İzlediğiniz için teşekkür ederim. Mutlu akşamlar efendim. Günlerden Salı, Çıkış Yolu gününe hoş geldiniz. İki hafta Çıkış Yolu programı Ankara’daydı. Sayın Doğu Perinçek, Ankara’daki programları sebebiyle oradan katılmıştı. Şimdi yine İstanbul’dan programı sürdürüyoruz. Sayın Doğu Perinçek, her hafta salı günü olduğu gibi hem bizlerin hem de sizlerin sorularını yanıtlayacak.
Tabii geçtiğimiz hafta oldukça hareketliydi. Hem iç hem de dış siyaset açısından önemli gelişmeler yaşandı. Tartışılan birçok başlık var; bunların ayrıntılarını Sayın Perinçek’e soracağız. Ayrıca merakla beklenen konular ve Vatan Partisi’nin çözüm önerileri de gündemimizde olacak. Bugün başlığımız, Doğu Akdeniz’deki operasyon; Türk gemisine yapılan müdahale. Bunun ayrıntılarını konuşacağız. Az önce Dışişleri Bakanı Sayın Çavuşoğlu’nun yaptığı açıklamalar var, onları da değerlendireceğiz.
Bununla birlikte, Biden tayfasının açıklamalarını ve muhalefetin Batı’ya ilişkin çağrılarının ne anlam taşıdığını da Sayın Doğu Perinçek’e soracağız. Ayrıca izleyicilerimizden gelen soruları da aktaracağız. Anayasa tartışmaları devam ediyor; bir çalışma yapıldı mı, Millet İttifakı neyi içeriyor, başarılabilir mi? Bülent Arınç’ın istifa kararı ve Selahattin Demirtaş ile Osman Kavala hakkında yürütülen tartışmaları da konuşacağız. Neden bu kadar geniş bir çevre bu isimlere sahip çıkıyor?
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Avrupa ve ABD ile ilişkilere dair mesajları, İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un açıklamaları ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Bütçe Komisyonu’ndaki konuşmaları ışığında, dış politikada bir yön değişikliği olup olmadığını masaya yatıracağız. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçiliği’nin fonlama planını da Sayın Perinçek’e soracağız.
Tabii 24 Kasım Öğretmenler Günü; tüm öğretmenlerimizin ve emekli öğretmenlerimizin gününü kutluyoruz. Buna ilişkin de anekdotlarımız olacak. Sayın Doğu Perinçek bugün yayınımıza evinden, uzaktan bağlantıyla katılıyor. Efendim, Çıkış Yolu’na hoş geldiniz.
(Sayın Perinçek: Hoş bulduk, merhabalar.)
Bugün stüdyomuzda Aydınlık Gazetesi Genel Yönetmeni Sayın İlker Yücel de bizimle. İlk sözü ona verelim. Buyurun.
(İlker Yücel: İzleyenlere ve Sayın Genel Başkan’a saygılarımı sunuyorum. Başkanım, Ankara’daki temaslarınızın detaylarını bugün öğrenmiş oluruz. Benim ilk sorum şu: Bir Yunan komutanın yönettiği Alman savaş gemisi, Türk yük gemisine müdahalede bulundu. Siz uzun süredir Doğu Akdeniz’de ittifaklar inşa etmenin önemine ve oradaki yığılmaya dikkat çekiyordunuz. “Bu kuyruklar birbirine çarpacak” demiştiniz. 12 ülkenin savaş gemisi orada bulunuyor. Şimdi tam da sizin uyardığınız noktaya geldik. Alman savaş gemisi bu müdahaleyle Türkiye’ye hangi mesajı verdi ve Türkiye buna karşı ne yapmalı?)
(Sayın Doğu Perinçek: Evet, çok teşekkür ederiz. Tabii şu an en önemli konu bu. Burada mesajdan çok bir eylem var. Bir yönüyle baktığınızda, bu eylem Atlantik cephesinin Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan hükümetini devirme harekâtı açısından anlamlıdır. Alman fırkateyninin, İtalyan karargâhından aldığı emirle; kaptanı Yunan, tayfası Alman olan bir geminin Libya’ya giden Türk ticaret gemimiz Roseline’ın önünü kesmesi, tamamen uluslararası hukuka aykırı bir harekettir. Türk bayrağı, o geminin Türk toprağı olduğu anlamına gelir. Birleşmiş Milletler kuvvetleri dahi olsa, arama yapmak için bayrak ülkesinin ve kaptanın iznini alması gerekir. Burada ne Türkiye’nin ne de kaptanın izni var. Alman askerleri gemiye çıktı, namluları mürettebata doğrulttu, elleri havada fotoğraflarını çekip dağıttılar. Bu açık bir meydan okuma ve Türkiye’nin aşağılanmasıdır.
Bu olay tesadüf değildir. Amerika’nın 2019 Aralık ve 2020 Ocak aylarındaki “Biden Raporu” ile muhalefeti birleştirerek hükümeti devirme planları açıktır. Karşı tarafta da bu çağrılara uygun yanıtlar verilmektedir. Hükümeti yıpratan söylemler, bu psikolojik harekâtla eşgüdümlü ilerlemektedir. Prof. Dr. Sencer İmer ve Ali Mercan ile görüştüğümde, bunun Türkiye ile Almanya’nın arasını açmaya yönelik bir tertip olduğu veya Almanya’nın içindeki “Atlantikçi” ve “milliyetçi” kesimlerin çatışması olduğu değerlendirmeleri yapıldı.
Bir diğer önemli konu ise Türkiye’nin Avrupa Birliği macerasıdır. Sayın Cumhurbaşkanı ve bazı yetkililer “Türkiye’nin yeri Avrupa’dır” mesajları vermişlerdi. İşte bu silahlı baskın, Türkiye’nin Avrupa’daki yerinin ne olduğunu hatırlattı. Avrupa Birliği; Türk ordusunun Kıbrıs’tan çekilmesini, sözde Ermeni soykırımı yalanını kabul etmemizi, bölücülüğe izin vermemizi ve Türkiye’yi borca batıran neoliberal programı uygulamamızı istiyor. Bunları kabul ettiğiniz an, devlet olarak kalmanız mümkün değildir. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesi zaten mümkün değil; orası bir Hristiyan kulübüdür. Türkiye Asya’da konumlanmıştır; enerji güvenliği ve geleceği Batı Asya’dadır.
Doğu Akdeniz’deki tehdit Amerika’dan gelmektedir; Yunanistan ve Güney Kıbrıs onun güdümündedir. Millenium Challenge (Bin Yılın Meydan Okuması) tatbikatlarından beri ABD, Türkiye’yi hedef alan senaryolar hazırlıyor. Ancak unutulmasın; kâğıt üzerinde 96 saatte Türkiye’yi işgal edebileceğini sananlar, gerçek sahada büyük hüsranla karşılaşırlar.) Biraz evvel İlker Yücel arkadaşımızın da belirttiği gibi, bu tehditler karşısında öz gücümüzü inşa etmek esastır. Bu çok önemlidir. Ancak ittifak potansiyelimizi de bu tehditlerin karşısına yığmamız lazım. Vatan Partisi olarak neyi önerdik? Doğu Akdeniz’de Türkiye, Rusya, Çin ve İran ile askeri tatbikat yapalım. Hatta Çin Komünist Partisi ile yaptığımız görüşmelerde bunu açıkça belirttik; onlar da “Biz bu öneriyi Milli Savunma Bakanlığımıza götürüyoruz” dediler. Rus Devleti’ne de bu öneride bulunduk, onlar da memnuniyetle karşıladılar, yani olumlu baktılar. Dolayısıyla Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de çok ciddi bir ittifak potansiyeli var. Bölgedeki düşmanları korkutan, aynı zamanda öz gücümüzdür.
Siyasetleri doğru belirlemek lazım. “Bizim yerimiz Avrupa’dadır” dediğimiz zaman ne oluyor? Mavi Vatan’ımızı Yunanistan’a ve Avrupa’ya teslim etmiş oluyoruz. Avrupa’ya girdik diye bize “Hoş geldiniz, size Mavi Vatan’ı veriyoruz” diyecek bir durum yok. O bakımdan Türkiye’nin güvenliğine, ekonomik geleceğine, bağımsız yaşama iradesine ve bağımsızlık karakterine uymayan bir Avrupa Birliği sevdası yeniden gündeme geldi. Ancak bu da çok kısa sürdü. Bugün Dışişleri Bakanımız Sayın Mevlüt Çavuşoğlu, Meclis’te birçok komisyonda kararlı ifadelerle olayı noktalamış oldu. Türkiye’nin Asya açılımının kararlılıkla sürdürüleceğini ve tehlikelerin Atlantik’ten geldiğini, PKK ve FETÖ’yü destekleyen güçleri isimlerini sayarak ifade etti.
— Başkanım, araya girebilir miyim? Anlattıklarınızda şu dikkat çekiyor, izleyenlerimiz de merak ediyordur: Bir yandan Sayın Çavuşoğlu’nun söylediklerine atıfta bulundunuz ama cümlelerinizin başında Cumhurbaşkanı ve Sayın Fahrettin Altun’un Avrupa ile ilgili açıklamalarından başladınız. Buradaki farklılaşmanın sebebi nedir?
Çok anlamlı. Bence bugün Türkiye’de sorulacak en önemli soru bu. Çünkü biz Atlantik sisteminden koptuk ve Asya’ya yerleştik. “Yerleşiyoruz” demiyorum, yerleştik. Ekonomimizle de güvenliğimizle de yerleştik. Bakın, Libya’da, Kafkaslar’da, Suriye’nin kuzeyinde ve Fırat’ın doğusuna yönelik süreçlerde hep Türk-Rus ittifakından söz ediliyor. Dünya bunu konuşuyor. Bu, her iki ülkenin Atlantik sisteminden gelen tehditlere karşı oluşturduğu bir ittifaktır. Astana sürecinde bunun içinde İran da var. Hatta bu ittifakın arkasında bir Asya derinliği mevcut; bunu hem Çin Halk Cumhuriyeti hem de Orta Asya Türk Cumhuriyetleri oluşturmaktadır. Mevziler oluşmuş durumda ve bunun değişmesi artık mümkün değil. Türkiye ekonomisi Asya ekonomileriyle bütünleşmiş durumda; birinci ticaret ortağımız Rusya, ikincisi Çin. Türkiye’nin güvenliği de Asya ülkeleriyle; özellikle Rusya, İran ve uzaktan Çin’le, Libya’yla, adım adım Suriye ve Irak’ı da kapsayacak şekilde ve tabii en başta Azerbaycan’la gelişiyor. Türkiye Asya’da konumlanmıştır ve mevzisi belirlenmiştir. Bu, 2014’ten bu yana 6 yıldır devam eden bir süreçtir.
Avrupa ile ilişkilerimiz tabii ki olacak, bunu reddetmiyoruz. Avrupa’yı Amerika’dan ayırıyoruz. “Avrasya” dediğimiz zaman o üç harf “Avr-” Avrupa’nın avrıdır. Ancak biz esas olarak Asya’da konumlanıyoruz, Avrupa ise Asya’nın bir kanadıdır. Almanya da zaten önünü Çin’e ve Rusya’ya çevirmiş durumda. Rusya’yı stratejik ortak olarak görüyor ve aralarında vazgeçilmez enerji bağları oluştu. Alman ekonomisi hızla Çin ekonomisiyle bütünleşiyor ve bundan vazgeçme şansları yok. Almanya’nın politik karar vericileri de Çin’le ilişkilerin 21. yüzyılda temel olduğunu açıkça ifade ediyorlar. Bu mevzilenmede Amerika’nın yalnızlaştığı görülüyor. Avrupa’da da Amerika’ya karşı bir başkaldırı söz konusu. Türkiye’nin bunlardan yararlanması lazım. Bugün AK Parti sözcüsü Sayın Ömer Çelik’in açıklamasında da bunu gördük; Almanya’ya karşı ılımlı ifadeler kullandı ve son fırkateyn olayını konuştuklarını belirtti. Türkiye bunların hepsini değerlendirecektir.
— Efendim, “İki Almanya” dediniz. Almanya’nın Avrasya’ya, Rusya’ya ya da Çin’e yakın eğiliminden bahsettiniz. Bunu biraz daha açabilir miyiz? Çünkü Almanya kendi ülkesinde PKK ve FETÖ’ye izin veriyor, bazı konularda Türkiye’nin karşısında yer alıyor. Siz ise Almanya’nın uzun vadede farklı bir yöne evrildiğini söylüyorsunuz.
Dünyanın en büyük ekonomilerinden biri olan Almanya, dış ticarette Çin’den sonra geliyor. Büyük sermayesi olan bir ekonomi, Amerika’nın uydusu olamaz. İkinci Dünya Savaşı sonrası Marshall Planı’yla Amerika Almanya’ya yerleşti, denetim altına aldı ama bu geçici bir dönem. Almanya’yı Güney Kıbrıs veya Yunanistan gibi yönetemezsiniz. Alman sermayesinin Amerika’ya dönen bağımsız bir tavrı var. Aralarında bir rekabet mevcut. “İki Almanya” derken dayandığım temel bu sosyoekonomik gerçeklerdir; PKK’ya yardım gibi konular ayrıntıdır. Türkiye doğru siyaset izlediği takdirde, Almanya’nın Amerika karşısındaki bu tavrını değerlendirebilir.
İki sene evvel Federal Almanya Meclisi’nde basın toplantısı yaptık. Alman basınına “Siz Almanya olarak bir devlet aklına sahipsiniz; Türkiye ile PKK’yı bir terazinin kefelerine koyun, hangisi ağır basar? Siz Amerika’nın uydusu musunuz?” diye sorduk. Bu toplantı büyük yankı yarattı. Alman basını ve köşe yazarları PKK’nın bir terör örgütü olduğunu, Amerika tarafından kullanıldığını yazmaya başladı. Dolayısıyla Türkiye akıllı davranırsa, Almanya’nın önemli bir kesimini yanına çekebilir. Bunlar yüzde yüz bizim istediğimiz gibi bir dost olmazlar, emperyalist bir Alman devletinden söz ediyoruz, ancak Türkiye’ye karşı düşmancı olmayan konumlara çekebiliriz. 4-5 milyon Türk’ün varlığı da bizim için önemli bir kozdur.
— Geçtiğimiz hafta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Geleceğimizi Avrupa ile kurmak istiyoruz” mesajı ve Bülent Arınç’ın açıklamalarıyla bir iklim oluştu. AK Parti kuruluş ayarlarına mı dönüyor tartışmaları yaşandı. Bugün ise istifa kararı geldi. Siz nasıl değerlendirirsiniz?
“Geleceği Avrupa ile kurmak istiyoruz” diyorsanız, Alman fırkateyni gelip ticaret gemimize çıkıp namlusunu Türkiye’ye dayadığında nasıl kuracaksınız? Bu fırkateyn olayı sıradan bir olay gibi görülmemeli. Avrupa’nın Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın arkasında durarak Türkiye’yi Mavi Vatan’dan söküp atmak istediği ortada. Mavi Vatan kavramı, Vatan Partisi’nin ve amirallerimizin teorik katkılarıyla bilincimize yerleşmiştir. Artık vatanımız Mavi Vatan’dır. Dolayısıyla, Atlantik sisteminden gelen tehditlere baktığımız zaman, geleceğimizi Avrupa ile kurma şansı yoktur.
Güvenliğimiz de ekonomik gelişmemiz de geleceğimizin Asya’da olduğunu gösteriyor. Asya, yükselen uygarlıktır. Atatürk devriminin önümüze koyduğu hedef çağdaş uygarlığın başında olmaktır; bugün dünya uygarlığının merkezi de Avrasya’ya kaymıştır. Bunu Sayın Cumhurbaşkanımız Birleşmiş Milletler’de, Dışişleri Bakanımız da Meclis’te ifade etti. Türkiye kaçınılmaz olarak Asya’daki konumuna yerleşmiştir. Kimse bunu geriye çeviremez. Atlantik’te Türkiye için boğulmak ve parçalanmak vardır. Türkiye’nin dinamikleri; işçisi, çiftçisi, sanayicisi, askeri ve polisi ile Türkiye bunu kabul etmez. Bütün bu kuvvetlere baktığımız zaman Türkiye’yi alıp Atlantik’e tekrar bağlamak ve bu sistem içerisinde Türkiye ekonomisini boğup parçalamak gibi bir ihtimal yoktur. Böyle bir ihtimal olmadığı için 2014 yılından bu yana AK Parti de rotasını Asya’ya çevirmiştir; buradan geri dönüş kesinlikle yoktur. Zaman zaman birtakım konuşmalar yapılıyor ama pratiğe bakmak lazım. Bu konuşmaların sebebi, sürecin temelindeki dinamiklerin, sosyoekonomik gerçeklerin ve dünyanın yönünün tam olarak anlaşılamamasıdır. Daha çok günlük gelişmeler içerisinde günlük tercihler yapıldığı için AK Parti hükümetinde bu tür bocalamalar olabiliyor. Ancak her bocalamada Türkiye tekrar Atlantik’e dönüyor algısı oluşsa da biz “Rahat olun, Türkiye kesinlikle Atlantik’e dönmeyecek” diyoruz.
Peki, ekonomideki gelişmeleri bu kapsamda nasıl değerlendirirsiniz? Özellikle ekonomi bakanının değişimi ve faiz kararı ile birlikte yapılması beklenen adalet reformu gibi yasal düzenlemeler ışığında ekonomideki gidişatı nasıl görüyorsunuz? Türkiye’nin ekonomik gidişatında bir değişim mi var, yoksa eski sistemde ısrar etme durumu devam mı ediyor?
Müsaadenizle araya girerek bir soru daha eklemek istiyorum. Sayın Babacan, Sayın Davutoğlu ve bugün grup toplantısında Sayın Meral Akşener’in de belirttiği gibi, ekonomideki mevcut durum başkanlık sisteminin bir sonucu olarak tarif ediliyor. Yani Türkiye’deki ekonomik tablonun tek adam yönetimi sebebiyle bu hale geldiği ve çıkış yolunun da başkanlık sisteminden vazgeçmek olduğu savunuluyor. Oysa Sayın Babacan, 12 yıl boyunca AK Parti’nin ekonomideki bir numaralı ismiydi; istifasından sonra bile Mehmet Şimşek gibi o dönemki kadrolar ekonomi yönetiminde etkindi. Buna rağmen muhalefetin bu konuda bir ağız birliği yapmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye ekonomisi 450 milyar doları bulan dış borcu ve ödemeler açığıyla çok zor durumdadır. Bunu görmeden hiçbir ekonomi siyaseti belirlenemez. Çıkış için Türkiye’nin gündeminde kısa ve uzun vadeli programlar var. Orta ve uzun vadede; Vatan Partisi’nin programı olan bir üretim ekonomisi inşa etmek gerekiyor. Kısa vadede ise Turgut Özal’ın borçlanma ekonomisi dediğimiz; ihracat odaklı görünüp sonunda ithalata mecbur kalan sistemden, istihdam ve üretim odaklı bir ekonomik sisteme geçerken yaşanacak sancılara karşı “milli direnme ekonomisi” yani bir savaş ekonomisi gerekiyor. Türkiye şu an korona ile bir can savaşı veriyor; bütün insanlık cephede ve ekonomi bu yıkımdan ağır nasibini alıyor. Zaten bu salgın olmasaydı da Türkiye kaçınılmaz olarak büyük bir ekonomik krizle karşılaşacaktı.
Sayın Berat Albayrak’ın bir buçuk ay önceki “sıcak para peşinde koşarak, borç arayarak yürütülen ekonomi sürdürülemez” tespiti doğrudur. Artık borçla yürütülen neoliberal sistemin tükendiği, patronlar tarafından bile kabul ediliyor. Babacan, Davutoğlu ve Akşener ise sürdürülemez hale gelen o eski sisteme dönüşü savunuyorlar. Cumhuriyet Halk Partisi eksenli bu muhalefete “Biden tayfası” diyoruz. Onların programı; Amerika’ya ve Atlantik sistemine güven vererek tekrar sıcak para çekmeye çalışmaktır. Türkiye’nin önünde böyle bir seçenek yok; bu sistem batmıştır.
Muhalefetin başkanlık sistemini eleştirmesi ise ekonomik bir çözüm arayışından ziyade Biden’ın “diktatörleri yıkma” tezine dayanıyor. Tayyip Erdoğan’ı da bu sözde diktatörler listesine dahil ederek, demokrasi mücadelesi kisvesi altında bir cephe kuruyorlar. Kılıçdaroğlu’ndan HDP’ye, Babacan’dan Davutoğlu’na ve hatta Saadet Partisi’ne kadar bu kervana katılanların hepsi “Biden tayfası” olarak konumlanıyor. Saadet Partisi’nin kendi içindeki çelişkiler de aslında bu Atlantikçi tavra duyulan tepkiden kaynaklanıyor.
Türkiye son yıllarda güvenlik politikalarını önceleyen bir yönetim tarzı izledi. Ancak şu an ekonomi, güvenliğin önüne geçmiştir diyebiliriz. Tabii bunlar taktiksel süreçlerdir; yarın şartlar değişebilir. Doğu Akdeniz’deki tehditler ve bölgedeki askeri varlığımız devam ediyor. Vatan savaşı ile ekonomi sorunları at başı gidiyor.
Ekonomik krizin derinleşmesiyle birlikte Batı düşünce kuruluşları, toplumsal hareketliliğin artacağına dair raporlar hazırlıyor. Amerikan Büyükelçiliği’nin sivil toplum kuruluşlarına fon sağlama duyurusu ve Biden’ın muhalefeti örgütleme planı bir arada düşünüldüğünde; hükümet bu tür sokak hareketlerine karşı yeterince duyarlı mı? Ani bir toplumsal hareketlilik ve Batı eksenli muhalefetin bu durumdan güç alması mümkün mü? Haber tamamen dedikodu veya rivayet değil. Amerikan kaynaklarına ve bütçesine dayanarak, Amerika Türkiye’de bir hibe programı ilan ediyor. “Türkiye’de para dağıtacağım” diyor. Hatta 5 bin dolardan 50 bin dolara kadar, yani aşağı yukarı 50 bin liradan 500 bin liraya kadar bir para dağıtacağını söylüyor. Her bir talebe azami 500 bin lira, yani yarım milyon lira vereceğini belirtiyor. Kimlere dağıtacağını da açıkça ifade ediyor: Sivil toplum örgütleri ve “marjinalliği artıralım, genişletelim” diyerek LGBTI (lezbiyen, gey, biseksüel, transseksüel vb.) gruplar. Bunları açıkça Amerika’nın hibe planında ve bütçesinde ortaya koymuşlar, “Bana başvurun” diyorlar. Tabii bu, Biden planıyla bağlantılı.
Bu arada çok önemli bir haber almıştık; Amerika Birleşik Devletleri Türkiye’deki bazı medya kuruluşlarına para dağıtacak ve Vatan Partisi aleyhine bir psikolojik harekata başlayacak. Şimdi bu haberin mali kaynağı da ortaya çıkmış oldu. Medya kuruluşları Amerika’dan yarım milyon lira alacak, sonra kimin borusunu öttürecek? Düdük Amerika’nın elinde, onlar da o düdüğü öttürecekler. Bu açıkça ortaya çıkmış oldu.
Bu durumu Akdeniz’deki olaylarla da bağlantılı ele almak lazım. Ekonomi, huzursuzluk ve hoşnutsuzluk için bir zemin oluşturuyor; işsizlik büyüyor, insanların gelirleri daralıyor, korona baskısı nedeniyle çarklar yer yer dönmüyor. Türkiye’nin 450 milyar dolar dış borcu var ve bunun ekonomi üzerindeki ağır baskılarını hepimiz biliyoruz. Zor dönemlerden geçiyoruz. İnsanların hoşnutsuz olması, huzursuz olması ve şikayetçi olması çok doğal. Düşman da buna göre planlarını kuruyor; Biden tayfasının omuz omuza vermesi, kışkırtıcı konuşmalar yapması hep bunun bir parçası. Grup toplantılarında yaptıkları konuşmalar baştan aşağı kışkırtma ve aşağılama. Yabancıya el açan, “Bize yardım edin de Türkiye’de demokrasi kuralım” diyen bir tavır içindeler. Amerika’nın Irak’a, Libya’ya ve Suriye’ye getirdiği demokrasiyi gördük; sonuçlar ortada.
Önümüzde bir problem var. Türkiye’nin dış tehditlere karşı sağlam durması, ekonomik zorlukları paylaştırarak çözmemize bağlı. Bir sene kadar önce bazı partilerin genel merkez kadroları, “Ekonomik kriz derinleştikten sonra sokak hareketlendiğinde Vatan Partisi kritik bir rol oynayabilir, çünkü sokakta kuvveti olan organize bir parti. Dolayısıyla bu partinin Amerikancı muhalefet cephesinde yer almaması bir eksiklik” şeklinde değerlendirmeler yapıyordu. Şimdi bu “yaratıcı yıkıcılık” söylemiyle birlikte bu değerlendirmeler daha fazla gün yüzüne çıkıyor.
Özellikle CIA belgelerinde yer alan “yaratıcı yıkıcılık” kavramını Türkiye’nin gündemine getirenler, bu süreçte Hulusi Akar ve Süleyman Soylu’yu hedef alan yayınlar yapıyorlar. Örneğin, 15 Temmuz gecesi Hulusi Akar’ın boynuna geçirilen ipin izini öne çıkaran yayınlar yaptılar. ABD Büyükelçiliği’nin dağıtacağı paranın hangi projelere gideceği ve hangi yayınların yapılacağı aslında belli oluyor.
Sizin deyiminizle “Amerikancı muhalefet”, Türkiye’nin çıkarları söz konusu olduğunda hızla organize olabilen Vatan Partisi’ni hedef alıyor. Biz, Amerika ile birleşerek hükümeti yıkma projesinin karşısındayız. Türkiye’yi yönetmeye talibiz ve vatan bütünlüğü cephesinde AK Parti ve Milliyetçi Hareket Partisi ile beraberiz. Ekonomik, siyasi ve kültürel konularda farklı çözümlerimiz olsa da Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullar, Vatan Partisi’ni iktidara çağırıyor. Göreceksiniz, önümüzdeki yıllarda Vatan Partisi hükümetin ortaklarından biri olacak ve belki de bir süre sonra Türkiye’yi tek başına yönetebilecek bir güce ulaşacak.
Biden tayfası “çıkmazı” temsil ediyor. Türkiye’yi Amerika ile birleşerek yenme şansları yok. Bunu Irak’ta ve Suriye’de başaramayan Amerika, Türkiye’de de başaramayacaktır. Amerika Kafkaslar’da, Irak’ın kuzeyinde kaybetti ve kaybetmeye devam ediyor. Dolar saltanatı çöküyor. O yüzden Biden tayfasının Türkiye’de başarılı olma şansı yok. Ancak biz, Milli Savunma ve İçişleri Bakanlıklarına, dolayısıyla Türkiye’nin genel güvenliğine yönelik psikolojik harekatları ve karalamaları görüyoruz. Vatan Partisi’nin gençlik teşkilatı olan Öncü Gençlik, vatan düşmanlığına geçit vermeyecek güçtedir. Üniversitelerden PKK ve türevlerini temizledik, FETÖ’yü devletin içinden ayıkladık. Bu tabloya baktığımızda, “yaratıcı yıkıcılık” için umut vaat eden bir kuvvet gözükmüyor.
Bu tehditlere karşı en önemlisi, Amerika güdümlü ve PKK dostu kuvvetlerin kitleler üzerinde nüfuz kazanmasını engellemektir. Buna imkan vermemek için Vatan Partisi, bir “Milli Direnme Ekonomisi” ilan etti. Bu, Türkiye’nin acil ihtiyacı olan bir savaş ekonomisidir. Dört temel önceliğimiz var:
1. Gıda güvenliği: Herkesin karnı doyacak, aç kalan olmayacak.
2. Güvenliğin güvenliği: Ordumuzdan ve polisimizden kısmayacağız. Biden tayfası kaynakları halka dağıtalım diyerek dalkavukluk yapıyor, buna kesinlikle itibar edemeyiz.
3. Sağlığın güvenliği: Korona ortamında milletimizin sağlığı önceliğimizdir.
4. Eğitimin güvenliği: Bütün yurttaşlarımıza eğitim olanaklarını sağlayacağız.
Bu ekonominin kaynakları öncelikle bu başlıklara ayrılacak ve bir üretim devriminin temelleri atılacaktır. Geçiş döneminin sancılarını, halkın asgari ihtiyaçlarını karşılayarak ve hiçbir ödün vermeden aşacağız. O zaman “yaratıcı yıkıcılara” en ağır darbeyi indirmiş oluruz.
Pandemi sürecinin yarattığı huzursuzluk ve vaka sayılarındaki artış da tabii ki endişe verici. Ancak yönetenler olarak vatandaşa karşılaştığımız zorlukları açıkça anlatmalı ve kaderi paylaşmalıyız. Yöneticiler lükse ve ihtişama yer vermeden yaşamalıdır. Zorlukları birlikte göğüslersek aşarız; ama bir kısım keyif içinde olur, yük emekçinin sırtına yıkılırsa, “yaratıcı yıkıcılık” peşinde koşanlar bundan sevinç duyar.
Son olarak, Muş’un Varto ilçesi Taşlıkaya köyünden Niyazi Bingöl Bey bize bir mesaj göndermiş. Elektrik sorunlarının çözüldüğünü ve şalteri kaldıracaklarını iletmiş. Enerji Bakanımıza teşekkür ediyor, biz de köylülerimize aydınlık günler diliyoruz. Niyazi Büngör, Varto’da 12 yıl boyunca Hürriyet Mahallesi’nin muhtarlığını yapmış önemli bir halk önderidir. Onun önderliği, Enerji Bakanımızın anlayışlı yaklaşımı ve hızlı hareketi sayesinde köylümüze elektrik ulaştırıldı. Türkiye işçisinin ve milletinin birikimiyle o aydınlık köye taşındı. Artık o aydınlıkta üretim yapılacak, hayvancılık geliştirilecek. Terör yüzünden boşaltılan köye şimdi köylülerimiz geri dönüyor; tarım yapacak, hayvancılıkla uğraşacak ve Türkiye’nin üretimine katkıda bulunacaklar. Hepsine kolay gelsin diyor, hayırlı uğurlu olmasını diliyoruz.
İlker Bicel: Sayın Perinçek, önce kısaca değerlendirmemi sunmak isterim, fikirlerinizi rica ederim. Amerikancı muhalefet, sizin de belirttiğiniz siyaset ekseninde arkada bıraktığımız dönemde iki önemli atak yaptı. Birincisi, “Adalet Yürüyüşü” adını verdikleri eylemdi. Her ne kadar yürüyenlerin dilinde “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” cümlesi olsa da Sayın Kılıçdaroğlu’nun yanında HDP yöneticileri vardı ve yürüyüşü o dönem FETÖ medyasında ses çıkaran isimler açıkça destekledi. Enis Berberoğlu’nun tutuklanmasıyla tetiklenen bu toplumsal hareketlilik, HDP ile CHP’nin kol kola girdiği bir manzara oluşturarak Maltepe’deki mitingle sonlandı.
İkincisi ise İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimleri sırasında gördüğümüz süreçti. “Adalet” kelimesi ön plana çıkarıldı ve seçimler yenilendi. Ben bunu, Berberoğlu’nun tutuklanması gibi bir tetikleyici karar olarak değerlendiriyorum; Amerikancı muhalefetin siyaset yapabileceği bir zemin bulduğu bir süreçti. Şu an çok kırılgan bir süreçteyiz. Vatan Partisi’nin kurmay kadrosu ve yöneticileri çok berrak ve net; savrulmuyorlar. Ancak Biden tayfasının açıklamalarını muhalefet gazeteleri görmezden geliyor. Ünal Çeviköz’ün adeta “mandacıyız” dercesine S-400’ler ve teslimiyet açıklamalarını ne Cumhuriyet ne de Sözcü gazetesi verdi. Amerika’dan demokrasi talebini de gündeme almadılar. Bir hatanın pususunda bekleyip “yaratıcı yıkıcılık” ile bir kamuoyu oluşturmaya çalışıyorlar. Selahattin Demirtaş kampanyası da bu açıdan önemliydi; onu sürekli bir figür olarak ön plana çıkarıyorlar.
Şimdi izleyicilerimizden gelen iki soruyu izninizle sorayım: Bir, Bülent Arınç’ın çıkışı AK Parti’yi bölmek için miydi? Bu üzerinde düşünülmüş bir plan mıydı? Cumhurbaşkanı bunu önlemese partide bir kırılganlığa yol açabilir miydi? İkincisi, Ümit Özdağ’ın çıkışı ve Muharrem İnce’nin CHP’den ayrılma sinyalleri vermesi, Millet İttifakı’nı doğru bir yöne çeker mi?
Doğu Perinçek: Bülent Arınç’ın çıkışına “AK Parti’yi bölmek” demeyelim; daha çok yıpratmak ve parça koparmak diyelim. Zaten bölebilecekleri kadar böldüler; Abdullah Gül’ü, Davutoğlu’nu ve Babacan’ı kopararak hükümetin gücünden azalttılar. Aynı operasyon MHP’ye de yapıldı; Meral Akşener ve arkadaşları koparılıp CHP’nin, dolayısıyla HDP’nin yanına oturtuldu. Ancak artık AK Parti’den koparabilecekleri ciddi bir güç gözükmüyor. Ümit Özdağ ve Muharrem İnce hareketlerinin ise Millet İttifakı’nı vatansever bir yere çekme şansı yok. CHP ve İYİ Parti yönetimleri, Amerika’ya bağlılıkta son derece kararlı. Tabanları vatansever olsa da “Tayyip Erdoğan düşmanlığı” bir tür uyuşturucu gibi kullanılarak bu taban kilitlenmiş durumda. Yine de İYİ Parti’den Vatan Partisi’ne ciddi katılımlar var, bu bir gerçek. Ancak tabandaki bu uyuşturulma gerçeğini de görmemiz lazım.
Türkiye’de halk hareketi, bugün özgürlük veya hukuk eksenli taleplerden çıkmaz. Ergenekon döneminde 70-80 bin kişi Silivri duvarlarına dayandığında bir özgürlük talebi vardı çünkü yapılan haksızlık bütün Türkiye’ye yapılmıştı. Ama şimdi içeridekiler FETÖ’cü ve PKK mensupları; millet bunların yerinin duvarların arası olduğunu biliyor. Bugün Türkiye’de özgürlük de demokrasi de var. Asıl talep, ekonomik sıkıntılar, işsizlik ve vatanın bütünlüğü üzerinedir.
İlker Bicel: Sayın Perinçek, Bahçeli’nin Kılıçdaroğlu hakkındaki fezlekelerle ilgili çıkışını ve Kılıçdaroğlu’nun buna yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Doğu Perinçek: Bugün muhalefet partisi yöneticilerine karşı fezlekelerle hürriyeti tehdit eden uygulamalar çok büyük yanlış olur. Ciddi suçlar işleseler bile, siyasi mahiyeti olan durumlarda bu tür uygulamalardan kaçınmak lazım. Çünkü bu tam da Kılıçdaroğlu’nun istediği bir şeydir; bir genel başkana yönelik uygulama, o partide birlik olmasa bile etrafında aşırı bir kenetlenmeye yol açar. Bugün Türkiye’de özgürlük talebi yok çünkü zaten herkes istediği gibi konuşabiliyor; PKK da FETÖ de bugün örgütlü ve özgür.
Soru: Hukuk reformuna ihtiyaç var mı?
Doğu Perinçek: Yargı reformu desek daha doğru olur. Hukuki düzenlemelerden ziyade, yargının etkin işlemesi için bir reforma ihtiyaç var. Danıştay’da 2016 yılının dosyalarına bakılıyor; adalet 6-10 yılda ulaştığı zaman adalet olmuyor. Yargı, terörle mücadele konusunda altın çağını yaşıyor ancak borçlar hukuku, ticaret hukuku ve icra-iflas davaları gibi alanlarda ciddi sorunlar var.
Soru: Azerbaycan savaşında yurtseverlik çok kuvvetliydi, Türkiye’de neden savaş karşıtlığı yapılıyor?
Doğu Perinçek: Türkiye’de de bu sesler var ama her savaşta ihanet ve muhalefet olur; dünyada ihaneti olmayan bir dava icat edilmemiştir. Türk milleti, bugün dünyada vatanseverlik duygusu en yüksek olan milletlerin başında gelir.
Soru: Dolarla iş yapıyorum ama doların yasaklanmasını istiyorum, bu mümkün mü?
Doğu Perinçek: Doların yasaklanması yanlış anlaşılabilir ancak Türkiye’de para Türk Lirasıdır. Yastık altındaki veya bankalardaki döviz mevduatlarının bir süre sonra Türk Lirası ile çevrilmesi gündeme gelebilir. Bunlar yanlış değildir. Dışarı kaçırılan dövizlerin, doların ve avronun çeşitli yöntemlerle tekrar Türkiye’ye getirilmesi ihtiyacı ortaya çıkabilir. O bakımdan ticaret yapan vatandaşımızın, tüccarımızın bu talebi çok yerinde. Ona “doların yasaklanması” demeyelim de; Türkiye piyasalarında geçerli paranın Türk lirası olması, dolar ve avro gibi yabancı dövizlerin Türk lirası ile değiştirilmesi ve Türk lirasının güçlendirilmesi çok önemlidir. Neden? Çünkü içeride dolaşan dolar ve avro kadar Amerika’ya haraç ödemiş oluyoruz. Dolar Türkiye’ye girerken bir mal karşılığında giriyor; malı veriyoruz, karşılığında kağıt parçası alıyoruz. Dolar, sonuç itibarıyla bir kağıt parçasıdır. Amerika açısından baktığımız zaman, yeşil mürekkeple kağıt masrafıyla üstüne 100 doları yazıyor. 2-3 cent maliyeti olan bir kağıt parçasını bize 100 dolar değerinde mal karşılığı satıyor. Türkiye; elinde bulundurduğu dolar kadar Amerika’ya haraç ödemiş oluyor. Türkiye’de 100-200 milyar dolar yastık altında veya bankalardaki döviz mevduatında duruyorsa, bu 100-200 milyar doları Amerika’ya haraç olarak ödediğimiz anlamına gelir. O bakımdan bu dolarların Türkiye ekonomisinin hizmetine konması ve karşılığında Türk lirası verilmesi eninde sonunda önümüze gelecek bir sorundur. Burada kimse bir şey kaybetmeyecek; paranın üzerindeki resim değişecek, Atatürk’ün resmi gelecek, Washington’un resmi gidecek. Atatürk’ün resmi olan parayla alışveriş yapacağız.
Efendim, bu konuya bir ek yapayım. Geçtiğimiz haftalarda Türk lirasıyla ticaret yapan ve yerli makineler üreten, nitelikli iş hacmi yüksek bir sanayiciyle Ankara’da görüştük. “Dolar ve avro yükseldikten sonra bizim işlerimiz açıldı,” dedi. Ne dersiniz? Dolar ve avrodaki artış Türkiye’nin ihracatını artırır mı? Evet, dolar ve avronun Türk lirasına göre yükselmesi, yani Türk lirasının değer kaybetmesi, Türkiye’deki malların fiyatlarını yabancılar açısından düşürür. Dolayısıyla Türk mallarını ihraç etme koşulları güçlenir. İhracatı artırmak için uygulanan tedbirlerden biri de devalüasyondur; kendi paranızın değerini düşürünce ihracat olanaklarınız artar. Türk lirasının değerinin yüksek olması ihracatınızı kısıtlar, çünkü mallarınızın fiyatı yüksek olduğu için dış pazarlarda rekabet gücünüzü kaybedersiniz. Doların ve avronun fiyatının yükselişi, piyasalarda dengeleri sağlayan bir olaydır.
Buna bir soruyla karşılık vereyim, İlker Bey de diğer soruları toparlasın: İşin olumsuz cephesini de görelim. Doların ve avronun fiyatının yükselmesi, Türkiye’nin ithal ettiği malların fiyatını artırır. Bu durum, ithalata bağımlı sanayimize çok ağır darbeler indirir ve ithal mallarının fiyatı yükseldiği için enflasyonu körükler. Bunları da görmemiz lazım.
Efendim, Doğu Akdeniz’deki Türk gemisine yapılan hukuksuz arama ve saldırı ile ilgili merak edilenler var. Bu bir “çuval vakası” sayılır mı? Yarın Aydınlık’ta benim imzamla çıkacak yazıda bunun ikinci çuval vakası olduğunu belirtiyoruz. Burada şunu görmek gerekiyor: Bu eylemi, Tayyip Erdoğan hükümetinin prestijini kırmaya yönelik, onu sarsan bir hamle olarak değerlendirmek lazım. Esas etkisi budur ve kasıtlı olduğu apaçık ortadadır. Bu, Atlantik sisteminin Türkiye’ye karşı uyguladığı bir tertiptir. Arkasında Amerika’nın olduğu açıktır. Yunan komutanın başında olduğu gemi, kendi kararıyla böyle bir faaliyete girişemez. Alman hükümetinin veya ordusunun içindeki Atlantikçi güçlerin bu oyuna girdiği görülüyor.
Efendim, Bülent Arınç’la ilgili yorumunuz merak ediliyor. Bülent Arınç, CHP ve dostlarına katıldı mı? Katılmış durumda, o çevre onu alkışlıyor. Zaten bu çıkışı da onların yanındaydı; Meral Akşener, Kemal Kılıçdaroğlu ve Abdullah Gül gibi isimler onu alkışladı. Fazla bir gücü ve etkisi olduğunu sanmıyorum ama Aydınlık Gazetesi’nin bugünkü sayısında “Biden tayfası” arasına Bülent Arınç’ın fotoğrafını koyması yerinde bir tespittir.
Bir izleyicimiz, Amerika Birleşik Devletleri elçiliğinin yapacağı fonlamayı soruyor; bunun önüne geçilemez mi? Bu soruyu sorduğu için izleyicimize teşekkür ederim. Bütün Türk vatandaşlarını, örgütlerini, derneklerini ve medya kuruluşlarını Amerika’dan fonlanmayı reddetmeye çağırıyorum. Amerika, içimizde fitne ve fesat çıkartmak için bazı kuruluşlara hibe vereceğini açıkladı. Amerika’dan alınan parayla Amerika’nın düdüğü çalınır, Amerikan siyasetlerine hizmet edilir. Bunu hiç kimseye yakıştırmıyorum; bu büyük bir suçtur, ayıptır ve ahlaksızlıktır. Bütün dernekleri, medya kuruluşlarını, LGBTİ gibi yapıları ve Türkiye’ye ait her gücü bu fonu reddetmeye çağırıyorum. Aydınlık Gazetesi ve Ulusal Kanal’a da bu yönde bir kampanya başlatmayı öneriyorum. Her medya kuruluşuna “Böyle bir parayı almayı kendine yakıştırıyor musun?” diye soralım ve herkes bu parayı almayı reddetsin.
Millet İttifakı neden Vatan Partisi’nden korkuyor ve hedef alıyor? Özellikle CHP ve İYİ Parti yöneticilerine HDP konusunda sorular yönelttiğimizde genellikle sizi hedef alan yanıtlarla karşılaşıyoruz. Bugün İYİ Parti ve CHP tabanından Vatan Partisi’ne katılmalar başladı ve bu çok hızlı büyüyor. O nedenle Vatan Partisi’nin büyümesinden korkmaları normal. Vatan Partisi onlara doğru bir cepheden vuruyor; programı, fikirleri doğru ve yıpranmamış. Türkiye’nin bugünkü problemlerinden sorumlu değil. Amerika da Vatan Partisi’nden korkuyor. Amerika’nın, Türkiye ile görüşmelerinde Vatan Partisi liderlerine karşı hapis tehditlerini kullandığını biliyoruz. Bugün hükümet ile Amerika arasında o dönemdeki gibi bir ilişki yok ama Amerika’nın Türkiye’de etkisiz kılmak istediği bir numaralı gücün Vatan Partisi olduğunu herkes biliyor. Batı medyasına baktığımızda, Avrupa ve Amerikan basınında Vatan Partisi’ne karşı bir korkuyu, “Atlantik korkusunu” görüyoruz.
Savaşlar aynı zamanda birer propaganda ve psikolojik savaştır. Zafer, düşmana yenildiğini kabul ettirmektir. Ulusal Kanal’ın Digitürk ve Türksat üzerinden 20 milyon insana daha ulaşması, psikolojik savaşta büyük bir zaferdir. Bu, “psikolojik savaş fedailiği”dir. 1 Ocak günü Ulusal Kanal Digitürk ve Türksat’a girdiği zaman Türkiye’de izlenme oranları çok yükselecek. Şu an ikinci kanal olma yarışındayız, bu mecralara girdiğimizde birinci kanal olacağız.
Lübnan’da İsrail ilk füzeyi vatanseverlerin televizyonu El Manar’a atmıştı. Onlar yedekte bir kanal daha hazırlamışlardı ve anında yayına girip “İşgal var, herkes mücadeleye!” dediler ve savaşı o an kazandılar. Biz de 15 Temmuz FETÖ darbesi gecesi bunu yaşadık. Diğer kanallar darbecilerin bildirisini okurken, bir tek Ulusal Kanal’dan “Bu bir Amerikan darbesidir, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türk milleti bu darbeyi ezecektir” açıklamalarını yaptık.
Son olarak Hulusi Akar ve Süleyman Soylu ile ilgili sorulara gelelim. Sayın Akar’ın NATO vurgulu konuşmaları ve “iki Hulusi Akar mı var?” sorusu geliyor. Sözlerden ziyade pratiğe bakmak lazım. Hulusi Akar, 2015 yılından beri Amerikan emperyalizmine karşı savaşan bir ordunun başkomutanıdır. 15 Temmuz darbesinde önüne konan kağıdı imzalamayarak Amerikan planını bozmuştur. Bulunduğu görevdeki yaptığı işlere bakmamız lazım; Amerika ile savaşan bir komutanı kesinlikle yıpratmamak gerekiyor. Ve onun aleyhine olan bütün tezvirat ve propagandanın da tek bir sebebi var: Amerika ile savaşıyor. NATO’cu bir general olsa, NATO taraftarı bir general olsa kimse ona dokunmaz. Aynı şey Süleyman Soylu için de geçerli. Niçin bu iki bakanımız hedef alınıyor? Her ikisi de içeride ve dışarıda Türkiye’nin güvenliği için Amerikan entrizmiyle savaşın başındaki insanlarımız. O bakımdan onları korumak, onlarla dayanışmak hepimizin aynı zamanda millî bir görevi.
Matur için şunu söylemiş, orada bunu söylemiş… Onlara değil de yaptığı işe bakmamız lazım. “Aynısı iştir kişinin, lafa bakılmaz.”
Son soru alalım. Benim sorum var. İzleyici sorularını birleştirerek sordum hep; izleyicilerimizin sorularını. Bazılarına zaman kalmadı artık, Sinan’dan sonra belki fırsat olursa.
Benim son sorum şu başkanım: Ahmet Davutoğlu, Tatvan’da şöyle bir konuşma yaptı. Bu gözden kaçtı, Aydınlık dışında yazan olmadı maalesef, üzerinde duran olmadı: “Diyarbakır’la Erbil’in entegrasyonunu sağlayacağım.” Başbakanlıktan ayrıldıktan sonra Kuzey Irak ile ilgilenilmedi, Kuzey Irak’ı programlarından çıkardılar. Ama ben yeniden iktidara geldiğimde Erbil’le Diyarbakır arasında entegrasyon sağlayacağım diyor. Ne dersiniz bu açıklamaya?
Şu demek: Amerika Birleşik Devletleri’nin Kürdistan adı altındaki “ikinci İsrail” planının hizmetine amade. Yani Irak’ın kuzeyindeki Kürdistan özel bölgesiyle Diyarbakır’ı bütünleştirmek ne demek? Kürdistan. Bir de ona Suriye’nin kuzeyindeki Türk ordusunun bozduğu koridoru kattığınız zaman işte Kürdistan oluyor. Bir ucu Akdeniz’de, diğer ucu Musul-Kerkük petrollerinde. Başkenti de Diyarbakır oluyor. Yani Davutoğlu, çok açık bir şekilde Amerika’nın ikinci İsrail’inde; Kürdistan da demeyeceğim ona, çünkü Kürtlerin devleti değil, Amerikan askeriyle kurulan devlete Kürdistan ve Kürtlerin devleti diyemezsiniz. Bu ikinci İsrail’dir. İkinci İsrail Devleti’nin Davutoğlu, “Ben hizmetindeyim” diye ilan ediyor. Amerika’nın ikinci İsrail Devleti planının hizmetinde olduğunu ilan ediyor. İşte onun için Biden tayfasında onun müstesna bir yeri var. Sayın Ahmet Davutoğlu’nun Biden tayfası içerisindeki konumunu bu açıklamalar çok iyi tarif ediyor.
Ben bir son soru sorayım efendim, sonra “Nuh’un Gemisi’nin Seyir Defteri”ne geçelim, vaktimiz de azalıyor. En başta Sayın Kemal Kılıçdaroğlu ve Millet İttifakı’nın diğer bileşenleri; Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala konusunda hemen hemen her grup toplantısında ya da birçok açıklamasında o iki isme ilişkin vurgular yapılıyor, serbest bırakılmaları çağrısı yapılıyor. AK Parti içerisinde de oraya yakın isimler, özellikle Bülent Arınç’ta da gördük, yine Demirtaş ve Kavala çıkışı yapılıyor. Efendim sizce Demirtaş ve Kavala kimdir? Nasıl bir yerde görüyorsunuz ve neden sürekli Demirtaş ve Kavala üzerinden çağrılar yapılıyor, mesajlar veriliyor?
Şimdi bir kere ben Selahattin Demirtaş ile Osman Kavala’nın yürütülen davalarıyla ilgili bir değerlendirme yapmayacağım. Çünkü bu anayasamıza aykırı ve yargıya müdahale olur, bunu belirteyim. Ama siyasi olarak söyleyecek olursam; Selahattin Demirtaş sonuç itibarıyla PKK terör örgütünün bir elemanıdır, bunu çok açık bir şekilde siyasi anlamda söylüyorum. Kavala’nın da Batı çevreleriyle çok yakın ilişkisi olduğunu biliyoruz. Ama bu ilişkiler suç kapsamında mıdır, yoksa siyasi birer ilişki midir? Buna ancak mahkemeler karar verir. Selahattin Demirtaş ile ilgili kamuoyundaki bir yanlışı da burada düzeltmek durumundayız. Selahattin Demirtaş hakkında hükümler var. Yürütülen davalar bir yana; sonuçlanmış, hükme bağlanmış mahkûmiyetleri var. Şimdi siz, ceza mahkûmiyeti olan bir insanı “Bülent Arınç bırakın dedi” diye bırakabilir misiniz? Yargılanmış, hüküm verilmiş ve o nedenle cezaevinde. O bakımdan bunu da hatırlatmak yerinde olur.
Efendim, gündemle ilgili sorularımızı tamamlamış olalım çünkü süremiz azaldı. Son kritik bir şey varsa… Benim çok sorum var ama artık başka programlara. Bir tek şeyim var, izninizle onu söyleyeyim. Diyarbakır’dan selamlar var Sayın Perinçek. Diyarbakırlı annelerden ve babalardan, oradaki mücadeleyi yürütenlerden hepsine selam var. Süleyman Aydın beyefendinin özellikle selamını iletmek istiyorum. Mesaj attı, iletmemizi istedi. Onları tebrik ediyor, teşekkür ediyoruz.
Sayın Başkanım, siz Davutoğlu’nun planını söylediniz. Aslında ben Davutoğlu’nun açıklamasını okuduğumda şunu düşündüm: “İktidara gelirsek Diyarbakır ile Erbil’i buluşturacağız” diyor. Hâlbuki o proje iktidardayken çöktü. Oradaki en önemli mücadele mevzisi de Türkiye’nin birliğini savunan Diyarbakırlı annelerimiz ve babalarımızdır. Süleyman Bey gibi oradaki hem vatanları hem de evlatları için mücadele eden insanlarımızı buradan tekrar saygıyla selamlamış olalım.
Şunu da ekleyelim: Bakın Türkiye ile Irak elbet hep aynı safta olacak, buluşacak. Bu anlamda Diyarbakır ile Erbil de buluşacak. Tabii ki Diyarbakır ve Erbil’de yaşayan insanlarımız, bizim insanlarımız ve onlar zaten yürekleriyle buluşmuş durumda. Gelecekleri de onların bir. Batı Asya Birliği içinde Türkiye, Suriye, Irak, İran, Azerbaycan; bunlar Atatürk’ün de zamanında planladığı gibi bir Batı Asya Konfederasyonu’nda beraber olacaklar. Ama o buluşma bir “ikinci İsrail” çerçevesinde olmayacak. Türklerin, Arapların, Kürtlerin ve bu saydığım ülkelerde yaşayan bütün insanların kucaklaşması, buluşması ve dünyanın önemli bir gücünü hep birlikte oluşturmaları şeklinde olacak.
Efendim, “Nuh’un Gemisi’nin Seyir Defteri”ne geçelim. Bugün 24 Kasım Öğretmenler Günü. Öğretmen bizim hayatımızda kutsal bir kavram. Ben de bir öğretmen torunuyum. Annem, Atatürk’ün okuma-yazma seferberliği başlattığı zaman kısa bir süre Malatya’da öğretmenlik yapmış. Aynı zamanda bir öğretmen çocuğuyum. Kendim de hukuk fakültesinde öğretim üyesi kadrosundayken fakültede hocalık yaptım; sekiz yıllık bir öğretmenlik hayatım var.
Öğretmenlik dünyanın en güzel mesleği. Çok sevdiğim öğretmenlerim oldu; ilkokulda Zehra Sunar. Ankara’da Sarar İlkokulu’nda okudum, ikinci sınıfa doğrudan başladım. Zehra Sunar’ı saygıyla anıyorum, tam bir Atatürk öğretmeniydi. Ortaokulda, lisede; Atatürk Lisesi’nde, Bahçelievler Deneme Lisesi’nde çok değerli hocalarım oldu. Hepsi bizim annemiz, babamız, dayımız, amcamız gibi yakın sevgi duyduğumuz insanlardı. Hepsini sevgi ve saygıyla anıyoruz. Hayatıma yön veren dedem İbrahim Olcaytu da bir öğretmendi. Malatya’da, Hatay’da, Sivas’ta, Erzincan’da uzun yıllar öğretmenlik yapmış, Sivas Halkevi Müdürlüğü yapmış bir isim. Çocukluğumdan beri tarih ve vatan sevgisi aşılayarak beni yönlendirdi.
Dedem İbrahim Olcaytu ve babası Köşker Bekir’in mezarını geçen gün yenilemişler, bu beni çok duygulandırdı. Köşker Bekir, kösele ayakkabıyla uğraşan bir emekçiydi; oranın önde gelen insanlarından biriydi. Çiçekler, çelenkler koymuşlar, hepsine çok teşekkür ederim.
Şimdi ekrana gelen fotoğrafta başöğretmen İbrahim Olcaytu var. Öndeki genç ise Atatürk araştırmalarına büyük emek vermiş, kısa süre önce kaybettiğimiz teyzemin oğlu Gürbüz Tüfekçi. Çenesindeki çocuk da dedesini merakla dinleyen Doğu Perinçek; 17 Haziran 1949 günü, 7 yaşındayken İstanbul Bostancı’da çekilmiş bir resim.
Diğer fotoğrafta Sarar İlkokulu’nda yaptığımız münazara var. Bu da Ulus, Zafer gibi gazetelere girmişti. Ayakta konuşan Doğu Perinçek; yanındaki Ragıp Kadagan, Hüsamettin, Aykut, Uğur, Birsen, diş profesörü olan Sungur Güvener, Aydın… Karşı grupta da arkadaşlarımız vardı. “Lale Devri’nin faydaları ve zararları” üzerine öğretmenimiz bize münazara yaptırmıştı. Mayıs 1953 tarihli bu fotoğraflar, o günlerden bugüne büyüyerek, gelişerek geldik.
Süremizi bitirdik. Kitap ve müzik önerilerinizi alalım. Edip Akbayram bir kaza geçirdi, ona şifalar diliyoruz. Ameliyatı son derece başarılıydı, evine döndü. O güzel sesiyle “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz”ı dinleyelim; yani “Biden dünyaya hükümdar olmaz” diyelim. Kitap olarak da demin bahsettiğim, komutanlar toplantısını anlatan Doğu Perinçek’in “Kemalist Devrim 4: Kurtuluş Savaşı’nda Kürt Politikası” kitabını tavsiye ediyoruz.
Efendim, sorularımızı sabırla yanıtladınız, çok teşekkür ederiz. İyi akşamlar dileriz. Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sayın İlker Yücel, size de teşekkür ediyoruz. Mutlu akşamlar, sağlıcakla kalın.

