Çıkış Yolu • 24.01.2024

Çıkış Yolu • 24.01.2024

Efendim, Çıkış Yolu programıyla karşınızdayız. İyi akşamlar, ekranlarınızın başına hoş geldiniz. Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’e bugün de sorularımızı yönelteceğiz. Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İlker Yücel ile birlikte sorularımızı soracağız.

Şu dakikalarda Mecliste İsveç’in NATO’ya üyeliği oylanıyor. Eş zamanlı olarak bu gelişmeleri de ekranlarınıza getireceğiz. Sayın Genel Başkan, neler oldu bugün içerisinde? Saadet Partisi ve Gelecek Partisi İsveç konusunda ayrışıyorlar; daha doğrusu NATO konusunda. Gelecek Partisi “evet” diyecek, Saadet Partisi’nin tavrı ise daha net görünüyor. Saadet Partisi İstanbul Milletvekili Mustafa Kaya’nın yaptığı konuşma, Batı’nın Rusya’yı sıkıştırdığına dikkat çekiyor. Kaya, “Rusya ne bugün ne de yarın ABD’nin çevreleme politikasına boyun eğecektir” diyor ve Türkiye’nin İsveç üzerinden bir ABD tuzağına çekildiğini vurguluyor.

Öte yandan İYİ Parti Grup Başkanı Koray Aydın ve Ankara Milletvekili Kürşat Zorlu bir açıklama yaparak “Hayır diyeceğiz” dediler ve tüm milletvekillerini hayır oyu vermeye davet ettiler. Ancak burada bir nüans var; “NATO’nun genişlemesine değil, İsveç’in alınmasına hayır diyoruz” ifadesini kullandılar. Şu dakikalarda MHP’nin de konuşması olacak. Biraz sonra Ankara’dan muhabir arkadaşlarımız da gelişmeleri aktaracak.

Peki, şu anda Mecliste tam olarak ne oylanıyor? Aslında oylanan şey İsveç değil, NATO’dur. Yani İsveç’in NATO’ya alınması değil, NATO’nun Türkiye üzerindeki tehditleri oylanıyor. NATO’nun tehditleri ağırlaşsın mı, yoksa Amerikan emperyalizminin ve İsrail siyonizminin tehditlerine karşı Türkiye başı dik ve kararlı bir mücadele mi sergileyecek? Oynanan budur. Kamuoyu başından beri yanlış bilgilendirildi; sanki bizi ilgilendirmeyen bir İsveç oylaması yapılıyormuş gibi bir hava yaratıldı. Hayır, burada konu Türkiye’nin güvenliği ve Türkiye ekonomisidir. “Evet” oyu verenler, Türkiye ekonomisinin boğulmasına ve batmasına onay vermiş olacaklar. Güvenlikle ilgili olarak da Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri’ne ve NATO’ya teslim mi olacak, yoksa toprak bütünlüğünü mü koruyacak? Sorulan soru budur.

Türkiye’nin güvenlik kavramı ve tehdit algısı tartışılıyor. İYİ Parti’nin hayır oyu vereceğini açıklaması sevindirici. Bütün partilerin hayır demesini isteriz ancak İYİ Parti’nin tavrı “NATO’nun genişlemesine razıyız ama Türkiye’ye dayatılmasın” gibi biraz oy odaklı görünüyor. Yine de hiç olmazsa Türk milletinin eğilimlerini anlamışlar. AK Parti ile MHP ise Türk milletinin eğilimlerine meydan okuyan bir tavır içerisindeler.

Ekonomi konusuna gelince; NATO ile ekonomi arasındaki ilişkiyi şöyle açıklayalım: Türkiye, 1953 yılından beri bir güvenlik dayatmasıyla karşı karşıya ancak 1980 yılı bir dönüm noktasıdır. Turgut Özal’ın “Dünya ekonomisiyle bütünleşme” programı, aslında Türkiye’ye NATO sopasıyla dayatılan bir programdır. 24 Ocak kararlarının arkasından 12 Eylül’ün darbesi ve sopası geldi. Emekçinin geliri beş senede yarı yarıya düştü. 650 bin insan ya gözaltına alındı ya tutuklandı. 1980 ekonomi programı, NATO’nun sopasıyla uygulandı. O dönemde Vatan Partisi’nden yaklaşık 2000 kişi tutuklandı; sendikacılar, solcular ve ülkücüler büyük baskı gördü.

Peki, bizi sopalayan bir yapının neden üyesi kalıyoruz? NATO’nun üyesi olanlar işçiler, çiftçiler değil; Türkiye’nin büyük zenginleri, para babaları ve faizcilerdir. Bugün NATO’ya “evet” diyen sağcıdır, karşı çıkan ise solcudur. Çünkü NATO bugün emperyalizm demektir. Sağ ve solu belirleyen temel ölçüt emperyalizme karşı tavırdır. Bugün dünyada emperyalizme karşı çıkanlar, yani bağımsız ve egemen bir dünya isteyenler solcudur.

AK Parti ve MHP, Türk milletinin iradesine meydan okumaktadır. Bugün yapılan anketlerde milletimizin %90’ının NATO’ya karşı olduğu görülüyor. AK Parti seçimden sonra yeni bir rota çizdi; ekonomideki bunalımı aşmak için tekrar Amerika’ya avuç açtı, Londra ve New York bankalarına yöneldi. Bu durum güvenlik politikalarına da yansıdı. En son Mehmetçiklerimizin şehit edilmesi, bu politikaların iflasıdır. Eğer NATO’ya “evet” derseniz, bu Mehmetçiği korumak değil, şehit edilmesine göz yummak anlamına gelir.

Amerika, Meclisin sürpriz yapmasından çekindiği için mi bu saldırıları organize etti? Türkiye’de milli eğilimler yükseldikçe, Atlantik sistemi içerisindeki odakların paniğe kapıldığı ve bu tür saldırılarla dizayn etmeye çalıştığı bir gerçek. Tezkere de var geçmişte, tezkere deneyimleri de var. Baskını yalnızca bu NATO oylamasıyla ilgili diye düşünmüyorum. Genel olarak AK Parti’nin izlediği stratejide sopa gösteren ve onu hizaya getirmeye yönelik bir durum bu. Baskın, Metina’ya baskın. Amerika Birleşik Devletleri’nin çok ciddi, ağır bir ihtarı mı diyelim, hizaya getirme harekatı mı diyelim, silahla kan dökerek…

Siz bunu “yeni bir süreç” diye nitelediniz. Evet, yeni bir süreç çünkü daha önce neydi? Amerika Birleşik Devletleri ve NATO, PKK’yı ve DAEŞ’i kullanıyordu. Yani vekalet savaşları denen terör örgütlerini kullanarak Türkiye’ye karşı mücadelesini yürütüyordu. Bir yandan da her an kendisinin devreye girebileceği hazırlıkları yapıyordu. Yunanistan kıyılarına güçlerini getirdi, üslerine yerleşti. Yunanistan’ı her an Türkiye’nin üzerine sürecek şekilde hazırlamaya yöneldi. Yani geride bıraktığımız döneme baktığımız zaman, Amerika’nın kendi öz kuvvetleriyle Türkiye’ye karşı şiddet kullanma hazırlıkları içine girdiğini görüyoruz.

Şimdi bu yeni durum Metina’da başladı. Neleri tespit ediyoruz? Kamuoyundan bunlar gizleniyor. Birincisi; F-16 uçakları, ABD’nin hava sahasını Türk Silahlı Kuvvetleri’ne kapattı. Yani Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyinde, özellikle bu Metina baskınından sonra; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin teröre karşı harekatlarını önlemek için.

İkincisi; 5 Ekim’de hatırlayacaksınız, bir SİHA’mızı düşürmüştü Amerika. Hükümetimiz ilk önce açıklamadı ama Amerika, “F-16 uçağımızla Türk SİHA’sını düşürdük” dedi. Tarih 7 Ekim. O günden bu yana Amerika Birleşik Devletleri, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin SİHA ve İHA’larını düşürmeye devam etti. Burada rakam vermeyeceğim, sayısını biliyorum ama söylemeyeceğim. Ancak kamuoyunun şunu bilmesi lazım: Amerika Birleşik Devletleri, Türk SİHA ve İHA’larını düşürüyor. Açıklanmayanlar var yani.

Üçüncüsü; Amerika Birleşik Devletleri’nin özel kuvvet unsurları bu Metina operasyonunda yönetici ve vurucu konumdaydılar. Yani bu PKK’nın tek başına yapabileceği bir eylem değil. Doğrudan doğruya ABD’nin özel kuvvetlerine mensup bir takım subaylar ve onlara terörist diyelim, komandolar bu operasyonda bulundular. Aynı zamanda PKK’lılara, termal kameraların görmesini önleyecek giyim ve kuşam desteği de verdiler. Bu da önemli bir destekti.

Ayrıca baskın, kameralı bir baskın. PKK’nın Türkiye’ye yönelttiği tehdidi ve ihtarı kamuoyu önünde yapmak; yalnızca Türk hükümetini değil, Türk milletini de hizaya getirmek için bir psikolojik savaş aracı olarak kullanıldı. Daha önceki saldırılarda PKK, özellikle Almanya merkezli yönetilen yayın organlarında, uzaktan bir tepenin önünden başka bir tepe çekiliyormuş gibi görüntüler verirdi. İlk kez, bizzat baskının içerisinden, saldıran kuvvetin kaskındaki veya üzerindeki kameralarla yapılan bir baskın görüyoruz. Bu da Türkiye’yi sindirmek, pes ettirmek ve hizaya getirmek için yapılan bir operasyonun parçası.

Hemen birkaç gün içinde güvenlik zirvesi toplandı. O da alelacele olan bir olay. Hatırlayalım, Dolmabahçe’de toplandı. Komutanlarımız Şırnak’taydı, İstanbul’a geldiler. Bu bir telaş ifadesidir. Komutanlar cepheden doğrudan Dolmabahçe’ye davet edildi. O güvenlik zirvesi durumun ciddi olduğunu tespit etti.

Benim biraz evvel açıkladığım üç madde; yani hava sahasının Amerika tarafından Türkiye’ye kapatılması, SİHA’larımızın ve İHA’larımızın son üç ay içerisinde düşürülmesi ve bizzat Amerikan özel kuvvet unsurlarının bu Metina baskınında rol almaları… Bunların hepsi gerçek. Bunları Türk Devleti ve Türk Silahlı Kuvvetleri elbette biliyor. Ancak milletimizin de bilmesi lazım. Çünkü bunları bilmezsek; Türkiye, NATO ve Amerika içerisinde bölünme süreçlerine ve ekonomisinin batakta boğulmasına boyun eğmiş olur. Bunları bileceğiz ve Atlantik’in bize dayattığı programın dışına çıkacağız.

Dayatmalar sadece İsveç’in NATO’ya alınması değil; 24 Ocak ekonomisi, özelleştirmeler, çiftçiye olan desteklerin kaldırılması ve Cumhuriyet tarihi içerisinde kazanılmış olan sosyal hakların tasfiyesi. 1980’den bu yana bu ekonomide batma politikasıyla vatanın bölünmesi politikası, ikiz kardeş olarak hep Türkiye’ye dayatılmıştır. Türkiye’nin milli ekonomisinin tasfiyesi ve batı sistemine entegre olması ile Türkiye toprakları içinde, önce özel bir statüyle sonradan bağımsız bir devlet olarak sözde Kürdistan, aslında ikinci bir İsrail devletinin kurulması hedeflenmektedir. Bu iki maddelik programla 1980’den bu yana mücadele ediyoruz.

Ekonomiye gelince; ABD’nin yaptırımları başladı. Özellikle Türkiye-Rusya ilişkileri gelişmeye devam ederken bu ilişkileri baltalayacak yöntemler bulmaya başladılar. Para transferini engellemek için bazı bankalara yaptırım uyguluyorlar. Yaptırıma boyun eğen bankalar da transferi durduruyor ya da parayı geri gönderiyor. Bu tabii bir “harakiri”dir. Türkiye’nin Rusya’ya karşı, Amerika’nın dayattığı yaptırımlara uyması bir intihardır. Bunu bütün turizmcilerimize, tarım üreticilerimize, çarşılarımıza ve sanayicimize soralım. Rusya, Türkiye’nin bir numaralı ticaret ortağı. Siz Rusya’ya, İran’a veya Belarus’a yönelik yaptırımlara boyun eğerseniz, Türkiye ekonomisi batar.

Bakın, Belarusya Büyükelçisi beni ziyaret ettiğinde bir hediye getirdi. Üzerindeki motiflere bakın, bizim Milas kilimlerinden veya Anadolu’nun herhangi bir yerindeki kilim motiflerinden bir farkı yok. Belarusya ve Rusya ile bizim ortak bir kültürümüz var. Ancak şu an Türkiye-Rusya ekonomik ilişkilerinde bir tıkanma söz konusu ve bu Türkiye için felaket haberidir. Rus uçağı düşürüldükten sonra yaşadığımız krizi hatırlıyoruz; bunun sonuçlarını tüm Türkiye yaşamıştı.

Vatan Partisi’nin bu tutumu, diğer partilerden farklılığını ortaya koydu. MHP ve AK Parti’nin tabanında Vatan Partisi’ni izleyen ciddi bir kesim var. Onlar, AK Parti ve MHP’nin izlediği politikalardan, özellikle NATO’ya verilen “evet” oylarından dolayı çok rahatsız. Bu rahatsızlık gittikçe büyüyor çünkü o taban vatansever. AK Parti’nin bugün tamamen Amerika güdümünde siyaset izlemesi ve CHP ile aynı konuma düşmesi, tabanda bir sorgulamaya yol açıyor.

MHP ise, İYİ Parti bölünmesinden sonra kendi yakın tarihteki siyasetini çiğneyerek NATO karşıtlığını İYİ Parti’ye teslim etmiş oldu. Sayın Devlet Bahçeli’nin son birkaç yıl içerisinde “Amerika’dan da vazgeçeriz, NATO’ya da hayır deriz” şeklindeki sert açıklamalarını hatırlayalım. Birdenbire NATO’ya ve Amerika’ya “evet” dediler. Bu, MHP açısından önemli kayıpların sebebi olacak.

Biz ise bugün Türkiye’nin her yerinde il örgütlerimizle NATO’ya karşı eylemler yapıyoruz. Temel vurgumuz bağımsızlık ve başı dik yaşamaktır. Basit bir İsveç’in NATO’ya alınması değil, Türkiye’nin NATO zincirini kırması ve oradan kurtulmasıdır. Bağımsız olmadan Türkiye kendi kararlarını alamaz, halkına refah sağlayamaz, işçisine, çiftçisine ve sanayicisine bereket getiremez. O bakımdan NATO meselesini ekonomiden kopuk bir güvenlik meselesi olarak ele almak çok büyük bir yanlıştır.

Son olarak 25 Mayıs 2022 tarihli Aydınlık manşetini hatırlayalım: “NATO’dan çıkabiliriz.” Sayın Bahçeli o gün, “Eğer şartlar işin içinden çıkılmaz hale bürünürse, NATO’dan ayrılmak bile alternatif bir tercih olarak gündeme alınmalıdır. NATO ile var olmadık, NATO’suz da yok olmayız” demişti. NATO’dan çıkacağız, göreceksiniz. İki yıl içinde Türkiye NATO’dan çıkacak. Sayın Bahçeli ve Sayın Erdoğan’ın dirençlerine rağmen çıkacak. NATO’dan çıkabiliriz diyen Sayın Bahçeli, umarız tekrar Türk milletinin sesini duyar ve o özlemlere cevap veren bir çizgiye girer. Tabii, NATO’dan çıktığınız zaman Asya’ya yerleşmiş olursunuz. Yani Türkiye, Asya uygarlığının öncü mevzilerinde yer alır ve zaten yer alıyor da. Bugün Türkiye’nin en büyük ticaret ortaklarının Rusya ve Çin olması, Türkiye’nin Asya’yla ekonomik olarak bütünleşmeye başladığını gösteriyor.

Türkiye, tarih boyunca ABD’ye, NATO’ya, olduğundan daha fazla “Amerikancı” veya “NATO’cu” görünenlerden çok çekmiştir. Rusya’ya yönelik yaptırımlar konusunda da görüldüğü üzere, Türkiye’nin kendi enerji güvenliğini sağladığı Rusya ile ödeme sistemlerine balta vurması, kendi hayat damarlarını kesmesi demektir. Rusya, Türkiye’ye enerji konusunda önemli imkanlar sunmaktadır; ancak maalesef bu imkanlar bazen özel şirketlerin cebine gitmektedir. Türkiye enerji bakımından dışa bağımlı bir ülke; Rusya, Azerbaycan, İran, Cezayir ve Irak gibi ülkeler bizim için çok önemli ortaklar. Rusya ile ödeme koşullarını kestiğinizde Antalya’ya, Muğla’ya, Kapadokya’ya turist nereden gelecek? Bu çok tehlikeli bir sürecin başlangıcıdır. 12 Şubat’ta Sayın Putin’in Türkiye ziyareti bu yüzden gergin mi geçer, bilemiyorum. Putin; olgun, ciddi ve yapıcı bir insan. Politikada parmak sallayan değil, karşı tarafın menfaatleriyle Rusya’nın menfaatlerini birleştirerek çözüm üreten bir lider. Sayın Cumhurbaşkanımızın bu görüşmeden yararlanacağını umuyorum.

Dış gündeme geçersek, bir konuşmanızda LGBT dayatmasının arkasındaki silahlı gücün NATO olduğunu tanımlamıştınız. LGBT; köleci uygarlıkların, Roma ve Atina’nın bir ürünüdür. Kadının kafese hapsedildiği, aşkın erkekler arasında yaşandığı o sistemin kökeninde kadının aşağılanması yatar. Bugün Batı sistemi de aynı Roma ve Atina gibi o noktaya geldi. Amerikan, Alman, Hollanda ve Fransız devletleri doğrudan topluma LGBT’yi aşılıyorlar. Bu çürümenin arkasındaki silahlı kuvvet de NATO’dur. İdeolojik ve kültürel sızmaların yanı sıra, bu yozlaşmanın arkasında somut bir askeri güç var ve bunun başında Amerika bulunuyor.

Yakın zamanda muhafazakar bir aydınımızla yaptığım sohbette, NATO’dan çıktığımız an bir güvenlik zafiyeti yaşayacağımız ve Rusya ile İran’a karşı sıkıntı çekeceğimiz endişesini dile getirdi. Oysa güvenlik zafiyeti, tehdit eden güce karşı doğru strateji kuramadığınızda yaşanır. Bugün Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden güç Amerika ve İsrail’dir. Sizi Amerika’dan NATO mu koruyacak? Amerikan üsleri namlularını Türkiye’ye çevirmiş durumda. Bugün Rusya’dan veya İran’dan Türkiye’ye yönelik bir tehdit yoktur, yarın da olmayacaktır. Rusya ile Türkiye ekonomileri arasında bir denge ve iş birliği mecburiyeti vardır. 2030 yılına dair araştırmalar, Türkiye ve Rusya’nın ekonomik olarak birbirine denk bir büyüklüğe ulaşacağını gösteriyor. Türkiye, önümüzdeki 30-40 yıl boyunca ne Rusya’yla ne de İran’la savaşacak; tam tersine, aynı cephede silah arkadaşı olacaktır.

Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki terör örgütlerini temizlemek için Türkiye, Suriye, Irak, İran ve Rusya birlikte hareket etmelidir. Amerika’yı bölgede azgınlaştıran NATO’nun genişlemesidir. Savaşın tek bir kaynağı vardır, o da Amerika’dır. Çin barış siyaseti izlerken, Rusya da Ukrayna üzerinden Moskova’ya yaklaşan tehdide karşı vatanını savunmaktadır. Asıl tehlike Doğu Akdeniz’de ve Türkiye cephesindedir. Türkiye, dostlarıyla birleşemezse Amerika’nın silahlı tehditleriyle yüz yüze kalabilir.

(Meclis’teki oylama süreci hakkında) Cumhuriyet Halk Partisi, İsveç’in NATO üyeliğine “evet” diyeceğini açıkladı ve Filistin’i tanıyan ilk ülke olması gerekçesini öne sürdü. Meclis’te gruplar adına yapılan konuşmalarda, Gelecek Partisi de genişleme stratejisini desteklediğini belirtti. Saadet Partisi, İYİ Parti ve Yeniden Refah Partisi ise İsveç’in NATO üyeliğine “hayır” diyeceklerini ifade ettiler. AK Parti ve MHP’nin de “evet” oyu kullanmasıyla sürecin tamamlanması bekleniyor. HÜDA PAR Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu, sabah saatlerinde sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda Amerika Birleşik Devletleri’ne tepki göstererek, İsveç’in NATO üyeliği konusunda tüm milletvekillerine “hayır” oyu vermeleri çağrısında bulundu. Cumhuriyet Halk Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi ise İsveç’in NATO üyeliğine “evet” diyeceklerini açıkladılar. Önümüzdeki dakikalarda AK Parti grubu adına yapılacak konuşmalarda, NATO’nun genişleme stratejisi ve İsveç’in üyeliği konusunda partinin somut adımlara dair hangi açıklamaları yapacağı merakla bekleniyor. Gelişmeler oldukça aktarmaya devam edeceğiz.

Konuşmaların ardından oylamaya geçilecek. Milletvekillerinden oylamanın kapalı yapılması yönünde talepler olsa da oylamanın açık yapılacağını belirtelim. Oylamanın butonlara basılarak mı yoksa el kaldırma sistemiyle mi gerçekleştirileceği önümüzdeki dakikalarda netleşecek.

DEM Parti cephesindeki durumu aktarmak gerekirse; grup konuşmalarını tamamladılar. 40 dakikalık süreyi dört milletvekili kullanarak konuşmalarını yaptılar. Konuşmalarda iktidarın dış politikasını eleştirip Kürt sorununa değinerek Öcalan için özgürlük istediler. Ancak İsveç’in NATO üyeliğine ilişkin “evet” veya “hayır” yönünde net bir tavır koymadılar. NATO’nun varlığına yönelik eleştirilerde bulunmalarına karşın oylamada nasıl bir tutum takınacaklarına dair kesin bir açıklama gelmedi. Komisyon görüşmelerinde bulunmayan DEM Parti milletvekilleri, genel kurul görüşmelerinde yerlerini aldılar ancak oylama noktasında henüz net bir tavır sergilemediler.

Gün boyunca tartışılan “kapalı oylama” meselesine gelince; kapalı oylama talebi meclis kararıyla olabilir. Bir milletvekili bu yönde öneride bulunabilir ve Meclis Başkanı bunu genel kurula sunar; kabul edilirse oylama kapalı yapılır. Ancak şu an için böyle bir beklenti bulunmuyor.

Türkiye kamuoyunda süregelen bir yanılgı var: Burada İsveç veya Amerika oylanmıyor. İsveç’in NATO’ya alınması bir İsveç meselesi değil, bir Amerika meselesi; Amerika’nın Rusya’yı kuşatma politikasının bir sonucu. İsveç’in güvenliğinin garanti altına alınması söz konusu değil; söz konusu olan, Amerika’nın saldırganlığının kuzeye doğru genişlemesidir. Kamuoyunda sanki İsveç ile ilgili bir karar veriliyormuş gibi bir algı üretildi, oysa burada doğrudan Türkiye’yi de kuşatan bir stratejiye dair karar alınıyor.

Meclis görüntülerine baktığımızda ise ciddiyetten uzak bir tablo görüyoruz. NATO gibi Türkiye’yi yakından ilgilendiren önemli bir konuda genel kurul salonunda 60 civarında milletvekili var. Bu durum, meclisin görevini yerine getirme konusundaki sorumsuzluğunu ve vekillere olan güvenin sarsılmasını beraberinde getiriyor.

NATO şu anda tarihin en büyük tatbikatlarından birini yapıyor. İki yıl önceki “Anakonda” tatbikatına, Rusya “Kafkas Kartalı” tatbikatıyla yanıt vermişti; bunlar birbirine verilen mesajlardı. Türkiye, Rusya ve İran olmadan güvenliğini sağlayamaz. Türkiye’ye yönelen tehdit Rusya veya İran’dan değil; Yunanistan kıyılarındaki üsler üzerinden Amerika ve İsrail’den geliyor. Türkiye’nin, Suriye, Irak, İran ve Rusya ile birlikte hareket ederek bir cephe kurması gerekirken, Amerika’nın insafına terk edilmiş bir siyaset izleniyor.

Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’yi hasım olarak görüyor ve stratejisinde yer alan “ikinci bir İsrail devleti” projesiyle Türkiye’nin toprak bütünlüğünü hedef alıyor. Doğu Akdeniz’deki Nabal Dina ve Nemezsiz tatbikatları, namluların doğrudan Türkiye’ye dönük olduğunu gösteriyor.

NATO’ya “evet” demek; Türkiye’nin güvenliğine, bağımsızlığına ve egemenliğine ihanettir. PKK, NATO’nun yavrusudur; “Büyük Orta Doğu Projesi” kapsamındaki sözde “Özgür Kürdistan” planları Amerika tarafından hayata geçirilmektedir. NATO’ya “evet”, FETÖ’ye ve darbelere “evet” demektir. Ayrıca bu, bugün Amerikan emperyalizmine ve İsrail siyonizmine karşı savaşan Filistin halkına da ihanettir. Aynı zamanda dolar saltanatına ve milli ekonomiye zincir vurulmasına onay vermektir.

CHP’nin yaklaşımına bakacak olursak; yaptıkları konuşmalarda Rusya’yı hedef alan ve dünyadaki gelişmeleri “tek adam rejimi” veya “demokrasi” sınıflandırmasıyla ele alan açıklamalar dikkat çekiyor. Bu yaklaşım, aslında emperyalist merkezlerin gelişen dünyaya karşı yürüttüğü “diktatörlük” propagandasıyla aynı çizgide yer alıyor. Yani emperyalizm eşittir demokrasi. Demokrasi şemsiyesinin veya o kisvenin altında bugün emperyalizm, siyasi yayılmasını sürdürüyor. “Yani biz demokrasiyiz,” diyorlar; daha doğrusu o şekilde yayılmaları mümkün değil. Ama bu yeni bir olay değil. Bakın, bizim İstiklal Savaşı dönemimizde de Türkiye, Afganistan ve benzeri ülkeler beraberdi; yani ezilen dünya ülkeleri… Batı emperyalistleri bizi diktatörlükle, asi olmakla, eşkıya olmakla suçluyordu. İngiltere demokrattı, Fransa demokrattı. O İngiltere ve Fransa, demokrasi bayrağı altında Çanakkale’ye gelip dayanıyor, Yunanistan’ı üzerimize sürüyor ve Türkiye’yi işgal ediyordu. O demokratlar, 16 Mart 1920’de İstanbul’u işgal etmişlerdi.

“Atatürk yüzünden demokrasiyle buluşamadık” diyorlar; evet, Atatürk demokrasi düşmanıydı, Afganistan’daki Emanullah Han demokrasi düşmanıydı, Çin’deki Mao demokrasi düşmanıydı. Ama İngiliz ve Fransız emperyalistleri demokrat… İşte, Birinci Dünya Savaşı öncesinden bu yana emperyalizmin demokrasi bayrağı altında amaçlarına doğru ilerlediğini görüyoruz.

Evet efendim, şimdi CHP’den bahsetmişken Dersim konusuna da gelelim isterseniz. Özgür Özel’in açıklamaları vardı; Tunceli’ye ısrarla “Dersim” deme telaşındalar. Peş peşe gelen açıklamalar vardı bu yönde. Bu ısrarın nedeni ne olabilir? Israrın nedeni tamamen Türkiye’nin bölünmesine yönelik, Cumhuriyet Halk Partisi’nin kendisini teslim ettiği Amerika siyasetidir. “Dersim açılımı” hatırlayacaksınız, 2010 civarlarında başladı. İlk başta AK Parti ile CHP beraberdi. Sonra AK Parti, Türk milletinin bunu kabul etmediğini görünce onlardan koptu. O “Dersim bayrağı”, Kemal Kılıçdaroğlu’nun ve CHP’nin elinde kaldı. Bu bayrak altında neyle savaşıyorlardı? Cumhuriyetle, Cumhuriyetin çağdaşlaşmasıyla ve bağımsızlığıyla savaşıyorlardı. Kendilerine pir olarak Seyyid Rıza’yı kabul ediyor; Atatürk’e ise “katil, zalim” diyorlardı. Cumhuriyet Halk Partisi liderleri, 2010-2011 yıllarında Atatürk zamanında katliamlar olduğunu açıkça ifade etmeye başladılar.

Buna Cumhuriyet Halk Partisi’nde kahramanca Kamer Genç karşı koydu. Hatırladığım kadarıyla bir programda şunları söylemişti: “Bir köye gittik, orada bazı CHP yöneticileri Seyit Rıza’dan bahsediyordu. Köydeki ihtiyarlar ayağa kalkıp ‘Siz neden bahsediyorsunuz? 1937-38 döneminde Seyit Rıza’nın adamları köyümüzü bastığında biz kadınlarımızı, kızlarımızı ahırlara, samanlıklara gizlerdik’ dediler.” Bunu Kamer Genç’in televizyonlarda anlattığını çok iyi hatırlıyorum. Tunceli kadınını saçlarından sürükleyerek götüren o aşiret reisliğini, o zulmü ve eşkıya tavrını Kamer Genç çok kararlı bir şekilde eleştiriyordu. Çok cesurdu. “Ben Dersimli değilim, Tunceliliyim ve Cumhuriyetin Tunceli’sinden yanayım” tavrını alan son derece cesur, kahramanca bir mücadele yürüttü. Çok da iyi dostumuzdu, onu söyleyeyim. Cenaze törenindeki halkın katılımı ve sevgisi muhteşemdi.

Sayın Kamer Genç’e, ben o dönem Türkiye Esnaf Birliği Başkanı’yken, Obama Meclis’e geldiğinde ayakkabı eylemini hatırlatmıştım. “Biz dışarıda, siz içeride” dedik. Bir an ciddi ciddi düşündü, “Ayakkabı olmaz ama ben protesto yapacağım” dedi. Gerçekten de Obama’nın Meclis’e geldiği gün ve FETÖ ile ilgili bütün tartışmalarda tek başına herkesle savaştı. Vatan Partisi’nin o dönem yaptığı anayasa toplantılarına da konuşmacı olarak katıldı. Esaslı, başı dik bir insandı. Allah rahmet eylesin. Bu toprakların insanıydı, Cumhuriyetin insanıydı. Bugünün CHP yöneticileri, Kamer Genç’i istismar ediyorlar. Oysa Kamer Genç, Cumhuriyet Halk Partisi’nin Dersim politikasına cepheden mücadele etmiş, Onur Öymen ile birlikte hareket etmişti. O dönem yerleşen “Dersimcilik” aslında “Amerikancılıktır”; Dersim’i Cumhuriyet’e karşı isyanın simgesi haline getirdiler.

Dersim İsyanı 1937-38 yıllarında oldu. Yanılmıyorsam 4 Mayıs’ta Atatürk Bakanlar Kurulu’nu topladı; Fevzi Çakmak’ı Genelkurmay Başkanı olarak toplantıya çağırdı. Atatürk’ün Bakanlar Kurulu’na başkanlık etmesi çok nadirdir. Orada, Türk devletinin yaptırım gücünü kararlı olarak uygulayan o meşhur karar alındı. O karar, Cumhuriyetin İngiliz işbirlikçisi bölücülüğe karşı kararlılığını yansıtır. Teor Dergisi’nin şu anki sayısında Kuntay Gücüm çok iyi bir çalışma yaptı; 1925 ve sonrasındaki Seyit Rıza’ya ait Amerikan ve İngiliz arşivlerindeki belgeleri ortaya koydu. Bu belgelerin özü şudur: “Gelin bizi kurtarın, biz sizin emrinizdeyiz.” Şeyh Said’in ve Seyit Rıza’nın emperyalizme yazdığı dilekçeler resmi belgelerdir. Mehmet Perinçek’in “Rus Belgelerinde Kürt İsyanları” kitabı da bu işbirlikçiliği ortaya koymaktadır.

Dış gündeme geçmeden önce AK Parti adına Fuat Oktay’ın konuşmasına değineyim. NATO’nun genişlemesini, ülkemizin faydalanacağı bir güvenlik alanı oluşturduğu için desteklediklerini söylüyor. Peki, kime karşı caydırıcılık? NATO, Yunanistan kıyılarına üs kuran Amerika’yı mı caydıracak? Doğu Akdeniz’de tatbikat yapan Amerika-İsrail ortaklığını mı, yoksa Metina’da baskın yapan Amerika güdümündeki PKK’yı mı? Sayın Fuat Oktay’ın bu konuşması bir Türk hükümetinin değil, Amerikan hükümetinin penceresinden yapılmış bir konuşmadır.

İran Cumhurbaşkanı Reisi yarın Türkiye’de olacak, Sayın Putin’in de 12 Şubat’ta gelmesi bekleniyor. Türkiye için önünde çok büyük bir fırsat var: Vatan Partisi’nin ısrarla savunduğu Türkiye, Suriye, Irak, İran ve Rusya askeri işbirliği. Ancak hükümetin girdiği çizgi, NATO’nun yanında yer alan bir Türkiye profili; bu da Rusya ve İran ile konuşulacak konuları dinamitliyor. Türkiye, maalesef hem İran’a hem de Rusya’ya karşı soğuk bir çizgiye girdi. Ben 15-20 gün önce İran’daydım, orada Vatan Partisi’nin itibarı doruktaydı ama Türkiye hükümetinin itibarı aynı düzeyde değil.

Tayyip Erdoğan hükümetinin girdiği Amerika ile sıkı fıkı ilişki siyasetinin ekonomide de güvenlikte de sürdürülebilir bir tarafı yoktur. Sizin SİHA’nızı Amerika düşürüyor, askerimizi Amerika’nın desteklediği güçler şehit ediyor, hava sahamızı kapatıyorlar; siz ise bu güçle uyumlu bir siyaset izliyorsunuz. Bu yürümez. Bugün AK Parti, CHP ve İYİ Parti bölünüyor; çünkü hakim sınıfların partilerinde kriz var. Türkiye’nin 1980’den, Turgut Özal’dan bu yana uyguladığı Atlantik siyasetinin ömrü bitti. 15 Temmuz darbesini “NATO darbesi” olarak niteleyen Sayın Mehmet Uçum da, Türk ordusunun NATO karşısındaki tutumunu savunan komutanlarımız da sistemin tıkandığını görüyor. Özetle, Türkiye’de Atlantik dönemi kapanmıştır; onların kurmak istediği “Amerikanca Türkiye” projesi iflas etmiştir. İflas ettiği için o projeye şuradan buradan tutunan, o projeyi yürüten bütün partilerde muazzam bir bunalım var. Yani o partilerin hepsi arkalarına dönüp 80’e kadar baktıklarında kendileriyle kavga etmek durumundalar. Çünkü o proje bitti. Sistem bittiği için, sistem partilerinin muhalifinde de iktidarında da bunalım var.

24 Ocak demişken süremiz de daralıyor. Ekonomiye de girersek, gündemi çok meşgul ediyor; Merkez Bankası Başkanı ile ilgili iddialar gibi. Biz daha çok iddialar üzerinden bakmıyoruz tabii ki. Ekonominin başına geçirilen iki isim de ABD ve İngiltere’den getirildi; hem Mehmet Şimşek hem de Hafize Gaye Erkan. Şimdi burada milli politikaların izlenmediği gözleniyor. Sıcak para politikasına yakın tavırlar alınıyor. Neoliberal bir bakış açısıyla ekonomi yeniden bir rotaya sokulmaya çalışılıyor. Siz kibar kibar söylüyorsunuz ama ben “dilenci politikası” diyorum. Mehmet Şimşek ve Hafize Hanım’ın temsil ettiği siyaset; Londra ve New York bankalarının kapılarında dilencilik siyasetidir, sıcak para dilenme siyasetidir. O, zaten iflas etmiş bir siyasettir. Bunlar, iflas eden bir siyasetin son temsilcileridir. Nasıl Osmanlı’nın son zamanlarında iflas eden sistemin Damat Ferit Paşalar gibi temsilcileri vardıysa, bunlar da onlara benziyorlar. Onların hiçbir geleceği yok.

Anlamlı olan ne olabilir? Eğer onların temsil ettiği programdan vazgeçerse Sayın Tayyip Erdoğan, o anlamlı olur. Ama şu anda hiç öyle bir şey gözükmüyor. “Acaba Mehmet Şimşek 2, Hafize Hanım 2 mi gelecek?” diye soruyoruz. Yani 2. Hafize, 2. Mehmet Şimşek dönemlerini mi yaşayacağız? Faizler artırılıyor bir taraftan, bu üretimi daraltıyor; “yabancı para akışı sağlanacak” dedikleri para da gelmiyor, dış kaynak yok. Bunun sonucunda ekonomi politikasında ne olur? Bu bir çıkmazdır; bunun sonucunda devrim olur. Bu program yere gömülür, onun yerine üretim devrimi programı gelir ve gelecek. Türkiye şimdi o eşikte. Önümüzdeki 1-2 yıl içinde Türkiye üretim devrimi programına girecek. Onun için Merkez Bankası’nda ne olmuş, babası kimmiş, anası kimmiş; bunları strateji düzeyinde, program düzeyinde tartışmak lazım.

1980, 24 Ocak sistemi sürdürülemez hale geldi. Bunu Berat Albayrak da 2017-2018 yıllarında söylemişti; “sürdürülemez” demişti. Sıcak para politikasının, Turgut Özal sistemiyle gelen bu düzenin sürdürülemez olduğunu belirtti. Hatta Sayın Devlet Bahçeli daha yakın zamanda, 5-6 ay önce Turgut Özal’ın da adını anarak 1980 tarihini vermiş ve o programın sürdürülemez hale geldiğini ifade etmişti. Doğru. Şimdi o sürdürülemez hale gelen programı ite kaka sürdürmeye çalışıyorlar. Hani bazen karda bir araba saplanır, motor durur; arabadan inerler, arabayı ite kaka götürmeye çalışırlar. 24 Ocak politikasının düştüğü durum da bu.

Türkiye bir devrimin eşiğindedir; bu bir üretim devrimidir. Yarın 24 Ocak’ın yıl dönümü. 44 yıl önce Türkiye’nin başına sarılan o 24 Ocak belasının sonuna gelmiş bulunuyoruz. Türkiye’nin onunla yürümesi mümkün değil. 24 Ocak neyi temsil ediyordu? Darbeleri temsil ediyordu. Darbelerle, NATO sopalarıyla yürütülebilecek bir programdı. 1980 darbesi 24 Ocak’ın darbesidir; 2016 FETÖ darbesi yine 24 Ocak’ın darbesidir. Ama şimdi Türkiye artık o program ve stratejiyle devam edemeyecek noktaya geldi. Köklü çözümlerin eşiğindeyiz ve o köklü çözüm Vatan Partisi önderliğinde olacaktır.

Size tarih de vereyim: 2-3 yıl içinde Türkiye’de bir üretim devrimi olacak. Türkiye NATO’dan çıkacak. Türkiye, Asya çağının önder ülkelerinden biri olarak Asya uygarlığının merkezine, öncü konumuna yerleşecek ve Atatürk devrimini, milli demokratik devrimini tamamlayan yeni bir çağa adım atacak. Yaşadığımız tüm sancılar bununla bağlantılıdır. 1980’den bu yana Türk işçisinin, Türk çiftçisinin, Vatan Partisi önderliğinde Türk milletinin direndiği bir tarih var. 1989 işçi baharları, özelleştirmeye karşı mücadeleler, çiftçilerin ve esnafın direnişi, darbelerin bertaraf edilmesi, PKK’ya karşı mücadeleler; bunların hepsi Vatan Partisi’nin kritik roller oynadığı zeminlerde başarılmıştır. Şimdi bunun sonuçlarını alacağımız son 100 metreye giriyoruz.

Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanımız olarak devletin başındadır ancak o, Türk devletinin son 200 yıllık milli demokratik devrim çizgisine sadakat göstermeyen bir çizgiye girmiştir. O bakımdan Türk devletinin genel yönelişini şu anda Sayın Tayyip Erdoğan temsil etmiyor ve bu nedenle çıkmazdadır. Ümit ediyoruz ki tekrar vatansever bir çizgiye girer; kendisi ve Türkiye için hayırlı olan budur. Ancak çevresinde ne yazık ki 1980 siyasetlerinin kalıntıları, Amerika ile iş birliği taraftarları var. Türkiye AK Parti’ye mecbur ve mahkûm değildir. AK Parti bu siyasetlerde ısrar ederse Türkiye onu sırtından atacaktır. Ancak bütünüyle değil; AK Parti içindeki Amerikancılığı atacaktır. AK Parti tabanındaki, MHP tabanındaki ve hatta üst kademelerindeki vatansever güçler yeni Türkiye’nin kurulmasında yine etkin bir şekilde rol alacaklardır. Cumhuriyet Halk Partisi’nden ve diğer partilerden de bu yeni büyük atılıma önemli katılımlar olacaktır.

24 Ocak bir yandan Amerika’nın Türkiye’ye dayattığı programın tarihi, bir yandan da o programa karşı yaman bir mücadele vermiş olan ahlaklı, vicdanlı, karakterli Uğur Mumcu arkadaşımızın katledildiği, şehit edildiği yıl dönümüdür. Uğur Mumcu’yu saygıyla ve sevgiyle anıyoruz.

NATO konusuna gelince; Amerika’dan, “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin İsveç onayını bekliyoruz” diye bir açıklama geldi. Olumlu sinyaller almışlar. Almaya lüzum yok, manzara ortada. Ama Amerika hiç sevinmesin; önümüzdeki dönem Amerika için hüsran ve yenilgilerle doludur. Bugün, Gladio ile ilgili sanıyorum Türkiye’de yazılmış en özlü kitap olan “Gladio ve Ergenekon” kitabımı öneriyorum. Bizim tarihimiz emperyalizmle mücadele tarihidir. Dünyada son 200 yılda emperyalizmle Türkiye gibi mücadele eden ülke sayısı üçü, dördü geçmez; Türkiye, Rusya, Çin ve İran. Mehmetçik dendiği zaman sadece erleri anlarız ama orgeneralimiz de Mehmetçiktir. Türk ordusunun en önemli özelliği, orgeneralinden rütbesiz erine kadar Mehmetçik olmasıdır. Eskişehir Marşı ile Mehmetçiğimize olan güvenimizi, sevgi ve saygılarımızı gönderiyoruz.

Paylaş