Çıkış Yolu • 09.06.2020

Çıkış Yolu • 09.06.2020

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Mutlu akşamlar efendim. Ulusal Kanal ekranlarında beklediğiniz program “Çıkış Yolu” ile karşınızdayız. Her hafta salı günü olduğu gibi yine aynı saatte, aynı günde yoğun bir gündemle karşınızdayız.

Çok fazla soru var. Hem bizim sorularımız hem de sizlerden gelen ve birazdan tahmin ettiğimiz üzere sizlerden gelecek soruları Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’e yönelteceğiz. Kendisine de “Hoş geldiniz” diyoruz efendim. Hoş geldiniz yayınımıza.

— Hoş bulduk, merhabalar. Bütün izleyicilerimizi de saygıyla, sevgiyle selamlıyoruz.

Efendim, tabii gündemde çok konu başlığı var, yoğun. Biz de sorularımızı hazırladık. Bu programda taahhüdümüzü de yerine getirelim; sizinle de yayından önce konuşmuştuk, izleyici sorularımıza biraz daha fazla önem vereceğimiz bir program olacak. O yüzden ekranın altındaki arkadaşlarımız bize soruların nasıl ulaşacağını belirtiyorlar. Orada yazan hem numara hem de etiket üzerinden ya da e-posta üzerinden bize sorularınızı iletebilirsiniz. Biz de o soruları mümkün mertebe Sayın Perinçek’e soracağız ve yönelteceğiz.

Efendim, tabii siyasetin gündemi yoğun. Özellikle HDP’nin Meclis’teki konumu ve Türkiye’deki varlığı çok tartışılıyor. Geçtiğimiz hafta HDP’li iki vekil, KCK üyeliği sebebiyle tutuklanmıştı. Bugün de Cumhuriyet Halk Partisi’nin grup toplantısı vardı ve Sayın Kılıçdaroğlu da bu konuya değindi. Hem Enis Berberoğlu konusuna hem de HDP’li milletvekilleri konusuna girdi. Sayın Kılıçdaroğlu’nun ifadelerini size soracağım, yorumunuzu da merak ediyorum. Şöyle söylüyor: “Milletvekillerinin düşürülmesi millet iradesine yapılmış bir darbedir. O zaman milleti neden sandığa gönderiyorsunuz? Enis Berberoğlu’nun durumu biraz daha farklı. Diğer iki milletvekilinin dosyalarının içeriğini bilmiyorum. O vekillere yapılan da haksızlıktır, hukuksuzluktur ve Anayasa’ya aykırıdır.” Siz bu ifadeleri nasıl değerlendiriyorsunuz efendim?

— Evet, tekrar selamlıyorum, saygılar sunuyorum izleyicilerimize. Tabii Enis Berberoğlu ile diğer HDP’li, PKK’lı iki milletvekilinin durumunu birbirinden ayırmak lazım. Dikkat ederseniz “HDP’li, PKK’lı” dedim. Çünkü o milletvekillerinin PKK mensubu olduğu artık bir yargı kararıyla kesinleşmiş, saptanmıştır. Verilen mahkeme hükmüne göre o milletvekili olduğu söylenen sözde vekiller, PKK terör örgütü üyesi oldukları için mahkûm edilmişlerdir. Yani PKK terör örgütünün üyesi oldukları kesin hükme bağlanmıştır. O bakımdan onlara sahip çıkmak, Sayın Kılıçdaroğlu’nun yaptığı gibi “onların sandıktan çıktığını, milli iradeyi temsil ettiğini” söylemek çok vahim. Yani daha ağır bir sözcük kullanmak istemiyorum; gerçekten çok ama çok vahim.

— Efendim, anlayamadım, siz devam edin lütfen, dinliyoruz efendim.

— Evet, çok vahim bir ifade bu. “Efendim sandıktan çıkmışlardır, milli iradedir.” Buna dokunulamaz; bunlar çok vahim ifadeler. Sandıktan çıkan yalnız PKK’lı milletvekilleri değil, Hitler de sandıktan çıkmıştı. 60 milyon insanın canına mal oldu o sandıktan çıkış. Mussolini de İtalya’da sandıktan çıkmıştı, İtalyan milli iradesini temsil ediyordu. Bakın bu ifadeler, Cumhuriyet Halk Partisi’nin HDP ve PKK’ya ne kadar bağlandığını, onunla ittifaka olan sadakatini gösteren ifadelerdir ve çok üzücüdür; Türkiye açısından, Türk milleti açısından şaşırtıcıdır.

PKK’nın milli iradesi mi olur? PKK, bölücü terörün iradesini temsil ediyor. O bakımdan, hem “dosyalarını bilmiyorum” deyip arkasından bu ifadeleri kullanmak çok garip. Çünkü dosyaları bilmiyorsanız, o sözde milletvekillerinin hangi suçları işlediğini bilmiyorsanız, o zaman nasıl “sandıktan çıktılar, milli iradedir” gibi sözler söyleyebiliyorsunuz? Bunlar hakikaten Cumhuriyet Halk Partisi kurumuna, genel başkanlığına ve Sayın Kılıçdaroğlu’nun kendi kişiliğine de yakışmayan ifadelerdir. Milli irade, milletin iradesidir. Milletin iradesi, milleti bölme iradesi olarak yorumlanamaz. PKK bir terör örgütüdür ve HDP ile PKK da aynı örgüttür. HDP diye ayrı bir örgüt, PKK diye ayrı bir örgüt yok; bir tane örgüt var. PKK ve HDP tek bir örgüttür. HDP de o örgütün kullandığı ayaklardan biridir. Yani PKK’nın iki eli, iki ayağı veya dört ayağı var neyse; o ayaklar herhâlde o örgütün dışında değil, o örgütün ayaklarıdır.

HDP de PKK’nın ayaklarından biridir. PKK iki ayakla yürüyor: Bir ayak silahlı mücadele dedikleri terör ayağı, şiddet ayağı; diğer ayak da Türkiye’nin kanunlarını ve demokratik ortamları kötüye kullanarak kullandığı yasal ayaktır; yani Meclis’teki ayağı ve belediyelerdeki ayağı. Onun için PKK’dan ayrı bir HDP varmış gibi düşünmek olağanüstü yanlıştır. O yasal olanakları kullanması da doğrudan doğruya terörün hizmetindedir. Yani PKK’nın esası terördür, beyni terördür; terörle hedefine ulaşmaya çalışmaktadır. Bu terörü de Amerika’nın verdiği silahlarla, Amerika’nın diplomatik ve siyasi desteğiyle, her alandaki yardımıyla yapmaktadır. Amerika’nın bölgemizdeki bölücü stratejisine hizmet etmektedir. PKK Amerika’nın stratejik piyonudur. Amerika desteğini çekerse PKK’nın şiddet eylemleri de biter, varlığı da sona erer, HDP diye de bir parti kalmaz.

O bakımdan Sayın Kılıçdaroğlu’nun bu ifadelerini kınıyorum. Ama bir şey var; ona yine teşekkür edelim, PKK ile olan ittifakını ifade etmiştir. Yargı, “Bu milletvekilleri PKK terör örgütünün mensubudur” diyor. Artık bunun tartışılacak bir tarafı var mı? Her mahkeme kararını siyasi platformlarda tartışma konusu mu yapacağız? Bizzat Cumhuriyet Halk Partisi değil midir “kuvvetler ayrılığı” diye devamlı söyleyen? İşte kuvvetler ayrılığı; yargıya karışmayacağız, yargı bağımsızdır ve kararını vermiştir. Ne kararı vermiştir? CHP’nin sahip çıktığı bu iki kişinin PKK terör örgütünün mensupları olduğuna dair kararını vermiştir. Bundan sonra hem “kuvvetler ayrılığı” diyeceğiz hem “yargı bağımsızdır” diyeceğiz hem de kalkıp “efendim biz o dosyaları incelemedik, onun için değerlendirme yapmıyoruz” diyeceğiz. Dosyaları sizin incelemenize gerek yok ki; onu hâkimler inceledi, savcılar inceledi. Cumhuriyet savcıları bu iki kişi hakkında dava açtı, mahkemeler yargıladı, istinaf ve Yargıtay hükümleri onadı. Artık buna CHP liderine veya başka bir parti genel başkanına söz söylemek düşmez. Yargı kararını vermiştir. O bakımdan bu ifadeleri ibret verici ve PKK ile ittifaklarını sergilediği için uyarıcı buluyorum.

— Konuşmanızda “CHP, HDP’ye olan sadakatini açıkladı” minvalinde bir cümle kurdunuz. Bu yeni bir durum mu sizin açınızdan?

— Hayır, yeni bir durum değil. Zaten onu Meclis’e sokan Cumhuriyet Halk Partisi’nin gayretidir. Ta 2015 seçiminden beri Cumhuriyet Halk Partisi, PKK’yı Meclis’e sokmak için çırpınıyor. Bütün seçimlerde kendi oylarından fedakârlık yapıp “HDP yüzde 10 barajını geçsin” diye destek ilan ediyorlar. Kendi Meclis’e soktuğu ve PKK örgütü mensubu oldukları yargı kararıyla kesinleşmiş kişileri hâlâ korumaya, savunmaya çalışıyorlar. Bunun vatanla, milletle, devletle, hukuk devletiyle hiçbir ilişkisi yok.

— Efendim, peki bu ittifak seçimlere taşınır mı? Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın karşısında büyük bir ittifak bloğu yaratılmaya çalışılıyor. PKK’nın da içerisinde olduğu bu ittifak ne getirir ne götürür?

— Şimdi önce şunu belirteyim: Bir yanda Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan var, bir yanda da ona rakip olacak CHP merkezli bir ittifak var. Türkiye’yi bu iki seçenek arasında bir seçim yapmaya zorluyorlar; bunu yanlış bulduğumu ifade edeyim. Bu ittifak zaten var ama bunu aleni hâle getirmek isteyen bir HDP var. En son Pervin Buldan da ifade etti; “Bundan sonra öyle gizli saklı ittifak olmaz, bunu halkın önünde açık bir ittifak haline getireceğiz” dedi. Ama Cumhuriyet Halk Partisi bu ittifakın kamuoyu önünde aleniyete vurulmasını istemiyor. Çünkü bu ittifakın halk tarafından mahkûm edildiğini, halkın PKK ile dostluğa hiçbir şekilde hoşgörü göstermeyeceğini çok iyi biliyor.

Televizyonlardaki tartışmalarda görüyoruz; CHP taraftarları, “Aman bu ittifakı gizleyin, saklayın, bunu açığa vurmayın, yoksa CHP oyları gider ama bunu el altından gizli yapın” diyorlar. HDP de “Olmaz” diyor, “İttifakı halkın önünde aleni yapmamız lazım” şeklinde kendisini kabul ettirmeye çalışıyor. HDP’den gelen bu çağrıları aslında PKK yapıyor; HDP bir ayak, başı ise PKK’dır. Artık buna karar verecek olan önce Cumhuriyet Halk Partisi’dir, arkasından da Türk milletidir. Vatan Partisi olarak CHP’ye hep şunu söylüyoruz: “Elini ayağını PKK’dan ve FETÖ’den çek, onlarla kol kola, omuz omuza yürüme.” Mecliste “Faşizme karşı omuz omuza” diye bağırdılar; utansınlar! Türk yargısına, Türk devletine, Türk ordusuna karşı… PKK, Türk ordusu onu tepelediği için Türk ordusuna faşist diyor. Bu slogan, Türk devletine, Türk polisine karşı omuz omuza anlamına geliyor. Mecliste sıra kapaklarını birlikte dövdüler ve sokağı Meclis’e getirmiş oldular. Bu, toplumdaki kaygıları maalesef artırmıştır.

— İttifak tartışmalarına döneceğim ama bu vekilliklerin düşürülmesiyle ilgili bir ayrıntı var. Özellikle CHP ve HDP cenahından gelen bir itiraz: “Anayasa’ya aykırı, şu yüzden; her yeni yasama döneminde dokunulmazlıklarla ilgili yeni kararlar alınması gerekiyor. Eski dönemde alınan kararların hukuka uygun olmadığı” iddiaları var. Siz hem hukukçu hem siyasetçi olarak bunu nasıl yorumlarsınız?

— Tabii, bu hukuki bir mesele. Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Türkiye’nin yasama organıdır, bir kurumdur. O bakımdan TBMM’nin tasarrufları —kanun yapması olsun, kararlar alması olsun— bir seçim dönemiyle sınırlı değildir. Meclis’in iki tasarrufu vardır: Kanunlar ve kararlar. Kanunlar genel konularla ilgilidir, kararlar ise somut belli konularla ilgilidir; mesela milletvekili dokunulmazlığını kaldırmak bir karardır. Bunlar meclisin kurum devamlılığı içerisinde geçerlidir. Yani bir seçim dönemi bitti diye meclisin aldığı kararlar yok olmaz. O zaman meclis yok olurdu. Demek ki biz, meclisin bir kurum olduğunu ve sürekliliğini bile anlamış değiliz. Bu itiraz, hukukçular açısından gülünecek bir itiraz bile değildir; tamamen hukuk dışıdır. Meclisin sürekliliği ve bir kurum olması ilkesine aykırıdır. O zaman meclisin her toplantı döneminde yeniden karar alması gerekir. 12 mil meselesi gibi, Yunanistan kara suları genişletildiğinde bir savaş riski doğarsa, meclisin bu konuda yeniden karar alması mı beklenir? Çünkü önceki karar bir önceki meclise aittir, yeni meclis gelmiştir; o zaman meclis bu kararını yeniden gözden geçirip almalıdır gibi bir mantık olur mu? Böyle bir şey olamaz. Çünkü burada bakış açıları yanlıştır. Nereden bakıyorlar? Milletvekili dokunulmazlığı kaldırılan şahsın bulunduğu yerden bakıyorlar. Türk devletinin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bulunduğu yerden bakmıyorlar. Bunların bakış açılarında, devletin ve meclisin kurumsal yapısına dair bir vizyon yok; bir devlet ve meclis bakışı yok.

O bakımdan ortada sadece “insan hakkı” gibi ifadeler var. Batı tarafından bu şekilde doldurulmuş bir Cumhuriyet Halk Partisi ve ona benzeyen sahte sol gruplar var. Yani Batı’nın insan hakları projeleriyle dans eden örgütler bunlar. Oradan bakınca tabii ne meclisin bir kurum olduğu görülüyor ne de kanunların ve kararların devamlılığı anlaşılabiliyor. Sadece bir şahsı korumak adına “Hukukla nasıl oynarım, hukuku nasıl yassıltırım, yamulturum?” anlayışı var. Bu açıdan bu bir hukuk faciasıdır ve kamuoyunun bunu tartışması bile yanlıştır. Zaten bu hukuken de çözülmüş bir konudur; çünkü bu itirazlar hem mahkemede hem istinaf mahkemesinde hem de Yargıtay’da yapılmıştır. Türkiye’nin yargıçları, dokunulmazlık kalktığı zaman o şahıs hakkındaki dokunulmazlığın kalkmış olduğunu ve bunun sadece bir seçim dönemi için geçerli olmadığını belirtmişlerdir. Yeniden milletvekili seçilmiş olsa dahi yargı süreci başlamıştır ve devam etmektedir. Yargıyı ortadan kesip yeniden dokunulmazlık kaldırmak gerektiğini savunmak; hem anayasa hukuku hem meclisin kurumsallığı hem de yargı pratiği açısından saçma sapan bir iddiadır. Bu konu, hukukçular arasında tartışılacak bir husus dahi değildir; tamamen geçersiz ve ciddiyetsiz bir itirazdır.

HDP ile ilgili alınan yargı kararı, önümüzdeki dönemde partiye dönük başka adımların sinyali olabilir mi veya bir emsal niteliği taşıyor mu? “Sinyal” olarak konuşmamak lazım, çünkü bu ifade yargıyı yönlendiren yukarıdan bir irade varmış gibi yanlış bir anlayışa yol açabilir. Ancak parti kapatma nedeni bellidir: Hem Anayasamızın 68. maddesine hem de Siyasi Partiler Kanunu’na göre, bir parti bölücü terör faaliyetinin, Türk milletinin bütünlüğü ve Türk devletinin birliği ve bütünlüğüne karşı faaliyetin odağı haline geldiyse kapatılır. “Odak haline gelme” kavramı, benim önerim üzerine mevzuata girmiştir. 2004 yılındaki anayasa ve siyasi partiler kanunu değişiklikleri sırasında meclis benden görüş istediğinde çok kapsamlı bir çalışma sundum. Önerilerimin çoğu kabul edildi. O önerilerden biri de parti kapatma konusundaki “odak” kavramıdır. Partiyi kapatmak için sadece münferit söylemler yeterli olmamalı; o partiyi bağlayan program veya merkez organlarının uygulamaları esastır. Ya da parti, demokrasiye karşı faaliyetlerin yoğun bir şekilde odağı haline gelmelidir.

Şimdi, iki milletvekilinin PKK terör örgütü mensubu olduğu yargı kararıyla sabitlenmiştir. Başka hükümler de var. Bunları topladığınız zaman, o partinin bölücü faaliyetin odağı haline geldiğini görürsünüz. Kongrelerde terör örgütü başının fotoğraflarının asılması, PKK marşlarının söylenmesi, teröristler için saygı duruşunda bulunulması ve “Kürdistan” kararlarının alınması… Bunların hepsi toplandığında bölücü faaliyetin odağı olduğu saptanır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı bunları değerlendirecektir. Bir hukukçu, hatta sıradan bir vatandaş bile bunu görüyor. Cumhuriyet Halk Partisi’nin esir aldığı az sayıda insan dışında, herkes HDP’nin PKK’nın bir parçası olduğunu biliyor. Ancak yargı neden ağır davranıyor? Bu, kamuoyunda yaratılan atmosferden kaynaklanıyor. Türkiye, 2010 yılındaki “Kürt Açılımı” ile bu yapıları meşrulaştırdı. Arkasından CHP sahip çıktı, seçimlerde meclise sokuldu, belediyelere getirildi. Televizyonlarda “bunların oyu var, kapatılmasın” tekerlemesi işlendi. Bunları savunmak, Mehmetçik terörle mücadele ederken onu yalnız bırakmak demektir. Topyekun mücadele etmezsek terör devam eder, ocaklar sönmeye devam eder.

Devletin bütçesinden HDP’ye her yıl yaklaşık 90 milyon Türk lirası veriliyor. Yani PKK’nın finans kaynaklarından biri de Türk devletinin bütçesidir. Bir yandan polisi, Mehmetçiği terörü bitirmeye çalışırken, diğer yandan bütçeden kaynak aktarıyoruz. Bunu kapatmak dışında engellemenin bir yolu yoktur. HDP’nin kapatılmasını önleyen kamuoyu, Türkiye’ye ait milli bir kamuoyu değil, Amerikan yönlendirmesiyle hareket eden bir kamuoyudur. Siyasi partiler de maalesef bu atmosferin aletidir. Yargıtay Başsavcılığı, üzerindeki bu tereddüt ortamını aşmalıdır.

Siyasi Partiler Kanunu’nun 100. maddesi, mecliste grubu bulunan partilere (AK Parti, MHP, CHP, İYİ Parti) parti olarak karar alıp Yargıtay Başsavcılığı’na kapatma talebiyle başvurma yetkisi ve sorumluluğu vermiştir. Hepsi teröre karşı mücadelenin şampiyonluğunu birbirine bırakmıyor ama niçin kanunun verdiği bu yetkiyi kullanmıyorlar? İYİ Parti, HDP’nin PKK’nın bir aleti olduğunu ifade ediyor; o halde neden kapatılması için hukuki süreci başlatmıyorsunuz? Hükümetin de Bakanlar Kurulu kararıyla Adalet Bakanı’nı görevlendirip bu talebi Yargıtay Başsavcılığı’na götürme yetkisi vardır.

“Kapatırsanız yenisini kurarlar” argümanı ise bir gerekçe değildir. Anayasa “kapat” diyor, kanun “kapat” diyor. Kararlı olursanız, devlet kurdurtmaz, kurulanı anında kapatır. Terör örgütünün siyasi ayağını kırmak, terörle mücadeleye vurulabilecek en büyük darbedir. Diyarbakır annelerinin çığlığı, HDP’nin PKK’ya nasıl eleman devşirdiğinin en somut kanıtıdır. Bizim kararsızlığımız, terörle arasına mesafe koyamayanları cesaretlendiriyor. Devlet kararlı olursa, bu “kapatma çözüm değildir” bahanesi de ortadan kalkar. Siyasi Partiler Kanunu’nun uygulanmasına karşı tavır alıyoruz. PKK’nın yasal ayakları kapatılmalı, kırılmalı; Türkiye bunun çok büyük iyiliğini görecektir. Çok kuvvetli bir şekilde yansıyacaktır. Bakın, HDP’nin aldığı oyların en büyük sırrını size söyleyeyim. Biz Güneydoğu’daki halkımıza, doğudaki halkımıza ve İstanbul, İzmir, Ankara’da yaşayan Kürt vatandaşlarımıza sürekli şu mesajı veriyoruz: “Biz şaşkınlık ve tereddüt halindeyiz. Amerika’nın programını kabul edip Kürdistan’ın kurulmasına boyun mu eğeceğiz, yoksa Türk milletinin birliği ve bütünlüğü içinde mi devam edeceğiz?” Bu kararsızlık ve tereddüt mesajı oylara yansıyor; halk da aynı tereddüt içine giriyor.

Kimisi silah zoruyla; köylere gelen PKK, “HDP’ye oy vermezseniz sizi öldürürüm” diyor. Jandarmanın, polisin böyle bir baskısı yok. Türk devleti devlet olduğu için “Şu oyu atmazsan seni öldürürüm” demez. Ancak terör örgütü devlet değildir; gelip kapıyı kırar ve kurşuna dizer. Her köyün başına jandarma dikemediğiniz için PKK, istemediği oyları atan köylere cezalandırmalar yaparak halkı tehdit ediyor. Oyların bir kısmı böyle, bir kısmı da demin söylediğim tereddütlerden ileri geliyor. Kapatılsın bakalım oylar nereye gidiyor? Mehmetçiğin ve polisimizin kararlı mücadelesi sonucunda HDP’den bir soğuma başladı. Halk PKK’dan kurtulmak istiyor. HDP bir gün kapatılsın, oradaki halk bayram yapacak, ferahlayacak.

Meclis Başkan Vekilimiz ve Genel Başkan Yardımcımız Sayın Hasan Korkmazcan, Merkez Karar Kurulu toplantımızda bunu çok güzel ifade etti: HDP’nin kapatılması oradaki halk için bir müjde olacaktır. Benim gözlemlerim de bu yönde. Son zamanlarda Güneydoğu ve Doğu’dan çok fazla telefon alıyorum; Van, Şırnak, Mardin, Hakkari, Bingöl, Bitlis gibi illerden her gün telefonlar geliyor. Arayanların çoğu kanaat önderleri ve etkili insanlar. Hepsi “Kapatılsın, Vatan Partisi’ni tebrik ederiz, kararlı mücadelenizle beraberiz, ısrar edin” diyorlar. Bir rahatlayalım, ekmeğimize, işimize bakalım, tarlamızı sürelim, fabrikalar açılsın istiyorlar.

Kürt oyları kavramını doğru bulmuyorum. Kürtler bizim vatandaşımızdır, Türk milletinin bir parçasıdır. Türk milletini Atatürk’ün tanımı çok güzel açıklar: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” Edirne’den Hakkari’ye, Trabzon’dan Muğla’ya kadar yaşayan herkes bu devleti bir devrimle kurmuştur. Abdullah Öcalan bile zamanında yaptığım röportajda bunu kabul ederdi.

Dolayısıyla “Kürt oyları” diye ayrı bir kavram yok. Ancak HDP kapatılırsa, oradan gelecek oyların önemli bir kısmı AK Parti’ye ve Vatan Partisi’ne gider. CHP’ye oy gitmez, bunu söyleyeyim. Müttefiki olmasına rağmen gitmez. AK Parti’ye gider, Vatan Partisi’ne gider, biraz da Milliyetçi Hareket Partisi’ne gider. Bu da HDP tabanında bile örgütten kurtulma isteğinin ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor.

HDP, CHP’yi kullanarak yok olmaktan ve milletin nefretinden kurtulmanın peşinde. CHP’nin sırtına yapışmış bir kene veya sülük gibi kan emiyor. CHP’nin kanıyla terör örgütü besleniyor. İYİ Parti meselesine gelince; İYİ Parti’nin varlık sebebi aslında MHP’den koparılıp PKK’nın yanına konumlandırılmasıydı. Bu bir Amerika operasyonuydu. Ancak kamuoyu baskısı ve İYİ Parti tabanındaki rahatsızlıklar neticesinde İsmail Ok gibi aklı başında isimler partiden ayrılmaya başladı. CHP’den kopanların adresi İYİ Parti değil; Türkiye çapında durum farklı.

Asıl tehlike, CHP’nin HDP’leşmeye başlamasıdır. CHP’nin içinde sadece bir HDP ittifakı yok, partinin bizzat içine sızmış bir HDP oluşumu var. Eski sahte sol gruplar ve terör örgütü sempatizanları CHP örgütlerine sızdı. Ecevit bunu gördüğü için o dönem Demokratik Sol Parti’yi kurmuştu; kendi sözleriyle “Bir odada falanca terör örgütü, öbür odada diğer terör örgütü toplantı yapıyordu” diyordu. Bugün bakıyoruz, CHP Gençlik Kongreleri’nde “Seyit Rıza’nın askerleriyiz” diye slogan atılıyor.

Türkiye’nin önünde iki temel program var: Birincisi terörün bitirilmesi ve vatan bütünlüğünün sağlanması, ikincisi ise üretim devrimi. Vatan ve üretim programında Türkiye’deki siyasi partilerle birleşebiliriz. HDP’lilerin sınır dışı edilmesi veya mal varlıklarına el konulması gibi öneriler ise hukuk dışıdır; hiçbir vatandaşa bu yapılamaz. Biz Vatan Partisi olarak; AK Parti, MHP, Türk Ordusu ve Türk polisiyle birlikte Amerikan emperyalizmine ve terör örgütlerine karşı oluşan cephedeyiz. Vatan Partisi bu cephede yer alırken, AK Parti veya MHP ile aynı ideolojik ve sınıfsal tabanda birleşmiş olmuyor; bunlar farklı programları olan partilerdir. Ama nedir? Bunları bir araya getiren Türkiye’nin büyük bir sorunu var. O sorun ne? Türkiye’nin bağımsızlığını korumak, Amerikan emperyalizmine karşı dik durabilmek ve Türkiye’nin terörden temizlenmesini sağlamak gibi vatan savaşı diyeceğimiz bir program. Bu neye benziyor? Atatürk’ün İstiklal Savaşı’na benziyor. Zaten “İkinci İstiklal Savaşı” kavramı da kullanılıyor, değil mi? Gerçekçiler bugünkü mücadelemize, vatan savaşımıza “İkinci İstiklal Savaşı” diyorlar. Birincisi hangisi? Atatürk’ün İstiklal Savaşı. Kendilerini oraya bağlamış da oluyorlar.

Bizi birleştiren, aynı cephede buluşturan, Türkiye İttifakı’nda birleştiren işte bu İkinci İstiklal Savaşı’dır. İkinci bir İstiklal Savaşı koşullarında olduğumuz için böyle bir ortak cephede toplanıyoruz. İstiklal Savaşı’ndaki güçlere bakalım; Atatürk önderliğinde çok farklı programa sahip, çok farklı fikirlerden, farklı sınıflardan, emekçi sınıflardan tutun çarşısına, eşrafına, zenginlerine kadar bütün Türk milletinin birleştiği bir istiklal savaşı var. Bugün de ona benzer bir beraberlik var. Bu beraberlik, herkesin birbirinin programını aynen kabul ettiği anlamına gelmiyor. Sayın Osman Er dostumuzun burada korkacağı, endişe edeceği veya şaşıracağı bir durum yok. Osman Er arkadaşımız da savunduğu fikirlerle o cephede yer alması gereken veya yer almış olan bir dostumuz. Yani cephe ne demek? Farklı siyasi eğilimlerin, farklı siyasi programların buluşması demek. Aynı gemideyiz; o gemi İkinci İstiklal Savaşı gemisidir.

Gelecek Partisi Genel Başkanı Sayın Davutoğlu dün yaptığı bir açıklamada; AK Parti, MHP ve Vatan Partisi’nin bir ittifakı olduğunu söyledi ve sürece dair itirazlarını sundu. Böyle bir ittifak var mı? Resmi bir ittifak yok. Bir Cumhur İttifakı var; onda AK Parti ve MHP birlikteler ama o ittifakta Vatan Partisi yok. Biz AK Parti ve MHP ile hukuki bir ittifaka oturmuş değiliz ama demin söylediğim gibi tarihi bir duruşumuz var; İstiklal Savaşı’nda beraberiz. Vatan Partisi, bugünkü İkinci İstiklal Savaşı’nın fikir babasıdır, fikri önderidir ve fedakarlıkta örnek örgütüdür. Önderliği fiilen iktidar partisi yapmaktadır ancak program ve siyaset önderliğini büyük ölçüde Vatan Partisi yerine getirmektedir.

Sayın Davutoğlu’nun burada meramı başka; bu İstiklal Savaşı cephesinde buluşmuş olan güçlerin arasına fitne sokmak, onları birbirine düşürmek ve güvensiz hale getirmektir. Davutoğlu, başbakanlıktan ayrıldığında Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın yarı resmi organı *Foreign Policy*, “Amerika, Ankara’daki adamını kaybediyor” başlığını atmıştı. Şimdi artık Ankara’da da değil; ayağı Ankara’ya basıyor olsa da bilinci ve beyniyle…

(Yayın kesintisi ve aranın ardından)

Ahmet Davutoğlu ile ilgili sorunuza dönecek olursak; Türk milleti, Türk ordusu, polisi ve Vatan Partisi, AK Parti, MHP gibi siyasi güçler bu İkinci İstiklal Savaşı mevzisinde toplandılar. Atlantik güçleri bu cepheden memnun değil, onu bölmek ve zaafa düşürmek istiyorlar. PKK’yı, FETÖ’yü üzerine sürüyorlar; darbeler tezgahlıyorlar. Öte yandan AK Parti’den Davutoğlu ve Babacan’ı, MHP’den Meral Akşener ve arkadaşlarını koparıyorlar. Bunların hepsi ABD’nin bu cepheye karşı faaliyetleridir. Türkiye’nin mecburiyetleri nedeniyle ekonomik düzlemde de bazı beraberlikler oluşmaya başladı. Amerika ise dolar saltanatı ve hegemonyası dünya çapında yıkıldığı için telaş içinde; Davutoğlu ve Babacan gibi unsurları Türkiye İttifakı’na karşı kullanmaya çalışıyor.

Bir izleyicimiz Meral Akşener’in, Babacan ve Davutoğlu’nu “siyasete yeni renk kattılar” diyerek alkışlamasını sormuş. Yorumlanacak bir şey yok; karşımızda bir Atlantik cephesi var. Merkezinde CHP yönetimi var, bir tarafında HDP, öbür tarafında FETÖ, yanında İYİ Parti, Babacan, Davutoğlu ve Abdullah Gül var. Bu cephenin tılsımını *Rand Corporation*’ın Ocak 2020 tarihli raporundan okuyoruz. Pentagon ve CIA ilişkili bu strateji kuruluşu, Türkiye ile ilgili raporunda bu saydığım güçlerin birleştirilerek bir iktidar projesi yaratılmasını senaryolaştırmıştır. Birbirlerini ağırlamalarının sebebi, aynı Amerikan projesinde buluşmalarıdır.

Diğer taraftan, bir izleyicimiz “Ülkeyi korumak ile parti kapatmak farklı şeyler değil mi?” diye sormuş. Ülkeyi korumak, gerektiğinde parti kapatmayı da beraberinde getirir. Bu ülkenin başkahramanı Atatürk, bölücü teröre göz açtırmamış, buna imkan veren partileri de kapatmıştır. 1924’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, 1930’da Serbest Fırka, gericiliğin veya bölücülüğün yuvası haline geldikleri için kapatıldı. Bugün HDP’yi kapatmazsanız Mehmetçiği yalnız bırakırsınız. Mehmetçiğe kurşun sıkanlara Meclis kürsüsü yoktur. Hasan Korkmazcan ve Orgeneral Saldıray Berk gibi seçkin şahsiyetler, kamuoyundaki tereddütleri aşmak ve milli bir ağırlık yaratmak için HDP’nin kapatılması yönünde çalışma yürütüyorlar.

Yunanistan’daki izleyicimizin “Avrupa’daki PKK faaliyetlerine Türkiye neden adım atmıyor?” sorusuna gelince; önce kendi meclisimizden, kendi devletimizden PKK’yı temizlemeliyiz ki başkalarına söz söyleyecek yüzümüz olsun. Berlin’de Alman Meclisi’nde PKK’nın yasaklanmasını anlattığımda, bana “Sizin meclisinizde bu örgüt var, belediyeleriniz onların elinde” dediler. Bu, bizim devletimizin bir kusurudur.

Son olarak, “Cihatçı terör örgütleri, Atatürk’ün silinmesi gibi konular neden konuşulmuyor?” sitemine yanıtım şudur: Türkiye’de cihatçı örgütlere karşı en şiddetli mücadele yürütülüyor; hapishanelerde on binlerce mensupları var, TSK ve emniyet içinden FETÖ’cüler temizlendi. Atatürk ise silinmiyor, aksine yüceliyor. Atatürkçülük; Afrin’de, Fırat Kalkanı’nda, 15-16 Temmuz gecesi FETÖ’nün üzerine yürürken belli olur. Kümeslere saklanıp Atatürkçü olunmaz. FETÖ ve PKK ile beraber olup Atatürkçü geçinenler asıl Atatürk’ü silmeye çalışanlardır. 15 Temmuz gecesi AK Parti genel merkezine dev Atatürk posteri asılması bunun bir göstergesidir. Bu bir tarihi dönüm noktasıdır. Mesele posteri asmak değil. Sonuç itibarıyla FETÖ’yle, PKK’yla mücadele ettiğiniz zaman Atatürk’ün çizgisinde olduğunuzu gösterirsiniz. Bunlar, sınandığımız imtihan noktalarıdır. “Atatürk siliniyor, cihatçılar kol geziyor” şeklindeki söylemlerin gerçekle en ufak bir ilgisi yoktur. Vatan Partisi, cihatçı denilen örgütlerle mücadele etmektedir. Bakın ne oluyor? FETÖ gitti. Vatan Partisi Silivri’den çıkarken söylemişti: Türkiye; şeyhler, dervişler, müritler ve mensuplar ülkesi olamaz. Türkiye’de Amerika bağlantılı cemaat ve tarikat unsurları barınamayacaktır. İnanan insanlarla bir problemimiz yok; bizim sözünü ettiğimiz, cumhuriyete, vatana ve millete karşı yuvalanan yapılardır. Onlara karşı bir kararlılık gelişiyor; bu kararlılığı önlemeye çalışan, FETÖ’yü ve PKK’yı koruyan bir cephe var ve feryatlar o cepheden yükseliyor. “Cihatçılar kol geziyor” deniliyor, nerede kol geziyor? Hepsi yakalanıp hapse atılıyor; bunları görmemiz lazım.

Sayın Bekir Sılan, Denizli Tavas’tan bir soru göndermiş: “Milletvekilliği düşürülen CHP’li ve HDP’li vekillerin meclise birlikte sunulmasının, CHP’nin HDP’nin arkasında durduğunu gösterdiği kanaatindeyim. Bu konudaki görüşleriniz nedir?”

Doğu Perinçek: Birlikte sunulmasında bir maksat var mı, onu bilemem ama o maksat bertaraf edilebilirdi. Cumhuriyet Halk Partisi kendisini PKK’dan ayırır, onlarla beraber sıra kapaklarına vurmaz, onlarla beraber “faşizme karşı omuz omuza” demezdi; o tuzak bozulurdu. Burada bir gerçek var: PKK ile omuz omuza eylem yapanları değil, onları yan yana getiren o sunuşu eleştiriyoruz. Evet, o sunuş sonunda HDP ve CHP mecliste el ele verdi. Ancak bu kabahat TBMM Başkanlığı’nın değil; yargı kararlarını okumakta bir hata yok. Cumhuriyet Halk Partisi, “Bizim bunlarla ilgimiz yok, bunlar bölücü terör örgütüdür” diyebilirdi. HDP’ye “PKK’dan ayrıl” diyorlar; bir bacağı vücuttan ayırabilir misiniz? PKK’nın bacağı onlar. Bacağı kestiğiniz an o bacak yaşayamaz, çürür. Ancak maalesef Cumhuriyet Halk Partisi’ne bunu kabul ettirmek mümkün olmadı çünkü CHP bütün planlarını PKK ve FETÖ ile birliktelik üzerine kurmuş durumda. O planın içine şimdi Davutoğlu, Babacan, Abdullah Gül ve maalesef Meral Akşener de girdi. Meral Akşener girdi ama partisinin dağıldığını görünce tereddüt etmeye başladı.

(Ara sonrası)

Soru: “İYİ Parti’nin PKK ile yakın durduğu hususunda biraz katı düşünmüyor musunuz?”

Doğu Perinçek: İYİ Parti artık PKK ile yakın durmuyor; HDP’nin PKK bağlantısını belirtmeye başladı. Bu, Türkiye için olumlu bir gelişme. Ancak İYİ Parti, MHP’den kopartılıp CHP’nin yanına oturtulduğunda, CHP’nin öbür yanında PKK ve HDP vardı. Dolayısıyla bu operasyon sonucunda İYİ Parti, CHP üzerinden HDP ve PKK’nın müttefiki haline geldi. Bunu söyleyen sadece ben değilim; ayrılan milletvekillerimiz ve generallerimiz de bunu belirterek ayrıldılar. Ancak İYİ Parti tabanıyla çeliştiğini gördü; tabanı milliyetçi ve vatanseverdir, PKK ile yan yana gelmeyi kabul etmez. Sayın Akşener, ilk dönemde HDP’yi “Kürt siyasetinin örgütüdür” diyerek kabul ettirmeye çalıştı ama kendi tabanının bunu kabul etmediğini görünce, HDP’nin PKK’nın bir organı olduğunu ifade etmeye başladı. Bu olumlu bir gelişmedir.

Soru: “Neden bu kadar tabanıyla arasına mesafe koyuyor, sert çıkışlar yapıyorsunuz?”

Doğu Perinçek: Tabanı kazanmak için söylüyoruz. Dalkavukluk yaparak tabanlar kazanılmaz; o tabanları dönüştürmek, vatanseverlikleriyle ve emekçi karakterleriyle birleşmek gibi bir görevimiz var.

Soru: “MHP Atatürk milliyetçisi midir, Amerikancı mıdır?”

Doğu Perinçek: Amerikancı olsa Amerika ile birlikte hareket eder. Bugün Türkiye’de PKK’ya ve FETÖ’ye tavır alan güçlere Amerikancı demek büyük bir yanlıştır. Amerikancılığın ölçütü şudur: Amerika, Türkiye’nin üzerine FETÖ’yü ve PKK’yı salıyor. Onlarla ittifak yapıyorsanız, Atlantik sistemi içindesiniz demektir.

Soru: “Bir Kürt bireyi olarak soruyorum; bir zamanlar ‘Kürtlere sıkılan kurşun önce devlete sıkılmıştır’ diyordunuz, ne oldu da bu kadar Kürt karşıtı bir duruma geldiniz?”

Doğu Perinçek: O sözü yanlış hatırlıyorsunuz. “Kürtlere kurşun sıkacaksanız önce gelin bana sıkın” dedim ve yine söylüyorum; Kürtlere karşı sıkılan kurşunun karşısında siperiz. Vatan Partisi, “Türk de biziz, Kürt de biziz” diyor. Türkiye’de Kürt’e kurşun sıkılması diye bir şey yok; terör örgütleriyle mücadele var. 1990 öncesinde Kürt halkına karşı yapılan yanlış uygulamaların, ayrımcılığın ve katliamların PKK ile mücadelenin dışında olduğunu belirttim. “Köylüye, halka kurşun sıkılacaksa önce gelin bize sıkın” dedik, şimdi de aynısını söylüyoruz.

Soru: “Etnik kimlik siyaseti bugün neden bu kadar güçlendi?”

Doğu Perinçek: Etnik kimlik siyaseti 1800’lerin sonlarından beri vardı ancak Atatürk döneminde büyük ölçüde tasfiye edildi. Atatürk bize Türk ve Kürt demeden bütün milleti kucaklayan bir Türkiye bıraktı. Ancak 1945 sonrası Türkiye Amerika denetimine girince, Amerika etnik kimlik siyasetini dayattı. Her darbe döneminde bu siyaset daha da güçlendi.

Soru: “Perinçek neden Diyanet’e ‘Kur’an’ı anlatmıyorsunuz’ gibi bir çağrıda bulunmuyor?”

Doğu Perinçek: Kur’an-ı Kerim’i Diyanet’e anlatacak olan biz değiliz. Kur’an’ın nasıl anlaşılacağı, ülkedeki siyasi ortamla bağlantılıdır. Atatürk zamanında olduğu gibi çağdaş bir yorum yapan bir siyaset olduğu sürece Kur’an doğru yorumlanabilir. “Hz. Muhammed: Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi” kitabımda, onun bütün insanlığın baş tacı yapacağı bir lider olduğunu yazdım. Herkese bu kitabı okumasını öneriyorum.

Soru: “Ana muhalefet sırf muhalefet olsun diye mi yoksa direktiflerle mi hareket ediyor?”

Doğu Perinçek: “Direktif” kelimesini kullanmak istemiyorum ancak Cumhuriyet Halk Partisi’nin Atlantik sistemiyle ilişkileri bellidir. Komplo teorileriyle değil, programlara bakmak lazım. CHP yönetimi, Amerika’nın Türkiye’ye dayattığı güvenlik ve ekonomi programlarını savunuyor. Sayın Kılıçdaroğlu’nun dokuz maddelik açıklamasının 9. maddesinde “IMF ile tekrar ilişkileri kuralım” ifadesi geçiyor. IMF ile ilişki kurmak, bir banka ile değil, bir direktifle ilişki kurmaktır. Çünkü IMF size bir program dayatır. Bunu “Üretim Devrimi” adlı kitabımın “IMF’nin Öcüleri” bölümünde detaylıca anlattım. IMF birtakım öcüler yaratarak Türkiye’ye geldi. “Türk parası bir öcüdür, basmayacaksın; Merkez Bankası bir öcüdür; maliyet enflasyonu bir öcüdür” dedi. “Ama maliyeti yüksek mal da üretmeyeceksin, dolayısıyla Zonguldak’ın altından kömürü çıkarmayacaksın, Türkiye’nin Bakırçay, Söke, Adıyaman, Iğdır ovalarına pamuk ekmeyeceksin” dedi. Bunlar hep öcüler. IMF’nin bu öcülerini kabul ettiğinizde uyguladığınız program bir IMF programı olur; zaten IMF de o öcüleri size dayatır. IMF sana bol keseden para dağıtmıyor; kendisi zaten çok büyük ölçüde kredi açmıyor ama muslukların ve komuta düğmelerinin elinde olduğunu hissettiriyor. IMF programlarına uyduğunuzda müfettişlerin gelip Türkiye’yi denetlediğini hatırlayacaksınız; “Programımıza uyuyor musunuz, uymuyor musunuz?” diye kontrol ediyorlardı.

Cumhuriyet Halk Partisi de en sonunda “O IMF’ye dönelim” diyor. Şimdi bu durumda emir alması, direktif alması gibi konuları kurcalamaya gerek yok. Programlarıyla, siyasetleriyle, PKK dostluğuyla, HDP dostluğuyla, FETÖ dostluğuyla ve onları hapishaneden çıkarma programlarıyla; Cumhuriyet Halk Partisi’nin her dediğini Amerikan yayınlarında bulabiliyoruz. Amerikalılar da zaten “Bizim Türkiye’deki has partimiz Cumhuriyet Halk Partisi’dir” diyorlar. Rand Corporation raporunda da Cumhuriyet Halk Partisi merkezde; bütün bu Babacanları, Davutoğullarını falan toplamak ve bu muhalefetten bir Amerikan iktidar senaryosu üretmek hedefleniyor. İşte gerçekleri buralarda arayalım. Arkasından birtakım dedektifler dikip takip etmek yerine, programına, siyasetlerine ve pratiklerine bakarak değerlendirme yapmak daha sağlıklı olur.

***

Bir son dakika bilgisi var, onu duyurmak istiyorum. KCK üyeliği sebebiyle vekilliği düşürülen ve tutuklanan Leyla Güven tahliye edilmiş. Kalan bir aylık cezasının, tutuklu yargılandığı başka bir dosyadan mahsup edileceği bilgisi geçildi. Bununla birlikte bir izleyicimizden gelen mesajı da size okumak istiyorum: “Ben Süleyman Aydın. HDP önünde eylem yapan bir babayım. Bugün eylemimizin 281. günündeyiz. HDP Eş Başkanı Mithat Sancar şu an Diyarbakır’da ama bizi ziyaret etmedi. HDP, Kürtlerin temsilcisi değil; HDP vekilleri Kandil’in vekilleridir, HDP Kandil’in şubesidir.”

Evet, işte bu; Türk milletinin ve Türk milletinin bir parçası olan Kürt vatandaşlarımızın vicdanlarından kopan ses budur. “HDP kapatılırsa şöyle olur, böyle olur, milli irade çiğnenir” diyenler Süleyman Aydın’a sorsunlar. HDP kapatılırsa yüreklere su serpilir, ferahlık gelir. İnsanlar evlatlarını PKK’dan kurtarır. Mehmetçiğe yağan kurşunlar, döşenen mayınlar orada ahvah etsin. Biz o mayınlarla, o kurşunlarla ittifak yapan siyasetleri mahkûm ediyoruz. Süleyman Aydın’ı bir kez daha selamlıyorum; o, Diyarbakır analarının içinde yer alan değerli aydınlarımızdandır. İşte Kürdün sesi budur; bu vatana bağlı olan ses budur.

***

Tartışılan bir diğer başlık ise Ayasofya’nın ibadethaneye açılması. Bununla ilgili çok soru geldiği için değineceğim. Hukuki bir süreç de var orada; Ayasofya müze yapılmış. Ayasofya ile yalnız Yunanistan ilgilenmiyor, dünya çapında bir ilgi odağı. Buralardan tekrar tartışmalar çıkartmanın hiçbir faydası yok. Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan bir tarihte şöyle söylemişti: “Karşısında Sultanahmet Camii var. Hele siz onun içini bir doldurun, yer kalmazsa o zaman Ayasofya’nın açılması talep edilsin.” Ben burada akıllıca bir tavır görmüyorum. Ayasofya müze yapılmış ve bir denge kurulmuş. İstanbul’da hemen karşısında Sultanahmet Camii, biraz yukarıda Beyazıt Camii, Fatih Camii ve diğer camilerimiz var.

Böyle yanlış bir kutuplaşma yaratmak Türkiye ile dünya arasında hatadır. Ayasofya, Hristiyan dünyası açısından bir ilgi odağı olabilir; evet, Türkiye toprağı içindedir, bizim egemenlik sınırlarımızdadır ve bizimdir. Ancak ülkemizde İstanbul’da, Diyarbakır’da ve başka kentlerimizde kiliseler de var. Ayasofya’yı açma konusunda gereksiz anlaşmazlıklar yaratmak, Türkiye’nin Batı’dan tehditlerle karşılaştığı bu dönemde düşmanı büyüten, Yunanistan’ın ve Amerika’nın işine yarayacak etkiler yapar. Türkiye’nin içinde de gereksiz anlaşmazlıklar doğurur. Türkiye’nin en temel sorunu işsizliktir; biz işsizliği kaldıralım, üretim devrimi yapalım, Türkiye’nin atıl kapasitesini çalıştıralım, fabrikalar açalım, istihdamı büyütelim.

***

Kıymetli bir mesaj daha var, onu da okumak istiyorum. Sayın Yusuf Bingöl, Muş Varto’dan yazmış: “Varto’nun yüz köyü var. Her seçimde HDP’liler sandık başına dağdaki silahlı elemanlarını gönderip seçmeni tehdit ediyor. Fakat şu an oy oranları düşüşte.” Yusuf Bingöl kardeşimizin söylediği sadece Varto için değil, bütün Doğu bölgesi için geçerli. Son seçimlerdeki verilere baktığımızda HDP oylarında ciddi düşüşler görüyoruz. Sebebi, PKK’nın üzerine yürünmesidir. Yani PKK, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından bastırıldıkça halk özgürleşiyor; Mehmetçik halkımızı özgürleştiriyor ve insanlar da gönüllerindeki oyu verme şansına sahip oluyorlar.

***

Libya konusuna geçmek istiyorum çünkü çok sıcak gelişmeler var. Sayın Cumhurbaşkanı dün Libya’yı değerlendirirken, “Rusya ile Libya konusunda görüşmek istiyorum. Orada askerim yok dediler ama şu an 19 uçağı olduğunu biliyoruz. Planlamasını inşallah birlikte yaparız. Yeni bir dönem başlayacak, Libya’da Hafter’i dışarıda tutabiliriz” dedi.

Türkiye’nin güvenliği ve ekonomik ihtiyaçları açısından baktığımızda, Karadeniz ve Kırım’dan başlayıp Akdeniz ve Hürmüz Boğazı’na kadar uzanan tek bir cephe var. Amerika ve İsrail eksenli bu tehdide karşı her yerde yapışan ek unsurlar görüyoruz: Karadeniz’de Ukrayna, Ege ve Doğu Akdeniz’de Yunanistan, Güney Kıbrıs, Suriye’nin kuzeyinde PKK ve Körfez şeyhlikleri… Libya da bu Doğu Akdeniz cephesinin önemli bir parçası. Türkiye’nin Libya’daki varlığı, Libya’yı esir etmek için değil; Libya’nın uğradığı saldırıyı def etmesi, toprak bütünlüğünü sağlaması ve kendi kaynaklarına sahip olması için bir dayanışmadır.

Dengeler değişti ve meşru olan Ulusal Mutabakat Hükümeti ağır basmaya başladı. Türk ordusunun dayanışması olumlu bir rol oynadı. Hafter artık bitti, yenildi. Amerika orada kaybetti. Şimdi “Libya’da Amerika’yla beraber olalım, Kıbrıs’ta Amerika’yla mücadele edelim” gibi bir strateji kurulamaz. Bütünsel bir strateji, Vatan Partisi tarafından “Karadeniz-Akdeniz Dostluk ve Barış Planı” olarak kurulmuştur. Bu planın esasları şunlardır: Rusya, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıyacak; Türkiye, Abhazya’yı tanıyacak; Rusya, Karabağ’dan Ermeni işgalinin son bulması için ağırlığını koyacak; Türkiye ise Kırım’ın Rusya toprağı olduğunu kabul edecek. Bölge ülkeleri, Amerika merkezli ve İsrail destekli teröre karşı ortak tavır alacak. Rusya’yı Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin yanına çekmek kadar stratejik bir iş yoktur.

Bakın, Mehmet Perinçek Moskova’dan bir rapor yolladı. Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Güvenlik Enstitüsü’nden Eric Edelman’ın raporu. Edelman, 2003-2005 yılları arasında Türkiye’de ABD Büyükelçiliği yapmış bir isim. Yazısında diyor ki: “ABD, Libya’da Rusya ve Türkiye’ye karşı hareket etmeli. Türkiye’nin son müdahalesi ABD’nin menfaatlerini çok zedeledi. ABD kenardan izliyor, acilen rol üstlenmeli.” İşte gerçek bu. Kendi kendimizi aldatmayalım; Amerika büyük devlettir ve gerçekler üzerinde hamle yapar. Libya’da Türkiye ve Rusya ile karşı karşıyayız; Libya’daki çıkarlarımız bu ülkelerle çatışmaktadır. Amerika devleti, kendi içinde konuşurken gerçekleri söyler. Kendi dışına konuşurken ise böyle bir adeti vardır; genellikle yine gerçekleri söyler. Kendimizi kandırmayalım; “Hemen Amerika ile Libya’da beraber oluruz” diyemeyiz, beraber olamayız. Çünkü Amerika, bütün Doğu Akdeniz’deki planlarını Yunanistan, İsrail ve Güney Kıbrıs ile beraberlik üzerine kurmuştur. Öyle ki bu beraberliğin silahlı ittifakını yaratmıştır. Doğu Akdeniz’de yıllardır “Nemesis” ve “Nabuldina” gibi tatbikatlar yapılıyor.

Peki, bu tatbikatlar nedir? Nemesis, Yunan mitolojisindeki İntikam Tanrıçası’dır. Tatbikata bu ismi veriyorlar. Nabuldina ise Tevrat’taki hikâyeye dayanır; Yusuf Peygamber’in oğlunun, tecavüze uğrayan kız kardeşlerinin intikamını almak için Kenan kralının oğlunu ve tüm Kenan erkeklerini öldürdüğü bir olaydır. Bu tatbikatlar şu senaryoya oturtuluyor: Türkiye, Kıbrıs’ın ırzına geçmiştir; Kıbrıs’ın iki abisi olan Amerika ve İsrail de bu intikamı almak için Türk ordusunu etkisiz hâle getirip Türkiye’yi işgal edecektir.

“Millennium Challenge 2002” tatbikatına bakalım. 24 Temmuz 2002’de, yani Lozan Antlaşması’nın yıl dönümünde Amerikan Silahlı Kuvvetleri, Nevada çöllerinde tarihinin en büyük tatbikatlarından birini yaptı. Associated Press ve diğer ajanslar bunu açıkça yazdı. Biz o dönemde bu tatbikatın tüm belgelerini toplayıp dönemin cumhurbaşkanına, başbakanına ve Genelkurmay Başkanlığına gönderdik. Senaryoya göre Kıbrıs merkezli bir anlaşmazlık başlıyor ve Amerikan ordusu 96 saat içinde Türkiye’yi işgal ediyordu.

Edelman da bu gerçekleri yazıyor. Bunlar ortadayken; Suriye’nin kuzeyinde, Irak’ın kuzeyinde ve Orta Doğu’da güvenliğimiz için Amerika ve İran ile çalışma mecburiyetimiz varken, Amerika ile Libya’da “dans etmeye” yönelik söylemler oldukça tehlikelidir. Bu durum herkesin bize olan güvenini sarsar; güven kaybedilince de Türkiye tehditler karşısında ağırlığını kaybeder. Devletin geleneklerine uygun, akıllı tavırlar almalıyız.

Birinci Dünya Savaşı’nı incelemeyi öneriyorum; alınacak çok büyük dersler vardır. Savaşın başında Sadrazam Talat Paşa Moskova’ya gitti ve Rus Çarlığı’nın Dışişleri Bakanı Sazanov ile görüştü. Türkiye’nin Rusya, Fransa ve İngiltere ittifakı içinde yer almak istediğini belirtti. Sazanov ise “Siz neden bahsediyorsunuz? Biz Osmanlı Devleti’ni paylaşmak için anlaştık, sizinle neyi paylaşacağız?” diyerek alay etti. Ardından Cemal Paşa Fransa’ya gönderildi, aynı kapılar yüzümüze kapandı. En sonunda Türkiye, doğal müttefiki olan Almanya ile beraber hareket etti. Atatürk de bunun doğruluğunu altı ayrı yerde belirtir; bunu “Kemalist Devrim” serimin 8. kitabında etraflıca anlattım. Türkiye o savaşa girmek zorundaydı çünkü zaten paylaşılacaktık; savaşın dışında kalma ihtimali yoktu. İstiklal Savaşı ve Cumhuriyet, o sürecin devamında kuruldu.

Savaşlarda ve güvenlik politikalarında tarihsel duruşlar ve cepheler vardır; bunlarla oynayamazsınız. Eğer bir tarihsel misyonunuz ve analiz kabiliyetiniz yoksa, televizyonlarda boy gösteren bazı uzmanların yaptığı gibi “burada dans ederiz, orada şunu yaparız” diye strateji kurulmaz. Bu isimler tank sayısı veya mitralyöz yerleri üzerinden konuşuyorlar; bunlar strateji değil, gazeteci bilgileridir. Bu “uzmanlar”, Amerika lehine stratejiler kurarak kafa karışıklığı yaratıyor ve Türkiye’nin güvenlik algısını bozuyorlar. Biz bu bulanıklığı temizleyip berraklık yaratmalıyız.

Türkiye’ye yönelik tehdit Amerika ve İsrail’den gelmektedir. Türkiye’nin Karadeniz’den Akdeniz’e, Umman Denizi’nden Hürmüz Boğazı’na kadar tek bir cephesi vardır. Bu cephede kuracağımız strateji; Rusya, İran, Suriye, Irak ve Lübnan gibi doğal müttefiklerimizle dayanışma içinde olmalıdır. Doğru siyaset izlersek Mısır’ı da yanımıza çekebiliriz. Libya, Türkiye için güvenilir bir müttefik olmuştur. Bu ittifak potansiyeliyle kimse Türkiye’ye diş geçiremez. Edelman’ın raporu bizler için öğreticidir.

Paylaş