Çıkış Yolu • 17.06.2020

Çıkış Yolu • 17.06.2020

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Mutlu akşamlar efendim. Ulusal Kanal ekranlarına hoş geldiniz. Radyo frekanslarımızdan bizleri dinleyen dinleyicilerimize de hoş geldiniz diyoruz. Ulusal Kanal’da beklediğiniz program “Çıkış Yolu” ile yine sizlerle birlikteyiz.

Çok konu başlığımız var; gündemin özellikle sivri noktalarını ele alacağız. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’e, her hafta olduğu gibi hem bizim sorularımızı hem de sizlerden gelen soruları yönelteceğiz. Geçtiğimiz hafta program içerisinde sizlerden gelen sorulara ağırlık vermiştik, yine öyle yapmaya devam edeceğiz. Arkadaşlarım KJ’de soruları bize nasıl ulaştıracağınızı yazıyorlar; görüşlerinizi ve önerilerinizi oradan bizlere iletebilirsiniz. Program içerisinde onları sormaya özen göstereceğiz.

Konuğumuza da hoş geldiniz diyoruz. Efendim, hoş geldiniz.

— Merhabalar, hoş bulduk. Sesiniz gayet net geliyor, biz de sizi net duyuyoruz. Hazırsak başlayabiliriz.

— Tabii, buyurunuz. Hazırız.

Efendim, geçtiğimiz hafta özellikle HDP konusu çok tartışıldı. Sayın Hasan Korkmazcan’ın önderliğinde başlatılan bir imza kampanyası var ve kampanya tüm hızıyla devam ediyor. Özellikle bu kampanyadan sonra konu, Türkiye’nin ve HDP yöneticilerinin gündeminde daha fazla yer tutmaya başladı. Siz bu kampanyayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Ayrıca kampanyaya yönelik itirazlar ve olumlu-olumsuz fikirler de var, onları da size sormak istiyorum.

— Tabii, bütün izleyicilerimizi saygıyla, sevgiyle selamlıyoruz. Bingöl depremi nedeniyle kaybettiğimiz korucumuzun ailesine ve milletimize başsağlığı, yaralılarımıza da geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz. Umuyorum yaralar en kısa sürede sarılacak ve Bingöllü yurttaşlarımızla daha aydınlık günlerde hep beraber olacağız.

Şimdi bu kampanya çok güzel başladı. Bir kere Saldıray Berk gibi bir orgeneralimiz; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gururu olan, otoritesi, saygınlığı, askerliği, karakteri ve kişiliğiyle temayüz etmiş bir komutanımızdır. Kendisi aynı zamanda halk ozanımız Serdari’nin torunudur. Hasan Korkmazcan, Büyük Millet Meclisi eski başkan vekili ve Parlamenterler Birliği’nin onursal başkanıdır. Enis Öksüz gibi eski bakanlarımız, Ramazan Mirzalıoğlu, eski Milli Savunma Bakanımız Barlas Doğu ve eski Türk Tarih Kurumu Başkanımız Yusuf Halaçoğlu gibi isimler var. Yani saymakla bitmez; şehit aileleri, Cumhuriyet Kadınları Derneği Başkanı Sayın Tülin Oygür, Türkiye Gençlik Birliği Başkanı Sayın Yıldırım Gençer ve Osmanlı Ocakları’nın genel başkanı gibi pek çok isim imza attı. Sendikalarımızdan, özellikle Zonguldak eylemleriyle bilinen Genel Maden İşçileri Sendikası’nın eğitim ve genel örgütlenme sekreteri Tayfun Bey gibi büyük bir işçi lideri de aramızda.

Çok esaslı bir kadro bu kampanyayı başlattı. Bizler de Türkiye’nin vatanseverleri olarak; emekçi kesimi, çarşılar ve sanayicilerimizle birleştik. Ethem Sancak’ı da unutmamak lazım; o da Türkiye’nin önemli bir ismidir, BMC’nin başındadır, entelektüel değerlerini hepimiz biliyoruz. O da ilk imzacılar arasındadır. Böyle kuvvetli bir kadroyla Türk milletinin görüşünü metne döktüler. Özü şudur: Türkiye Anayasası’na ve kanunlarımıza göre HDP, bölücü terör faaliyetlerinin odağı haline gelmiştir, bu nedenle kapatılması gerekir. Zaten kısa süre önce iki HDP milletvekilinin PKK terör örgütü mensubu olduğu Yargıtay kararıyla kesinleşti ve milletvekillikleri düştü. Düşünün, milletvekilleri PKK mensubu! O bakımdan son derece haklı ve yerinde bir kampanya. Türk Silahlı Kuvvetleri PKK’yı inlerinde yok ederken, onlara yasal alanda göz açtırmamak, nefes alma borularını tıkamak lazım. Mecliste ve belediyelerde PKK istemiyoruz. O nedenle “HDP kapatılsın” kampanyası, terörle mücadelenin vazgeçilmez bir ayağıdır.

— Efendim, HDP’nin kapatılmasının terörle mücadeleye nasıl bir katkısı olacak sizce?

— Bakın, PKK terör örgütü iki ayakla yürüyor. Bir ayak silahlı terör hareketleri; mayın döşüyor, pusu kuruyor, el yapımı bomba koyuyor. İkinci ayak ise bu terör faaliyetine eleman ve mali kaynak bulan ayaktır. Diyarbakır annelerini görüyoruz; HDP’nin kapısında “Çocuğumuzu geri ver, Amerikan piyonu olarak evladımızı kullanamazsın” diyorlar. Yani HDP, PKK’nın asker toplama ve haraç toplama örgütüdür. Belediyeler aracılığıyla cenaze arabalarını, kamyonları, ekskavatörleri; yani PKK’nın lojistik ihtiyaçlarını karşılayan tüm araçları onlar sağlıyor. İçişleri Bakanlığı’nın bu konuda kocaman bir kitabı var; hepsi mahkeme kararları ve kanıtlarıyla sabit. Milletvekillerinin arabalarından PKK ile ilgili malzemeler çıkıyor, teröristleri saklıyorlar. HDP’nin içerisinde yasal zeminde faaliyet gösterdiğini sandığımız ama aslında PKK’nın vücuduyla bütünleşmiş bir yapı var. Ayak, beyinden ayrı bir iradeye sahip olamaz. Vücuda mesafe koyamaz. PKK’nın her iki ayağı da kesilmelidir; biri Mehmetçiğimiz tarafından silahlı alanda, diğeri ise hukuk yoluyla yasal alanda.

Burada görev yargıya, hükümete ve siyasi partilere düşüyor. Anayasa Mahkemesi kapatma davasına karar verecektir ancak konuyu oraya taşıyacak olan Yargıtay Başsavcılığı’dır. Yargıtay Başsavcılığı resen dava açabileceği gibi, Siyasi Partiler Kanunu’nun 100. maddesinin C fıkrasına göre; hükümet veya Meclis’te grubu bulunan partiler de Yargıtay Başsavcılığı’na başvurarak HDP’nin kapatılmasını talep edebilirler. Biz Vatan Partisi olarak şu ana kadar dört kez başvurduk, kanıtları sunduk. Şimdi Yargıtay Başsavcılığı çok önemli bir sorumluluğu omuzlarında taşımaktadır.

— Peki, bir yanıt geldi mi efendim? Hukuki süreç nasıl işliyor?

— Yanıt gelmez. Mahkemeler veya yargı kurumları, idare gibi başvurulara “yanıt” vermezler, hüküm kurarlar. Siz şikayette bulunursunuz, suç duyurusunda bulunursunuz; onlar değerlendirir ve ona göre karar verirler.

— İzleyicilerden gelen bir soru: Hükümetin veya Meclis’teki partilerin bu başvuruyu yapmaması bir ihmal midir?

— Hukuki bir sorumluluk yükleyemezsiniz ama siyasi sorumluluk vardır. Terörle mücadele ediyorsanız ve HDP’ye devlet bütçesinden 90 milyon TL veriliyorsa, bunun çaresi bellidir: Partiyi kapatırsınız, para da kesilir. Bunun dışındaki yakınmalar samimi değildir. Hangi siyasi kaygılarla bunu yapmıyorlar? Mesela CHP ve AK Parti, “ilkesel olarak parti kapatılmasına karşıyız” diyor. Eğer öyleyse, anayasadaki ilgili maddeleri değiştirin. HDP gibi PKK’nın uzantısı bir yapıya “yasal alanda faaliyet göster, militan topla, propaganda yap” demek teröre karşı mücadeleyi zayıflatır. Mehmetçik şehit olurken kara gözlüklerle cenazeye katılan siyasetçiler, o gözlüklerin ardındaki iki yüzlülüğü gizleyemezler. AK Parti hükümet olarak terörle mücadele ediyor, Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı harekatları başarıyla yapıldı. Ancak terörün siyasi ayağına dokunmazsanız, Mehmetçik temizler, HDP yeni eleman ve para yollar. Toplam bir mücadele yürütülmediği sürece kesin zafere ulaşılamaz. HDP’nin kapatılması, terör örgütünün ciğerlerine giden yolları kapamaktır.

— Efendim, bu arada bir mesajımız var; HDP önünde eylem yapan baba Sayın Süleyman Aydın mesaj göndermiş.

— Evet, tanıyorum. Çok değerli bir insanımızdır Süleyman Aydın. O, Diyarbakır kapısında, HDP’nin kapısında eylem yapan anaların, babaların mensuplarından biridir. Şöyle söylüyor efendim, mesajını da okumak istiyorum: “HDP Kürt’ün temsilcisi olsaydı, benim 15 yaşındaki oğlumu dağa göndermezlerdi. 5 yıldır oğlumdan haber alamıyorum. HDP yürüyüş kararı alıyor, CHP de destek veriyor. Eğer CHP samimiyse gelsinler bizim için Kandil’e yürüsünler, çocuklarımızı geri getirsinler.” diye de bir mesaj gönderdiler. Çok güzel söylemiş.

Evet, Ankara’ya değil, Kandil’e yürümek lazım. Ama tabii… Ankara’ya yürürsün; Ankara hukuk devletidir. Ondan sonra, “yollar yürümekle aşınmaz.” Ama Kandil’e yürürsen yolda seni haydutlar keser. Değil mi? Ankara’ya güvenirsin çünkü Ankara’da hukuk devleti var.

Efendim, “topyekûn mücadele” dediniz. Ben şunu sormak istiyorum: Geçmiş yıllarda, özellikle 90’larda -hep bugün HDP kapatılması kampanyasında da örnek olarak gösteriliyor- parti kapatılıyor, tekrar açılıyor. O yıllardaki mücadele topyekûn mücadele miydi, değil miydi? Bu merak edilen bir başlık.

Fakat sistem koruyor, en önemlisi bu. Amerika Birleşik Devletleri ile iş birliği yapan sistem; yani Amerika-Atlantik Sistemi’nin uzantısı olan Türkiye’deki sosyoekonomik ve siyasi sistem, kuruluşu hep PKK’yı, HDP’yi korudu. Bunu görmek lazım. Bir yandan Mehmetçik ve Türk Silahlı Kuvvetleri mücadele etti ama siyasi zemine baktığımız zaman hep orada PKK’nın koruyucuları oldu. Sistemde, mesela bu sözler de o korumanın bir parçası. “Efendim kapatılırsa bir daha açılır, kapatmanın faydası yok.” deniliyor. Bir daha açılabilir mi efendim peki? Kararlı bir topyekûn mücadele olsa, Vatan Partisi iktidarda olsa o tekrar açılabilir mi?

Atatürk döneminde düşünelim; Seyit Rıza isyanı oldu 1937-1938’de, Şeyh Said isyanı oldu 1925’te, Ağrı isyanları vesaire oldu, değil mi? O zamanki devrimci cumhuriyet yönetiminin tavrı neydi? Acımasız bir şekilde o isyanları bastırdı, kökünü kuruttu. Yine o dönemde aynı zamanda toprak reformu girişimleri, çeşitli okullar, öğretim kampanyaları, aydınlatma kampanyaları yapıldı ve köylümüze imkânlar sağlanarak Cumhuriyet’in en fakir olduğu zamanlarda bile bu meselenin çözümü için ekonomik boyutta da mücadeleler yürütüldü.

O dönemde, Mustafa Kemal Paşa’nın Türkiye’yi yönettiği dönemde, Seyit Rıza’nın veya Şeyh Said’in yasal partisi olabilir miydi? Veya bölücü terör yapmak için yasal parti kurulabilir miydi? Kurulamazdı. 1924 yılında kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası bile, “gericilikle ve bölücülükle ilişkisi var” diye kapatıldı. O dönemde bölücülüğün ve orta çağ güçlerinin Türkiye’yi bölme şansı olmadı.

Ancak 1980 sonrasına bakıyoruz; Amerika Birleşik Devletleri’nin iş birlikçisi olan hükümetler hep PKK’ya kol kanat gerdi. En yakınını hatırlayalım: 2010 yılında, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında “Kürt açılımı” yapıldı. Tayyip Erdoğan hükümeti döneminde PKK’ya örgütlenmesi, hendek kazması, vatandaşlarımızı aldatması ve diplomatik faaliyette bulunması için imkân sağlandı. O zaman Vatan Partisi olarak ne dedik? “Siz ne yapıyorsunuz? Terör örgütü daha kanlı eylemlere hazırlanıyor. Burada barışçı çözüm diye bir şey yok, bu milleti aldatmayalım.” dedik.

Karşımızda silahlı bir örgüt var ve o silahı ona veren Amerika Birleşik Devletleri’dir. PKK o silahı bırakmak istese Amerika bıraktırmıyor. Bunu da görelim; Amerika, Türkiye’de etnik veya yobaz terör örgütlerini kullanarak dayatmalarda bulunmak, Kürdistan adı altında ikinci bir İsrail devleti kurmak istiyor. PKK, Amerika’nın stratejik piyonudur. Onun için PKK’nın silah bırakması hayal. Irak’ı işgal etmeden önce Suriye’deydi PKK; Türkiye o dönem Suriye ile anlaşsaydı bu olayı 1990 öncesinde bitirme şansı vardı. Amerika geldikten sonra PKK tamamen onun kontrolüne girdi ve Amerikan stratejisine bağlandı.

Peki, PKK sadece Amerika’nın desteğiyle mi büyüdü? İçeride destek olmadı mı? Olmaz olur mu? Amerika bağımlı bir sistem olduğu için Türkiye’deki sistem; iş adamları, siyasi partiler, politikacılar ve kültür-sanat alanındaki iş birlikçileri PKK’yı himaye etti. Cumhuriyet Halk Partisi, Atlantik sisteminin en bağlı partisidir. 1991 seçiminde, PKK’nın 21 milletvekilini Meclise soktu. Bize de teklif ettiler, “Gelin, 4 milletvekilliği de size verelim, pazarlık yaparız.” dediler. Biz “Pazarlık falan yok.” dedik. Hatta Abdullah Öcalan, kendisini ziyaret eden Hasan Cemal ve Cengiz Çandar’a, “4 milletvekilliği teklif ettik, Doğu Perinçek tenezzül etmedi.” demiştir.

O 21 milletvekili, terör örgütünün Türkiye’de prestij kazanması ve halkı kandırması için büyük bir fırsattı. Zaten HDP yöneticileri ne diyor? “Biz Serok Öcalan’ın projesiyiz.” diyorlar. HDP’nin kurulmasına HDP’liler karar vermez, PKK karar verir. 91 seçimi öncesinde Murat Karayılan, Ankara’daki bir numaradan beni aradı. “Cumhuriyet Halk Partisi ile anlaştık, size de 4 milletvekilliği öneriyoruz, liste başı olun.” dedi. “Siz neden bahsediyorsunuz?” dedik. Bu derece ilişkiler kuruldu o zamandan beri.

Şimdi Türkiye, 2014’ten sonra Amerikan emperyalizmiyle kıran kırana bir mücadele dönemine girdi. 15 Temmuz’da bunu en sert şekilde yaşadık. Bu mücadelenin başarısı için eskisi gibi gevşek davranamayız. Devleti ve milletiyle topyekûn mücadele yapmamız gerekir. Sayın Savunma Bakanımız Hulusi Akar, Atatürkçü ve yetenekli bir komutandır; o da topyekûn mücadele istiyor. Diplomasiden ekonomiye her alanda PKK’yı kökünden bitirecek bir fırsat yakaladık.

HDP’liler, Mithat Sancar önderliğinde yürüyüş kararları alıyorlar. “Milyonları üreteceğiz” diye palavralar atıyorlardı ama halk onlardan tiksiniyor, bıktı. Urfa’dan, Şırnak’tan, Hakkâri’den arayan insanlarımız “PKK bitiyor” diyor. O yürüyüşlerde topladıkları 80-100 kişi. Halk onlardan vazgeçti, oy da vermeyecek.

“Kapatırsak büyür” tezi yanlıştır. Kapatırsanız küçülür, yok olur. Yasal olanakları ortadan kalktığı için itibarı sarsılır, eleman toplayamaz. Mehmetçik vurdukça HDP zayıflıyor; bu iki bacak, yani askeri mücadele ve yasal faaliyetin sonlandırılması, birbirini destekler. Teröriste yumruktan başka kullanabileceğiniz bir şey yok. Onlar iki ayakla yürüyorlarsa, biz iki yumrukla bastıracağız. Yasal alanda da kesinlikle fırsat tanınmaması gerekir.

HDP kapatılırsa oylar nereye gider? Güneydoğu ve Doğu’da CHP’ye hiçbir oy gitmez; kim HDP’ye karşı kararlı bir mücadele yürütüyorsa oylar oraya gider. HDP’nin içinden bile bizi arayıp şikâyet edenler var, Vatan Partisi’ne katılanlar var. Halk, kararlı Türkiye’yi gördüğü an desteklerini tamamen çekecektir. Yani oylar sanıldığı gibi HDP dostlarına değil, HDP’ye karşı mücadele eden, Türkiye’nin bütünlüğünü isteyenlere gidiyor diyorlar. Çünkü oradaki halk Türkiye’nin bütünlüğünü istiyor. Türkiye’nin bütünlüğü bozulduğunda başına gelecekleri; hem ekonomi hem de günlük hayattaki huzur ve barış bağlamında çok iyi biliyorlar. Bakın, Türkiye’de hiç kimse oralardaki terörden kaçıp Barzani bölgesine veya Suriye’nin kuzeyindeki PKK kamplarına gitmiyor. Nereye gidiyorlar? İstanbul’a, İzmir’e, Ankara’ya, Mersin’e, Adana’ya geliyorlar. Bu çok önemli; yani kendini güvenlik içinde bulacağı yerler Türkiye’nin büyük kentleri. Oralarda huzuru, barışı ve güvenliği buluyorlar. Niye Barzani’nin oraya kaçmıyorlar? Geçmişte toprağını işleyemeyen, dükkânını terör nedeniyle açamayan insanlar ne yapıyordu? Davarını, dükkânını satıyor; dengini yüklüyor ve şehirlere göç ediyordu. Hiç kimse o dönemde de başka taraflara gitmedi, PKK kamplarına sığınmadı.

PKK, milyonlarca insanı 1989-1990 yıllarında Türkiye’den Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyine taşıyarak birtakım provokasyonlar yapmaya çalıştı. Hiçbir vatandaş bunlara itibar etmedi. Bazıları “Nevruz patlamalarıyla isyan çıkacak, Türk devleti bu isyanları bastıracak, milyonlarca insan Suriye ve Irak’ın kuzeyine geçip PKK devletçiğinin nüfusunu oluşturacak” diye hayaller kurdu. O Nevruz ayaklanmalarını beceremediler; huzursuzluk yaşayan ve güvenlik arayan vatandaşlarımız ise İstanbul’a, Mersin’e, Adana’ya, Ankara’ya, İzmir’e geldi. PKK’nın hedef gösterdiği yerlere gitmediler.

HDP oyları hiçbir şekilde Türkiye’yi bölmek isteyenlere veya onların dostlarına, onlarla iş birliği yapanlara gitmez. Örneğin, orada yapılan anketlerde “HDP olmadığı zaman kime oy vereceksiniz?” diye sorulduğunda Cumhuriyet Halk Partisi’ne yüzde bir bile çıkmıyor. Terörle mücadelede güçlenen partilere baktığımızda, son seçimlerin kıyaslamalarını yaptığımızda AK Parti’nin oyları yükseliyor ama en çok da Vatan Partisi’nin oyları yükseliyor. Mesela son seçimde Vatan Partisi’nin Hakkâri’deki oyları on dört kat, Diyarbakır’da sekiz kat, Antep’te altı kat, Urfa’da sekiz kat, Mardin’de on kat büyüdü. Araştırdık, bu oylar nereden geliyor? Bunlar polis veya asker oyu mu? Hayır, lojmanlarda bir artış yok. Oy artışları köylerde, kasabalarda; özellikle yoksul ve orta gelirli vatandaşlarımızın oturduğu mahallelerde gerçekleşti.

Efendim, izleyici sorularıyla devam etmek istiyorum. Sayın İdris Göksu Diyarbakır’dan şu mesajı göndermiş: “HDP neden kapatılsın? Vatan Partisi’nden 100-200 kat daha fazla oy aldı. O zaman Vatan Partisi’ni kapatırsınız.” Şimdi bunlar çok yanlış. Eğer oy almak bir partiyi yasallaştırıyorsa size şunu söyleyeyim: Hitler, Almanya’da bu gaflet yüzünden iktidar oldu. Weimar Anayasası’nın sağladığı liberal olanaklardan yararlanarak önce %33, sonra %44-45 oy aldı ve iktidar oldu. Sonuçta ne yaptı? Almanya’yı kana buladı. Oy alıyor diye bir parti iyi olmaz ki; terör partisi oy alıyorsa, bu sadece tehlikenin büyüdüğünü gösterir. Kaldı ki oyları da düşüyor. Vatan Partisi, Ermeni soykırımı yalanını bitiriyor ama çok oy alan partiler bitiremiyor. Vatan Partisi Silivri duvarını yıkıyor ama onlar Türk Silahlı Kuvvetleri’ni esaretten kurtaramadı, o duvarı onlar örmüştü. 15-16 Temmuz darbesinin bastırılmasında en kritik rolü Vatan Partisi oynadı.

Tarihsel süreçleri oya bakarak anlayamazsınız. Hz. Muhammed’in Mekke’de çok oyu olsaydı, gidip Hira Dağı’ndaki mağarada saklanır mıydı? Atatürk’ün İstiklal Savaşı’nı başlatırken kaç oyu vardı? Tarihi misyonlara bakmak lazım. HDP, aldığı oy ne olursa olsun bölücü bir terör örgütüdür; kapatılmalıdır. Halk onlara baskıyla, tehditle oy verdiriyor. “Burada HDP’ye oy çıkmazsa sizi cezalandırırım, öldürürüm, her eksik oy için 500 bin lira vergi alırım” diyorlar. Türkiye bugün 10 milyon işsizle bu noktaya “çok oy alan” partiler sayesinde geldi. 1945’ten sonra “Küçük Amerika olacağız” diyerek bu ülkenin devrimcilerini, vatanseverlerini hapislere atanlar, fakiri fukarayı ezenler onlardı. Tarihteki büyük devrimci atılımlar çok oy alanlarla değil, az oy alan vatanseverlerle başlar ve zamanla büyür.

Sayın Nevzat Çağlayan Kırklareli’den “HDP’liler mi sorgulanmalı yoksa YSK mı?” diye soruyor. Yüksek Seçim Kurulu (YSK), seçimlerin hukuka uygun yürütülmesi için kurulmuş bir mahkemedir. YSK’nın “HDP’yi seçime sokmuyorum” deme yetkisi yoktur; hukuk neyi gerektiriyorsa onu yapar. Ancak Yargıtay Başsavcılığı, kapatma davası açmadığı için şu anda görevini yapmıyor. Onları da anlamak lazım; üzerlerinde bir kamuoyu baskısı var. Biz bu kampanyayı, başsavcılarımıza ve yargıçlarımıza cesaret vermek için açıyoruz.

Sayın Burhanettin İlyasoğlu İstanbul’dan “Kapatma yerine siyaset yasağı verilmesi gerekmez mi?” diye soruyor. Siyaset yasağı zaten suç işleyen kişilere veriliyor ama bu yeterli değil. Parti durduğu sürece diğer milletvekilleri faaliyetlerine devam ediyor. Bu, bataklığı kurutmadan sinekleri avlamaya çalışmaktır. Olayın ciddiyetini anlamamız lazım. Anayasa’nın 67, 68 ve 69. maddeleri, terör faaliyetinin odağı haline gelen partilerin kapatılacağını açıkça hükme bağlar. “Odak” kavramı, benim önerimle Siyasi Partiler Kanunu’na ve Anayasa’ya girmiştir. Bu, terör faaliyetinin partide yoğun bir şekilde yürütülmesi demektir. HDP bugün bu faaliyetlerin tam merkezidir.

Sayın Şükrü Özer, Atatürkçü Düşünce Derneği’nin imza kampanyasına tepkisiz kalmasını sormuş. İnsanlarımızın ezici çoğunluğu HDP’nin kapatılmasını istiyor. Kampanyayı yürütenlerin bu kitleye ulaşması gerekir. “AKP ve MHP neden kapatmaya yaklaşmıyor?” sorusuna gelince; onlar “ilkesel olarak parti kapatmaya karşıyız” diyorlar. O zaman anayasayı değiştirip bu maddeleri kaldırsınlar! Ancak terörle mücadele eden bir hükümetin, terör örgütünün siyasi uzantısını görmezden gelmesi kabul edilemez. Yakalanan teröristlerin ifadelerine bakın; hepsi HDP’nin mitinglerinde, bildirisinde, propagandasının etkisinde kalarak bu sürece girdiğini anlatıyor. HDP, terörün lojistik ve ideolojik merkezidir. Onun üzerine kandım; Türkiye düşmanı oldum, Türk düşmanı oldum, T.C. düşmanı oldum. Devlet düşmanı, Türkiye Devleti düşmanı oldum. Ondan sonra bir de beni kandırdılar; “Sana ayda bilmem ne kadar ücret vereceğiz, para vereceğiz, eline silahı vereceğiz” falan filan dediler. Bunları kim yapıyor? Yasal plandaki unsurlar yapıyor. Yoksa terör örgütünün kendisi halkla doğrudan, yaygın bir ilişki içinde değil. Bazı köylerle şurada burada ilişkisi var ama geniş milyonlarla ilişki kuran kimdir? Yasal örgütler. İnsanlar o ilişki ağı içerisinde kandırılıyor. O bakımdan bu örgütleri kapatmak çok önemli. Bir de onların varlığı terör örgütüne cesaret veriyor ve oraya doğru eğilimi olanlara da kuvvet veriyor. “Bunlar galiba başarıya ulaşacak” dedirtiyor. Türk devleti de bunlara karşı kararlı bir tavır içinde değil; bu tespitleri yapıyor.

Efendim, bir araya gidiyoruz. Yaklaşık bir saat oldu. Hem siz soluklanın hem de izleyicilerimizi biraz soluklandıralım. Değerli izleyenler, kısa bir ara. Efendim, Çıkış Yolu kaldığı yerden devam ediyor. Ekranlarını yeni açan izleyicilerimiz için tekrar anons edeyim: Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’e gündemdeki soruları yöneltiyoruz. Sizlerin sorularıyla devam ediyorduk, ben yine bir izleyici sorumuzla devam etmek istiyorum. İstanbul’dan Gökhan Kiper, “HDP’nin varlığı emperyalist güçlerin Türkiye’nin Akdeniz’deki haklarına karşı da iştahını oldukça kabartıp belirli avantajlar sağlıyor mu? Birleşmiş Milletler’de bile birçok konuda dezavantaj oluşturmuyor mu?” diye soruyor.

Tabii Türkiye’nin güvenliği açısından HDP’nin Türkiye’ye çok büyük problemleri var. Yani HDP’nin kayığı yok, donanması yok ama sonuç itibarıyla Türkiye’nin iç cephesini bozan bir örgüt. Askerlikte en temel mesele iç cephedir; kale içten yıkılır zaten. İç cephe sağlamsa dış cephede de başarı kazanılır. HDP ve PKK’nın rolü, Türkiye’de iç cepheyi zaafa uğratmaktır. Bakın, Türkiye’nin bütün vatan savaşı harekatlarına devamlı içeriden sabotaj yapan bir örgüt. PKK’nın üzerine yürürsün, baltalar. FETÖ ile savaşırsın, baltalar. FETÖ kazansaydı PKK ve HDP hükümete katılacaklardı. Barış Pınarı Harekatı’nı yaparsın, baltalar; ordunun içinde bozgunculuk yapar. Afrin ve Zeytin Dalı harekatlarını yaparsın, yine baltalar. Türkiye’de milli ortak ruhu, ortak sevinçleri, ortak acıları paylaşmayan ve onu devamlı bozmaya çalışan bir kara propaganda örgütü aynı zamanda. O bakımdan Türkiye’nin bütün cephelerinde sağlam durmasının en önemli etkeni, içerinin sağlam olmasıdır.

İstiklal Savaşımızı hatırlayalım. Atatürk, ilk başta 21 isyanı bastırarak iç cepheyi toparladı, ondan sonra Fransızları yendi, Yunan işgalcilerini denize döktü, doğuda İngiliz ve Fransızların üzerimize sürdüğü Ermeni kuvvetlerini bastırdı. Ankara’nın etrafını Kızılcahamam’dan başlayıp Marmara’ya, Biga’dan Konya’ya ve Yozgat’a kadar iç isyanlarla kuşatmışlardı. “Ya İstiklal Ya Ölüm” dizisi bunu çok güzel anlattı. O dizinin sonlarına doğru, meclisin kapısına kadar teröristlerin, o bozguncuların geldiğini gördük. Atatürk onları bastırarak Yunan cephesini sağlamlaştırdı, güneyde Adana, Antep, Maraş hattında Fransız emperyalizmine karşı cepheyi güçlendirdi. O iç isyanlar bastırılmasa İstiklal Savaşımız başarıya ulaşabilir miydi? Başka istiklal savaşlarında, Fransız Devrimi’nde, Sovyetler Birliği’nin yürüttüğü iç savaşta, Çin’de, Vietnam’da da iç cephe ile dış cephe arasındaki bağı görüyoruz. Her Kurtuluş Savaşı, aynı zamanda bir iç savaştır. Biz bugün Amerikan emperyalizmine karşı; PKK, FETÖ ve DAEŞ gibi onun üzerimize sürdüğü kuvvetlerle savaşıyoruz. Bunların iç boyutu var, dış boyutu var; ikisini beraber yürütmediğimiz zaman kesin başarıya ulaşamıyoruz. Onun için HDP’nin kapatılması ve PKK terör örgütünün temizlenmesi, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki güvenliği açısından şarttır.

Bir izleyicimiz, “Sizin de geçmişte partileriniz kapatıldı, neden parti kapatmaya karşı çıkmıyorsunuz?” diye soruyor. Her kapatma doğrudur veya yanlıştır diye bir şey yok. Yanlış kapatma kararları da olabilir. Bizim partilerimiz PKK kuvvetlensin diye, Güneydoğu’da PKK’ya alan açmak için kapatıldı. PKK bir yandan Gaziantep’te Zeki Ölü, Pazarcık’ta İnan, Kahramanmaraş’ta Mehmet Ongan, Tunceli’de Adil Aslan ve Hasan arkadaşımızı şehit ederek liderlerimizi yok ediyordu; devlet de bizi kapatıyordu. Bunun kime faydası oldu? PKK’ya. Çünkü bölgede PKK’nın önünü kesen tek örgüt Vatan Partisi’ydi. Bir yandan PKK bizi öldürüyor, bir yandan Gladio öldürüyordu. Yalnız bize değil, bölgedeki diğer sol örgütlere de yapılan operasyonlar, PKK’ya alan açmak için planlanmıştı. 2007-2014 yılları arasında bizi Silivri Duvarı’na hapsetmeleri de aynı amaca hizmet ediyordu. PKK’yı kapatırsan doğrudur, PKK ile mücadele edenleri kapatırsan yanlıştır. Bizi o dönem kapattıran, Amerika güdümündeki Türk Devleti’nin siyasetleridir.

HDP’ye oy verenlerle ilgili olarak; batıdaki insanlarımız bazen “Tayyip Erdoğan’ı devirmek için meclise sokalım” gerekçesiyle oy veriyor. Cumhuriyet Halk Partisi de %10 barajını geçirmek için her seçimde iş birliği yapıyor. Mecliste “Faşizme karşı omuz omuza” diyerek eylem yapıyorlar; burada “faşizm” ile kastettikleri Türk devleti ve ordusudur. CHP’nin “Saray savaşı” propagandası orduyu itibarsızlaştırmaya çalışıyor. HDP ve PKK işte bu propagandalardan besleniyor. İki strateji var: Ya milli strateji uygulayıp vatanın bütünlüğü için Tayyip Erdoğan ile de birleşip Amerika’ya karşı duracaksınız ya da Amerika, PKK ve FETÖ ile birleşip Türkiye’ye karşı duracaksınız.

Ayasofya meselesine gelince; Sayın Cumhurbaşkanı da “oyuna ve tezgaha gelmeyelim” diyerek beni doğruladı. Ayasofya zaten müze statüsünde olmasına rağmen içinde ibadet yapılabiliyor, yani “ibadete açılma” diye bir sorun yok. Ama bir komplo var. İYİ Parti ve CHP mecliste bu konuda soruşturma açalım diyerek konuyu gündeme taşıyor ve Tayyip Erdoğan’ı sıkıştırmak için o tezgaha hizmet ediyorlar. Maalesef MHP de bu tezgaha düştü. AK Parti’yi ve Tayyip Erdoğan’ı yalnızlaştıran bir oyunun aleti haline gelmeye başladılar. Orada yarışa girdiğiniz zaman, sonuç itibarıyla bunun doğuracağı sonuçlara da hizmet ediyorsunuz. Eğer orası müze olmaktan çıkartılırsa, öyle bir hata yapılırsa bu tezgâh ve oyunun sonunda Türkiye hem güvenlik hem ekonomi bakımından çok ciddi sorunlarla karşı karşıya kalacaktır. Sayın Cumhurbaşkanı’nın “oyun ve tezgâh” demesinin sebebi budur.

Peki, siz neden bunu ikinci Rus uçağı vakasına benzettiniz? Çünkü bir Rus uçağı düşürdüler. İlk düşürdükleri zaman onlar da oyuna ve tezgâha gelmişlerdi. Herkes “Ben düşürdüm, ben düşürdüm” diye birbiriyle yarışıyordu. Hatırlayın o günleri; Türkiye’yi yönetenler, sözüm ona Rus uçağını düşürme şerefini birbirlerinin elinden kapmaya çalışıyorlardı. Şimdi herkes utanıyor. “Yani ben yoktum, FETÖ’cüler yaptı” diyorlar. Peki, uçak düştükten sonra Türkiye’nin başına neler geldi? O sıralarda devamlı Antalya’ya gidiyordum; ihracat bitti, Türkiye’nin dış ödemeler açığı büyüdü, turizm ağır darbe yedi. Ekonomide çok ağır sonuçlar gördük. Ve en sonunda ne oldu? Uçağı ben düşürdüm diye iftihar döneminden, özür dileme dönemine geçtik. Rusya’dan özür dileyerek olayı kurtarmaya çalıştık.

Ayasofya olayı da aynen böyle bir olaydır. Ve bu sefer sırf Rusya değil; bütün dünyayı, Yunanistan’ın yanına; bütün Hristiyan dünyasını, Ortodoksuyla, Katoliğiyle, Protestanıyla Yunanistan’ın yanına itersiniz. Sonuçlarını söylüyorum: Onun dışındaki dünya da Hristiyan olmasa bile, “Türkiye’de bağnazlık var, taassup var, yobazlık var. Ben oraya nasıl turist yollayayım?” konuşmaları başlar. Bakın, hatırlayacaksınız; İstanbul’da Çinliler katledildi, birdenbire Çinli turist sayısı baş aşağı gitti ve onu toparlamaya çalıştık. Şimdi bu şekilde bir hava oluşursa, “Türkiye’de bağnazlık var, bunlar kendi müzelerini kaldırıyorlar” diye bir sürü propaganda başlayacak. O propaganda İran’ı da etkileyecek, Müslüman ülkeleri de etkileyecek, Çin’i de etkileyecek, her tarafı etkileyecek.

Peki, bu sene ekonomiyle ilgili hesaplar hangi konuda yapılıyor? Dış ödemeler açığımızı kapatmak için turizmden ümit var ve bu ümidi kuvvetlendiren bir koronavirüs mücadelesi başarımız var. Deniyor ki: “Almanya’dan, Rusya’dan, Avrupa ülkelerinden, İran’dan, Çin’den güçlü bir turist akımı çekersek dış ödemeler açığımızı kapatırız veya daraltırız, büyük işsizlikle karşılaşmadan bu dönemi atlatırız.” Hükümetin hesapları bu. Şimdi Ayasofya olayını yapın, müze olmaktan çıkartın orayı; bütün dünyada kampanyalar, “Gece Yarısı Ekspresi” tarzı filmler başlasın. Ondan sonra Almanya’dan, Rusya’dan gelen turistleri kaybet ve Antalya’nın, Muğla’nın, Kapadokya’nın haline bak. Yani bu sadece turist bölgelerini etkilemez; bütün Türkiye ekonomisi üzerinde çok olumsuz sonuçları olur.

İkincisi, Libya’da Türkiye tehditlerle karşı karşıya, Doğu Akdeniz’de tehditler var, Kıbrıs’ta başımıza örülmek istenen çoraplar var. Amerika ve İsrail karşımızda. Şimdi siz burada ne yapıyorsunuz? Kazanabileceğiniz güçleri karşıya iterek Yunanistan’a dostlar kazandıracak bir hamle yapıyorsunuz. Ayasofya’yı açarak İslamiyet’e bir hizmet söz konusu değil. Ayasofya’nın karşısında koskoca Sultanahmet Camii var. Biraz yukarı çıkın, Beyazıt Camii var. Kapalıçarşı’nın altından Nur-u Osmaniye Camii var. Oraya gidin, fotoğraflarını çekelim; yarısı değil, onda biri bile dolmuyor. Yani Ayasofya’yı açtığımız zaman Müslümanlara bir ibadet yeri açmıyoruz. Ayrıca İslam’da her yer ibadet yeridir, temiz olsun yeter. Hz. Muhammed zamanında böyle büyük camiler yoktu, her yerde ibadet edilebileceğini hadislerinde söylüyor.

Peki, “Egemenlik hakkı var, Türkiye istediği kararı alır” tezi işleniyor. Bunu nasıl değerlendirirsiniz? Tabii istediği kararı alır, bu tartışılmıyor ki. Ama akılsız kararlar almak egemenlik hakkı mıdır? Akılsızın egemenliği olur mu? “İstediğim kararı alıyorum” diyerek kılıç çekmek egemenlik mi? Bakın, Türkiye egemenlik hakkını kanıtlayacaksa bunu Ege’de, Kıbrıs’ta kanıtlar. Ege’de, Kıbrıs’ta egemenlik haklarımızı kullanamayan, Yunanistan tarafından yapılan işgaller karşısında sessiz kalan, sözde Müslüman geçinenler birden bire Ayasofya’da egemenlik hatırlıyor. Ayasofya bizimdir, Türkiye’nin hükümranlığı altındadır; bunun ispatı gerekir mi? Kızılcahamam’ın, Ulu Cami’nin, Malabadi Köprüsü’nün Türk toprağı olduğunu ispat etmeye çalışmak aptalca şeylerdir. Ayasofya’nın Türkiye egemenliğinde olduğunu ancak ona inanmayanlar veya zihinlerinde İstanbul’u hâlâ fethedememiş olanlar ispatlamaya çalışır.

Milliyetçilik akılcıdır; dünya tarihine sultanlıkları ve feodalizmi yıkarak, rasyonalizmi getirerek girmiştir. Ayasofya’nın statüsünü değiştirmek bir milliyetçinin değil, Türkiye’nin başına bela açan tezgâhlarda gönüllü rol oynayanların işidir. Oradan üç tane oy toplayacağını sanıyorlar, bu da büyük bir yanılgı. Bu milleti tanımıyorlar; hiç kimse “Ayasofya’yı açıyorum” diyerek Türkiye’de oy toplayamaz. Ziya Gökalpler, Atatürkler hepsi rasyonalistti, hurafecilik yoktu onlarda. Siyasette matematik biliyorlardı; kuvvet nedir, karşı kuvvet nedir? Şimdi milliyetçilik adına Ayasofya’yı açıp Antalya’daki garsona, Muğla’daki otelciye, Trabzon’daki liman işçisine nasıl hesap verecekler? Hiçbirine veremeyecekler.

Bu kumpasa destek olarak milliyetçilik yapılmaz. Sayın Cumhurbaşkanı “Oyun ve tezgâh” diyerek bizden akıllı davranmamızı istiyor. Ayasofya’yı açalım da “Ben senden daha dindarım” yarışı sahtekârcadır, Haçlı’ya hizmet eden bir sahte dindarlıktır. Türkiye, egemenliğini kendi topraklarındaki kurumları tekrar Türkleştirerek ispatlamaz. Zaten Türk’tür orası. Ama Eşek Adası’nın egemenliğinin ispatına ihtiyaç var; Yunan geliyor orada borozan çalıyor, meydan okuyor, sizin sözde milliyetçilerin sesi çıkmıyor. Çünkü Amerika, o konuda onlara izin vermiyor.

Efendim, Libya konusuna geçersek; Dışişleri Bakanı Zarif, “Libya konusunda Türkiye ile aynı bakış açısına sahibiz” dedi. Bu, İran’ın bölgedeki pozisyonu gereği yeni bir durum değil. İran, İsrail ve Amerika’nın karşısında mevzisini belirliyor. Astana sürecinin Libya’da da gündeme gelmesi çözümdür. Türkiye, İran, Rusya, Irak, Suriye, Lübnan, Mısır gibi ülkelerin beraber olması lazım. Türkiye strateji kurmak zorunda; her cephede çelişen ittifaklar kurarsan, kendi kurduğun cepheleri yok edersin. Hem Ukrayna ile olup hem Rusya ile beraber olamazsın. Amerika’nın oyunlarına gelirsen, tuttuğun hatları koruyamaz noktaya düşersin. Rus bakanların ziyareti konusunda bir anlaşmazlık olduğu çok açık. Libya sahasında ise durum, Türkiye ile Rusya’nın çıkarlarının çatıştığı bir alandır. Dünya tarihinde bu kaç defa oldu acaba, bilmiyorum. Koskoca iki bakan; biri Şoygu, öbürü Lavrov. Biri Milli Savunma Bakanı, biri Dışişleri Bakanı. Şoygu da Türk’tür, bunu kendisi de söylüyor. Yani Rusya Federasyonu’nun en önemli bakanı olan Milli Savunma Bakanı Türk’tür; Yakut Türkü. Rusya, Türkiye’ye güvenmiş ve onu Milli Savunma Bakanı yapmış. Peki, biz bir Rus’u Milli Savunma Bakanı yapıyor muyuz?

O Milli Savunma Bakanı ve Lavrov Türkiye’ye geliyorlar, Karadeniz üzerindeyken tekrar Moskova’ya dönüyorlar. Edindiğimiz bilgilere göre -ki Aydınlık bunu yayımladı, sanıyorum siz de yayımladınız- bu durum, bir anlaşmanın oluşturulmasıyla ilgiliydi. Rusya, Serrac hükümetini destekliyordu. Türkiye, Rusya, Serrac hükümeti ve İran bir beraberlik kuruyorlardı. Bu kapsamda Serrac Türkiye’ye geldi, o sırada Libya hükümetinin Dışişleri Bakanı da Moskova’yı ziyaret etti ve Serrac’ın da Moskova’ya gitmesi kararlaştırıldı. Serrac İstanbul’a geldiğinde, yanında tutuklanmış olan iki veya üç Rus bilim insanı ya da uzmanını da getirdi. Onları Moskova’ya götürüp teslim edecekti; anlaşmanın böyle olduğunu biliyoruz. Ama ne oldu? Serrac İstanbul’a getirdiği halde Türkiye’den “Sen bunları götürüp Ruslara teslim etme” şeklinde bir müdahale oldu. Bu da tabii Rusya’yı gücendirdi. Rusya’nın tavrı, “Anlaştığımız bir konuda Türkiye niye böyle yapıyor?” şeklindeydi. Uçağın rotasını Karadeniz üzerindeyken değiştirip tekrar Moskova’ya dönmesinin sebebi bu oldu.

Devlet yönetiminde çok dikkatli olmamız lazım. Ancak İran’dan gelen Zarif ile yapılan görüşmeler tekrar böyle bir Türkiye-Rusya-İran birlikteliğini gündeme getirdi, çok dikkat etmemiz lazım. Onun için “Yapıcı olmalıyız” diyoruz. Haklarımızı sonuna kadar savunacağız ama ittifakları bozarak değil, koruyarak. Çünkü o hakları korumak ancak o ittifaklar sayesinde mümkündür. İttifakı bozarsak hakkımızı da elde edemeyiz.

Özellikle Doğu Akdeniz ve Libya’da Rusya’nın yanlış adımları var mı? Rusya’nın yanlış adımları oluyor tabii. Biz tek taraflı bakmıyoruz; Rusya’nın da, Suriye’nin de Türkiye’ye karşı yanlışları oluyor. Zaten Vatan Partisi’nin işlevi de burada kendisini gösteriyor. Vatan Partisi gidip Suriye’yi ikna ediyor, Rusya’yı ikna ediyor. Hatta masaya yumruk da vuruyoruz. Rahmetli Soner Polat komutanımızı burada saygıyla anıyorum. Heyetimizi gönderdiğimizde komutanlarımız gidip masaya yumruk vurarak meseleleri anlattılar. Uçağın düşürülmesinden sonra çok olumlu işler yaptık; Rusya’dan heyetler getirdik, Tayyip Erdoğan yönetimiyle buluşturduk ve dostluğu sağladık. Akıllıca götürelim bu işbirliklerini, bir daha onlara ihtiyaç kalmasın.

Hükümet ve AK Parti yöneticileri tarafından Mısır’la ilgili yeni mesajlar görmeye başladık. Geçmişte daha üstü kapalı mesajlar vardı ama şimdi Mısır konusunda daha açık mesajlar veriliyor. İki örnek var: AK Parti Genel Başkan Danışmanı Sayın Yasin Aktay, “Mısır-Yunanistan iş birliği en çok Mısır’a zarar veriyor” diyor. Dışişleri Bakanı Sayın Çavuşoğlu ise “Dengeler bakımından Mısır için en mantıklı yol Türkiye ile iş birliği yapmak” ifadesini kullanıyor. Hükümet Mısır ile ilgili adım mı atıyor?

Bunların hepsi çok olumlu. “Sisi diktatördür, darbecidir” gibi söylemlerin terk edilmesi, Türkiye’nin menfaatine olan, akıllıca ve doğru bir siyasettir. Biz bundan memnuniyet duyuyoruz. Doğu Akdeniz’de en uzun kıyısı olan Türkiye’dir. Bizden sonra Suriye ve Mısır gelir; Libya da çok uzun bir kıyıya sahip. Libya ile anlaşmamız çok başarılı; ancak bunu Mısır ve Suriye ile de tamamlamamız lazım. O zaman Türkiye, Suriye, Mısır ve Libya kara suları ile münhasır ekonomik bölgelerini çizdiğimizde denge lehimize döner. Güney Kıbrıs üzerinden Doğu Akdeniz’in tamamına sahip olma iddiasına kimse müsaade etmez.

Mısır, Türkiye ve İran’la beraber Batı Asya’nın en önemli üç ülkesinden biridir. Standard Chartered Bankası’nın yansıtmalarına göre 2030 yılında Mısır dünyanın yedinci, Türkiye ise beşinci ekonomisi olacak. Mısır büyük ve ağırlığı olan bir ülke; kardeşimiz gibidir. 1240’ta kurulan ve Kıpçak Türklerinden oluşan Kölemen Devleti’nden, 1517’de Yavuz Sultan Selim’in bölgeyi Osmanlı’ya katmasına kadar Türkler orada hakim olmuştur. Hatta Mısır’ın büyük kurucusu Kavalalı Mehmet Ali Paşa da bir Türk’tür. Mısır ile Türkiye arasında çok kuvvetli tarihi bağlar ve Türklük geçmişi var; bunları değerlendirmemiz lazım.

Vatan Partisi olarak geçmişte bu konuda girişimlerimiz oldu. Soner Polat komutanımızın başkanlığında, Dışişleri Bakanımız Yunus Soner ve bir heyetle Mısır’a gittik. Mısır’ın önde gelen partileriyle ve devlet yetkilileriyle görüşüp menfaatlerinin Türkiye ile beraber olmakta olduğunu anlattık. Çok iyi yanıtlar aldık; bizi anlayan, akılcı, ılımlı tavırlar gördük. Dostluğumuzu kim bozmaya çalışıyor? Başta ABD olmak üzere; Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan üzerinden bozmaya çalışıyorlar. Bu konuyu İranlılarla da görüştüm; İran heyetinin başkanı “Mısır büyük bir devlettir, onu yanımıza çekmemiz lazım” dedi. Hem Türkiye hem kendileri için bunu ifade ettiler.

Son olarak, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeni bir istihdam paketi hazırlığında olduğu ve “tamamlayıcı emeklilik sistemini devreye alacağız” dediği, kıdem tazminatı konusunun tekrar gündeme oturduğu biliniyor. Sendikaların, özellikle Türk-İş ve Sayın Ergün Atalay’ın itirazları var. Vatan Partisi’nin tutumu nedir?

Bu konuda İşçi Sendika Bürosu Başkanımız, Genel Başkan Yardımcımız Yıldırım Koç beni çok iyi bilgilendirdi. Özetle; 50 yaş üstü ve 25 yaş altındaki işçilerin, geçici iş sözleşmesi yoluyla kıdem tazminatlarını ortadan kaldırmaya yönelik bir kumpas var. Kazanılmış hakların bu tür sinsi yöntemlerle, arkadan dolaşarak yok edilmesine karşı işçi sınıfımızı ve milletimizi uyarıyorum. Türkiye’nin gündeminde Ayasofya değil, işçinin tazminatı olmalı. Ayasofya ile Türkiye karnını doyuramaz; hukuki statüsünü değiştirince işsizlik son bulmaz, aksine turizm ve güvenlik açısından olumsuz süreçler yaşanır. Vatan Partisi olarak bu sinsi girişime karşı kararlı bir mücadele vereceğiz. Türk-İş’in ve Sayın Atalay’ın da bu konuda ödün vermeyeceğinden eminim.

Ekonomi, kıdem tazminatını kaldırarak düzelmez; aksine piyasadaki talebi daraltırsınız. Türkiye’nin dış ticaret ve bütçe açığı var; hükümet maalesef yine yoksulun, emekçinin sırtına biniyor. Bizim “Üretim Devrimi” programımız zorlukları paylaşma programıdır. Son olarak TESK Başkanı Sayın Palandöken’in köye dönüş çağrısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Köyde insanın karnı doyarsa köye dönüş olur. Köylüler şehre geçinemediği için geldi. Köye dönüşü sağlayacak tek siyaset, tarımın planlı bir şekilde desteklenmesi ve tüm ekilebilir toprakların, meraların yeniden üretime kazandırılmasıdır. Üretilen ürün maliyetin üzerinde değer bulursa, insan zaten toprağına döner. Hükümetin işlenmeyen toprakların tarıma kazandırılması için atmaya çalıştığı adımlar da bu bağlamda değerlidir. Tedbirler alınmalı. Mülk sahibi ne diyecek ki? “Arkadaş, bu toprağı işliyorsan işle; işlemiyorsan senden toprak işletmediğin için ek vergi alırım veya toprağını alır, başkasına icara veririm, sana da belli bir pay ayırırım.” Yani bütün toprakların işlenmesi için… Fiyat politikaları ve tarıma destek politikaları çok önemli. Kredi açarsınız, ucuz mazot verirsiniz; bunların hepsi çözülür. Bakın, tarıma destek ürün üzerinden olmalı. Tarlası olan kişi üzerinden değil. 10 kilo ürettiğine 10 destek, 100 kilo ürettiğine 100 destek, 500 kilo ürettiğine 500 destek, 1000 kilo ürettiğine 1000 destek vermelisiniz. Yani ürüne destek verirseniz o topraklar ekilir. Ondan sonra otlaklarda hayvanlar otlatılır, insanlar köylerine dönerler. Buralarda ekmek bulamayan ve hayal kırıklığına uğrayan insanlarımız köylerine döner, geçimlerini sağlayabilirler. Tabii bunun yanında çocukların okuyacağı koşulları da yaratacaksınız; onlar da önemli.

Aile başına 50-100 tane sığır veya koyun vereceksiniz ve “Bunu 5 sene sonra faizsiz olarak öde” diyeceksiniz. Yani tarıma desteğin türlü yolları var ama en önemlisi enerjinin ucuz olmasıdır. Ucuz mazot olursa—ki bunu Vatan Partisi sağlar; İran’dan ucuz mazot alır ve Türkiye tarımcısına çok uygun fiyatlar sunar— o zaman sen tarımdaki şenliği gör. Hayvancılık da gelişir, tarım da gelişir; sebzecilik, meyvecilik hepsi gelişir.

Efendim, programımızın sonuna geldik. Son olarak eklemek istediğiniz bir husus var mı?

Ben Ayasofya konusuna tekrar dönüyorum. Şu anda Ayasofya meselesinde kızıştırıcı olmayalım. Tayyip Erdoğan’ı köşeye sıkıştırma politikaları çok yanlış; bunu bazı partiler yapıyor. İyi Parti, Cumhuriyet Halk Partisi, Saadet Partisi yapıyor ama AK Parti’nin ortağı olan partide de maalesef Tayyip Erdoğan’ı köşeye sıkıştırmaya çalışanlar görüyorum. Hatta oradan oy kapmak için Ayasofya konusunda sahte bir milliyetçilik peşinde gidiyorlar. Bunlar çok yanlış. Tayyip Erdoğan’ı burada sıkıştırıp müzenin bir idari tasarrufla camiye dönüştürülmesi; ibadet açısından, İslamiyet açısından hiçbir şey kazandırmaz. Her taraf cami dolu ve camiler dolmuyor, boş. Ama ne olur? Düşmanlarımızı çoğaltır, Tayyip Erdoğan’ı ve Türkiye’yi yalnızlaştırır; Amerika’nın Doğu Akdeniz’den tutun Karadeniz’e, Karabağ’a kadar her alanda Türkiye’ye, Türk devletlerine ve milletine karşı inisiyatif kazanmasına yardımcı olur. Onun için Ayasofya konusunda aklımızı başımıza toplayalım ve Ayasofya müze olarak kesinlikle kalmalıdır. Burada net tavır alalım; Ayasofya müzedir, müze olarak kalmalıdır. Orada ibadet zaten oluyor; Hünkar Mahfili’nde her Müslüman gidip orada namazını kılabilir. Egemenlikle bunun hiçbir ilgisi yok.

Ayasofya tabii Türkiye’nin egemenliğindedir. Yani Ayasofya’da milli egemenliğimizi ispat etmek için gidip orada mehter marşı mı çalacağız? Ne yapacağız Ayasofya’da? O zaman Türkiye’nin her karış toprağında milli egemenlik ispatına mı kalkacağız? Bunlar hep Türkiye’ye yakışmayan, Türk’ün gurur ve onuruna, büyük devlet geleneğine ve kendine güvenine yakışmayan, çok açık söyleyeyim, aşağılık duygusu içindeki tavırlardır. Tekrar söylüyorum, Ayasofya’yı fethettiğimizi hâlâ bilmeyenler var. Evet, Fatih Sultan Mehmet 1453 yılında İstanbul’u fethetti. Bunu hâlâ anlamamış ve öğrenmemiş olan içimizdekileri söylüyorum; Yunanistan falan değil, onlar Ayasofya’nın, İstanbul’un Türk toprağı olduğunu biliyor. “Ayasofya Türk toprağıdır” diye ispat etmek adına egemenliğimizi kullanmak… Evet, egemenliğimiz var, istediğini yapabilirsin ama akılsızlık, özgürlük demek değildir. Akılsızlıkla özgürlüğü birbirine karıştırmayalım. “Benim egemenliğim var” diye gidip oraya tüküremeyiz; “Egemenliğin var” diye git milletin suratına tükür, öyle bir egemenlik yok.

Efendim çok teşekkür ederiz.

Rica ederim. Şu anda Ayasofya konusu basit bir mesele değil. Sayın Cumhurbaşkanı’nın dediği gibi, Türkiye’ye karşı bir oyun ve tezgah var. O oyuna ve tezgaha gelmeyelim, o oyunu ve tezgahı bozalım. Aksi takdirde, Rus uçağının düşürülmesi olayında olduğu gibi bedelini pahalı öderiz. Hem ekonomide hem güvenlikte bedelini pahalı öderiz. Yalnız Ayasofya’ya gelen turistin o kadar önemi yok; Antalya’ya, Muğla’ya, Kapadokya’ya gelen turist önemli. Onun için ben Antalya’yı, Muğla’yı, Kapadokya’yı, Vanlıyı, Egeli’yi, Akdenizliyi, Türkiye’nin bütün ekmeğini turizmden yiyen ve ekonomide iş arayan bütün insanlarımızı yani işsizlerimizi uyarıyorum: Ayasofya konusunda akıllı tavır alalım.

Efendim, hem bizlerin hem izleyicilerimizin sorularını yanıtladınız, teşekkür ederiz. Haftaya tekrar görüşmek üzere. Değerli izleyenler, Çıkış Yolu’nun bu haftalık sonuna geldik. Mesajlarınız ve sorularınız için de ayrıca teşekkür ederiz. Birazdan Seda’nın Gece Görüşü programı sizlerin karşısında olacak. Görüşmek üzere efendim.

Paylaş