Çıkış Yolu • 17.01.2024

Çıkış Yolu • 17.01.2024

Amerika, yararına olmasa da istemeyerek o cepheyi yaymak ve genişletmek zorunda kalıyor. Gidip Yemen’e silahlı hava harekâtları düzenliyor. Türkiye’ye karşı son dönemde karşılaştığımız harekâtları, kendi öz güçlerini de katarak düzenliyor. Dolayısıyla Amerika’yı zorlayan yeni bir durum var. Amerika’nın isteğiyle bu cephe yayılmıyor veya Türkiye’ye Amerika’nın isteğiyle bir cephe açılmış değil; ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin Türkiye’yi durdurması lazım. Bu çok önemli.

Türkiye’nin bölgede Suriye, Irak ve İran ile iş birliği yapması, Amerika’nın bütün planlarını yerle bir edecektir. Türkiye’nin Rusya ile iş birliği, Amerikan planlarını hem Karadeniz’de hem Akdeniz’de perişan edecektir. Bütün bunları dikkate aldığımızda, Türkiye’nin Asya’ya kayması, orada mevzilenmesi ve dünya dengelerini değiştiren bir konuma yerleşmesi Amerika için bir felaket olur. Amerika bitmese bile, Amerikan emperyalizminin bugünkü strateji ve planlarının sonu olur. Trump’ın Amerika’da yükselmesi ve önü kesilmez gelişimi de bunu gösteriyor. Dolayısıyla Amerika Birleşik Devletleri cephenin yayılmasına mecbur kaldı; bu genişleyen cephe, Amerika’nın ve İsrail’in Orta Doğu ve Batı Asya’daki bütün iddialarını sona getirecektir.

Burada kritik sorun şu: Bugün kamuoyunda herkes Vatan Partisi’nin bulunduğu noktaya geldi. Yani herkes Amerika ve NATO karşıtı. Bu çok güzel ve büyük bir başarı. Fakat bugün kritik sorun, sadece Amerikan emperyalizmine veya NATO’ya karşı olmak değildir. Kritik sorun, Amerikan emperyalizmi ve NATO’nun planlarını bozacak eylemin, yani silahlı iş birliğinin içinde olmaktır. Vatan Partisi’nin yıllardır savunduğu gibi; Türkiye, Suriye, Irak, İran ve Rusya ile iş birliği yapacak. Suriye’nin kuzeyindeki, Irak’ın kuzeyindeki ve İran sınırları içindeki terör, bu ülkelerin silahlı iş birliğiyle temizlenecek. Mesele bugün budur. “Amerika kötü, NATO bizim düşmanımız” tespiti artık herkesin kabul ettiği bir gerçek. Peki ne yapacağız? Birçok on maddelik program açıkladık ancak kritik olan şudur: Türkiye, Suriye, Irak ve İran; nasıl 2017 yılı Eylül ayında iş birliği yaparak Kürdistan bağımsızlık referandumunun sonuçlarını ortadan kaldırıp kurulmasını önlediyse, bugün de aynı silahlı iş birliğiyle bölgeden terörü temizleyeceğiz.

Burada Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Türk devletinin, kamuoyunun ve diğer devlet kurumlarının birleşmesi lazım. Devletin zafiyet içinde olduğunu görüyoruz. Benim basın toplantısında ifade ettiğim önemli fikirlerden biri buydu. Anadolu Ajansı’nın, Vatan Partisi Genel Başkanı’nın basın toplantısını “Devlet zafiyet içinde” başlığıyla vermesini çok önemli buluyorum. Anadolu Ajansı, Türk devletinin ajansıdır; güvenlik birimleriyle doğrudan ilişkileri olan, İstiklal Savaşı’nda kurulmuş bir kurumdur. Bir muhalefet partisi değil, devletin merkezinde olan bir ajansın bu başlığı atması çok kritiktir.

(Reklam Arası)

Anadolu Ajansı’nın “Devlet zaaf içerisinde” açıklamanızı o başlıkla servis etmesi çok önemli. Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin “güvenlik koridoru” tanımını 60 kilometreye çıkarması, yeni duruma karşı bir strateji başarısı getirir mi?

Bu, hiçbir şeyin değişmediğini gösteriyor. İflas etmiş bir “güvenlik koridoru” planı var. AK Parti’nin planı; 700 kilometrelik Suriye sınırında, Türkiye’nin 40 kilometre derinliğinde bir güvenlik koridoru inşa etmekti. Tayyip Erdoğan bunu yaptı; postaneler, bankalar, Merkez Bankası şubeleri kurdular, Türk polisi ve askeri gitti. Ancak güvenlik koridoru içerisinde yine kayıp veriliyor. Şimdi Sayın Bahçeli bunu 60 kilometreye çıkarıp adına “huzur koridoru” diyor. Adını değiştirmekle strateji değişmiyor, bu mantıklı değil. Suriye ve İran bunu nasıl karşılar, o ayrı konu; ama askeri açıdan da mantıksız. “Bu koridordan sinek bile girmeyecek” diyorlar. Türkiye’ye sinek bile girmesin. Türkiye’nin içinde kendi devletimizin örgütlü olduğu topraklarda terörü önlemek daha kolay değil mi? Kendi halkımızın yaşadığı, devletimizin kontrolündeki topraklarda teröristin girmesini engellemek varken, başka bir devletin topraklarında, bizim milletimizden olmayan insanların yaşadığı ve devletimizin tam teşkilatlı olmadığı bir alanda koridor kurmak hem mantıksız hem de zararlı.

Bu siyasetin kökeninde Amerika ve İsrail var. Amerika, bu sayede Türkiye ile Suriye’yi karşı karşıya getiriyor. Siz bunu Suriye’ye anlatamazsınız, onlar “benim toprağımda bunu yapıyorsunuz” der. Türk ordusunun o topraklarda olması Suriye’nin de yararına olabilir ancak kurulan güvenlik/huzur koridoru; Türkiye’yi Suriye, Irak, İran ve Rusya ile karşı karşıya getiriyor. Bunun arkasında Amerika Birleşik Devletleri var. NATO’ya karşıyım deyip İsveç’in NATO’ya alınması protokolünü Meclis’e göndermek bir çelişkidir. Bu güvenlik koridoru planları, bölge ülkelerini Türkiye ile çatıştırarak Amerika’yı ve İsrail’i sevindiriyor. Çözüm, Türkiye’nin bu ülkelerle iş birliği yaparak terörü birlikte temizlemesidir.

Bazı emekli askerlerin “İran bu saldırıların arkasında” yorumlarını hayretle karşılıyorum. Bu söylem Türkiye’yi çıkmaza sokar. Bugün Türkiye’de İran, Suriye, Rusya ve Çin düşmanlığının devri bitti. Türk milleti yönünü Amerika’ya ve İsrail’e döndü. Türkiye, Suriye ile iş birliğine zaten 2010’dan sonra girmeliydi. İki sene önce Suriye ile görüşmeler başlamıştı ancak süreç durdu. Bunun acilen yapılması ve o “güvenlik koridoru” fikrinden vazgeçilmesi lazım. Türk askerinin yanında bölge devletlerinin silahlı güçleri de bu operasyonlara dahil olmalıdır.

Yeni durum, Amerika’nın doğrudan F-16’larla, Patriot füzeleriyle ve özel kuvvetleriyle bölgeye girmesi nedeniyle bu iş birliğini yakıcı hale getirmiştir. Türkiye hükümeti burada anahtar ülkedir. Bu yeni cephe, Filistin halkının ve Ukrayna’daki Rusya’nın mücadelesini de rahatlatır. Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e ve Irak’ın kuzeyine kadar cepheyi birleştiren bir stratejiye girmeliyiz. “NATO kötüdür” demek artık yetmiyor; önemli olan, Amerika ve İsrail’in planlarını Türkiye, Suriye, Irak ve İran iş birliğiyle bozguna uğratmaktır. Bunun için de ilk şart, devletin zafiyetten kurtarılmasıdır. Devlet ve milletçe topyekûn bir mücadele planına girmemiz gerekiyor. Yani devletin ve milletin bütün güçlerini harekete geçiren, seferber eden bir plan olmalı. AK Parti tek başına bunu yapabilir mi? Şu anki şartlarda yapamıyor. Bakın, Anayasa Mahkemesi dahi ne yapıyor? Kalkıyor, terörle iltisaklı yapılara yardım yapıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasa Mahkemesi, terör örgütünün siyasi partisini kapatmıyor. O Anayasa Mahkemesi, geçen dönem 540 milyon Türk lirası verdi; şimdi ise 648 milyon lira veriyor. İkisini topladığımızda 1 milyar 188 milyon lira destek veriyor. Türk devleti, kendi hazinesinden bu parayı aktarıyor. Böyle bir terörle mücadele olur mu? Devletin bu kadar zaaf içinde olması kabul edilemez.

Bu koridor planı da devletin zaafını gösteriyor. Türk devleti; Amerika ve İsrail’in tehditlerine karşı duramıyor. Bu plan, Amerika’yı kızdırmayacak veya onların hoşuna gidecek bir plan. Çünkü Türkiye ile Suriye, Türkiye ile İran ve Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkileri geren; sonuç itibarıyla Türkiye’yi müttefiklerinden koparan bir plan. Bu nedenle Sayın Devlet Bahçeli’nin bugünkü açıklaması talihsizdir. Milliyetçi Hareket Partisi’ni, vatanseverliğini ve Amerika’ya karşı duruşunu değer vererek izliyoruz ancak karşı durmak yetmiyor; doğru stratejiler geliştirmek gerekiyor. Sayın Bahçeli, stratejik konularda önemli şeyler söyledi; “Doğru bir strateji olmalı, strateji yanlışsa taktiklerle onu düzeltemezsin, strateji doğru olsa bile uygun taktikler uygulanmazsa ilerleyemezsin” dedi. Bunlar doğru fikirler ama savunduğu “huzur koridoru” stratejisi yanlıştır.

Programımızın sonuna geldik, sözü “Nuh’un Gemisi” programının sahibi Sayın Doğu Perinçek’e devrediyoruz. Kısa bir aradan sonra Türkçenin ana yurdu ve Hint-Avrupa savı konuşulacak. Doçent Doktor Sayın Murat Karamüftüoğlu sizlerle olacak.

*(Reklam ve alt yazı metinleri: “Bir yaşamak var, bir de hayatı yaşamak… Türk Telekom Prime’da. Fıratpen İstanbul’du. Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı… Türkiye her gün 1188’den fazla kanal izliyor… Aygaz 100 Oktan kış şartlarında performans sunar. Borçlanma ekonomisi çöküyor… Büyüteç Çarşamba saat 20.30’da Ulusal Kanal’da.”)*

Türkiye için NATO güvenli değil; bize müttefik gibi davranmıyor, PKK’yı destekliyor. Menderes döneminde alınan Marshall Yardımı en büyük hatalardan biriydi. NATO, bir veya iki emperyalist ülkenin dediğini uygulayan, diğerlerini kullanan askeri bir yapıdır. Türkiye’nin bağımsızlığına ihanettir. Sayın milletvekillerimiz; NATO’nun değil, Türk milletinin vekili olun.

*(Program devamı)*

Ulusal Kanal izleyicileri, şu anda Sayın Murat Karamüftüoğlu ile birlikte Nuh’un Gemisi’nde bir yolculuğa çıkıyoruz. Geçenlerde Sayın Murat Karamüftüoğlu ve Ercan Orhan’ın “Türkçenin Ana Yurdu ve Hint-Avrupa Savı” kitabı çıktı. Başta “Acaba bilimsel olmayan uydurma kitaplardan biri mi?” diye önyargıyla yaklaştım ama bir gecede okuyup bitirdim. Çok etkilendim, yeni bir bilim insanı keşfetmenin mutluluğunu yaşadım.

**Murat Karamüftüoğlu:** Öncelikle bu kitabı iki kişi yazdık. Ercan Orhan arkadaşımın, özellikle Doğu Avrupa arkeolojisi üzerine topladığı yayınlar ve katkıları çok önemliydi. Kitabı 2023 yılında, Cumhuriyetimizin 100. yılına ve babamın 1973’te yazdığı kitaba bir nazire olarak yayımlamak istedim.

Kitabımızda kullandığımız “Yazmaz atımı yağmur, yanılmaz bilge yanku” sözü aslında tüm bilim dünyasına bir mesajdır; aynı şeyleri tekrarlayarak yeni bir bilgiye varamayız. Bilim dünyasında Türklerin tarih sahnesine çok geç çıktığına dair bir önyargı var. Savaşçı, at yetiştiren, hayvancılıkla uğraşan toplumlara “Hint-Avrupalı” diyorlar ama aynı coğrafyada yaşamış halkların birbirleriyle ilişkisi olmaması akla aykırıdır. Bu kitapta, “Hint-Avrupa” adlandırmasının kendisini ve bu alanda öne sürülen dil bilimsel, arkeolojik varsayımların geçerliliğini sorguluyoruz. Bu da bilgi biliminin konusu; bilgi bilimi de benim doktora konum. Felsefede doktora yapıyoruz o zaman. Bilgi bilimi, disiplinler arası bir dal, yeni bir alan. Bilgi felsefesi var tabii, bir de bilgi bilimi. Bilgi biliminin amacı; bilgiyi nasıl toplarız, nasıl sınıflandırırız ve en önemlisi son kullanıcı açısından bu bilginin sınırları, güvenilirliği ve kullanımı nasıldır? Kullanıcı açısından bakınca direkt felsefeye giriliyor.

Bilimin de bir kuramı vardır; kuramı olmadan bilim yapamazsınız. Basit bir deneyicilikle, ampirik bir bilim de olmuyor. Dolayısıyla bilgi biliminin benim için önemi; dil biliminin ve arkeolojinin sınırlarının dışından, eleştirel bir gözle bakarak; Türklerle ve Hint-Avrupalılarla ilgili savların geçerliliğini incelemek, sorgulamak ve varsa yeni fikirler ortaya koymaktır.

Yurt dışında olunca daha çok sorularla insan karşılaşıyor ama bu, Türkiye’de de aslında sorulan bir soru: “Niye Türklerin bilim ve sanat ürünleri yok?” Hani Türkler bu kadar eski bir uygarlık değil mi? Türklerin çok yakın bir geçmişte tarih sahnesine çıkması fikri, eski uygarlıklarla karşılaştırılınca sanki Türkler çok sonradan uygarlaşmış gibi algılanıyor. Divan-ı Lügat-it Türk 11. yüzyılda yazıldı. Almanların, Rusların, İngilizlerin ilk lügatları ne zaman? Hepsi 16, 17, 15. yüzyıllar. Bizim ilk büyük lügatimiz 8. yüzyıla kadar gidiyor, 11. yüzyılda ise Divan-ı Lügat-it Türk var. Bugün büyük milletler dediğimiz Almanların, Fransızların, İngilizlerin sözlükleri bizden 500-700 yıl sonra ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bu soru tamamen yanlıştır; fakat yanlış soru bizi daha derin düşündürmeye yönlendiriyor.

Kitap, arka planında şu felsefi soruyu barındırıyor: Acaba sosyal veya kültürel olguları çok basit bir nesneleştirme şeklinde mi anlıyoruz? Yunan sanatının dayandığı büyük bir zemin, bir geçmiş, bir derinlik var; Mısır, Mezopotamya, Suriye var. Roma kültürü aslında Yunan’dan çok Etrüsk ağırlıklı. Böyle karmaşık olguları, isim vererek çok basit düşünme alışkanlığımız var. Kitap, bu durumu bir adım ileriye taşıyarak daha felsefi düzeyde tartışmayı amaçlıyor.

Doktora çalışmamı Londra’daki Student Üniversitesi’nde bilgi bilimi üzerine yaptım. Ankara’da Bilkent’te, Kanada’da Waterloo’da, Cambridge’de bir laboratuvarda bulundum. Lisansım Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden Makine Mühendisliği. Disiplinler arası çalışmanın önemi şurada; uzmanlaşmayla birlikte bilim dalları arasında kopukluk başlıyor. Amerika, “polimat” denen o eski anlayışı parçaladı. Endüstriyel üretim mantığıyla her şeyi uzmanlıklara böldü. İbn-i Sina, Ömer Hayyam, Leibniz, Leonardo da Vinci gibi büyük bilim insanları birçok dalda uzmanlaşıyorlardı. Şimdiki çalışmamda da arkeoloji, genetik ve tarihi bir araya getiriyorum. Farklı alanlar birbirlerinden kopuk olduğu zaman, kendi içindeki kör noktaları görmeme durumu olabiliyor. Dışarıdan bakmanın böyle bir avantajı var.

Türkçenin gücüne çok inanıyorum. Türkçenin hem analitik düşünmeye çok yatkın, dolayısıyla teknik bilimlere uygun bir dil olduğunu hem de bütünü verme özelliği bulunduğunu düşünüyorum. Dil ile düşünce arasında çok yakın bir ilişki var. Türkçenin en büyük üstünlüğü, kökün değişmemesi ve köke ek alarak gitmesidir. Alınan eklerin her birinin tek bir görevi vardır ve değişmez. Bu durum, empresyonist resimlere benzer; her bir fırça darbesi belirgindir ama bütün bir resmi oluşturur. Hint-Avrupa dillerinde ise bir ekin birden çok fonksiyonu olabiliyor.

Son olarak şunu belirtmeliyim; bilimde sadece deneyici değiliz, bir teorimiz var. Bilgi biliminin konusu bilginin arkasında yatan felsefi kaynakları, bakışı, çerçeveyi ve sınırları anlamaktır. Nereden baktığınız, bir kavramı anlarken çok önemlidir. Örneğin, insan zihnini bedenden ayrı, soyut bir algoritma olarak anlarsak yapay zeka ile insan zekası arasında bir denklik kurmaya çalışırız. Oysa zihin felsefesi veya zihin bilimi bunun çok daha karmaşık olduğunu gösteriyor. Dil, tarih ve tıp gibi konularda da kültürel bakış açılarımızı anlamadan gerçek bir değerlendirme yapamayız. Kitabımda yapmak istediğim temel şey, bu disiplinler arası bağı kurarak doğru soruları sormaktır. Tarihi belgeler elimizde mevcut olsa da bunların çoğu tarihin çok derinlerine kadar inmiyor. Dolayısıyla arkeoloji; etnoloji ve genetik gibi bilim dallarıyla birlikte bize çok önemli veriler sunuyor. Ancak o dönemde arkeolojik kültürlerin tam olarak ne konuştuğunu bilmemiz olanaklı değil; burada dil bilim devreye giriyor. Eski sözcüklerin tekrar kurulumu (reconstruction) dediğimiz bir yöntem var: Birbirine benzetilen dilleri, örneğin Latince, Fransızca, Almanca, İngilizce, Sanskritçe ve Farsça gibi Hint-Avrupa dil ailesine mensup dilleri bir araya getiriyoruz.

İlk oryantalistler Hindistan’a gidip ticari ilişkilere girdiklerinde, Sanskritçe yazılmış eski dini metinlerle karşılaşıyorlar. Sayılar gibi temel kelimelerdeki büyük benzerlikler dikkatlerini çekiyor. İlk başlarda “Hintliler mi bizim taraflara geldi?” diye düşünülse de bu görüş kabul görmedi. Bunun yerine, Avrupalıların o taraflara yayılarak dillerini taşıdıkları tezi ağırlık kazandı. Bunun pratik nedenleri de vardı; bölgeyi sömürgeleştirirken kültürel üstünlüklerini de vurgulamaları gerekiyordu. Milattan önce 2000’li yıllarda, Hazar Denizi’nin kuzeyinden Hint Yarımadası’na inen insan hareketlerini tarihin içinde görebiliyoruz.

“Father, mother, brother” veya Farsçadaki “peder, mader, birader” gibi kelimeler Hint-Avrupa dilleri arasındaki bağı açıkça gösteriyor. İlk çalışmalar, bu dillerin kökenini anlamak için ses değişim yasaları üzerine yoğunlaştı. Dillerin günümüzdeki hallerinden 1000 yıl önceki hallerine uzanan, ses farklarına dayalı “soy ağaçları” kurulmaya çalışıldı. Ancak bu kurallar birkaç bin yıl ötesine taşındığında kontrol dışına çıkıyor. Ural dilleri uzmanı Anceli Mark Antonio’nun belirttiği gibi; çok fazla parametre ve kural kullanıldığında, birbirinden çok uzak dilleri bile birbirine bağlamak mümkün hale geliyor. Bu da karşılaştırmalı dil bilimin ideolojik temellerinin ve sömürgecilikle olan bağının tartışılmasına yol açıyor.

Bilim tarihinde bir paradigma oluştuğunda, o alanda çalışanların bu modelleri terk etmesi zordur; kuantum fiziğinin kabul görme sürecinde olduğu gibi. Bugün artık “ağaç modeli” yerine başka bir model kurulup kurulamayacağı tartışılıyor. Klasik ağaç modeli, bir kökten dallanarak ayrılan dilleri varsayar. Oysa Avustralya, Kuzey Amerika veya Sümer dili gibi pek çok dilde bu model oturmuyor. Türkçe özelinde de Altay Dil Ailesi kuramı veya Ural dilleriyle olan ilişkiler henüz çözümlenmemiş tartışmalardır.

Dil ağacı modeli, dillerin kendi iç dinamikleriyle lehçelere bölündüğünü ve dış etkilerin bu değişimi etkilemeyen kazalar olduğunu savunur. Oysa “ağ” modeli, dillerin ticaret, kültür ve diğer yollarla birbirini sürekli etkilediği daha karmaşık bir yapıyı öngörür. Nostratik diller gibi “üst dil aileleri” tartışılsa da bunlar tam kabul görmüş şeyler değildir. Aslında bir ağacın köklerine baktığımızda, toprak altındaki mantarlar ve bakteriler gibi dillerin de birbirine bağlı olduğunu görürüz.

Genetik veriler de Afrika’dan çıkan insan gruplarının tek bir lokasyona indirgenemeyeceğini gösteriyor. Dilin ne zaman ortaya çıktığı sorusu ise hâlâ gizemini koruyor. Taş işleme, avcılık ve el hareketleri (vücut dili) ile dilin kökeni arasında sıkı bir ilişki olduğunu düşünenler var. Eğer dil, Homo sapiens’ten çok daha öncesine dayanıyorsa, dil ailelerini kurma çabası daha da tartışmalı hale geliyor. Özetle, dil ağacı gibi basit bir yapı yerine, her noktanın birbiriyle ilişkide olduğu karmaşık bir ağ yapısı, dillerin ve tarihsel etkileşimin anlaşılmasında daha gerçekçi bir model sunabilir. Evet, şimdi buradaki tartışma: Bu diller bu şekilde mi yayıldı? Göçler yoluyla bir merkezden mi çıktı ve dağıldı? Yoksa bunun başka bir açıklaması mı var? Kitapta öne sürülen sav, böyle bir göç üzerinden bütün bu diller arasındaki bağları kurmanın olanaklı olmadığını, yani tezin kendi içinde çelişkiler barındırdığını ve yeni genetik bilgilerin bizi böyle bir modele götürmediğini tartışıyor. Belki biraz bunu açabiliriz.

R1a ve R1b grupları; Türklerle Almanlar, Türklerle İngilizler veya Türklerle Ruslar, R1a grubunda buluşuyor. R1b’de ise Türklerle Almanlar ve İngilizler buluşuyor. Aynı coğrafyada, aynı genetik geçmişten gelen insanların hiçbir kültürel etkileşim içinde olmaması; bir soyutlama ve gereksiz bir varsayımdan kaynaklanıyor. Bu temel kuramlardan biri, hemen Karadeniz’in üzerindeki Deşt-i Kıpçak bozkırlarında bulunan Yamnaya kültürüdür. Buna Yamnaya adını veriyorlar ve bu M.Ö. 3300’lere tarihleniyor. Tabii o zaman adı Deşt-i Kıpçak değildi, o isim 11. yüzyıldan sonra verildi.

Yamnaya sözcüğünü ben de sonradan fark ettim. Kitabı yazarken İtalyan bir dil bilimciden alıntı yapmışım; Ural dillerinde, Samoyedcede galiba, “yam” kökünün “üstü çadırla kaplanmış araba” anlamına geldiğini söylüyor. Yani bu atlı araba, göçerler meselesi var ya; Türkçedeki bir kökün Ural dillerinde yaşaması, atçılıkla ilgili birçok sözcüğün Ural ve bir kısım Slav dillerinde yaşaması ilginç. Hatta “at” sözcüğünün Türkçeden diğer dillere geçtiğini savunanlar da var. Çevre dillerde bu sözcüğün yaşamış olması şunu düşündürüyor: Eğer atçılık, Hint-Avrupalılar tarafından ilk geliştirilen bir olguysa, bunun Slavca veya Hint-Avrupa’nın diğer dallarında, Baltık dillerinde ortak olması lazım. Fin-Ugor dillerinde de öyle. Halbuki İngilizcede “horse”, Almancada “pferd”… Birbirine hiç benzemiyor. Örnek olarak, “bir” veya “ön” gibi kelimeler benzer ama at kelimesi benzemiyor. Dolayısıyla, attaki beraberliklerin yeni olması lazım.

Demek ki atın evcilleştirildiği tarihten sonra bu kelimeler yayıldı. Atın evcilleştirilmesi M.Ö. 4000’lere kadar gidebiliyor. Tabii bu, illa atın üzerine binilerek kullanıldığı anlamına gelmiyor; etini yiyorlar, sütünden yararlanıyorlar. Toprağın altında bir at iskeleti bulduğunuzda, atın evcilleştirildiği sonucuna hemen varamazsınız; adamlar atı kesip yemiş olabilir. Atın evcilleştirildiğini kanıtlamak için başka veriler lazım. “Her gördüğün sakallı baban değildir” gibi, her gördüğün at kemiği de atın evcilleştirildiği anlamına gelmez. Sonradan yapılan çalışmalarda dişlerine bakıyorlar; gem izi var mı diye. Orada kemiğe işlemiş bir iz varsa, o artık hayvanın bir şekilde zapt edildiğini ve vahşi sürüler halinde dolaşmaktan çıktığını gösteriyor.

Bu tarihlere geldiğimiz zaman, atın evcilleştirildiğini anladığımıza göre sözcüklerin de ortak olması gerekirdi. Butay (Kazakistan) ve Sretni Stog (Karadeniz kuzeyi) gibi yerlerde bu tarih M.Ö. 4000’lere gidiyor. Dolayısıyla bu 3300 tarihi ondan sonraki bir döneme karşılık geliyor. Aynı kabile, aynı grup Hint-Avrupalı orada atı evcilleştirseydi, ortak sözcüklerin olması gerekirdi. Şimdi burada böyle bir sorun var. Bir diğer önemli tez ise, Hint-Avrupalıların ana yurdunun Kuzey Karadeniz değil, Anadolu olduğu yönünde. İngiliz arkeolog Colin Renfrew’un tezi, Anadolu’daki tarımcıların milattan önce 6000-7000’lerden itibaren, yani Neolitik Devrim ile birlikte batıya göçtüğünü ve dili taşıdığını savunuyor. Ancak bu Anadolu’dan göç tezi, Farsların ve Hintlerin de aynı dil ailesinden olmasını tam açıklayamıyor.

Yapılan genetik çalışmalar hakikaten Yamnaya tarafından, yani Karadeniz bozkırlarından doğuya doğru bir göç olduğunu gösteriyor. Anadolu’dan batıya doğru bir göç olduğunu da biliyoruz fakat Anadolu’dan doğuya, yani İran yaylasına ve oradan Hindistan’a ulaşan belirgin genetik sinyaller yok. Dolayısıyla Renfrew’ün tezi, sözcük birliği konusunda daha tutarlı olabilir ama orada da tam bir bütünlük yok.

Son olarak, Yamnaya sözcüğüne dönersek; Rusçada “oyuk, çukur” anlamına geliyor ve kurganların altındaki mezar odalarını tanımlıyor. Kurgan sözcüğü ise Türkçedir. Hint-Avrupalıların kurganlarında neden bu sözcüğün izi kalmamış? Kurganın bir Türk işareti olduğu genellikle kabul ediliyor. Buradaki “Yam” sözcüğünü de ben yeni fark ettim; Türkçedeki yama, yamak, yamaç, yamuk gibi sözcüklerle bağlantılı olabilir mi? Çünkü yama, bir açık alanı kapamak içindir. Bu da yine Türkçeyle ilgili bir şey çıkıyor ortaya. Gündemin nabzını her yönüyle sizler için tutuyoruz. Vatandaş dertli, iğneden ipliğe her şeye her gün zam geliyor. Ekonomi, piyasalar, çarşı pazarın durumu, tezgahtaki son durum nedir? Siyasetin öne çıkan başlıkları her gün bu ekranda.

Hoş geldiniz, gün ortasında saatler on ikiyi gösteriyor. En sıcak, en taze bilgiler ve en güncel gelişmeler… Saat 12’yi gösterdiğinde sizlerle olacağız, son gelişmeleri sizlere aktaracağız. Anı yakalamakla kalmıyor, yarını da anlatıyoruz. Önemli bir konu, önemli başlıklar… Yeşim Er Yılmaz’ın hazırlayıp sunduğu Gün Ortası, hafta içi her gün saat 12.00’de Ulusal Kanal’da.

Gündemin sıcak başlıkları; bugün yine özel konu başlıklarını sizler için konuşacağız. Türkiye’ye yön gösteren analizler… Amerika’nın amacı caydırmak mı yoksa kışkırtmak mı? Sanki “dakika bir gol bir” durumu yaşıyoruz; biz böyle değerlendiriyoruz, bunu sizin de değerlendirmeniz lazım. Doğru sorular, doğru yanıtlar… Değişim ya da yenilenme mesela; neyin yenilenmesi? Dayatılanı değil, gerçekleri konuşuyoruz. Amerika adına “el yükseltecek” deniliyor, bu görüşe katılıyor musunuz? Bu programda sesler değil, fikirler yükseliyor. Kurultay salonunda delegelere dağıtılan paralar, ortada gezen çantalar… Oğuz Polak Birey’in hazırlayıp sunduğu Fikir Meydanı, cuma saat 20.30’da Ulusal Kanal’da.

İzleyicilerimiz, doğum gemisindeki seyahatimiz devam ediyor. Şimdi 20 numaralı görselde kalmıştık. Sayın Murat Karamüftüoğlu’ndan bu güzel bilgileri almaya devam ediyoruz; hepimiz büyük bir coşkuyla dinliyoruz, onu söyleyeyim. Burada üç temel görüş var, aslında iki görüş vardı, üçüncüsü çok yeni. Şimdi bu görselde onları kısaca özetleyelim.

Birincisi konuştuğumuz “Yamna” tezi; yani Karadeniz bozkurlarından çıkıyorlar ve yayılıyorlar. Bu diller İran’a ve Hindistan’a kadar gidiyor. İkincisi ise Colin Renfrew’un görüşü; Anadolu’dan daha eski tarihlerde, milattan önce 6000’li, 7000’li yıllarda tarımcıların götürdüğü tezi. Fakat genetik ve dil bilimsel bilgileri bir araya getirdiğimizde iki tez birbiriyle örtüşmüyor. Ya biri doğru ya öbürü; ama ikisinde de eksikler ya da tam açıklanamayan olgular var. Dolayısıyla bilim dünyası bu iki görüş arasında kalmış durumda.

İran ve Hint coğrafyasında büyük bir göç olmadığına dair genetik veriler bu tezi desteklemiyor. O zaman o tez çok sağlam bir yer olmuyor. Yukarıdaki tezde bazı noktalar var; biri, at ve atçılıkla ilgili sözcüklerin Hint-Avrupa dillerinde ortak olmaması. Ötekisi de Hindistan’a doğru bir genetik iz olması. Fakat Hindistan’daki bütün bu R1a’lılar (bunlar üst sınıflar, Brahman kastları) R1a’nın hakikaten yaygın olduğu gruplar. Benim grubum da R1a. Bir de R1a’dan sonra A1a da var. Bunların alt grupları var tabii; konuşurken bu grupları çok detaylı irdelemek gerekiyor. Bunlar dağıldıkça yeni coğrafyalarda alt gruplara bölünüyorlar. Dolayısıyla Hindistan’daki R1a batıdan mı geldi, yoksa insan hareketleriyle Hindistan’da çok daha eski tarihlerden beri var mıydı? Bunlar tartışılıyor. Tarihi 20.000’lere, 15.000’lere kadar gidiyor.

Anadolu ile ilgili yukarıda 8.000’lerden bahsediyoruz. Hindistan’da da şöyle bir durum var; bizim benzerliğimiz de var. Onlar kendi milliyetçi görüşlerinden bakarak “Hayır efendim, bu diller bizim coğrafyamızda ortaya çıktı” diyorlar. Bunlar çok iyi incelenmemişti ama yakın tarihli bazı Hint araştırmacıların uluslararası genetik bilimcilerle yaptığı çalışmalarda çok ilginç bilgiler çıkıyor. Yani Hindistan’da bu R1a’nın kökünün olabileceği ortaya çıkmaya başladı.

Türklerde; Yakutlar (yok, Yakutlar değil de Başkırtlar), Uygurlar ve Kırgızlarda da çok var. Osmanlı sülalesi de R1a. Türklerde R1a ve R1b bayağı yaygın. Ama hep “Türklerin kökü ne?” gibi etnik şeyler söyleniyor. Moğollar farklı değil mi? Evet, Moğollar C grubunda, Çinliler de öyle. N grubu daha çok Ural altlarında; Yakutlar ve Tuvalarda çok yüksek. Ben N grubundan mesela; evet, ta Finlandiya’ya falan giden Ural grubu. Başkırtlarda R1b mesela çok yaygın, yüzde 80’lerde ama İrlandalılarda da çok yüksek. Ruslarda, Slav halklarda da öyle…

Odin, sizin dedeniz oluyor o zaman. İsveç, Norveç oralarda bu Viking dedikleri grupların Ruslar üzerinde ilk kurucu hanedan olma ihtimali zaten konuşulan bir şey. Ama onların daha önceki Odin sagularında; destanlarında “Turklant’tan”, yani Türk ülkesinden geldiği yazar. Tor; Türk kelimesinin kökeni, yurt… Yurt karısının adı ve yurt anlamında. Sülalenin adı, Odin sülalesinin adı hepsi Türkçe. Odin de ateşten, yani “ot”tan geliyor. Hala ot, odun, odak diyoruz.

Tekrar toparlayayım; iki görüş arasında tam bir uzlaşma olmamasının nedeni, bütün olguları tek başına bu iki hipotezin açıklayamaması. Şimdi son yapılan çalışma (D şeklinde gösterdiğim), 2023 Temmuz ve Ağustos’unda yayınlandı. Diyorlar ki; acaba Hint-Avrupalıların ana yurdu ne Kafkaslar ne Anadolu ne de Yamna olabilir mi? Kafkaslar; Azerbaycanlı tarihçiler Türklerin Azerbaycan bölgesinden çıktıklarını öne sürüyorlar. Bunlar Hint-Avrupalılar için orayı ana yurt (Almanca “Urheimat”) olarak gösteriyorlar. “Ur” aslında bizim Türkçedeki “or” ile çok yakın.

Eğer orada bir Hint-Avrupa ana yurdu varsa, niye onun dil izleri hiçbir tablette yok? Ya da bugünkü yaşayan toplulukların hiçbirinde yok? Dolayısıyla bu tez de tam bence tatmin edici değil. Anadolu’ya giden bir kol var, Yamna’ya giden bir kol var; buradaki noktalı yerler göç yolları. Benim için ilginç olan, ilk defa tek bir kaynak yerine iki kaynağa gidilmesi.

Bir sonraki görsele gelirsek; burada daha ayrıntılı genetik yapılarını veriyor. Benim savım aslında tek bir köken odak bulmak değil. Tarihin derinlerine indikçe bu tezlerin hepsi biraz doğru gibi oluyor. Fakat bu, geleneksel bilgilerle birleştirilmeli. Tek bir gövdeden çıkan dillerin bölünmesinden ziyade daha karmaşık, kültürel bir süreçten bahsediyoruz.

Türkçe için de benzer bir şey var. Altaylar mı ana yurt, yoksa son çalışmalarda Çin’in Sarı Irmak civarı mı? Çin kayıtlarında da var; Erkin Bey (Hacettepe Üniversitesi’nde profesör oldu) M.Ö. 2500’lerde Çin’in kuzeyinden çıktıklarını savunuyor. Bu, Martina Roberts başkanlığındaki bir grubun çalışması. Çinliler onlara “Ti”ler ve “Conk”lar diyorlar. Kendi kitaplarında da Türklerin atalarının bunlar olacağını, hatta “Ti”yi Türk kelimesiyle eşleştiriyorlar.

Zhou’lar; M.Ö. 1300’lerde Hazar Denizi civarından gelip Çin’in tepesine oturdukları, “Tien” (Tanrı) kelimesini getirdikleri söyleniyor. Buradaki genetik eşleşmelere bakarsak; Anadolu’da çok önemli miktarda Kafkas gen izi görülüyor. Aynı zamanda Balkanlar’da Anadolu izi var. Yani buradan oraya doğru bir gen akışı görüyoruz. Fakat Yamna’da kırmızıyla gösterilen “Eastern hunter-gatherers” grubu Kafkaslarda çok az, Anadolu’da hiç yok. Dolayısıyla buradaki iki merkezli model de tam bizi tatmin etmiyor.

Şimdi 23 numaralı görsele gelirsek; Rus asıllı bilim insanı Çernik’in “Avrasya Metalürji Uygarlığı Kuşağı” kavramı var. Bu, Romanya’dan başlayıp tarım havzasına kadar olan bölgede; bakır, tunç işletmeciliği ve madenlerin kullanımıyla üretilen silahlar, aletler ve sanat eserlerini kapsıyor. M.Ö. 5000’lerden itibaren batıdan doğuya gelişen bir ticaret ağı var. 16 milyon kilometrekarelik bir alanda adacıklardan oluşmayan, birbirleriyle ilişkiler içinde gelişmiş, uzun bir tarihsel süreçten bahsediyoruz.

Bütün bu değişik hipotezlerden çok daha güzel bir elimizde hipotez var. O da merkezlerin zaman içinde birbirini etkileyerek, uzun bir tarihsel süreç içinde ortak bir dil ve ortak bir töre oluşturması. Bilim felsefesinde Okam’ın usturası diye bir kural vardır; en basit açıklama en doğru açıklamadır. Eğer Yamna veya Anadolu modelleri bizi tam bir çözüme götürmüyorsa, bu ağ modeline gideceğiz diyorum. Hem Hint-Avrupa dilleri hem de Türkler için bu; Mezopotamya uygarlığının batıya taşınması ve İran üzerinden Hindistan’a kadar uzanan, bakır ticaretiyle gelişen devasa bir etkileşim ağından bahsediyoruz. Anadolu üzerinden Ege’ye, Ege’den bütün Akdeniz’i izleyerek Portekiz’e, oradan da Britanya adalarına kadar giden bir ticaret ve kültürel etkileşim ağı… Türkler için de metal işçiliği, hayvancılık ve ticaret yollarını bu kapsamda değerlendirmeliyiz. Sonraki yüzyıllarda bunu İpek Yolu olarak görüyoruz. Göktürklerin demirci olmaları da ilginç. Türklerin göçebe kültürüne sahip olduğu vurgulansa da tarihi kayıtlar Göktürklerin demir ve maden işçiliğinde uzman olduklarını gösteriyor. Bütün o ticaret yollarının kontrolü ve üzerinde hakimiyet kurmak çok önemli. “Asi uygarlık” olarak tabir edilen bu toplumların maddi bir temeli var; bu durum sadece insan göçleri ve savaşlarla değil, ekonomi, ticaret ve sanatla açıklanabilir.

Bu konuyla ilgili Andrew Vessuz ve bir bilim insanının ortak çalışması olan 1988 tarihli bir yayından bahsetmek istiyorum. Bu çalışmada, “ikinci ürün devrimi” kavramından söz ediliyor. Tarım devriminden sonra sadece et değil; süt, yün gibi ürünlerin kullanımı ve atın taşıma aracı olarak değerlendirilmesi üzerinde duruluyor. Yazarlar, göçler ve işgallerle dil ailelerinin açıklanamayacağını, ticaret dili üzerinde durulması gerektiğini savunuyorlar. Hint-Avrupa dillerinin kökeninde ortak bir dilden ziyade, ticari ağlarla oluşan bir etkileşim ve “lingua franca” süreci var.

Neolitik dönemde ticaret, komşular arasında gerçekleşiyordu ve ortak bir dile gerek yoktu. Ancak Tunç Çağı’ndan itibaren ticaretin uzun mesafelere yayılması, binek hayvanların ve deniz ulaşımının gelişmesiyle, ortak bir ticaret dili zorunlu hale geldi. Fırat Nehri üzerindeki halkların türkülerinin birbirine benzemesi de bu ticaret ve etkileşim ağının bir sonucudur. Karaya doğru ilerledikçe kültürler farklılaşsa da su üzerindeki ticaret yolu ortak kültürü beslemiştir. Tunç Çağı’nda ticaret, Britanya adalarından çıkarılan kalayın Anadolu ve İran’a taşınmasına kadar gelişmişti. Gumilyev’in de belirttiği gibi, 9-11. yüzyıllarda ticaret yollarında Türkçe konuşuluyordu ve Türkler, hakimiyetleri sayesinde yerel halkları da dil etkileşimine dahil ettiler.

Coğrafyayı tek bir merkezde aramayalım. İçinde yaşadığımız topraklar, hepimizin ortak mirası. İngilizler, Fransızlar, Almanlar ya da Türkler; herkes bugün oturduğu topraklara başka yerlerden geldi ve o toprakların sahibi oldular. Anadolu, kendi özgün dil ve kültür coğrafyasına sahip. Bunda Kafkasların ve Sibirya’nın büyük etkisi var. Genetik profiller incelendiğinde bu halkların tek bir kökene indirgenemeyeceği görülüyor; kültürel etkileşim ve miras basamakları üzerinde yükselen bir olgu söz konusu. Bu yüzden hem Anadolu’da, hem Avrupa’da, hem de Asya’da varız.

Genetik konusuna gelince; tarih boyunca milletlerin tek bir genden oluştuğuna dair bir tez kesinlikle yanlıştır. Büyük milletler, birçok etnik grubun karışımından oluşur ve zenginlik de buradan gelir. Örneğin, Yamnaya kültüründe veya Türklerle ilişkili kurganlarda farklı gen grupları (R1B, R1A, J, G gibi) bir arada bulunur. Gen grupları popülasyon hareketlerini takip etmemize yardımcı olur; ancak bu, o insanların 3000 yıl boyunca aynı dili konuştuğunu veya hiç kültür alışverişi yapmadığını göstermez.

Türklerin ana yurdu konusundaki tartışmalara gelince; Altay Kuramı, Çin Sarı Irmak civarı ve Azerbaycan-İran-Anadolu hattı gibi farklı görüşler mevcut. Bence bu görüşlerin hepsi bir yönüyle doğrudur. Bütün bu coğrafyayı ana yurt olarak kabul edersek, Türklerin bir mağaradan veya vadiden çıkıp yayıldığı şeklindeki kısıtlı tezin aksine, geniş bir Avrasya coğrafyasında, çeşitli kültürlerle temasa geçmiş dinamik bir Türk gerçekliği ile karşılaşıyoruz. Türk kültürünü; kurgan geleneği, hayvancılık, tarım ve özellikle metalürji ile ticaret yolları üzerindeki egemenliği tanımlar. “Töre” ise devletin koyduğu hukuk kurallarıdır.

Bilimsel çalışmalar, Türklerin üstünlüğü gibi ön yargılarla değil, gerçeklere dayanmalıdır. Bu kitap, bilimsel gerçekleri temel aldığı için değerlidir. Araştırmaya, tartışmaya ve yeni verilere her zaman açığız; bilimde tek bir görüşle yetinmek mümkün değildir. Hakikate yaklaşmaya devam edeceğiz. “Tam yüzde yüz hakikattir” diyebileceğimiz bir birim yok; ancak gerçeğe yaklaşabiliriz. Bu çok önemli çünkü gerçeklik; tarihsel derinliği, coğrafyası ve evrene uzanan boyutuyla devasa bir ağdır. Sonsuz ilişkiler içerisinde kesin bir “şu gerçektir” hükmüne varmak zordur. Yapılan çalışmalar her gün bizi ve bilgimizi değiştiriyor. Buradaki bilimsel çabaları ve gerçekleri çok iyi izliyorsunuz; bu bakımdan kitabınız çok değerli. Benim de temel amacım, elimdeki tüm bilgileri paylaşmaktı. Elbette bu tezler tartışılabilir, doğrudur veya yanlıştır; o ayrı bir konu. Ancak burada güncel birçok çalışma bir araya getirilmiş; takip edilesi bir kaynak olmuş. Daha önce rastlamadığım, bilim çevresinden önemli bilgiler aktarıyorsunuz; bunlar benim için yeni öğrenme kaynakları oldu.

Çevrilmesi gereken çok kaynak var. Bahsettiğiniz Avusturyalı Viyana Okulu grubu için bir çağrı yapalım. Tarihle, dille uğraşan ve Almanca bilen çok sayıda bilim insanımız var. 1930’larda Koppers, Mengin, Schmidt, Flora gibi isimlerin oluşturduğu Viyana Okulu; Atlı Çoban Kültürü’nün Ön Türkler ve Ön Hint-Germenler tarafından geliştirildiğini savunur. Hazar Denizi’nin kuzeyinde Ön Hint-Germenler, onun biraz doğusunda ise Ön Türkler vardı. M.Ö. 3000’li yıllarda bu toplumlar tarafından geliştirilen Atlı Çoban Kültürü bir gerçektir. Bu bilim insanları, koyu Cermen milliyetçisi olmalarına rağmen namuslu bilim insanlarıydılar ve Atlı Çoban Kültürü’nün Ön Türkler tarafından başlatılıp Ön Hint-Germenlere geçtiğini, devletlerin kökeninin de bu olduğunu kabul etmişlerdir. Zengin nehir yataklarında (Çin’de Sarı Nehir, Hindistan’da İndus, Batı Asya’da Fırat ve Dicle) tarım zenginlikleri ile atlı çobanların örgütlenme yeteneği birleşince büyük devletler ortaya çıkmıştır. Bu konuda bir kitap yayımlamak üzereyiz. İyi Almanca bilen genç tarihçilerimizin bu çalışmalara yönelmesini merakla bekliyorum. Türk tarihi ve tarih öncesi ile ilgili çok önemli tezler var. Bilim dili olarak İngilizcenin ağırlığı nedeniyle Almanca yazılmış bu çalışmaları takip etmek zor olabiliyor.

Bir de yakın zamanda vefat eden İtalyan lehçebilim uzmanı Mario Alinei var. “Etrüskler Türktür” diye bir kitap yazdı. İtalyanların köken arayışında yerel kaynaklara yönelmesi normaldir. İlk kitabında “Etrüskler Macardır” demişti, sonra Macarların Türklerden etkilendiğini ve Türklerin Moğollarla değil Macarlarla daha yakın olduğunu fark edince ikinci kitabında Etrüsklerin Türklerle ilişkili olduğu kanaatine vardı. Bu kitapların Türkçede çevirisi yok.

Sizin kitabınızdaki “Asena” isminin “Rasena” ile bağlantılı olduğu yönündeki görüşünüze bir itirazım var. Asena sözcüğü Türkçe değildir; Orhun Yazıtları’nda “Asena” diye bir sözcük geçmez. “Asena”, gök anlamına gelen ve Doğu İran dillerinde de benzer biçimlerde (Açina vb.) bulunan bir kelimedir. Çinliler, Göktürklerden ilk kez Soğdlu tüccarlar aracılığıyla haberdar olmuş ve Soğdların “Gök Hanedanı” anlamında kullandığı “Açina” adını Çin kaynaklarına geçirmişlerdir. Yani bu, dışarıdan verilmiş bir addır. Göktürkler kendilerine “Gök” (Kök) diyorlardı. Dolayısıyla “Rasena” kanıtı bu açıdan geçersiz kalıyor. Latince ile Türkçe arasındaki bağlara dair Dancore gibi Fransız bilim insanlarının veya Adile Ay’ın incelemeleri mevcuttur. Etrüskler Anadolu’dan gitmiştir; ancak o dönemde Anadolu’da Türkler olmasa da Türklerle akraba olan, dilleri bitişken yapıda olan Mitanniler, Urartular gibi gruplar vardı. Günümüz terminolojisiyle eskiye bakınca “tek değişmez bir Türk kökü” aramak yerine, Anadolu’ya gelmiş çeşitli halklar arasındaki ilişkiler ağını görmek gerekir.

Asena meselesine dönersek; Göktürk hanedanı kendisini “Gök ailesi” olarak tanımlıyordu. Bilim böyle bir şey; tartışmalar sürdükçe yanlışlar düzeltiliyor. Bir programda, önemli bir tarihçimizin “Asena dişi kurttur” dediğini duymuştum; oysa Asena’nın dişi kurtla ilgisi yoktur. İsim, “Gök” demektir ama zamanla dişi kurt efsanesiyle birleştirilmiştir. Eleştiri, bilimin olmazsa olmazıdır. Örneğin, Sebüktekin’den bahsederken Alptigin’in oğlu yazmıştım; mektup geldi, aslında kölesiymiş. Hemen bir sonraki basım için notumu aldım. Bilimin güzelliği bu; erdemli insanlarla yapılıyor. Sizin ve Orhan Bey’in ön sözlerini okudum, kişiliklerinizi ve karakterlerinizi yansıtıyor, bu beni çok mutlu etti. Bilim; gerçeğe sadakat, çalışkanlık ve paylaşma erdemleriyle yürütülür.

Sizinle tanıştığıma çok memnun oldum. Bu tür programlar yozlaşmaya ve çürümeye karşı yeni bir kültür ve ahlak inşa eder. Nisan ayında tekrar görüşmek üzere; çalışmalarınızda başarılar dilerim. Beraber yürüdük biz bu yollarda. Gözlerinizi onlardan ayırmayın. Filistin devleti ve halkının savaşı bir insanlık savaşıdır. Yalnız Arapların, yalnız Müslümanların savaşı değil; her milliyetten, her dinden insanlığın ve bağımsızlık isteyen bütün devletlerin savaşıdır.

1 Ocak 2024 tarihinden itibaren geçerli olacak net asgari ücret 17.002 TL olarak belirlenmiştir.

NATO’ya “evet” demek, Türkiye’nin güvenliğine ve bağımsızlığına ihanettir. NATO’ya “evet” demek, Türkiye’nin bölünmesine “evet” demektir; NATO’ya “evet”, darbelere “evet” demektir. Türk milletinin vekili olun sayın milletvekillerimiz; sizler NATO’nun vekilleri olamazsınız.

Bence NATO, Türkiye için güvenli bir yapı değil. Bize müttefik gibi davranmıyorlar. FKK desteğini biliyorsunuz. Türkiye için aslında hiç kimse güvenli değil; ne NATO, ne Tayyip Erdoğan, ne de başkası. Bizi gerçekten kurtarıyorlar mı? Bir faydaları var mı? Dirayetli bir hükümetimiz olsa kimseye boyun eğmez, istediklerini yapmaz. Amerika olduğu sürece denizlerimiz güvende değil; Amerika, PKK’yı açıkça besliyor, tırlarla silah veriyor. Peki, NATO şimdiye kadar Türkiye’ye ne kazandırdı ki?

Paylaş