorundayız. Cumhurbaşkanlığı seçiminde de ifade ettim; Vatan Partisi kazandığında Tayyip Erdoğan’ı, Kemal Kılıçdaroğlu’nu ve Devlet Bahçeli’yi Cumhurbaşkanı yardımcılığına davet edeceğim. Onları kamucu, plancı, özel sektörü destekleyen, tarımı ve çarşıları şenlendiren bir ekonomik programa davet ediyoruz. Onların tabanlarına ve etkilerine Türkiye’nin ihtiyacı var.

Sanayiciler arasında milli mutabakat hükümeti gibi daha geniş bir yelpazede hükümet formülasyonu fikri oluşmuş durumda. Bugün bu konuda zihni en açık olan kesim sanayiciler. Krizin yıkıcı etkileri öncelikle onları vuruyor; çünkü bir işçi işsiz kalınca başka iş arar ama sanayici sermayesini, donanımını, itibarını kaybediyor. Sırf “işçi-patron” politikalarıyla buradan çıkmak mümkün değil. Türkiye; işçi, çiftçi, küçük-orta mülk sahibi ve sanayicinin ortaklığı ile çıkar.

Türkiye’nin çok köklü bir krizle karşı karşıya olduğunu ve daha da derinleşeceğini görüyoruz. Türkiye’nin en büyük sanayicileri iflasla karşı karşıya; hükümet “konkordato istemeyin, iflasa başvurmayın” gibi telkinlerde bulunuyor. Bir fabrika iflas ettiğinde bu hem işçinin hem de patronun ortak sorunu oluyor. İşçiyle patronu kapıştırarak çözüm bulunamaz. Fabrika kapanmayacak, üretim devam edecek; devlet gerekirse kamulaştırarak veya ortaklık kurarak bu birimleri çalışır hale getirecek.

AK Parti hükümeti durumun farkında mı? Evet, herkesten çok farkındalar. Ama devrimci bir bakış açısına sahip olmadıkları ve entelektüel birikimleri sadece pratik “çarşı pazarlığına” dayalı olduğu için gereğini yapamıyorlar. Tarihsel perspektifleri yok. Hükümet eğer sıcak para komisyoncularına, büyük bankalara, faizcilere, tarikat rantçılarına ve borsa vurguncularına dayanıyorsa, onun kanunu “teslim olmaktır”. Başkanlık sistemini de meclisi etkisiz hale getirip üreticinin sesinin çıkmadığı, dar bir grubun, bir “ekonomik mafyanın” yönettiği bir rejim kurmak için getirdiler. 1980 sonrası sanayiciyi “kambur” ilan eden anlayışın son noktası budur. Ancak mecburiyetler kanunu işliyor; Türkiye’nin bu krizden çıkışı ancak üretim devrimiyle olacaktır. Orada polis var, Türk milleti var. Peki, ekonomide Türk milleti yok mu? İşte onun da zamanı geldi. Amerika ile cebelleşme noktasına gelen bir siyasi heyet, ekonomide niye bunu yapamıyor ya da neden yapmıyor? Yapamaz, çünkü güvenlik konusuyla aynı değil. Ekonomide etrafına topladığı güce bir bağlılıkları var. O bağdan koptuğu zaman AK Parti dağılır. Yani sınıfsal temeli engel; AK Parti’nin dayandığı sınıfsal bir temel var, daha çok vurguncular…

Mesela bir Adalet Partisi, Doğru Yol Partisi ya da 1980 öncesi Demokrat Parti olsaydı durum farklı olur muydu? Onlar, sonuç itibariyle Kemalist devrimin devam ettiği ekonominin parçasıydı; iplik fabrikası, Sümerbank, şeker fabrikası açıyor, baraj yapıyordu. Ancak 1980’den sonra iktidarlar fabrika açmakla değil, fabrika satmakla övünmeye başladı. Türkiye’deki iktidar eliti ve bu iktidara hâkim olan sınıflar değişti. Süleyman Demirel’in, Ecevit’in, Adnan Menderes’in, Celal Bayar’ın ve İsmet Paşa’nın dayandığı sınıflarla; Turgut Özal’ın, Tansu Çiller’in, Tayyip Erdoğan’ın dayandığı sınıflar aynı değil. 1980’den önce sanayici ve tüccarın borusu öterdi; 1980’den sonra ise onun yerine sıcak para komisyoncusu, faizci ve üretimle doğrudan ilişkisi olmayan kesimler iktidar mevzilerini ele geçirdi.

Sizin söylediklerinizden çıkan sonucu özetleyeyim: Güvenlikte millet “bölünmek istemiyorum” dediği için o eş başkanlık siyasetinden direnme aşamasına geçildi. Türk milleti Türkiye’nin bölünmesini veya anarşiyi kabul eder mi? Türkiye’de sanayi ve ticaret odaları, çeşitli iş adamı örgütleri var ama onlar yeterince sahaya inmiyorlar. Aslında iş adamları durumun farkında ancak toplumun farkında olması lazım. Bu kesimler AK Parti’ye muhalefet ediyorlar, ancak sanayicilerin bunu görmesi yetmiyor. Türkiye’de köklü bir değişiklik talebi; emeklilikte yaşa takılanlar, çiftçiler ve işçiler gibi toplumun geniş kesimleri itiraz ettiği zaman zemine kavuşacaktır. Sanayiciler bunun farkındaysa gereğini yapmalı; ya AKP yola gelmeli ya da başka bir siyasi seçenek öne çıkarılmalı.

Mevcut siyasi sistem herkesi kenara itti. Eskiden meclis, milletvekilleri ve meclisten çıkan hükümetler vardı. Şimdi ise Cumhurbaşkanı’nın etrafında atanmış bir grup var. İktidarı ancak onların üzerinden etkileyebilirsiniz. AK Parti oylarının düşeceği kanısındayım, bir kısmı Vatan Partisi’ne yönelebilir. Vatan Partisi Türkiye’de çözümü temsil eden parti ama vakit dar. Yerel seçim olduğu için insanlar daha çok yerel düzeyde düşünüyor. 24 Haziran’daki Cumhurbaşkanlığı seçiminde “Türkiye’nin bütün meselelerini çözeceğiz” dediler ama hiçbir şey çözülmedi. Şimdi yine hükümet meselesi yoğun olarak gündeme gelecek. 31 Mart yerel seçimleri maalesef rant paylaşımı odaklı geçecek olsa da toplumda statükoya direnen bir güç birikmeye başladı. 2019-2020 Türkiye’nin karar yılları olacak.

Bugün ekonomi daha ağır basıyor gibi görünse de Ege’de, Akdeniz’de ve güney sınırımızdaki tehditler nedeniyle güvenlik her an tekrar öne geçebilir. Sıradan insan ile öncünün tavrı farklıdır; biz tarihsel süreci tahlil ederken sıradan insanın günlük telaşına göre değil, öncülerin kavrayışına göre hareket etmeliyiz. Öncü, ekonomik sorunlar ile güvenlik sorunlarının birbirini tetiklediğini ve tarihsel sürecin nereye gittiğini görür.

Türkiye Varlık Fonu’na hazinenin elindeki tüm varlıklar devredildi. Mustafa Pamukoğlu’nun belirttiği gibi, 12 Mart’ta Resmi Gazete’de yayımlanan tebliğle borçlanma sınırı esnetildi. Bu, borçla ayakta durmaya çalışan bir sistemin debelenmesidir. Ancak bu bir çare değil, Türkiye’nin çıkmazıdır. Esas amaç, savurgan ve borçla finanse edilen ekonomiyi sürdürmektir. Fakat tüm bunları sayıp en sonunda “Türkiye’de üretim devrimi olacak” demezseniz, bu tablo baştan aşağı eksik ve yanlıştır. Karamsarlık yaymak yerine çözüm göstermeliyiz. Atatürk, Milli Mücadele sürecinde sadece “batıyoruz, yanıyoruz” dememiş; teşkilatlanmayı, orduyu kurmayı ve milletin azmiyle istiklale kavuşmayı hedeflemiştir. Türkiye bugün felaketin değil, büyük bir çözümün ve devrimin eşiğindedir. Bizim görevimiz bu çözümü göstermektir. Oraya giden iş… Bu tabloyu anlata anlata oraya götürürüz. Onun için ne diyoruz? Zorluklar var. Bakın, “zorluklar var” deyip onları uzun uzun saymıyoruz; zorlukları paylaşmak lazım diyoruz. Tek bir sınıfın tepesine indiremeyiz diyoruz. Buradan Türkiye tasarrufla çıkacak diyoruz. “Ona dağıt, buna dağıt; sanayiciye bu kadar vereceğim, işçiye bu kadar vereceğim, maaşları şöyle artıracağım, ücretleri bu kadar artıracağım, emeklilere şu kadar vereceğim…” Türkiye’nin önünde böyle bir şey yok. Dünyada bütün üretim ekonomileri neyle kurulur? Tasarrufla kurulur ve emekçinin sırtından kurulur. Sosyalist ekonomide de böyledir, kapitalist ekonomide de böyledir. Yani sen herkese vererek tasarruf yapamazsın, esas olarak emekçinin sırtından yaparsın. Neden? Çünkü emekçi üretiyor. Sonuç itibarıyla üretimden bir kısmını tasarrufa ayırmak zorundasın.

Diyelim ki şu bir bardağı Türkiye’de ürettin. Kim üretti? Emekçi üretti. Bunun hepsini emekçiye verirsen… Müsaade edin, ekonomi anlatıyoruz; bunun hepsini emekçiye verirsen hiç yatırım yapamazsın. Hatta ne olur? Amortisman, yani mevcut makineyi, donanımı, teçhizatı yavaş yavaş kaybedersin. Onun için bu “suyun” bir kısmını tasarrufa ayıracaksın; en az %20’sini. Onu tasarrufa ayırman için emekçiye vereceğinde bir sınır belirleyeceksin. Diğer yandan, diyelim ki hâkim güçlerin nelerine el koyabilirsin? Yasa dışı olan servetlerine. Mesela biz ne diyoruz Vatan Partisi olarak? Yolsuzluk mahkemeleri kuracağız. Efendim Mansur Yavaş 600 bin dolarlık senedi tahsile koymuş. Sen neyin bedeli olarak aldın bunu Mansur Yavaş? Bakın, hâlâ onun cevabı yok.

Yurt dışına kaçırılan, kıyı bankalarındaki Türkiye birikimleri; 200 milyar dolar civarında söyleniyor, daha fazla söyleyen de var. Ya 200 milyar dolar ne demek? Olağanüstü bir şey! Diyelim ki Türkiye, bu can havliyle bu kaynaklara aynı zamanda el koyacak. Ama şu ürettiğimiz “suyu” oraya buraya saçar ve dağıtırsan Türkiye hiçbir atak yapamaz. Onun için yalan söylüyorlar. Bugün “oyalayacağım” diye, “bu popülist halka şunu vereceğim, bunu vereceğim” diyorlar. “Kayseri’ye deniz getireceğim.” Kayseri’ye deniz getirmenin imkânı yok, bu yalan. İzmir’e, İstanbul’a kaybettiği denizi, İskenderun Körfezi’ne Marmara’ya kaybettikleri denizi getirebilirsin ama Kayseri’ye deniz getiremezsin. Bugün Türkiye’de “Kayseri’ye deniz getireceğiz” diyen bir sürü sistem partisi var, bununla milleti uyutuyorlar. Vatan Partisi ise “İzmir’e deniz getireceğim” diyor. Nerede? Zaten İzmir’de deniz var, ama o denizle insanı buluşturabilirsin. Bu gerçekçi bir politika.

Buradan milletimize zorlukları göğüsleme çağrısı yapıyoruz; yalan söylemiyoruz. Türkiye bir tasarruf dönemine girmek zorundadır. Bu tasarrufu bütün sınıflar olarak paylaşacağız. Ama üretici olmayan, yağmacı, sülük diyeceğimiz, Türkiye’nin kanını emen; havada uçuşan dolarla, borsada kâğıt parçalarıyla milletin emeğine el koyan kesimlerin kaynaklarını tamamen ortadan kaldıracağız. Sanayici yatırım yapsın, kamu yatırımları olsun, kamu kaynakları genişlesin; ama sıcak para komisyoncusuna, dolar-borsa vurguncusuna, tefecilere giden paradan sanayi için kaynak yaratamayız.

Vatan Partisi olarak gıda güvenliğini, güvenliğin güvenliğini (polis, asker görevini yapabilecek), sağlık hizmetlerini ve eğitimi sürdüreceğiz. Bunun dışında her şeyden fedakârlık edeceğiz. Türkiye’de bir takım saplantılar var. Mesela kimse enflasyonun bir öcü olduğunu söyleyemiyor. Türkiye’de maliyet enflasyonu olmadan bir üretim devrimi, bir kalkınma olmaz. Maliyetlerde belli artışları göze almak zorundayız. Yani Zonguldak’taki kömürü çıkartacaksak, takım tezgahlarını, makineyi, pamuğu, fasulyeyi, nohutu, mercimeği Türkiye’de üreteceksek; eti dışarıdan almayıp içeride üreteceksek, maliyetlerde ve fiyatlarda biraz yükseliş olacak. Bunu yapmadan bir üretim devrimi mümkün değil. İhracata saplanarak, sadece ihracat odaklı düşünerek bir üretim devrimi olmaz. Üçüncüsü, “yüksek teknoloji budalalığıyla” dışarıdan her şeyi ithal edersek, Denizli’deki, Bursa’daki, Kayseri’deki, Gaziantep’teki frezeciyi, tornacıyı tekrar üretim alanına çekemeyiz.

Türkiye; enflasyon öcüsü, yüksek teknoloji budalalığı ve ihracat humması gibi kavramları sorgulayacağı bir yere geldi. Sistem felsefesi değişecek önce. Bugün Türkiye hâlâ “aman enflasyon olmasın” diyor, bunu bize IMF dayatıyor. Enflasyon olur; ücretleri, maaşları artırarak dengeleyebilirsin. Ama “enflasyon olmasın” dersen ne kalkınma olur ne üretim hamlesi olur.

İçişleri Bakanı Sayın Süleyman Soylu, 15 gün kadar önce İran’la birlikte PKK’ya karşı operasyon yapacağımızı söyledi. Bu bir ilkti. Sonra bir sessizlik oldu. Bugün programa girmeden birkaç saat önce bir açıklama yaptı: “Bu sabah yaptık” dedi. Türkiye’nin İçişleri Bakanı böyle bir harekât olmadan “harekât yaptık” demez. İran’dan henüz ses yok, bakalım ne zaman ses çıkartacak. Şimdilik bunları biliyoruz, gelişmeleri ve sonuçları göreceğiz.

Çanakkale Zaferi’ne dönersek… Birinci Dünya Savaşı Avrupa’da 28 Temmuz’da başladı. Türkiye’nin savaşa kendi iradesiyle girmesi, Karadeniz’de Sivastopol’da Rus donanmasını bombalayarak 29 Ekim 1914 tarihinde oldu. Rakip kampın yani İttifak Devletleri’nin Çanakkale önlerine geldiği tarih ise 19 Şubat 1915’tir. İtilaf Devletleri’nin acelesi neydi? Çünkü Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı Devleti’nin paylaşılması savaşıydı. Çarlık Rusya’sı çok zor durumdaydı; onu kurtarmak ve Boğazlar ile İstanbul’u ele geçirmek zorundaydılar. İttihat ve Terakki yönetiminin 29 Ekim 1914’te Rus donanmasına karşı yaptığı ani taarruz, savaşın kaderini değiştiren çok önemli bir olaydır. “İlk vuran olmak” stratejisi çok isabetliydi. Eğer onu yapmasalardı İstanbul düşecekti. İstanbul düşünce o dört sene savaş sürmeyecek, Çarlık yıkılıp arkasından Ekim Devrimi gerçekleşmeyecekti. Bizim İstiklal Savaşımız da ertelenecekti çünkü biz İstiklal Savaşımızı Sovyetler Birliği’nin kurulmasıyla oluşan dengelerde yapabildik.

Mustafa Kemal Paşa da savaşa girmek zorunda olduğumuzu, çünkü paylaşılacak “yorganın” biz olduğumuzu belirtmişti. Zamanlama konusundaki bulanıklıklara rağmen, 29 Ekim tarihinin sembolik önemi büyüktür. Atatürk’ün 1923’te Cumhuriyet’i ilan ederken 29 Ekim’i seçmesi tesadüf müdür? 1914’te yaşanan o süreçle 1923 arasında bir bağ olması muhtemeldir. Atatürk devrimiyle ilgili çok okudum ve bu konuda kesin bir kaynak olmasa da, onun tarihler üzerindeki sembolik tercihlerinin (Lozan’ın İkinci Meşrutiyet ile aynı güne denk gelmesi gibi) tesadüf olmadığını düşünüyorum. Malazgirt’le denk düşüyor. Onu da bilemem çünkü o Rumi takvim… yani takvimler değişik. Mustafa Kemal Paşa onu tam o zaman biliyor muydu? O da seçilmiş olabilir yani. Ama böyle üç tesadüf var. Şimdi Türkiye’nin durumuna geçelim. 18 Mart bir deniz zaferidir, bunu karıştırmamak lazım. Kara Savaşları 25 Nisan’da başladı ve 9 Ocak’ta bitti. İngiliz donanması geçemeyeceğini anlayıp çekildiğinde, bu da muazzam bir zaferdi. 18 Mart ise Nusret Mayın Gemisi, topçularımızın zırhlılara ateşi ve batırılan denizaltılarla büyük bir deniz zaferidir.

Osmanlı bitiyordu; sönmek üzere olan bir imparatorluktu. Kendi devrimci subayları bile imparatorluğun çöküş sonrasına hazırlanıyordu. Mustafa Kemal, 1905’te Şam’da Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’ni kurarken artık Osmanlı’nın devam etmesinin mümkün olmadığını; Arapların ve Balkanların ayrılacağını biliyordu. Atatürk, 1930’larda Falih Rıfkı Atay’a kendi hayatını anlatırken, o dönemde bunları söylediği için ikaz edildiğini bizzat belirtmiştir. Cemal Kutay da bunu başka kaynaklardan doğrular.

Yıkılmakta olan bir imparatorluk fakat oldukça diri, direngen bir ordu vardı. Bu da İttihat ve Terakki sayesinde, yani devrimci milliyetçiler sayesinde oldu. Dünya tarihinde önemli zaferlerden biri olan Çanakkale, İttihat ve Terakki devrimciliği sayesinde kazanıldı. Eğer o ideoloji olmasaydı, Osmanlı Devleti çökerken padişaha bağlılık ve ümmet bilinciyle bu savaşı vermek mümkün olmazdı. Yerine “Biz Türk milletiyiz, hürriyet ve istiklal bizim aşkımızdır” diyen yeni bir ideoloji yükseldi.

Birinci Dünya Savaşı’nda Türkiye; Yemen’den Galiçya’ya, Kafkaslar’a kadar en az 5-6 büyük cephede savaştı. Ne doğru dürüst bir demiryolu ağı ne de yeterli lojistik imkânı vardı. Fakir bir milletle bu direnci göstermek, kurmay kafalı, fedai ruhlu ve kararlı bir önderlik gerektiriyordu. 1. Dünya Savaşı’nı kaybetmedik; 30 Ağustos’ta kazandık. Mondros bir geçici ateşkes idi. Koskoca Almanya teslim oldu ama Türkiye teslim olmadı. Bizim savaşımız 29 Ekim 1914’te başladı ve 9 Eylül 1922’de zaferle bitti; yani 8 yıllık bir süreçtir. İstiklal Savaşı ile Birinci Dünya Savaşı birbirinden kopuk değildir; bu tek bir savaştır.

Mustafa Kemalleri yetiştiren ideoloji, Namık Kemal’den Ziya Paşa’ya uzanan “vatan” fikriydi. 1840’lardan beri yetişen bu kurmay kadrosu; strateji bilen, dünyanın ve Türkiye’nin gidişatını gören hesap adamlarıydı. Enver Paşa’dan Mustafa Kemal’e, İsmet İnönü’den Kazım Karabekir’e kadar hepsi genç ve donanımlıydı. 1908 devrimi ve 1912’de İttihat ve Terakki’nin hükümete gelmesi olmasaydı, o eski Osmanlı paşalarıyla bu savaş verilmez ve zafere ulaşılamazdı.

Son yıllarda tarih programlarında nesnellik ön plana çıkmaya başladı. İttihatçıların Türkiye’ye getirdiği laiklik, cumhuriyet temelleri, kadın-erkek eşitliği gibi burjuva demokratik devrimlerin önemi daha iyi anlaşılıyor. Bu noktada Altay Cengizer’in “Osmanlı’nın Son Savaşı” ve Zafer Toprak’ın “Birinci Dünya Savaşı’nda İttihat ve Terakki” ile “Türkiye’de Milli İktisat” kitapları, savaşın lojistiğini ve iktisadi arka planını anlamak için mutlaka okunmalıdır. Doğu Perinçek’in “Birinci Dünya Savaşı ve Türk Devrimi” eseri de bu süreçteki teorik birikimi kavramak adına önerimdir. Bu kitaplar sadece askeri tarih değil, neden girdik, nasıl çıktık ve savaşın toplumsal tahlilini yapan eserlerdir. Yüzyıl devrimini Çanakkale Savaşı’nda başlatıyorum; Bolşevik Devrimi’ni de… Çanakkale Savaşı, Bolşevik Devrimi’ni tetikliyor. Bolşevik Devrimi, bizim İstiklal Savaşı’mızı, yani Çanakkale Savaşı’nın devamını zafere ulaştırmak için gerekli koşulları yaratıyor. Rusya ve Türkiye devrimleri başarılı olunca arkasından ne geliyor? Hindistan’ın kurtuluşu, İran’ın İngiltere’ye karşı bağımsızlık mücadelesi derken Çin, Mao falan böyle zincirleme gidiyor. Ta Kore’ye kadar gidiyor olay. Şimdi Kore’nin devlet başkanı var ya, bütün dünyada büyük bir sükse yaptı; onu bile Çanakkale Savaşı’ndan başlatabiliriz. 18 Mart zaferi, yalnız bir Türk zaferi değildir, Asya’nın ilk zaferidir. 18 Mart 1915, Türkiye’nin deniz ve boğazlarda kazandığı zafer, Asya’nın ilk zaferidir.

Bakın şu aslanlara; Türk ordusu namaz kılarken… Gerçekten çok etkileyici. Burada tabii Araplar var, içlerinde Ermeniler, gayrimüslimler de var. Karşı tarafta da Müslümanlar çok; İngilizlerin sömürgelerden getirdikleri… Bu da çok etkili bir resim. Rafet Bey, demin getirmelerini rica ettiğim resim; yine Çanakkale’de namaz kılan askerler. Sanıyorum bu, 19 Mayıs 1915 taarruzu öncesi olabilir. Türk ordusu ilk kez taarruza kalkıyor. Şule’nin büyükbabası Yüzbaşı Vasfi Bey’i de şehit verdiğimiz taarruzdur. Müthiş bir olaydır ve iki taraf da çok büyük kayıplar verir. Çanakkale Savaşı’ndaki en büyük kayıplardır. O kadar çok şehit ve ölü kokusu yayılır ki İngilizler ve Fransızlarla bir anlaşma yapılır; taraflar ölülerini toplar.

Bir önceki resme döner misiniz? Aslanlar gibi yürüyorlar; işte bunlar “Enveriye” şapkaları. Devrim, yeni bir şapkayı getiriyor. Türk ordusunu yeni bir düzene sokuyorlar. Çok önemli. 157. Alay’ın tayınlarına baktığımız zaman üzüm hoşafı, ekmek görüyoruz. Evet, askerin karnını doyuruyor; doyurmak zorunda zaten. Fasulye, nohut, mercimek, üzüm hoşafı… Organizasyon yeteneği çok yüksek, bütün savaşı organize ediyorlar. 18 Mart’ı kutlarken eğer adam gibi tarih yazacaksak; kanını, canını veren insanlara sadakatimiz varsa 57. Alay’a ve devrimci milliyetçiliğin, İttihat ve Terakki’nin 1908 devrimiyle getirdiği ruha selam durmamız lazım. Onları tarihten silerek hiçbir iş yapamayız. Bir İttihat ve Terakki düşmanlığıdır gidiyor, çok yanlış. Atatürk de İttihatçıydı ve onların devamıdır. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, İttihat ve Terakki’nin aslında devamıdır. İstiklal Savaşı’nın bütün komutanları; Mustafa Kemal Paşa, Karabekir Paşa, Ali Fuat Paşa, İsmet Bey, Refet Bey; hepsi İttihatçıydı. Mustafa Kemal Paşa’yı da Enveriyesi ile Çanakkale Savaşı’nda 57. Alay zabitanıyla birlikte görüyoruz.

(Seyirci sorusu üzerine) Bizler emekliler olarak aylık bin TL civarı maaş alıyoruz. Bu durumda tasarrufu emekli yerine zenginlerin, patronların yapması gerekmez mi?

Güzel kardeşim, ben buna aykırı bir şey söylemedim. Ancak emeklinin, işçinin, çiftçinin, esnafın; bütün Türk milletinin hep birlikte bir tasarruf yapması şarttır. Yani devlet politikası olarak ürettiğimizin en az yüzde yirmisini tasarruf edersek ve bunu yatırıma ayırırsak Türkiye bir üretim devrimine girer. Bugün tasarruf oranı yüzde 13’lere, 14’lere düştü; AKP iktidara geldiğinde yüzde 22’ydi. Biz bunu yüzde 20’nin üzerine çıkarmalıyız. Eğer tasarruf etmez ve yatırıma yönelmezsek, yarın o bin lirayı da emekliye veremeyiz. Tasarruf, tüketilmeyen servettir ve yatırıma dönüşür; fabrika kurar, işsizi işe alırız. “Tasarruf etmeyelim, hepsini dağıtalım” demek, işsizliği büyütmek demektir. Ben iktidar sorumluluğunu omuzlarımda taşıyan biriyim. İktidar umudum olmasa bol keseden atar, “Beşer bin lira dağıtacağım” derdim.

18 Mart bugün devam ediyor; Kıbrıs’ta, Afrin’de, Fırat Kalkanı Harekatı’nda ve Mavi Vatan tatbikatlarında devam ediyor. Mavi Vatan’ın Mehmetçiklerine selam ve minnet duygularımızı gönderiyoruz.

(İttihat ve Terakki sorusu üzerine) Enver Paşa’nın Sarıkamış ve Galiçya gibi harekatlarda hataları olmuştur, Mustafa Kemal Paşa’nın tarihsel vizyonu ve birikimi tartışılmaz; o çok farklı bir devrimci ve devlet adamıdır. Ama Enver Paşa’yı harcamak da yanlıştır. 1908’de Rumeli’de dağa çıkan o gencecik subaylar, Abdülhamid’i deviren o kadro, İstiklal Savaşı’nı yapan kadroydu. Çanakkale’yi onlar yönetti. Cumhuriyet, bu insanların omuzlarında, aziz naaşları üzerinde geldi. Hepsinin emeklerine teşekkür ediyoruz. 18 Mart zaferinin büyük kahramanlarını saygıyla, minnetle ve heyecanla anıyoruz. Onlara her şeyimizi borçluyuz. Ülkeyi dinlenenler değil, üretenler kurtaracak; üreten Türkiye’yi kuracağız, söz veriyoruz.

Paylaş