Çıkış Yolu • 23.09.2020

Çıkış Yolu • 23.09.2020

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Mutlu akşamlar efendim. “Çıkış Yolu” günündeyiz. Salı günü, her hafta olduğu gibi yine Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek ile Çıkış Yolu’nda gündemi değerlendirecek ve sorularımızı yönelteceğiz. Gündemin sıcak başlıklarını konuşacağımız bir program olacak yine.

Neler var gündemde? Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na hitap etti. Orada yaptığı konuşmalar var. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun İngiliz İstihbarat Örgütü’ne bağlı veya yakın diyebileceğimiz, Demokratik Gelişim Enstitüsü toplantısına katılması var. Gündemimizde, Libya’daki gelişmeleri Sayın Perinçek’e soracağız. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınmasına ilişkin çalışmalar ne durumda? Türkiye’nin bu konuda yaptığı açıklamaları kendisine yönelteceğiz. Türkiye’de tabii “tarikatlar silahlanıyor” haberleri yapılmıştı, bunun akabinde bazı gelişmeler var; bunları soracağız. Suriye’de Amerika Birleşik Devletleri’nin PKK’ya dönük çalışmaları ve faaliyetleri var; bunların hepsini soracağız. Ve tabii ağırlıklı gündemimiz Doğu Akdeniz. Doğu Akdeniz’deki gelişmeleri de kendisine soracağız.

Efendim hoş geldiniz, uzaktan katılıyorsunuz programımıza. Merhaba.

— Evet, merhabalar. Hoş bulduk.

Sesinizi de gayet net ve iyi bir şekilde alıyoruz efendim. Tebrik ederim, yangından sonra tekrar Ulusal Radyo’yu aktif hale getirdiniz, kutluyorum sizi. Ulusal Radyo da yayına başladı, öyle değil mi?

— Evet, Ulusal Kanal’ın ortak yayınına artık 24 saat dinleyicilerimiz ulaşabiliyor. Ve tabii yeni bir gelişme daha oldu; Çamlıca’da yeni bir kule yapıldı. Ulaştırma Bakanlığı’nın bünyesinde İstanbul’da artık yayınlarımız daha net, daha kaliteli olacak. Hem sizlere, hem Vatan Partisi üyelerine, hem ulusal gönüllülerine, hem destek veren bütün izleyicilerimize, dinleyicilerimize de teşekkür etmiş olalım efendim. Siz de vesile olmuş oldunuz.

Bu kule radyo için mi, televizyon için mi?

— Hem televizyonlar hem radyolar için yeni bir kule yapıldı tabii Çamlıca’ya, Ulaştırma Bakanlığı’nın bünyesinde, RTÜK ile koordineli bir şekilde. Bu kuleden artık bütün radyolar yayınlarına başladı. Televizyon yayınlarının da kademeli bir şekilde o kuleye kaydırılması planlanıyor. Yani İstanbul’da eski Çamlıca’daki direkleri göremeyeceğiz. Artık tek bir kuleden, daha modern bir şekilde yayınlar sürdürülecek.

Yani kule kirliliği ortadan kalkıyor?

— Bir nevi öyle efendim.

İsterseniz Sayın Perinçek gündeme geçelim. Çok konu başlığı var tabii, izleyicilerimiz de merakla bekliyorlar. Program öncesinde de çok mesaj aldık, sorular aldık, onları da sizlere yönelteceğiz. Arkadaşlarımız da altyazıda soruların nasıl ulaşacağını izleyicilerimize aktaracaklar.

Efendim, Sayın Cumhurbaşkanı bugün Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda konuştu. Tabii biz konuşmayı merakla dinledik haberciler olarak. Birkaç gündür işaretleri veriliyordu ve önemseniyordu da. Hem de bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının, bir eski Türk diplomatın da başkanlık ettiği bir toplantı oldu. İsterseniz o toplantıdaki Sayın Cumhurbaşkanı’nın ifadelerini bir ekrana getirelim. Çünkü “Yeniden Asya” girişimiyle ilgili ve Türkiye’nin “Yeniden Asya” açılımı ile ilgili bazı bilgilendirmeler yaptı. O bilgilendirmeleri hem kendi ağzından vermiş olalım, sonrasında da o konu üzerinden sizlere sorularımız olacak.

(Cumhurbaşkanı’nın konuşması): “En doğudaki Avrupalı ve en batıdaki Asyalı olmak üzere, her alanda Türkiye’nin özgül ağırlığını artırdığımızı bilmeniz lazım. Tarihin sarkacının yeniden Asya’ya doğru kaydığı bu dönemde, ‘Yeniden Asya’ girişimimizle ilişkilerimize yeni bir dinamizm kazandıracağız. Coğrafi yakınlığımızı perçinleyen, beşeri ve tarihi bağlara sahip olduğumuz Afrika ile ilişkilerimizde de ciddi ivme yakalıyoruz. Çok taraflı örgütlerin reform ihtiyacı bulunuyor. Mevcut küresel mekanizmaların bu krizde ne kadar etkisiz kaldığını gördük. Öyle ki, Birleşmiş Milletler’in en temel karar alma organı olan Güvenlik Konseyi’nin salgını gündemine alması haftalar, hatta aylar sürdü. Salgının başlarında ülkeler kendi hallerine terk edildi. Böylece yıllardan beri bu kürsüden ısrarla dile getirdiğim ‘Dünya Beşten Büyüktür’ tezinin haklılığını bir kez daha görmüş olduk. Tarih boyunca dünyanın en gözde şehirlerinden olan İstanbul’un Birleşmiş Milletler merkezi haline gelmesi yönündeki gayretlerimizi sürdüreceğiz. Bir süredir yaşanan gerilimin gerisinde ‘kazanan hepsini alır’ anlayışıyla hareket eden ülkeler bulunuyor. Ülkemizi dışlama amaçlı nafile adımların başarı şansı kesinlikle yoktur. Bizim ne Doğu Akdeniz’de ne de başka bir bölgede kimsenin hakkına, hukukuna, meşru çıkarlarında gözümüz bulunmuyor. Ancak ülkemizin ve Kıbrıs Türklerinin haklarının çiğnenmesine, çıkarlarının yok sayılmasına da göz yumamayız. Bölgede bugün yaşanan sıkıntıların sebebi, Yunanistan ile Kıbrıs-Rum kesiminin 2003’ten beri maksimalist taleplerle attıkları tek yanlı adımlardır. Doğu Akdeniz’deki kıyıdaş ülkeler arasında diyalog ve işbirliğini tesis etmeye yönelik çağrımızı burada tekrarlamak istiyorum. Bu amaçla, tüm bölge ülkelerinin hak ve çıkarlarının göz önünde bulundurulduğu, içinde Kıbrıs Türklerinin de yer aldığı bölgesel bir konferans düzenlenmesini teklif ediyoruz. Bölgedeki krizin sebeplerinden biri de 1968 yılından bu yana, aralıklarla devam eden müzakerelerde Kıbrıs meselesine adil, kapsamlı ve kalıcı bir çözüm bulunamamasıdır.”

Evet, değerli izleyenler, ekranlarınıza getirdik Sayın Cumhurbaşkanı’nın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı açıklamayı. Efendim, “‘Yeniden Asya’ girişimimizle ilişkilerimize yeni bir dinamizm kazandıracağız” diyor Sayın Cumhurbaşkanı. “Tarihin sarkacının yeniden Asya’ya kaydığı bir dönemdeyiz” diye de ifade ediyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz efendim, Sayın Cumhurbaşkanı’nın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı özellikle bu vurgularını nasıl görüyorsunuz?

— Öncelikle Ulusal Kanalımızın çok değerli izleyicilerini sevgiyle, saygıyla ve sevinç içinde selamlıyorum. Sizleri de Sayın Sinan Sungur. Evet, sevinç içinde. Çünkü bu konuşma tarihi bir konuşma. Yani Türkiye Cumhuriyeti’nin 1945’ten bu yana, 75 yıldır yaşadığı Atlantik çağına nokta konuyor. Türkiye Devleti’nin başındaki şahsiyet, yani Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı, Atlantik çağının bittiğini bütün dünyaya, hem de Birleşmiş Milletler kürsüsünden ilan etti. Yani bir gazeteye demeç vererek değil, herhangi bir kürsüden değil, doğrudan doğruya bütün dünyanın kendisini dinlediği Birleşmiş Milletler kürsüsünden Türkiye’nin yeniden Asya yönelişi içerisine girdiğini ifade etti.

Bu “yeniden” sözü de çok önemli. Yani eski Asyalı kişiliğimize, karakterimize gönderme yapmaktadır. Asya’dan, Uzak Asya’dan, kırat başı gibi gelen Türklük kavramına da bir gönderme yapılmış oluyor. Ve tabii bu “Yeniden Asya” yönelişi, Türkiye’nin aynı zamanda bu konuşmada nesnel bir sürecin üzerine oturtuluyor. Sayın Cumhurbaşkanı, tarihin sarkacının Asya’ya yöneldiğini söylüyor, yani Asya çağına girdiğimizi belirtiyor. Ve Asya çağında da Türkiye, Asya’daki yerini alıyor. Ama Türkiye’nin aynı zamanda çok önemli bir coğrafi tarifi de yapılıyor ki bu coğrafi tarif aynı zamanda sosyoekonomik ve siyasal bir tariftir. Yani diyor ki; biz doğunun en batısında, batının da en doğusundayız. Yani Avrupa’dan ve Amerika’dan baktığımız zaman batının en doğusundayız. Ama Japonya’dan, Çin’den, Sibirya’dan baktığımız zaman da Asya’nın en batısındayız. Bu da Türkiye’nin konumunu çok iyi açıklamaktadır.

Ama en önemlisi, Türkiye’nin 1945’te girmiş olduğu Atlantik döneminin bittiğinin ilan edilmesidir. Biz bunu hep ifade ediyorduk; güvenlik ve dış politika açısından artık biz Atlantik’in kontrolünden çıktık. Atlantik zincirlerini 2014’te bizim Silivri duvarlarını yıkmamızla birlikte kırdık diyorduk. 2020 yılında da Sayın Hazine ve Maliye Bakanımızın birkaç hafta evvel yaptığı o konuşmada, sıcak para peşinde koşan borçlanma ekonomisinin, çarkı borçlanarak çevirme siyasetinin sonuna geldik. Hatta sonuna geldik de değil, artık sürdürülemez, bitti diye Sayın Maliye ve Hazine Bakanımız ilan etmişti. O, Turgut Özal’ın bittiği anlamına geliyor. Çünkü Turgut Özal’la başlamıştı ve neoliberal siyasetin bittiğini Türkiye’de ilan ediyordu. Aslında hepsi aynı düzleme oturuyor.

Yani güvenlikte Türkiye kesinlikle Atlantik sistemine bağlanarak yaşayamaz, çünkü tehdit doğrudan doğruya Amerika’dan, Atlantik sisteminden geliyor Türkiye’nin güvenliğine. Öte yandan ekonomimiz de ancak Avrasya, Asya ikliminde ayağa kalkabilir. Bir üretim ekonomisini, üretim ve istihdam odaklı bir ekonomiyi; Sayın Maliye Bakanımızın belirttiği ve bizim Vatan Partisi programında da yer aldığı gibi, ancak Asya ikliminde kurabiliriz. Dolayısıyla Türkiye “Yeniden Asya” açılımını yapmaktadır. Bu sevinçli bir haber, çok güzel bir haber. Daha doğrusu bu, bir sürecin adını koymak. Sayın Cumhurbaşkanımız 2014’ten sonra girdiğimiz sürecin adını koymuştur. Zaten daha önce hatırlayacaksınız, Sayın Dışişleri Bakanımız Mevlüt Çavuşoğlu da “Yeniden Asya” açılımını hükümet adına ilan etmişti. Birleşmiş Milletler kürsüsünden bütün dünyaya ilan edilmektedir ki Türkiye, Asya’daki konumuna yerleşmiştir. Türkiye; Asya ikliminde bağımsız, başı dik yaşayacak; üretecek ve istihdam odaklı bir ekonomi inşa edecektir. Bunlar tabii tarihi önemde, 75 yılın son noktasının konulduğu bir konuşmadır.

Tabii bu konuşmada başka önemli mesajlar da var. Birisi İstanbul’u Birleşmiş Milletler merkezi yapmak. Aslında İstanbul’a da çok yakışır. Hatta dünya başkenti olma konusunda İstanbul’un bir rakibi yoktur. Dünyaya baktığımız zaman Asya ile Avrupa’nın birleştiği yerde, hem Asya’da hem Avrupa’da olan -Çanakkale ile birlikte- iki kentten biridir. İstanbul bu anlamda Avrasya’nın, Asya ve Avrupa’nın merkezidir. Dolayısıyla Pasifik’ten Atlantik’e kadar uzanan bütün yeryüzünün merkezinde olan kenttir. Büyük imparatorluklara başkentlik yapmıştır tarihi boyunca. O bakımdan İstanbul hakikaten dünya başkentidir ve Birleşmiş Milletler’in de merkezi olacak tek değere sahip kenttir.

Ayrıntı değil; bakın şimdi bir şey daha söyleyeceğim. Yine Sayın Cumhurbaşkanımız Birleşmiş Milletler kürsüsünden kıyıdaş ülkelere Doğu Akdeniz’de çağrıda bulundu. Doğu Akdeniz’de kıyıdaş kim var? Suriye var, Lübnan var, Ürdün var, İsrail var, Mısır var, Yunanistan var, Libya var. Hatta Libya’dan sonra Tunus, Cezayir biraz uzakta ama bu ülkeler var. Bu çağrı da çok çok önemli. Ve bu çağrının içinde Kıbrıs Türklerini de içine alan bir konferans toplayabiliriz diyor. Bu da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınmasına yönelik önemli bir adım olur. Çünkü bakın burada da Cumhurbaşkanımız dikkatli bir üslupla “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” demedi; aynı konferansta toplayıp o sürece bir kapı açıyor. Bu da çok akıllıca düşünülmüş bir formüldür. Bu da çok iyi bir çağrı. Yani doğrudan doğruya Suriye’yi, Lübnan’ı, Mısır’ı ikna etmeye yönelik önemli bir çağrıdır. O bakımdan ben Sayın Cumhurbaşkanımızın bu Birleşmiş Milletler konuşmasını, Türkiye’mizin bulunduğu noktada tarihi açılımının bir konuşması olarak görüyorum. Ve Sayın Cumhurbaşkanımızı da bu nedenle kutluyorum. Biz Vatan Partisi olarak bu açılımın her zaman içinde, Türkiye’mizin başı dik, bağımsız ve üretici Türkiye olmasının biricik çaresi olan Avrasya’da yer alma siyasetinin yanında olduğumuzu ve 40 seneden beri bu siyaseti savunduğumuzu burada vurguluyorum ve sevincimi ifade ediyorum.

— Evet. Birleşmiş Milletler kürsüsünde yapılmasının önemi nedir efendim? Yani “Yeniden Asya” açılımı politikasının orada ilan edilmesi neyi değiştiriyor? Türkiye Cumhurbaşkanı ve Sayın Dışişleri Bakanı defalarca söylemişlerdi iç politikaya ya da dünyaya dönük. BM kürsüsünden ilan edilmesi bir şeyi değiştiriyor mu?

— Evet efendim, çünkü bütün dünyaya, dost-düşman herkese ilan edilmiş oluyor. Yani şimdi Türkiye’deki Amerikancılar, İsrailciler başlarını ellerinin arasına almış düşünüyorlar. Kaybettiklerini burada da gördüler. Türkiye artık Atlantik sistemine kesinlikle dönmeyecektir. Türkiye’nin kararlılığı ve yol haritası 21. yüzyılda çizilmiştir, belli olmuştur. Hiçbir güç Türkiye’yi buradan geri döndüremez. Çünkü Sayın Cumhurbaşkanımızın yaptığı bu stratejik açıklama, Türk milletinin geleceğini ifade eden, geleceğini aydınlatan, özgürleştiren, zenginleştiren konuşmadır. Çünkü Türk milleti ancak Asya mevzilerinde refahı inşa edebilir, bağımsızlığını inşa edebilir; terörü bu mevzide sonuna kadar temizleyebilir ve vatan bütünlüğünü bu mevzide sağlayabilir. O bakımdan Türkiye’nin geleceği açısından kritik, önemli bir konuşmadır. Herkese ilan edilmiştir; Amerika da dinledi bu konuşmayı, Avrupa ülkeleri de dinledi, Rusya da, Çin de dinledi. Şimdi bu konuşmadan sonra artık kimse herhalde Türkiye’yi girdiği yoldan çevirme gibi hayaller içinde kalmayacaktır; daha gerçekçi siyasetler izlemek zorunda kalacaktır. Aynı zamanda bu konuşma bütün gelişen dünyaya, mazlumlar dünyasına ve insanlığın geleceğini belirleyecek dünyaya da çok önemli bir dostluk ve beraberlik mesajıdır. Yani Sayın Cumhurbaşkanımız o kürsüden, “Biz Asya’nın, Afrika’nın, Latin Amerika’nın, insanlığın yanındayız” mesajını verdi.

— Efendim, peki “Yeniden Asya” açılımı içerisinde -ya da siz onu Türkiye’nin Avrasya’ya yönelişi olarak da- bu açılım içerisinde Vatan Partisi’nin bir rolü olur mu? Bu açılımın ilan edilmesinde Vatan Partisi’nin bir katkısı oldu mu sizce?

— Türkiye’nin katkısı oldu. Türkiye’nin mecburiyetleri, dinamikleri nereye getirdi Türkiye’yi? Atlantik’ten vazgeçmeye. Atlantik bizim için zincirdi. Şimdi Türkiye Atlantik zincirlerini kırdı. Bakın “kırıyor” demiyorum, kırdı. Nerede kırdı? Silivri duvarlarını yıkmamızla kırdı. Arkasından 24 Temmuz 2015’te hükümetimizin, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin “Hendekleri gömün” kararıyla PKK’ya karşı aldığı kararla o zincirleri Türkiye kırdı ve ABD’nin denetimine isyan etti. Türkiye Atlantik’e isyan etti, 2014’ten başlayarak. Biz Silivri duvarlarını yıkarken o isyanın en önündeydik, en başındaydık. Ve arkasından gelen, PKK’yı hendeklere gömme harekâtına Amerika’nın gladyosu bir darbeyle cevap verdi; yine Türk ordusu ve Türk milletinin dayanışmasıyla o darbe ezildi. Vatan Partisi orada da ön cephedeydi, merkezlerdeydi. Bütün Türkiye’ye, Türk milletine ve Türk ordusuna yaptığı çağrıyla, Türkiye’nin güçlerinin FETÖ’ye karşı, Amerikan darbesine karşı harekete geçmesinde etkili oldu. Ondan sonra gelen süreçte de Fırat Kalkanı Harekâtı ile Amerika-İsrail koridorunu yardık. Vatan Partisi, bunu yıllardan beri söylüyor. Amerika ve İsrail, “bir koridor” adı altında bir koridor inşa ediyor. Bu, Amerika-İsrail koridorudur. Bu koridorla Barzanistan’ı Doğu Akdeniz’e bağlayıp sözüm ona “Kürdistan”, aslında “ikinci İsrail” için denizlere bir kapı açıyorlar; bir liman icat etmeye kalkıyorlar. Bunu bozmamız lazımdı ve bozduk.

Barzani’nin o referandumda sözde Kürdistan’ı ilan etmeye kalkışması üzerine, Vatan Partisi olarak İran’a gittik. İran devletinin başındaki şahsiyetlerle ve İran ordusunun, Devrim Muhafızları’nın başkomutanlarıyla görüştük. Görüşmelerin sonucunda, Ali Ekber Velayeti ile bir basın toplantısı yaparak dünyaya, bu “ikinci İsrail” planını Amerika ve İsrail’in başına geçireceğimizi ilan ettik ve yemin ettik. Vatan Partisi, tüm bu süreçlerde Türkiye’nin bir gücü olarak; Türkiye’nin namusunu, kararlılığını, başı dikliğini, üretkenliğini ve bağımsızlığını temsil eden önemli güçlerden biri olarak hep oradaydı.

Ancak tabii ki bu sürecin esas dayanağı Türk milletidir ve Türkiye’nin bütün milli güçleridir. Bu yüzden bu süreci anlatırken “ben öndeydim, sen arkadaydın” gibi tartışmalar hiç doğru ve yerinde değildir; bunu hep beraber başardık. Aynı zamanda Türk milletinin özlemleri ve umutları buradaki en büyük gücümüzdür. Bu güzel günde, bu başarıya katkıda bulunan tüm güçlere, başta Cumhurbaşkanımız Sayın Tayyip Erdoğan olmak üzere selamlarımızı yolluyor ve beraberlik duygularımızı ifade ediyoruz.

***

ABD ve CIA’ya bağlı çeşitli düşünce kuruluşları, Türkiye’nin bu yönelişine ilişkin raporlar yazıyor. Özellikle Foreign Policy’nin Türkiye ilişkilerini ve Türkiye’deki Varlık Fonu’nun bu kapsamdaki rolünü tespit eden bir raporu vardı. Peki, bu tespitlerin bir politikaya evrilmesi gibi bir gerçeklik var mı? ABD veya Batılı güçler Türkiye’yi bu rotadan çevirmek için yeni hamleler yapabilir mi?

Bütün devletler durum tahlillerini, siyasetlerini belirlemek ve stratejilerini kurmak için yaparlar. Aslında Amerika Birleşik Devletleri, 2000’li yılların başında, yani yirmi sene kadar önce tespitini yapmıştı. O zaman biz Aydınlık gazetemizde yayınladık: CIA, “21. Yüzyılın Perspektifleri” başlıklı raporunda Türkiye’nin yerinin Asya olduğunu, Türkiye’nin menfaatlerinin Asya’da olduğunu söylüyor. Yani Amerika da biliyor ki Türkiye’nin çıkarları ve geleceği Asya’dadır.

Buradan yola çıkarak hangi politikayı ürettiler? “Türkiye’yi nasıl çelmeleriz? Türkiye’nin Asya’da yer alışını nasıl geciktiririz, önleriz?” Buna yönelik siyasetler üretmeye çalıştılar. Avrupa Birliği’ne, “Şu Türkiye’yi gelin Avrupa’nın kapısına bağlayın” dediler. Helmut Schmidt, Almanya’nın eski başbakanı bunu televizyonlardan ilan etti, kitaplarında yazdı. Aynı şekilde Almanya’nın en ciddi muhafazakâr gazetesi olan Frankfurter Rundschau’nun başyazısında açıkça, ABD’nin Almanya’ya baskı yaparak “Türkiye’yi Avrupa kapısına bağlayın” dediği dillendirildi.

Ama ne oldu? Türkiye’yi Avrupa kapısına bağlayamadılar. Çünkü Türkiye kapıya bağlanmaz; onların anlayamadığı bu. Türkiye, Atlantik sisteminde kendisine bir hayat olmadığını bu süreçte anlamış oldu. O pratikten çıkardığımız büyük dersler var: Bir, ekonomimiz onların dayattığı programlar nedeniyle borç batağında boğulma noktasına geldi. Bizi bölmeye kalktılar; hatta kredi vermeyi bile bölünmeye bağladılar. “Bölünmeyi kabul edersen sana borç para veririm” dediler. Türkiye, en son Maliye Bakanımızın ağzından, “Bu sürdürülemez, bitmiştir” diyerek ilan etti. Dönüm noktası hem güvenlikte hem ekonomide geldi.

Televizyon tartışmalarında duyuyoruz; “Efendim, ne demek? Türkiye Asya’ya yerleşmez, Amerika’dan ve İsrail’den vazgeçemez” diyorlar. Çeşitli partilerin temsilcileri, bazı amiraller ve emekli komutanlar; çok üzüntüyle izledik onları, “Türkiye Atlantik sisteminden kopamaz” iddialarıyla ortaya çıktılar. En sonunda Borrell’in (AB’nin güvenlikten sorumlu temsilcisi) açıklaması çok anlamlıydı: “Xi Jinping, Erdoğan ve Putin imparatorluk peşindeler, otoriter rejimler kuruyorlar” dedi. Foreign Policy, Foreign Affairs, Frankfurter Rundschau, Die Zeit ve Le Figaro gibi bütün Batı basınında çıkan “Türkiye Atlantik sisteminden koptu ve Asya’ya yerleşiyor” şeklindeki tespitlere Borrell, “imparatorluk” kulpu taktı. O kulp aslında kulp değil; hakikaten Türkiye, Rusya ve Çin imparatorluk geleneğine sahipler. İmparatorluk geleneğinin; başı dik yaşama, devlet kurma, ordu örgütleme ve çeşitli halkları bir arada yaşatma gibi çok olumlu birikimleri vardır.

Batı, Türkiye’nin içine girdiği süreci gördü. Bizim Türkiye’deki “deve kuşları” kafaları kumun içinde olduğu için görmedi. Geçen sene beni İngiltere, Avustralya ve Kanada büyükelçileri ziyaret ettiler. Hepsi bize, “Devletlerimizin mesajını bildiriyoruz; biz de İngiltere, Kanada ve Avustralya olarak sizin gibi yüzümüzü Asya’ya çevirdik” mesajını getirdiler. Dünyanın gözü Asya’ya döndü; ama kuşların kafası kumun içinde olduğu için onların gözü yok.

***

Türkiye’de muhalefet, özellikle Cumhuriyet Halk Partisi ve Gelecek Partisi, Türkiye’nin dış politikadaki yönünün değişmesi gerektiğini savunuyor. Türkiye’yi bu süreçten geri döndürmek isteyenler hiçbir zaman iktidar olamayacaklar. Türkiye geri dönülmez bir sürece girmiştir; tıpkı Mustafa Kemal’in 1920’lerde başlattığı süreç gibi. O dönem de Atatürk’ün kararlılığıyla Türkiye’yi geri çevirme gayretleri bozguna uğratılmıştı.

Şimdi Cumhuriyet Halk Partisi yanına İYİ Parti’yi alacak, öbür yana PKK’yı, HDP’yi takacak; Saadet Partisi, Davutoğlu ve Babacan birleşecek… Doğu Akdeniz’den Amerika bastıracak, Yunanistan ve Fransa kışkırtacak. Bu planların başarıya ulaşma şansı sıfır. Neden sıfır? Çünkü Türkiye’nin Asya’ya yerleşmesi yalnızca AK Parti’nin, Vatan Partisi’nin veya MHP’nin politikası değil; bu, Türk milletinin siyasetidir. Sanayicinin, işçinin, çiftçinin, polisin, ordunun; yani Türkiye’yi temsil eden bütün güçlerin ortak siyasetidir. Türkiye ikinci istiklal savaşına başlamıştır ve bu savaş Asya mevzisinden yürütülmektedir. Bu, kişilerin dudaklarının arasında olan bir karar değil, Türkiye’nin mecburiyetidir.

Amerika isterse Doğu Akdeniz’de baskı yapsın, içeride iç karışıklıkları kışkırtsın; artık Türkiye’nin bu süreçten geri dönmesi mümkün değildir. Amerika’nın aklı varsa, 2000’li yılların başında kendi saptadığı gibi Türkiye’nin yerinin Asya olduğunu kabul eder ve buna göre saygılı bir siyaset üretir.

***

Doğu Akdeniz ve Libya konusunda geçtiğimiz hafta önemli gelişmeler oldu. Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti Başkanı Sarrac, Ekim ayı içerisinde görevi devredebileceğine ilişkin bir açıklama yaptı. Libya’da bir geri dönüş mü var, yoksa yeni bir uzlaşı hükümeti mi kurulacak?

Birkaç gün önce Tobruk yönetimi ile Sarrac yönetimi petrolleri işletme konusunda bir anlaşma yaptılar. Sarrac’ın yönetimi terk edeceği açıklamasıyla Amerikancılar heveslendiler ama hevesleri kursaklarında kalacak. Aldığımız bilgiler gösteriyor ki; Libya’da Türkiye ve Rusya’nın ortak menfaatleriyle iş birliği halinde olan, Asya’ya daha açık ve Atlantik’e mesafeli bir hükümet geliyor. Bunun en güçlü temsilcisi şu an Sarrac’ın yardımcısı olan Ahmet Maytik’tir.

Önümüzdeki günlerde Sayın Dışişleri Bakanımız Çavuşoğlu’nun misafiri olarak Türkiye’ye geliyor. Ahmet Maytik, Atlantik’e mesafeli, daha Asyacı ve Türkiye-Rusya iş birliğinden yana bir isimdir. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Libya’daki yıkıcı faaliyetleri karşısında da daha kararlı bir devlet yöneticisidir. Öte yandan Fethi Başağa ismi de geçiyor ancak o daha çok Amerika’ya yakın bir seçenek. Türkiye’nin ağırlığını koymasıyla Ahmet Maytik’in hükümet başkanı olması bekleniyor ve bu durum Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin mevzilerini güçlendirecektir. Şu açıklamayı yapan isim, “ABD’nin Libya’da üs kurmasına izin verebiliriz” açıklamasıyla yaklaşık 7-8 ay önce gündeme gelmişti. Sizin söylediklerinizi aslında besleyen de bir bilgi. Peki Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti bunu nasıl değerlendiriyor? Burada bir taraf tutuyor mu? Ya da dışarıdan bir destek var mı? Libya’daki yeni hükümet kurulma sürecine ilişkin veya böyle mi olmalı? Burada nasıl bir yol izlenmeli?

Tabii taraf tutmaz olur mu? Yani bütün devletler taraf tutuyor. Bu taraf tutmak, iç işlerine karışmak anlamına gelmiyor ama bütün devletler komşuları veya ilişkili oldukları ülkelerde kendi gelecekleri açısından olumlu süreçleri desteklerler. Burada da Ahmet Maytik’in Türkiye açısından olumlu bir seçenek olduğu apaçık ortada. Bunu bizim Dışişleri Bakanlığımızın, Sayın Dışişleri Bakanımızın, hükümetimizin ve Sayın Cumhurbaşkanımızın değerlendirmeme ihtimali yoktur. Bizlerden daha iyi Sayın Ahmet Maytik’i ve Sayın Fethi Başağa’yı tanıyorlar. Tabii ki Türkiye, burada kendi geleceği açısından çok önemli bir ülke olan Libya’daki gelişmeleri duyarlılıkla izlemektedir. Yani iç işlerine karışmamakla birlikte ağırlığını tabii ki Türkiye’nin, Asya’nın ve bölge ülkelerinin yararı yönünde koyacaktır.

Şimdi bir yandan da “Ahmet Maytik kimdir?” diye bakıyoruz. Özellikle Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov ile de sık sık temasları olan bir isim. Tabii akıllara şu soru geliyor: Türkiye ile Rusya Libya’da karşı karşıya mı? Bu yeni hükümetin kurulması sürecinde Türkiye ve Rusya aynı kişi ya da aynı eğilim üzerinde mi yoğunlaşıyor? Bunlar da akıllara geliyor.

Bakın, bu da bir Amerikan masalı. Dikkat ederseniz Türkiye’deki Amerikancıların hiçbirinin Amerika’yı savunacak ve Amerika’yla iş birliğini savunacak bir cüreti, pervasızlığı yok. Amerikancılık Türkiye’de ezildi. PKK’nın ezilmesiyle, FETÖ darbesinin ezilmesiyle Amerikancılık Türkiye’de neredeyse yerin altına girdi. Yani yerin altından kafasını yılan gibi ancak çıkartabiliyor. Televizyon programlarında da görüyoruz; o Amerikancılar “Ben Amerikancıyım” diyemiyor, Amerika ile iş birliğini savunamıyor. Hep Rusya’ya, İran’a, Çin Halk Cumhuriyeti’ne hücum ederek Amerikancı konumlarını ifade ediyorlar, ortaya koyuyorlar. Ama orada da çok ezikler, çok cesaretsizler; boyunları bükük, onu görmemiz lazım.

Burada tabii Ahmet Maytik; Asya’nın çıkarlarını, Asya’nın başı dikliğini ve Atlantik sistemine karşı mesafeyi temsil ediyor. Bu durum, Türkiye’nin de yararına, Rusya’nın da yararına, Batı Asya ülkelerinin, İran’ın ve Çin’in de yararına. Bunu görmemiz lazım. Türkiye’nin güvenemeyeceği aday ise, belirttiğimiz gibi, her ortamda Amerika’nın menfaatlerini temsil etmektedir. Libya’da Amerika’yı sürece davet etmek isteyen roller oynamaktadır. Ama diyelim ki öyle olumsuz gelişmeler oldu; bu ülkeler ağırlıklarını koyar ve hizaya getirirler. Çünkü Libya’yı kimse alıp götürüp Amerika’nın güdümüne sokamayacaktır.

Dışişleri Bakanı Sayın Çavuşoğlu da uzmanlar da sık sık vurguluyor; Türkiye’nin Libya ile yaptığı kıta sahanlığına ilişkin anlaşmanın önemi bu dönem daha çok tartışılıyor. Bu anlaşmanın korunmasına da hükümet önem veriyor. Peki, bu yeni seçim sürecinde anlaşmanın şartlarının değişmesi ya da Fethi Başağa seçilirse bu anlaşmanın tartışılması gibi bir süreç oluşur mu?

İşte Fethi Başağa bu nedenle Libya’nın başına gelemez. Türkiye ile Libya arasında yapılan o deniz yetki alanlarına ilişkin anlaşma, yalnız Türkiye’nin değil, aynı zamanda Libya’nın da stratejik yararınadır. Onun için Libya bundan vazgeçemez. Yani diyelim Fethi Başağa gibi siyasetçiler bir rol sahibi olsalar bile, hiçbir zaman Libya’ya Türkiye ile olan o anlaşmayı feshetme seçeneğini dayatamazlar. Bu da Libya’nın kendi çıkarları açısından önündeki galip olacak seçeneğin Ahmet Maytik olduğunu göstermektedir.

Libya demişken, Dışişleri Bakanı geçtiğimiz hafta önemli açıklamalar yaptı: “Libya ile yaptığımız anlaşmanın bir benzerini de Mısır’a teklif ettik” şeklinde bir ifadesi oldu. Muhtemelen bu, kıta sahanlığı anlaşması üzerine bir teklifti. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok doğru, çok güzel bir adım. Türkiye’nin bu “yeniden Asya” yönelişiyle de bağlantılı ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de Mısır gibi büyük bir devleti yanına çekmesi nesnel çıkarları gereğidir. Mısır’ın da çıkarı burada, Türkiye’nin de geleceği burada. O bakımdan bu nafile bir teşebbüs değil, başarıya ulaşacak bir teşebbüstür. Sayın Yunus Suner komutanımızın, amiralimizin, genel başkan yardımcımızın başkanlığında Mısır’a yaptığımız ziyarette, partimizin yöneticileri ve Sayın Savunma Bakanımız Barla Stoğu da o heyetteydi. O görüşmelerde Mısır’ın son derece olumlu, yapıcı bir tavır içinde olduğunu tespit etmiştik. Türkiye elini uzattığı zaman Mısır’ın da buna cevap vereceğini biliyoruz ve süreç o yönde ilerleyecektir.

Rusya konusuna gelirsek; Rusya, Amerika’nın karşısında. Yalnız Doğu Akdeniz’de değil, Kuzey Denizi’nde, Atlantik Okyanusu’nda; bütün cephelerde Amerika’nın karşısında. Artık bunun tartışması mı olur? Amerika açıkça “Rusya ile Çin benim düşmanım” diyor. Amerika’nın güvenlik raporlarında, resmi açıklamalarında Çin’in ve arkasından Rusya’nın baş düşmanlar olduğu ifade ediliyor. Rusya bunu görüyor; Amerika’nın Rusya’yı nasıl parçaladığını, Ukrayna ve Belarus gibi ülkeleri koparttığını biliyor. Karadeniz’de bile Amerika ile Rusya karşı karşıya. Bu nedenle Rusya, Doğu Akdeniz’de de Türkiye’nin yanındadır. Çünkü herkes görüyor ki Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı olan silahlı ve ekonomik ittifakın tepesinde Amerika Birleşik Devletleri var.

Rusya bize Doğu Akdeniz’de en gerekli olan ülkedir. Caydırıcı bir kuvvetin oluşmasında Rusya çok önemli. Mısır, Suriye, Lübnan kıyıdaş ülkeler olarak bizim için çok önemli; bunlarla yapacağımız münhasır ekonomik bölge anlaşmaları bütün dengeleri hukuki ve diplomatik planda etkiler. Ancak karşımızda Amerika, İsrail, Yunanistan, Fransa ve Güney Kıbrıs gibi askeri güçler var. Bu askeri ittifakın karşısında Türkiye’nin ağırlık kazanması için Rusya dışında eş değer başka bir güç yok.

Çin’i nasıl değerlendirmeli peki? Çin de çok önemlidir. Dünyanın en büyük ekonomisi olması ve stratejik çıkarlarının Doğu Akdeniz’de Amerika’ya karşı olması nedeniyle Çin’i dengeleyici bir güç olarak görüyoruz. Doğu Akdeniz ve Kıbrıs; Hürmüz Boğazı’nı ve İran-Arap Körfezi’ni kontrol ediyor. Kıbrıs, Amerika’nın elinde “batmayan bir uçak gemisi” olduğu sürece, Doğu Akdeniz üzerinden Hürmüz Boğazı ve Umman Denizi üzerindeki baskısını ağırlaştırır. Çin gibi binlerce yıllık stratejik tecrübesi olan bir ülkenin bunu görmemesi mümkün değil. Ayrıca Kuşak-Yol girişimi, Türkiye ile Çin’in güvenliğinin ortak olması ve her iki ülkenin de Amerika tarafından yönlendirilen terör örgütleri (PKK, Doğu Türkistan İslam Partisi vb.) tarafından tehdit edilmesi, bizi yan yana getiriyor.

Türkiye’nin “Rusya’nın sıcak denizlere inme politikası var” tezine gelince; bu, Rus Çarlığı dönemine ait eski bir politikaydı ve o dönemde Osmanlı’yı hedef alıyordu. Ancak bugün Rusya’nın sıcak denizlerdeki varlığı Türkiye’nin yararınadır. Rusya Türkiye’yi parçalamak için değil, Türkiye’nin müttefiki olarak kendisine yönelen tehditler karşısında ağırlık yaratmak için oradadır. Bu, iki ülkenin ortak çıkarları gereğidir. Dış politikada “emperyalist” gibi etiketler, stratejik ortaklıkların önüne geçmemelidir. İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği, Hitler tehdidine karşı Amerika ve İngiliz emperyalizmi ile bile ittifak etmiştir. Dış politika konusunda; “şu emperyalist”, “bu darbeci”, “kendi halkını katlediyor” gibi söylemler ciddiyetsiz, milli olmayan ve milli olmayan güçlerin kışkırttığı politikalardır. Türkiye’de bu söylemleri kimlerin seslendirdiğine baktığımızda; Atlantik güçleri, onlardan ilham alanlar veya o güçlerin yönlendirdiği kuvvetleri görüyoruz. “Rusya emperyalisttir” deniyor. Peki, Rusya’yı yanına almadığın zaman ne olacak? Türkiye, Amerika’nın ayakları altında kalacak. Mustafa Kemal Paşa, 1. Dünya Savaşı’nda böyle aptalca muhakemelerin esiri olsaydı—ki o gün ona da “Bolşevik taraftarı” dediler—, Sovyetler Birliği ile ittifakın İstiklal Savaşımız açısından hayati önemde olduğunu anlamasaydı ne olurdu? İstiklal Savaşı’nı 1922’de zafere taşıyamazdık; belki 40’lara, 60’lara sarkardı.

Mustafa Kemal Paşa’nın kolordu komutanlarına yazdığı çok önemli bir genelge vardır. Orada, “İngilizlerin Kafkaslar’da kurduğu Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan devletlerini, Ruslarla birleşerek ortadan kaldırmazsak mahvoluruz” der. İngilizlerin Kafkaslar’da kurduğu ve Mustafa Kemal Paşa’nın “Kafkas Seddi” olarak adlandırdığı bu yapı, bizimle Sovyet devrimi arasına bir duvar çekmiştir. İstiklal savaşımızı başarıya ulaştırmak için bu duvarı yıkmalı ve Sovyetler Birliği ile irtibat kurmalıyız. Paşa bu genelgeyi; Ankara’daki 15. Kolordu Komutanı olan sınıf arkadaşı Ali Fuat Paşa’ya, soyadını daha sonra alacak olan Kazım Karabekir Paşa’ya, Fahrettin Paşa’ya, Cemal Paşa’ya ve tüm kolordu komutanlarına yollamıştır. İngilizlerle iş birliği yapan bir anlayış, bizim Türkiye’nin Türkçülüğüyle bağdaşmaz; öyle bir Türkçülük yoktur.

Daha sonra Mustafa Kemal Paşa ve Lenin iş birliği yaptılar. Anadolu’daki milli ordumuzla Sovyetlerin Kızıl Ordusu, iki taraftan baskı yaparak o “Kafkas Seddi”ni yıktı. İki ordu Nahçıvan’da buluştu. Atatürk meclis kürsüsüne çıkıp, “Size müjde veriyorum, Türk ordusuyla Kızıl Ordu Nahçıvan’da buluştu, birbirlerine sarıldılar” dedi. İstiklal Savaşı böyle kazanıldı. “Rusya sıcak denizlere iniyor”, “Rusya emperyalist”, “Mısır darbeci”, “Beşar Esad katil” diyerek sadece Amerikancılık yapılır. Ve zaten o kafa iflas etti. Sayın Cumhurbaşkanı’nın bugünkü Asya yönelişiyle, stratejik olarak tüm o Amerikancı muhakeme ve savurmalar yerle bir oldu.

Kırım konusuna gelince; “Kırım Türk yurduydu” deniyor. Tarihte evet, öyleydi. Ben de 1860’larda Kırım’ın kuzeyinden (Kuban boylarından) Türkiye’ye göç eden bir ailenin çocuğuyum; baba tarafından Kıpçak, anne tarafından Oğuz Türküyüm. Ancak meseleye böyle bakılmaz. Kırım’ı Türkiye’nin fethetmesi diye bir seçenek yok. Rusya büyük bir devlet; Ukrayna’nın Amerika ile birleşerek Kırım’ı geri alma şansı yok. Kırım Türkleri de Rusya Federasyonu içerisinde kalmak istiyorlar. Rusya’da Türklerin, Tatarların ve Müslümanların hak ve hukuku, Sovyetler Birliği’nden kalan gelenekle daha olumlu bir noktada. Ukrayna ise hem daha küçük hem daha zayıf hem de baskıcı bir devlet. Türkiye açısından Rusya müttefikimiz, Amerika ise tehdittir. “Kırım Türk yurdudur” söylemiyle, atların bastığı her yeri talep edecek olursanız; Sibirya’dan Orta Asya’ya, Suriye’den Kuzey Afrika’ya kadar her yer Türk yurdu olur. Bu söylem Türkiye’ye düşman üretmekten başka bir işe yaramaz. Bugünün Türk yurtları Türkiye, Kazakistan, Azerbaycan, Özbekistan, Türkmenistan ve Kırgızistan’dır. Bu ülkeler Rusya ve Çin ile son derece iyi ekonomik ve güvenlik ilişkileri içindeler; “ora Türk yurdu, bura Türk yurdu” diyerek dostları düşman konumuna getiren politikalar hiçbir şekilde olumlu karşılanmaz.

Amerika Birleşik Devletleri Ankara Büyükelçiliği’nin, Yunanistan’ın Doğu Akdeniz ve Ege’deki tezlerini somutlayan Sevilla Haritası’nın hukuki bir önemi olmadığını açıklamasına gelince: Eğer Türkiye sağlam durursa, Doğu Akdeniz’de kararlı olursa, donanmasını harekete geçirirse ve Türk hükümetinin kararlılığı görülürse, Amerika’yı dize getirirsiniz. O harita dünyadaki en aptalca haritalardan biridir; Doğu Akdeniz’de en uzun kıyısı olan Türkiye’yi iki karış kıyıya mahkûm etmeye çalışıyor. Tabii ki bu haritanın geçerliliği yok. Fakat bu durum bizi “Amerika bizim tarafımıza geçti” gibi hayallere götürmesin. Amerika hem Türkiye’de iç yıkıcılığı ateşliyor hem de Trakya’da Yunanistan ile ortak tatbikatlar yaparak kara savaşlarını hesap eden bir senaryo kurguluyor. Karadeniz’de Türk Akımı’nı engellemek için Ukrayna ile anlaşıyor, içeride PKK ve FETÖ’yü destekliyor, Kafkaslar’da ise Türkiye’yi düşman konumuna yerleştiriyor. Amerika’nın, “Sevilla Haritası geçerli değildir” demesi stratejik konumunu değiştirmez, sadece olmayacak bir iddianın arkasında duramayacağını gösterir.

Türkiye-Fransa ilişkilerine dair son gelişmelere bakarsak; Macron’un Türkiye’ye yönelik “hükümeti devireceğiz” şeklindeki haydutça açıklamaları, diplomasiyle bağdaşmayan, dünyada az rastlanır olaylardır. Fransa da Amerika tarafından baskı altına alınan bir ülkedir. Macron, o büyük Fransız milletinin başına Amerika tarafından konulmuş bir kukladır. Fakat Fransa devletinin stratejik eğilimi böyle kalamaz.

Cumhurbaşkanı’nın “Yeniden Asya” açılımının çark ettiği iddialarına gelince; hiçbir şekilde çark etme yoktur. Analizler sözlere değil pratiklere bakılarak yapılır. Türkiye 2015’ten beri Amerika ile savaşıyor. Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekâtlarıyla; FETÖ’nün 15 Temmuz’da ezilmesiyle Türkiye, Atlantik’in bölgemizdeki güçlerini temizlemiştir. 5-6 yıldır Atlantik’le savaşan bir Türkiye gerçeğini görmeden yapılan analizler yanlıştır. İstiklal Savaşı’nda da Atatürk İngilizlerle görüşmeler yapmıştır ama bu, onun İngiliz iş birlikçisi olduğu anlamına gelmez. Siyaset pratiklerle yürütülür. Tarihsel sürece bakıldığında, Atatürk İngiltere ve Fransa gibi büyük güçlere karşı savaştığı gibi, onların üzerimize sürdüğü Yunan kuvvetleriyle ve Doğu bölgesinde Ermeni çeteleriyle de mücadele etmiştir. Bugün de 2015’ten bu yana Amerika’nın dolaylı güçlerine —PKK, FETÖ, IŞİD gibi— karşı savaşan bir Tayyip Erdoğan yönetimi var. Amerika, Obama döneminden sonra benimsediği savaş doktrini gereği dolaylı güçlerle savaş yürütüyor ve bu süreçte hep Türkiye’nin karşısında yer alıyor. İlhami Kılıç’ın, Sayın Erdoğan hakkında daha önce farklı şeyler söyleyip sonra bunlardan dönmesi, bilimsel analiz yöntemine ve gerçekleri kavrayıp önünü görmeye uygun bir yaklaşım değildir. 15-16 Temmuz darbe girişiminde Amerika, Tayyip Erdoğan yönetimini yıkmaya çalıştı. Eğer başarılı olsalardı, sadece Tayyip Erdoğan değil, bu ülkenin bağımsızlığını savunan herkes büyük bir felaketle karşı karşıya kalırdı. Ne yazık ki bu süreci anlamamakta inat eden bir tavır, Atlantik sistemi tarafından Türkiye’de yaygınlaştırılmaya çalışılıyor. Bu tavrın temelinde, ne yapıp edip Tayyip Erdoğan’ın karşısında pozisyon alma gayreti yatıyor. İlhami Kılıç da bu gayretin içinde görünüyor, ancak bu tutum onu gerçeklerden koparıyor.

Türkiye’nin Asya yönelişinden geri dönme ihtimali sıfırdır. Bunu 4-5 senedir söylüyorum. Türkiye’nin 21. yüzyıldaki çıkarlarına, yaşama mecburiyetine ve dinamiklerine baktığımızda, Türkiye’nin Asya’ya yerleşeceği aşikârdır. Buradan geri dönüş yüzde bir bile değildir.

Doğu Akdeniz’deki süreci hukuki haklılık değil, kuvvet belirler. İstediğiniz kadar haklı olun, dünyadaki gelişmeler en sonunda kuvvet dengesine göre şekillenir. Denizlerde de durum böyledir. Biz, karşı güçlerin iddialarını dengeleyecek bir kuvvet planı oluşturursak, hukuki haklılığımız devreye girer ve sonuç alırız. Karşımızdaki Amerika, İsrail, Yunanistan, Güney Kıbrıs ve Fransa ittifakına karşı Türkiye’nin donanması, Türk Silahlı Kuvvetleri ve dünyada ağırlığı olan müttefiklerle (özellikle Rusya ile) yan yana durmak en önemli stratejidir.

Ünal Çeviköz üzerinden Cumhuriyet Halk Partisi’nin dış politika hattının değişmesi gerektiği tartışmalarına gelince; bu konuyu sadece Ünal Çeviköz ile sınırlamak doğru olmaz. Cumhuriyet Halk Partisi, açıkça Atlantik cephesinde yer almaktadır ve Amerika da bunu kendi stratejisinin merkezine oturtmuştur. İYİ Parti, HDP, FETÖ, Saadet Partisi ve yeni kurulan diğer yapılarla oluşturulan bu eksen, Atlantik’in stratejik ittifakıdır. CHP, bu Atlantik güçlerinin merkezi haline geldiği için bölünmekte, zayıflamakta ve kendi anketlerine göre oyları %19’a kadar düşmektedir.

Stratejimizin karşısında olan isimleri nasıl kazanabiliriz? Bunu, Türk milletinin gücü, özlemleri, menfaatleri ve Türk üreticisinin —işçisinin, çiftçisinin, sanayicisinin— çıkarlarıyla kazanabiliriz. Onlara yalvararak değil; siyasi edebi koruyarak gerçekleri milletin önüne koyarak ve Atlantik çizgisindeki unsurları tecrit ederek süreci yönetmeliyiz.

Amerika, Trakya sınırımızda ve Doğu Akdeniz’de tatbikatlar yapıyor. Suriye ise Amerika’nın 2010’dan beri yıkmaya çalıştığı ancak başarılı olamadığı bir mevzi. Amerika’nın Suriye’yi yanına çekmesi pek mümkün görünmüyor. Eğer Türkiye’de bir darbe gerçekleşseydi, belki farklı bir tablo çıkabilirdi ancak bu girişim başarısızlıkla sonuçlandı.

Bazı çevrelerin “Kimsenin yanında olmamıza gerek yok” şeklindeki yaklaşımı, nesnel olarak Türkiye’yi yalnızlaştıran ve Amerika’nın tam istediği politikaları dillendiren bir anlayıştır. “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” sözü de stratejik derinliği olmayan, tarihi gerçeklere aykırı, sadece Türkiye’yi dostsuz bırakmaya hizmet eden saçma bir sözdür. Türk devletleri her zaman büyük imparatorluklar kurmuş ve amaçlarına ulaşmak için ittifakları azami derecede değerlendirmişlerdir.

HDP meselesine gelince; PKK Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından bitirilmektedir. Partinin kapatılması ise bir zorunluluktur. Kürt vatandaşlarımız bu milletin sadakatli üyeleridir ve onların nüfus artışından veya varlığından endişe duymayız. Türkiye’de bir iç savaş ihtimali de görmüyorum. Amerika, 15 Temmuz’da elindeki silahlı gücü harcadı; şu an Türk ordusunun veya polisinin karşısında iç savaş çıkarabilecek bir güce sahip değil. Türkiye, üretim ekonomisine ve milli birliğe dayalı yeni bir sürece girmektedir ve bu zorluklar ancak en geniş milli güçlerin birleşmesiyle aşılabilir. Milletin en geniş güçlerini bir araya getiren ve kucaklayan hükümetler, zorlukları yenmenin anahtarıdır. Tabii doğru siyaset, doğru strateji ve doğru program esas olmak suretiyle… Bu açıdan bunları kuşkusuz Sayın Cumhurbaşkanımız, yani hükümetimizin başında olan Sayın Cumhurbaşkanımız değerlendirmektedir.

Peki, şu anki hükümet milli bir hükümet mi? Bakın şimdi, bu tartışılmaz. Bazı saçma sapan laflar duyuyoruz: “Büyük Ortadoğu Projesi Eş Başkanı.” Amerika, Büyük Ortadoğu Projesi eş başkanını yıkacağını ilan eder mi? Bu kadar aptalca bir tespit olabilir mi? Amerika ile savaşan bir büyük ordunun projesine eş başkan olunur mu? Milli hükümet olmak için ne yapmak lazım? PKK’nın üzerine yürüyorsun, FETÖ darbesini bastırıyorsun. Ekonomide de “Üretim ve istihdam odaklı ekonomiye geçiyoruz” diyorsun. Doğu Akdeniz’de, Fırat’ın doğusunda, Fırat’ın batısında; iç cephede, dış cephede Amerika tehditlerine karşı çıkıyorsun. Peki, bunları yapan bir hükümet milli değil de nasıl milli olunur? Yani bunlar gülünç şeyler.

Tabii biz Vatan Partisi’yiz. AK Parti’den farklı bir programa sahibiyiz. Stratejimiz, siyasetlerimiz belli. Ondan sonra bazı konularda bugünkü hükümete uyarılarımız ve eleştirilerimiz de oluyor ama yapıcı olmaya hep özen gösterdik. Bu sayede Vatan Partisi, bütün dünya basınının yazdığı gibi Türkiye’nin içine girdiği rotanın belirlenmesinde etkisi olan, pay sahibi olan bir partidir. Bu anlamda tarihe müdahale eden, çok büyük işler başarmış bir partidir. Bunları da görüyoruz. Ama bu süreç, sonuç itibarıyla milli güçlerin daha kuvvetli bir birlik halinde olmalarıyla daha büyük başarılara yönelecektir. Asya’ya yönelişi bugün açıkladığı Birleşmiş Milletler kürsüsünden Sayın Cumhurbaşkanımızın “Yeniden Asya” açılımını bütün dünyaya ilan etmesi de onun milli olduğunu gösteriyor. Çünkü bugün millilik ancak Asya ikliminde hayata geçiriliyor; yani milliliğin iklimi, coğrafyası Asya’dır.

Uşak’tan Kadir Altunkaya bir soru göndermiş: “Türkiye’nin krizi atlatması için üretim ekonomisiyle ilgili önemli atılımlar yapılmadı. Sayın Doğu Perinçek ne düşünüyor?” diye sormuş. İşte onun başlangıcındayız. Sayın Hazine ve Maliye Bakanımız daha 2-3 hafta önce “Sıcak para ile üretim çarkını çevirmek artık sürdürülemez. O nedenle üretim ve istihdam odaklı ekonomiye, bağımsız milli ekonomiye geçiyoruz” dedi. Bu ilan edildi, daha birkaç hafta oldu ama bunun adımları atılmaya başlandı. Sayın Kadir Altunkaya arkadaşımdan farklı olarak gerçeklere işaret etmek istiyorum: Türkiye birkaç yıldır gümrüklerini yükseltmek, tarımı desteklemek, hayvancılığı desteklemek, paranın giriş çıkışını kontrol etmek ve içeride tasarrufu artırarak bu tasarrufu yatırıma yöneltmek yönünde bazı siyasetler uygulamaya başladı. Bunları da görmemiz lazım. Adımlar atılıyor ama daha kapsamlı ve köklü bir program henüz yeni ilan edildi. Bu programın sonuçlarını önümüzdeki dönemde göreceğiz.

Mehmet Bey şöyle soruyor: “Asya’ya dönmenin temel gerçeğinin Suriye olduğunu kabul etmiş midir Sayın Cumhurbaşkanı?” Asya’ya yönelmenin temel gerçeği Suriye değil. Bu tespit çok yanlış. Asya’ya yönelmenin temel gerçeği; Türkiye ekonomisinin ancak Asya’da gelişebileceği ve Türkiye’nin toprak bütünlüğünün ve teröre karşı mücadelesinin ancak Asya’da zafere ulaştırılacağı gerçeğidir. Suriye bunun bir alt başlığıdır.

Atlantik sisteminde bakın, bir muhasebe yapıyoruz: 1945’te Türkiye Atlantik’e bağlandı ve Kemalizm’den vazgeçmeye başladık. 1945’te Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi tarafından “Küçük Amerika olacağız” diye ilan edildi. Ondan sonra Atlantik sistemine iktidarıyla, muhalefetiyle bağlandık. CHP, Demokrat Parti ve ondan sonra gelenler hep o Atlantik sistemi içinde Türkiye’yi yönettiler. Ama 1945’ten 1980’e kadar yine de Atatürk devriminin bazı kazanımları, Kamu İktisadi Teşebbüsleri korundu. Paranın giriş çıkışı kontrol edildi, Atatürk döneminde olduğu gibi tarım desteklendi, ithal ikamesi politikaları uygulandı. Yani gümrüklerle içerideki üreticiler korundu. 1980’e kadar hükümetler, Kamu İktisadi Teşebbüsleri ile bir kalkınma siyaseti, sanayileşme siyaseti izlediler. Fabrikalar, şeker fabrikaları kurdular, barajlar yaptılar. Atatürk’ün o devletçiliği bir anlamda devam etti.

Fakat 1980’de bir yıkımla karşılaştı Türkiye. “Dünya ekonomisiyle bütünleşme” programı adı altında Turgut Özal’ın programı 1980 yılında geldi. Arkasından da o programın sopası, 12 Eylül darbesiyle geldi. 1980’den sonraki 40 yılda Türkiye, “borçlanma ekonomisi” dediğimiz siyasetle bugünlere geldi ve çarkı çeviremez noktaya ulaştı. Dolayısıyla o siyasetten vazgeçiliyor. Türkiye, Atlantik sisteminde bölünme tehdidiyle karşılaştı, bu yüzden o politikalardan vazgeçti. Yoksa Asya’ya yöneliş, Suriye eksenli değil, ekonomik ve stratejik bir zorunluluktur.

Son bir soru: “Doğu Akdeniz’de karşımızda hazır ve birleşik bir güç var. Şu an kendi başımıza bu kuvvetle baş edebilir miyiz? NATO bu çullanmaya ikna edilebilir mi?” Sayın Yaşar Aktay sormuş. Türkiye’nin baş edemeyeceği bir tehditten söz etmek çok yanlış. Öz gücümüze güveneceğiz; silahlı kuvvetlerimize, donanmamıza, hava ve kara kuvvetlerimize güveniyoruz. Onun arkasındaki milli güce; ekonomisiyle, her şeyiyle güveniyoruz. Ama karşıdaki tehdidin ciddiyetini hesaba katarak ittifak birikimimizi de devreye sokmamız lazım.

Lozan konusu, Doğu Akdeniz’le birlikte çok tartışılmaya başlandı. “Lozan’da Türkiye’nin kayıpları var mı? Daha fazlasını alabilir miydi?” noktasından tartışmalar yürüyor. Türkiye Lozan’dan daha iyisini yapamazdı, daha kötüsünü de yapamazdı. Çünkü şöyle bir yanlış söylem var: “Türkiye masada verdi, aldı.” Böyle bir şey yok. Hiçbir hükümet Türkiye toprağını masada vermez. Ancak karşı taraf silahla alırsa, masada da tasdik ettirir. Silahla kaybedilirse masada da kaybedersiniz. İstiklal Savaşı’nda silahla aldıklarımızı masada tasdik ettirdik. Silahla almadığın bir şeyi masada alamazsın.

Adalar meselesinde de olay şudur: 1911’de İtalya’yla savaştık, kaybettik ve 12 Adalar’ı silahla ele geçirdiler. Osmanlı Devleti İtalya’ya vermedi; gücümüz yetmedi ve silahla bizden aldılar. Anlaşmalarda da bu durumun tasdiki oldu. Balkan Savaşı’nda da yenildiğimiz için Yunanistan bazı adalarımızı ele geçirdi. Lozan’da da silahla ne kadar aldıysak o kadarını tasdik ettirdik. Misak-ı Milli, Türk askerinin süngüsünün koruduğu sınırlardır. Türk askerinin 30 Ekim 1918’de hakim olduğu yerler vatandır. O tarihte adalar Türk egemenliğinde olmadığı için Misak-ı Milli sınırları içinde de yoktur.

Musul meselesi Lozan’da çözüme kavuşturulmadı çünkü orada da Türk askerinin fiili hakimiyeti yoktu. Sonuç itibarıyla Türkiye, savaşta aldığını masada korur, savaşta kaybettiğini masada geri alamaz. Bugün Osmanlı’yı veya Atatürk’ü suçlamak için bu tarihsel gerçekleri çarpıtanlar, ciddiyetsiz iddialarda bulunmaktadır. 1914’te İngiltere’nin parası ödenmiş zırhlılarımıza el koymasıyla başlayan süreçten, Yavuz ve Midilli’nin donanmamıza katılmasına kadar olan süreç, vatan savunmasının ne kadar zor koşullarda yürütüldüğünü göstermektedir. 1915 yılında, 1914’te donanmamıza katılan o zırhlılar sayesinde, 29 Ekim 1914’te Rus ve Türk donanmalarına ağır darbeler indirerek savaşa ilk yumruğu atan taraf olduk ve bazı kazançlarla başladık. Ancak o dönemde, söz konusu adaları İtalyanlardan veya Yunanistan’dan alabilecek bir donanmaya sahip değildik; bunun sonuçlarına Türkiye katlanmak zorunda kaldı.

Önümüzdeki döneme dair şunu tespit etmeliyiz: 12 Ada ve diğer adalar aslında Anadolu’nun bir uzantısıdır ve eninde sonunda o adalar Anadolu ile bütünleşecektir. Bu süreçleri görmemiz gerekiyor.

Adalarla ilgili bir başka tez daha var. Lozan’da elde ettiğimiz bazı kazanımlar olduğunu emekli askerler ve diplomatlar sıkça dile getiriyor. Örneğin Meis Adası çevresindeki iki adanın Türkiye Cumhuriyeti’ne ait olabileceği; Ege’deki birçok kayalık ve adacığın aslında Türkiye’nin kara suları içerisinde kaldığı ve buralarda hak iddia edilebileceği değerlendiriliyor. Yunanistan’ın silahlandırdığı adaların da Lozan Antlaşması’na aykırı olduğu ve dolayısıyla Türkiye’nin buralarda hak iddia edebileceğine dair fikirler var.

Peki, adalar sorunu nasıl çözümlenebilir? “Hak iddia edin.” Hak iddia etmek serbesttir; Sibirya’daki bir toprak parçası üzerinde de hak iddia edebilirsiniz. Ancak iddianızı hayata geçirmek için kuvvetli olmanız gerekir. Bol keseden hak iddia edip yayınlar yapmak, nutuklar atmak bir yere kadar. Ege’deki sorun hak iddiasıyla değil, kuvvetle çözülür. Birçok kayalık hukuken Türkiye’nin parçasıdır. Ancak o kayalıklara düşmanı çıkartmazsanız, kendi ordunuz gidip oraya Türk bayrağını dikerse o kayalıklar sizin olur. Bunu yapamazsanız, sadece hak iddia etmeye devam edersiniz. Sorun, hak iddiasında bulunmak değil; Türk donanmasının ve ordusunun o kayalıklara ve küçük adalara giderek Türkiye’nin egemenliğini fiilen hayata geçirmesidir. Hukuki açıdan Türkiye zaten haklıdır, ancak bizim yoğunlaşmamız gereken nokta, topraklarımızın fiilen ve kuvvetle egemenliğimiz altında olmasını sağlayacak yolları belirlemektir. Kuvvetli olursanız, eloğlu gelir helikopterle adaya iner, beyanatta bulunur ve siz bir şey yapamazsınız. Dolayısıyla gücünüz olması gerekir.

Türkiye gerekli gücü ya da ittifak birikimini sağladığında ne yapmalı? Nasıl İzmir’i, İstanbul’u, Konya’yı düşmana vermiyorsanız, Mavi Vatan’ı da vermeyeceksiniz; egemenliğini teslim etmeyeceksiniz. Gerekli güce sahip olduğunuzda hesap kitaplarınızı da ona göre yaparsınız. Sonuçta hukukun ve hak iddialarının değil, kuvvetin hukuku hayata geçireceğini; hukukun zaten kuvvetin kuralları olduğunu bilmemiz lazım. Uluslararası hukukta da yaptırım gücü yoksa hukuk diye bir şey yoktur.

Adalar ve Batı Trakya’nın Misak-ı Millî sınırları içerisinde olmadığına dair ifadelerime yönelik itirazlar geliyor. Ben de bu konuyu iyi çalışmış biriyim; Misak-ı Millî, Türk askerinin süngüsüyle belirlenmiş olan sınırlardır. Batı Trakya’yı almaya çalışabilirsiniz, ancak Atatürk’ün ve İstanbul Meclisi’nin tanımladığı Misak-ı Millî, süngülerle çizilmiştir. İlgilenenleri, Profesör Necat Kaymaz’ın konuyla ilgili yazılarını ve benim “Kurtuluş Savaşı’nda Kürt Politikası” kitabımı incelemeye davet ediyorum.

Şimdi konuyu değiştirip başka bir meseleye geçelim. Cumhuriyet Halk Partisi lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun, İngiliz istihbaratı ile bağlantılı olduğu ve PKK ile ilişkileri bilinen “Demokratik Gelişim Enstitüsü”ne (Conciliation Resources) katıldığı iddia edildi. Oral Çalışlar, Posta gazetesindeki yazısında, toplantının gündeminin açılım süreci ve CHP’nin yeni anayasa çalışması olduğunu paylaştı. Birkaç gündür Aydınlık Gazetesi ve Ulusal Kanal olarak bunun takipçisiyiz. CHP yönetiminden gelen çelişkili yanıtları derledik.

CHP kanadından gelen yanıtlar oldukça düşündürücü. Kimi yöneticiler “Yasal her toplantıya katılırız” derken, kimi MYK üyeleri toplantıdaki “Chatham House” kuralları gereği konuşulanların sızmaması gerektiğini belirterek toplantının gerçekleştiğini doğrulamış oldu. Ancak Sayın Kılıçdaroğlu, ana dilde eğitim konusundaki iddiaları yalanladı.

Bir siyasi parti, İngiliz İşçi Partisi veya muhafazakâr partilerle görüşebilir; bu doğaldır. Ancak ana muhalefet liderinin, doğrudan bir istihbarat servisinin güdümündeki bir enstitüyle gizli toplantı yapması vahimdir. Parti yöneticileri “Chatham House” kurallarından bahsederek bilgilerin sızmasına kızarken, aslında sızan haberlerin doğruluğunu da teyit ediyorlar. CHP’nin, kendisini PKK, HDP ve FETÖ çizgisine çekmeye çalışan odaklara karşı çok daha dikkatli olması ve milleti aydınlatması gerekir. Bu tür operasyonlar, batı merkezli bir tezgâhtır. CHP’nin bu kıskacın içinden çıkması ve Türkiye’nin egemenlik haklarını her şeyin üzerinde tutması beklenir. Sayın Cumhurbaşkanı ile randevular, Sayın Başbakanlar ve benimle bu görüşmeler olur. Kapınızı çalarlar, siz görüşürsünüz. Amerika’dan da gelebilirler, başka yerden de gelebilir; ayırmazsınız. Gazeteciler gelir, onlarla da görüşülür. Ama genel başkan düzeyinde istihbarat teşkilatı toplantısına katılın… Efendim, tabii siz bir süredir Biden’dan falan bahsettiniz. Şimdi bakın, bütün süreç apaçık ortada. Ocak ayında Amerika Birleşik Devletleri’nin RAND Corporation kuruluşu, ki devletin kuruluşudur ve Pentagon’a bağlıdır, “Türkiye” raporunda açıkça Amerikan devletinin “Tayyip Erdoğan’ı yıkacağız” diye bir ilanda bulunduğunu belirtti. Serdar Üsküplü arkadaşımız bunu çok iyi anlattı.

Stratejisini de ilan ettiler: “Tayyip Erdoğan’ı Amerika Birleşik Devletleri olarak; merkezinde Cumhuriyet Halk Partisi’nin bulunduğu, İYİ Parti’nin, HDP’nin, Saadet Partisi’nin olduğu ve diğer muhafazakarların -o zaman Davutoğlu ve Babacanlar ile Abdullah Gül henüz partilerini kurmamışlardı, onları da muhafazakarlar diye zikrederek- birleştirildiği ve sivil toplum kuruluşlarının da katıldığı bir yapıyla yıkacağız.” Macron da aynı stratejiyi ilan etti. Joe Biden zaten o stratejinin başındaki şahıstır. Türkiye’de medyada “yaratıcı yıkıcılık” adıyla sokak hareketi olarak formüle edilen şey budur. Bu yaratıcı yıkıcılıkta en çok güvendikleri güç PKK’nın canlı bombaları ve silahlı örgütleridir. Çünkü o stratejide sokakta silahın konuşacağı ifade ediliyordu. FETÖ temizlendiği için silahlı güç olarak bir tek PKK kalıyor.

PKK’nın şimdi en önemli talebi ana dilde eğitim. Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu konudaki beyanları ortada. Sayın Kılıçdaroğlu ile konuşmadım ama bu konu orada tartışıldı. Zaten kamuoyu önünde savundukları bir şeyi orada da savunmuş olmaları, Cumhuriyet Halk Partisi’nin çizgisiyle uyumlu. CHP, PKK’nın ana dilde eğitim talebinin Türkiye’deki başlıca savunucusu konumunda.

Yaratıcı yıkıcılık ifadesini yayan çevrelerden bir de “Türkiye’de tarikatlar silahlanıyor, buna karşı harekete geçmek lazım” şeklinde iddialar geldi. Gazete manşetleri atıldı, günlerdir televizyonlarda yayınlar yapılıyor. İçişleri Bakanlığı, gereken mücadelenin yürütüldüğünü ve kastedilenin daha çok Vahabi gruplar (IŞİD) olduğunu açıkladı. “Cübbeli Ahmet” olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü de savcılar çağırırsa isim vereceğini söylüyordu; bugün ifadeye çağrıldı.

Parti olarak araştırmalarımızda şunu gördük: Türkiye’de silahlı olan IŞİD var; bunun dışında tarikatların silahlandığına dair bir gerçeklik yok. Ancak bu iddia öne sürülerek, PKK gibi silahlı örgütleri sokağa sürmek isteyen anlayışlar meşruiyet kazanmaya çalışıyor. “AK Partililer silahlanıyor, tarikatlar silahlanıyor” gibi yayınlarla, önümüzdeki dönemde sorunların sokakta silahlı güçlerin çarpışmasıyla çözüleceği hükmünü veriyorlar. Bu çok tehlikeli bir süreç. İçişleri Bakanlığı ve savcılıklar soruşturmayı yürütüyor; durum aydınlanacaktır.

Tabip Odası yönetimi, sağlık sisteminin tıkandığı gerekçesiyle boykota varan bir açıklama yaptı. Cumhuriyet Halk Partisi ve HDP’den destek geldi, Sayın Kılıçdaroğlu ziyaret etti. Bugün Keçiören’de sağlık çalışanlarına yönelik bir silahlı saldırı oldu; bunu şiddetle mahkum ediyoruz. Sağlık çalışanlarının hayatlarını korumak için her türlü önlem alınmalıdır. Tabip odalarının sokağa davet ve boykot çağrısı tamamen dengesizdir ve kışkırtıcıdır. Ancak ertesi gün “Görevimizin başındayız” diyen Cumhuriyet Hekimleri’nin çıkışı ve Aydınlık’ın bu tavrı karşısında Tabip Odası geri adım atmıştır.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin ziyareti konusuna gelince; Sayın Bahçeli’nin “kapatılsın” açıklaması üzerine bir ziyaret takvimi gelişti. Meslek odalarının kapatılması söz konusu olamaz; bunlar meslek kuruluşlarıdır. Ancak başlarına PKK dostlarının veya bizzat PKK’lıların gelmesi ciddi bir sorundur. Mücadele ederek, bu odaları vatanını seven insanların yönetime gelmesiyle kazanmalıyız.

İsrail, Türkiye’yi baş düşman ve birinci tehdit olarak görüyor. Mossad Başkanı’nın açıklamaları ve İsrail devletinin 21. yüzyıl raporları bunu doğruluyor. İkinci İsrail planının (Kürdistan) önündeki en büyük engel Türkiye’dir. Bu gerçeklere rağmen, bazı emekli amirallerin “İsrail’le görüşelim, Doğu Akdeniz sorunlarını halledelim” tezlerini savunması, Atlantik sistemi içerisindedir ve Mavi Vatan’ı savunmaya yönelik değildir. Cihat Yaycı’nın donanma komutanı olması için kampanya yürütenler; Sözcü, Cumhuriyet, OdaTV ve benzeri yayın organlarıdır. Aydınlık Gazetesi ve Vatan Partisi’nin tutumunun ne kadar isabetli olduğu şimdi ortaya çıkmıştır. Bahçeşehir Üniversitesi’nde kurulan merkez de dönüp dolaşıp İsrail-Amerika vurgusu yapmaktadır. O merkezden ayrılacaklarına dair beyanları olan isimleri takip ediyoruz, ayrılmaları herkesin beklentisidir. Peki efendim, Türkiye ile İsrail’in çıkarları nerelerde çatışıyor, nerede karşı karşıya geliyor? “İkinci İsrail’i kuracağım” diyor; Türkiye toprakları dahil, Kürdistan’ı kuracağım diyor İsrail. Gerçi o planlar iflas etti ama sonuç itibarıyla bakın; Orta Doğu’daki bütün o ikinci İsrail planlarının, yani sözüm ona Kürdistan planlarının arkasında hep İsrail var. Amerika da onların arkasında ama birinci derecede İsrail. İsrail’in kurmak istediği; o sözde Kürdistan, ikinci İsrail hangi topraklarda? Irak, Suriye, Türkiye ve İran topraklarında. Bundan daha müthiş bir çatışmayı nerede bulacaksınız? Türkiye’yi bölme planlarının arkasında İsrail ve Mossad gözüküyor. MİT’in içine kadar girmişler; MİT’in içinde Mossad-CIA grubunu kurmuşlar. Geram Abbas, Mehmet Demir vs. O kadar devletin içine girmişler, etkili olmuşlar. Ondan sonra PKK’yı, sözüm ona Kürt örgütlerini desteklemişler. Bütün bölgemizde, Batı Asya’daki bütün teşebbüslerin, girişimlerin ve faaliyetlerin arkasında parasıyla, silahıyla, diplomasisiyle hep İsrail var.

Ondan sonra bu durum, onları Yunanistan’la ve Güney Kıbrıs’la da birleştiriyor. O petrol ile ilgili haklar… Nabu Dine adı altında, Tevrat’tan alınan isimlerle yapılan askeri tatbikatlar; yani Amerika, İsrail, Yunan ve Güney Kıbrıs donanmaları “Noble Dina” tatbikatları yaptı. Arkasından “Nemesis” tatbikatları, yani Yunan İntikam Tanrıçası’nın adıyla yine tatbikatlar yapıldı. Sürekli olarak Türkiye düşmanı ittifakların içinde, Amerika’nın yanında hep İsrail’i görüyoruz. Doğu Akdeniz’de de bize düşman, güney sınırlarımızda da sözde Kürdistan planıyla Türkiye’ye açıkça düşmanlık yapan bir İsrail var.

Sözde Kürdistan planı demişken efendim, tam da bu konuyla ilgili bir sorumuz vardı; son sorumuz da bu olsun. Amerika Birleşik Devletleri Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, bir süredir Suriye’de bir hareket içerisinde. PYD ile Barzani’ye bağlı güçleri bir araya getirmeye çalışıyor. Jeffrey’nin son açıklamalarına göre süreç olumlu ilerliyor; bunu Anadolu Ajansı da servis etti, diğer uluslararası ajanslar da bu bilgiyi geçti. Jeffrey süreçten memnun. Burada hedef nedir sizce? Türkiye’nin bu konudaki yaklaşımı nasıl olmalı?

Valla James Jeffrey’nin burada başarılı olma şansını görmüyorum. Başaramaz. Neden? Hiçbir güç Barzani’yi PKK-PYD ile birleştirmez. O açıdan Türkiye’nin de Barzani’yi kollaması, onu PKK-PYD’nin yanına sürükleyen senaryolara karşı ağırlığını koyması doğru olur. Zaten Neçirvan Barzani çok kısa süre önce Türkiye’ye geldi. Sanıyorum bu konuda Türkiye’nin Dışişleri Bakanlığı ve ilgili devlet kurumları onu uyarmıştır. Ben Barzani’nin böyle bir hata yapacağına ihtimal vermiyorum. Bu plan bozulacaktır; çünkü Barzani, Türkiye’yi kendisine düşman hâle getirmek istemez ve PKK ile de böyle bir beraberliği kesinlikle onaylamaz.

Efendim, Barzani ile ilgili Türkiye’de bazı çevrelerde “Barzani eşittir PKK” şeklinde bir yargı var. Yani PKK ile aynı düzeyde görülüyor; bölgesel Kürt yönetimindeki federasyonu da gerekçe göstererek. Barzani ile PKK aynı yerde mi görülmeli?

Aynı yerde olmaz, aynı yerde değil. Bu durum, hesapsız, kitapsız ve daha çok Türkiye’deki toplumun vatansever duygularını okşamaya yönelik, ciddi olmayan, sözüm ona Türk milliyetçiliği eğilimlerinden kaynaklanıyor. Bunlar bazen Kürt düşmanlığı falan da yapıyorlar ve bu çok yanlış. Tekrar söylüyorum; Türkiye kesinlikle Barzani’nin PKK ile birleşmesine izin vermemelidir ve bu güç Türkiye’de vardır. Barzani de kesinlikle öyle bir akılsızlığı yapmaz. Çünkü onların da geleneksel bir tutumu var; Büyük Barzani’nin de Türkiye ile düşman konumuna düşmemeye dair birtakım vasiyetleri vardır. O, akıllıca vasiyetlerdir. Burada bir hata yapacaklarına ihtimal vermiyorum. Türk Dünyası da zaten burada etkin olacaktır.

Efendim çok teşekkür ederiz. Birçok konu başlığını konuştuk. Son olarak eklemek istediğiniz bir şey varsa onu da alalım.

Valla bugün çok sevinçli, güzel bir günümüz. Sayın Cumhurbaşkanımız, Birleşmiş Milletler Kürsüsü’nden bütün dünyaya Türkiye’nin “Yeniden Asya” açılımını ilan etti. Bu stratejik bir olaydır. 1945’ten bu yana süren 75 yıllık bir sürecin defterinin kapandığı ilan edildi. O sürece biz 2014 yılında Silivri duvarını yıkarak başladık. Arkasından PKK’nın üzerine yürüyerek ve Amerikan-İsrail koridorlarını yarıp geçerek devam ettirdik. Ama şimdi içine girdiğimiz; Asya’ya yerleşme, orada mevzilenme, ekonomimizi inşa edip geliştirme ve güvenliğimizi sağlama stratejisinin bütün dünyaya ilan edildiği bir güne gelmiş bulunuyoruz. Bu açıdan bugün bence bir bayram günüdür. Türkiye’nin ufku açılmıştır. Türkiye, Asya’da üretim ekonomisi inşa edecek, zenginleşecek, vatan bütünlüğünü sağlayacak, terörü temizleyecek ve bağımsız olarak yaşayacaktır. Aynı zamanda Türkiye; Kazakistan, Azerbaycan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan ve Asya’nın çeşitli ülkelerinde yaşayan Türk toplumlarıyla da aynı camianın içinde buluşmuş olacaktır. Dolayısıyla Batı’nın korktuğu ve söylediği doğrudur; Türkiye, Rusya ve Çin önderliğinde yeni bir Asya uygarlığı yükseliyor. Sayın Cumhurbaşkanımız da bu yeni Asya uygarlığının adını bugün Türkiye açısından koymuştur.

Evet, bu vurgularla da kapatalım. Değerli izleyenler, sabrınız için teşekkür ediyoruz. Uzun bir program oldu. Sorularınızla, mesajlarınızla gereken desteği göstermiş olduğunuz için ayrıca teşekkür ederiz. Birazdan Deniz Çağlayan Gece Görüşü ile karşınızda olacak. Mutlu geceler efendim.

Paylaş