Çıkış Yolu • 10.11.2020

Çıkış Yolu • 10.11.2020

İzlediğiniz için teşekkür ederim. İyi akşamlar değerli milletimiz. Evet, “Çıkış Yolu” programına söz verdiğimiz gibi tam saatinde başlıyoruz. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek sorularımızı yanıtlayacak. Bugün Aydınlık Gazetesi editörü Nadir Temeloğlu ile birlikteyiz. Genel yönetmenimiz Sinan Sungur görevi bugünlüğüne bana devretti; ben de Sayın Nadir Temeloğlu ile birlikte Sayın Perinçek’e sorularımızı yönlendireceğim.

Bugün 10 Kasım. Ana haber bültenimizde de aktardığımız gibi; gerçekten özel bir 10 Kasım yaşıyoruz. Peş peşe gelen önemli ve güzel haberlerle dolu bir gün oldu. Dolayısıyla “Çıkış Yolu” bugün oldukça renkli bir program olacak. Bugünün değerlendirmelerini ve geçmişe dayalı analizleri Vatan Partisi Genel Başkanı’ndan dinleme fırsatımız olacak. Hoş geldiniz Sayın Perinçek.

Sayın Perinçek, 10 Kasım’ı konuşacağız ancak öncelikle zaferle başlayalım istedik. Atatürk, Azerbaycan’ın zaferinde de var. Bu zaferde Atatürk; mazlum milletlerin emperyalizme karşı verdiği mücadeleyi temsil ediyor. Siz de haber bülteninde belirttiniz; Atatürk 1937’de “Mazlum milletler emperyalizmi mahvu nabut edecektir” demişti. “Nabud” yani yok etmek; “mahvu nabud” ise tarihten silip yok etmek anlamında. Bazıları için bu sözler bir hülya gibi gelebilir ancak bu, Atatürk’ün emperyalizmle mazlum milletler arasındaki mücadeleye dair bilimsel öngörüsüdür; analize dayanan bir gerçektir.

Kuzey Kıbrıs’taki seçimlerde Mustafa Akıncı kaybetti, orada emperyalizm yenildi. Ermenistan da emperyalizm tarafından mazlum milletlere karşı bir koçbaşı gibi kullanılmaya çalışıldı; tıpkı Birinci Dünya Savaşı’nda yapıldığı gibi. Örneğin, 1923 yılında Bükreş’te Taşnak Sutyun Partisi kongresinde Kaçaznuni’nin meşhur raporunda itiraf ettiği gibi: “İngilizlerin, Fransızların ‘Denizden denize Ermenistan’ hülyalarına kapıldık, bizi aldattılar.” Ermenistan’ın ilk başbakanı olan Kaçaznuni, devlet tecrübelerinin olmadığını ve otorite ellerine geçince Türkleri katletmeye başladıklarını itiraf ederek çok müthiş bir ders vermiştir. O günkü tarihi saflaşma bugün de aynıdır; çünkü hala emperyalizm ile mazlum milletler arasındaki çelişmenin belirleyici olduğu emperyalizm ve devrimler çağında yaşıyoruz.

Sayın Başkan, bu çağın devam ettiğini söylüyorsunuz. Bu çağ ne zaman başladı ve nasıl bir süreçten geçiyoruz?

Bu çağ, 19. yüzyılın sonlarında kapitalizmin emperyalizm dönemine girmesiyle başladı. Emperyalizm; birkaç büyük devletin hem tekelci sermaye hem de silah gücüyle dünyaya hükmetme ve dünyayı paylaşma iddiasıdır. Lenin, bu dönemde devrim teorisini kurdu ve devrimin artık gelişmiş kapitalist ülkelerde değil, doğuda, mazlum milletler dünyasında olacağını öngördü. Çünkü gelişmiş ülkeler, sömürüden kendi işçi sınıflarına da bir pay vererek onları “ezen millet” konumuna getirdiler. Buna karşın, mazlum milletlerin burjuvazisi ise emperyalizmin baskısı altına girdiği için proletaryanın safına itildi. Lenin’in analizlerinde Türkiye, Çin ve İran; devleti olan ancak sömürgeleşmeye doğru itilen ülkeler kategorisindeydi. Devrimler de tam olarak bu ülkelerde, yani emperyalist sömürü halkasını kıran yerlerde gerçekleşti: 1905 Rus devrimi, 1908 Türk Hürriyet devrimi ve arkasından gelen dalgalar…

Peki, Azerbaycan Cumhurbaşkanı’nın konuşmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dün “Büyük bir özgüvendeyiz” dedi, çok haklı. Bu savaş başladığında Türkiye’de “Durdurun Ermenistan’ı!” sesleri yükselirken; bir tek Vatan Partisi “Bu bir kurtuluş savaşıdır ve Azerbaycan Karabağ’ı kurtarana kadar devam edecektir” dedi. Karabağ, İzmir neyse odur. İzmir’in kurtuluşu nasıl dünyada bir kıvılcım çaktıysa, Karabağ zaferi de mazlum milletler için bir umuttur. Artık Amerika’nın süngüsü düşmüştür; Biden “tek dişi kalmış bir canavar”dır. Soros’un veya turuncu devrimlerin borusu ötmez artık. PKK, FETÖ gibi örgütler ve yaratıcı yıkıcılık söylemleri ise çırpınıştan ibarettir. Azerbaycan’ın zaferiyle birlikte Amerika’nın Kafkaslar’da ayağını basacağı yer kalmamıştır. Kuzey Kıbrıs’ta tuş edilen, Karabağ’da sırtı yere getirilen Amerika’dır. Ermenistan bu savaşı başlatmadı; başlatıldı. Tıpkı Yunan ordusunun İzmir’e çıkarılması gibi, Ermenistan da emperyalizm tarafından sahaya sürüldü ve itildi. Yani yenileceği bir savaşa ittiler. Neden? Çünkü Amerika Birleşik Devletleri, o sırada Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi tehdit ediyor, bastırıyorlardı. Arkadan, Kafkasya’dan Türkiye’ye bir cephe açarak Türkiye’yi iki ateş arasında, iki cephede karşı karşıya bırakmak istediler. Onun için ittiler. Yoksa mesele Paşinyan’ın yenilip yenilmemesi değildi. Koskoca Amerika, Türkiye’nin oradan zaferle çıkmayacağını hesap etmiş olmalı. Ne oldu? Türkiye iki cephede tehditle karşılaşacak ve bu suretle üzerindeki baskı ağırlaşacaktı. Yoksa bu savaş, Ermenistan’ın Azerbaycan’ı yenmesi için başlamadı. İlginç değil mi? Bu savaşı onlar başlattı. Aslında bu savaşı Azerbaycan başlatsa haklı bir savaş olurdu; çünkü vatanını kurtarıyor. Azerbaycan başlatabilirdi ve başlatmak onun hakkıydı ama Ermenistan başlattı. Başlattırdılar ona. Amerika onu ileri sürdü ve işte bu sonuçla karşılaştı; perişan oldu.

İki hafta önceki programınızda Paşinyan’ın teslimiyete hazırlandığını söylemiştiniz, bu gerçekleşti. Vatan Partisi’nin 10 maddelik “Akdeniz-Karadeniz Dostluk Planı”nın 9. maddesi, Azerbaycan toprak bütünlüğünün sağlanmasıydı. Aslında bu nesnel olarak gerçekleşmiş oldu. Karadeniz’deki duruma gelince; emperyalizmin Rusya’yı ve Türkiye’yi oradan sarmak için planları vardı. Paşinyan da bunların elemanlarından biriydi. Karadeniz’de bizim hükümetimizin hataları var. Azerbaycan konusunda ise hükümet en başından beri çok doğru bir siyaset izledi ve kararlı hareket etti. Gerçi ilk başta hükümet de “Durdurun Ermenileri” diyordu. Vatan Partisi ile hükümet arasındaki fark, savaşın başında buradaydı. Hükümet sözcüleri ve bakanlar uluslararası kamuoyuna “Durdurun Ermenileri” çağrısı yapıyordu. Biz ise “Hayır, bu bir kurtuluş savaşıdır ve Azerbaycan topraklarını kurtaracak” diyorduk. Habertürk ve Ciner TV gibi kanallarda katıldığım programlarda, Türkiye’deki hâkim güçlerin ve CHP’nin “Durdurun Ermenileri” sloganının dahi gerisinde kaldığını, bizim ise “İzmir neyse Karabağ odur, topraklarımızın işgal altında kalmasını kabul etmiyoruz” dediğimizi tartıştık.

Amerika Kuzey Kıbrıs’ta da Karabağ’da da kaybediyor. Şimdi Paşinyan devrilecek, orada bir daha kaybedecek. Ermenistan’ı da kaybedecek. Benim görüşüme göre; bir süre sonra Paşinyan devrilecek, oraya Türkiye ve Rusya ile dost bir hükümet gelecek. O zaman Ermenistan düşmanlığı zemini de ortadan kalkacak. Ermeniler, bölge halklarıyla uyumlu olmak zorunda olan bir hükümet kurmak zorundalar. Zaten Batı Asya’da, Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyinde de Amerika esas olarak kaybetti. Trump bunu saptadı ama hâlâ PKK ile birlikte oradaki petrol devletçiğini korumaya çalışıyor. Onu da kaybedecek, göreceksiniz. Foreign Policy’de “Türkiye Fırat’ın doğusuna yürüyecek” şeklinde makaleler çıkıyor. Zaten Suriye ile Rusya arasında bir buçuk ay önce Moskova’da imzalanan ortak deklarasyonda; Amerika’nın Suriye’nin kuzeyinde küçük kantonlar kurmasını kabul etmediklerini ve bunu temizleyeceklerini belirttiler. Yani Türkiye, Rusya ve Suriye’nin iradesi orada birleşti. Amerika’nın her yerde kaybettiği bir dönem yaşıyoruz çünkü dolar saltanatı çöküyor, dünya ekonomisindeki payı azalıyor. Çin, Rusya ve Türkiye gibi Amerika’nın askerî gücünü dengeleyen güçler çıktı. Bu durumda Amerikan rüyası bitti, hegemonyacılığı yıkılıyor.

Amerika Birleşik Devletleri yıkılıyor demiyorum, hegemonyacılığı yıkılıyor diyorum. Çok kutuplu bir dünya geliyor. Hegemonyacılık; emperyalist devletlerin de üstünde, dünyanın efendisi olma durumudur. Şimdi ikinci bir Amerika olmaz, dünya bunu taşımaz. Çin asla hegemonya peşinde koşmayacağını söylüyor. 1974’te Deng Xiaoping, Birleşmiş Milletler’de Mao’nun mesajını iletirken: “Eğer bir gün Çin hegemonya peşinde koşarsa, ey dünya devletleri ve halkları, hepiniz birleşin ve o hegemonyacı Çin’i yıkın” demişti. Ben de sizinle beraber olurum. Xi Jinping de bunu tekrarladı. Hatta Vatan Partisi’nin Gazi Üniversitesi’nde düzenlediği Avrasya Konferansı’nda Çin Büyükelçisi bunu Türkçe söylemişti. 2017 Aralık ayında Pekin’de, 90 partinin katıldığı toplantıda da aynı şey ifade edildi.

Türkiye tekrar Atatürk rotasına girdi. 1945’te Atlantik denetimine girerek yoldan çıktık. O dönem İsmet Paşa Cumhurbaşkanı iken genç bakanlar “Küçük Amerika olacağız” diyordu. Atatürk zamanında olsa, o sloganı atanların ağzına biber sürerdi. Neresinden baksanız rezalet; devrim yapmış bir ülkeden geriye sadece bir “Küçük Amerika” kalıyor. Bugünün Aydınlık gazetesinde bunu işledik. 1938’de Atatürk’ü kaybettik, sadece yedi yıl sonra 1945’te Türkiye Atlantik denetimine girdi. Çok ilginçtir; arkasından gelen Demokrat Parti de bu çizgiyi sürdürdü. Celal Bayar, Menderes, Fuat Köprülü, Refik Koraltan… Hepsi İstiklal Savaşı’nın içinden gelen isimlerdi. Devrimin öncüsünün içinden bir grup çıktı ve Türkiye’yi Atlantik sistemine bağladı. Bu durum Rusya’da da yaşandı; Gorbaçov gibi Komünist Parti liderleri devrimi kapitalizme götürdü. Fransız Devrimi’nde de devrime karşı tavır yine Jakobenlerin içinden çıktı. Victor Hugo’nun 1793 romanı, devrimin kendi içindeki bu çelişkileri çok çarpıcı anlatır.

Nutuk, baştan sona devrimcilerin kendi içindeki tartışmanın ve çarpışmanın kitabıdır. Atatürk, devrimi yavaşlatmak veya geri vitese takmak isteyen kendi arkadaşlarına karşı kararlı bir mücadele yürüttü. Bugün Perinçek’in önderliğinde çıkan Nutuk, tüm basımlar taranarak ve farklar dipnotlarda gösterilerek hazırlandığı için Türkiye’deki en doğru okumadır. Mao’nun ve Stalin’in deneyleri de bunu gösteriyor; devrim, kendi içindeki sağ veya sol sapmalara karşı mücadele edilmeden sürdürülemez. Atatürk, eğer bugün yaşasaydı Türkiye Atlantik sistemine bağlanamazdı. Hatta Atatürk hayatta olsaydı, Türkiye bağlanamadığı için 1956’da Rusya’nın kapitalizme dönme süreci bile başlamayabilirdi. 1937’de Atatürk; Celal Bayar’a, Tevfik Rüştü Aras’a ve Kılıç Ali’ye, “Dünya savaşa gidiyor, size tek bir vasiyetim var: Sovyet dostluğundan ayrılmayacaksınız” demiştir. 1935’te Cumhuriyet Halk Partisi 4. Kurultayı’nda kabul edilen “arasız devrimler” (sürekli devrim) kavramı da bu tarihsel sürecin en önemli mirasıdır. Arasız devrimin anahtarını somut olarak veriyor. Diyor ki: Sovyetler Birliği ile dostluktan ayrılmayacaksınız. Çünkü Sovyetler Birliği ile dost kalmazsanız, Kemalist devrimi sağa bağlıyorsunuz, bir kazığa bağlıyorsunuz. Çünkü emperyalizme karşı olan kampta, blokta mevzileniyorsunuz. O dostluktan koptuğunuz an, öbür tarafa savrulma tehlikesi var. Atatürk bunu görmüş; en önemli vasiyetini yapmış: “Sovyetler Birliği ile dostluktan ayrılmayacaksın.” Bu bir vefa meselesi değil. Hani “Biz Sovyetler Birliği ile İstiklal Savaşı yaptık” falan denir ya, olay sadece vefa değil; devrimin devam etmesi, ayakta kalması, yaşaması için anahtar, altın cümleyi söylüyor. Ben buna “altın vasiyet” diyorum. Bir uluslararası uzman, devrimler çağının stratejisi diye yorumlamıştı.

Bakın, 1945 yılında o Atlantik sistemi Türkiye’ye nasıl geldi? Rusya düşmanlığıyla geldi. “Rusya Kars’ı alacak, Ardahan’ı alacak, bilmem ne yapacak” dendi. İki Gürcü milletvekilinin sözleri üzerinden muazzam bir propaganda yapıldı. Türkiye’yi götürüp Atlantik sistemine bağladılar. Bugün aynı olayla karşı karşıya değil miyiz? Her kritik durumda birdenbire Atlantik taraftarları, “Vay Rusya’nın kucağına mı düşeceğiz, eline mi düşeceğiz?” diye yaygara koparıyor. Yani 1945’i bir daha yaşıyoruz sanıyorlar ama yaşamıyoruz. Neden?

Çünkü Türkiye bugün kararlı davranıyor. Sayın Cumhurbaşkanı’nın konuşması, Maliye Bakanı’nın mesajları, Türkiye’nin Azerbaycan’da aldığı kararlı tutum, Mavi Vatan’da bayrak göstermemiz ve emperyalist donanmanın karşısına donanmamızın aslanlar gibi dikilmesi, Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekâtlarıyla Amerikan-İsrail koridorunun yarılması… Bu süreç 2014 yılında Silivri duvarını yıkmamızla başladı. Vatan Partisi’nin önderliğinde o duvarın dibine 70-80 bin kişiyi yığdık ve duvarları dışarıdan zorladık.

İçeride ise biz ilk günden itibaren; gözaltına alındığımız andan itibaren “Bu, Türk ordusuna ve Türkiye’nin Atatürkçü güçlerine karşı bir operasyondur, Türkiye’yi bölmek için yapılıyor” dedik. Avukatımı çağırdım, “Hukuku falan bırak, yaz şunu” dedim. Ertesi gün Milliyet’te, Hürriyet’te çıktı: “Bu Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı, Türkiye’yi bölmek için yapılan bir operasyondur.” Mahkemelerde “Siz Cumhuriyet savcısı değil, F savcısısınız” dedik. O savaşa savaşa Silivri duvarını yıktık. Silivri duvarı, Türkiye’yi bölmek için emperyalizmin ördüğü bir duvardı. Türk ordusunun komutanları ve Vatan Partisi liderleri oraya atılmıştı. Biz o duvarları yıktık. Her zaman “Türk ordusu milleti kurtarır” denirdi; bu sefer biz Türk ordusunu kurtardık. Türk ordusunu kurtardığımız için FETÖ darbesini ezebildik.

Maltepe Hapishanesi’nde yatan o seçkin komutanlarımız, amirallerimiz çıktıktan sonra şimdi onların zihniyeti ve bayrağı Mavi Vatan’da dalgalanıyor. O dönemin kahramanı, büyük amiralimiz Soner Polat’ın bayrağı dalgalanıyor. 2014 yılında Türkiye’nin makûs talihi döndürüldü ve tekrar Atatürk rotasına girildi. Bugün bunu kabul etmeyen bazı “Atatürkçüler” var; onlar sahte Atatürkçü. Neden? Çünkü Türkiye PKK ile savaşıyor, bunlar PKK’nın yanında. Türkiye FETÖ ile savaşıyor, bunlar FETÖ gibi Amerikancı bir tarikatın yanında. Türkiye, Amerikan-İsrail koridoruna giriyor; bunlar PKK’ya çiçek götürüyor. Türkiye, Doğu Akdeniz’de al bayrak gösteriyor; bunlar “Biz orada ne arıyoruz?” diye muhalefet ediyorlar. Takılmışlar bir Tayyip Erdoğan düşmanlığına, ilhamlarını da Biden’dan alıyorlar.

Biden “Bu Erdoğan’ı yıkın” diyor; çünkü Erdoğan 2014’ten sonra PKK’nın üzerine silahla yürüdü, 2020’de Asya’ya yöneldiğini ilan etti, üretim ve istihdam odaklı ekonomi modeline geçti. Yeni Maliye Bakanımızı bu vizyonundan dolayı kutluyorum. Bunların hepsini programımıza aldık. Bir müjde vereyim; Varto’nun Taşlıyaka köyüne elektrik direği dikildi. Köylüler bana başvurmuştu, Enerji Bakanımızla görüştük ve sorun çözüldü. Aydınlanıyor Taşlıyaka. Ayrıca Diyarbakır Annelerini ziyaret ettikleri için ihraç edilen öğretmenlerin ihracını mahkeme kaldırdı; o yargıçlara da selam olsun.

Biden’ın başkan seçilmesini ilk kutlayanlardan biri CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’ydu. “Biz Atatürk’ün partisiyiz” diyenler, ilk tebriği Biden’a yapıyor. Atlantik sisteminde Atatürkçülük olmaz, orada Atatürk düşmanlığı olur. 1945’te Türkiye Atlantik sistemine bağlandı ve Atatürk devrimi aşındı. 1980’de Turgut Özal ile birlikte Atatürk’ün programına taban tabana zıt, doların krallığına teslim olan bir model geldi. Kamu iktisadi teşebbüslerini özelleştirdiler, köylüye desteği kestiler. 12 Eylül bunun sopasıydı. 2014’e kadar Türkiye bu tahribatla bölünmenin eşiğine geldi, 450 milyar dolar dış borca battı. Berat Albayrak döneminde “sıcak para sistemi bitti” denilerek üretim ve istihdam vurgusu yapıldı. İstihdam, üretim devriminin anahtarıdır. Dünya ekonomisine sınırsız bağlandığınızda istihdam ekonomisi uygulayamazsınız, çünkü kaynaklar yüksek teknolojiye yönelir ve küçük sanayi tasfiye olur.

İşte 2014’te o duvarların yıkılmasıyla Türkiye, Atlantik’in ekonomik ve siyasi cenderesinden kurtulmaya başladı. Bugün Erdoğan, Cumhuriyetin en büyük kazanımı olan bağımsızlıkçı ekonomi siyasetini ve emperyalizme meydan okuyan duruşu savunuyor. Atatürk, Türkiye’nin gerçek dinamiklerini temsil eder. Tayyip Erdoğan döneminde “Türkiye Atatürk rotasına girmez” diyenler, Türkiye’nin kendi kendini yönettiğini, bağımsızlık ve bütünlük azminin ağır bastığını unutuyorlar. Türkiye, Atatürk’ün rotasına girmiştir; bu, inişli çıkışlı da olsa tarihsel bir gerçektir. Kim Türkiye’nin başına gelirse gelsin, en sonunda bu dinamikler yönetir. Buna uymayanlar Türkiye’nin tepesinde kalamaz. İşte bunu anlamayanlar, Türkiye’yi anlamayanlar, Türk milletini anlamayanlar, Türk milletinin gücünü görmeyenler ve Türkiye’nin dinamiklerini görmeyenler, “Tayyip Erdoğan döneminde olur mu?” gibi sorular soruyorlar. Burada şunu da eklemek lazım: Sayın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da Türkiye’nin bu özlemlerini ve dinamiklerini görüp onların başına geçerek tarihi bir rol oynuyor. Bunu da kabul etmemiz lazım.

Biden “Tayyip Erdoğan’ı devireceğim” diyor. Bunun için cisimlerini sayıyor; CHP, İYİ Parti, HDP ve birtakım sivil toplum kuruluşları… “Bunların hepsini birleştireceğim ve onu devireceğim” diyor. Sayın Perinçek çok ilginç bir denklem kurmuş. Şimdi bir tarafta Biden bunu söylüyor; bu tabloyu görüp de Biden’ın yanında yer almak, “Biden kazandı” diye bayram yapmak müthiş bir olay. Bugün Türkiye’de Biden kazandı diye bayram yapanlar var. Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti, HDP ve FETÖ kanadı neredeyse zil takıp göbek atacaklar. FETÖ’cüler hapishanelerde ve yurt dışında zil takıp oynuyorlar. Hiç oynamasınlar, hapishanelerden çıkamayacaklar. PKK’nın teröristleri de mezarlarında istedikleri kadar oynayabilirler yahut gelecekler, Diyarbakır annelerinin çağrısına cevap verip teslim olacaklar. Bugün PKK’nın içinden gelen iki gencimiz oldu; Diyarbakır analarının, babalarının evlatları. Bu güzel bir haber, bundan sonra daha güzel haberler de gelecek.

Tabii bu bir mücadele süreci; inişler, çıkışlar ve küçük yenilgiler olabilir. Bunlar olmadan bu süreç yürümez ama Türkiye’nin bahtı açıldı. Vatan Partisi açısından da haberler müthiş. Şu anda her yerden “Koşun, gelin bizi örgütleyin” çağrıları geliyor. Şırnak, Silopi, Cizre, Yüksekova, Hakkari, Urfa, Harran, Van, Adıyaman, Kahta… Batıyı saymıyorum; özellikle Güneydoğu’da HDP’nin tabanı Vatan Partisi’ne geçiyor. Bize katılmaların büyük çoğunluğu Güneydoğu’da; PKK’nın baskısından kurtulan, Mehmetçik’in baskısından kurtardığı insanlar Vatan Partisi’ne geliyor. Bugün de Adıyaman’ın çok önemli liderlerinden biriyle görüştüm. Telefonlara cevap veremiyoruz; örgütlenme büro başkanımız Savaş Oruç ve kardeşlik bürosu başkanımız Arif Doğan yetişemiyorlar. Ekiplerimiz var ama yetersiz kalıyoruz; tedbirlerimizi alıyoruz. Bütün Güneydoğu’daki yönelişi örgütleyeceğiz. Bu bir iktidar yürüyüşüdür; üreticilerin milli hükümetinde Vatan Partisi’nin yer alacağı bir sürece giriyoruz.

Bir kısım Atatürkçümüzde de bir karamsarlık hali söz konusu. Atatürk’ü gökten inen nurani bir varlık gibi tasvir edenler var. “Atatürk gökten mi indi?” sorusu, Teori dergisinin Kasım sayısının kapağıydı. Aşık Mahsuni Şerif’in türküsündeki gibi “Bir daha gel Samsun’dan” diye özlem duyanlar, onun hayalini çağıranlar var. “Bugün yeniden gökten inebilir mi? İnemezse kim Atatürk olacak?” İşte bu soruların cevabını dergideki yazımda verdim. Vedat Nedim Tör 1976’da, arkadaki Atatürk resmini göstererek “Şaşırıyorum, bu adam bizim içimizden mi çıktı?” diye sormuş. Cevabım şudur: Atatürk Türk milletinin içinden çıktı, başka hiçbir yerden çıkamazdı. Amerika’dan, Almanya’dan, Çin’den veya Rusya’dan çıkamazdı; çünkü Atatürk Türk milletini yaratmadı ama Türk milleti ve Türk devrimi Atatürk’ü yarattı.

Atatürk’ün başarısı, Türk milletinin bütün yeteneklerini, birikimini ve hasletlerini kavrayıp onları azami derecede tarihin pratiğine geçirmesidir. Türk yedek subayı olmasa, Çanakkale’de hayatını veren Tıbbiye talebeleri olmasa, o Türk askeri, o Türk çiftçisi, o Türk kadını olmasa Atatürk olur muydu? Onun için Atatürk gökten inmedi; o, Türk toplumunun devrimci süreçlerinde milletinin yeteneğini keşfeden, ona önderlik eden adamdır. Atatürk’ü gökten indiren sözlü Atatürkçüler var; oysa Atatürk, Fransız devlet adamlarına dahi “Ne yaptıysam Türk milletinin hasletleri sayesinde yaptım” demiştir. Bu bir tevazu değil, bilimsel bir yaklaşımdır.

Atatürk’ü anlamak için 1904 yılında, 23 yaşındayken not defterine yazdığı “Evvela sosyalist olmalı, maddeyi anlamalı” sözüne bakmak lazım. Bu not, Türk milletinden uzun süre gizlendi. Biz bunu Genelkurmay’ın (ATASE) arşivlerinden bulduk. Atatürk’ü putlaştırıp göğe çıkararak, onun devrimci kimliğini örtmek istediler. Oysa gökte Atatürk olmaz, yerde Atatürk olur.

Şimdi bir haber geldi: Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile bir telefon görüşmesi yapmış. Dağlık Karabağ konusundaki kalıcı çözüme giden yolda, dünkü anlaşmanın önemini ve Türkiye-Rusya iş birliğinin gerekliliğini vurguluyor. Biz başından beri televizyonlarda bunun kavgasını verdik. Türkiye’de bir Amerikan lobisi var; sürekli Rusya’nın Ermenistan’ı desteklediğini iddia ederek Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirmeye çalıştılar. Oysa Rusya’nın bu süreçteki politikası çok netti: “Azerbaycan kendi toprağını kurtarsın, ben seyredeceğim; ancak Ermenistan topraklarına girilirse farklı olur” dediler. Prigojin’in Aydınlık aracılığıyla yaptığı açıklama da Türkiye’nin bağımsız politikalarını destekliyordu. Paşinyan da yenilgisini hafifletmek için “NATO’nun ikinci büyük ordusu Türkiye’ye karşı savaştık” diyordu. Evet, Azerbaycan ordusu kazandı, Türk ordusu da eğitim ve çalışma konularında görevini layıkıyla yaptı. Türkiye-Rusya ekseni bu sürece hakim oldu. Sayın Başkan, söylediklerinizi teyit eden açıklamada çok önemli bir bölüm var. İsterseniz onu tırnak içinde okumak istiyorum. Cumhurbaşkanlığından yapılan resmi açıklamada son paragraf şöyle: “Dağlık Karabağ’ın bölgesel çatışma ve krizlerinin çözümünde Türkiye-Rusya iş birliğinin öneminin gösterildiğini belirten Cumhurbaşkanı Erdoğan, aynı iş birliği ruhunun Suriye krizi için de yürütülmesi gerektiğini ve burada da benzer bir mekanizma kurabileceklerini söylemiştir.”

Demek ki bir mekanizma işlemiş gerçekten. Biraz evvel söyledim; bir buçuk ay kadar önce Rusya ile Suriye arasında bir deklarasyon yayınlandı. Petrol bölgelerinde PKK’yı koruma deklarasyonu; “Türkiye’yi ve Amerika’nın kuvvetlerini kovacağız” dediler. Şimdi o işe Rusya da katılıyor, Türkiye de katılıyor ve olay Türkiye-Suriye iş birliğine gidiyor. Bir süre sonra Suriye, Türkiye, Rusya, İran; özellikle Türkiye, Suriye ve Rusya’nın Suriye’nin kuzeyinde beraber hareket ettiğini göreceğiz. Hadi bakalım Amerika oradan kurtarsın paçayı! Amerika’ya da yol gözüktü, PKK’ya ise başka bir yol; yerin altı. Yani mezarı söylüyorum. Onun için PKK yöneticileri de korku içerisinde “Bu işin içinden nasıl çıkacağız?” diyorlar.

Ben onlara nasıl çıkacaklarını söyleyeyim: Ellerindeki Amerikan silahlarını yere atacaklar, o silahları aynı topraklar üzerinde yaşayan Türk Mehmetçik’ine çevirmekten vazgeçecekler, ihaneti bırakacaklar ve Türk devletinin adaletine teslim olacaklar. Bir tek bu yol var. Bir de şerefsizlik yolu var; Amerika’ya kaçarlar. Amerika onları bir süre sonra boyacı-moyacı yapar zaten. Vietnam’dan kaçan uşakları gibi; baktık ki o adamlar Amerika’da çöpçü, boyacı olmuşlar. Hakan Şükür de pizzacı oldu başkanım, şaka değil gerçekten pizzacılık yapıyor.

Şimdi o zaman şöyle bir denklem oluşuyor Sayın Başkan: Programın başında söylediğim “vasiyet işliyor” tezi doğrulanıyor. Türkiye, Atatürk’ün vasiyetini yeniden keşfetti. “Tayyip Erdoğan keşfetti mi yani?” derseniz; Türkiye’yi keşfetti, Tayyip Erdoğan da Türkiye’nin Cumhurbaşkanı.

Türkiye, Mısır’la, Suriye’yle iş birliği yapmalı, Doğu Akdeniz’de beraber hareket etmeli. Bu çok doğru. Ama Rusya’yla iş birliği yapmadan hiçbir sorunu çözemez. Neden? Çünkü Doğu Akdeniz’de karşımızda Amerika’nın Altıncı Filosu, İsrail, Yunanistan ve Fransa donanması var. Siz bütün bu güçlere karşı Türkiye olarak yalnızsınız. Donanmamıza güveniyoruz, hepsi doğru ama Rusya’nın ağırlığı olmadan bir denge kuramayız. Vatan Partisi olarak Çin Komünist Partisi ile yaptığımız görüşmede, Çin, Türkiye, Rusya ve İran donanmalarının Doğu Akdeniz’de ortak bir askeri tatbikat yapmasını önerdik. Türkiye, Doğu Akdeniz’de açıkça namlusunu gösteren bu güç dengesini ancak böyle kurabilir. Rusya’nın yerini tutacak başka bir müttefik yok.

Bütünsel bir cephe var; Karadeniz ve Kafkaslar’dan başlayıp Umman Denizi’ne kadar uzanıyor. Bu cephede parça parça çözümler yok. “Karadeniz’de Amerika ile beraber Rusya’ya karşı olayım, Akdeniz’de Rusya ile beraber Amerika’ya karşı olayım” gibi komik çözümler olamaz. 21. yüzyılda Türkiye’nin Rusya ve Çin ile olan iş birliği, dünyanın çehresini değiştiren bir ittifaktır. Kafkaslar’da da Rusya ile Türkiye beraber olduğu için Azerbaycan bu başarıyı kazandı. Azerbaycan kendi gücüyle kazandı ama Rusya, Azerbaycan’ın askeri harekâtının karşısına dikilseydi durum farklı olurdu.

(Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşması izlenir)

Değerli izleyiciler, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamasını dinledik. Türkiye, 2014 yılından itibaren Atatürk rotasına eylemli olarak girdi. Sayın Erdoğan, İstiklal Savaşı’nı sürdürdüklerini ve üretim odaklı bir ekonomiye geçtiklerini söylüyor. Lozan’da kapitülasyonların kalkması nasıl ki bir devrimse, bugün de faiz ve kur prangasına karşı verilen mücadele o rotanın devamıdır.

Balta Limanı Sözleşmesi (1838) ile Türkiye sömürgeleşme sürecine girmişti. Arkasından gelen Tanzimat süreci, İngiliz ve Fransız tüccarlarının Türkiye’nin kaynaklarına el koymasını sağlayan bir hukuk düzeni getirdi. Türkiye’nin 200 yıllık tarihi, aslında Tanzimatçılar ile milliciler arasındaki savaşın tarihidir. Ali Paşalar, Fuat Paşalar bir tarafta; Namık Kemaller, Ali Suaviler, Mustafa Kemaller ve Vatan Partisi çizgisi öbür taraftadır. Sayın Cumhurbaşkanı’nın kapitülasyon vurgusu, bu tarihsel sürecin bir özetidir. Son iki yüz yıllık tarihimizle ilgili kendi masallarımız ve hülyalarımız vardı. Ardından Batı bize bir şeyler dayattı. Şimdi tekrar kendi hayallerimizin ve masallarımızın peşinden gidiyoruz, onların bayrağını açıyoruz.

(Kısa bir ara verelim değerli izleyiciler, hemen döneceğiz.)

Evet değerli izleyiciler, devam ediyoruz. Biraz önce Cumhurbaşkanımız Sayın Tayyip Erdoğan’ın ve Sayın İbrahim Kalın’ın açıklamalarından yola çıkarak son iki yüz yıllık tarihimizi konuşuyorduk. “Bizim masallarımız, hülyalarımız vardı; bize kendi menfaatlerini dayatan bir yapıyla karşılaştık” diyerek özetleyebileceğim bir süreç. Partimizin içinde de bir kesim, “Bu, Kemalist devrim düşmanlığı yapıyor” dedi. Arkadaşlar, bunun Kemalist devrim düşmanlığıyla ne alakası var? Burada dışarıdan bize dayatılan bir emperyalizm gerçeği var.

Sayın İbrahim Kalın televizyona çıktığında emperyalizmi hedef aldı ve “Bizim masallarımız, hikâyelerimiz, gelenek dediğimiz şeyin en önemlisi İstiklal Savaşı’dır” dedi. Bizde de o tartışma koptu. Aydınlık’ın yazı kurulunda bu konuyu uzun uzun konuştuk. Gaffar Yakınca, Hüseyin Karanlık ve ben esaslı bir tartışma yürüttük. “Bu tartışmayı Aydınlık’ın sayfalarında yapalım, çok öğretici olur” dedik ve yaptık da. Hakikaten Türkiye’nin son iki yüz yıllık tarihini, tanzimatçılarla milliciler arasında, yani emperyalizm işbirlikçileriyle onlara karşı olan milli devrimciler arasında süren bir mücadele tarihi olarak görebiliriz.

Peki, günümüzün tanzimatçıları kimler? İsim verelim: CHP yönetimi, Kemal Kılıçdaroğlu; Meral Akşener yönetimi ve Ümit Özdağ; HDP… HDP tanzimatçı da değil, doğrudan emperyalizmin askeri gibiler. Buna karşı anti-emperyalist konumda olanlar ise ikinci İstiklal Savaşı cephesinde yer alanlar; yani üretim ve istihdam odaklı ekonomi modelini savunanlardır. Hatta daha doğrusu, kanımca istihdam ve üretim odaklı; çünkü istihdam üretimi yaratıyor.

Şimdi buradan Biden konusuna geçelim. Seçim sonuçları henüz resmen açıklanmadı ama Biden artık Amerikan başkanlığını ilan etti. “Trump ile Biden arasında fark eder mi?” diye soruluyor. Televizyonlardaki tartışmalarda bütün konuşmacılar “Ne fark eder? İkisi de Amerikan devleti” diyorlardı. Ben ise “Fark eder” diyordum. Burada iki Amerika var, tek bir Amerika yok. Zıtların birliği dediğimiz olay; Amerikan hâkim sınıflarının içinde bir bölünme var.

Biden’ın oylarının yüksek olduğu Atlas ve Pasifik Okyanusu kıyıları, büyük sanayinin, emperyalist tekellerin ve silah endüstrisinin merkezleridir. Amerikan endüstrisi silah üretimiyle ayakta duruyor; savaş olmadığında Amerikan endüstrisi çöker. Bir de, “Sekiz milyar doları Orta Doğu çöllerine gömdük, artık kaynaklarımızı içeride kullanalım” diyen, o büyük silah tekelleriyle mücadele eden başka bir “iç Amerika” daha var. İkisi de emperyalist burjuvazi, ama biri saldırganlığı sürdürmek isteyen Biden grubu, diğeri ise çekilme taraftarı.

Biden darbelere, suikastlara, komplolara ve şiddete odaklıdır. Silah endüstrisinin ayakta kalması için savaş tehditlerini sürdürmesi gerekiyor. Pensilvanya’daki kölesi Fethullah Gülen’e gelince… Türkiye’de pek çok kesimin ondan beklentileri var. İlginçtir, dünyada Biden’ı ilk tebrik eden liderlerden biri Kemal Kılıçdaroğlu oldu. Çünkü Biden, CHP’nin adını vererek kurduğu projede onlara bir görev verdi. Kılıçdaroğlu da kendisine görev veren amirini tebrik ediyor.

Bakın, Biden’ın 2019’da CNN’e verdiği röportajda Türkiye’yi, Suriye ve Irak’taki Türk varlığını nasıl hedef aldığı ortada. Daha önemlisi, New York Times’taki açıklamasında muhalefeti destekleyerek Erdoğan hükümetini devirmeyi amaçladıklarını açıkça ilan etti. Bu, bir Amerika projesidir. RAND Corporation raporunda da CHP, İYİ Parti, HDP ve Saadet Partisi ittifakı zikredilir. Amerikan derin devletinin şefi olan Biden, şimdi Amerikan devletinin başına geldi.

Türkiye’de yeniden bir darbe girişimi yaşanabilir mi? Darbeyle denediler ama başaramadılar. Türkiye’nin en önemli kazancı, Türk ordusu içindeki Amerikan kuvvetinin, yani Gladio’nun ezilmiş olmasıdır. Türk ordusunun depolarındaki o silahlar şimdi polisin ve devletin elindedir.

Son olarak kitaplarımdan bahsedeyim: Kemalist Devrim dizisinin üçüncü kitabı olan “Altı Ok”un altıncı basımı yapıldı; üzerinde yenilikler yaptım. “Kemalizm’in Felsefesi ve Kaynakları” kitabının da geliştirilmiş 4. basımı çıktı. Yakında çıkacak olan yeni kitabımın adını ise “Kemalist Devrimin Tarihsel ve Sınıfsal Karakteri” koydum.

Bugünkü müzik seçkimiz ise babamın sınıf arkadaşı, büyük şairimiz Cahit Külebi’nin “Kurtuluş Savaşı Destanı” olacak. Devlet Opera ve Balesi’nin sesinden dinleyeceğimiz bu muhteşem eseri herkese öneriyorum. Cahit Külebi’yi saygıyla anıyoruz. 10 Kasım’da bu eseri sizlerle paylaşıyoruz.

Paylaş