Hasan Yalçın stüdyomuzdan mutlu akşamlar efendim. Bu hafta, “Çıkış Yolu”nda sizlerle birlikte olacağız. Aydınlık Gazetesi Ankara Temsilcisi Sayın İsmet Özçelik’le birlikte sorularımızı Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek’e yönelteceğiz. Efendim, programımıza hoş geldiniz.
— Hoş bulduk, merhabalar.
Tabii salgın koşullarında yayınımızı yapıyoruz ve maskelerimizi de bu kapsamda değerlendiriyoruz. Efendim, sıcak gündem başlıkları var; hem iç siyasete yönelik hem dış politikada. Dilerseniz bugün Türkiye’de bir misafir vardı: ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo. Davetsiz misafir… Fener Rum Patrikhanesi’ne ve bir camiye ziyaret yaptı. Öncelikle isterseniz oradan başlayalım. Nasıl yorumluyorsunuz bu ziyareti?
— Tabii, bu bence uluslararası diplomasi adabını ve terbiyesini çiğneyen bir Dışişleri Bakanı tavrıdır. Geliyorsunuz, Türkiye’nin hiçbir resmi makamıyla görüşmüyorsunuz ve öyle bir talepte de bulunmuyorsunuz. Yazılanlara göre “İstanbul’da buluşalım” demiş. Türkiye’nin bir başkenti var: Ankara. Sen Türkiye’ye gelmişsin; Ankara’da senin dengin olan Dışişleri Bakanı’nı ziyaret edebilirsin, o da kabul ederse görüşürsün. Bu, malum Amerikan küstahlığıdır, emperyalist küstahlıktır. İkincisi de Türkiye’ye meydan okur gibi, “ekümenik” diye iddia ettikleri Fener Rum Patrikhanesi’ni ziyaret etmek… Orada Akdeniz ve Ege’de Yunanistan’ın ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin arkasındayız mesajı veriyorlar. O mesajı vermek için İstanbul’a gelmesine hiç gerek yok. Bu bir terbiyesizliktir.
Ancak ne oldu? Orada Türkiye Gençlik Birliği (TGB) çok güzel karşıladı Pompeo’yu. Başkanımız Yıldırım Gençer de çok güzel bir konuşma yaptı: “Burası Bizans değildir, Türkiye Cumhuriyeti’dir” dedi ve onlara diplomasi ve terbiye dersi verdi. TGB, yüz binleri örgütlemiş durumda, Mavi Vatan kampanyasında 10 bin yeni üye yaptılar, çok hızlı büyüyorlar. Yönetmen arkadaşımızdan rica edelim, TGB’nin protestosuna ilişkin görüntüleri ekranlara getirelim.
(Görüntüler eşliğinde…)
— ABD, Fener’deki Hristiyan kilisesinden bir Vatikan ve bir Papa çıkartmaya çalışmaktadır. Bunu yaparak Türkiye’nin egemenliğini kastetmekte, Lozan’ı ve Anayasamızı çiğnemektedir. ABD Dışişleri Bakanı’nın muhatabı bir Rum rahibi midir? ABD’nin din özgürlüğü karnesinde kanlı harflerle “Irak” yazmaktadır. ABD’nin niyeti bellidir; Türkiye’nin egemenliğini yok sayan bu ziyaret, Türkiye’de hükümeti devirmek için “demokrasi cephesi”ni güçlendirme adımıdır. Joe Biden’ın “Erdoğan düşmanı muhalefeti destekleyeceğiz” söylemlerinin bir uzantısıdır.
(Görüntü sonu)
Efendim, TGB’nin protestosunu izledik. Şimdi, geldiği Türkiye ziyaretinden önce Fransa’da Macron ile de görüştü. Orada bir gariplik var; görüşme kameralar önünde yapılmadı. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
— Macron ile görüşmesi anlamlı. Fransa, İngiltere’nin yerini aldı. Eskiden bir Anglo-Sakson alemi vardı; Amerika ile İngiltere beraber hareket ederdi. Şimdi İngiltere, ABD ile arasına mesafe koydu. Büyükelçileri ziyaretime geldi ve “Biz de sizin gibi Asya’ya yöneliyoruz, bizi ABD’nin kontrolünde sanmayın” mesajı verdiler. Öte yandan Macron yönetimindeki Fransa, Avrupa’nın Amerika’ya en yaklaşan hükümeti oldu. Amerika, Fransa ve İsrail ekseni oluşturuldu; Yunanistan, BAE ve Suudi Arabistan ise piyon konumunda. Pompeo ve Macron, Türkiye’nin askeri hamlelerinin endişe yarattığını söylüyorlar. Türkiye vatanını koruyor, Mavi Vatan’da haklarını savunuyor; PKK ve IŞİD’le mücadele ediyor; Azerbaycan’ın vatan kurtuluş savaşını destekliyor. Agresif olan nedir? Hiçbir şey yok. Aksine bu ülkeler Türkiye’yi kuşatmaya çalışıyor.
Yine de Pompeo gidici bir dışişleri bakanı. Biden dönemi başlayana kadar bunlar yönetimi ellerinde tutacaklar ama Türkiye’ye açık tehditler söz konusu. Biden’ın yolunu açıyorlar. En çok rahatsız oldukları konu da Rusya-Türkiye iş birliğidir. İspanya’dan El País, İtalya’dan Limes gibi Avrupa’nın önemli yayın organları beni arayıp “Türk-Rus İttifakı nereye gidiyor?” diye soruyorlar. Avrupa basını Vatan Partisi’ni bu ittifakın mimarı olarak görüyor.
Peki, Biden başkanlık koltuğuna oturacak. Biden’a ne diyoruz?
— “Tek dişi kalmış canavar.” Biden, Amerika’nın okyanuslardan dünyaya uzanan tırnaklarıdır. Trump ise yenilgiyi kabul eden Amerika’yı temsil ediyor. Amerikan hakim sınıfları içerisinde iki eğilim var. Amerika artık eski Amerika değil, borusu ötmüyor. Ekonomik olarak 1950’lerde dünyanın yarısını üretiyordu, bugün %16’lara düştü. Dolar saltanatı çöktü. Karşısında Rusya, Çin ve Türkiye gibi önemli güçler var. Amerika şimdi bir yol ayrımında; ya yenilgiyi kabul edecek ya da terör politikalarında inat edecek. Biden, o kirli tarihi sürdürmek isteyen kanadı temsil ediyor. Yenilgi kesin; Amerika’nın dünya efendiliği iddiası yerle bir oldu.
O zaman iç politikaya geçelim. İzmir depremi sonrası en çok tartışılan konulardan biri de depremzedelerin özellikle çadırda kalanların nereye yerleştirileceğiydi. Sizin ve partinizin bu konuda çok konuşulan önerileri oldu.
— Çadırdaki insanlara baktığınızda vicdanınız varsa ne yaparsınız? Onları oradan alır, 80 bin boş konuta yerleştirirsiniz. Türkiye’de şu anda 1 milyon boş konut stoku var. İzmir İl Başkanımız Dr. Rıfat Mutlu, bu konuda mimarlar ve inşaat mühendisleri odalarıyla görüşerek detaylı bir çalışma yaptı. Bu kadar basit ve insani bir çözüm varken neden yapılmıyor? Önemli olan, o çadırdaki insanların dertlerini dert edinmektir. Şimdi orada, çadırda depremzedeler var; konutlar ise stokta. Depremzede çadırda, konutlar stokta. Ben ne yaparım? Depremzedeyi çadırdan alırım, bu konutlara yerleştiririm. İşte bakın, konutlar stokta; bir milyon konut hazır. Diyeceksiniz ki “Ya bu konutlar müteahhidin.” Tamam, müteahhidin olsun ama benim çadırdaki insanım da orada perişan kalmayacak. Devlet, işte burada devlet olacak. Devlet ne yapacak? Basit. Buraya pratik, gözlemci ve vatandaşın derdine çare bulma ruhuyla, yüreğiyle baktığınız zaman hemen o konuttakini çıkarıp buraya yerleştiririm.
Şimdi Sayın Cumhurbaşkanımız diyor ki: “Beş yılda bir buçuk milyon konut yapacağız.” Ya zaten bir milyon boş konut var. Niye yapıyorsun? Önce bir kere şunların içini doldur. Evet, madem kaynak var; devlet beş yılda bir buçuk milyon konut yapacağını söylediğine göre bunun beş yıla yayılmış kaynakları var. Bugünden başlayalım. Acil bir durum var, İzmir’de çadırda depremzedeler var. Hemen ne yaparsınız? Elinizdeki kaynakların bir kısmıyla müteahhitlere peşin ödeme yaparsınız. Ondan sonra geri kalan kısmını da “Arkadaşlar, depremzedeler kendi evlerine kira ödeyecek” dersiniz. Tapuları çıkarıp depremzedeye verirsiniz; o, kendi evine kira ödeyerek mülkün borcunu öder. Böylece müteahhide de kaynak gelir, müteahhit gider bankalara olan borcunu öder ve böylece ekonominin çarkı dönmeye başlar.
Ama şimdi bakıyoruz; konteyner. Niye konteyner yapalım ya? Bugün Sayın Cumhurbaşkanı açıklıyor, niye konteyner yaparım? Boş konut var. Bakın, konteynere sarf edilen kaynak… Konteynere vereceğim o parayı depremzedeye verelim, madem depremle ilgili bir kaynak var. Diyelim ki on bin insanı konteynere yerleştireceksiniz; bininin parası konteynerden çıkıyor, geri kalanı devletin kaynaklarından ödenecek ve o insanlar da diyelim on yıl, yirmi yıl içerisinde taksitle borçlarını ödeyecekler. Çözüm, alın size çözüm! Bir kere gerçeği görüyoruz: Depremzede çadırda, konutlar stokta. İkisi de İzmir’de. Depremzedeyi çadırdan alıyoruz, kamyona bindiriyoruz; eşyaları da zaten sokakta kalmıştı, onları taşıyoruz ve İzmir’deki boş konutlara yerleştiriyoruz. İşte devlet o zaman devlet oluyor.
Şimdi aynı şey İstanbul için bugün geçerli. Mesele sırf İzmir değil; bir İstanbul depreminden söz ediliyor, bunu hepimiz biliyoruz. Boğaziçi Üniversitesi ve İstanbul Belediyesi’nin yaptığı araştırmaya göre 263 bin küsur yıkılacak bina var. Yani bu 263 bin yıkılacak bina ne? Betondan tabut. Vatandaşlarımız o beton altında kalacakları günü bekliyor, bekletiliyor. O zaman ne yapıyoruz devlet olarak? Bu durumu değiştiriyoruz. Deprem yıkmadan o binaları biz yıkacağız ama içindekini ilk önce alacağız. İstanbul’da müteahhitlerin yaptığı 300 binin üzerinde stok var. Beton tabuttan çıkartıyoruz vatandaşı, stokta olan evlere yerleştiriyoruz; “Al sana yuva” diyoruz. Ondan sonra deprem gelmeden o binaları biz yıkıyoruz. Eğer yumuşak zemin ise, yani depremde tekrar yıkılacaksa orada park, bahçe, koşu yolu, ağaçlık alan, futbol sahası, basketbol sahası yapıyoruz. Biraz ferahlasın şehir. Fay hattının üzerine kent kurulmaz, sanayi kurulmaz.
Peki, bunu görmüyorlar mı? Bakın, hiçbir parti bunu göremiyor. Ama nutuklarda hepimiz halkçıyız, hepimiz halktan yanayız. Ama işte çadıra baktığımız zaman farklı bakıyoruz, çözüme de farklı ulaşabiliyoruz. “Efendim, adamın evi ucuzmuş, bu konutlar trilyonlukmuş” gibi bahaneler üretiliyor. Bakın, ben bunun kanununu şöyle yaparım: İzmir’deki 80 bin konutluk stoğu belirlerim; hangisi kaç oda, hangisi dubleks saptarım. Sonra o yıkılan binalarla bunları eşleştiririm. İki oda bir salon evde mi oturuyordun? Burada da iki oda bir salon ev var, bedeli 250 bin TL. Devlet olarak peşin 50 binini koyuyorum, kalan 200 bini takside bağlıyorum. Müteahhit de seviniyor, “Oh, konutum satıldı” diyor. Müteahhitin banka borçlarını yapılandırıyorum. Bu, 15-20 günlük bir çalışmadır. Devlet buralarda vardır; yoksa başka nerede olacak? Üretim yerine betona gömülen para bu şekilde değerlenmiş, atıl kapasite tekrar ekonomiye kazandırılmış oluyor.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ekonomi ve hukukta bir reform başlattıklarını açıkladı. Özellikle ekonomi alanında istihdam ve üretim vurgusu yapıyorlar. Yeni Hazine ve Maliye Bakanı Lütfü Elvan’ın açıklamalarıyla devam edeceğiz. Sayın Cumhurbaşkanı’nın istihdam ve üretim odaklı ekonomi vurgusu yeni bir program. Eski program neydi? 1980’de Turgut Özal’ın başlattığı dünya ekonomisiyle bütünleşme ve borçlanma ekonomisiydi. “İhracat yapacağız” diyerek ithalat odaklı bir ekonomiye dönüldü. Pamuğu, kömürü dışarıdan aldınız; sonuçta Gaziantep, Denizli, Bursa mahvoldu. Küçük ve orta ölçekli sanayiciyi mahvettiniz. Sonuç itibarıyla dış ticaret açığınız, borcunuz büyüdü ve 450 milyar dolar borca battınız. Berat Albayrak görevden ayrılmadan önce ne dedi? “Sürdürülemez artık bu ekonomi” dedi. Şimdi “üretim ve istihdam odaklı ekonomiye geçiyoruz” deniyor. Bu, Türkiye’nin ihtiyacı olan açıklamadır.
İstihdam vurgusu çok önemli. İşsizliği ortadan kaldırarak daha çok insanı üretim süreçlerine sokmak, üretimi büyütmek ve refahı artırmak. Yalnız, sadece yüksek teknoloji kullanacağım derseniz Türkiye’de işsizliğe son veremezsiniz. Daha geri teknolojileri de kullandığınızda, serbest piyasa koşullarında bu işletmeler iflas eder. İflas etmemeleri için kamucu müdahaleler yapmak zorundasınız. O yüzden bu ekonomi kaçınılmaz olarak devletçi müdahaleleri de gerektirir. Borçlanma ekonomisi bittiğine göre Türkiye’nin önündeki tek seçenek Vatan Partisi’nin “Üretim Devrimi” programıdır.
Şimdi bir de “yabancı sermaye kapımızda hazır bekliyor” propagandası yapılıyor. Bir bakıyoruz, Türkiye’deki birçok kuruluşun değeri beşte bire, onda bire düşmüş. Buraları yağmalamaya, ucuza kapatmaya gelen bir politika izleniyor sanki. Türkiye’nin ekmek teknesini; yani üretim araçlarını, fabrikaları, tezgahları koruması ve çalıştırması lazım. Atıl kapasiteyi, yani depolarda çürümeye terk edilmiş makineleri de oradan çıkartıp üretim süreçlerine sokacağız. Mesele, Türkiye’nin çarkının dönmesini sağlamaktır. Geri teknolojiyi de kullanacağız. Neden? Başında diyelim 300-500 bin emekçi, işçi çalışsın o tezgâhların ve ek bir kapasite üretsin. Üretime ek değer katsın. Yani geri teknoloji, teknolojiyle olur. Maliyet biraz yükselir; ancak maliyet enflasyonundan korkmayacağız. “Buralarda aman enflasyon olmasın” derseniz ne Kayseri’miz, ne Gaziantep’imiz, ne Denizli, ne Bursa, ne Antalya; hiçbiri kalmaz. Maliyet enflasyonu öcüsü, IMF’nin öcüsüdür.
“Maliyet enflasyonu olmasın” diyerek dışarıdan makine alırsanız, Kayseri’deki makineyi kullanmak yerine Almanya’dan, Amerika’dan, Japonya’dan makine getirirseniz, bu sefer “Bunu neyle ödeyeceğim?” der, boğazınıza kadar borca batar ve kısır döngüye girersiniz. Tekrar esasa girecek olursak; elimizdeki bütün atıl kapasite dâhil, teçhizatı ve donanımı kullanacağız; iflaslara meydan vermeyeceğiz. Üretim çarkının içindeki iflasları, fabrikayı, tezgâhı, atölyeyi kurtarmamız lazım.
Vatan Partisi olarak bir kamulaştırma planı yaptık. Ticaret mahkemelerinde 1400 kadar iflas davası açılmıştı. Her birinde ortalama 500 kişi çalışsa, 700 bin insan kapıya atılır. Bu üretim kapasitesini çevirmemiz lazım. Özel teşebbüs sahipleri çeviremiyor. Devlet olarak diyoruz ki: “Biz kamulaştırıyoruz.” İşletme sermayesinin yüzde 51’i devlete ait oluyor; yüzde 40-45’ini işçi ve memurlara, kendi ücretlerine göre pay ediyoruz. Geriye kalan yüzde 5 ila 10’luk kısmı ise eski mülk sahiplerine bırakıyoruz. Onlar “ceketini alıp çıkıyordu”, ama biz onlara bir pay bırakıyoruz ki tecrübelerinden yararlanalım. Böylece devlet, çalışanlar ve eski sahiplerden oluşan üçlü bir ortaklık kuruyoruz. Bu ortaklık, işletmeyi ayakta tutma ve verimli kılma ortaklığıdır. İşçi ile patron arasındaki çatışmayı da önlüyoruz; çünkü işçilerin payı patrondan fazla oluyor. Ekmek teknesi kavramı etrafında devleti, çalışanları ve patronu birleştiriyoruz.
Diğer seçenek olan özel sektörün cebine haybeden para koyma, borç erteleme ya da kredi açma yöntemi ise iflas etmiş, piyasa tarafından elenmiş bir işletmeye “hayat öpücüğü” vermekten başka bir şey değildir. Biz bunu yapmıyoruz, kamulaştırıyoruz. Üretim devam ediyor, işçi ve memur ekmek yemeye devam ediyor. Türkiye’nin üretim değerlerinde bir düşme olmuyor, aksine verimlilik artıyor.
Herkes perşembe günkü Para Politikaları Kurulu toplantısını bekliyor. Faiz artacak mı, düşecek mi? Faiz, döviz ve borsa arasında bir kıskaç var; buna birçok ekonomist “üçkâğıt ekonomisi” diyor. Kısa vadede zikzaklar, geri dönüşler olabilir, süreçler dümdüz gitmez. Ancak faizci politikaların bir geleceği yok. Faizi yükseltmek; “Ey Batı, sermayeni buraya yolla, sana garantili hukuk düzeni sağlıyorum” demektir. Bu, “üretim ve istihdam odaklı ekonomi” anlayışından vazgeçmek demektir.
Çözüm; Türkiye’ye giren paranın iki yıl boyunca çıkamayacağı, doğrudan üretime ve yatırıma yöneleceği bir modeldir. Sıcak parayla, borsa vurgunuyla, faizle zenginleşmek sülük gibi kan emmektir. İstanbul Menkul Kıymetler Borsası, üretimle bağlantılı olmayan bir yağma mekanizmasına dönüşmüştür.
Hazine ve Maliye Bakanı Sayın Lütfü Elvan, bütçe sunumunda üretim odaklı gelirden bahsediyor ama aynı zamanda “etkin bir piyasa mekanizması oluşturmak amacıyla özelleştirmeye devam edeceğiz” diyor. Bu, çelişkili bir durum. Dünyada kamuculuğun yükseldiği, devletçiliğin öne çıktığı bir dönemde, elde kalan son değerleri satmak ekonominin “vücudunu satmak” gibidir. 1991’de Sanayi Bakanlığı’nda çalışırken SEKA, Gübre Sanayi, Şeker Fabrikaları gibi devasa kurumlarımız vardı. Şimdi şeker fabrikalarını bile geri almak zorunda kalıyoruz.
Sayın Lütfü Elvan, devlet tecrübesi olan bir isimdir. Başarılar dileriz ancak üretim ve istihdam odaklı ekonominin inşasında samimi değilse, sadece “fiyat istikrarı, mali disiplin” gibi ezberlerle gidiyorsa bu bir çözüm üretmez. Yatırımcı açısından bir cazibe merkezi olmak istiyorsak, Batı’dan ziyade Asya ile, komşularla iş birliği yapmak Türkiye için en verimli sonuçları getirecektir. Çinliler zaten üretime odaklı yatırım için görüşmelere açıklar. Vatan Partisi, Çin Komünist Partisi ve Çin Devleti ile sürekli şunu konuşuyor: Türkiye’yi bir üretim üssü haline getirelim. Çin’i de böylece Akdeniz’in kıyısına getirip, buradan hep birlikte ürettiklerimizi Avrupa’ya, Rusya’ya, Afrika’ya, Batı Asya’ya ve Amerika’ya gönderelim.
Efendim, sanayicilerle mümkün olduğunca görüşmeye çalışıyorum. Aslında Türkiye’de ciddi bir yatırım potansiyeli var fakat sorun güven sorunu. Bütün mesele güven; önlerini görebilseler… Hükümetin yapması gereken en önemli iş, bu güveni sağlamaktır. Mesela birçok insan, Türkiye’nin ithal ettiği ürünleri kendimiz üretmek için hazırda bekliyor ancak önlerini göremedikleri için şu anda beklemedeler.
Peki, bu güven nasıl sağlanır? Vatan Partisi’nin ilkesi “üretici baş tacı”dır. Ben her zaman üreticinin yanında olacağım. Bu siyaset güven verir. Ama bunu söyleyenin, samimi ve bunu uygulayacak bir ağızdan konuşması çok önemlidir. Hakikaten üretici mi baş tacı olacak, yoksa yine faizci mi, rantçı mı baş tacı olacak? Üretici bir seçenektir; öbür taraf ise rantçılar, yani üretmeyen faizciler, sıcak para komisyoncuları ve bir de tarikat rantçılarıdır. Kaynakları devlet eliyle tarikatlara akıtıyorsunuz. Arazi rantlarının kalkması lazım. Sanayicilerle, İstanbul Sanayi Odası Başkanı gibi çok kaliteli insanlarla konuşuyoruz; onları çok cesur ve kararlı gördüm. Arazi rantı, sanayinin önündeki en önemli engellerden biridir. Bugün deprem nedeniyle 263 bin bina yıkılacak. Oraya hangi açıyla bakacaksınız? Kamucu bir açıyla mı, yoksa oradan rant yaratma hırsıyla mı?
Siyasete geçelim. Şu an en sıcak tartışma Anayasa tartışması. İş o hale geldi ki peş peşe yalanlar gündeme geldi. Bir toplantı yapılmış; bu toplantıya CHP, HDP, İYİ Parti ve Saadet Partisi katılmış. Bu tartışmaları bir buçuk sene evvel CNN Türk ve Habertürk gibi televizyonlarda çatır çatır tartıştık. İnkar edilmesi mümkün olmayan bir durum var. Cumhuriyet Halk Partisi’nin yayınladığı, Kemal Kılıçdaroğlu’nun imzaladığı ve ön sözünü yazdığı bir anayasa çalışması var. İbrahim Kaboğlu hazırlamış ve o da bu tartışmalara katılarak “evet, bunları yaptık” tavrını almıştır. O anayasa çalışmasında; CHP’nin, İYİ Parti’nin, Saadet Partisi’nin ve HDP’nin katıldığı açıkça yazılıdır.
O anayasa taslağında “Türk” kavramı ve “Türk milleti” kavramı anayasadan çıkartılıyor. Atatürk devrimlerini ve Atatürk ilkelerini tasfiye ediyorlar. Türkiye’nin dilinin Türkçe olması gibi temel ve değiştirilmesi mümkün olmayan ilk dört madde içindeki hükümleri de önemsizleştirerek ortadan kaldırıyorlar. Bu partiler birlikte toplanmışlar ve böyle bir anayasa hazırlamışlar. İyi Parti’nin toplantılara katılan mensupları da bunu açıkça ifade ediyorlar. Sayın Kılıçdaroğlu’nun ise birbirini tutmayan açıklamaları var; bir yerde toplantıyı inkar ediyor, bir yerde itiraf ediyor.
İYİ Parti ve CHP içinde, görünürde parti hiyerarşisinde olmayan ama danışman kadrosunda yer alan ve çok etkili olan bir ekip var. İYİ Parti’nin bir operasyonla kurulduğunu, bizzat kurucuları arasında yer alanlar söylemeye başladı. Amerika Birleşik Devletleri bu hükümeti yıkmak istiyor; darbeler planlıyor, parlamenter yolları deniyor. İYİ Parti olayının sırrı burada: MHP’den bir grubu koparıp getiriyor, CHP üzerinden HDP’nin yanına koyuyorlar.
İttifak yasası, seçimlerde ittifakları kolaylaştırdı; ancak “İttifak yasası kötüdür” sonucunu çıkarmamak lazım. O yasa olmasa da CHP ve HDP arasında uzun süredir köklü bir ittifak oluşmuş durumda. Bu ittifak 1990’lara kadar gidiyor. 1991 seçimlerinde CHP, HEP’e 22 milletvekilliği verdi. O dönemde Abdullah Öcalan, Murat Karayılan aracılığıyla bana ulaşarak “Sayın Perinçek’e 4 milletvekilliği öneriyoruz” demişti. Ben bu öneriyi reddettim. O dönemdeki Milliyet ve Hürriyet gazetelerini açarsanız, Abdullah Öcalan’ın “Sayın Perinçek’e milletvekillikleri önerdik, tenezzül etmedi” dediğini görürsünüz. Yani CHP ile PKK arasındaki bu tür ittifaklar, ittifak yasasından çok önceye dayanmaktadır. Marat Karayılan bana telefonu açıyor, “O listeleri biz yapıyoruz” diyor. O 23 milletvekilini Abdullah Öcalan yazdı. Yoksa HDP yazmadı. Abdullah Öcalan kalktı, o 23 milletvekilini yazdı; bize de 4 milletvekili düştü. Pazarlığa girsek, “Yok 4 olmaz, 7-8 olsun” desek o da olurdu.
Efendim, reklama gitmemiz gerekiyor. Değerli izleyenler, reklamdan sonra Çıkış Yolu programına devam edeceğiz.
Efendim, Çıkış Yolu programına devam ediyoruz. Sayın İsmet Özçelik’le birlikte sorularımızı Vatan Partisi Lideri Sayın Dr. Doğu Perinçek’e yöneltiyoruz. Efendim, reklama gitmeden önce anayasa tartışmalarını konuşuyorduk, oradan şu şekilde devam edelim: CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun “ABD Başkanı ve AB liderlerinden aynı talepte bulunuyoruz; Türkiye’deki demokratik hareketleri desteklesinler” şeklinde bir açıklaması var. Ne dersiniz?
Vallahi, Amerika’ya açık bir “beni destekle” çağrısı bu. Zaten bu çağrıya lüzum da yok, çünkü Amerika ilan etti: “Sizleri bir araya getirip Tayyip Erdoğan hükümetini devireceğim” dedi. Hem Biden’ın 2020 başındaki açıklamalarında var bu hem de RAND Corporation raporunda. Yani Cumhuriyet Halk Partisi, RAND Corporation planında bir sicil kaydı oluşturdu. O raporda; Cumhuriyet Halk Partisi’ni, İYİ Parti’yi, Saadet Partisi’ni ve diğer muhafazakarları kullanarak Tayyip Erdoğan hükümetini devireceklerini, bu zulüm yönetimine son vereceklerini ilan ettiler.
Bu durum Biden’ın söylemlerinde de var, RAND Corporation’ın o meşhur raporunda da var. Yani Kılıçdaroğlu, “Biz bu planda varız” diyor. Bu Amerika’ya yeni bir çağrı değil; Amerika zaten “Bu projeyi uyguluyorum” diye ilan etmiş.
Kılıçdaroğlu diyor ki: “Biz bu planda varız.” E zaten o plana dahil oldu. Hangi planda? Bir komplo yaptılar; Onur Öymen sürekli belgelerini yayınlıyor. “Bir takım strateji kuruluşları Baykal’ı devirip, yerine Kemal Kılıçdaroğlu’nu oturtacağız” diye planlar açıklamıştı. O planları ben değil, CHP’nin eski Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen sürekli televizyonlardan açıklıyor.
Bu durum o kadar bariz ki CHP tabanında da “Ne oluyoruz?” sorusuna yol açtı. Böyle bir ortamda Kılıçdaroğlu bu işi gizli yapamaz mıydı? Niye bu kadar açıktan, kamuoyuna yönelik bir şekilde çağrı yaptı? Çünkü burada HDP diye bir problem var. Amerika, “Bu iş HDP’siz olmaz, buranın demirbaşı HDP’dir” diyor. Kılıçdaroğlu da hem milleti HDP’ye alıştırıyor hem de “Arkamızda Amerika var, biz buradan başarılı oluruz” diyerek kendi tabanına bir mesaj veriyor. Bu, bizim gibi vatanseverlerin gözünde onu düşürüyor. Ama bir yandan da Amerika’ya güvenip ümide kapılacak FETÖ, PKK, liberaller ve CHP geleneğiyle ilgisi olmayan bir takım unsurlar var; onları bir arada tutmak için bunlar söyleniyor.
Bakın; Soros Vakfı’ndan gelmekten tutun da Sayın Baykal’a yapılan tertiplere, Amerika darbesiyle iş birliğine, FETÖ’ye, 15-16 Temmuz darbesindeki rollere kadar o kadar çok belge var ki… Bir de KHK’lıların hemen iade edileceği söylemi var. Bugün “104 bin devletten atılan kişi iade edilsin” dedi. Bu 104 bin kişi kim? FETÖ’cü. AK Parti devletin içinden FETÖ’cüleri temizliyor, o ise “Ben FETÖ’cüleri tekrar devletin içine alacağım” diyor. O yürüyüşe başlarken bu vaatlerde bulunarak, Türkiye devletinin içinden Amerikan FETÖ gladyosunun temizlenmesine karşı cepheden tavır aldı. O yüzden bütün hapishanelerdeki FETÖ’cüler ve PKK’lılar oylarını CHP’ye verdi.
Süre de daralıyor, çok konumuz var. İsterseniz Azerbaycan-Ermenistan meselesine geçelim. Çatışmalar başlar başlamaz birileri devreye girdi. “Rusya Ermenistan’ın, İran Ermenistan’ın yanında” dendi. Ateşkes ilan edilince “Rusya Azerbaycan’ın elini kolunu bağladı” dendi. Sürekli bir Rusya-Türkiye-İran düşmanlığı körüklenmeye çalışıldı. Ama ortada bir zafer var. Azerbaycan bayram yapıyor. İyi Parti çevreleri, CHP’nin bir kesimi ve birtakım PKK unsurları, Azerbaycan’ın bayramını paylaşmıyorlar.
Yeniçağ Gazetesi’ne hayret ediyorum. O da bir FETÖ ilişkisinden, Amerika bağlantısından geliyor. Güya milliyetçi yazarları var ama “Rusya geldi, Kafkasya’ya oturdu” diyorlar. Azerbaycanlılar “Vatanımızı kurtardık” diyor; biz Vatan Partisi olarak “Türk milleti vatanımızın bir parçasını, Amerika destekli Ermeni işgalinden kurtardık” diyoruz. Şu anda Paşinyan tamamen Amerika tarafından destekleniyor.
Türkiye’de artık doğrudan “Yaşasın Amerika” diyerek Amerikancılık yapamıyorsun çünkü Türk milleti nezdinde Amerika’ya karşı güven çok düşük. O yüzden Rusya, Çin ve İran düşmanlığı üzerinden Amerikancılık yapılıyor. “Doğu Türkistan’da Çin zulmü var” diye meclise önerge verenler; CHP, İYİ Parti, PKK ve HDP. HDP ile yan yana utanmadan Çin aleyhtarı önerge veriyorlar. Eskiden Vietnam’ı, Küba’yı desteklemek bir heyecan yaratırdı; şimdi ise Çin sosyalist bir ülke olarak dünya ekonomisinde yükselince, liberal solcularda ve CHP’li sosyal demokratlarda müthiş bir Çin düşmanlığı oluştu.
Ermenistan ile diplomatik ilişkiler ve sınır kapıları konusuna gelince; Paşinyan hükümeti devrilecek, bu belli. Yerine Rusya’ya ve Türkiye’ye daha dost bir hükümet gelecek. Ermenistan da Kafkasya’daki Türk-Rus ittifakının oluşturduğu iklimin bir parçası haline dönüşecek. Ermenistan “Burada Amerikan çizmesinin basacağı toprağı temsil ediyorum” diyerek yaşayamaz.
Bu savaşta başından itibaren bir Türk-Rus işbirliği vardı; hatta bunun gizli bir anlaşma olduğunu kuvvetle tahmin ediyorum. Rusya “Topraklarınızı kurtarın ama Ermenistan’ın içine girmeyin” dedi. Vatan Partisi dışında, “Karabağ İzmir’dir, vatan toprağıdır, kurtarılacaktır” diyen başka hiçbir güç yoktu. Hükümet ve muhalefet “Durdurun Ermenistan’ı” derken biz “Kurtaracağız” dedik ve bizim dediğimiz oldu.
Bu bir ateşkes değil, Ermenistan’ın teslim olmasıdır. Ermenistan teslim alındığı için birçok toprak savaşmadan elde edilmiş oldu. MHP de bu zaferi paylaşıyor, Devlet Bahçeli de “Bu zaferi karalamaya çalışanlar karşı güçlerin adamlarıdır” diyor; çok doğru. Rusya’nın varlığı Azerbaycan için de bir güvencedir; çünkü Ermenistan’ın terör uygulamalarını dengeleyecek bir barış gücü olarak orada duruyor. Ayrıca Nahçıvan ile Azerbaycan arasında koridor açılmasıyla Türkiye, Türk Cumhuriyetlerine bağlandı.
Türkiye masanın dışında bırakıldı iddiaları da yersiz. Azerbaycan da Türkiye de bunun farkında. Putin’e ve Erdoğan’a teşekkür edilmesi sonucu net olarak ortaya koyuyor. “Masa” kavramı ise tehlikeli; Türkiye’yi her yerde yayılmacı bir güç konumuna koyuyorlar. Erdoğan’ın “Karabağ’daki olayı Suriye’de yapalım” demesi önemli; yani Suriye’de Rusya ile iş birliği yaparak, Beşar Esad’la da görüşerek bir çözüm yolu bulmak hedeflenmelidir. Suriye’de Beşar Esad’ı devirmek için bir iş birliği olmaz. Beşar Esad’a “katil” diyerek iş birliği olmaz. Suriye’de Rusya ve Suriye Devleti’yle yapılacak bir iş birliği sonuç getirir; PKK oradan temizlenir, Amerika da bölgeden çıkarılır. Türkiye’nin hedefi bu olmalıdır. Biz Suriye’nin toprak bütünlüğünü kabul ediyoruz. Amerika oraya gelmiş, bir PKK-petrol kantonu kurmuş durumda. Suriye ile iş birliği yaptığınızda, Amerika’yı oradan atar ve dolayısıyla PKK’yı temizlemiş olursunuz. Rusya ile iş birliğinin de tek anlamı budur. Cumhurbaşkanı’nın Beşar Esad’a karşı bazı ifadeler kullanması ciddi bir yanlıştır; geldiğimiz noktada artık gerçekleri kabul etmek lazım. Suriye’de PKK’yı temizlemek için Suriye devletiyle iş birliği yapacağız ve Rusya’ya da fazla bağlı kalmayacağız. Yani Rusya’dan medet ummayacağız; Suriye bizim komşumuzdur ve oradan bize bir kötülük gelme ihtimali yok. Ne yapacağız? Rusya’yı araya sokmadan, doğrudan Suriye ile görüşeceğiz. Zaten Suriye buna hazır. Velid Muallim’i kaybettik, başsağlığı dileklerimizi iletiyoruz. Buradan Sayın Beşar Esad’a taziye mesajı yolladım; Velid Muallim’in kaybı dolayısıyla başsağlığı dileklerimizi tekrar edelim. Kendisi bir Türkiye dostu ve değerli bir devlet adamıydı.
Suriye konusunu geçecek olursak, Azerbaycan ile ilgili de önemli gelişmeler var. Sayın İlham Aliyev, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Ersin Tatar’ı davet etti, bu çok güzel. Bunun dışında Abhazya Parlamentosu, Başbakanlığı döneminde Sayın Ersin Tatar’a başvurarak “Sizi ziyaret etmek istiyoruz” dedi. Bu, Abhazya’nın ve Rusya’nın KKTC’yi tanımasının yolunun açılması anlamına geliyor. Sayın Tatar ile o dönem konuştuk; seçimlere az kaldığı için süreci seçim sonrasına bırakma tavrı sergilendi ki bu doğru bir karardı. Şimdi göreceksiniz, Abhazya heyeti KKTC’ye gidecek. Elimde, Abhazya heyetinin Kuzey Kıbrıs’a götüreceği ortak bildirinin metni var. O bildiri; Kuzey Kıbrıs’ın ve Abhazya’nın tanınmasını içeriyor. Azerbaycan topraklarının kurtarılması da bölgeyi çok rahatlattı.
Vatan Partisi’nin içinde olduğu süreçlerle ilgili şunu belirtmek isterim: Bizi Abhazya Cumhurbaşkanı çağırmıştı, geçen sene aralık ayında ziyaret ettik. “Bir protokol yapalım, dünyaya açıklayalım ve bu bildiriyi siz yazın” dediler. Metni ben yazdım. Vatan Partisi ve Abhazya Millet Meclisi olarak yayınladığımız o ortak bildiride Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınması, Karabağ’ın kurtuluşu, Kırım’ın Rusya toprağı olduğunun kabul edilmesi ve Abhazya’nın tanınması maddeleri yer alıyor. Ayrıca hazırladığımız Karadeniz-Akdeniz Dostluk ve Barış Planı’nı Rusya’ya, İran’a ve Suriye’ye takdim ettik; hepsinden olumlu yanıtlar aldık.
18 Kasım, Halkçılık Beyannamesi’nin 100. yılı. 13 Eylül 1920’de Mustafa Kemal, Büyük Millet Meclisi’ne bir Teşkilat-ı Esasiye Kanunu tasarısı sunmuştu. Atatürk’ün “Halkçılık programı” olarak andığı bu metnin amaç bölümünü, 18 Kasım 1920 günü “Halkçılık Beyannamesi” olarak ilan ettiler. Burada emperyalizmin ve kapitalizmin tahakkümünden vatanımızı kurtaracağımız, ordumuz sayesinde zafer kazanacağımız vurgulanıyordu. Ayrıca saltanat ve hilafetin de emperyalizmin tecavüzünden kurtarılacağı maddesi vardı. 20 Ocak 1921’de kabul edilen anayasada ise artık padişah veya halife değil, milli hakimiyet esası öne çıkıyordu. Yarınki Aydınlık gazetesinde, Atatürk’ün meclis balkonunda ilan ettiği bu muazzam beyannameyi ve o dönem Türkiye’de esen sosyalizm rüzgarlarının etkilerini anlatan yazımı okuyabilirsiniz.
Teori dergimiz ise Cemil Gözel ve Kuntay Gücüm arkadaşlarımızın önderliğinde dünya çapında bir yayın haline geldi. Bu sayımızda “Atatürk gökten mi indi?” başlığıyla, Atatürk’ün bu toprakların, Türk devrimciliğinin bir ürünü olduğunu işledik. Atatürk, Türk tarihinin birikimiyle, Zübeyde Hanım ve Ali Rıza Efendi’nin oğlu olarak bu topraklardan fışkıran bir liderdir. O, gökten inmiş bir kahraman değil; Türk milletinin yeteneklerinin bir billurlaşmasıdır.
Son olarak, Ulusal Kanal olarak yeni bir kampanyaya başlıyoruz: Digiturk ve Tivibu’ya giriş kampanyası. Güneydoğu’da, Silopi’de, Şırnak’ta Vatan Partisi’ne çığ gibi bir yöneliş var. Silopi’de bugün 60 vatandaşımız partimize katıldı. İnsanlar HDP’den ayrılıp Vatan Partisi’ne geliyor çünkü Türkiye’nin bütünlüğü konusunda en kararlı tavrı biz aldık. Ulusal Kanal’ın bu atılımı da çok kıymetli. 5 milyon haneye daha girerek 20 milyon insana umut, vatan bütünlüğü, özgürlük ruhu ve Atatürk devriminin ideallerini taşıyacağız. Bu bakımdan hepimizin katılacağı bir konu. Biz de eşim Şule ile evimizde bu konuyu görüştük. Biz, iki emekli maaşıyla geçinen insanlarız. Buna rağmen emekli maaşlarımızdan birer aylığımızı bu kampanyaya bağışlama kararı aldık. Ayrıca para toplamak için de kendime 700 bin Türk liralık bir hedef koydum. Geçmişteki tecrübelerime dayanarak söylüyorum; bunu başaracağım. Şule ile beraber herkes kollarını sıvadı ve harekete geçti. Çok güzel yankılar alıyoruz; insanlarımız artık çok daha büyük bir istekle destek veriyor. Ulusal Kanal, 1 Ocak’a kadar üç buçuk milyon Türk lirası toplayarak yeni yılda yirmi milyon insanımıza daha gerçekleri, dürüstlüğü, vatan sevgisini, namusu ve ahlakı taşıyan sesini ve ekranını ulaştıracak. Sizi de böyle güzel bir kampanya başlattığınız için tebrik ediyorum; başaracağınızdan eminim. Ancak herkesi gayrete çağırıyorum. “Başaracağız” demekle olmaz, gayretle başaracağız. Hepimiz gayrete gelmeliyiz.
Şimdi her hafta olduğu gibi bir öneri köşemize geldik. Kitap olarak Teori Dergisi’ni zaten biraz evvel önerdik. Şimdi ise çok hayran kaldığım ve çok şey öğrendiğim, Oliver Stone’un hazırladığı 8-10 bölümden oluşan bir diziden bahsetmek istiyorum. İngilizce adı “The Untold History of the United States”. Türkçeye “Amerika’nın Gizli Tarihi” ya da “Anlatılmayan Tarihi” olarak çevrilmiş. Oliver Stone, Amerika’nın yakın tarihini 1929 bunalımından başlayıp günümüze kadar çok müthiş bir şekilde anlatıyor. O diziden o kadar çok şey öğrendim ki herkese tavsiye ederim. Amerika’yı ve bugünü anlamak bakımından herkese bu eseri öneriyorum.
Müzik olarak da demin Amerika’yı konuştuk; bir de “devrimci Amerika” vardır. Washington önderliğinde İngilizlere karşı istiklal savaşı veren, demokratik bir cumhuriyet kuran Amerika… Arkasından 1861-1865 arasında, Abraham Lincoln önderliğinde siyahileri kölelikten kurtaran o ikinci demokratik hamle, yani iç savaş. O iç savaşta, yirmi küsur milyonluk Amerika’da sekiz yüz bin kişi ölüyor; gençliğin büyük bir kısmı kırılıyor. Böyle bir demokrasi tarihinden geliyorlar. Roosevelt döneminde, İkinci Dünya Savaşı öncesinde o dirilişi tekrar görüyoruz. Şimdi ben yine Amerika’da böyle bir demokratik canlanış bekliyorum. Neye dayanarak? Siyahilerin, İspanyolların, Asyalıların ve yoksulların hareketine dayanarak. Herkes Biden-Trump kavgasına bakıyor, ben ise o halk hareketine bakıyorum. O halk hareketinin siyasete yansımaları olacaktır. Müziği de oradan seçtik. Amerikalıların “country” dedikleri, kovboy müziği… John Denver, Alan Jackson, George Strait, Kenny Rogers gibi isimlerin “bütün zamanların en iyi country şarkıları” arasından bir parça seçtik. Amerika’nın o demokratik, kovboy tarihine de buradan bir selam yollamış olalım. Yönetmen arkadaşlarımızdan rica edelim, müziği ekranlara getirsinler.
(Müzik sonrası)
Bir “Çıkış Yolu” programının daha sonuna geldik. Aydınlık Gazetesi Ankara Temsilcisi Sayın İsmet Özçelik ile birlikte sorularımızı yönettik, Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek de yanıtladı. Efendim çok teşekkür ediyorum. Sayın Özçelik, size de çok teşekkür ederim. Değerli izleyenler, maskelerimizi takalım; maske, mesafe ve temizlik kurallarına uyalım diyelim. Başka bir programda buluşmak üzere herkese mutlu akşamlar diliyorum, hoşça kalın.

