Çıkış Yolu • 03.07.2020

Çıkış Yolu • 03.07.2020

İzlediğiniz için teşekkür ederim. İyi akşamlar değerli izleyiciler. Ulusal Kanal ekranına ve Çıkış Yolu programına hoş geldiniz. Bu programda her hafta olduğu gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’le birlikte olacağız. İyi akşamlar Sayın Perinçek.

Türkiye’nin gündemi oldukça hareketli; çok sıcak başlıklar var. Biz bu hareketlilik içinde ilk bakışta “soğuk” görünebilecek, ancak aslında Türkiye’nin çok uzun süredir sıcak gündem maddelerinden birini oluşturan; sanat ve sanatçı konusunu, sanat teorisini, sanat üretimi ve tüketimini tartışacağız. Çıkış noktamız, Sayın Doğu Perinçek’in geçen hafta üçüncü baskısını yapan ve uzun bir geçmişi olan “Parti ve Sanat, Sanat Teorisi Üstüne” adlı kitabı. Kaynak Yayınları’ndan çıkan kitabın ilk baskısı 1992’de, ikinci baskısı 1995’te yapılmıştı; birkaç gün önce de üçüncü baskısı okurlarla buluştu.

Sayın Perinçek, aslında bu kitabınızın geçmişi 1978 yılına kadar uzanıyor. Türkiye İşçi Köylü Partisi’nin (TİKP) 1978’in son aylarında düzenlediği Gani Bozarslan Sanat Eğitimi Kursu’nda yaptığınız konuşmaya dayanıyor. Daha sonra Ocak 1979’da Bora Dergisi’nin üçüncü sayısında yayımlanmış ve hem parti içinde hem de kamuoyunda epeyce yankı uyandırmıştı. Kitabın ana çıkış noktası o kurstaki konuşmanız ve Bora Dergisi’ndeki metindir. Yıllar içinde çeşitli eklemelerle gelişerek bugüne kadar geldi. İsterseniz kitabın içeriğine girmeden önce biraz 1978’e dönelim. Gani Bozarslan’ı analım ve parti-sanat ilişkisini gündeminde tutan bu temel metin üzerinde konuşalım. Bize çok kısaca Gani Bozarslan’ı tanıtabilir misiniz?

Merhabalar. Gani Bozarslan, çok esaslı bir şairdi. “Parti, Nar Çiçeği, Nardalı” gibi çok kuvvetli şiirlerden oluşan güzel bir kitabı vardır. Diyarbakır’ın köklü ailelerinden Bozarslanlara mensuptu. Çok genç yaşta nitelikli şiirler yazdı, çeviriler yaptı. Örneğin Cigerhun’un “Lenin Şafak” kitabını Kürtçeden Türkçeye o şiirselliği koruyarak çevirmesi çok önemlidir. Cigerhun da Türkiye’nin birliğine, bütünlüğüne bağlı, emekçi değerlerini savunan, bilimsel sosyalist görüşlü, dünya çapında bir şairdir. Gani Bozarslan, Cigerhun’un kitabının yanı sıra “Mem û Zîn”i de Türkçede ilk defa yayımladı.

Gani, entelektüel birikimi olan ve siyasi açıdan da çok uzak görüşlü biriydi. 1978 yılında partimize 40-50 sayfalık bir rapor yazmıştı. Orada, partiyi sadece işçi ve köylüleri değil, bütün vatanseverleri kucaklayan bir “Milli Demokratik Devrim Partisi”ne dönüştürmeyi öneriyordu. Çok halim selim, candan, şehla bakan, esaslı bir insandı. Maalesef onu Üsküdar’da denizde bulduk; denize itildiğini düşünüyoruz. Onu bir parti şehidi olarak görüyoruz. Yaşasaydı, Türkçeyi çok güzel kullanan Türkiye’nin büyük şairlerinden biri olacaktı.

Düzenlediğimiz sanat ve eğitim kursu, sadece bir ders değil, birçok dersi kapsıyordu. O dersleri daha sonra Bora Dergisi’nde kısmen yayımladık, ardından geliştirerek kitap haline getirdim. O dönem Taksim’de seçkin sanatçıların katıldığı bir kültür merkezimiz vardı. Kurslarımıza ressam Rasin, hikaye ve roman yazarı Osman Şahin, besteci Sarper Öztan, dünya çapında tiyatro sanatçısı Erkan Yücel, opera sanatçılarımız Müjge ve Müjdan, ressamlar Kasım Koçak, Aysun Koçak, Sevinç Altan, Erhan Yalvaç; karikatürist ve ressamımız Haşmet Gültekin, halk oyunları ekibinden Hale Soysu ve Celal Demirel katılıyordu. Müjdat Gezen, Erkan Yücel ile gelip giderdi. Sinemacı Nezih Coş ve tiyatro yazarı/yönetmenimiz Haşmet Zeybek de o isimler arasındaydı. Kitap, işte o kurslarda doğdu diyebilirim.

Kitabın adı aslında “Sanat Teorisi Üstüne” olmalıydı; ancak ilk baskıda “Parti ve Sanat” dendiği için öyle kaldı. Kapaktaki resim ise Balaban’ın “Küfe Taşıyan Kadınlar” tablosudur. Balaban bu eseri için onur duyduğunu söylemişti. Kitabın yeni basımı üzerinde çalışırken, Türk okuruna iftiharla sunabileceğimiz, ışık tutan bir çalışma olduğunu bir kez daha gördüm.

Sayın Perinçek, Bora Dergisi’nin üçüncü sayısının kapağında Rasin’in bir tablosu var. Kendisinden de bahsedelim.

Rasin muhteşem bir adamdı. Büyük bir ressam olmasının ötesinde, paylaşımcılığı özümsemiş, dervişane bir kişiliğe sahipti. Sanat kurslarımıza katılır, kendini hissettirmeden, bağırmadan, bir melek gibi aramızda dolaşırdı. 1978’de Taksim’deki sanat ortamında çok güzel bir dostluğumuz oldu. Fikret Otyam ve eşi İrem ile sık sık görüşürdük.

Dergi kapağındaki o portre, partimizin kurucularından Mehmet Çetin’e aittir. Mehmet Çetin, Kahramanmaraş Pazarcık’ta köyüne gelen jandarmaların önüne çıkarak arkadaşını korumaya çalışırken şehit edilen yiğit bir köy emekçisiydi. Rasin, o portrede Mehmet Çetin’in bakışlarındaki acıyı ve fedakarlığı muazzam bir şekilde yansıtmıştır. Rasin’in Şeyh Bedrettin üzerine yaptığı üçlü tablo serisi de çok etkileyicidir; tabloların isimlerini Hilmi Yavuz’un şiirlerinden almıştır. Nazım Hikmet ve Atatürk portreleri de öyledir.

Rasin’i en iyi anlatan hikaye şudur: Bir erenlere cennet ve cehennemi göstermişler. Cehennemde herkesin önünde harika bir sofra varmış ama kolları dirsekten bükülmediği için yiyemiyorlarmış. Cennette de aynı sofra varmış, herkes neşe içinde yiyormuş çünkü dirsekleri bükülmese de herkes karşısındakine yemek veriyormuş. İşte Rasin böyle biriydi; birbirini doyurarak yaşamanın cennet olduğunu bilen, verici bir insandı. Yani hakikaten müthiş bir cennet tanımıdır bir hikayeyle. Ki Rasin de böyle bir cenneti kendi hayatında kurmuş ve yaşatmış olan bir insandı dostlarıyla birlikte. Gönlü son derece zengin, verici, alan veren; sohbeti olağanüstü güzel, zarafeti, kibarlığı, inceliği olağanüstü olan bir insandı. Onu da saygıyla anıyorum; gerçekten insandı. Hümanizmin temsilcisiydi ve o portreleri de hep hümanizmin renkleri, duyguları, düşünceleriydi. Mehmet Çetin karttaki portresinde de görüyorsunuz; bunu Mehmet Çetin’in bir fotoğrafından yaptı o zaman. Ondan sonra benim çok portremi yapmak istedi ama bir türlü denk düşüremedik. Ben hapse düşünce de olmadı. İçimde böyle bir ukdedir o; Rasin’in benim portremi yapmasını çok isterdim. Ben portremi, resmimi yapılmasına meraklı bir insan değilim, birçok ressam da talep etmiştir ama zamanım olmadı. Fakat onun yapmasını çok isterdim çünkü olağanüstü insanı, insanlığıyla ortaya çıkaran; yüzüne duygularını vuran, çıkartan bir fırçası vardı. Çok tatlı bir adamdı, onu saygıyla anıyorum. Bu kitapta da onunla sohbetlerimizin vesaire çok büyük katkıları vardır.

Bir de Fikret abi… Fikret abi İstanbul’a geldi mi Rasinler’de buluşurduk. Rasin aynı zamanda yeme içme konusunda da zarafetleri olan bir insandı. Değişik yiyecekler ikram eder; çok dolu tabak falan değil ama seçerek yemek yiyen bir insandı. Hayatı hep doğru, güzel seçimle geçmiştir. Hayatında güzel seçim her zaman birinci etkendir Rasin’in. Onu da çok saygıyla anıyorum, İrem’i de. İrem de tam böyle; ikisi birbirine yakışan, sevgi dolu insanlardı. Çok kaliteli, büyük insanlardı. İşte kitap böyle çıktı, teşekkür ederiz.

Ben 1978-1979’da İzmir’de lise öğrencisiydim. Dolayısıyla o toplantıya, burada yayınlanan sizin konuşma yaptığınız toplantılara katılamadım. Fakat İzmir’de de benzer bir toplantı olduğu zannediyorum; örgütlü olduğu diğer illerde de benzer toplantılar yapıldı. Ben İzmir’deki toplantıya Cenap Nuhrat’ın gelip çok geniş ve zengin bir tartışma açtığını, çok öğretici bir toplantı gerçekleştiğini hatırlıyorum. Şunu merak ediyorum: 1978-79 yıllarında bilimsel sosyalist bir partinin teorik yayın organında sanat konusunun işlenmesi, kapak dosyası olarak pek rastlanan bir şey değildi. Türkiye İşçi Köylü Partisi gibi bir partinin sanatı bu kadar önemseyip sanat tartışmasını; gerçekçilik, halk edebiyatı, sanat üretimi gibi konuları geniş bir tartışma konusu haline getirmesi nasıl bir ihtiyaçtan kaynaklandı? Dediğim gibi, o dönemde hiçbir derginin böyle bir konuyu kapak konusu yapıp tartıştığını hatırlamıyorum.

Dünyayı değiştirme ihtiyacından. Dünyayı değiştirmek sırf kılıçla, mücadeleyle, grevle, yürüyüşle, mitingle vesaire olmaz. Sanat insanın içini değiştiren bir nevi… Camilerin dış görünüşü vardır, bir de içindeki çiniler, çeşitli motifler, renkler vesaire; yani iç dünyası diyelim bütün binaların. Bir de insanın iç dünyası var. Yeni bir toplum yaratmanız için o insanın iç dünyasını da güzelleştirmeniz lazım. Güzel insanla güzel bir toplum kurabiliriz. Güzel insanı da sanatla yaratabiliriz. Eğer devrim yapacaksanız insan değişecek; devrim toplumun değişmesidir, yoksa sırf iktidarı ele geçirme olayı değildir. E toplum nasıl değişir? Toplum sanatla, kültürle, resimle, müzikle, heykelle, hat sanatıyla ve en başta şiirle değişir.

Biz Türk toplumu olarak da binlerce yıldan beri sanatla değişen, değiştirilen bir toplumuz. Özellikle sözlü sanat; ellerinde kopuzla koşmalar, destanlar; Karacaoğlanlar, Aşık Ömerler, Yunus Emreler, Hacı Bektaş Veliler, Hatayiler, Dede Korkut hikayeleri… Orhun Yazıtları 8. yüzyıldan kalma ama müthiş bir sanat; edebiyat niteliği, kalitesi olağanüstü. Kısa cümlelerdir ama olağanüstü bir edebiyat yeteneği vardır. Oradan da görüyoruz ki Türklerde söz sanatı ve müzik başından beri var. Onun için Türk toplumunun hayatında sanatın bir yeri var ve o sanatla toplumları değiştirmişlerdi. O erenleri, o gazileri, topluma kendini adayan insanları sanatla yarattılar.

Şimdi biz de dünyayı değiştirmek istiyoruz. Yeni bir toplum kurmak istiyoruz. Ve o toplum ne? Paylaşmacı bir toplum. Rasin’in tarif ettiği cennetteki gibi birbirine veren, gül alıp gül verenlerin, gülle gülü tartanların toplumu. Mesela bu “Parti ve Sanat” kitabının birinci sayfasında o dörtlük vardı. Bu bir sefer unutulmuş, konmamış. Üzülerek not aldım, bundan sonraki baskılarına hemen koyarız.

“Gül alırlar, gül satarlar,
Gül ile gülü tartarlar,
Gülden terazi tutarlar,
Bağı, bostanı güldür gül.”

Yani muazzam bir dörtlü, Nesimi’nin dörtlüğü. Aldıkları şey gül, sattıkları şey gül. Terazinin bir kefesinde dirhem yok, öbür kefesinde gül var. Parayla değişmiyor, gülle gül değişiyor. Bu olağanüstü bir şiirdir ve bizim özlediğimiz toplumu veriyor. Siz ne kadar anlatsanız; “Sınıfsız toplum şöyle güzeldir, böyle güzeldir, sömürü kalkar” diye, bunlar bu dörtlünün yanında o kadar kuru kalıyor ki. Sınıfsız, piyasanın, paranın olmadığı; insanların ihtiyaçlarının ve en önemlisi güzellik, ruhsal, manevi ihtiyaçlarının karşılandığı bir toplumu anlatmaya çalışıyorsunuz. On tane ders yapın, ikişer saatten yirmi saat, ama deminki dörtlü gibi anlatamazsınız.

Yunus Emre’nin o dörtlüğü: “Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi? Mal da yalan, mülk de yalan, var biraz da sen oyalan.” Bakın, olağanüstü! Mülkiyet var ama hani bunun ilk sahibi? Gerçekten ilk sahibi var. Elimizdeki telefonun, yediğimiz ekmeğin, içtiğimiz suyun bir üreticisi var. Sonuç itibariyle soframıza gelene kadar o ekmeği, suyu, sebzeyi bir işçi, bir köylü üretiyor. Bizim “benim” dediğimiz, benim mülkiyetim, benim masam, benim sarayım dediğimiz olayın bir ilk yaratıcısı var. “Kefenin cebi yok” sözü çok güzeldir. Mal biriktirdin ama hangi cebine koyacaksın? Şirket, holding sahibi hangi hissesini kefenin cebine koyup da öbür tarafa gidiyor? “Var biraz da sen oyalan” diyor. Yunus Emre’nin bu sözünü keşfetmek için bin yıl uğraşsanız bulamazsınız. Büyük şair böyle oluyor.

İşte buradan şuraya varacağım; bu şiirler, bu müzikler, halaylarımız, koşmalarımız, Aşık Ömerler, Karacaoğlanlar… Yeni bir toplum kuruyorsunuz; sevgiyi, aşkı, muhabbeti, kardeşliği, gönül birliğini, paylaşmayı yükselten bir toplum. Yeni bir toplumu sanatla kurabiliriz.

Bizim partimiz, hapishanede de mesela; 1970’te 300 küsur arkadaş hapse düştü, Dede Korkut hikayelerini okumayan tek bir insan yoktu. Orhun Yazıtlarını, Karacaoğlan’ı, Yunus Emre’yi, Pir Sultan Abdal’ı okumayan, tartışmayan yoktu. Mektuplaşmalar olurdu; mektuplarda hep o hikayelerde geçen kadın tiplerinden, o kadınların yiğitliklerinden, cesaretlerinden bahsedilirdi.

Mesela bizim koğuşumuzda Erkan Yücel vardı; Türkiye’nin büyük sanatçısı, aynı zamanda büyük bir karakter anıtıydı. Erkan Yücel dünya çapında bir tiyatrocuydu, Sanremo Festivali’nde ödül almıştı. Bize hep tiyatro oynatırdı. Erkan sürekli roldeydi; kendisine “Dürriyekta” adını takmıştım. Bir entelektüeli oynardı, kendisini inci tanesi gibi gören kibirli birini… Köylü karakterini oynardı, zengini oynardı, mazlumu oynardı. Bizleri de oynatırdı. Senaryolar yazardı; mesela toprak işgali ile ilgili bir tiyatro eseri yazdı, bana da “üçüncü köylü” rolünü verdi. Hayatımız sanatla, kültürle iç içe geçiyordu. Vatan Partisi, kuruluşundan bu yana sanata, kültüre büyük bir önem vermiştir; bağrında Türkiye’nin büyük sanatçılarını, dünya çapında kültür adamlarını yetiştirmiştir. 1500 küsur arkadaşımız tutuklandı veya gözaltından geçti. O süreçten sonra çıktık; Saçak Dergisi’ni çıkarıyoruz ama dergi biraz yer altındaymış gibi… Takibata uğrayan bir hareketiz, yarımız hapishanede. Mesela Saçak’ı çıkarırken ben 1985’te cezaevinden çıktım ama bu sefer de Hasan Yalçın, Hüseyin Karanlık gibi arkadaşlar içeri girdi. Yarımız içeride, yarımız dışarıdaydı. O koşullarda Cemal Süreya ile birlikte çalışıyorduk. Dergide bir köşesi vardı, adını şimdi hatırlayamadım. Tedbir olsun diye yazı kurulu toplantılarını yazıhanede değil, İlhan Kırıt’ın veya diğer arkadaşlarımızın evlerinde yapardık.

O toplantılara en zamanında gelen kişi Cemal Süreya’dır. Toplantıların 12-14 saat sürdüğü olurdu. Aylık bir dergi olduğu için bütün yazılar titizlikle okunur, tartışılır; gelecek sayının konuları konuşulur, fikirler pişirilirdi. Diyelim ki toplantı sabah 9’da başlayacak; 9’a 5 kala en geç oradadır, 9’u 5 geçe geldiği hiçbir kez görülmemiştir. Maliye memurluğundan gelen bir disiplini vardı. Cemal Süreya denince akla başka türlü bir imge geliyor ama o imge doğru değil; son derece disiplinli, takvimine uyan bir insandı.

Mesela kitaplarının başlıkları olan *Güz Bitigi* ve *Yaz Bitigi* o toplantılardan çıkmıştır. Benim o sırada Orhun Yazıtları ile ilgili bir çalışmam okunuyordu, orada “güz bitigi” diye bir ifade geçiyordu. Cemal, “Doğu, bunu senden alabilir miyim?” diye sordu. “Ne yapacaksın?” dedim. “Kitaplarımda, şiirlerimde kullanabilir miyim?” dedi. “Bu eski Türk metinlerinde geçen bir kavram, benim değil ki, helal olsun” dedim. Oralara büyük katkıları olan olağanüstü bir insandı; çok erken kaybettik, Türkiye için büyük kayıplardır bunlar. Sen de hatırlıyorsun Tuncay arkadaş; *2000’e Doğru* dergisinde de saatlerce çalışır, işlerini çok güzel yapardı. Bize birçok şey öğretmiştir. Mesela hiçbir zaman kağıtları ataşla tutturmazdı; çünkü ataştan kağıtlar çıkıp kaybolabilir. Maliye memurluğundan gelen alışkanlığıyla toplu iğne kullanırdı; toplu iğneden kağıt hiçbir zaman kurtulup çıkamaz. Böyle şeyler de öğrendik ondan.

1987 yılıydı sanırım, Cemal Süreya bize geldi. Asansörden indi, karşıladık, oturduk. Bir dergi çıkaracaktık, konu oydu. “Doğu, çıksa da bir dergi çıkaralım diyordum,” dedi; hatta bunu daha sonra günlüklerinde de yazdı. “Peki, adı ne olsun?” dedim. Hiç abartmadan söylüyorum; ikimiz de aynı şeyi düşünmüşüz: “2000” kavramı. 1987 yılındayız, Türkiye 2000’lere doğru gidiyor. Biz 2000’lerde Türkiye’de çok köklü değişiklikler olacağına dair bir tahlil yapıyoruz. O “2000” dedi, ben “2000’e Doğru” dedim. “2000’e Doğru olsun,” dedi. “Çünkü 2000 statik duruyor, 2000’e Doğru olunca bir hareket, bir gidiş var. Ama halk, aydınlar kısaltıp birbirlerine hep ‘2000’ diyecektir,” dedi. Hakikaten de öyle oldu. Derginin adı *2000’e Doğru* oldu ve beraber çıkarmaya başladık.

Bir gün bana, “Sizinle ilgili şiir, yazı var mı diye sormuştunuz; ben portre yazayım,” dedi. “Kimse bilmez, beni herkes şair diye tanır ama ben çok iyi bir portre yazarıyım,” dedi. “İzdüşüm yapacağım; yani gerçek portre değil, toplumdaki izdüşümünü yazacağım. Mesela Turgut Özal’ı, Müjdat Gezen’i, Mehmet Ali Aybar’ı, Süleyman Demirel’i yazacağım. Böyle 99 tane yazacağım, yüzüncüde seninle, Doğu Perinçek ile bitireceğim.” Benimle ilgili yazacağı portreden cümleler söylerdi; “Lacivert bir ata bindirirdi beni, onun üzerinde geliyor,” derdi. Bir de çok enteresan bir şey söylerdi: “Doğu Perinçek, seni aşil gibi topuğundan vurabilirler.” Çok mecazi, üstü örtülü, zarif ve ince bir dili vardı. Eleştirileri de, uyarıları da hep böyle zarif ifadelerle olurdu. Maalesef o 100. portreyi yapmadan gitti, ona çok hayıflanırım. Kendime çok dönük bir insan değilim ama Cemal Süreya’nın beni yazmasını çok isterdim; çok sevdiğim, yakın dostumdu. O da her yerde hayatındaki en sevdiği arkadaşının ben olduğumu söylemiştir.

Çok güzel muhabbetlerimiz oldu. Alınganlıkları da olurdu; mesela Tevrat’taki Mezmurlar’dan konuşuyorduk. “Bu Mezmurlar seni de çok etkilemiş,” dedim. Enver Gökçe’den, Ahmet Arif’ten ve Türk edebiyatındaki etkilerinden bahsettim. Hiçbir şey üzerinde durmadı. Fakat sonra günlüklerinde, sanki üzerine alınmış gibi, kutsal kitaplara gönderme yapan kuşlardan bahseden bir cümle yazdı. Ben üzerine gitmedim, bunu benim için mi yazdın diye sormadım ama tahmin ediyorum. Yani çok zarif bir adamdı; ilişkileri, görüşmeleri her şeyiyle…

90 yılı Ocak ayıydı, onu kaybettiğimizde. Günlük gazete çıkarma kararı almıştık. Bir arkadaşın evinde buluştuk; Mehmet Perinçek’in sünnet düğünündeki resimler de o döneme aittir; Cemal, Mehmet’in kirvesidir. “Günlük gazeteyi çıkarıyoruz, hazır mısın?” dedim. “Hazırım ne demek, yatağımı yorganımı getireceğim, günlük gazetede ben yatacağım,” dedi. “Siyasi başyazıyı bana bırakacaksınız, Türkiye siyasi tarihini göreceksiniz; Cemal Süreya imzası geçecek,” dedi. Hatıralarında da yazar; şair olarak gündeme geldiğini ama *2000’e Doğru*’da portre yazarı olarak meşhur olduğunu belirtir. Hakikaten Türkiye’nin son 200 yılının en büyük şairlerindendir, kuşku yok.

Bir alınganlığı daha vardı. İkinci Yeni şairlerinden bahsederken Turgut Uyar’ı, diğerlerini öne çıkaran şeyler söylemiştim, kendisini birinci planda anmamama biraz kırıldı sanıyorum. Ama şu tarafı müthiştir: Hiç beklemediğim bir şey, Fazıl Hüsnü Dağlarca için “Bizim en büyüğümüz odur” dedi. “Sen hep ‘bir şair kendisini dünyanın en büyüğü olarak görmüyorsa şair değildir’ derdin, nasıl oluyor?” dedim. “Ona gelince şair tanımı değişir, o en büyüğümüzdür,” dedi.

Cemal Süreya ile ilgili anlatılacak çok şey var. Edip Cansever’le olan meşhur küskünlüklerini de biliyorsunuz; biri “şiir yazmayı ben öğrettim” diyor, öbürü “rakı içmeyi ben öğrettim” diye karşılık verince büyük bir küslük yaşanıyor. Aslında rakıya da öyle meraklı değildi, onu hep öyle yansıtmaya çalıştılar. Çok okuyan, entelektüel birikimi çok derin bir insandı. Sözlük okurdu; sözlük okunur mu? İnsan bir kelimeye bakmak için açar, o ise oturur sözlük okurdu. Hem halk edebiyatını hem dünya edebiyatını çok iyi bilirdi. “Folklor şiire düşman” lafı büyük tartışma yaratmıştı ama onun folklor bilgisi engindi. Nazım Hikmet için “kalın abdal” derken, oradaki “kalın”ı çeyiz anlamında kullanmıştı; Türk edebiyatını bilmeyen o inceliği keşfedemezdi.

Adil ile lise birden beri tanışıyoruz, en yakın arkadaşım. Cemal Süreya’yı ilk ondan duydum. Adil, geceleri ıhlamur kokuları içinde Bahçelievler sokaklarında dolaşırken bağıra bağıra Cemal Süreya şiirleri okurdu. Sonra Edip Cansever’e merak saldık. Bir gün *Tragedyalar*’dan “ne gelir elimizden insan olmaktan başka” dizelerini okudum. “Çıkarttı kitabı, burada bu dizeler yok,” dedi. Başka bir buluşmamızda o kitabın ilk basımını getirmiştim. Çok değerli bir insandı. Baktık ki hakikaten ilk basım, sonraki basımlarda değişmiş. Ben onu ilk basımdan ezbere kalmıştım. Ona çok kızdı. “Olmaz” dedi, “Şiir yazılır ve öyle ilk basımlarda… Bilim kitabı gibi” dedi. “Şiir değişmez” dedi. “İlki bastığın neyse o çıkacak” dedi. Edip Cansever’i çok beğenmemin sebebi de budur. “Ne gelir elimizden insan olmaktan başka” çok müthiş, güzel bir şiirdir; onu söyleyeyim. O da iç bedestendi, antikacıydı biliyorsunuz; İstanbul’da, Kapalıçarşı’daydı. Benim halamın oğlu Mahmut Çitti vardı, onunla iyi ahbaplardı. Öyle bir Edip Cansever yakınlığımız da var. Yani Edip Cansever’i benim sevmemi biraz kıskandı Cemal Süreya.

Sanat teorisi ve sanat tarihi konusunda okuduğum kitaplar içinde Plehanov’un “Sanat ve Sosyal Hayat” üzerine yazdıkları önemli ölçüde öğreticidir. Christopher Caudwell çok ufuk açıcı şeyler yazar. Troçki’nin “Edebiyat ve Devrim”i, gerçekçilik ve estetik konusunda önemli bir kitaptır. Attilâ İlhan’ın hangi edebiyat ve gerçekçilik konusunda yazdıklarından kendi adıma çok şey öğrendim ve faydalandım. Bir de “Parti ve Sanat” kitabı, lise yıllarımdan itibaren sanatla ilgilenmemde bana çok yardımcı oldu, ayrı bir pencere açtı. Bora dergisindeki o ilk yazıdan itibaren sizin bu konuya yaklaşırken yaptığınız saptama benim için hep geçerli oldu ve onu kerteriz alarak düşünüyorum: Sanatçının bulutların üstünde ulaşılmaz, sınıflar üstü bir insan olmadığını anlatıyorsunuz.

Bizde “sağcıdan aydın olur mu, olmaz mı?” ya da “O da sanatçı mı, sen ona romancı mı diyorsun?” gibi çok tartışılan bir gelenek vardır. Hâlbuki bunların hepsi romancı, hepsi şair, hepsi aydındır. Ancak her sınıfın, her kültürün; gelişenin ve çürüyenin de bir sanatçısı vardır. Bu çok tartışmalı bir konu; konuşurken bazen tepkilerle karşılaşıyorum: “Buna nasıl sanatçı dersin?” Ama o bir sanatçı. Bu, önemli bir yanılgıdır.

Sanatçı kimdir sizce? Ulaşılmaz bir üst kimliği mi var? Sanatçı, güzellik yaratıcısıdır diyelim. Onun da özlediği bir dünya var. Bir büyücü gibi; davul çalarak, dans ederek bir dünya kurmaya çalışıyor. Avlanma, üretim yapma, meyve toplama konusunda kabile üyelerini coşturuyor, harekete geçiriyor. Sanatçı, özlediği insanı gönüllerde yaratmaya çalışıyor. Bunu resimle, müzikle, şiirle, romanla yapıyor. Sonuç itibariyle sanatçının bir mesajı var ve o mesaj da kendi yaşantısından, kendi duruşundan çıkıyor. O bakımdan sanatçılar ve aydınlar sadece ilericidir diye bir şey yok. Mesela Balzac dünyanın en büyük romancılarındandır ama esas itibarıyla muhafazakârdır. Dostoyevski’yi alalım; gericilikle suçlanır ama dünyanın en büyük romancısıdır. Sanatçılar sadece ilerici olur fikri yanlıştır.

Mesela Necip Fazıl Kısakürek’i alalım. Sonunda tamamen gerici bir pozisyona girdi; tarikatlara, mistisizme kadar vardı. Ama Türkiye’nin büyük şairlerindendir. “Kaldırımlar” şiiri; ızdırap çekenlerin, kaldırımlar içinde uzayan bir lisandır. Bunu ezbere sonuna kadar bilirim. Necip Fazıl evet, sonradan gerici oldu ama Türk şiirinde onu silip atamazsın. “Aydın” sözcüğü Türkçeye “münevver” olarak çevrildi. Batıdaki entelektüel karşılığı zekâya dayanır, Azeriler “ziyalı” derler. Bizde ise “münevver”, yani aydınlanmış, tenvir eden anlamında olumlu bir kavram gibi kullanıldı. Bu çeviride bir yanlışlık var ve bu yüzden özellikle ilericilerimiz arasında aydın ve sanatçı kavramlarına sadece ilerici işlevler yüklenir. Oysa Bâkî de muazzam bir şairdir ama saray şairidir, tutucudur. Nedim de Lale Devri’nin olağanüstü büyük bir şairidir ama toplumsal süreçler içindeki konumu saraydan yanadır. Fuzûlî ise daha halka yakındır. Sanatçıların sadece ilerici olabileceği fikri, gerçekle ilgisi olmayan uydurma bir fikirdir.

Bilimsel sosyalizmin kurucuları Marx ve Engels, Goethe’ye hayrandı; en beğendikleri yazarlar arasında onu sayıyorlardı. Lenin’in en beğendiği romancı Balzac’tır. Marx, bağımsız bir sanat tarihinden söz edilemeyeceğini, sanatın sosyoekonomik gerçeklikle açıklanabileceğini söyler. Sanatçı, kolektif sanatın dışında kalsa da bir toplumun içinde yer aldığı için nesnel bir tarafa da sahiptir.

Sanatçının özgürlüğü konusu ise kadim bir tartışmadır. Sanatçı sonuç itibarıyla toplumun içindedir. Pir Sultan Abdal, “Öküzün damını alçacık yapın / Altına biraz da saman sepin / Koşumdan koşuma gözünden öpün / İğrenç berler, hoşça tutun öküzü” der. Bu, bir köylünün üretim aracına duyduğu ihtimamı ve sevgiyi anlatır. Bunu ancak Anadolu’nun bağrından çıkan bir insan yazabilir.

(Ara verildikten sonra)

“İnsan yaşadığı yere benzer” sözü Edip Cansever’e aittir. Buradaki “yer” coğrafyadan ziyade insanın yaşadığı sınıfı, yaşadığı toplumu kasteder. Serdarî’nin şiiri bu bakımdan çok açıklayıcıdır: “Sefil ırgatın yüzü soğuktur / Yıl perhizi tutmuş, içi kovuktur / İneği davarı iki tavuktur / Bundan gayrı yoktur malımız bizim.” Bu şiir bir emekçinin, yoksul bir Anadolu köylüsünün haykırışıdır. Bodrum’dan ya da New York borsasından bu şiir çıkmaz.

Sanatçı yaşadığı sınıfa benzer. Emekçi sınıfların içinden çıkanlar olduğu gibi, yüksek tabakadan ya da bunalımlı, karanlık sokaklardan çıkan sanatçılar da vardır. Mesela 1980 sonrası ressamların umutlu, aydınlık tablolarından birdenbire karanlık imgelere geçişi toplumsal bir yansımadır. Yaşar Kemal’in “Filler Sultanı ile Kitlelerin İhtilâlı” romanını bana ithaf ederek yazdığını söylemişti. Küçük olanın büyüğü yenebileceği fikri, halk şiirimizde de olan, üzerinde durduğumuz bir konudur. Yoksullar zenginleri, güçsüzler güçlüleri yenebilir. Bu gerçek, Yaşar Kemal’in *Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca* adlı eserinde efsanevi bir şekilde işlenmiştir. Zayıf olanlar; büyük bir gayret, mücadele ve birliktelikle güçlü olanı mağlup edebilirler. Yaşar Kemal, bu romanı yazarken benim hayatımdan ve gayretimden esinlendiğini bizzat söylemişti. O, Torosların efsaneleri, halk hikâyeleri ve bilmeceleriyle beslenmiş bir yazardı; o kaynaktan beslenmeseydi İnce Memed gibi destansı eserler ortaya çıkamazdı. Yaşar Kemal’in o kadar destansı bir dili vardır ki bu, halkın ortak hafızasından süzülerek gelmiştir.

Gençlere her zaman eski Türk destanlarını okumalarını öneriyorum. Türk destanlarındaki sözcükler ve cümleler, tarih içerisinde binlerce yıl boyunca aka aka, yuvarlana yuvarlana pütürlerinden, sivriliklerinden ve uyumsuzluklarından kurtulmuştur. Bu, akarsuyun içindeki taşlara benzer; üstlerinde pütür kalmamıştır ve renkleri son derece destansıdır. Köroğlu, Dede Korkut ve Keloğlan hikâyelerindeki o üstün Türkçe, bunun en güzel örneğidir. Örneğin, “Bir varmış, bir yokmuş” ifadesi, “bir zamanlar” gibi sıradan bir söz kalıbından çok daha derin ve anlamlıdır. Bu ifade, hem varlığı hem yokluğu aynı anda barındıran muazzam bir buluştur. Türk dilinin bütün güzelliklerini, halk şiirimizde ve destanlarımızda görebiliriz.

Yaşar Kemal işte bu kültürü temsil eder; nenelerinden, amcalarından dinlediği hikâyelerle büyümüştür. Bir yazarın yaşadığı yere benzemesi meselesi burada çok önemlidir. Yaşar Kemal, Zeytinburnu’nda ya da Ankara Altındağ’da büyüseydi, o Toroslardan çıkan Yaşar Kemal olmazdı; o İnce Memed’i yazamazdı. İnce Memed’in içinde binlerce yıllık Türk tarihinin dil birikimi ve ustalığı vardır. Yaşar Kemal aynı zamanda çok insancıl, Anadolu’nun tüm güzelliklerini ve zaaflarını barındıran sevgi dolu bir insandı. Dostlarının “Ayı Yaşar” dediği bu büyük yazar, dünya sermayesine boyun eğmediği için Nobel ödülünü alamadı. Eğer Orhan Pamuk gibi Ermeni meselesi veya Kürt meselesi üzerinden iktidarlara göz kırpsaydı ödülü alırdı. O ise tüm dünya çapında tanınırlığına rağmen, dünyaya boyun eğmemeyi tercih etti.

Edebiyat tarihimizde Kemal Tahir’in Yaşar Kemal’e yönelik eleştirileri de oldukça ilginçtir. Kemal Tahir; *Rahmet Yolları Kesti* gibi eserlerinde, Yaşar Kemal’i eşkıya romantizmi yapmakla ve Celali isyanlarına bakışında düzeni bozup halka zarar verenleri efsaneleştirmekle eleştirmiştir. Kemal Tahir, tezli romanlarıyla devletin yaratıcı ve kurucu rolünü öne çıkarmıştır. Ona göre devlet düşmanlığıyla ilericilik yapılamaz; devlet olmadan dünyaya nizam verilemez. Bu, o zamanki sol çevrelerde pek kabul görmese de Kemal Tahir çok önemli bir katkı sunmuştur.

Yaşar Kemal’in *Ağrı Dağı Efsanesi* romanında da feodal dönemin beylerine dair olumlu bir bakış vardır. Aslında her iki yazarın da feodal kahramanları ele alışında mertlik, alicenaplık ve cömertlik gibi değerler öne çıkar. Hatta bir Alman yazarın, şövalyelik kültürünün ve alicenaplığın Avrupa’ya Türklerden ve Müslümanlardan geçtiğini belirttiğini okudum. Dede Korkut hikâyelerinde de gördüğümüz bu “alp” kültürü; hile yapmamayı, düşmana bile adil davranmayı ve mertliği esas alır.

Son olarak, Nazım Hikmet’ten sonra 1940 kuşağı şairleri ve 1960’ların İkinci Yeni şairleri üzerine yapılan tartışmalar çok değerlidir. Enver Gökçe, Ahmet Arif ve Arif Damar gibi isimler, büyük bir mücadele döneminin parlayan yıldızlarıdır. Ancak hayatın zorlukları, hapisler ve yaşanan travmalar bu şairlerin sonraki dönemlerini etkilemiştir. Büyük şiir, mücadele ve hayatın içinden doğar; köşklere ve daçalara çekilen bir yaşamda büyük eser üretmek zordur. Tolstoy, Dostoyevski, Gogol gibi isimler Rusya’nın hengâmeli dönemlerinde, yoksulluğun ve büyük toplumsal sarsıntıların içinden çıktılar. Ancak büyük sanatçılar, Rusya’daki “daça” denilen o tahsisli köşklerden çıkmıyorlar. Bana o tür köşklere kapatılmış, imkânlar sunulmuş bir Rus yazarı hatırlatamazsınız. Büyük edebiyat, 18. yüzyılda Büyük Petro’dan sonra başlayan o çalkantılı dönemlerden doğmuştur. İstikrarın sağlandığı, şairlere sarayların ve imkânların tahsis edildiği dönemlerde ise büyük eserler verilmemiştir. Bunu görmemiz lazım.

(Kısa bir aradan sonra)

Enver Gökçe’yi konuşuyorduk. 1940 kuşağı sanatçıları, dünyanın Nazizm’e karşı direndiği, Türkiye’nin de savaş yılları ve çalkantılarla boğuştuğu bir dönemde çok zengin bir üretim içindeydiler. Onlar partili sanatçılardı. Hapislere girip çıktılar, kimse onları daçalara yerleştirmedi; hayatlarını kazanmak için çevirmenlik, tashihçilik yaptılar, ucuz romanlar ve senaryolar yazdılar. “İnsan, yaşadığı yere benzer” tespiti burada doğrulanıyor; savaşın içindeyken kahramanlığın yazarı oldular. Durgunluk ve örgütsüzlük dönemlerinde ise mecalleri tükendi, esin kaynakları kurudu. 1968 kuşağıyla birlikte tekrar bir canlanma yaşansa da, bu yazarların verimsiz bir dönemine denk geldi. Enver Gökçe’nin o dönemki şiirlerinde, 2. Dünya Savaşı sonrası o büyük çıkışın aksine bir düşüş görüyoruz.

Enver Gökçe’yi besleyen müthiş bir Eğin (Kemaliye) türküleri ve manileri kültürü vardır. Eğin türkülerindeki Türkçe zenginliği, Pertev Naili Boratav’ın da özel olarak üzerinde durduğu bir konudur. Enver Gökçe, bir Eğinli olarak o köylerde yetişti. Nasıl Toroslar Yaşar Kemal’i yarattıysa, Eğin de türküleriyle Enver Gökçe’yi doğurdu. “Gider olduk, tedarikim görüldü / Gitme dedi, yar boynuma sarıldı” dizelerindeki o sade ve çarpıcı ifade, işte o türkü havzasının bir ürünüdür.

Aynı durum Ahmet Arif için de geçerlidir. “Hasretinden Prangalar Eskittim”den sonra doruklara bir daha çıkamadı. Ahmet Arif’in şiirlerini 68’lerde pelür kağıtlarına daktiloyla çoğaltılmış hallerinden okurduk; inatçı ama çok esaslı, gerçek bir halk adamıydı. Hayatı acılar, baskılar ve hapishanelerle geçti; edebiyata küstü.

Batı dillerinde “gönül” kavramının tam bir karşılığı yok. Sizin “Gönül Defteri” kitabınız, vefa anlamında çok önemli bir çalışma. Atilla İlhan da bu kitapta yer alıyor. İlhan, 40 kuşağını “fedailer mangası” olarak tanımlardı. Kendisi İzmirli varlıklı bir ailenin çocuğuydu, bohem bir yaşam sürdü ama teorik olarak Batı’ya asla teslim olmadı. Bugün hayatta olsaydı, Türk edebiyatı ve düşüncesi çok daha farklı olurdu. Emperyalizm konusunda hiçbir zaman hata yapmadı. Sanatçı duruşu açısından ona çok ihtiyacımız var.

Atilla İlhan’ın “fedailer mangası” dediği 40 kuşağı ile İkinci Yeni’yi karşılaştırdığımızda iki ayrı Türkiye görürüz. Edip Cansever de Turgut Uyar da büyük şairlerdi ve vatansever insanlardı. Ancak 40 kuşağındaki o mücadeleci ruh İkinci Yeni’de yoktu. Edip Cansever biraz daha zor anlaşılan bir yere, Kafkaesk bir dünyaya kaymıştı. Cemal Süreya ise daha sonra Atilla İlhan’ın eleştirilerine cevap veren bir noktaya geldi. “Boğaziçi Köprüsü’nün pay senetleri”ne karşı “Kız Kulesi’nin düş senetleri”ni savundu; müthiş bir kapitalizm eleştirisiydi bu.

Atilla İlhan, Türkiye’ye millî ve Asyalı bir duruş miras bıraktı. Atatürkçülüğün “Garpçı” yorumlarına karşı hayatı boyunca savaştı. Solun Kemalist devrimi reddetmediğini, onun büyük bir devrimci miras olduğunu savundu. Türkiye’yi ayakta tutan, köklerine sarılan Kuvayı Milliyeci bir yazardı.

Sanatı tüketen, izleyen ve okuyan kesime gelince; bir sanat eserini izlemek sadece tüketim faaliyeti değildir; insanı zenginleştiren, ona anlam katan bir iştir. İzleyicinin, sanatçının iradesinden bağımsız olarak kendi anlamını inşa etmesi normaldir. Gençlere önerim, en başta “seçmeci” olmaları, sanat eserini tüketirken bilinçli bir süzgeçten geçirmeleridir. Yani sanat eseri dediğimiz şey, bin kere dünyaya gelsek, bin kere her şeyi bıraksak; sanat, kültür tüketmeye çalışsak bile bitiremeyeceğimiz devasa bir dünya. Bitiremeyeceğimiz bir Türkiye sanatı var. Kaç tane roman okuyabilirsin, kaç tane hikâye, kaç tane resim seyredebilirsin? O nedenle sanat faaliyetinde seçici olmak durumundayız. Sonuç itibarıyla yaşadığımız ideolojik ortamlar, modalar bizi yönlendiriyor. Mesela bugün Cemal Süreya’dan, Attilâ İlhan’dan, Yunus Emre’den, Serdari’den, Gül Sultan Abdal’dan bahsettik. Bunlar hep birer yönlendirme. Başka yerlerde başka insanlardan bahsediliyor, oralara yönlendiriliyor.

Örneğin; meyhanede yazılmış, anlaşılmaz imgelerle dolu, hayatla ilgisi olmayan birtakım saçma sapan sanat eserleri de var. Geçen gün Şule bir örnek veriyordu: Bir konser veriliyor, milleti topluyorlar; piyanist piyanoya on parmağıyla “güm” diye basıyor, sonra “Evet, konser bitti” diyor. Oraya 1500-2000 kişiyi topluyorsun ve herkes “Aa, ne müthiş bir şey!” diyerek hayranlık duyuyor. İşte bu modalar, bu yönlendirmeler…

Diyelim ki öyle sanatçı grupları var ki -bugün haberlerde uyuşturucu operasyonlarını izledik- uyuşturucunun edebiyatını yapan, “duman altı” kalmış bir sanat anlayışı var. Bu sanatın hitap ettiği duman altı kalan insanlar var ve o insanları duman altında bırakan bir sanat var. Duman altında kalmak bir marifetse -ki Türkiye’de reklamları da yapıldı- buyurun. Ben burada “duman altı” kalmayı mecazi anlamda söylüyorum ama o mecazi anlamla fiziki anlam aslında buluşuyor, onu da söyleyeyim.

Bir de “ateşleyen” sanat var. Harekete geçiren, yönlendiren sanat var. Nâzım Hikmet insanı ayağa kaldırıyor. Ama bir de “mehtabın altında ışıklar uyur, sular uyur” diyenler var; bir de gümbür gümbür akan sellerin sanatı var. Yani bu zıtlıklar…

Süremiz bitti. Şöyle bağlayayım: Sonuç itibarıyla sanat eserini seçeceğiz. Bu seçişimiz de bizim hayata durduğumuz yerle ilgili. Dünyayı değiştirmek mi istiyoruz? Paylaşımcı, güzel, insanların birbirini sevdiği, gönüllerin buluştuğu bir dünya peşinde miyiz? Tabii onun sanatı başka bir şey. Yoksa kendi içimize kapanmak, aşırı bireycilik, kendimizle uğraşmak, kendimizden memnun olmak veya hiç memnun olmamak gibi kendine dönük şeyler mi? O da bizi başka bir yöne götürüyor. Biz bu programları niye yapıyoruz? İnsanları birbirine kavuşan, daha sarılan, daha paylaşımcı, daha kamucu bir sanat anlayışına ve onun ürünlerine yönlendirmek için yapıyoruz.

Çok teşekkür ederiz, ağzınıza ve kaleminize sağlık. Sevgili izleyiciler, belki de ben zamanı çok iyi kullanamadım, bağışlayın. Hem benim soracaklarımdan hem de izleyicilerimizden gelen epey bir soru birikti. Onların maalesef çoğunu aktaramadım ama belli ki bu konularda daha konuşulacak çok şey var. Ulusal Kanal ekranları bu konuların zaten ana mecralarından birisi. Haftaya bir başka “Çıkış Yolu” programında buluşmak üzere, hoşça kalın, iyi akşamlar. Hatta size fırsat bırakmadım, çok konuştum. Ama şöyle yapalım; tatlı bir program oldu, birkaç hafta böyle gitsin, bir daha sanat, kültür üzerine bir program yapalım. Tabii, çok iyi olur, seve seve. Sağ olun.

Paylaş