Çıkış Yolu • 29.09.2020

Çıkış Yolu • 29.09.2020

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Mutlu akşamlar efendim. Türkiye’nin milli kanalı, Ulusal Kanal ekranlarına hoş geldiniz. Her hafta salı günü olduğu gibi saatler yine 20.30 ve “Çıkış Yolu” günündeyiz. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’e gündemdeki soruları yöneltiyoruz ve Türkiye’nin çıkış rotasını kendisinden dinliyoruz. Tabii gündem sıcak; bugün süremiz yettiği oranda sıcak başlıkları konuşacağız. Azerbaycan’ın topraklarını geri almak için başlattığı mücadeleyi, bunun üzerinden yürüyen diplomasi tartışmalarını, Ermenistan’ın arkasında kimlerin olduğunu ve Azerbaycan’ın yanında kimlerin yer aldığını konuşacağız.

Ekonomi Bakanı Sayın Berat Albayrak bugün önemli açıklamalar yaptı. O açıklamaların manasını ve anlamını Sayın Perinçek’e soracağız. Ulusal Kanal ana haber bültenlerinde görebileceğiniz önemli bilgileri de kendisiyle değerlendireceğiz. Özellikle bölgedeki gerilim ve bölgesel çözümlerle ilgili fikirlerini alacağız. Ulaştığımız ve Türkiye’nin gündemine getirdiğimiz bilgileri kendisinden yorumlamasını rica edeceğiz.

Efendim hoş geldiniz.

— Merhabalar, hoş bulduk. Sesinizi de gayet net alıyorum. Uzaktan bağlantıyla katılıyorsunuz. Sağ olun. Ben de tam program başlarken Moskova’yla görüşüyordum; Mehmet Perinçek’i arıyordum. Biraz sonra vereceğim bazı bilgileri de ondan aldım. Onun için kusuruma bakmayın. Tabii gündem yoğun, her an sıcak bilgi gelebiliyor.

Efendim, Azerbaycan konusunu elbette işleyeceğiz ancak hem Vatan Partisi hem bizler hem de Türkiye için önemli bir ismi, bir büyüğümüzü, bir önderimizi, Türkiye’nin bir değerini kaybedişimizin, aramızdan ayrılışının yarın birinci yıl dönümü. Amiral Soner Polat’ı anacağız. Hem biz hem Vatan Partisi hem de sevenleri çeşitli etkinliklerle ve yayınlarla kendisini anacağız. Şimdiden programa biraz da onunla başlamak istedik. Bir yıl geçti efendim, neler hissediyorsunuz? Soner Polat’ın hem Vatan Partisi’nde görev yaptığı sırada hem de yaptığı diğer çalışmalarda Türkiye’ye bıraktıkları bugün daha iyi anlaşılıyor mu?

— Soner Polat komutanımız gerçekten, kendi hayatım açısından söyleyeyim; tanıdığım, gördüğüm en sevdiğim iki-üç arkadaşımdan biriydi. Parti içindeki arkadaşlarımız; Soner Polat, Supi Karaman, Hasan Yalçın… Hiç unutamadığım arkadaşlıklarıdır. Erkan Yücel tabii, Cemal Süreya gibi… Bir kere amiraldi; Mehmetçik amiraldi. O çok önemli. Mehmetçik ruhlu bir komutandı. Tabii komutanların Mehmetçik’in ötesinde yetenekleri vardır, sıradan asker değildir; ama sıradan askerin de faziletleri, erdemleri vardır. İşte o canını vatan için ortaya koyan, ölmekten korkmayan, düşman süngüsünün üzerine “Allah Allah” diye koşan Türk Mehmetçiği’nin amiraliydi.

O ruhla görev yapan bir insandı. Tabii o yalnız bir Mehmetçik değil, hesap kitap bilen, coğrafya, tarih, strateji ve jeopolitik bilen bir komutandı. Bir ülkenin stratejisini hem siyasi hem askeri planda, karşılaştığı silahlı tehditlere karşı son derece isabetli bir şekilde kurabilen üstün bir kurmaydı. Türk ordusunda eşine az rastlanan bir insandır. Mustafa Kemal ruhlu bir kurmay, Türkiye’nin özlediği bir devlet adamıydı; erkânıyla, adabıyla, devlet birikimiyle… Bir bakıyordunuz İran’da, bir bakıyorsunuz Mısır’da, ertesi gün Rusya’da, derken Çin’de. Onunla Çin’e gittim, Çin Komünist Partisi ile görüşmeler yaptık, Uygur bölgesini beraber gezdik. Arkadaşlarım onunla Rusya’ya ve Mısır’a gittiler. Buralarda onun üstün devlet adamı niteliklerini, üstün diplomat özelliklerini hepimiz tanıdık.

En önemlisi beyin birikimiydi. Gerçekten Türklerin o efsanevi imparatorluk, ordu ve devlet birikimini özümsemiş, binlerce yıllık derinlikten gelen bir devlet adamıydı. Ve partizandı. Vatan Partisi’nin genel başkan yardımcısıydı, son kurultayımızın başkanıydı ve önümüzdeki dönem Vatan Partisi’nin genel başkanıydı. Bütün parti, fikir birliği içerisinde onun etrafında kenetlenmişti.

Bakın, şimdi ekranda gazete satarken görüyorsunuz. Amiral, aynı zamanda Aydınlık Gazetesi’ni caddelerde satıyor. Bu onun Mehmetçik karakterini, partizan kimliğini gösteriyor. Yani hedefe öncü partiyle ulaşılır, partisiz devrim olmaz. Türk devriminin büyük tecrübesidir bu. Namık Kemaller, İttihat Terakkiler, Mustafa Kemal Atatürk… Hepsi partizanlık geleneğinden gelir. İşte Soner Polat, bu gelenekleri temsil eden, “Bu işler partisiz olmaz” diyen ve kendi tavrıyla da bu konuda örnek olan bir insandı.

O, 30 Eylül 2019 günü artık Soner Polat değil, “Sonsuzer” Polat oldu. Hepimizin gönlünde, yüreğinde bir ışık olarak sonsuza yürümektedir. Biz, İstanbul İl Kurultayı’nda 26 Eylül günü onun huzurunda yemin ettik. Onun bıraktığı emanet hepimiz için bir ışıktır. O ışığı sonsuza kadar taşımaya, o mücadelesini yürütmeye parti olarak karar verdik.

— Efendim, bu bir yıllık sürede dönüp baktığınızda Amiral Soner Polat’ın Türkiye’ye ve partinize katkılarını nasıl özetlersiniz?

— Soner Polat’ın Türkiye’nin kritik dönemlerinde son derece önemli katkıları olmuştur. Birincisi; PKK’ya karşı, arkasında Amerika olan bölücü terör örgütüne karşı, masaya oturarak çözüm olmadığını; PKK’nın ancak silahla ezilebileceğini en kararlı savunanlardandır. İkincisi, Fethullahçı Terör Örgütü’ne (FETÖ) karşı mücadelesi. Balyoz davasındaki savunması bir destan gibidir. Onun askerlik hayatı da zaten bütün arkadaşları tarafından bir efsane olarak anlatılır. Arkada kalan bir yılda onun o çelik gibi iradesini, stratejik zekasını hep aradık.

Sınır ötesi harekatlar konusunda da çok akıllı davranmıştı. Suriye’ye harekat konusunda birileri “Önce anlaşalım” derken, ki bu Amerika’nın görüşüydü, Soner Polat “Girelim, anlaşma arkasından gelir; Amerika-İsrail koridorunu yaralım” demişti. Nitekim Fırat Kalkanı ile o koridor yarıldı. Onun askeri ve siyasi birikimi, Türkiye’deki siyasetlerin oluşturulmasında çok etkili olmuştur.

Parti içerisinde de yere düşen arkadaşını sırtında taşıyan, omuz veren ahlakın temsilcisiydi. Edebiyat tarafı da çok güçlüydü, 10. Kurultay’daki konuşması bir edebiyat şaheseridir. O, gerçekten özlenen bir komutan, bir silah arkadaşı ve devlet adamıydı.

— Efendim, ömrünün son zamanlarında yoğun bir tedavi görüyordu. O dönemde yazdığı yazıları derleyerek “Atatürk’ün Ordusu” ismiyle bir kitap hazırladık. Siz de ön sözünü yazdınız. Dün baskısı yapıldı ve birkaç gün içinde okurlara ulaşacak. O ağır tedavi süreçlerinde bile yazma heyecanı vardı. Kitap hakkında ne söylersiniz?

— Sık sık ziyaretine gittiğim için ondaki o muazzam iradeyi gördüm. En ağır hasta koşullarında bile devamlı yazmak, katkıda bulunmak istiyordu. Beraber strateji, siyaset geliştiriyorduk. Sevgi Polat hanımefendi de biliyor, evde devamlı çalışıyordu. Hayatının son zamanlarını bir dava adamı olarak fedakarlıkla değerlendirdi.

Bu kitap; “Atatürk’ün devrimi” ve “Atatürk’ün ordusu” konularını birleştiriyor. İsmi çok yakıştı. Kaynak Yayınları’nı tebrik ederim, çok güzel düşündüler. Onun askerlik zamanında yazdığı diğer kitapları da hızla değerlendireceğiz ve Türk milletine sunacağız.

— Efendim, yarın ölüm yıl dönümü olduğu için bir kez daha anıyoruz. Yarın saat 14.00’te mezarı başında düzenlenecek anma törenini biz de canlı ekranlara getireceğiz. Sizin de eklemek istediğiniz bir şey var mıydı?

— Evet, yarınki Aydınlık gazetesinde de bu konuyu işledik. Gerçekten İlker Yücel ve Aydınlık’ı çıkaran arkadaşlarımı kutluyorum. Çok güzel bir Soner Polat sayısı çıkmış Aydınlık’ın, günlük gazetemizin. Orada Soner Polat’ın çok değerli silah arkadaşları; Nusret Güner Amiral’imiz, Cem Gürdeniz Amiral’imiz ve diğer silah arkadaşlarının yazıları da var. Bu beni çok mutlu etti. Gerçekten onun bütün yönlerini komutanlarımız değerlendirmişler. Zaten kendisi Silahlı Kuvvetler’de de olağanüstü sevilen, sayılan bir komutanımızdı. Kendi üstleri tarafından da çok takdir edilen, sanki herkesin komutanıymış gibi değerlendirilen üstün bilgisi, birikimi, zekası ve karakteri nedeniyle özellikleri vardı. O özelliklerini yansıtan yazıları komutanlarımız; Kadir Sağdış, Nusret Güner, Cem Gürdeniz gibi isimler kaleme aldı. Her üç Amiral’imiz de Soner Polat’ı çok güzel anlatmışlar. O yazılar beni çok duygulandırdı. Yarın Aydınlık Gazetesi’ni bütün izleyicilerimizin alıp saklamasını öneririm. Saklanacak bir sayı çıkartıyorlar. Bir kez daha anıyoruz efendim; Mavi Vatan mücadelesinde de kendisini yaşatmaya devam ediyoruz.

Efendim, gündeme geçelim isterseniz. Azerbaycan’ın işgal altındaki topraklarını geri almak için başlattığı mücadele… Zamanlamayı nasıl buluyorsunuz? Neden bu zamanda başladı ve bu sıcak durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Ermenistan başlatan taraf olarak görülse de artık inisiyatif Can Azerbaycan’a geçti. Bu savaşı başlatan Ermenistan oldu; peki niçin başlattılar? Bunu Amerikan stratejisi içinde değerlendirebiliriz. Vatan Partisi Uluslararası İlişkiler Bürosu Başkanı Prof. Dr. Semih Koray, savaş başladığı zaman çok güzel bir tahlil yayınladı ve buna işaret etti. Amerika Birleşik Devletleri; Türkiye’yi bir yandan Doğu Akdeniz üzerinden, güneyde Suriye’nin kuzeyinden (Fırat’ın batısı ve doğusu) tehdit ederken, üçüncü bir tehdit kapısı da Kafkaslardan açıyor. Yani Türkiye’yi üç cephede, hatta Ukrayna ile Amerika arasında Karadeniz’de Türk Akımı’nı engellemeye yönelik yapılan anlaşmayı da kattığımız zaman dört cepheden tehdit eden bir Amerika ve İsrail var. Kafkas cephesi, Türkiye’yi birkaç cephede karşı karşıya bırakmak için Amerika tarafından açılmış gözüküyor.

Ermenistan, ne yazık ki Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiliz emperyalizminin Türkiye’nin ve Bolşevik Rusya’sının üzerine sürülmesi gibi, bugün de yine Amerika tarafından Türkiye’nin üzerine sürülmektedir. Ermenistan adına hiçbir başarı ihtimali yok. Ancak Amerika adına bir anlamı var; Ermenistan yenilse de, perişan olsa da, Karabağ’daki işgal ettiği toprakları kaybetse de, sonuç itibarıyla Türkiye’yi Doğu cephesinden tehdit eden bir pencere açılmış oluyor. Yani siz cephenizi batıya dönmüşken arkanızdan, sırtınızdan yeni bir cephe açılıyor. Bu savaşın anlamı budur. Sadece Türkiye mi hedef? Tabii Türkiye ile beraber bu bölgede Amerikan menfaatleriyle çelişen İran, Rusya, Suriye, Lübnan, Libya; yani Türkiye ile aynı cephede bulunan Batı Asya ve Asya ülkeleri de bu tehdit kapsamı içerisindedir.

Kamuoyunda, özellikle sıcak durum başladığında “Rusya ve İran, Ermenistan’ı destekliyor” gibi haberler ve yayınlar yapıldı, uzmanlar böyle çıkışlar yaptı. Siz neden Amerika’yı işaret ediyorsunuz? Hangi verilerle hedef Amerika oluyor?

Ermenistan’ın Azerbaycan’a karşı böyle bir harekata girişmesi bir tek Amerikan stratejisi içinde anlam kazanıyor. Ermenistan’ın böyle bir aptallığa girişmesi kendi çıkarına değil; kendi mahvına yol açabilecek bir süreci başlattı. Ama Amerika açısından Ermenistan’ın bir piyon gibi kullanılması anlamlıdır. Türkiye ile Rusya ve İran’ın arasını açmak istiyorlar ama aslında onları birleştiriyorlar. Türkiye’deki Amerikancı, Atlantikçi basın ve Türk milliyetçiliğiyle ilgisi olmayan, bilimsel ve devrimci olmayan, emperyalist devletlerin çıkarlarına alet olabilen bir şöven milliyetçilik var. İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi taraftarı, savaş sonrası Amerikan taraftarı olan bu emperyalist güdümlü milliyetçilik şaha kalktı ve Amerika paralelinde Rusya, İran, Çin karşıtı propagandaya başladı.

Gerçekler ortada: Ermenistan Türkiye’yi hedef alıyor. Türkiye; Amerika’ya bölgemizde başı dik direnen, silahlı mücadele veren ülkelerin başında geliyor. ABD, bu nedenle Tayyip Erdoğan’ı yıkma planlarını Biden’ın ağzından açıkça ilan ediyor, Macron devreye giriyor. Türkiye’de “yaratıcı yıkıcılık” diye iç savaş kışkırtma planlarına alet olan bazı sloganlar piyasaya atılıyor. Cumhuriyet Halk Partisi yöneticileri de çok açık bir şekilde Amerika’nın yanında, Türkiye ve Azerbaycan’a karşı mevziye giriyorlar. Bunların topuna baktığınız zaman Ermenistan’ın Amerika’nın aleti olduğu gözüküyor.

Paşinyan, bir Soros darbesiyle, yani bir Amerikan darbesiyle Ermenistan’da iktidarı ele geçirdi. Rusya’yla dost olan, dolayısıyla Türkiye’yle de daha dostane ilişkiler kurmak isteyen Koçaryan’ı devirdi. Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, bugün Rus televizyonlarında “Bu Paşinyan bir Soros uşağıdır” diyerek durumu net bir şekilde ortaya koydu. Aliyev, Azerbaycan’ın başında bir lider olarak, saldırının arkasındaki emperyalist gücü bilmek ve görmek durumunda.

İran’ın tavrı da ortada. Ayetullah Hameney’in sözcüleri ve temsilcileri (örneğin Erdebil temsilcisi Ayetullah Hasan Amili); Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü savunduklarını, Karabağ’dan Ermenistan kuvvetlerinin çekilmesinin barışa giden yegane yol olduğunu ifade ettiler. İran, Rusya ile birlikte Ermenistan’a giden araçların titizlikle arandığını da belirtti. Görüldüğü üzere Paşinyan, Amerikan darbesiyle iktidara getirilen bir kukladır. Bu darbe aynı zamanda Rusya’ya karşı bir darbeydi. Dolayısıyla Ermenistan’ın askeri saldırısı, dolaylı olarak Azerbaycan ve Türkiye’nin yanında Rusya’yı ve İran’ı da hedef almaktadır.

(Rusya boyutuna gelince…) Türkiye kamuoyunda “Rusya, Ermenistan’ın arkasındaki esas güç” diyerek bir güvensizlik yaratılmaya çalışılıyor. İdlib’de, Suriye’nin kuzeyinde ve Libya’da da aynı şey yapıldı ama bu yürümez. Ülkelerin nerede konumlandığını propaganda ile değiştiremezsiniz. Birkaç gün içinde bunun yalan olduğu ortaya çıkar. Amerika, dünya çapında Türkiye, Rusya ve Çin’in arasını açmaya odaklanmış durumda. Sayın Cumhurbaşkanımızın Birleşmiş Milletler’de ilan ettiği “Yeniden Asya” girişimi onları telaşa düşürdü. Ancak bu propaganda kalıcı olmayacaktır.

Kafkaslardaki sorun nasıl çözülür? Amerika inisiyatifi kaybetmiş durumda; sadece Kafkaslarda değil, Batı Asya’da ve dünyanın her tarafında. RAND Corporation’ın son raporunda da bu durum ifade edilmektedir. Amerika iniş halindedir. Amerika, dünyanın her yerinde iniş halindedir. Dolar saltanatı da çöküyor, yıkılıyor. Biz birkaç ay önce “Dolar saltanatı çöküyor, yıkılıyor” dediğimizde, “Ooo efendim, nasıl yıkılırmış? Dolar yıkılır mıymış?” falan diyorlardı. Gördük işte, bugün bütün dünya dolar saltanatının bittiğini konuşuyor. Şimdi Kafkaslar’da da inisiyatif mazlumların ve gelişen ülkelerin tarafına geçmiştir. Amerika’nın orada bir girişimi, yeni bir iddiası yok. Geri çekilen, kuvvet kaybeden, mevzilerini korumaya çalışan ve karşı tarafta birtakım bölünmeler yaratmaya çalışan pasif bir konumdadır.

Savaşı başlatan Ermenistan olsa da sonuç itibarıyla baktığımızda, Amerika’nın bu saldırısı bir savunma stratejisi içindeki hamledir; bir taarruz stratejisi değildir. Kafkaslar’da mevzilerini kaybediyor. Örneğin Azerbaycan’ı tamamen kaybetmiş durumda. Abhazya zaten Amerika’nın yanında değil. İran Amerika’ya karşı, Türkiye Amerika’ya karşı. Kafkaslar’da Amerika ile birlikte hareket eden sadece Gürcistan var. Dolayısıyla Amerika Kafkaslar’dan silinmiş durumdadır. Ancak silinmekle beraber karşı güçler arasında ayrılıklar çıkartmak; Türkiye ile Rusya, Türkiye ile İran arasında güvensizlikler oluşturmak için kamuoylarında çabalar yürütüyor. Türkiye’yi orada yeni bir düşman mevzisiyle karşı karşıya bırakmak amacıyla girişilen bir hareket bu. Amerika’nın savunma stratejisi içindeki bu taarruzu, karşı taarruzla cevap buldu ve inisiyatif Azerbaycan’a geçti. Azerbaycan, Karabağ’da işgal edilen topraklarını adım adım kurtarmaya başladı. Gelişme Azerbaycan’dan yana, insanlıktan yana, Amerika’nın aleyhinedir.

Amerika inisiyatif kaybediyor diyorsunuz ama Ermenistan hükümeti ile mali anlaşmalar, destekler veya Soros gibi vakıflar üzerinden hükümet şekillendirme faaliyetleri işliyor. Öte yandan Rusya’nın sıcak çatışma süresince yaptığı açıklamaların Azerbaycan’a güç verdiği yorumlanıyor. Siz buna katılır mısınız? Ayrıca Amerika’nın Ermenistan’daki rolünü nasıl değerlendirirsiniz?

Bakın, bu süreç sonunda Amerika Ermenistan’ı da kaybedecek. Amerika; İran, Türkiye, Rusya ve şimdi Azerbaycan karşısında mevzi kaybediyor. Orada Amerika’ya yakın bir Gürcistan var, o da Abhazya karşısında. Öyle gözüküyor ki bu sürecin sonunda Ermenistan da Amerika’nın karşısına geçecek. Paşinyan yenildiği için orada tepetaklak gidecektir; yenilen bir iktidar iktidarda kalamaz. Paşinyan’ı hangi akıbet bekliyor? Darbe ile geldi, şimdi Azerbaycan’ın vurduğu tokatla gidecek. Yerine bölge ülkelerine daha dost, Rusya ile daha sıcak ilişkileri olan bir iktidar gelecek. O bakımda Amerika, önümüzdeki süreçte Ermenistan’ı da kaybedecek gözüküyor. Yani Ermenistan’daki durumu da Amerika için parlak değil.

Eğer bu takvim işlerse; Türkiye, Rusya, Azerbaycan ve İran hattına Ermenistan da dahil edilebilir mi? Tabii ki edilebilir. Ermenistan ile Azerbaycan arasında ciddi çelişkiler var ve Ermenistan işgalci durumunda. Ancak nasıl Türkiye ile Yunanistan, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra iki dost ülke olduysa -Atatürk ile Venizelos arasında bir dostluk kurulduysa- bu da benzer şekilde olabilir. O dostluk nasıl kuruldu? Türkiye’nin Yunanistan’ı denize dökmesiyle kuruldu. Biz Yunanistan’ı denize döktük ama sonrasında ne oldu? Yunanistan, savaşı yürüten üç dışişleri bakanını, üç savunma bakanını ve generallerini idam etti; kralın naibi zor kaçtı. Türkiye’nin zaferi, Türkiye-Yunanistan dostluğunu getirdi. Azerbaycan’ın zaferi de Azerbaycan-Ermenistan dostluğunu getirir. Hangi temelde? Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarını terk etmesiyle. Silahla o topraklardan atıldığı zaman, Ermenistan’ın dostluktan başka bir seçeneği kalmaz. Etrafı zaten kendisine iyi bakmayan ülkelerle çevrili. Amerika da inişte olan bir ülke olduğu için, Ermenistan en sonunda bu Kafkas havzasında Rusya, Türkiye, Azerbaycan ve İran’la dostluk kurmak durumunda kalacaktır. Azerbaycan’ın zaferi, aynı zamanda iki ülke arasında normal ilişkilerin kapısını açar.

Rusya’nın son birkaç yıllık tutumu Azerbaycan’a güç vermiş olabilir mi? Rusya’nın Amerika’ya karşı duruşu yetiyor. Amerika’ya karşı duran bir Rusya, Türkiye, İran, Azerbaycan, Suriye ve Irak dahil bütün bölge ülkeleri için son derece faydalıdır. Rusya’nın Azerbaycan’a en büyük desteği, Amerika’nın karşısında olmasıdır. Çünkü Azerbaycan’a yönelik tehdidin arkasında Amerika var. Bunu yıllardır Azerbaycanlı kardeşlerimize anlattık. Şimdi Azerbaycan da kendisine yönelik saldırının arkasında Amerika olduğunu çok iyi görüyor. Halk da görüyor, devlet de görüyor.

Azerbaycan Büyükelçisi Hazar İbrahim ile yaptığımız röportajda, kendisi İran ve Rusya ile Azerbaycan’ı karşı karşıya getirmek isteyen bir çizgi olduğunu, bunun yanlış olduğunu ve bu ülkelerle iyi ilişkileri olduğunu söylüyor. Ayrıca kuşak ve yol projesinin, yani İpek Yolu’nun Kafkaslardan geçtiğini ve tehdit altında olduğunu vurguluyor. Büyükelçinin bu mesajını nasıl değerlendirirsiniz?

Burada Sayın Büyükelçinin Çin’e bir selam gönderdiğini görüyoruz. “Sizin Kuşak Yol projenizi, Ermenistan’ın saldırısı ve arkasındaki Amerika tehdit etmektedir” diyor. Azerbaycan, bölgedeki saflaşmayı çok iyi yakalamış. Amerika, Kuşak Yol projesini Ermenistan üzerinden kesmeye çalışıyor. Amerika’nın Doğu Türkistan terör örgütünü desteklemesi, PKK’yı kullanması ve Ermenistan’ı desteklemesi hep bu yolu kesmek içindir. Kuşak Yol, Çin ile Türkiye’yi, İran’ı, Avrupa’yı ve dünyayı birleştiren bir projedir. Amerika bu projeden çok rahatsız, Trump bile Çin’i baş düşman ilan ediyor. Azerbaycan’ın Çin’e yolladığı bu mesaj son derece gerçekçi ve Çin yöneticileri açısından da uyarıcıdır.

Türkiye-Azerbaycan ilişkileri nereye doğru gidiyor? Türkiye’nin sadece kültürel bir desteği mi var? Ermenistan’ın saldırısı üzerine Türkiye’de iki tür tavır vardı. Biri; “Ey uluslararası topluluk, bu Ermenistan’ı durdurun” diyen, dünyadan medet uman çağrılar. Diğeri ise Vatan Partisi’nin tutumu: “Azerbaycan bizim öz toprağımızdır, İzmir ile birdir.” İzmir’i nasıl kurtardık? Silahla kurtardık. Vatan Partisi’nin İzmir benzetmesi, saldırıya uğrayan Azerbaycan topraklarının ancak silahla temizlenebileceğini ifade ediyor. Diplomasi, ekonomi, siyaset, spor; bunların hepsi silahlı mücadelenin yanında etkenlerdir. Düşman oraya silahla gelmiş, çiçekle gelmedi. Sen onu çiçekle gönderemezsin. Türkiye, kardeş Azerbaycan devletiyle danışarak hangi yöntemlerle bu işgale son vereceğini birlikte belirlemelidir. Milli Güvenlik Kurulu bildirisinde de benzer bir yaklaşım vardı. Cumhurbaşkanımız da bu işgali son verme noktasında ısrarlı olduğunu ifade etmiştir.

Minsk Grubu tartışmaları hakkında ne düşünüyorsunuz? Cumhurbaşkanı Erdoğan da o grupta yıllardır sonuç alınamadığını eleştirdi. Başka bir planla mı çözülmeli? Minsk Grubu; Amerika, Rusya ve Fransa’nın eş başkanlığında uluslararası topluma çağrı yapmanın bir boyutudur. Ermenileri Azerbaycan’ın üzerine süren güçler de zaten bu ülkelerdir. Minsk Grubu nasıl Türkiye’ye İzmir’i, Kars’ı, Adana’yı vermediyse, Azerbaycan’a da Karabağ’ı vermez. Çözüm Minsk Grubu’nda değil; çözüm silahlı mücadele ve bölge ülkelerinin ittifakındadır. Astana sürecini de sadece bir masa olarak görmemek lazım; o, Suriye’de Amerika’ya karşı silahlı bir ittifaktır. Eğer Türkiye, Rusya ve İran orada silahlı olmasaydı, bölgede çoktan başka devletler kurulmuştu. Dolayısıyla çözüm, bölge ülkelerinin silahlı iş birliğindedir. 2. İsrail Devleti çok daha önceden kurulmuştu. Dolayısıyla Karabağ’daki işgalin son bulması da kuvvetli bir ihtimaldir. Bunu görmemiz lazım. Zaten Azerbaycan devletinin de bunun bilincinde olduğunu görüyoruz. Ermenistan saldırısını değerlendiren Azerbaycan, kendi vatanını kurtarmak için silahlı güçlerini harekete geçirmiş durumda.

Partinizin Karadeniz-Akdeniz Dostluk Planı var. Özellikle Doğu Akdeniz konusunda bunu hem bu programda hem de çeşitli yerlerde defalarca anlattınız. Bu plan, Kafkaslar’daki soruna da bir çözüm getiriyor mu?

Tabii, çözüm… Çok iyi bir noktaya temas ettiniz. Aslında Birleşmiş Milletler’de 23-22 Eylül’dü değil mi? Sayın Cumhurbaşkanımızın konuştuğu gün ve çok tarihi bir konuşmadır. Cumhurbaşkanımız orada 1945’ten bu yana 75 yıllık bir döneme noktayı koydu. Ne dedi? “Dünyanın sarkacı Asya’ya doğru kaydı ve Türkiye’nin Yeniden Asya girişimi başlamıştır.” Türkiye, bu Yeniden Asya girişimiyle bir dinamizm kazanmıştır. Özeti budur. Azerbaycan, Karabağ, Ermenistan ve Kafkas sorununu da Cumhurbaşkanımızın bu “Yeniden Asya” girişimi formülü içerisinde değerlendirip çözüme ulaştırabiliriz. Yani böyle yukarıdan bakmak lazım.

Vatan Partisi şunu tespit etti: Karadeniz’deki anlaşmazlıklar, Ege’deki, Akdeniz’deki, Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki, Libya’daki, Kafkaslar’daki ve İran Körfezi’ndeki anlaşmazlıkların hepsi aslında tek bir cephe. Bu cephede bir yerde Amerika ile beraber olup, Akdeniz’de “Rusya’ya yalvaralım, yanımıza çekelim” diyemezsiniz. Suriye’nin kuzeyinde, Irak’ın kuzeyinde Amerika ile dans ederken bu sefer Rusya ile dans etmeye başlamak, İran olayında “tarafsız mı kalalım, kalmayalım mı” diye düşünmek bir strateji değildir. Türkiye bütünsel bir strateji kurmak zorundadır. Karadeniz’den Ege’ye, Akdeniz’e, Libya’ya, Doğu Akdeniz’e, Suriye ve Irak’ın kuzeyine, hatta Filistin, Kudüs, Kafkaslar, Karabağ ve İran-Arap Körfezi’nden Umman Denizi’ne kadar bütün bu cephenin tamamında bütünsel bir strateji kurmalısınız. Bir yerde onunla, bir yerde bununla olamazsınız.

Bütün savaş tecrübelerine bakalım. Mesela Birinci Dünya Savaşı’nda Galiçya Cephesi’nde İngiltere ile, Çanakkale Cephesi’nde Almanya ile, Kafkas Cephesi’nde Fransa ile, Süveyş Kanalı’nda Almanya ile olmak gibi bir strateji olabilir mi? Her yerde ya Almanya ile berabersinizdir ya da İngiltere, Fransa ve Rusya ile. İki kamp vardır; hiçbir devlet için bir yerde onunla, bir yerde bununla olmak söz konusu değildir. Savaşlarda kamp değişiklikleri olur ama kampın tamamı değişir. Yani bu kamptan öbür kampa geçtiğinizde cephelerin tamamında saf değiştirmiş olursunuz. Türkiye’nin bugün yaşadığı sorun bu.

Rusya düşmanı, Amerikancı ve güdümlü kampanyalar var. İttifaklar dayatmalarla değil, ortak çıkarlar temelinde kurulur. “Sen benim yanımda ol ama ben senin yanında olmayacağım” diyerek müttefik kazanamazsınız. İttifak kurma ustalığı, ortak çıkarları bulma ustalığıdır. Vatan Partisi olarak bu ortak çıkarları buluyoruz. Abhazya Meclisi ile Aralık ayında bir ortak bildiri yayınladık. O bildiride ne vardı? Bir, bölge ülkeleri (Rusya dahil) Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıyacak; bu Türkiye’nin çıkarınadır. İki, Abhazya Devleti’ni Türkiye dahil bölge ülkeleri tanıyacak; bu hem Türkiye’nin hem Rusya’nın çıkarınadır. Üç, Dağlı Karabağ’daki Ermeni işgalinin son verilmesi için Rusya ve Türkiye ağırlığını koyacak; bu da her iki ülkenin çıkarınadır. Dördüncü nokta ise Kırım’ın Rusya Federasyonu toprağı olduğunun kabul edilmesidir.

İşte “zurnanın zırt dediği yer” burasıdır. Çünkü Kırım’da Amerika’nın yanındaysanız, Rusya’nın parçalanmasını istiyorsanız bunun cezasını Karabağ’da, Kıbrıs’ta ve Doğu Akdeniz’de görürsünüz. Rusya neden bizi seyrediyor? Çünkü burada aktif tutum alması gereken Türkiye’dir. Vatan Partisi’nin programını uygulayıp bölge ülkelerini bu programda birleştirmeliyiz. Hem Kuzey Kıbrıs’ın tanınmasını, hem Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin güvenceye kavuşmasını, hem de Karabağ’ın işgalden kurtarılmasını sağlayan stratejik planın adı: Karadeniz-Akdeniz Dostluk ve Barış Planı’dır.

Şu an Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınması için “Rauf Denktaş Komitesi” adında bir komite kurmanın hazırlığındayız. Türkiye’nin çok önemli şahsiyetleri ve uluslararası isimler bu komitede yer alacak, bunu yakında ilan edeceğiz.

***

(Programın ikinci bölümü)

Azerbaycan’ın topraklarını geri almak için yürüttüğü mücadeleyi ve bu eksende Türkiye’nin alması gereken tutumları değerlendirdik. Şimdi gündemimiz Sayın Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın açıkladığı yeni ekonomik plan. Sayın Albayrak; üretim ve istihdam odaklı bir ekonomiye geçileceğini, borçlanma döneminin biteceğini ve özel sektörün yetersiz olduğu yerlerde kamu yatırımlarının artacağını vurguladı. Ayrıca Merkez Bankası’nın Türkiye Cumhuriyeti’nin hizmetinde olacağını belirtti. Bu politikayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sayın Maliye Bakanımızın “üretim ve istihdam odaklı ekonomi” adlandırması, Vatan Partisi’nin Üretim Devrimi programındaki adlandırmayla aynıdır. Sürdürülemez hale gelen Turgut Özal ekonomisinin tek seçeneği budur. Turgut Özal ekonomisi ihracat odaklı görünüp ithalat odaklı bir borçlanma ekonomisine dönüşmüştü. Şimdi ilan edilen program ise eskiyi çöpe atıyor.

Sayın Bakan’ın vurguladığı “kamu sektörünün sürükleyici olması” çok önemlidir. Türkiye, tasarrufunu yatırıma dönüştürürken bunu kamu eliyle yapacaktır. Bu bir büyüme ekonomisi değil, Atatürk’ün de hedeflediği gibi “kalkınma ekonomisi”dir. İstihdam odaklı olması da emeği üretim süreçlerine sokmak demektir. Bu, maliyet enflasyonundan korkmamayı ve geri teknolojileri bile kullanarak insanı üretim sürecine dahil etmeyi gerektirir.

Sermaye kıtlığı içinde olan bir ülkede, emekle sermaye yaratmak zorundasınız. Sermaye, birikmiş emektir. İstihdam aynı zamanda ülkenin ahlakını ve huzurunu da korur. İnsanlar işe girip evine ekmek götürdüğünde sosyal gerginlikler ve suç oranları azalır. Bu nedenle Hakan Topkurulu gibi uzmanların da desteklediği, dolarizasyona son veren, kamu sektörünün önderliğinde, istihdam odaklı ve Merkez Bankası’nın hükümetin emrinde olduğu bu programı destekliyoruz. Bu program, pandemiyle mücadelede de başarının anahtarıdır. Bakanımıza yapıcı bir eleştiri olarak, geçiş dönemi için bir “milli direnme ekonomisi” planlamasının da bu sürece eklenmesi gerektiğini söyleyebiliriz. Yani üretim devrimi programının, yeni ekonomik plandan farkı bu mu efendim? Eski program, Turgut Özal’ın programıydı; yani sizin “borçlanma ekonomisi” dediğiniz sistem. Dış kaynaklarla Türkiye’nin dünya piyasalarına açılması ve ekonomiyle entegrasyon adı altında, sonunda Türkiye ekonomisinin batmasına ve borç batağına saplanmasına yol açan o süreç bitti. Maliye Bakanı da “bitti, sürdürülemez, o perde kapandı, çöpe atıyoruz” diyor. Bu çok önemli.

Peki, yenisi ne? Üretim ve istihdam odaklı bir ekonomi. Üretime yönelik bir ekonomi inşa edeceğiz; yüksek teknoloji yerine uygun teknolojiler kullanacağız. Azami istihdamla mümkün olduğu kadar çok insana iş bulacağız. Tabii bu, tasarrufu da beraberinde getiriyor. Belki Maliye Bakanı bunu açıkça söylemedi ama sonuç itibarıyla tasarruf ederseniz yatırım yapabilir ve üretim gerçekleştirebilirsiniz. Tasarruf edilen değerlerin de en verimli ve planlı olması için devlet eliyle yatırılması lazım. Bu bence çok önemli.

Sayın Maliye Bakanı “sürükleyici” kavramını kullanmış, ben ise “önder” veya “yönlendirici” diyorum; fark etmez. Kamunun yönlendirici olması, tasarrufların kamu eliyle yatırılması, planlı ekonomi ve azami gelir elde etmek için şarttır. Türkiye’nin dış ticaret ve ödemeler açığını daraltmak açısından da bu durum çok önemlidir. O bakımdan açıklanan programı son derece olumlu karşıladım. Özetlere baktığımda eleştirilecek bir eksik görmüyorum.

Belki şu noktaya değinilebilir: Bir “Milli Direnme Ekonomisi” planlamamız lazım. Borçlanma ekonomisinden üretim odaklı ekonomiye geçerken bir sistem değişikliği yapıyorsunuz ve bu her zaman sancılıdır. Geçiş dönemini iyi planlamazsanız, kurduğunuz sistemin başarısı da riske girer. Vatan Partisi bunun için yıllar öncesinden “Milli Direnme Ekonomisi” modelini hazırladı. Bunun önceliklerini gıda güvenliği, sağlık güvenliği, savunma/emniyet güvenliği ve eğitim güvenliği olarak sıraladık. Bu dört başlık, Türkiye’nin kaynaklarını planlayarak geçiş dönemini yönetmek için hayati öneme sahiptir. Bu geçiş döneminin, Vatan Partisi tarafından sunulan bu dört maddelik planla ele alınması gerektiği kanısındayım.

Efendim, bu konuyu noktalayalım, son dakikalarımız. Elimize birkaç gün önce Saros Araştırma Şirketi’nin bir anket sonucu ulaştı. Geçmiş seçimlerde, özellikle İstanbul seçimlerinin tekrarlanması konusunda tahminleri yüze yakın tutarlılıkta olan bir şirket. Türkiye’de siyasete ve medyaya ilişkin yapılan bu güven anketinde Ulusal Kanal zirvede yer alıyor.

Burada, Ulusal Kanal’ın ikincilik yarışında olduğunu görüyoruz. Tabloya baktığımızda, birincilikte Amerikan televizyonu Fox var; ona güvenenler %27 civarında. Halk TV ve Tele1 gibi kanallara güven oranı ise yok denecek kadar az. At başı giden NTV, A Haber, Habertürk ve Ulusal Kanal arasında ise güvenilirlik açısından ciddi bir fark yok. Ulusal Kanal’ın, Digiturk platformunda yer almamasına rağmen bu kanallarla ikincilik mücadelesi vermesi olağanüstü bir başarıdır. Digiturk’e girdiğimizde Fox’u da geçeceğimize eminim.

Diğer yandan, anket sonuçlarına göre Ulusal Kanal’a güvenenler içerisinde, son seçimde HDP’ye oy vermiş her dört kişiden biri yer alıyor. Güneydoğu bölgesinde, özellikle Şırnak ve Mardin’de aşiret reisleri ve kanaat önderleriyle yaptığımız görüşmelerde, Vatan Partisi’nin çığ gibi büyüdüğünü görüyoruz. HDP orada baş aşağı gidiyor; halk artık Ulusal Kanal’a güveniyor ve Vatan Partisi’ni geleceğin ana akım gücü olarak görüyor.

Efendim, çok teşekkür ederiz. Değerli izleyenler, programımızı bu hafta biraz erken bitiriyoruz. Sayın Perinçek’e gündeme ilişkin sorularımızı yönelttik. Reklamlardan sonra amiralimiz Sayın Soner Polat’ın Doğu Akdeniz konusundaki kritik uyarılarını içeren kaydı yayınlayacağız. Ulusal Kanal, Türkiye’nin en güvenilir ve en çok izlenen kanalı olma yolunda ilerliyor. Sizlerin desteğiyle bu hedefimize ulaşmaya devam edeceğiz. Mutlu geceler.

Paylaş