Çıkış Yolu • 04.11.2020

Çıkış Yolu • 04.11.2020

Mutlu akşamlar efendim. Salı günündeyiz, çıkış yolu günündeyiz. Çözümü konuşacağız, çözümü konuşuldu. Programda yine sizlerle birlikteyiz. Her hafta olduğu gibi yine Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’e sorularımızı, gündemle ilgili merak ettiklerimizi ve sizlerden bize ulaştırılanları yönelteceğiz.

Tabii gündemde İzmir depremi var. Vefat edenler var, onlara Allah’tan rahmet diliyoruz. Hastanede tedavisi devam edenlere geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz. Hâlâ enkaz altında umutla bekleyiş sürüyor. Ancak biz depremden en az etkilenme konusunu, nasıl bir siyasi iradeye ihtiyaç duyulduğunu ve çözüm yollarını Sayın Perinçek’e soracağız.

Ekonominin başlıkları var, bu konuda özel bir konuğumuz olacak. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki seçimleri, sonuçlarının Türkiye ve bölgeye etkilerini, dün Viyana’da gerçekleşen terör saldırısını ve Fransa merkezli olmak üzere Avrupa’da yükselen İslam karşıtlığını, PKK’nın bölgesel faaliyetlerini ve bu örgüte karşı yürütülen mücadeleyi de konuşacağız. Vatan Partisi’ne olan yoğun katılımları ve yurt genelindeki çalışmaları da ekranlarınıza getireceğiz.

Efendim, hoş geldiniz. (Merhaba, hoş bulduk.) Sayın Recep Erçin, Aydınlık Gazetesi Ekonomi Müdürü, siz de hoş geldiniz. Teoman Ali, hoş geldiniz.

Efendim, deprem konusuyla başlayalım. İki gün önce yaptığınız açıklama gündemde ve tartışılıyor. Türkiye, depremlerden en az etkilenmek için nasıl önlemler almalı?

“Bakın, bir gerçeğimiz var; fay hatları üzerinde bir vatanımız var. İzleyicilerimizi sevgi ve saygıyla selamlıyoruz. Türkiye’de deprem gerçeğinden kaçışımız yok. Bazı profesörler, fay hatları üzerinde olmanın şanslı bir durum olduğunu söylüyorlar çünkü fay hatları milyonlarca yıl içerisinde geniş ovalar, alüvyonlu topraklar yaratıyor. Ankara’dan Adapazarı ve Düzce’ye kadar giden hatlara bakın; o düzlükler, depremler ve tektonik hareketler sonucu oluştu. Yani fay hatları aynı zamanda verimli topraklar yaratıyor. Bu iyimser bir bakış açısı. Biz vatanımızı değiştiremeyeceğimize göre, bu topraklarda yaşamayı öğreneceğiz. Depremin zararını asgariye indirmeyi öğrenmemiz gerekir ve bu da kamu yönetiminden geçer.”

“Her depremden sonra bir kampanya başlatılıp suç müteahhitlerin üzerine yıkılıyor. Bu, sistemin bir propagandasıdır. Müteahhitlerin hatası olabilir ama esas hata kamu yönetiminden, devletten ve hükümetten kaynaklanır. Meseleyi sadece müteahhitleri tutuklayarak çözemezsiniz. En önemli husus, planlı kentleşmedir. Atatürk döneminin planlamalarına bakalım; o dönemde tarım arazileri korunurdu. Tarım arazisinde deprem olması önemli değil, önemli olan orayı yerleşime açmamaktır. Yalova şeftali bahçesiyken, Adapazarı patates tarlasıyken oraları kent yaparsanız veya Türkiye’nin sanayisini İstanbul, İzmit, Kocaeli üzerinden fay hatları üzerine kurarsanız, bu bir kamu hatasıdır.”

“İstanbul, Atatürk’ün planlamasında uluslararası bir finans merkezi ve 3 milyon nüfuslu bir dünya başkenti olarak öngörülmüştü. Bugün biz özel kâr peşinde koşan bir sistem kurduğumuz için, limanlara yakın diye tarım topraklarını ve fay hatlarını yapılaşmaya açtık. Oysa İstanbul’daki fay hatları belli; buraları park, orman veya spor sahası olarak değerlendirmeliyiz. Temel mesele, kamunun planlı bir kalkınma ve şehircilik yürütmemesidir. Eğer Atatürk döneminin sanayileşme ve kentleşme siyasetleri devam ettirilseydi, bugünkü felaketlere maruz kalmayacaktık.”

“Kısa vadede, İstanbul depremi tehlikesi karşısında şu an yapılacak şey şudur: İnşaat sektörüne aşırı yüklenmekten kaynaklanan, içinde kimsenin yaşamadığı 2 milyon 200 bin konutluk bir stokumuz var. Yaklaşık 100 milyar dolarlık bir kaynak bu. Geçmişe bir bardak su içelim; ancak bugün yapılması gereken, çürük ve hasarlı binalardaki vatandaşlarımızı bu boş konutlara yerleştirmektir. Kamu kaynakları ve kira desteğiyle müteahhitlerin banka borçları arasındaki dengeleri kurarak bu boş konutları değerlendirebiliriz. Böylece yıkılması gereken binaları yıkar, yerlerine parklar ve bahçeler yaparız.”

“Yatay mimari ise bir çözüm değildir. Teknoloji bugün 40-50 katlı binaları bile depreme dayanıklı yapabiliyor. Yatay mimari çok büyük arazi kaybına yol açar ve betonlaşmayı yere yayar. Ayrıca altyapı hizmetlerini geniş bir alana yaymak, belediyeler üzerinde büyük bir kaynak kaybı oluşturur. Japonya’da 80 katlı binalar depremde hiçbir zarar görmüyor. Önemli olan yüksek bina yapmak değil, bilimsel normlara uygun inşa etmektir.”

“Bunun yanında en önemli mesele kamu eğitimidir. Halkın deprem karşısında ne yapacağını, 3 yaşındaki çocuktan 80 yaşındaki yaşlıya kadar öğrenmesi gerekir. İzmir depreminde de gördük ki eğitimli bir toplum olsaydı kayıplarımız çok daha az olurdu. Devletin, ilkokuldan başlayarak deprem derslerini müfredata koyması ve toplumu bu konuda bilinçlendirmesi şarttır.”

“Yetki karmaşası konusuna gelince; biz merkezi bir devletiz. İdare hukukumuza göre bir yetki karmaşası yoktur; sorumluluk bellidir. Bazı yerel yönetimlerin ‘merkeze bağlı değiliz’ şeklindeki popülist yaklaşımları kargaşayı yaratıyor. Bir milli sanayileşme ve kentleşme planı yapmalıyız. Sanayiyi fay hatlarından ve tarım arazilerinden çekip kıraç, taşlık arazilere taşımalıyız. Anadolu’daki köyler bile tarih boyunca tarım arazilerini korumak için yamaçlara kurulmuştur. Biz de kentlerimizi bu akılcı yöntemle planlamalıyız.” Oralara yerleşme izni vermediğiniz zaman, ruhsat vermediğiniz zaman tarım topraklarına kimse ev yapamaz. Yapmaya kalktığı zaman da yıkarsınız ve cezalandırırsınız. Sayın Genel Başkan, verilmiyor ama imar affıyla beraber yapılanlar sorun yaratıyor. Esaslı bir kent planlaması olmadığı için kentlerimizin hep düz ovalara, Çukurova gibi verimli tarım arazilerine kurulduğunu görüyoruz. Halbuki Çukurova, dünyanın en güzel pamuğunun yetiştiği muazzam bir yer.

Çok merak edilen bir soruyu soracağım; Perinçek soyadı meselesi. Enkazdan kurtulan Perinçek kızımızın sizinle bir alakası var mı? Bütün vatandaşlarımızın bizimle ilgisi var. Hepimiz biriz. Oradaki Perinçek ailesi çok acılar yaşadı, onlara hem başsağlığı hem de kurtulan yavrularımız için göz aydınlığı diliyorum. Akrabamız değiller ama adaşız.

Perinçek soyadı şöyle: Ailemizin asıl lakabı Hacı Sadıkgil. Soyadı Kanunu çıktığı zaman babam Sadık soyadını almayı düşünmüş. Babam o dönemde Atatürk yönetimi için soyadı seçimine dair bir kitapçık yayımlıyor. Sadık kelimesinin karşılığında “fedakâr” ve “Perinçek” yazılı. Perinçek sözcüğü Kutadgu Bilig’de de geçer; Kırgızca ve Kazakçada “vermek” fiilinden gelir. “Berin” veren, “Perinçek” ise çok veren, fedakâr, özverili ve sadık anlamına gelir. Babam, büyük babama “Bizim lakabımız Sadık, gel Sadık’ın karşılığında Perinçek yazıyor, bunu alalım” demiş. O dönemde o kitapçık dağıtıldığı için başka aileler de bu soyadını seçmiş olabilir. “Çek” eki Türkçede kuvvetlendiricidir; terin çek (çok ter döken), gelin çek (çok gelen giden) gibi. Yani Perinçek, “çok veren” demektir.

Depremle ilgili olarak; halkımıza geçmiş olsun, milletimize başsağlığı diliyoruz. Türkiye bunları aşar ama planlama yapmak ve doğru bir kentleşme politikası izlemek şart. Sanayiyi deniz kıyılarına kurmak lojistik maliyetleri düşürse de deprem olduğunda büyük yıkımlara, kamu kaynaklarının kaybına ve can kayıplarına yol açıyor. Sadece işletmeyi değil, kamudaki her kaybı da düşünmeliyiz. Yamaçlara, taşlık yerlere, kıraç arazilere fabrikalar kurmalı; deprem riski olan yere fabrika yapmamalıyız. İstanbul depreminde fabrikalar yıkılmasa bile yollar kapanacağı için lojistik sağlanamayacak, iş gücü kaybı yaşanacak ve üretim uzun süre duracaktır. Sadece bina sağlamlığına değil; çalışanın yaşamına, elektrik ve su hatlarına, nakliye süreçlerine çok boyutlu bakılmalı. Ayrıca şehir içindeki fabrikaların rant alanı haline gelmesi de ayrı bir sorundur.

Sanayicimiz vatan toprağını ve vatandaşı sadece rant ya da ucuz emek gücü olarak görmemeli. İstanbul Sanayi Odası Başkanı ile görüştüğümde, sanayicilerin en büyük meselesinin arazi rantları olduğunu söylemişlerdi. Rant, kârın karşısındadır; ranta giden kaynaklar sanayiden koparılan kaynaklardır. Kapitalist bir sanayi ekonomisi kuracaksan rantı ve faizi bitireceksin. Konut meselesinde de durum aynı; arsa maliyeti yüksek olduğu için ev fiyatları artıyor. Çözüm, arazinin kamuya ait olmasıdır. İngiltere’deki veya Osmanlı’daki “miri arazi” sisteminde olduğu gibi mülkiyetin kamuya ait olması, rantın önüne geçer.

Faiz tartışmalarına gelirsek; faizi artırmak sanayicinin değil, faizcinin çözümüdür. Faiz artışı, kaynakların üreticiden alınıp faizcilere aktarılmasıdır ve Türkiye’nin üretimini köstekler. Türkiye, üreticiyi koruyarak, içeride üreterek ve kaynakları faiz yerine üretime yönlendirerek bu kısır döngüden çıkabilir. Doların fiyatı yükseldikçe faizi artırmak, ekonomiyi daha da zayıflatan bir döngüdür.

Piyasada konuşulan “ABD seçimleri sonucu doların seyri” gibi raporlar, finans merkezlerinin menfaatine odaklıdır. Türkiye, ancak köktenci çözümlerle bu durumdan kurtulabilir. Bir gün hükümet, bankalardaki bütün döviz mevduatlarını rayiç bedel üzerinden Türk lirasına dönüştürecek; üzerinde Atatürk’ün resmi olan paramıza geçeceğiz. Yurt dışına kaçırılan dövizler de Türkiye’ye getirilecektir. Türkiye, vatandaşın keyfine bırakılmadan, kararlı ve köktenci ekonomik adımlarla bu süreci yönetebilir. Sonuç itibarıyla Türkiye’nin çözümleri; disiplinli, kararlı ve otoritesi güçlü bir devleti gerekli kılıyor. “Aman efendim, benim dövizimi nasıl getiririm, bu millet aç kalmayacak mı?” sorularının izahı vardır. Kamuoyu ve halk, bu kararların kendi lehine olduğunu kavrarsa kararların yanında durur. “Bunu senin için, aç kalmaman için, çocuğunun okula gidebilmesi için, insani bir şekilde yaşaman, kültür, tiyatro ve sinema hizmetlerinden yararlanman için yapıyorum” dendiğinde vatandaş ikna olur. Türkiye kaçınılmaz olarak oraya gidiyor; göreceksiniz bunlar olacak.

Bu gidişat bir çöküşün işareti değil. Türkiye çökmez; çünkü muazzam bir üretim kabiliyeti, girişimcisi ve çalışkan bir tarım kesimi var. Zorluklar çöküşü değil, büyük çözümleri getirir. Birinci Dünya Savaşı’na bakalım; Türkiye o dönem dünyanın üç büyük emperyalist gücüyle (İngiltere, Fransa, Çarlık Rusyası) savaşıyordu. Ekonomik gücünün zayıflığına rağmen İttihat ve Terakki bir savaş ekonomisi uyguladı. O dönemde milli iktisat büyük bir atak yaptı; kapitülasyonlar, savaşın arifesinde kaldırıldı. Müttefikimiz Almanya bile “Bunu yapamazsınız” demesine rağmen kararlılıkla bu adım atıldı. Dışarıdan alamadığımız ürünler içeride üretilmeye başlandı.

Birinci Dünya Savaşı deneyimini çok iyi incelemeliyiz. Bu konuda Zafer Toprak’ın “Milli İktisat 1914-1918” ve “Cihan Harbi ve İttihat Terakki 1914-1918” adlı eserlerini tavsiye ederim. Bugün nasıl bir milli direnme ekonomisi inşa etmemiz gerekiyorsa, o günün koşulları da benzerdi. İttihat ve Terakki’nin ekonomi politikaları başarılıydı; Anadolu’da milli sermaye gelişti, küçük zanaatkarlar büyüdü. Bu, sanayileşmenin bir ifadesiydi ve devletçilik ile halkçılıkla yapıldı. Kemalist devrimin kökleri de bu devletçi ve halkçı politikalara, yani İkinci Meşrutiyet’e ve Birinci Cihan Savaşı’na dayanır.

İthalatta kullanılan döviz ile tasarruf amacıyla faize yatırılan dövizi birbirinden ayıracak programlar üretmeliyiz; bunun yolları var. Türkiye Cumhuriyeti’nde döviz kullanımı, yasaların verdiği bir yetkiyle sağlanır ve hükümet meclis yoluyla bu kanunları değiştirebilir. Amerika Birleşik Devletleri’nde veya Almanya’da döviz giriş çıkışları sıkı denetimlere tabidir; bizde ise bu konuda aşırı bir serbestlik var. Turgut Özal dönemiyle başlayan ve 1989’da paranın giriş çıkış kontrolünün kaldırılmasıyla iyice yerleşen bu “sıcak para” odaklı ekonomi sürdürülemez. Bakan Albayrak’ın da ifade ettiği gibi, bu sistemin terk edilmesi ve üretim ile istihdam odaklı bir ekonomiye geçilmesi gerekiyor.

1980’e kadar Türkiye, kamu iktisadi teşekkülleriyle, şeker ve iplik fabrikalarıyla, tarımsal desteklerle Atatürk’ün ekonomi programını az çok sürdürdü. 24 Ocak kararları ve 12 Eylül müdahalesiyle gelen Turgut Özal dönemi, aslında karşı devrimin başlangıcıdır. Şimdi Sayın Bahçeli’nin vurguladığı “kontrollü kambiyo rejimi”ne dönmek, Türk lirasını korumak ve dolarizasyondan kurtulmak zorundayız.

Son dönemde Çin ile ticaret ve varlık fonu üzerinden yürütülen madencilik projeleri, Türkiye’nin Atlantik’ten kopup Avrasya ile ilişkilerini geliştirdiği yeni bir dönemi gösteriyor. Bu yıl ilan edilen üretim ve istihdam odaklı ekonomi, sadece bir laf değil, Türkiye’nin kurtuluş programıdır. İşsize iş bulacağız; daha çok üretmek için ya teknolojiyi geliştireceğiz ya da insan emeğini üretim süreçlerine daha fazla katacağız.

Özel sektörün maliyet nedeniyle girmeyeceği projeler, kamu ekonomisi ve kolektif güçle başarılabilir. Çin’deki “Kızılbayrak Kanalı” projesinde olduğu gibi; araziyi verimli hale getirmek için taşları temizleyip çukurları dolduran köylü, el birliğiyle zenginleşir. Bunun için kamuculuk, paylaşmacılık ve kooperatifçilik çok önemlidir. Köylü tek tek çalışmak yerine kooperatif çatısı altında güç birliği yaparsa, hem kendisi hem de ülke zenginleşir. Mesela şimdi köylerimize gidiyorsun, bir köyde 45 tane traktör var. Arkadaş, bu köyün arazisi kaç traktörle sürülür? Dört tane. 41 traktör fazla. Düğüne giderken insanlar üstüne doluşuyorlar, araba olarak nakliyede kullanılıyor falan. Tabii bu muazzam bir kaynak kaybı. O köyü kooperatif yapsan, o kooperatifin dört tane traktörü olsa, değil mi? Aynı zamanda o kooperatif, elde edilen ürünleri pazarlamada da üstünlük kazanır. Tek tek insanların tüccara ve tefeciye olan bağımlılığı ortadan kalkar. Yani kamucu; özel sektörle kamu sektörünü, özel çıkarla topluluk çıkarını bütünleştiren çözümler Türkiye için çok önemli.

Efendim, peki AK Parti ile bu konuda ayrıştığınız noktalar neler? Sayın Albayrak da üretim ve istihdam odaklı bir ekonomi ilan etti. Siz de buna, yani üretim devrimine vurgu yapıyorsunuz. Farklarınız neler? Bir şey daha belki eklerim; Erdoğan’ın da “Kur, faiz ve enflasyon üçgeniyle bizi bugüne kadar sömürdüler, buna izin vermeyeceğiz” sözü vardı. Bunlar Vatan Partisi’nin programları. Peki fark ne oluyor?

Biz “Üretim ve İstihdam Odaklı Ekonomi”nin “Üretim Devrimi” adıyla kitabını yayınlamışız. Ama 30-40 yıldır biz o programa sahibiz ve onu Türkiye’nin tecrübeleriyle olgunlaştırıyoruz, pişiriyoruz. Güncelleniyor. Recep Bey de en son o üretim devrimi tartışmalarına katıldı. O program çıkana kadar biz Ankara’da, İstanbul’da, İzmir’de çeşitli gruplarla komisyonlar kurduk; 40 tane üretim devrimi kurultayı yaptık. Orada tarımcılar, çiftçilerimiz, işçilerimiz, sendikacılarımız, sanayicilerimiz, tüccarlarımız konuştu. Oralardan notlar aldık. Yani o bakımdan çok esaslı, masa başında 3-5 kişiyle değil, yıllara dayanan tecrübeyle süzülmüş, damıtılmış bir program geliştirdik. Burada sadece Türkiye’nin değil; Sovyet, Çin, Avrupa ve diğer dünya tecrübeleri de var. Hepsini incelemişiz.

AK Parti ise Turgut Özal ekonomisine bağlanarak iktidar oldu ve 2002’den bu yana bunu uyguladı. Şimdi tabii o çıkmaza girdi. Sürme şansı yok, meselenin sonuna gelindi. İki seçenek yok; ya Turgut Özal’ın borçlanma ekonomisini uygulayacaksın ya da bizim Kemalist devrim kökenli Vatan Partisi’nin üretim devrimi ve istihdam odaklı ekonomisini. Onlarınki ihracat odaklı, bizimki üretim odaklı. İhracat odaklı ekonomi, zamanla ithalat odaklı bir ekonomiye dönüşüyor. “Çok ihracat yapacağım” diyorsun, maliyetleri düşürmen lazım. Nasıl? İpliği, pamuğu Amerika’dan; kömürü Güney Afrika’dan getirip sanayide kullanayım… Böylece borçlana borçlana maliyet düşürüyorsun çünkü dışarıdan almak için döviz sarf etmen lazım. Döviz açığı büyüyor ve ithalata bağımlı bir ekonomiye dönüşüyorsun. Yoksullaştıran bir ihracat geliyor, buna dikkat etmek lazım. Çok aldatıcı. Miktar bazında ihracatımız %0,3 artıyor ama değer bazında azalıyorsa bu, daha çok mal satıp para kazanamadın demektir.

Bir de “esnek çalışma” meselesi var, yani ucuz iş gücü. İşveren tarafı bunu bastırdı ve en nihayetinde Meclise geldi. Vatan Partisi’nin bu konuda ciddi itirazları var. Sadece itiraz etmekle kalmadık; Sayın Hasan Korkmazcan başkanlığında ve Hüseyin Karanlık arkadaşımızın katılımıyla AK Parti liderleriyle, grup başkan vekilleriyle görüştük, eleştirilerimizi ve yapıcı önerilerimizi bildirdik. Milliyetçi Hareket Partisi’ne de yazılı olarak sunduk. Biz sadece işçileri savunan sözlerle yetinmiyor, doğrudan yapıcı çözümler getiriyoruz. İşçiyi savunurken “işçici/popülist” bir tutum değil; işçiyle beraber küçük sanayiciyi, çiftçiyi ve işsizi de kapsayan ortak bir kader bilinciyle hareket ediyoruz.

Bakın, en temel mesele şu: Kaynak elimde; bunu kıdem tazminatı veya maaş zammı olarak dağıtabilirim ya da fabrika açıp tarıma yatırarak üretimi artırabilirim. Üretimi artırdığım zaman daha çok kıdem tazminatı, daha çok ücret verebilirim. Ama üretimi artırmaz, sadece tüketimi teşvik eden popülist politikalar izlersek, bir müddet sonra maaş da ödeyemez hale geliriz. O yüzden “işçi dalkavukluğu” yapan politikalar çok aldatıcıdır. Evine ekmek götüremeyen işsizleri üretim süreçlerine nasıl sokacağız? Yatırımla, fabrika açarak. Gerekirse emek yoğun, teknolojisi daha geri ama sermaye ihtiyacı düşük yatırımlarla; dağları şenlendirerek, zeytinlikler kurarak, tarımı verimleştirerek, doğayı koruyarak…

Mesela iki hafta önce Bodrum’daydım. Balık çiftliklerini ziyaret ettik. İhsan Bey anlattı; lüks villaların manzarasını bozuyor diye balık çiftliklerini istemiyorlar. Bizim üretimi iki katına çıkarmamız lazım. Teknolojiyi artırana kadar mevcut üretimimizi çoğaltarak borçlarımızı ödememiz gerekiyor. Sadakaya ayırdığımız muazzam kaynakları; eli kolu tutan, sapasağlam genç nüfusumuza iş imkânı olarak yöneltmeliyiz. Yılda 40 milyar TL civarında bir kaynaktan bahsediyoruz. Bu parayı sadaka olarak dağıtacağımıza, “Gel arkadaş, sana şu kadar ücret, gel burada çalış, bir şey üret” demeliyiz. O üreten emekçi kültürünü yaratmamız lazım.

Kahvehanelerde üretimi konuşan bir toplum oluşturmamız gerekirken, bugün kur konuşuluyor. Bu bir ideolojik saldırıdır. Televizyonlar aracılığıyla insanların kafasına o emperyalist dünya ekonomisiyle bütünleşme programını veriyorsun, onlar da yatıp kalkıp “Dolar çıktı, patladık” diyorlar. Yarın güçlü bir otoriteyle tüm dövizleri Türk lirasına çevirdiğimiz zaman kahvehanelerde bambaşka şeyler konuşulacak.

Son bir soru… 20. yüzyıl için kalkınma toplantılarında bir profesör, iktidarın ve muhalefetin “Ben daha fazla dış borç bulurum” diye yarıştığını, hukuku ve adaleti de sadece bu dış borcu çekmek için gündeme getirdiklerini söyledi. Ne dersiniz?

CHP ve İYİ Parti’nin ekonomiyle ilgili hukuk arayışı Tanzimat mantığıdır. Tanzimat ne yaptı? İngiliz tüccarının iç pazarımıza girmesi için bütün barajları kaldırdı. Onların dediği hukuk, Atlantik sermayesinin ve dünya finans merkezlerinin istediği hukuktur. Türkiye’ye giren yabancı döviz 4 yıl boyunca çıkamamalı. Eğer geliyorsa yatırımda, üretimde kullanılmalı. 2 milyon 200 bin konut stoku var diyorlar, 1 milyon 300 bin diyelim. Bu rakamlarla 6,5 milyon insanı yerleştirebilirsiniz. Deprem tehlikesi içindeki riskli binaları boşaltıp insanları bu konutlara yerleştirebiliriz. Tabii bunlar kamu merkezli, paylaşmacı bir ekonomi politikasını gerektiriyor. IMF bile artık kambiyo uygulamalarına cevaz veriyorsa, dünyada da Vatan Partisi’nin yıllardır savunduğu üretim odaklı programa doğru bir gidişat var demektir. Yani dünya bizim dediğimiz noktaya geliyor. Bu durum şuradan kaynaklanıyor: Fakirden alacağınız borcu, geri ödeme ümidiniz kalmadığında silersiniz. Çünkü neyini alacaksınız ki? Adamın ciğerini sökmüş, almışsınız. Verecek bir şeyi kalmamış. Adamın ciğerini sökmüşsünüz artık, alabileceğiniz bir şey yok. Bu durum özel hayatta da çok rastlanan bir şeydir. Mesela birinin alacağı vardır; borçlunun takatinin kalmadığını görür. İpotekli evine el konulmuş, icraya gidilmiş, evindeki eşyaları dahi alınmıştır. Adamın verecek bir şeyi kalmamıştır, sonunda borcu affeder. İşte bu duruma benziyor. Mekke döneminde de kızlarını, borç karşılığında almasınlar diye öldürüyorlardı.

3 hafta sonra toplanacak G20 zirvesinde borç silme konusu gündeme gelecek. Bu aslında sonuç itibarıyla akıllıca da bir hamle. Çünkü alım gücü kalmadığında —diyelim ki mazlum ve en yoksul dünyanın— sonuç itibarıyla bu, kapitalizmin iflası anlamına gelir. Sömürü düzeni devam etmiyor. Üretiyorsun, üretiyorsun; peki kime satacaksın? Benim alım gücüm yok, Recep Bey’in yok, Teoman Bey’in, Sinan Bey’in, Fatma’nın, Ayşe’nin, Zehra’nın yok. Ne yapacaksın? Mecburen borcunu sileceksin ki yeni kredi verebilesin, o da alabilsin. IMF de “kambiyo işlemlerine sınırlama getirin” diyor. Buna sadece “yurt dışı” diye bakmayın, döviz üzerinden bakın diyor. Ayrıca bunları uygularken sosyal politikalara da ağırlık verin diyor. IMF böyle bir görev yüklemiş vaziyette.

Kriz sonunda Keynes politikaları öne çıktı. İngiliz iktisatçı Keynes’in teorilerini Amerika daha çok uyguladı. Roosevelt dönemi; işsizden ve emekçiden yana, alım gücünü yükseltecek ücret politikalarıyla piyasayı canlandırdılar.

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki seçimlere de yavaş yavaş girelim. Süremizi verimli değerlendirmek adına, Recep Bey’in toplantımıza katılması renk kattı. Gün içerisinde ekonomiyi çok ayrıntılı takip ediyor, analizlerini ve haberlerini inceliyor. Recep Belçin arkadaşımız kendisini esaslı geliştirdi; hem pratiğin içinde hem de okuyor. Aydınlık olarak Türkiye’de ekonomi müdürümüzün yerini kimseyle değişmem. Ekranımızda da kendisini daha fazla görürüz umarım.

Az önce baktım, bütün medya kuruluşları Trump ve Biden’ı tartışıyor. Türkiye-Amerika ilişkilerini Trump’ın ya da Biden’ın seçilmesi mi belirleyecek yoksa başka parametreler mi? Bazıları “Fark etmez, Amerikan devleti bellidir, kim gelirse gelsin aynı politika uygulanır” diyor. Bu doğru değil. Amerika bir yol ayrımına geldi. Bu yol ayrımı şu: Ya Amerika dünyadaki yayılmacı, saldırgan ve Amerikan ekonomisini çökerten, askeri planda da ağır yenilgilere yol açan siyasetten vazgeçip içe dönecek —ki Trump bunu temsil ediyor; “8 trilyon doları çöllere gömdük, o parayı yatırıma yönelseydik bugün ekonomimiz bu halde olmazdı” diyor— ya da Biden gibi o yayılmacı ve mağlubiyetle sonuçlanan politikaları ısrarla sürdürecek. Biden, CFR denilen Amerikan derin devletinin temsilcisi, oradaki çekirdek yapının en kararlı savunucusu.

Biden’ın yakın ekibindekilerin çoğu Orta Doğu’daki savaşları başlatan ve hiçbir özeleştiri yapmayan isimler. Diğer tarafta Trump var; o yenilgiyi kabul eden bir çizgide. Dikkat ederseniz, güvenlik ekipleri sürekli “biz yenildik” diyen raporlar hazırlıyor. Amerika bu seçimlerden sonra büyük bir iç kavgaya doğru gidiyor. Amerikan seçimleri sonrası genelde istikrarlı bir geçiş olurdu ama şimdi görüyorum ki iki taraf da kapışmaya hazırlanıyor. Kaybedenler sonucu kabul etmeyecek.

Trump kazanırsa belki Soros bundan hiç hoşnut olmayacak ve yoksulları, siyahileri kışkırtarak, Pentagon’daki bağlantılarıyla bir darbe tezgâhlayacak. Zaten “seçimler meşru değil” diyerek fitili ateşlemeye başladılar bile. Seçimin sonucu ne olursa olsun, Amerika’da çok büyük halk hareketleri bekliyorum. Amerikan ekonomisinin durumu hiç parlak değil. Satın alma gücü paritesine göre bakıldığında, Amerikan ekonomisi çok hızlı bir şekilde inişte.

Sözcü Gazetesi’nde “Dünyanın patronu bugün belli oluyor” diye bir haber vardı. Dünyanın patronu mu? Nerede? Amerika bugün dünyada üretimin yüzde 15’ini üretiyor. 1950’lerde üretimin yarısını yaparken şimdi altıda birini bile üretemiyor. Çin onu geçmiş, Hindistan onu geçmiş. Nerede dünyanın patronu? Her yerde mağlup oluyor. Kuzey Kore’ye, Suriye’ye bakın. Sözcü ve Cumhuriyet gazeteleri, Türkiye’deki en Amerikancı yayın organları oldukları için bu “patron” söylemini yaymaya çalışıyorlar. Oysa Türkiye’de artık hiçbir AK Parti organında “Amerika dünyanın patronudur” başlığını göremezsiniz. Çünkü artık Amerika’nın borusunun ötmediğini herkes biliyor. Ancak bizim Atlantikçiler hâlâ zihinlere “Amerika yenilmez, o bizim patronumuzdur” ideolojik bombardımanını yapmaya devam ediyor. Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği gibi mi olacak? Yani bir çatırtı patırtı olmadan mı gidecek, yoksa çatırtı patırtı ile mi? Vallahi ben Amerika’dan çok umutluyum. Yani şunu kastediyorum; bence Amerika’da çok güçlü bir demokratik hareket yükselecek. Roosevelt çizgisinde, yükselen bir halk hareketi olacak ve bu hareketin sırtına binen siyasetler gündeme gelecek. Belki şu anda Demokrat Parti ve Cumhuriyetçi Parti bunu temsil etmiyor ama belki üçüncü bir parti çıkacak veya bu partilerden biri evrilecek. Amerika tarihine baktığımızda en yakın dönem Roosevelt dönemiydi; ona benzer, emekçilere pay veren ve halk hareketinin taleplerine cevap veren siyasi hareketlerin yükseleceği kanısındayım.

Aslında böyle bir aday çıktı; Demokratların yarışında Kaliforniya’da en çok oyu aldı. Fakat sistem, yani Bernie Sanders, sürekli baskı altında tutuluyor. Ancak hareket, kendi siyasi örgütlenmesini yaratacaktır. Abraham Lincoln veya öncesindeki Washington çizgisi gibi, o özgürlükçü ve dik duruşlu hareketin canlanacağı kanısındayım. Bu hareketin dünyaya karşı daha ılımlı olacağını düşünüyorum. Amerika’nın demokratikleşeceğini değil, ancak daha saldırgan politikalardan ziyade demokrasiye yönelen ve dünyayla daha dengeli ilişkiler kuran bir Amerika bekliyorum. Çünkü ekonomik temeller, eskisi gibi saldırgan politikalara müsaade etmeyecek.

Bu tahlilimi sosyoekonomik temele dayandırıyorum. 2030 yılına geldiğimizde; 33 trilyon dolar üreten bir Amerika, 64 trilyon dolar üreten bir Çin ve 10 trilyon dolar üreten bir Türkiye tablosu göreceğiz. Amerika’nın Türkiye’nin sadece üç katı bir ekonomiye sahip olması, nüfus oranları düşünüldüğünde Amerika’nın fakirleşme, Türkiye’nin ise zenginleşme yönünde olduğunu gösteriyor. Bu durum, Amerika ile Türkiye arasındaki dengeleri çok daha ilişkisel bir zemine çekecektir.

Amerika’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki “ağalık” dönemi, dünya ekonomisinin yarısını ürettiği ve askeri gücünün rakipsiz olduğu döneme aitti. Şimdi ekonomisi yüzde elliden yüzde on beşe düştü, askeri gücü karşısında ise büyük kuvvetler var. Eskiden Japonya’ya attığı iki atom bombasıyla dünyayı terörize edip rakiplerini dizginleyebiliyordu. Şimdi ise rakipler kendi füzelerini, uydularını ve siber ordularını kurarak kalkan oluşturdu. Teknoloji yarışında artık Çin’in gerisinde kalan bir Amerika var. Irak’ta, Suriye’de, Kafkaslar’da ve Libya’da istediği sonucu alamayan bir Amerika, Orta Doğu’dan ve Uzak Doğu’dan siliniyor. Yeni savaş alanı ise 5G ve dijitalleşme üzerinden gidiyor; ancak yapay zekâ konusunda da Çin, Amerika’yı sollamış durumda.

***

(Reklam sonrası)

Bugün konuğumuz, Pekin Üniversitesi Eski Çin Tarihi bölümünden Emrah Halan. Kendisi, kadim Çin tarihi ve bu tarihteki yabancı unsurlar (Hu’lar) üzerine uzmanlaşmış bir tarihçi.

Çin tarihi yazımı M.Ö. 1600’lerden beri devam eden bir gelenek. M.Ö. 1. yüzyılda Sıma Çiyan ile başlayan tarihçilikte, her hanedan kendisinden olmayan gruplara farklı isimler vermiştir. Bugün “Hun” dediğimiz topluluklar, Çin kaynaklarında “Şionglu” olarak geçer; ancak bu tek bir grup değil, yüzlerce kabileden süzülmüş bir isimdir. Çinli tarihçi Lingan’ın tezi, bu toplulukların Demir Çağı’na geçişle birlikte özel mülkiyete geçip üretim gücünü ellerine aldıklarını ve bu sayede sivrildiklerini savunur.

Çin tarihini Türkçeye çevirirken yaşanan en büyük zorluk, kavramların tarihsel niteliğidir. “Budun”, “Boy”, “Bölük” veya “Kabile” gibi kavramlar, Çince kaynaklarda her dönem farklı bir statüyü temsil eder. Bu noktada Talat Tekin gibi isimlerin yaptığı gibi, sadece dilci değil, tarihçi titizliğiyle çeviri yapmak gerekir. Orhun Yazıtları ve Kaşgarlı’nın eserleri dışında kaynaklarımız kısıtlı olsa da, Dunhuang mağaralarında bulunan milyonlarca evrak, Uygurlar, Soğutlar ve Çinliler arasındaki etkileşimi anlamak adına büyük bir hazinedir. Çinli araştırmacılar, bu küçük parça halindeki evrakları yapay zekâ ve yoğun çalışma yöntemleriyle bir araya getirerek tarihsel bütünü oluşturma konusunda oldukça ileri seviyededirler. İnsanlar, Berlin’deki Dunhuang Kütüphanesi’nden ufacık bir parça, Tokyo’daki bir kütüphaneden başka bir parça alıyor; British Museum’daki alt parçayı buluyor ve bunları parçalayıp tarihlerine, mürekkeplerine göre bir araya getiriyorlar. Sonra, “Bu parça bizim bilmem ne kitabımızın bilmem ne sayfasındaki yere çok benziyor” diyerek birleştiriyorlar. Şunu söylemeye çalışıyorum: Çok metodik ve ana kaynakları kullanan, başarılı bir çalışma yürütüyorlar.

Peki, sizin bugün özel olarak çalıştığınız konu nedir?

2016 yılında Pekin Üniversitesi Tarih Bölümü’nü kazandım. Çin Devlet Bursu’yla iki sene Çince eğitimi aldıktan sonra yüksek lisansıma başladım. Yüksek lisansımı, özellikle Tang dönemi (6. ile 9. yüzyıllar arası) Çin hanedanı uzmanı olan Profesör Rongxin Jiang ile yapıyorum. O dönem Göktürkler dönemine denk geliyor. Tabii Göktürkler de bu işin bir parçası ancak hocam biraz daha diğer konulara yoğunlaşmıştır. Bizim okulda profesör olan Lo Xin Hoca ise daha çok Göktürkleri ve kuzeydeki kral kavimlerini çalışır. Hocamın çalışma alanlarından biri de Tang dönemi altındaki Çin-yabancı ilişkileridir; buna “Gong Wai Guan Shi” deniliyor. Bu aslında kadim İpek Yolu demek.

İpek Yolu üzerinde çalıştığım ve Divânu Lugâti’t-Türk de İpek Yolu’nun bir özeti olduğu için bu alana yoğunlaştım. Dünyada Divânu Lugâti’t-Türk üzerine en çok çalışanlar Uygurlar ve Çinlilerdir. Ben Divânu Lugâti’t-Türk içerisindeki tarihsel malzemeyi ortaya çıkartıp bunun İpek Yolu ile olan ilişkisini araştırmaya çalışıyorum.

Başlangıçta şehirler üzerine gittim. Türk tarihçiliğinde esas yapılan şey biraz siyasi tarih yazıcılığı olduğu için; tarihler, boy isimleri ve bunların birbiriyle ilişkileri üzerine odaklanılmıştır. Bunun bir adım ötesine gidenler şehirlere, daha da ötesine gidenler diğer kavimlere bakmıştır. Fakat Divânu Lugâti’t-Türk’te o günkü günlük yaşam da var, devlet bürokrasisi de var. Mesela para var, defterler var. Kaşgarlı Mahmut, Türk yazısının bütün defterlerinde kullanıldığını söyler. Hatta Karahanlılarda “ay bitigi”nin ordu defteri olduğunu, askerlerin bu deftere kaydedildiğini anlatır. Buradan devlet bürokrasisinin ve ordunun ne kadar gelişmiş olduğunu anlıyorsunuz.

Açıkçası Divânu Lugâti’t-Türk olmasa eski Türk tarihi hakkında (Orhun Yazıtları haricinde) doğru dürüst bir şey bilmiyor olurduk. Yenisey yazıtları var; işte en son Göktürk devletine dair bir yazıt daha bulundu. Bu yazıt, Ruan Ruanların (Cücenlerin) diliyle okundu. Vovin okudu, Mehmet Ölmez Hoca da yardımcı oldu.

İlginç olan şu ki; mesela Türk Kağanlığı’ndaki ilk yazıt Soğutça yazılmış. Soğutlar, M.S. 3 ile 7. yüzyıllar arasında Orta Asya’daki ticari kavimlerdir. Doğu İran kavmi olan Soğutlar; şehirli ve esasen tüccar bir halktır. Biraz Fenikelilere benzerler. Kendi toprakları İran’ın doğusu ile Orta Asya’nın batısı (Fergana-Buhara arası) civarıdır. 8. yüzyılda bölgeye İslam girmeye başladığı zaman o şehirlerdeki büyük nüfus esas olarak Soğutlardan oluşuyordu. Göktürklere de ticaret ve uygarlık konusunda hocalık yaptılar.

Türk devletlerinin şöyle bir özelliği vardır: Divânu Lugâti’t-Türk’te “sumlum” diye bir kelime geçer. Türkler, Türkçe konuşamayanlara “sumlum” der. Bu, Arapların Arapça konuşamayanlara “acem” demesine benzer. Fakat Arapların gözünde bir kişi Arapça öğrense bile acemiliği kalkmaz; ancak bir kişi Türkçe konuşursa onun “sumlum”luğu kalkar, yani Türk olur. Türk kimdir? Türkçe konuşan. Bu açıdan bakıldığında Türklerin en büyük özelliği, çok kolay içine alabilen, kültürleri özümseyebilen pragmatik bir yapıya sahip olmalarıdır. Moğollar kaynaşamazken Türkler kaynaşır ve emer. Hun Kağanı’nın 167 yılında Çin hükümdarına yazdığı mektupta dediği gibi: “26 ülkeyi fethettim, halklarını Hun yaptım.” Yani onları asimile etmiyor, kendi kontrolüne alıp “benden yaptım” diyor.

Divânu Lugâti’t-Türk’ün farklı çevirileri var. Örneğin bu, Urumçi’den satın aldığım bir nüsha. İçerisinde Arapça orijinaliyle birlikte Türkçe açıklamaları yer alıyor. Bir de Talat Tekin gibi hocalarımızın şiirleri bir araya getirdiği çalışmalar var. Kaşgarlı Mahmut’un eserinde geçen Alp Er Tonga, 713 yılında Çin sınırında pusuya düşürülüp öldürülen bir tigindir. Kaşgarlı, onu Afrasyab ile bağdaştırır. Yani 200 yıl önce yaşanan bir olayı kendi atalarına dayandırır.

Türkiye’de bu eserin ilk ciddi çalışmasını 1940’larda Besim Atalay yapmıştır. Dili eskiyse de bu çeviri, dönemin Türkoloji çalışmaları için büyük bir adımdır. Türk Dil Kurumu’ndan çıkan Ahmet Ercilasun ve Ziya Akkoyun çevirisi ise 1982 tarihli İngilizce çeviriyi takip eder; oldukça nitelikli ve metodiktir. Özellikle bitki isimlerinin Latince karşılıklarını içermesi bakımından çok değerlidir. 2002’de Pekin’de basılan Çince çeviri ise esas olarak Uygurcadan çevrilmiştir.

Son olarak şunu belirtmeliyim; bugün Uygur bölgesinde Türk kültürünün yok edildiği söyleniyor. Ancak bizzat gördüm ki, Kaşgarlı’nın Opal’deki mezarı, Çin devleti tarafından bir müze haline getirilmiş ve herkesin ziyaretine açılmış durumda. Kaşgarlı’nın Divânu Lugâti’t-Türk dışında başka eserleri de vardı ancak onlar bugün maalesef kayıp. Bir bulunsa onlar… Neler çıkar, neler! Bu da bir tesadüf; Kaşgarlı Mahmud’un Dîvânu Lugâti’t-Türk’ü… Anlatsam ister misiniz bunun hikâyesini? İzleyicilerimiz dinlesin, çok güzel bir hikâyesi vardır. Ali Emiri Efendi diye bir beyefendi var. Bu dîvânın izini sürdüğü dönemlerde Karababa Sokağı’ndaki Diyarbakırlılar Kahvesi’nde akşamları toplanıp edebî ve tarihî sohbetler ederlerdi.

O dönem 1913-1914 yılları… Ali Emiri sürekli kitap toplayan, okuyan birisi. Onun kahveden de arkadaşı Kilisli Rifat var; o da aristomanisi (Arapça el yazması merakı) olan, Arapçayı çok iyi bilen, müthiş, entelektüel bir adam. Ali Emiri bulduğu kitapları anlatmayı çok severdi. Bir gün sahafları gezerken her zamanki gibi Sahaf Burhan’ın yanına gidiyor. “Burhan, yeni bir şey var mı?” diye soruyor. “Var elimizde bir şey ama bir kadın bıraktı, 30 lira istiyor” diyor.

Ali Emiri kitaba bir bakıyor, çok dağınık bir eser. Fiyatı düşürmek için kitabın kıymetli değilmiş gibi davranıyor. Tabii o, baktığı an bunun bir hazine olduğunu, dünyada başka bir örneği olmadığını anlıyor. “Bu otuz altın değil, otuz bin altın eder” diyor içinden. Kitabı satan kadın aslında bir cariye. Hikâyesi şöyle: Bu kitap 1905 yılında Mâliye Nâzırı Nazif Bey’deymiş. Nazif Bey, hizmetindeki kadına “Kızım, başın sıkışırsa, paraya ihtiyaç duyarsan git bu kitabı sat; 30 altın paradan aşağıya verme, çok değerli bir kitap” demiş. Kadın zorda kalınca kitabı Burhan’a bırakıyor.

Ali Emiri kitabı görünce hemen almaya karar veriyor. Burhan bu eseri Maarif Nezareti’ne (Eğitim Bakanlığı) göndermiş. Bakanlık ise “Biz 30 altına kütüphane kurarız, bu kitaba on paradan fazla veremeyiz” demiş. Ali Emiri “On beş vereyim” diyor ama kadın 30’dan aşağıya satmıyor. Ali Emiri, “Tamam, bende o kadar nakit yok, gidip evden alayım ama kimseye satma” diyerek koşa koşa dışarı çıkıyor. Yolda bir arkadaşına rastlayıp borç alıyor. Hatta hikâyenin bir versiyonunda, sahafı dışarıdan üstüne kilitliyor ki başkasına satmasın. Sonunda 30 altını kitaba, 3 altını da bahşiş olarak Burhan’a veriyor.

Bu kitaptan sonra Ali Emiri yemeden içmeden kesiliyor. Kilisli Rifat ile bir araya gelip çalışmaya başlıyorlar. Kilisli Rifat, her gün Ali Emiri’nin evine gidip 2-3 saat boyunca sayfaları yan yana getirerek kitabı anlamaya çalışıyor. İki ay gibi bir sürede kitabı üç kez okuyorlar. Derken Ziya Gökalp bu kitabı duyuyor ve “âşık oluyor”. Ziya Gökalp, “Bu kitabı devletin alması lazım, bütün dünya buna âşık olur çünkü Türk ve dünya tarihi açısından çok kıymetli; içinde Japonya’yı gösteren ilk harita bile var” diyor.

Kitabı bastırmak için plan yapıyorlar. Bir gün Adliye Nâzırı İbrahim Bey, Ali Emiri’yi iftara çağırıyor. İftarda çat kapı Talat Paşa geliyor. Talat Paşa, Ali Emiri’ye büyük hürmet göstererek onu ikna ediyor. Talat Paşa’nın araya girmesiyle Ali Emiri kitabı Kilisli Rifat’a veriyor. Ancak basım süreci çok zorlu; matbaa yetersiz, harfler çıkmıyor, mürekkep basmıyor. Talat Paşa kitabın basılmasına izin verdiği için Ali Emiri’ye 300 altın göndermek istiyor ama Ali Emiri, “Bu vatana ve millete hizmettir, para kabul etmem” diyerek reddediyor.

Bu kitabın arkasında büyük emekler ve entelektüel insanların başarısı var. Kaşgarlı Mahmud’un bahsettiği ama günümüze ulaşmayan diğer kitapları ya da 8. yüzyıla ait o kayıp Türkçe sözlükleri düşündükçe, elimizdeki Hunca beyitler gibi parçaların ne kadar kıymetli olduğunu anlıyoruz. Talat Tekin gibi isimlerin okuma önerileriyle bu dil bağlarını kurabiliyoruz.

Öte yandan, tarihteki isimlerin okunuşları konusunda çok karmaşa var. Çince kaynaklardan Batılılar tarafından tercüme edilen isimler (Modu, Mete, Tuman gibi) Türkçeye geçerken farklı yorumlanmış. Örneğin; bugün “Asena” olarak bildiğimiz kelimenin Orhun Yazıtları’nda “dişi kurt” anlamı yok; o dönemde “gök” anlamında kullanılmış bir hanedan adıdır. Göktürk hakanlarının soyu “gök” sülalesidir.

Bu meseleler üzerine bugünkü tartışmaların çoğu, Çin kaynaklarındaki ses karşılıklarının yanlış yorumlanmasından kaynaklanıyor. Çözüm, sadece birkaç kişinin çabasıyla değil, eski Türkçe kaynakların (Budist geleneklerinden kalan Toharca ve Sanskritçe kayıtlar gibi) disiplinli bir şekilde incelenmesiyle mümkün olabilir. Çin’de Göktürkler üzerine binlerce makale yazılırken bizim bu alanda daha fazla kurumsal çalışma yapmamız, genç araştırmacıları yetiştirmemiz gerekiyor. Çin dediğimiz şey, yani bizim bugün “Çin” ve “Çinli” dediğimiz kavram ile Çinlilerin anladığı şey aynı değil. Örneğin biz bugün “Türk” dediğimizde; bunun Türkiye’de yaşayan Türkler, Orta Asya’da yaşayan Türkler gibi tarihsel anlamları var. “Çinli” demek aslında “Cong-Guo-ren” demektir. Çin ise “Cong-Guo”dur. Bunun karşılığı; “Cong” orta, “Guo” ülke demektir; yani “Orta Ülke”. Cong-Guo-ren ise “Orta Ülke insanı” anlamına gelir. Bizim Çinli diye ifade ettiğimiz kişi, etnik bir temelden ziyade, büyük bir millet tanımını temsil eder. Bunu unutmamak gerekir.

İkincisi, Çin anayasasına göre 56 farklı etnik köken vardır. Bunların içindeki en büyük kalabalığı Hanlar oluşturur. Bizim bugün Çinli diye bildiğimiz kişiler aslında Hanlılardır. Bu “Han” kelimesi Han Hanedanı’ndan gelir. Bugün Çinlilerin tarih diye baktığı şey, Cong-Guo’da yaşayan herkesi kapsar; yani o ister Han olsun, ister Uygur, ister Xiongnu (Hun) olsun, onlar için bir fark yoktur. Bu durum, Atatürk’ün Anadolu tarihi yaklaşımına veya Osmanlı’nın imparatorluk bakış açısına benzer.

Fakat oradaki fark şudur: Siz Hititleri alıp Türk yapmaya çalıştığınız zaman tarihsel hakikat tam örtüşmeyebilir. Bunun çabasını, 1930’ların dünyasının koşullarıyla anlayabilirsiniz. Ancak “Türk”ü nasıl tarif ettiğinizle de ilgilidir bu. Hititler Türk olmayabilir ama biz kültürel devamlılığın bir parçası olarak Hitit olabiliriz. Son tahlilde bugünkü Türkiye’de yaşayan insanlar içinde de bir Hitit geni, pek çok başka gen ile birlikte var.

Çinlilerin farkı ise şudur: Çin’de Kubilay’dan bahsederseniz sizi çok severler. Ünlü kadın imparator Wu Zetian ile Kubilay arasında bir fark görmezler, ikisini de sahiplenirler. Hatta daha vurucu bir örnek; biz Kubilay’a “Moğol” derken, onlar “O bizim hanımızdır” derler. Yuan Hanedanı dönemine bakıp “Yuan benimdir” derler. Moğol ile Çan Kay Şek arasında bile bizimkine benzer bir ayrım yoktur. En Maoist kişiler bile Çan Kay Şek’i “ulusun evladıydı, yanlış yolu seçti, Tayvan’a gitti, hazinelerimizi kaçırdı” diye anlatır; ama onu hain ilan edip yerin dibine sokmazlar.

Pekin’deki Askeri Müze’ye gittiğinizde, devasa heykelleri olan Cengiz Han ve Mao’yu görürsünüz. Mete’nin (Modu) filmini bile çektiler. Çinliler, bugünkü sınırlarının içine giren kavimlerin tarihini araştırdıklarında müthiş ileridirler. Genç tarihçilere tavsiyem; gitsinler Çin’de arkeoloji öğrensinler. Türk tarihini Çince bilmeden yazamazsınız. Nicola Di Cosmo ve Peter Golden gibi isimler de bu yüzden Çin kaynaklarını kullanırlar.

Ancak Türk tarihini sadece Çin kaynaklarına sıkıştırmamak gerekir. Çin kaynakları imparatorluk gözüyle, yerleşik olmayan kavimleri rakipleri olarak görür ve buna göre kayıt tutarlar. Türk tarihinin sırrı; bir, henüz okunmayan metinlerde; iki, arkeolojik verilerde; üç, Çin kaynaklarını bütüncül okumaktadır. Örneğin; İpek Yolu üzerindeki kervanların, sigorta işlemlerine dair ayakkabı tabanlarında bulunan kağıt parçaları, bize devasa kervanlardan ziyade, sık ama irili ufaklı ticaret ağlarının varlığını kanıtladı.

Son olarak Orta Asya’daki Karız kanalları meselesi çok önemlidir. Türkiye’de bu konuda neredeyse hiç çalışma yok. 8-10. yüzyıl Arap ve İranlı coğrafyacılar, Buhara gibi şehirlerdeki su yollarından bahseder. Bu kanallar Sovyetlerin icadı değildir, bin yıllık bir geleneğin ürünüdür. Orta Asya’da su hayattır; tarım için olduğu kadar, kerpiç evler yapmak için de gereklidir. Orta Çağ İslam aydınlanması dönemindeki bilim insanlarının geometri ve astronomideki başarısının altında, bu pratik ihtiyaçlar ve mühendislik birikimi yatar.

Tarihte “kadim dostluk” veya “kadim düşmanlık” diye bir şey yoktur; dönemsel güç mücadeleleri vardır. Soğdlar bir dönem Türklerle, bir dönem Araplarla yan yana gelmişlerdir. Dolayısıyla bugün Türk tarihi ile Çin tarihini yan yana getirirken, bunları statik, değişmez bir düşmanlık üzerinden okumak en büyük hatadır. Tabii bir bakarsınız, tarihte Çinlilerin en büyük düşmanı Mete, bir bakarsınız adamların baş tacı. Döneme göre değişir. Dolayısıyla, sadece kadim düşmanlıklar üzerinden bir okuma yapmak çok hatalıdır. Kimi zaman Çin tarihçiliği de bu hataya düşüyor; karşı tezlere cevap üretmek adına kendileri de aynı yanlışa saplanıyorlar ve sıkıntılar ortaya çıkıyor. Bugün bir Türk tarihi araştırmacısının dünyada gideceği ilk 2-3 ülkeden bir tanesi Çin’dir, belki de birincisidir. Sonra Japonya gelir; Japonya, özellikle arkeoloji alanında Orta Asya’da müthiş araştırmalar yapıyor. Bir de Rusların köklü bir geleneği var.

Şimdi Seval orada, Çin tarafında kadın büzesi çalışıyor. Bakın haritası meşhurdur, 11. yüzyıla, yani 1074’e tarihlenir ve ilk Japonya haritası diye geçer. Haritada Japonya var, “Cabarga” diye geçiyor. Ama bu haritanın en büyük özelliği nedir biliyor musunuz Doğu Bey? Japonya’yı dünya haritaları arasında ilk gösteren eser Divânu Lugati’t-Türk’tür. Bu harita, İslam haritacılık geleneğinin bir parçasıdır; burada “İslam” derken sadece Arapları kastetmiyoruz; Roma, İran, Arap ve Türk kültürlerinin bir birleşimi olarak söylüyorum. Ancak çok önemli bir fark vardır ki bu, Kâşgarlı’nın vizyonunu gösterir: Bütün İslam haritaları o dönemde merkezine Mekke’yi alırken, bu harita Balasagun’u merkeze alır. Haritanın yuvarlak olması da İslam geleneğinden gelir ancak bu aynı zamanda dünyanın küresel olmasıyla da bağlantılıdır.

Kâşgarlı Mahmut’un İbn-i Sina okuduğuna dair şüphelerim var. Nereden çıkarıyorum? Çok fazla tıbbi terim var. O, bir hekim, bir veteriner. Şunu diyebilirsiniz: “Bu adam bir seyyah, çok genç yaşta yollara düşmüş, Bağdat’a kadar gidip bilgiler toplamış; yolcu olan birinin hastalıklara karşı ilacı da bilmesi gerekir.” Bu yönü olabilir. İki, bir aktarım söz konusu; önceki bilgilerin bir sonrakine aktarılması çok önemli. İbn-i Sina’yı iyi bilen biri, Divânu Lugati’t-Türk’teki tıp birikiminin oradaki kültürel devamlılıkla olan bağını görebilir.

Kâşgarlı, Türkçenin Arapçayla at başı gittiğini göstermek için yola çıkıyor. O dönem için Arapça, bugünün İngilizcesi gibidir. Kâşgarlı, “Benim dilim; astronomi, edebiyat, tarih, coğrafya veya ticaret; ne yapıyorsanız yapın, her alanda Arapçaya denktir, hatta üstündür” diyor. Ve dediği de doğru. Arapça kökten kelime türeten bir dildir, Türkçe ise ekle türetir; Türkçe daha yaratıcıdır. İlber Ortaylı bunu çok güzel söyler: “Türkçede yabancı kelimeler, özellikle Arapça-Farsça kelimeler pasaportla gezer.” Türkçede kök sağlam kalır, sonuna ek getirerek kelimeyi kolayca Türkçeleştirirsiniz. Bu dil, imparatorluk ve kültür arasındaki tarihsel devamlılık bağı, mutlaka daha derin araştırılmalıdır.

Sohbet hakikaten çok nitelikli, tadı damağımızda kaldı. Emrah Bey, programı kısa sürede bitirmek zorunda kalıyoruz. Bu uzun bir konu, arada sizi tekrar ağırlayalım; dil üzerine, Hun tarihi üzerine detaylı konuşalım.

Haftanın kitabına gelince: Divânu Lugati’t-Türk. Her evde bulunmalı, bundan daha kıymetli bir Türk eseri yok. Kilisli Rıfat, bu eseri çalışırken çalınacak diye korkudan bir çantaya koyar, Kur’an-ı Kerim gibi duvara asar, çocuklarına “Yangın çıkarsa eşyayı boş verin, bu kitabı kurtarın” dermiş. Bu kitap, sadece kütüphanede duracak bir eser değil, evimizin baş köşesinde yer almalı. Bizim tarihimizin savunulmaya ihtiyacı yok; biz sadece orada yazılı olan gerçekleri hatırlatıyoruz. Kâşgarlı gibi özgüvenli olmak lazım. Bugün Talat Tekin, Fuat Köprülü gibi kompleksleri olmayan gerçek bilim adamlarımızın mirasına sahip çıkmalı, tarihimize ve dilimize aynı perspektifle bakmalıyız.

Haftanın müziğine gelince; eski Türklerin gırtlaktan söyledikleri “ırlama” geleneğini göreceğiz. Moğollarda da Türklerde de olan bu ses geleneği, Orta Asya’nın ruhunu yansıtır. Ben Uygurlardan dinlediğimde mikrofonu bozacak kadar güçlü bir ses çıkardıklarına şahit oldum. Şimdi o kaydı ekranlara getirelim ve programımızı noktalayalım. Emrah Bey, çok teşekkür ederiz.

Paylaş