Çıkış Yolu • 24.06.2020

Çıkış Yolu • 24.06.2020

Mutlu akşamlar efendim. Ulusal Kanal ekranlarına hoş geldiniz. Radyo frekanslarımızdan bizleri dinleyen değerli dinleyicilerimize de hoş geldiniz diyoruz. Her hafta salı günü olduğu gibi yine aynı saatte “Çıkış Yolu” programıyla karşınızdayız, evlerinizdeyiz. Hem bizlerin hazırladığı soruları hem de her hafta olduğu gibi, özellikle son haftalarda ağırlık verdiğimiz üzere, sizlerden gelen soruları Sayın Perinçek’e yönelteceğiz.

Yine her salı olduğu gibi, Çıkış Yolu’nda Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’le gündemi değerlendireceğiz. Neler var? Çoklu baro tartışması ve özellikle baroların yürüyüşü ne anlam ifade ediyor? Bunları konuşacağız. Libya konusunda önemli gelişmeler var. Türkiye’nin terörle mücadelesi bir yandan devam ediyor. Bu ayrıntıları konuşacağız, Sayın Perinçek’e soracağız; nasıl yorumlamak gerekiyor? Özellikle geçtiğimiz hafta Türkiye’nin gündeminde Vatan Partisi ve Genel Başkanı’nın neden sıkça yer aldığı sorusu tartışılıyordu. Buna ilişkin çeşitli aktarımlar ve sorularımız olacak. Efendim, hoş geldiniz.

— Merhabalar. Sizleri ve izleyicilerimizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.

— Sizin sesinizi biraz yükseltebilir misiniz lütfen?

— Tabii, arkadaşlarımız ayarlamaları yaparlar.

— Efendim, izleyicilerimiz için gündemdeki konu başlıklarını anons ettim. İsterseniz çoklu baro tartışmasını ve baroların yürüyüşünü değerlendirelim. Bugün Ankara’da yürüyüş neticelendi. Barolar Birliği Başkanı Sayın Metin Feyzoğlu’nun aldığı tutum da gündemde. Siz toplam olarak bu süreci ve takvimi nasıl değerlendiriyorsunuz?

— Efendim, şu anda hükümetin “çoklu baro” diye bir önerisi yok. Hatta böyle bir öneri olmayacağını öğrendik; yani hükümetin böyle bir kanun teklifi hazırlığında bulunmayacağını biliyoruz. Çoklu baro gündemde olmadığı halde, bazı barolar, Barolar Birliği’nin disiplini dışında bir yürüyüş yaptılar.

Önce izleyicilerimizi bilgilendirelim: Çoklu baro nedir? Biliyorsunuz Ankara, İstanbul, İzmir barolarının çok yüksek sayıda üyeleri var. İstanbul Barosu, dünyanın en çok üyesi olan birinci veya ikinci barosu. Diyelim 50 bin üyesi var ama 8 bin oy alan kazanıyor. Bu nedenle “her eğilim temsil edilsin, herkes kendi barosunu kursun” gibi bir fikir kamuoyunda dolaştı. Bu çok yanlış. Önce bunun yanlış olduğunu saptayalım. İstanbul barosu bir tanedir. Nasıl birden fazla İçişleri Bakanlığı veya Milli Savunma Bakanlığı olmazsa, baro da bir kamu tüzel kişisidir; çoklu kamu tüzel kişisi olmaz. İstanbul’da birden fazla baro olması meslek örgütü kavramıyla bağdaşmaz. Böyle bir girişimin olmayacağını öğrenmiş bulunuyoruz; ayrıca böyle bir girişim olursa da kesinlikle karşısındayız. Bu, savunma kurumunu güçlendirmeyeceği gibi zayıflatır.

— Tek gerekçe bu mu efendim? Çoklu baro sistemini savunan çevreler sendikalar örneğini veriyor. Orada bir karşılaştırma yapmak doğru mu?

— Çok yanlış. Sendikalarla baroları karıştırmamak lazım. Sendikalar kamu tüzel kişisi değildir ama barolar kamu tüzel kişisidir. Barolar, devlet dışı kuruluşlar olmalarına rağmen önemli bir kamu hizmeti gördükleri için kamu tüzel kişisi olarak kabul edilirler. Dolayısıyla barolar kendi hukuklarını kendileri belirlemelidir; ancak meslek kuruluşlarının kamu hizmeti yapmaları açısından devletin denetim ve müdahale alanı bellidir.

Sizin sorunuza gelince; bu yürüyüş çoklu baroya karşı yapıldığı söylenerek gerçekleştirildi ama ortada böyle bir öneri yok. Yürüyüşün asıl amacı başka. En sonunda gördük işte; kendilerine yardımcı olan, yürüyüşlerinin tamamlanması için gayret gösteren Barolar Birliği Başkanı Sayın Prof. Dr. Metin Feyzoğlu’na bir kısım baro başkanı sırtlarını döndü ve “Feyzoğlu istifa” kampanyası başlattılar. Feyzoğlu; emperyalizmin, FETÖ’nün ve PKK’nın hedef aldığı çok değerli bir aydınımızdır. Onu, bütün baroların katıldığı genel kurul seçti. Kendi seçtikleri başkana karşı takınılan bu tavır, milli terbiyemizle açıklanamaz; bu, başka merkezlerden öğrenilen bir tavırdır.

Ayrıca bu yürüyüşün zamanlaması da dikkat çekici. Tam mecliste çalışmalar yürütülürken, Sayın Feyzoğlu’nun etrafında toplanıp mecliste müzakere etmek gerekirken, baro başkanları meclise ve devlete sırt çeviriyorlar. Hükümet bakar ki karşı taraf bölünmüş; baro başkanıyla kavga ederek aslında çoklu baronun gelmesine hizmet ediyorlar. Bu yürüyüşün, HDP ve PKK’nın yürüyüşüyle eş güdümlü, aynı küresel merkezlerden yönlendirilen ve Metin Feyzoğlu’nu hedef alan bir eylem olduğu ortadadır.

— Efendim, iki soru daha soracağım. Bugün Sayın Feyzoğlu da “yürüyüş anayasal bir haktır” dedi. İzin verilebilirdi, bunu hepimiz söylüyoruz tabii. Anayasal bir hak ama…

— Anayasal bir hak ama bunlar kanunlarla düzenlenmiştir. Yürüyüşlerin hangi mekanlarda yapılacağı valilikler tarafından belirlenir; bu sadece barolar için değil, herkes için geçerlidir. Ve bazen özel durumlar oluyor; 19 Mayıs, 10 Kasım gibi. Oralarda gençlerimiz ve halk çıkıp “Bu farklı bir gündür, biz Anıtkabir’e yürüyeceğiz” diyorlar. Oralarda da hoşgörüyle karşılaşılıyor ve sonunda sorunlar çözülebiliyor. Tamam ama bir de kanunlar diye bir şey var. Yani “Ben her zaman, her istediğim yerde yürürüm” diye bir kanun yok. Ama valiliklerin, emniyet müdürlüklerinin anlayışlı davranması ve bunlara biraz özel muamele etmesi doğrudur, yerindedir. Bunu zaten yaptılar, bunu görmemiz lazım. Sonunda Anıtkabir yürüyüşleri de Metin Feyzoğlu tarafından sağlandı. Bu da güzel. İdare de anlayışlı davrandı. Bizim de parti ve gençlik örgütleri olarak sık sık önümüze geliyor bu tür olaylar. Kamu makamlarıyla karşılıklı görüşülüyor, konuşuluyor, anlatılıyor, anlaşılıyor ve sonunda mutabık kalınarak o özgürlük kullanılıyor. Metin Feyzoğlu’nun bu yapıcı tavrını görüyoruz ve sorunlar bu tavırla çözülüyor; yoksa iddialaşarak çözülmüyor.

Peki, barolar içerisinde siyasi bir saflaşma mı var? Yaklaşık 5-6 ay önce Barolar Birliği’nde bir seçim tartışması olmuştu. Bazı delegeler imza toplamış, o zaman da yine bazı tartışmalar gündeme gelmişti. Barolar ve savunma bloğu içerisinde siyasi bir saflaşma var mı, siz gözlemleyebiliyor musunuz? Barolarda ve meslek örgütlerinde ezelden beri saflaşmalar vardır. Her meslek örgütünde bunlar bir bakıma normaldir. Seçimlere farklı gruplar girer ve sonunda üyelerin iradesi yönünde bir yönetim kurulur. Barolarda da bir saflaşma var ve bu, dünkü eylemde de kendisini gösterdi. Bir yanda Metin Feyzoğlu var; diğer yanda ise Amerika, PKK ve FETÖ ile aynı paralelde olan, Metin Feyzoğlu’nu istemeyen birkaç baro var. O baroların yönetimlerine baktığımızda, tıpkı meclis seçimlerinde olduğu gibi HDP, PKK iş birlikleri ve FETÖ’nün destekleriyle kazanılan seçimler görüyoruz. Bunlar birer gerçek, bunları görmemiz lazım. Ancak bu planları önleyecek vatanseverlerin de kuşkusuz bir kararlılığı ve çözümleri olacaktır.

Yürüyüş öncesinde ve sırasında şekillenen bir diğer tez de şuydu: “İktidar, savunma makamını etkisizleştirmeye, dağıtmaya veya yok etmeye çalışıyor. Savunmanın ağırlığını ortadan kaldırarak yargıyı daha da kontrol altına almayı hedefliyor.” Özellikle baroların basın açıklamalarında bunlar telaffuz edildi, birçok avukat sosyal medya paylaşımlarında buna değindi. Sizce Türkiye’de böyle bir durum var mı? Hükümetin savunmayı etkisiz hale getirmeyi amaçladığının kanıtı ne? Hükümetin herhangi bir tasarısı var mı? Mesela çoklu baro diye bir tevatür ortaya atıldı, böyle bir şey var mı? Böyle bir şey olduğu zaman hiç şüphesiz Vatan Partisi ve avukatların ezici çoğunluğu en kararlı tavrı alacaktır. Şu an böyle bir durum ortada yok. Ancak hurafelerle, tevatürlerle ve rivayetlerle kamuoyunu kızıştırmak isteyen belli merkezler var.

Eğer samimi olarak savunmanın güçlü olmasını ve hükümet tarafından zaafa uğratılmamasını istiyorsak, samimiyetimiz mecliste ve hükümetle yürütülen ilişkilerde belli olur. Şu an daha hazırlanan bir tasarı yok; hazırlanıyor diyelim. Peki, bu tasarının avukatların lehine çıkması baroların sorumluluğu değil mi? O zaman ne yapacak barolar? Sayın Feyzoğlu’nun yaptığını yapacak; hükümetle ve meclisle temas kuracak. Sendikalar ve diğer kitle örgütleri böyle yapmıyor mu? Ama maksat avukatların haklarını savunmak değil de maraza çıkarmaksa; Rand Corporation raporundaki senaryolar gibi Tayyip Erdoğan’ı devirmek için hareketler düzenlemek, “turuncu devrimler” tezgahlamaksa, bu baronun işi değil; Amerika’nın, PKK’nın, FETÖ’nün işidir. Hükümetin savunmayı bastırmak istediğine dair elimizde somut bir veri yok, sadece bir takım rivayetler var.

Yürüyen bütün baroları kastetmiyorum ama maraza çıkartma peşinde olan birkaç baro var. Onlar zaten sabıkalı. Yakın zamanda Ankara Barosu, LGBTİ+ konusundaki tutumuyla; çocuklara yönelik eşcinsellik dayatan broşürleri ve İstanbul’daki iki belediyenin afişlerini desteklemesiyle gündeme geldi. Vatanseverlik, ahlak ve çürümeye karşı tavır almak her avukatın görevi değil mi? Küresel bir proje var ve Ankara Barosu Başkanlığı da o projenin ve ittifakın içinde olduğunu gösterdi. Bunları yan yana getirdiğimizde maraza çıkartma peşinde olmalarını daha iyi anlıyoruz.

Yargının bütününe baktığımızda, özellikle siyasi davalar ve yargıdaki işleyiş bağlamında bir sorun görüyor musunuz? Baroların yürüyüş yapan temsilcileri, bunu yargıdaki siyasallaşmaya karşı bir tepki olarak sundular. Yargının çok büyük sorunları olduğu bir gerçek; en büyüğü de ağır iş yükü. Mahkemelerimiz nitelik ve nicelik olarak bu yükü kaldıramıyor. Daha çok mahkemeye, daha çok hakime ve savcıya ihtiyacımız var. Geciken adalet, adaletsizliktir. Ancak siyasi davalar ve ceza yargısı açısından baktığımızda, Türkiye’nin PKK ve FETÖ ile mücadelesinde yargı çok kahramanca işler yapıyor.

Bu bağlamda yargının “altın çağını” yaşadığını söyleyebiliriz. 12 Mart 1971’de Deniz Gezmişleri asan, 1980’de neredeyse 1 milyon insanı gözaltına alan bir yargı vardı. Şimdi öyle bir yargı yok. Türk yargısı şu an PKK’nın ve FETÖ’nün üzerine yürüyor. Bugün yargıyı yıpratmaya çalışanlar, orduyu yıpratmaya çalışanlarla aynı merkezlerdir; bu merkezlerin arkasında da Amerika var.

Hukuk siyasetin dışına atılamaz çünkü hukuk kanunla gelir ve o düzenlemeleri yapanlar da siyasi iktidarın işlevi olan yasama organıdır. Siyasetin dışında veya üstünde bir hukuk yoktur. Terörle mücadele etmek hem hukuki hem de siyasi bir görevdir.

Nazan Kemaloğlu, “Bazı barolar ve HDP’lilerin eş zamanlı yürümeleri tesadüf mü?” diye sormuş. Hayır, tesadüf değil. Eğer çoklu baro önerisi gibi bir düzenleme gelseydi, bu yürüyüş yerinde ve zamanında olurdu. Ancak böyle bir düzenleme yokken yapılan bu yürüyüş, avukatların hakkını savunmaya yönelik değil; başka bir maksada hizmet etmektedir. Yürüyüşün sonundaki manzarayı da zaten gördük. Yürüyüşe katılanların başını çeken bir kısım baro başkanları, kendi Barolar Birliği başkanlarına sırtını döndüler. Demek ki bunun için yürümüşler. Yoksa çoklu baroya karşı mücadele etmek için yürümemişler; bir maraza çıkarmaya, Metin Feyzioğlu’nu hedef almaya yönelik bir yürüyüş. Bu durum, PKK-HDP’nin Edirne’den ve Hakkari’den yürüteceği “yürüyüş” ile aynı zamana denk düşüyor.

Eğer bu yürüyüşü yapan baroların biraz aklı ve feraseti olsa ne yapmaları lazım? “Arkadaşlar durun bakalım, PKK-HDP gündemi geçsin. Çoklu baro… Neyse, onlar gelsin; hükümetin tasarısını bir anlayalım, o zaman yürüyelim” demeleri gerekmez miydi? Demek ki onları zamansız yürüten başka bir etken var. Bunun da tek bir açıklaması olabilir. LGBT gibi konulardaki tavırlarıyla da kendilerini ele verdiler. Bu zamansız yürüme, ancak HDP-PKK’nın fiyaskoyla sonuçlanan yürüyüşüyle eş güdümlü olmakla açıklanabilir.

Tabii bu, yürüyenlerin veya onları destekleyenlerin tamamı için geçerli değil. Biz bu sözleri, onların uyanması, neyin peşinden gittiklerini anlamaları ve o arkadaşlarımıza yardımcı olup onları bilgilendirmek için söylüyoruz.

Sayın Sadettin Özel, barolarla ilgili “İlçe Emniyet Müdürlüğü, ilçe belediye başkanlığı gibi ilçe baroları olabilir mi?” diye soruyor. Eskiden belli sayıda avukatı olan yerlerde baro kurulabiliyordu, kanun yine böyle olabilir. Mesela öyle ilçelerimiz var ki illerimizden çok daha büyük; nüfusları yoğun, avukat sayıları çok daha fazla. Binden fazla üyesi olan her idari çevrede—yalnızca illerde değil, ilçelerde de—baro kurulabilir diye bir kanun çıkarırsanız olur. Bu akıllıca bir şeydir; çünkü yargı ve savunma hizmeti yalnızca illerde yoğunlaşmıyor. Kadıköy, Kartal veya Mersin’in Tarsus ilçesi gibi yargı yükünün ağır olduğu yerlerde barolar kurulabilir. Bu bir kanun konusudur.

“Bu çoklu baro anlamına gelmiyor mu?” diye sorulabilir. Hayır, gelmez. Çünkü o ilçede birden fazla baro kuramazsınız. Çoklu baro, bir baro çevresinde birden fazla baro kurmakla ilgilidir. Örneğin; Yozgat, Manisa veya Muğla ilinde birden fazla baro kurulamaz. Ancak belli bir avukat sayısının üzerindeki mülki yönetim çevresinde bir baro olur ve o bölgede tek bir baro faaliyet gösterir. Kartal’da bir baro olur ama ikinci bir baro kurulamaz; Çankaya’da tek bir baro olur.

***

HDP’nin kapatılması konusu da siyasetin gündeminde. Dün Cumhuriyet Halk Partisi Sözcüsü Sayın Faik Öztrak’a, HDP’nin kapatılmasıyla ilgili düşüncelerini sorduk. Sayın Öztrak, “Ülkemizin siyasi yaşamında siyasi partilerin kapatılmasının bugüne kadar çok ciddi travmalara yol açtığını gördük. Partilerin kapatılmasına karşıyız; siyasi partileri ancak millet oylarıyla kapatabilmelidir” dedi.

150’ye yakın aydının imza verdiği “HDP kapatılsın” kampanyası HDP’de panik yarattı. HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, imza veren vatanseverleri “karanlık isimler” sözleriyle hedef aldı. Sayın Öztrak ise yalnızca HDP’li isimlerin işledikleri suçların cezalandırılması gerektiğini savundu.

Şimdi Sayın Perinçek, bu yanıtı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Doktora tezimi; Tahsin Bekir Balta, Münci Kapani ve İlhan Ersel gibi Türkiye’nin hukuk anıtı kabul edilen isimlerin gözetiminde hazırladım. Bu vukuf ile cevap vereceğim: Sayın Öztrak burada demokrasi adına değil, liberalizm adına konuşuyor. Ancak dünya bir tecrübe yaşadı. Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (Nazi Partisi) ve Mussolini’nin Faşist Partisi, o liberal düzen içinde kuruldu ve milletin oyunu aldı. Millet onları sandıkta kapatmadı.

Dünya, liberal düzenden yararlanan bu partilerin terörle, sokak şiddetiyle ve kara üniformalı kıtalarla nasıl iktidara geldiğini gördü. Hitler ve Mussolini iktidara gelip 60 milyon insanın hayatına mal olan II. Dünya Savaşı’na yol açtıklarında, liberalizmin iflas ettiği anlaşıldı. Bunun üzerine “militan demokrasi” kavramı ortaya çıktı. Yani demokrasi kendisini yıkmak isteyenlere imkan vermemeliydi. 1949 Alman Anayasası’nın 21. maddesi ve 1961 Türk Anayasası bu anlayışla düzenlendi.

Sayın Öztrak’a soruyorum: Parti kapatmaya karşıysanız, 1961 Anayasası’nı hazırlayan CHP’li hukukçular o maddeyi neden koydu? Eğer karşıysanız, gelin anayasadan bu maddeyi çıkarın. Hem anayasaya “bölücü faaliyetin odağı haline gelen partiler kapatılır” hükmünü koyacaksınız hem de “kapatmaya karşıyız” diyeceksiniz. Bu çelişkidir. CHP, HDP ile iktidar planı yaptığı için bu kapatma talebine karşı çıkıyor. “Mağdurlarla iktidara yürüyeceğiz” diyorlar; oysa kastettikleri Türkiye halkı değil, PKK ve FETÖ mağduriyetleridir.

HDP’nin kapatılması, başta Güneydoğu’daki vatandaşlarımız olmak üzere toplumda sevinç yaratacaktır. Mardin’den, Diyarbakır’dan, Varto’dan her gün telefon alıyorum; kanaat önderleri dahil herkes “Kapatılsın, kurtulalım” diyor. HDP’nin oyları da zaten baş aşağı gidiyor.

“Parti kapatma, travma yaratır” söylemi bir kılıftır. Partileri kapatma yetkisini Anayasa Mahkemesi’ne vermek, aslında partileri korumaktır. Çünkü bu sayede partiler bir asliye ceza mahkemesi kararıyla değil, anayasal bir güvenceyle kapatılır. Eğer “parti imtiyazı” denilen bu düzenlemeyi anayasanızdan kaldırırsanız, partiler dernek statüsüne düşer ve sıradan mahkemelerce kapatılabilir hale gelir. Asıl o zaman büyük bir kaos ve travma yaşanır. Derneği kim kapatır? Sulh Ceza Mahkemesi kapatır. Sulh Ceza Mahkemesi kalkar, herhangi bir ilin; diyelim Nevşehir Sulh Ceza Mahkemesi, Samsun Sulh Ceza Mahkemesi veya Bursa Sulh Ceza Mahkemesi koskaca bir partiyi kapatabilir. O bakımdan Anayasa Mahkemesi’ne parti kapatma yetkisinin verilmesi, aynı zamanda partiler için bir güvencedir, bir imtiyazdır ve bir ayrıcalıktır. Sendikayı, meslek örgütünü, kitle örgütünü veya derneği herhangi bir mahkeme kapatabilir ama partiyi tek bir mahkeme kapatır. O da Türkiye’de bir tanedir; o da Anayasa Mahkemesi’dir. Partinin kapatılma davasını da Yargıtay Başsavcılığı açar. Yani herhangi bir savcılık parti kapatma davası açamaz. Tek açan makam, en yüksek savcılık makamı olan Yargıtay Başsavcılığı’dır. Kapatma yetkisi olan tek mahkeme de Anayasa Mahkemesi’dir.

Efendim, bir araya gitmemiz gerekiyor. Aranın ardından gündemin diğer başlıklarını konuşmaya devam edeceğiz.

Değerli izleyenler, aranın ardından tekrar sizlerle birlikteyiz. Sorularınızı da bekliyoruz. Efendim, “Çıkış Yolu” kaldığı yerden devam ediyor. Ekranlarını yeni açan izleyicilerimiz için tekrar anons edelim, hatırlatalım: Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek, her hafta salı günü olduğu gibi Çıkış Yolu’nda sorularımızı yanıtlıyor. Birinci bölümde baroların yürüyüşü ve HDP’nin kapatılması tartışmasını konuştuk. Özellikle Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu konuya verdiği ilk resmi yanıtı da değerlendirmiş olduk. Birkaç izleyici sorumuz var, onları Sayın Perinçek’e sormak istiyorum.

O sorulardan önce, izin verirseniz şu yorumda kalalım: Sayın Faik Öztrak, “Partilerin kapatılmasına karşıyız. Milletin oylarıyla kapatılır.” dedi. Bu demokratik bir görüş değil, bu köhnemiş liberal bir görüştür. Liberalizm artık demokrasi değildir. Nasıl ekonomide liberalizm, yani “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler”in ne olduğu ortaya çıktıysa… “Bırakınız sömürsünler, bırakınız ezsinler, bırakınız emperyalist sermaye milli sermayeyi ufalasın” durumu ortaya çıktı iktisatta. Siyasette de liberalizm köhnedi. Demokrasiler liberalizmi reddetti, aştı.

Demokrasilere hangi fikir geldi? “Öyle bırakınız faşist parti kursun, dünyayı kana bulasın. Bırakınız Nasyonel Sosyalist Parti kursun, dünyayı kana bulasın. Bırakınız PKK yasallaşsın, serbestçe terör yapsın, teröre destek sağlasın, teröre adam toplasın. Ondan sonra teröre para toplasın. Bırakınız Mehmetçiği sırtından vursun.” Böyle bir şey olur mu? Göz göre göre Türkiye’yi bölmek isteyen, bölmek amacıyla terör faaliyetine açıkça destek olan, PKK’nın borazanlığını yapan ve borazanlığını yaptığını hiçbir şekilde gizlemeyen, açıkça gururla söyleyen, aynı zamanda terör faaliyetine cenaze arabalarıyla, ekskavatörlerle, kamyonlarla; yani elindeki belediyeler sayesinde hizmet eden bir HDP var. “Şimdi bırakınız PKK’ya hizmet etsin, bırakınız PKK ile birlikte Türkiye’yi bölsün.” Türkiye’nin bölünmesine karşı böyle vurdumduymaz bir tavır alabilir miyiz?

Sayın Faik Öztrak, Cumhuriyet Halk Partisi’nin Türkiye’nin bölünmezliğine karşı vurdumduymaz tavrını, hatta vurdumduymaz da değil, onunla ittifak eden tavrını hâlâ savunuyor. Vurdumduymazlığın da ötesine geçtiler; açıkça Türkiye’yi bölenlerle iş birliği yapıyorlar. HDP ve PKK ile Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi açık iş birliği hâlinde; manzara ortada, her gün görüyoruz bunu. Mecliste sıra kapaklarını vuruyorlar, “Beraber faşizme karşı omuz omuza” diye bas bas bağırıyorlar. Kendileri faşist. 15-16 Temmuz gecesi gördük kimin faşist, kimin demokrasiyi savunduğunu. FETÖ ile beraber siz demokrat olamazsınız. PKK ile beraber demokrasi savunuculuğu yapamazsınız. Onun için “faşizme karşı omuz omuza” demek, Türk devletine, Türk ordusuna ve Türkiye demokrasisine karşı durmaktır. Ondan sonra biz “PKK ile omuz omuza” deriz, sokağı meclise getiririz ve orada sıra kapaklarını vurup PKK ile birlikte eylem yaparız. Bu mu demokrasi?

Burada bir demokrasi savunuculuğu görmüyoruz. “Bu sıra kapaklarını vurmak bizim hakkımız, HDP’nin de demokrasiden yararlanması lazım.” Hayır, yararlanamaz. Demokrasiden yararlanırlarsa demokrasiyi yıkarlar. Demokrasiden yararlanırlarsa Türkiye’nin toprak bütünlüğünü ortadan kaldıracak eylemler devam eder ve orada demokrasi yaşamaz. Vatan olmazsa demokrasi olmaz. Demokrasinin de üzerinde durduğu bir toprak parçası var, onun adı vatandır. Bulutların üzerinde demokrasi olmaz; vatan toprağında demokrasiler olur. Bütün dünyadaki demokrasiler sonuç itibarıyla milli devlet çerçevesi içerisindedirler. Fransız demokrasisi de, Amerikan demokrasisi de milli devletlerle ve milli devrimlerle kurulmuştur. İngiliz demokrasisi de 1640-1648 demokratik devrimleriyle oluşmuştur.

Onun için böyle köhnemiş bir liberalizmle demokrasi satmak mümkün değil. “Milletin oyları ancak kapatır” dediğiniz zaman, o artık arkada kalmış olan Batı demokrasilerinin de kabul etmediği köhnemiş liberalizmdir. Atatürk’e bunu hiç kabul ettiremezsiniz. Atatürk zamanında mümkün mü? Bölücü terör örgütü parti kuracak, seçimlere girecek, sonra meclise sokulacak. Atatürk buna müsaade eder mi? Türk devrimi buna müsaade eder mi? Böyle bir Atatürkçülük var mı? Bölücü teröre örgütlenme hakkı tanıyan bir Atatürkçülük olabilir mi, mümkün mü? Onun izinden gidenler, Atatürk’ün partisinde politika yapanlar böyle bir şeye razı gelebilirler mi?

Çağımızda kazandığı militan tavır; yani kendini koruyan demokrasi, kendisinin ortadan kaldırılmasına müsaade etmeyen demokrasi, artık Batı’da kabul edilen demokrasidir. Doğu’da ise demokrasi hiçbir zaman devrim karşıtlığını kabul etmez. Karşı devrimciliğe hiçbir zaman izin vermez. Atatürk devrimciliği de bunun en seçkin temsilcisidir. O bakımdan köhnemiş liberalizme hayır diyoruz; çağdaş, kendini kararlı olarak savunan devrimci demokrasiyi savunuyoruz.

“Peki efendim, HDP gibi Türkiye’deki örneğin dünyada başka örnekleri var mı? Yani özellikle federasyon olarak ya da özellik verilen, anayasal olarak özerklik ya da federasyon tanınan örneklerin dışında soruyorum. Böyle bir örnek var mı? Yani bu sadece Türkiye’ye has bir durum mu?”

Bakın, Amerika Birleşik Devletleri bir konfederasyon; federasyonla konfederasyon arası. Hatta devletlerin ayrılma hakları bile var. Ama siz hiç “Oklahoma Partisi”, “Texas Partisi” veya “Ohio Partisi” diye bir parti gördünüz mü Amerika’da? Veyahut da etnik temelli partiler kurulabiliyor mu? Almanya’yı alalım; o da federal bir ülke, eyaletleri var (Sachsen, Bavyera, Schleswig-Holstein vb.). Bu temellerde parti kurulmuyor. Bavyera’da mesela CSU var ama o bir Bavyera partisi değil; yalnız Bavyera’da örgütlü olan bir parti ama Almanya çapında CDU ile beraber hareket ediyor. Sonuç itibarıyla federal ülkelerde bile o federasyonu oluşturan devletlerin, yalnız belli bir etnik grubun veya belli bir mezhebin temsilcisi olan partiler pek görülmüyor. Çünkü yaparsanız, o zaman o devletler ortadan kalkar ve bölünürler.

“Yine izleyicilerimizden konuyla ilgili çok soru geliyor. Özellikle HDP’nin aldığı 5-6 milyon oy ne olacak? Bir parti kapatıldığı zaman o oylar nereye gider?”

Vatandaşın seçme özgürlüğü var. Vatandaş gelecek, partilere veya şahıslara yine oyunu verecek. O 6 milyon oya “bir şey” olmuyor ki! Böyle bir demokrasicilik olur mu? Hitler, Mussolini örneğini veriyorum; eğer böyle derseniz Hitler’e de Mussolini’ye de katlanırsınız. “Oyunu olacak, tamam bölsünler.” Hayır, oyunu olacak diye Türkiye’nin bölünmesine razı olabilir miyiz? O oyu veren vatandaşlarımızın yine seçme hakkı var. HDP, o oyları kilitlemiş ve mülkiyetine geçirmiş değil. O oyları veren vatandaşlarımız da hata yapıyorlar, biz bunu açıkça söylüyoruz. O vatandaşlarımıza hata yaptığını söyleyeceğiz. Başımızın tacı, hepsi bizim vatandaşımız ama biz o insanlarımızı ikna edeceğiz. Vatan Partisi olarak hepsine kucak açıyoruz; “Vatan Partisi’ne gelin, katılın” diyoruz. Vatan Partisi’ni beğenmiyorsanız başka partilere oy verebilirsiniz ama bölücülüğü, terör örgütüne vatandaş desteğini savunan bir anlayışı hiçbir şekilde kabul edemeyiz. Bu saçma sapan bir fikir; bunu PKK dostları söyleyip duruyor. Vatanın bütünlüğü ve teröre izin vermemek kadar öncelikli bir sorun yoktur.

“AK Parti’nin teröre karşı çok kararlı bir tutum içerisinde olduğu söyleniyor ancak HDP’nin kapatılmasıyla ilgili tutum sergilemediği eleştiriliyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?”

Burada öncelikli olan, iktidar açısından silahlı mücadeleyle PKK’yı bitirmektir. Hükümet, 24 Temmuz 2015’ten beri hem yurt içinde hem yurt dışında harekâtlar yürütüyor ve PKK’yı içeride hendeklere gömdü. Dışarıda da son olarak Pençe-Kartal Harekâtı’nı görüyoruz. İran’ın iş birliği de devreye girdi, çok başarılı sonuçlar alınıyor ama bunun tamamlanması için HDP’nin kapatılması gerekir. Tabii HDP’yi kapatacak makam AK Parti değil; Yargıtay Başsavcılığı’nın dava açması üzerine Anayasa Mahkemesi kapatma yetkisine sahiptir. Siyasi Partiler Kanunu’nun 100. maddesi, C fıkrasına göre hükümetin Yargıtay Başsavcılığı’ndan kapatma davası için talepte bulunma hakkı ve sorumluluğu vardır. Hem hükümet olarak hem de parti olarak bu başvuruyu yapabilirler. Biz de “Niçin bu hakkını ve sorumluluğunu yerine getirmiyor?” diye soruyoruz ve eleştiriyoruz. Kapatma davası, teröre karşı mücadelede kesin sonuç almak için şarttır. Bir yandan Mehmetçik savaşacak, teröristleri etkisiz hâle getirecek; öbür yandan siz onları mecliste, belediyelerde destekleyeceksiniz. Olmaz böyle. İçişleri Bakanlığı kayyum atayarak PKK güdümündeki belediyeleri terör örgütünün elinden alıyor; bunu parti planında da yapmak lazım.

“Türkiye’de tek adamlık sistemi var, bu sisteme güvenmek büyük bir hata olur ve siz de bu sistemi destekliyorsunuz.”

Biz hiçbir şeyi desteklemiyoruz; biz partimizin programının olduğu yerde mücadele ediyoruz. Hangi cephedeyiz? PKK ile mücadele cephesinde, FETÖ ile mücadele cephesinde, Amerikan emperyalizmine karşı ülkemizin bağımsızlığını savunma cephesinde… Biz 50 yıldır oradayız. Şimdi terk mi edelim bu mevziyi? Tayyip Erdoğan’a karşı çıkacağız diye PKK’nın veya FETÖ’nün yanına mı geçelim? Bugün Türkiye’de iki temel strateji vardır. Birincisi; Tayyip Erdoğan’ı devirmeyi hedefleyen, “tek adam diktatörlüğü” söylemi üzerinden Amerika, FETÖ ve PKK ile beraber yürütülen stratejidir. İkincisi ise Türkiye’nin bugün en önemli sorunu olan vatan bütünlüğü ve teröre karşı mücadelede; Amerikan emperyalizmine, PKK ve FETÖ terörüne karşı, bu mücadelenin içinde yer alan AK Parti ve MHP ile birlikte olmaktır. AK Parti ve Milliyetçi Hareket Partisi, bugün teröre karşı tavır alıyor, terörün üzerine yürüyor. Biri hükümet, diğeri ise hükümetin ortağı olarak, Cumhur İttifakı mensupları sıfatıyla bölücü terörle, FETÖ ile ve Amerikan emperyalizmiyle cephe cepheye geliyorlar.

Şimdi Vatan Partisi ne yapsın? Öbür tarafa mı geçsin? “FETÖ ve PKK ile beraber tek adam diktatörlüğü var” diyerek, Amerika ile birlikte Tayyip Erdoğan’a karşı mı mücadele etsin? Bakın, bu “tek adam diktatörlüğü” lafını Amerika icat etti. Bunu söyleyenleri uyarıyorum; bu, Türkiye halkının içinden çıkan bir slogan veya siyasi hedef değildir. Daha yeni Alman Dışişleri Bakanı Heiko Maas, Türkiye’de “otoriter rejim” olduğunu söyledi. Bugün Macron da ona benzer şeyler söylüyor. Alman vakıflarına, Avrupa ve Amerika’nın önde gelen yayın organlarına baktığınızda bir “tek adam diktatörlüğü” edebiyatı görürsünüz. Bunu Saddam Hüseyin’e de yaptılar; “diktatör” dediler ve Irak’ı işgal ettiler. Kaddafi’ye “diktatör” dediler, Libya’yı işgal edip parçaladılar. Beşer Esad’a “diktatör” dediler, Suriye’yi işgal etmeye kalktılar ama beceremediler. Kim bu sloganı ve siyaseti gündeme getirdi? Ben neyin kuyruğuna takılıyorum? Hangi cepheye dahil oluyorum? Bunlara bakmadan öne sürmek ciddi ve sorumlu bir tavır değildir. Bu düşüncelere sahip yurttaşlarımızı uyarıyorum; ben Türkiye’de “tek adam diktatörlüğü” diye bir şey görmüyorum.

Bakın, Türkiye nereden nereye geldi? 2014 öncesinde Vatan Partisi FETÖ’ye karşı mücadeleyi savunuyordu ve FETÖ’nün zindanlarındaydı. Vatan Partisi, “Amerikan emperyalizmine karşı bölge ülkeleriyle, Rusya ve Çin ile iş birliği yapalım” diyordu. Türkiye bugün o noktaya geldi. Eğer Türkiye’yi yöneten “tek adam” olsaydı, ABD ile iş birliğinde ısrar ederdi veya FETÖ ile ittifakta ısrar ederdi. Sayın Tayyip Erdoğan, ne zaman Amerika’nın karşısına dikilince, FETÖ ve PKK’nın üzerine yürüyünce bu “tek adam” feryatları başladı. Bu feryatlar PKK’dan, FETÖ’den ve onların senaryolarına eklemlenen Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti, Ahmet Davutoğlu ve Babacan çevresinden, Saadet Partisi’nden yankılanıyor. Gerçek olan şudur: Türk devleti ve hükümeti, kendilerine karşı olan odakların üzerine yürüdüğü için bu karalama kampanyasıyla karşı karşıyadır.

Türkiye’de artık Vatan Partisi’siz bir tartışma yapılamıyor. Çünkü halk, sistemi temsil eden ve Türkiye’yi borç batağına sürükleyen, üreticiyi kambur gören, tarımı ve sanayiyi perişan eden çevreleri dinlemekten bıktı. Vatandaş çözüm arıyor ve çözümü Vatan Partisi’nde görüyor. Televizyonlarda Vatan Partisi temsilcileri çıktığında izleme oranları yükseliyor; yöneticilerimiz reytingleri artırdığı için kanallar bizi tercih ediyor. “Doğu Perinçek iktidar bloğunun doktrin yazarıdır” iddiası ise tamamen gerçek dışıdır. Cumhur İttifakı’nın kendi doktrinlerini oluşturacak birikimi, tecrübesi ve kadroları vardır. Bu tür söylemler, Vatan Partisi ile vatansever diğer partiler arasına fitne sokmak amacıyla belli merkezlerden üretilmektedir. Bizim doktrinimiz 60 yıldır geliştirdiğimiz Vatan Partisi’nin doktrinidir ve bu doktrin hızla Türk milletinin doktrini haline gelmektedir.

(Soruya cevap olarak:) Biz 60 yıldır vatan bütünlüğü cephesindeyiz, mevzimizi hiç kaybetmedik. 1991’de yaşanan süreçte, o dönem Amerika PKK’ya bağımsız devlet vaat ederken, biz de “Ayrılmayın, bizim yanımızda kalın, size bazı haklar verelim” şeklinde yanlış bir muhakeme yürüttük. Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı dönemindeki bazı mektuplarından esinlenen bu yaklaşım bir hataydı ve Vatan Partisi bu hatanın öz eleştirisini yıllar önce yapmıştır. Ancak bu, bizim bölünmeye karşı duruşumuzun bir hatası değil, birliği sağlama yöntemindeki yanlış bir muhakemeydi. Cumhuriyet Halk Partisi’ne de geçmişte aynı hataya düşmemeleri için uyarıda bulundum; “Kürt vatandaşlarımızı yanımızda tutmak için özerklik veya federasyon vaat etmek çok yanlıştır” dedim.

Libya ve Doğu Akdeniz konusundaki gelişmelere gelince; İran’ın, Rusya’nın ve Filistin’in bu süreçteki tavırları çok olumludur. Özellikle İran’ın üst düzey askeri kanadından gelen “Libya Ulusal Birlik Hükümeti’ni destekliyoruz” açıklaması, Türkiye’nin bölgedeki meşruiyetini güçlendiren çok önemli bir gelişmedir. Türkiye, askeri ve siyasi desteğiyle Libya’da başarı kazanmaktadır ve bölgedeki bu ittifak arayışları, Türkiye’nin dış politikadaki kararlı duruşunun bir sonucudur. Hafter’in gittikçe zayıflaması, elindeki alanları kaybetmesi ve ağır yenilgilere uğramaya başlaması, Libya’nın toprak bütünlüğünün silahla sağlanması yönünde çok önemli gelişmelerdir. Bir kere şunu görmeliyiz; Libya’nın toprak bütünlüğü ancak silahla sağlanır; anlaşmalarla, ateşkeslerle sağlanamaz. Hele birçok aşiretin bulunduğu, farklı otorite eğilimlerinin ve merkezkaç kuvvetlerin olduğu böyle ülkelerde, en sonunda bir kuvvet çıkar ve o kuvvet diğer bütün otoritelerin üstünde bir otorite olarak ülkeyi bütünleştirir. Bunun yolu da silahtan geçer. Yani başka türlü Libya’nın bütünlüğü sağlanamaz. Bütün ateşkes çağrıları ve barış demeçleri, aslında silahla bu işin çözüleceğini görmeyen veya Libya petrolünün çıkmasını istemeyenlerin tavırlarıdır.

Bunun izahını yapayım: Libya’nın petrolünün çıkmasını istemeyenler var. Mesela Suudi Arabistan, Amerika Birleşik Devletleri ve petrol fiyatlarını manipüle etmek isteyen bazı ülkeler… Libya petrolü çok değerlidir; dünyanın en kaliteli, düşük maliyetle elde edilen ve zengin yataklara sahip petrolüdür. Profesör Doğan Perinçek, yer bilimci ve dünya çapında bir petrol uzmanı olarak Libya’da uzun yıllar çalışmıştır. Kendisi, Suudi Arabistan, Kuveyt, Avustralya gibi ülkelerde hocalık yapmış ve büyük şirketlere danışmanlık vermiş, Türkiye Petrolleri’nden yetişmiş değerli bir bilim insanıdır. Doğan Perinçek, toplantılarımızdan birinde Libya petrolünün neden çıkarılmak istenmediğini çok öğretici bir şekilde ifade etmiştir.

Libya ancak silahla bütünleşir. Barış olsun, ateşkes olsun, “durun, yapmayın” dediğiniz an, Libya petrolünün çıkmasını engellemiş oluyorsunuz. Bir otorite gelip Libya’yı birleştirirse, ülkenin ekonomisi mesafe alacak ve petrol daha verimli bir şekilde üretilecektir. Bunu istemeyenlerle isteyenler arasında bir mücadele var; bunu görmemiz lazım. Son dönemde İran’ın bu konudaki ağırlığını daha fazla koyması iyi bir gelişmedir. Türkiye ve İran, Rusya’nın bu konulardaki tereddütlerini ve bocalamalarını aşması için ona yardımcı olabilirler. Bu şarttır. Çünkü Türkiye-İran-Rusya denklemi, Batı Asya ve Doğu Akdeniz’deki sorunların çözümünde bir anahtardır. Bu denkleme Suriye de dâhildir ve Mısır da kazanılmalıdır.

Mısır’ın karşı tarafa itilmesi, hükümetimizin hatalı siyasetlerinden ileri gelmektedir. Mısır’a yönelik düşmanca tutumlar, Mısır’ın Türkiye’nin yanında yer almasına olanak tanımamaktadır. Halbuki Mısır yetkilileri de görüyorlar ki Yunanistan ile beraber olduklarında, Yunanistan’ın dayattığı anlaşmalarla münhasır ekonomik bölgede çok ciddi kayıplara uğruyorlar. Güney Kıbrıs’ı bir ada değil de bir kara devleti gibi tanımlayıp ona 200 kilometrelik kıta sahanlığı verdiğiniz zaman, Doğu Akdeniz’in sahibi Rum yönetimi gibi 400-500 bin nüfuslu bir avuç yer oluveriyor. Bunu kimse, ne Mısır ne İsrail ne de Suriye kabul eder. Türkiye, Mısır’a elini uzatırsa Mısır buna hazırdır. Merhum Amiralimiz Soner Polat, parti heyetimizin başkanı olarak Mısır’a gittiğinde, oradaki yetkililerden ve parti liderlerinden çok anlayışlı tavırlar görmüştü. Türk devleti, Soner Polat’ın izlediği yöntemi uygulamalı ve Mısır’ı ikna etmelidir.

Suriye ile ilgili bir gelişme; Dışişleri Bakanı Velid Muallim “Libya’da Hafter tarafındayız” diye açıklama yaptı. Bu büyük bir yanlıştır. Hafter’in yanında Amerika ve Fransa varken, Suriye’yi bölmeye çalışan güçlere karşı Suriye’nin Hafter’i desteklemesi siyaseten hatalıdır. Ancak “Suriye yanlış yapıyor” deyip parmağımızı uzatmakla devlet yönetilmez. Suriye’yi doğru mevziye getirmek bizim sorumluluğumuzdadır. Beşar Esad’a yönelik “katil” gibi söylemlerde ısrar edersek yanlış sonuçlara yol açarız. Geçmişte Suriye PKK’yı desteklemişti çünkü biz de oradaki Müslüman Kardeşler isyanlarını desteklemiştik. Hataların giderilmesinde kendimizi merkeze koymalı ve sorumlu davranmalıyız. Atatürk, Fransa ile İngiltere’nin arasını açarak, Ankara Antlaşması ile Fransızları İngilizlerden koparıp Kurtuluş Savaşı’nı zafere ulaştırmıştır. Siyaset ve akıl bunu gerektirir.

Karadeniz’den Umman Denizi’ne kadar uzanan coğrafyada; Kırım, Abhazya, Ege, Libya, Kıbrıs, Doğu Akdeniz, Suriye, Irak, Filistin ve Karabağ gibi bölgelerdeki tüm anlaşmazlıklar aslında bütüncül bir cephedir. Hepsinde Türkiye’yi tehdit eden tek bir güç vardır: Amerika ve İsrail. Dolayısıyla bu cephelerde ittifak yapabileceğimiz müttefik potansiyelimiz olan İran, Rusya, Irak, Suriye, Lübnan, Filistin ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile stratejilerimizi uyumlu hale getirmeliyiz. Bir yerde Rusya ile, başka yerde Amerika ile yan yana gelip “dans etmek” strateji değildir; bu durum kazanım sağlamaz, aksine etkisizleştirir.

Kırım meselesinde de gerçekçi olmalıyız. Kırım’ın geleceği Ukrayna ile Rusya arasında bir tercihe dayanıyorsa ve halk referandumla %94 oranında Rusya’dan yana oy kullanmışsa, Türkiye’nin menfaatleri bu gerçeklik zemininde ele alınmalıdır. Vatan Partisi olarak 10 maddelik bir plan hazırladık. Bu planın ana ekseninde; Kırım’ın Rusya toprağı olduğunun kabulü, Karabağ’daki Ermeni işgalinin son bulması, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınması ve Abhazya Cumhuriyeti’nin tanınması yer alıyor. Bu maddeler Türkiye’nin lehinedir. Biz bu planı İranlılara ve Suriyelilere sunduğumuzda, olumlu geri dönüşler aldık. Suriye’nin toprak bütünlüğünün sağlanması ve terör faaliyetlerinin son bulması da bu programın ayrılmaz bir parçasıdır. Bölünme olmayacak; Kürdistan gibi Suriye’yi parçalayan girişimlere izin verilmeyecek. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti tanınacak. Suriyeliler de “Resmi devlet olarak bu planı olumlu görüyoruz” dediler. Rusya’dan Sayın Alexander Dugin Ankara’ya gelmişti; 4-5 saat bu planı tartıştık. Onlar da “Karabağ ile ilgili madde aşamalı olarak hayata geçer ama geri kalan hepsini kabul ediyoruz, çok doğru bir plan” dediler. Vatan Partisi olarak Rusya, İran, Suriye ve Abhazya gibi bölgemizdeki çok önemli ve ağırlıklı ülkeleri bu plana kazanan faaliyetler yürüttük. 10 maddelik bir plandır ama temeli şudur: Kırım’dan, Kuzey Karadeniz’den Umman Denizi’ne uzanan tek bir cephe var. Karadeniz, Hazar, Ege, Akdeniz ve Umman Denizi; bütün bu denizlerin içinde kalan kara parçalarındaki anlaşmazlıkları, Türkiye olarak bütüncül bir stratejiyle çözebiliriz. Strateji bütüncül olur; parçalara uygulanırken özgün siyasetler geliştirilir ama stratejinin kendisi bir bütündür.

Hükümetimizin bütüncül bir stratejisi yok. Örneğin Ukrayna meselesinde; Türk Tatarların lehine değil, Ukrayna’yı kollayan bir tavır sergiliyor. Hiçbir Türkiye Cumhuriyeti yetkilisi, Kırım’da Ukrayna’nın elini güçlendirecek bir siyaseti kabul ettiremez. Ukrayna Cumhurbaşkanı geldi, birtakım şovlar yaptı; bir Cumhurbaşkanı’na yakışmayacak şekilde bizim yöneticilerimizi bir emrivakiyle ayağa kaldırıp şehitler adına saygı duruşunda bulundurdu. Rusya ile savaşıyorlar, o savaştaki kayıpları için Türk Cumhurbaşkanı’nı ayağa kaldırıyorlar. Nezaket gereği kalkılıyor ama kalkmamak gerekir. Bu bütüncül bir strateji değil. Ukrayna ile ticaretimiz devam eder ama Kırım konusunda Ukrayna’yı destekleyemeyiz; o zaman oradaki Kırım Türklerinden kopuyoruz. Doğu Akdeniz’de veya Libya’da Amerika ile iş birliği yapalım diyoruz ama Amerika senin karşında ve Hafter’i destekliyor. Amerikan devletinin stratejik kuruluşu RAND Corporation, Türkiye’de Tayyip Erdoğan yönetimini devirmek için 260 sayfalık strateji yazmış. Amerika “Tayyip Erdoğan’ı devireceğim” diyor; sen o zaman Libya’da onlarla nasıl beraber olacaksın?

Birinci Dünya Savaşı derslerini hatırlayalım. Süveyş’te Rusya’yla, başka yerde İngiltere’yle beraber olunabilir mi? Bütün cephelerde Almanya’yla beraber Rusya’ya, İngiltere ve Fransa’ya karşıydın. Başka türlü olması mümkün değildi. İttihat ve Terakki yöneticileri savaştan önce İngiltere, Fransa ve Rusya’ya gidip “Sizinle birlikte olmak istiyoruz” dediklerinde aldıkları cevap “Biz sizi parçalayacağız” oldu. Gerçekçi olalım; Almanya ile beraber vatanımızı savunma çizgisine girdik, doğru olan oydu.

RAND Corporation raporu, herhangi bir insanın değil, Amerikan devletinin raporudur. Amerikan devleti, strateji üretirken ve uygularken bu raporlardan yararlanır. Ocak 2020’de çıkan bu raporda, Tayyip Erdoğan yönetimini devirmek için Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti ve HDP’yi bir araya getirmeyi hedefleyen senaryolar var. Kamuoyumuzun bunu çok iyi bilmesi lazım; darbe tezgâhları, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı operasyonlar ve devlet kademeleri arasına fitne sokma çabaları, Amerikan siyasetinin bir parçasıdır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan başkanlığında toplanan Yüksek İstişare Kurulu’nda, “Ermeni soykırımı” yalanına karşı Türkiye’nin haklılığını anlatmak için özerk ve sivil kurumlar oluşturma eğilimi oluştu. Cemil Çiçek gibi tecrübeli bir devlet adamının bu işin başında olması çok faydalı. Biz, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) üç dava kazanmış bir ekip olarak, tecrübemizle bu çalışmalara katkıda bulunmaya hazırız. AİHM, “Ermeni soykırımı emperyalist bir yalandır” dememizi ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirdi. Eğer yanlış bir stratejiyle, Ermenileri hedef alarak yürüseydik davayı kaybederdik. Hedefi emperyalizm olarak belirlediğimiz için başarıya ulaştık.

Ahmet Davutoğlu’nun, “Polis operasyonunda Kur’an-ı Kerim tefsirleri suç unsuru sayıldı” şeklindeki ifadeleri tam Davutoğlu’na yakışan yalanlar ve iftiralardır. Türkiye’de hiçbir zaman Kur’an-ı Kerim veya tefsiri bir suç unsuru değildir. Ancak siz Kur’an’ı saptırıp FETÖ’nün bir yorumu haline getirirseniz, o FETÖ’nün suçu kapsamında bir kanıt olabilir. Davutoğlu, FETÖ’yü kurtarmak için ne yapacağını şaşırmış durumda.

Zonguldak’tan Satılmış Kaya isimli izleyicimizin, Atatürk’ün 23 Nisan’ı çocuk bayramı yaparken veya Kürtlere özerklik vaat ederken hata yaptığına dair benim ifadelerimle ilgili sorusuna gelince: Ben “Atatürk hata yaptı” demedim. Atatürk’ün 1922-1923 yıllarında, Irak-El Cezire Komutanlığı’na yazdığı yazılarda ve İzmit basın toplantısında Kürtlere mahalli idare veya özerklik verilmesi yönünde beyanları olduğunu belirttim. Bunların hata olduğunu söylemedim, dönemin koşullarında Kürtleri kazanmak için gündeme getirilen siyasetler olduğunu anlattım. Kitabımda; benim yayınladığım, benim imzamı taşıyan “Kurtuluş Savaşı’nda Kürt Politikası” kitabında bunun bütün belgeleri var. Lütfen onu da gösteriniz. Bu bir. Ben orada “Atatürk hata yaptı” demedim.

İki; 23 Nisan’ı çocuk bayramı yapmak hatadır, kim yaparsa yapsın. Yani Atatürk yapmadı, onu da söyleyeyim. 23 Nisan’ı çocuk bayramı yapan Atatürk değil. 23 Nisan ne zaman çocuk bayramı oldu? 12 Mart döneminde… Pardon, 1980’den sonra Kenan Evren yönetimi sırasında çocuk bayramı oldu. O zamana kadar çocuk bayramı değildi; çocuklar kutluyor, kumbara taşıyor falan. Bunu Şule Perinçek, Teori Dergisi’nde çıkan yazılarında çok etraflı olarak belgeleriyle anlattı. Atatürk zamanında henüz çocuk bayramı olmuyordu. Çocuklar kutluyordu ama Atatürk zamanında çıkan kanunla o, “Milli Egemenlik Bayramı” idi, çocuk bayramı değil. Bu, Kenan Evren yönetimine kadar böyle geldi; onun döneminde “Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı” haline getirildi. Atatürk’ün yaptığı bir olay yok bunda.

İkincisi, Milli Egemenlik Bayramı’nı Atatürk çocuk bayramı yapsaydı da yanlış yapmış olurdu. Atatürk yanlış yapmaz diye bir şey yok; yanlışa yanlış, doğruya doğru denir. Milli Egemenlik Bayramı’nı çocuk bayramı yapıp balonlaştırmak büyük hatadır. Çocuk bayramı yapacağımız başka gün mü yok? Çocuklarla ilgili tarihi bir gün belirlenir, o çocuk bayramı olur. Ama 23 Nisan bizim devrim bayramımızdır, Milli Egemenlik Bayramı’dır; Türk devriminin en önemli günüdür. Çünkü 23 Nisan’da Millet Meclisi kuruldu, iktidar padişahın elinden alınıp milletin eline geçti. 23 Nisan 19 Mayıs’tan çok daha önemlidir, 30 Ağustos’un önünü açmıştır. Ankara’da devrimci bir meclis kurduğumuz, halkı seferber ettiğimiz için 30 Ağustos zaferini kazandık. Türk devriminin bir gününü belirleyecek olursak, o 23 Nisan 1920’dir.

“Efendim çocuklar kıymetli değil mi?” Çocuklar tabii ki kıymetli, bunu tartışmıyorum. Ama 365 gün içinde kala kala 23 Nisan mı kaldı? Vatan Partisi iktidara geldiğinde, 23 Nisan yeniden milli egemenlik ve devrim bayramı olarak kutlanacak. “Atatürk yapmış olsa bile” diyorum, yine yanlıştır. Yanlış, yanlıştır. Hazreti Muhammed de Kur’an-ı Kerim’de uyarılmıştır; hataları düzeltilmiştir. “Peygamber hata yapmaz, Atatürk hata yapmaz” bunlar yanlış şeylerdir. Biz bilimseliz; gerçeklerle kanıtlanan bilgiler doğru, kanıtlanmayanlar yanlıştır. İnsan beşerdir, hata yapar; Atatürk de, Lenin de, Mao da, Hz. Muhammed de hata yapmıştır. Atatürk’ün arkasına saklanarak yanlışları savunacak değiliz.

23 Nisan’ı çocuk bayramı yaparak bir milli devrim gününü yok ediyorsunuz. Çocuklar geleceğimizdir, ayrı mesele ama milli devrim günümüzü çocuk bayramına kurban etmeyelim. Atatürk zamanında hiçbir kanunda çocuk bayramı ifadesi yoktur; bu, Kenan Evren yönetiminin yaptığı bir değişikliktir.

Efendim, izleyicilerimizden küçük bir ricam var. Soruları tasnif ederek seçiyoruz ama argo ve hakaret kullanınca soruyu daha dikkat çekici hale getirmiyorsunuz. Nitelikli sorular geldikçe, karşı fikir bile olsa okumaya özen gösteriyoruz; hakaret cümlesini çıkararak sorabiliriz.

Sayın Ahmet Sarı, “Perinçek halka ihanet ediyor, 38 hırsızlık dosyasını açıklamayıp onun üzerinden oynuyorsunuz” demiş. Sayın Ahmet Sarı, hemen bana o 38 hırsızlık dosyasını yollayın. Türkiye’nin gündemine getireceğim. İster Doğu Perinçek’in, ister Vatan Partisi’nin, ister başkasının olsun; bana o dosyaları yollayın. Hemen yarın bekliyorum, yollayamazsanız sonraki gün, iki ay sonra, iki sene sonra yollayın; mutlaka bekliyorum. Namuslu, sözünün eri bir insansanız o dosyaları gönderin, ben de gereğini yapayım. Vatan Partisi programında “Yolsuzluk Mahkemeleri” kuracağız diyoruz. Bu mahkemelerde soruşturmalar üç, yargılamalar altı ayı geçmeyecek; yolsuzluk yapanların mallarına el konulup kaynaklar millete geri dönecek. 38 dosya mı, 18 dosya mı, hiç fark etmez; bekliyorum.

Gelecek hafta Sinan Bey, sizden rica ediyorum, bu dosyalar geldi mi diye bana sorun. Kamuoyunu aydınlatalım.

Bir izleyicimiz, “Herkes Cumhurbaşkanı Erdoğan için diktatör diyor, biz demeyelim mi?” diye sormuş. Kimmiş herkes? Amerika mı, Almanya mı? Atatürk’e de diktatör dediler. Biz diktatör olup olmadığını Amerikalılardan mı öğreneceğiz? Ben devlet teorisi hocasıyım; Tayyip Erdoğan’a diktatör demek, kavramı bilmeyenlerin ifadesi olabilir.

Sayın Halil Bozkır, “Bu tek adam diktatörlüğü değilse nedir?” diye sormuş. Hitler, Mussolini, Pinochet, Suharto gibi rejimler tek adam diktatörlükleri olarak tanımlanabilir. Onlar bile aslında tam tek adam değil, belli bir sınıfın veya zümrenin diktatörlüğüdür. Türkiye’de Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar açıkladı; 24 bin FETÖ bağlantılı kişi ordudan atıldı, on binlerce kişi yargıdan ve polisten temizlendi. FETÖ’ye karşı mücadele daha nasıl olur?

Sayın izleyicimiz, “Perinçek neden üçüncü ortak olarak AKP’nin yanında olduğunu açıkça söylemiyor?” demiş. Biz ortak değiliz ki, ortağız desek gerçek olmaz. Cumhur İttifakı’nın içinde değiliz, bir ortaklık anlaşmamız yok. Ama aynı gemideyiz. 23 Eylül 2018’de aldığımız kararla; Türk milleti, ordusu, polisi, FETÖ ve PKK’ya karşı mevzilenen AK Parti ve MHP ile aynı cephede olduğumuzu söylüyoruz. Aynı gemide olmakla hükümet ortaklığı farklı şeylerdir. Biz vatan savunması cephesindeyiz. Bu, dış güçlere karşı fiili bir durumdur. Alper Bey bir soru göndermiş; Twitter üzerinden ulaşmış bize. Genel Başkan’a bol sıhhatler dilerim. 1980 öncesi dönemde Çocuk Bayramı olmamasına rağmen çocuklar 23 Nisan tarihine neden önem veriyor? Bunu sorar mısınız? Yani resmen kanun olarak “Çocuk Bayramı” haline getirilmemekle beraber Türkiye’de bir uygulama başlamış. Şule Perinçek’in Teori Dergisi’ndeki yazılarında, bütün gazeteleri ve resmi metinleri inceleyerek tarih boyunca bunu anlatıyor. Yani o yanlış bir şey değil. Milli Devrim Bayramı’nda çocukların sahneye çıkması, Çocuk Esirgeme Kurumu’na para toplamaları, çeşitli faaliyetlere katılmaları, gösteriler yapmaları… Bunlar yanlış şeyler değil.

Ancak bu bayram Milli Egemenlik Bayramı iken, yeni bir kanun çıkarıp “Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı” haline getirilmesi Kenan Evren ile birlikte oluyor. Soruya da cevap vermiş oluyorum. O bir milli devrim bayramı, milli egemenlik bayramı olduğu için toplumun çeşitli kesimleri o bayrama katılıyorlar. Çocuklar burada öne çıkıyor. Bu arada çocukları teşvik eden çeşitli beyanatlar falan oluyor ama resmi bir devlet kararıyla, bir kanunla o “Çocuk Bayramı” ilan edilmiyor. Kenan Evren zamanında yapılıyor.

Muhtemelen HDP’ye oy veren ya da HDP’li bir izleyicimiz mesaj atmış. Okuyorum: “Bakın Doğu Perinçek’e kimse güvenmiyor ve inanmıyor. 6 milyon oy almış bir HDP var. HDP’yi hiçbir güç kapatamaz. Türkiye’de HDP demokratik bir partidir. Perinçek, Apo ile görüştü, resimleri var. Bunu da anlatsın. Biz bir kapatılır, 10 açarız. Bir ölür, bin doğarız. 40 senedir bitiremediniz. Perinçek cevaplasın.”

O zaman PKK neden bitmiyor? Bitiyor, bitecek. Bitecek ve bittiği zaman da bu sayın okuyucumuzla burada merhabalaşırız. Bir bitmeye doğru gidiyor, eziliyor. Türk Mehmetçiğinin ayağının altında PKK kalıyor. Ve tabii arkadaşımız da bunun farkında. PKK ile HDP’nin aynı şey olduğunu söylüyor. PKK bitirilemez diyor. 6 milyon vatandaşımız bizim vatandaşımızdır. Türk de biziz, Kürt de biziz; hepimiz Türk milletiyiz. O 6 milyon vatandaş da Türk milletinin parçasıdır. Bir kısmı köken olarak Kürt kökenli vatandaşımızdır veya kendisini Türk olarak tanımlayan vatandaştır. Ama hepsi Türk milletinin bir parçasıdır. O bakımdan hiçbir ayrım yapmıyoruz. Bizim partimizin programında da aynen şöyle yazıyor: “Türk de biziz, Kürt de biziz. Hepimiz Türk milletiyiz.” Kürt öteki değildir, Türk milletinin bir parçasıdır. Bunu belirtiyoruz. Ama göreceksiniz, PKK terör örgütü bitirilecektir. Bitirilmek üzeredir ve bitirilmesi zorunludur. Oradaki 6 milyon vatandaşımız da bu sayede özgürleşecektir. Onları tekrar uyarıyorum: Mehmetçiğe kurşun sıkanlara oy vermeyin, PKK’nın aleti olanlara oy vermeyin, Amerika’nın aleti olanlara oy vermeyin. Diyarbakır anneleri nasıl sesleniyorlar? “Bizim çocuklarımızı Amerikan piyonu, Amerikan uşağı yapamazsınız. O çocuklarımızı geri istiyoruz. Onları Amerika Birleşik Devletleri’nin menfaatleri uğruna ateşe süremezsiniz” diye gerçekleri haykırıyorlar. Ben de aynı gerçeği söylüyorum. 6 milyon oy veren vatandaşımıza diyorum ki; Amerikan emperyalizmine piyonluk edenlere oy vermeyin. Onları ikna edeceğiz ve ikna etmeye de başladık.

HDP kapatıldığında milletvekillikleri düşer mi? Hayır, milletvekillikleri düşmüyor. Eskiden şöyle bir hüküm vardı: Kapatılmadan doğrudan doğruya sorumlu olanların, yani kapatma kararında rolü olduğu kanıtlananların milletvekillikleri düşebiliyordu. Bu hüküm kaldırıldı. Ancak suç işlerlerse, yargılanıp kesin hüküm giyerlerse (ağır cezalık suçlarda bir yıldan fazla hüküm giymek şartıyla), bu hüküm Meclis’te okunduğu zaman milletvekillikleri düşer. Kapatma davası başka, ceza yargılaması başka; ikisini birbirinden ayırmak lazım.

Sadit Güneş sormuş: “Sayın Perinçek, diğer dünya halkları gibi Kürtlerin de kendi yönetimlerini kurmasına neden bu kadar karşısınız?” Bakın, Türkiye’deki Kürtlerin ayrı bir devlet kurmasına karşıyız. Türk milletini ve vatanını parçalayan o tür girişimlere kesinlikle karşıyız. İkincisi, Kürt vatandaşlarımızda kesinlikle böyle bir talep yok. Türkiye’de bir referandum yapalım; “Ayrı bir Kürt devleti kuralım” diyenler %2’yi bile geçmez. Bunu PKK da bilir. Dolayısıyla ayrı bir devlet kurmanın halka yaslanan bir imkanı yoktur. Ancak Amerika ile bu planlar yürütülür ama o da bozguna uğradı. Çünkü kurulacak o devlet, bir Kürt devleti değil; ikinci bir İsrail devleti, yani kukla bir devlet olur. Bugünkü Orta Doğu koşullarında bir Kürt devleti kurmaya kalktığınızda, bu sadece dört devletin (Türkiye, İran, Irak, Suriye) topraklarını parçalayıp orada kan dökmeye yarar. İnsanların tarlasını ekemez, hayvanını otlatamaz hale gelmesine ve göç etmesine neden olur. Yoksa oralarda bir Kürt devleti falan kurulamaz; o dengeler hiçbir şekilde yok. Çünkü Kürt halkının da öyle bir talebi yok.

Fatma Atacan İzmir’den sormuş: “Sayın Genel Başkan, Vatan Partisi’nin ülkeyi yöneteceğini söylüyor. Bunun ne zaman ve nasıl olacağını ikna edici bir şekilde açıklar mısınız?”

Bakın, 2014’ten beri yaşadıklarımız, Vatan Partisi’nin programının adım adım Türkiye’nin gündemine geldiğini ve Türkiye’ye yön verdiğini gösteriyor. 2014’te Silivri duvarını yıktık. Bizi hapse atmışlardı; FETÖ ve AK Parti koalisyonu bir gladyo tertibiyle Türk Silahlı Kuvvetleri komutanlarını ve Vatan Partisi’ni içeri almıştı. Biz o duvarı yıktık. Türkiye’yi özgürleştirdik, Türk ordusunu esaretten kurtardık. Bu bir başlangıçtı.

Arkasından 24 Temmuz 2015’te hükümet, PKK’nın üzerine silahla yürüme kararı aldı. 2010-2011 yıllarında Kürt açılımı yapılıyordu; o zaman Vatan Partisi “Bu iş silahla hallolur” diyordu. Türkiye, Vatan Partisi’nin dediği noktaya geldi. Fethullahçı Gladyo darbesi (15-16 Temmuz) geldiğinde, darbenin önlenmesinde Vatan Partisi kritik bir rol oynadı. Orduya ve millete görevlerini hatırlattık. Darbe ezip geçildi; bu Türkiye tarihinde Sakarya Savaşı kadar önemli bir olaydır. Türkiye, Gladyo’dan kurtuldu.

Arkasından Türk Silahlı Kuvvetleri, Amerika’nın İsrail koridoruna girdi (Fırat Kalkanı). Bu da yıllardır Vatan Partisi’nin savunduğu bir fikirdi. Zeytin Dalı, Barış Pınarı harekatları ve Türkiye’nin İran, Irak, Suriye, Rusya ve Avrasya ile buluşması… Şangay İşbirliği Örgütü’nü savunmamız… Tüm bunlara baktığımızda Vatan Partisi’nin programının, Türkiye’nin mecburi uygulaması gereken bir yol olduğunu görüyoruz. Biz iktidara geleceğiz derken, bunu Türkiye’nin yaşadığı süreçten ve somut olaylardan yola çıkarak söylüyoruz.

Uşak’tan Sayın Kemal Ulu “Parti çalışmaları için sizi bekliyoruz” diye davet göndermiş. Çok teşekkür ederiz. Son olarak, Ahmet Sarı Bey’in hırsızlık dosyalarını bekliyoruz. Gelsin o dosyalar, biz onları değerlendireceğiz, kamuoyunu aydınlatacağız ve yargıya ileteceğiz.

Değerli izleyenler, ilginiz, mesajlarınız ve sorularınız için çok sağ olun. Birazdan Gece Görüşü’nde Deniz Çağlayan karşınızda olacak. Mutlu günler dileriz efendim.

Paylaş