Gündem sıcak, biz de sorularımızı hazırladık. İyisiniz; çok iyi, sağ olun. İyi olacağız. Türkiye’nin önünde çok büyük çözümler ve gelişmeler var. Büyük kararlar aşamasındayız; Türkiye devrimci çözümlere doğru gidiyor. Bu yüzden çok iyiyiz. Görevlerimiz ve sorumluluklarımız bizi aynı zamanda iyimser kılıyor ve yaşadığımız süreçlere gülerek bakıyoruz. İyimseriz.
Gündemle başlayalım. Sayın Yücel, Fatih Camii’nde imamı bıçaklayan şahsın tutuklanmasıyla ilgili ne düşünüyorsunuz? Şahıs, gürültü yaptığı gerekçesiyle uyarı alıp camiden çıkarıldıktan sonra tekrar gelerek imamı ve bir vatandaşımızı hayati tehlike yaratacak şekilde yaraladı. “Merkez medya” olarak nitelendirilen kuruluşlar hemen “Dini değerler üzerinden kışkırtmalar yapılıyor, bunlara karşı uyanık olmalıyız” şeklinde bir yayın çizgisi benimsedi. Siz de bir paylaşım yaparak olayı kınadınız. Türkiye büyük bir kışkırtma süreciyle mi karşı karşıya?
Değerli imamımıza ve orada saldırıya uğrayan vatandaşımıza acil şifalar diliyoruz, bu saldırıyı kınıyoruz. Bu olay tek başına bir “deli saldırısı” değil; Galatasaray-Fenerbahçe maçının Suudi Arabistan’dan geri dönme süreciyle bağlantılı. Birkaç yıldır Zafer Partisi’nin başını çektiği, Meral Akşener’lerin de başrollerde olduğu bir Arap düşmanlığı var. Hatta bazıları bunu İslam düşmanlığına kadar götürüyor. Arap, Afgan, Pakistan ve İran düşmanlığı; tamamı Amerika ve İsrail tarafından kışkırtılan ve tertiplenen olaylardır.
Bu olayların arkasında İsrail’in ve Mossad’ın olduğunu yıllardır görüyoruz. İster bir merkez tarafından tertiplenmiş olsun ister olmasın, olay gerçekleştikten sonra bu kışkırtıcı çevreler, Müslüman inananlar ile inançlara yukarıdan bakan kesim arasında bir gerginlik yaratmak için saldırıyı kullanıyorlar. Zafer Partisi genel başkanının elinde mikrofonla sokaklara düşmesi, bu kışkırtmanın bir parçasıdır. Bu durum, Türkiye’de “laik-Müslüman” karşıtlığı üzerinden bir malzeme olarak kullanılıyor; bu oldukça dikkat çekici.
Tam bu süreçte, Akit gazetesi sürmanşetinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nde (TSK) “namaz düşmanlığı” olduğunu iddia ederek bazı subayları hedef aldı. Hükümet yanlısı olduğu iddia edilen medya “teğmenler cuntası” haberleri yaparken, Cumhuriyet gazetesi TSK içinde Atatürkçü subayların baskı altında olduğu haberlerini işliyor. Siz Arap düşmanlığı üzerinden imam saldırısını yorumladınız ama hem iktidar hem de Batıcı-Amerikancı muhalefet bu didişmeyi köpürtüyor.
Hükümetin, TSK içine parmağını sokup “namaz kıldırmıyorlar” şeklinde bir propaganda yapmasına hiçbir olasılık tanımıyorum. Akit’in haberleri hükümet güdümlü değildir. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, bu tür bir propagandayı yönetecek konumda değildir. Ancak o kesimde 200 yıldır devam eden bir TSK düşmanlığı var. Namaz kılan personele mobbing yapıldığı iddialarına gelince; Hz. Muhammed, Hz. Ali, Alparslan ve Fatihler, savaş sırasında namazın ertelenebileceğini veya kaza edilebileceğini çok iyi biliyorlardı. Namaz üzerinden insanların inançlarıyla oynamak, İslam’la da bağdaşmayan bir taassuptur. Sanayi çarkları dönerken iş durdurulamayacağı gibi, seferde de durum böyledir. Bu tür bağnazlıklar İslam’ı uygulanamaz hale getirir. Hz. Muhammed, hayatın içinden gelen, aklın temsilcisi bir liderdi. Çözümleri hayata dayanıyordu; bu yüzden İslamiyet, Atlas Okyanusu’ndan Pasifik’e kadar yayılabildi.
Arap düşmanlığı ve Suudi Arabistan meselesiyle ilgili Ali Koç’un açıklamaları, ilk söylediklerimi doğruluyor. O dönem, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Suudi Arabistan’da maç yapılmasını dayattığına dair Halk TV, Cumhuriyet ve Sözcü’de bir kampanya başlatılmıştı. TÜSİAD ve Koç grubu da buna katkı verdi. Oysa Ali Koç, hükümetin bir dahli olmadığını bizzat söyledi.
Türkiye’de bir kamplaşma üzerinden planlar yapılıyor; imam saldırısı, Suudi Arabistan tartışması ve TSK üzerine yürütülen sorumsuz yayınlar bunun göstergesi. Bu kamplaşma hem dış politikada Türkiye’nin Arap dünyasıyla arasını açmaya yönelik bir İsrail-Amerika projesidir, hem de içerde “laiklerle İslamcıları” çatıştırmayı hedefler. Kelime-i tevhid bayrağı açan bir vatandaşın yumruklanması da bir tertipti.
Balıkesir’de Atatürk’e hakaret eden birinin tutuklanması ve benzeri durumlarda devletin hızlı bir refleks gösterdiğini görüyoruz. Bu hukuken doğru mu? Normal hukuk prosedürlerinde tutuklama şartları oluşmayabilir; ancak bugünkü gergin iklimde kamu vicdanını rahatlatmak ve toplumsal huzuru sağlamak adına bu tutuklamalar yerindedir. Yargı, Atatürk konusunda duyarlı davranmak zorundadır; çünkü Türkiye’nin önündeki çözümler Atatürk bayrağı altındadır.
Son olarak, sosyal medya hesapları üzerinden yapılan kışkırtmalar var. Fatih Camii’ndeki saldırı sonrası “Yeşil komisler akıllı olsun” diyen hesabın yöneticisi tutuklandı. Aynı hesaplar, Cemal Paşa hakkında “Arap kasabı” diyerek tarihsel bir provokasyon yapıyor. Cemal Paşa, Filistin cephesinde görev yapmış bir komutandır. Falih Rıfkı Atay’ın “Zeytin Dağı” eserinde Cemal Paşa’yı hor gören, batıcı ve sistemin içindeki o “Atatürkçülük” anlayışını görürüz. Cemal Paşa orada Arap düşmanı değil, vatanı savunan bir komutandır. İttihat ve Terakki’nin liderlerinden biri, savaşın gereklerini yerine getiriyor. Yani, savaşın gereklerini yerine getirmek; onları Arap düşmanı olarak görmek çok yanlış. Burada kastedilen Cemal Paşa mı? Suriye’de, daha doğrusu Filistin ve Lübnan’da Osmanlı’ya isyan eden kişilere karşı Cemal Paşa’nın takındığı tavır… Savaşın gereklerini yerine getirmek bir komutan için zorunluluktur; bunu Mustafa Kemal Paşa da, Napolyon da yapmıştır.
Arap düşmanlığı iddialarını dile getirenler, Cemal Paşa’yı bir bayrak gibi kullanıyorlar. Oysa Cemal Paşa orada bir komutan olarak, Arap-Türk ayrımı yapmadan savaşın gereklerini uyguluyor. Cepheden kaçan, bozgunculuk yapan kim olursa olsun, bir komutanın yapması gerekeni yapıyor. Onu yapmazsa zaten komutan olamaz. Maalesef Falih Rıfkı Atay’ın *Zeytin Dağı* kitabı yeniden basıldığında yazılan önsözlerde bu konuya dair yanlış anlayışlar görüyoruz.
*Zeytin Dağı* ve *Çankaya* kitapları, Falih Rıfkı Atay’ın eserleridir. Atay, Batıcı ve Garpçı bir çizgidedir; Atatürk’ü de bu bağlamda yorumlar. Sistemin içinde Atatürk’ün devrimci taraflarını yontan, yok eden bir eğilimi temsil eder. *Zeytin Dağı* kitabının “Son Çöl Destanı” bölümü, Anadolu insanının kahramanlığını, merhametini ve zor koşullardaki direncini anlatan müthiş bir bölümdür; ancak kitabın geri kalanı, Kemalizm’in batıcı bir anlayışa dönüştürülmesini yansıtan bir yorumdur. Bu, Doğan Avcıoğlu’nun da çokça eleştirdiği bir olaydır.
Şimdi başka bir konuya, Filistin meselesine geçelim. Karar Gazetesi pazar günü “Çin’deki Filistin” manşetiyle çıktı. Burada Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ni işaret ederek, Çin’in orada planlı bir soykırım yaptığını iddia ediyor. Karar Gazetesi, Davutoğlu’nun ekibine yakınlığıyla bilinen ve “Amerikancı” olarak tanımlayabileceğimiz bir çizgidedir. Hatta Davutoğlu başbakanlıktan uzaklaştırıldığında, *Foreign Policy* dergisi “Amerika, Ankara’daki adamını kaybetti” başlığını atmıştı. Şimdi o ekip, Çin Halk Cumhuriyeti’ne karşı Amerika’nın mevzisinden haberler yapıyor.
Ben 1977’den bu yana Çin’e 14 kez gittim; bunların dördünde Sincan bölgesini ziyaret ettim. Kendi gözlemlerime dayanarak söylüyorum; orada herhangi bir soykırım işareti görmedim. Tersine, Sincan’da olağanüstü bir kalkınma var. Bölgeyi komşusu Afganistan ve diğer Orta Asya ülkeleriyle kıyasladığınızda, eğitimden sağlığa, sanayileşmeden altyapıya kadar büyük bir gelişme söz konusu. İnanç özgürlüğü konusunda da oran olarak Türkiye ve Mısır’dan daha fazla cami olduğunu görüyoruz. Köylere gittik, insanlar villalarda oturuyor. Yöneticilerin çoğu Uygur, Kazak, Kırgız ve Tatar gibi bölge halklarından oluşuyor. Çin merkezi yönetiminde de her zaman en üst düzeyde bir Uygur temsilci mutlaka bulunur. Tüm bu soykırım iddiaları, Amerika’nın kara propagandasından ibarettir.
Karar Gazetesi, sadece Uygurları değil, Türkiye’yi de hedef alıyor. Çünkü Türkiye’nin önümüzdeki dönemde Rusya, Çin, İran ve Arap ülkeleriyle, Türk devletleriyle beraber ekonomide ve güvenlikte çözümler üretmekten başka seçeneği yok. Amerika’nın Türkiye’deki temel politikası da bu ülkelerin hepsine karşı düşmanlık yaratmaktır.
Filistin meselesine dönersek; Filistin davasını İslam çatısı altına sıkıştırmak başarı getirmez. Şu an doğrudan konu Filistin iken, namluyu Çin’e çevirerek Filistin davası çözülmez. Çin, uzak olmasına rağmen Filistin konusunda en kararlı tavır alan ülkelerden biridir. Soykırım suçu meselesine gelince; 1948 Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi, soykırımı bir suç olarak tanımlar. Yetkili mahkeme, suçun işlendiği yerin yerel mahkemesi veya Uluslararası Ceza Mahkemesi’dir. Filistin’in kendi yargısının, esir aldıkları suçluları bu sözleşmeye dayanarak yargılaması mümkündür. Güney Afrika’nın Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne başvurması uzun bir süreçtir, ancak yerel mahkeme kararı hızlı ve kesindir.
Uygur meselesiyle ilgili unutmadan şunu da ekleyeyim: Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığı döneminde, CHP’nin ABD temsilcisi bir Uygur raporu yazmıştı. Kılıçdaroğlu da o dönem Washington çizgisiyle uyumlu açıklamalar yapıyordu. Ancak geçen hafta Cumhuriyet Gazetesi’nde, Kılıçdaroğlu imzalı Çin’in kalkınma hızını ve başarılarını öven bir makale yayımlandı. Bu, gerçeklere dayanan olumlu bir tutumdur ve bunu takdir etmek gerekir.
Ayrıca, Karar Gazetesi iki yıl önce Uygur ozanı Abdurrahim Heyit’in Çin’de katledildiğini iddia etmişti. Biz bir ay sonra kendisini bularak röportaj yaptık, bağlama çalarken görüntüledik. Ne kadar rahat yalan haber ürettikleri ortada. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı da o dönem bu dezenformasyona kapılarak çok büyük bir hata yapmıştı. Öyle hatırlıyorum; onu da çok zor duruma düşürdüler. Ve ondan sonra ne oldu? Siz yayınladınız. Abdurrahim Eğit, “Ben buradayım,” dedi. “Beni öldüren möldüren yok,” dedi. “Sazımı da çalıyorum, kopuzumu çalıyorum, türkülerimi de söylüyorum, kimse de engellemiyor,” dedi.
Zaten bakın, ben Uygur bölgesine gittiğimde hep bizi konserlere falan götürürlerdi. Uygur köylerinin her birinde piyano gördüm. 2000-3000 kişilik köylerde bile 1000-1500 kişiyi alan büyük tiyatro ve düğün salonları vardı. Oralarda Uygur dansları, Uygur havaları icra edilirdi. Uygurlar, müzikte çok büyük gelenekleri olan bir Türk halkı. Çin müziğini de çok etkilemişler. Onların “beş mugam” dedikleri makamlar, milattan sonra 7. ve 8. yüzyıllarda Çin müziğini etkilemiş. Dans, müzik ve spor gibi alanlarda çok yetenekli bir halk.
Çin Halk Cumhuriyeti’nin Sincan Uygur bölgesinde, hatta Kazak bölgesinde de bulundum; Tanrı Dağları’na kadar çıktım. Tanrı Dağları’nda Seyran Gölü diye bir krater gölü var, orada bir Kazak obasının misafiri oldum. Kazakların, Kırgızların, Tatarların ve Uygurların kendi dillerini ve Türkçelerini nasıl geliştirdiklerini gözlemledim. Mesela 1977’de Uygur bölgesine gittiğimde Latin harfleri kullanılıyordu. Duvarlarda “Yaşasın bütün dünya halklarının birliği” diye Latin harfleriyle yazılar okuyorduk. Sonradan bir hata yaparak Arap alfabesine geçtiler. Ama Urumçi’de çarşıya çıktığınız zaman bütün levhalar Türkçedir; Arap harfleriyle olsa da dil Türkçedir.
Trenle Urumçi’den Turfan’a gittim. Benim için özel tren kaldırmadılar, o günkü normal saatinde kalkan trende 600-700 kişi seyahat ediyordu. Trendeki anonslar Uygurcaydı ve hostesler Uygur kıyafetleri içindeydi. Bazı haberlerde buna “tiyatro” deniyor, oraya giden heyetlere gösteri yapıldığı iddia ediliyor. Bu çok komik; 700 kişiyi sırf benim için trene doldurmuyorlar. Köylerdeki tiyatro salonları da ben gideceğim diye 24 saatte inşa edilmedi; oralarda zaten köklü bir tiyatro, dans ve müzik kültürü var. Eğitim hem Uygurca hem Çince veriliyor. Çince öğrenmek, devletin dili olduğu için Uygurlar adına bir yetenek ve ilerleme imkânı sağlıyor ama kendi ana dilleriyle eğitim de geçerli. Kültürlerini geliştirme olanakları, Türkiye’deki köylerden çok daha geniş.
***
(Yeni konuya geçmeden önce kısa bir reklam arası veriyoruz.)
***
“Değerli izleyiciler, Ulusal Kanal’da yayına devam ediyoruz. Sayın Perinçek ile birlikteyiz. Sayın Yücel, zannediyorum sizin bir sorunuz var.”
“Evet, bir analizini açmasını isteyeceğiz Sayın Genel Başkan’dan. Yılbaşı mesajında ‘Yeni bir yıla değil, yeni bir çağa giriyoruz’ dediniz. Çarpıcı bir cümle olduğu için manşete çıkardık. ‘Yeni bir çağ’ derken neyi kastettiniz? Olgularını sıralarsanız seviniriz.”
“Evet, tabii. Bu tahlili bir temele dayandırarak söyledik. Türkiye öyle bir yere geldi ki 2024 yılı, Türkiye için sadece yeni bir yıl değil; yeni bir dönemin, yeni bir çağın başlangıcıdır. Hangi çağ? Türkiye’nin Atatürk devrimini tamamlaması, güvenliğini sağlaması, bağımsız Türkiye’nin kurulması ve üretim devriminin başarılması çağı. Bu dönem, Türkiye’nin İstiklal Savaşı’ndan sonraki en köklü dönüşümlerine sahne olacak. Vatan Partisi olarak bu analizi yapıyoruz.
Bu, yalnız Türkiye’nin değil, insanlığın da yeni bir çağıdır. Atlantik çağı bitiyor, Asya çağı yükseliyor. Atlantik beylerinin dünyayı yönetmeye kalktığı, ‘dünyanın efendisi benim’ dediği dönem arkada kaldı. Amerika Birleşik Devletleri’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Hitler’in çizmelerini giydiği, meydan okuyacak gücün olmadığı dönem bitti.
Türkiye; hem PKK ve FETÖ’ye karşı silahla savaşan, hem de kültürel ve tarihsel birikimiyle yeni çağın kamucu, paylaşmacı, aydınlanmacı programına önderlik edecek öncü ülkelerden biridir. Türkiye, Rusya, İran, Çin, Hindistan, Orta Asya Türk Devletleri ve Arap ülkeleri bu yeni çağın başat aktörleridir. ‘Yeni bir yıla değil, yeni bir çağa giriyoruz’ ifademizin sebebi budur.
Bakın, sadece bu 9 günde neler oldu? Mossad’ın 34 ajanı yakalandı, 15’i tutuklandı. Bu, bir devletin istihbarat görevlilerinin hapse atılmasıdır; bir nevi küçük bir savaş ilanı gibi. Bu, Türkiye’nin geçmişinde rastlanabilen bir olay değil. Özellikle 1980 sonrası Türkiye, Atlantik sistemi içerisindeydi. Şimdi ise Türkiye, güvenlik cephesini Amerika ve İsrail’e döndü.
Yine bu 9 günde İngiltere, Ukrayna’ya bir mayın tarama gemisi yollamaya kalktı. Türkiye, Montreux Boğazlar Sözleşmesi’ni gerekçe göstererek ‘Geçemezsin’ dedi. Zelenski ile iyi ilişkileri olan, siha veren Türkiye, bir anda İngiltere’nin silah göndermesinin karşısına dikildi. Bu da yeni çağın olayıdır. Blinken geldiğinde, eski alışkanlıkların aksine bando mızıka ile değil, hava meydanının mülki amiri tarafından karşılandı. Bu, Amerika’ya atılan bir tokattır.
Dördüncüsü DAEŞ operasyonları, beşincisi ise Yargıtay’ın Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında başlattığı soruşturmadır. Bunların hepsi Türkiye’nin yeni bir sürece girdiğini gösteriyor.
Hükümetin tavrındaki değişim ise aslında 2015’te başladı. Silivri duvarını yıktığımızda, FETÖ ve işbirlikçilerinin Türk ordusunu esir alma tertibini boşa çıkardık. Vatan Partisi önderliğinde 2014 baharında bu tertibi yerle bir ettik. Arkasından 24 Temmuz 2015’te PKK’ya yönelik harekatlar başladı. O günden bu yana zikzaklar olsa da Türkiye, Atlantik sisteminden kopma kararını almak zorundadır. AK Parti hükümeti bir bocalama dönemi geçiriyor ancak böyle devam edemeyeceği çok açık.
Önümüzdeki dönemde, İsveç’in NATO’ya alınması konusunda meclis bir dirsek çıkartabilir. Biz bu mücadelede ümitliyiz ve bunun için çalışıyoruz.” Vali yardımcısı nedir? İstanbul’da vali veya vali yardımcısı karşılasaydı o düzey devam ederdi. Şimdi birden onu da yollamıyor, kaymakamı da yollamıyor. Yani oranın il düzeyindeki mülki amirini yollamıyor, ilçe düzeyindeki mülki amirini yollamıyor. Mahalle muhtarını yollar gibi hava meydanının mülki yöneticisini yolluyor.
Burada önemli bir şey söyleyeceğim; olayları tek tek değil, başka olaylarla birlikte yorumlamak lazım. Dokuz güne sığan beş önemli olay sıralıyorum; Blinken’ın ziyareti de bunların içinde anlam kazanıyor. Tek başına olsaydı o bahsettiğiniz yorum yapılabilirdi. Peki ya Erdoğan’la görüşmesi? Bir önce geldiğinde Erdoğan görüşür kardeşim; ben de olsam görüşürüm, ben de Cumhurbaşkanı olsam Blinken geldiğinde görüşürüm. Türkiye ile Amerika ilişkilerini bizzat hükümet başkanının yönetmesi gerekir. Amerika önemli bir devlet; Erdoğan’ın görüşmesi son derece doğaldır.
Hükümet medyasında ise ikili bir tablo ortaya çıktı. Bir önce geldiğinde Sayın Cumhurbaşkanı Ayder Yaylası’na çıkmıştı ve bütün manşetlerde “Blinken geldi, Erdoğan yaylaya çıktı, onunla görüşmedi” propagandası yapılmıştı. Gazze’nin bombalanmaya başladığı ilk günlerdi; o sıcaklık içerisinde bir protesto yapmış olabilir, o da doğru olabilir. Ancak bugün, dokuz güne sığan bu beş olay ve özellikle Mossad tutuklaması, İsrail devletini doğrudan hedef alan olağanüstü bir tavırdır. Bunu sadece Filistin meselesiyle bağlantılı görmek yanlış; aynı zamanda Blinken’a yönelik bir tavır söz konusu. Ukrayna’ya silah verilmesine engel olunması ve İran’daki patlamalarla eş zamanlı gelişen olaylar, gelecekteki sürecin bir habercisi. Düşman eli boş durmuyor; Kasım Süleymani törenlerinde olduğu gibi düşmanlıklarını sergiliyorlar.
Bu süreçte hükümetin ekonomi alanındaki mesajlarını da bu olguların içerisine yerleştirebiliriz. Sayın Cevdet Yılmaz, yastık altında 300 milyar dolar değerinde altın olduğunu belirtti. Bence bu da dokuz günlük sürece ekonomi cephesinde eklenebilir. Çünkü burada sistemi zorlayan bir karar var. Türkiye’deki mülkiyet ilişkilerine dokunmadan, üretim devrimi gibi çözümler mümkün değil. Tasarruf hakkına karşı “Yastığın altında kalmayacak” deniliyor; bu, altın teslimini kolaylaştırmaya yönelik bir adım. Burada mevcut sisteme, yani Londra veya New York bankalarının kapısında kredi dilenmeye dayalı sisteme bir müdahale var. Türk milletinin yastığının altındaki 300 milyar dolara dayanan milli kaynaklara yöneliş başlıyor. Tabii bu, polisle yastık altındaki altını almak değil; ikna ederek, faiz veya menfaat sağlayarak yapılacak. Bu, Atlantik sisteminden medet ummak yerine Türkiye’nin kendi tasarruf imkanlarını değerlendirmeye yönelik, sistemi zorlayan bir çözümdür.
Mehmet Şimşek ve Hafize Gaye Erkan’ın Amerika’ya gitmesi meselesine gelince; bir yandan yastık altındaki altınları yatırıma dönüştürme çabası, diğer yandan eski sistemin alışkanlıkları… Amerika’nın hoşuna gidecek isimleri yollamak bu dönemin bir parçası. Ancak Vatan Partisi’nin önerdiği; tasarruf oranını artıran, yatırımı ve istihdamı büyüten üretim odaklı çizgi ağır basacaktır. Aslında bu yastık altındaki 300 milyar dolar ve yurt dışındaki 500 milyar dolar, Türkiye’nin muazzam bir tasarruf kabiliyeti olduğunu gösterir. Ancak bu para, yatırıma gitmeyip stoklanıyor. Üretimden yana bir ekonominin mantığı, tasarruf oranını %40’ın üzerine çıkarmak ve bu birikimi yatırıma dönüştürmektir.
Keynes’in “tasarruf eşittir yatırım” formülünde olduğu gibi, bir ülke yaptığı tasarrufu yatırıma dönüştürmezse ürettiği değer düşer. Hükümet şimdi bu stoku, yatırıma dönüştürmeye çalışıyor. Kimsenin mülkiyetine el konulmayacak; ancak Türkiye, zecri ve radikal tedbirlerin sahneye çıkacağı bir döneme girdi. Bu süreçte altınlara el konulması değil, menfaat sağlanarak bu kaynakların ekonomiye kazandırılması hedefleniyor.
*(Emekli maaşları hakkındaki görüşmeler)*
“Geçinebiliyor musunuz?” diye soralım. “Geçiniyorum, yaşlıyım ama çoluk çocuk okutanlar çok zorlanıyor. Maaşlar az geliyor, 15 bin lira olması lazımdı. Torunlara harçlık veremiyoruz, boynumuz bükük kalıyor.” Emeklilerin genel beklentisi; emekli maaşının en az bir asgari ücret seviyesine çıkarılmasıdır. Bazı emekliler geçinebildiğini söylese de çoğunluk, artan gıda ve ulaşım maliyetleri nedeniyle 7.500-10.000 lira seviyesindeki aylıklarla geçinmenin imkansız olduğunu belirtiyor. Çok az. Emekli maaşının, asgari ücret seviyesinde olması lazım. Size de soralım; emekli geçinebiliyor mu, durumu nedir? Benim emekliliğim yok, tek maaşla geçiniyoruz. Rahatsız bir oğlum var, onun bile maaşını kestiler. Biz üç kişi, bir emekli maaşı olan 7.500 lirayla geçinmeye çalışıyoruz.
Türkiye’nin Milli Radyosu Ulusal Radyo, yepyeni programlarla karşınızda. En güzel müzikler, en güzel sohbetler, farklı konu ve konuklar… Trafik ve yol raporu bu programda. Gününüzü güzelleştirecek “Kur Atis’le Ayaküstü Bir Şeyler”, hafta içi her gün saat 17.00’de Halkın Sesi Ulusal Radyo’da. Gerçeğin frekansı ulusal.
Değerli izleyiciler, “Çıkış Yolu” kaldığı yerden devam ediyor. Reklam öncesinde, yastık altındaki altınların yeniden ekonomiye kazandırılmasıyla ilgili Sayın Cevdet Yılmaz’ın yaptığı 300 milyar dolarlık açıklamayı değerlendirmiştik. “Bunun bir de 500’ü var dışarıda” demiştik. Sayın Fenşen’in 300 milyar doların nasıl kazanılacağına dair önerilerini aldık; şimdi de 500 milyar doların nasıl getirileceğine dair önerilerinizi alalım.
300 milyar dolarlık birikimi olan vatandaşlarımıza, bu birikimlerini değerlendirecekleri bir menfaat sağlayarak onları yatırıma dönüştürebiliriz. Yatırım sermayesi kar edecektir; bu kardan onlara pay vererek formüller üretilebilir. 500 milyar dolara gelince; orada devletin otoritesi çok önemlidir. Vatan Partisi iktidarında veya Vatan Partisi’nin programı uygulandığı zaman, üreticilerin milli hükümetleri bunu yapar. Başka hükümetler de Vatan Partisi’nin programından yararlanarak bunu yapabilir. Ancak orada bir dirayet ve emperyalist finans merkezlerine karşı kararlılık şarttır.
Sistem buna izin verir mi? Dünya dolar dolaşımında kararlar New York’ta alınıyor. Doları banka muamelesiyle istediğiniz gibi büyük miktarlarda yönlendiremiyorsunuz. Dolayısıyla sistemle bir karşı karşıya gelme durumu olacaktır. Ama burada ilginç bir denklem var: Türkiye’nin dış borcu 500 milyar dolar civarında, dışarıdaki mevduat da 500 milyar dolar. Çok zora gelindiğinde, “Arkadaş benim sana borcum yok; sen o 500 milyarımı bana vermiyorsun, ben de sana vereceğim 500 milyar doları içerideki vatandaşlarıma veriyorum ve ödeştik” diyebilirsiniz. Bunlar kaba saba gibi görünse de, onlar dayatırsa siz de onlara kendi yöntemleriyle cevap vermek durumunda kalırsınız.
Bu otorite ve dirayet hem dış güçlere hem de mevduat sahiplerine karşı gereklidir. Türkiye’deki birikimi götürüp yabancı bankalara yatırmak kanuna uygun değil. Biz sizi affedeceğiz ama o paralar buraya gelecek; Türkiye’deki kamu bankalarına yatıracaksınız. Mevcut kalkınma planında gösterdiğimiz ilaç, telefon, demir-çelik üretimi gibi alanlara yatıracaksınız. Bu mevduat sahiplerinin %50’sinden fazlası son 20 yılda zenginleşenler olabilir, fark etmez. O kararı alacak olan parti bu adımları atmazsa devrilir; yani iktidarda kalabilmek için bunu yapmak zorundadır.
Bugün ekonominin içinde olan, sanayici, tüccar ve büyük çiftçi olan çok önemli bir iş insanı arkadaşımla görüştüm. Türkiye’nin çok kararlı tavırlar almak zorunda olduğu bir sürece girdiğimizi söylüyor. İflas erteleme için başvuranların sayısı Ekim ayında 50, Kasım ayında 70, Aralık ayında 90 oldu. Ekonomide çok ciddi bir durumla karşı karşıyayız. AK Parti’nin uyguladığı ekonomi programı iflas etmiştir. Bu iflas sonucunda birtakım arayışlar başlamıştır ve tek seçenek Vatan Partisi’nin üretim devrimi seçeneğidir; yani tasarruf oranını %40’a çıkartmak ve yatırıma yönlendirmek. Yastık altındaki altınlar olayı, Vatan Partisi’nin programının Türkiye’nin gündemine geldiğini gösteriyor.
Bir izleyici sorusu şöyle: “Doğu Bey’e sorar mısınız? Ben alnımın teriyle elde ettiğim birikimimi, Mehmet Cengiz’leri zengin edip onların borçlarını affeden kimselerin eline nasıl vereyim?”
Bu soru çok önemli. Kimse onun elindeki altını almayacak, sadece banka kasasından çıkarıp yatırım sermayesine dönüştürecek. Hissedar olacak ve para kazanacak. Ancak bu düşünce yapısı sakat ve tehlikelidir; bir Tayyip Erdoğan düşmanlığına kilitlenmiş durumda. Bu zihniyet, Türkiye’nin çözümlerine tavır alarak kendi ülkesinin ve milletinin menfaatlerinden kopuyor. İktidar olabilmek için Türk milletinin sorunlarının çözümüne hizmet etmeniz lazım.
Sermaye bu çağrıya teveccüh gösterir mi? O sermaye de kar etmek ister, ona bir kar imkanı sunarsanız gelir. Ancak bir noktadan sonra, devlet otoritesi devreye girecektir. Kendi karını bile düşünmeyip “ben altınlarımı yatırıma sokmam” diyenler olursa, devlet kamunun menfaati için müdahil olur. Ekonomik açıdan baktığınızda, yastık altında bekleyen o altınlar “küflenmiş” demektir.
Bu vesileyle, 1990’da kaybettiğimiz çok yakın dostum Cemal Süreya’yı anmak isterim. Aydınlık’ın başyazarıydı. Hapisten çıktıktan sonra 1986’da bir dergi çıkarma kararı aldık ve ismini beraber koyduğumuz “2000’e Doğru” doğdu. 1991’de vefat etmeden önce günlük gazete çıkartma hazırlığı yapıyorduk. Bana, “Doğu, bu sefer yorganımı yastığımı getireceğim, gazetede yatacağım, Türkiye’nin en okunan siyasi başyazarı olacağım” demişti. Hatta benden Türkiye Komünist Partisi’nin tarihini istemiş, onu şiir olarak yazacağını söylemişti. Onu da buradan saygıyla anıyorum. Ve o sırada telefon kulübeleri üzerine şiirlere başlamıştı. Telefon kulübelerindeki o iletişim… Hani çağımızdaki iletişim devrimi hikayeleri var ya; o telefon kulübeleri üzerinden Amerika Birleşik Devletleri’nin gündeme getirdiği, iletişim devriminin insani problemlerini ve manzaralarını şiire dönüştüren çalışmalara başlamıştı. Şiirinde, “Sıcak Nal” ve “Güz Bitigi” kitaplarında bu noktaya gelmişti. “Güz Bitigi”nin isim babası da benimdir. Oralarda şuraya gelmişti: “Yaban ördekleri suya birlikte kanat çırparlar, sular donmasın diye.” Bir avcı Raif vardı; Allah rahmet eylesin, arkadaşıdır, benim de avcı arkadaşımdır. Bir gün Cemal Süreya’ya bir hikaye anlatıyor. Diyor ki: “Yaban ördekleri suda yüzüyorlar ya, sular donduğu zaman hayat sahaları ortadan kalkıyor. Suların donmaması için nöbetleşe suya kanat çırparlarmış. Yani kanatlarını çırparak suyun donmasını önlüyorlar.” Bunu anlatmış Raif, o da bunu şiire dökmüştü.
“Sıcak Nal” ve “Güz Bitigi”ndeki şiiri budur. Turgut Özal’ın pay senetlerinin karşısına “düş senetlerini” koyar. Yani insanların umutlarını, özlemlerini… Özel çıkarın karşısına toplumla ilgili özlemleri… Öyle bir yeni döneme girmişti. Bunları konuşurken onu aniden kaybettik. Tabii çok büyük bir acıdır; çok büyük bir aydındır. Türkiye’nin insan-ı kâmil diyeceğimiz büyük bir değeridir.
Cemal Süreya çok müthiş bir insandı. Çok derin bir entelektüeldi, çok okurdu. Sözlük okuduğunu onda gördüm. Ben sözlük okunduğunu bilmezdim; o sözlük okurdu. Şiirini besleyen kaynaklar son derece zengindi. Ülkü Tamer, onun için “Fırat’ın salı” derdi. Ülkü Tamer öldüğü zaman, “Atlas Okyanusu’ndaki Fırat’ın salı” ifadesi aslında onu en iyi anlatan dizelerdir. Cemal Süreya’yı kaybettiğimizde Ülkü Tamer o şiiri yazdı. Muhteşem bir insandı, çok iyi dostumuzdu. Günlüklerinde, “Hayatımda 2000’e Doğru’daki kadar kendimi hiçbir yerde özgür hissetmedim. Çok iyi bir sıcak arkadaşlığımız vardı. Doğu Perinçek benim hayatımdaki en yakın, en sevdiğim arkadaşımdır” diye yazmıştır. Ailemizin de bir parçasıydı; Şule ile beraber, Muzaffer Buyrukçu, Necati Cumalı ve Cemal Süreya… Bizim evde yemek yerdik, o resimlerde Kiraz Mehmet de olurdu.
Cemal Süreya hakkında çok yanlış imgeler yaratıldı. Sevda şiirleri muhteşemdir ama o ondan ibaret değildir. İçkici falan bir adam değildi; dostlarıyla, arkadaşlarıyla beraber olurdu ama öyle bir adam değildi. Onu dengesiz gören de olmamıştır. Muzaffer Buyrukçu’nun adı da “Arnavut Prensi”ydi. Dramalı Hasan Türküsü’nü söyleyen Erdoğan, Balkan şivesiyle söylerdi, biz de ona söyletirdik. Cemal Süreya’nın da en sevdiği arkadaşlarındandı.
2000’e Doğru, 1980’lerden, 12 Eylül’den çıkışta medyanın liderliğini yaptı. Cemal Süreya, Türk edebiyatında yeri olan unutulmaz bir insandı. Saçak Dergisi’nin 1980’lerde yazı kurulu üyesiydi. Toplantılarını gizli saklı yapardık; bir kısmımız içerideydi, bir kısmımız dışarıdaydı. Aranan, tutuklanan bir hareketiz. O ortamda, partimizin organı olan Saçak Dergisi’nin yazı kuruluna girdi ve yazılar yazmaya başladı. Tahliye olduktan sonra da evlerde o yazı kurulu toplantıları devam ederdi; sabah 8-9’da başlar, gece 12’ye kadar, 16 saat sürerdi. Bazı şiirlerini o toplantılarda yazmıştır. Mesela “Güz Bitigi”… Ben ona “bitik” sözcüğünün Karahanlılarda ordu defteri, askerlerin yazıldığı defter anlamına geldiğini söylemiştim. “Doğu, bu bitik sözcüğünü bana verir misin?” dedi. “Bu Türkçe’nin sözü, benim malım değil ki” dedim. O da “Güz Bitigi” kitabını o şekilde adlandırdı.
Cemal Süreya, “Ben yatağımı, yorganımı getireceğim, Aydınlık’a serip orada çalışacağım” dedi. 2000’e Doğru’da çalışırken ona çok büyük paralar teklif edildi ama o, “Yok, ben Aydınlık’ı seviyorum” dedi.
Büyükada’daki o geceyi unutamam. Sadık Perinçek, 2000’e Doğru 40.000 satışa ulaşınca personeline Anadolu Kulübü’nde ziyafet vereceğini söylemişti. O gece Necati Cumalı, Cemal Süreya ve bütün çalışanlar oradaydı. Son vapurla dönerken vapurun kıç kamarasına yığıldık; türküler, şarkılar söylendi. Necati Cumalı halay çekiyordu. O gece Bostancı vapuru, iskeleye yanaşmayıp denizin ortasında iki buçuk saat dolaştı durdu. Kaptanı ortamdan o kadar hoşlanmıştı ki vapurdan inmemizi istemedi.
Cemal Süreya; çok okkalı, esaslı bir vatansever, çok esaslı bir devrimci ve bilimsel sosyalistti. Unutmayacağımız bir insan. Çok çevirisi vardır; Lenin’in “Emperyalizm” kitabını, Marx’tan ve Lenin’den pek çok eseri o çevirdi. 34 sene geçmiş; bana 34 gün gibi geliyor. Sanki dün beraberiz. Onu saygıyla, sevgiyle ve özlemle anıyorum.

