Çıkış Yolu • 23.09.2019

Çıkış Yolu • 23.09.2019

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Değerli izleyenler, yayınımıza hoş geldiniz. Bu hafta yine öne çıkan başlıkları Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek’e soracağız. Efendim hoş geldiniz.

Merhabalar, hoş bulduk.

Efendim, gündem oldukça yoğun. Değerli izleyicilerimize de hangi başlıkları konuşacağımızı söyleyelim. Güvenli bölge görüşmeleri devam ediyor; bu kapsamda Birleşmiş Milletler Genel Kurulu oldukça önemli. O zirveden hangi mesajların çıkacağını takip ediyoruz. Aynı zamanda Amerika’nın PKK-PYD’ye silah sevkiyatı devam ederken mutabakat süreci de işliyor. 21-22 Eylül tarihlerinde gerçekleşen ve önemli ayrıntıların paylaşıldığı konferansı da konuşacağız. Ayrıca IMF ile yapıldığı iddia edilen gizli görüşmeleri ve bu görüşmelerden Cumhuriyet Halk Partisi ile İYİ Parti’nin nasıl bir sonuç çıkmasını ümit ettiklerini, bu iddialara nasıl yanıt verdiklerini Sayın Perinçek’e soracağız. Diğer önemli konumuz ise Kıbrıs. Türkiye Barolar Birliği sahipliğinde yapılan toplantı ile Kıbrıs’ın stratejik önemi de tartışılmaya devam ediliyor. Değerli izleyicilerimizden sorularını bekliyoruz.

Efendim, isterseniz Kıbrıs’tan başlayalım. Bir Kıbrıs paneli yapıldı, siz de takip etmişsinizdir. Oradan çıkan sonuç bildirisine baktığımız zaman iki devletli çözüm başlığı öne çıkıyor ve Türkiye’nin artık bu yolda hareket etmesi öneriliyor. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden üst düzey isimlerin ve başbakanın katıldığı bu iki günlük zirveye ek olarak, eski CHP Genel Başkan Yardımcısı ve emekli büyükelçilerimizden Onur Öymen de önemli bir değerlendirmede bulundu. Öymen, KKTC’yi tanımaya hazır ülkeler olduğunu belirtti. İsterseniz öncelikle hangi ülkelerin tanıyabileceğini konuşalım ve Türkiye’nin yol haritası iki devletli çözüm mü olmalı, bunu sorayım size.

Şimdi burada, Sayın Kurucu Cumhurbaşkanımız Rauf Denktaş’ı rahmetle anıyoruz. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınmasına yönelik bizim, İran ve Rusya ile kapsamlı ve esaslı faaliyetlerimiz oldu. Olay şöyle başlıyor, bunlar güzel hikâyelerdir: O zaman İran’ın Ankara Büyükelçisi olan Devlet Abadi, İran devletinin önde gelen şahsiyetlerindendi. Büyükelçi olmanın çok ötesinde, İran devletinde bir yeri, kişiliği ve konumu vardı. Sayın Devlet Abadi beni İran Büyükelçiliği’ne yemeğe davet etti. Ben teşekkür ettim ve kendisine, “Biz Vatan Partisi olarak büyükelçilerle görüşüyoruz. İran bizim dostumuz, kardeşimiz, seve seve geliriz fakat ben bu yemeğe, Sayın Rauf Denktaş’ın görevlendirdiği büyükelçiyle birlikte gelmek istiyorum,” dedim.

Bunun üzerine bana, “Biz İran olarak KKTC’yi tanımadığımız için müsaadenizle bunu Tahran’a soralım ve size yanıt verelim,” dedi. Bir hafta sonra bizi aradılar ve “Tahran’la görüştük, hay hay Doğu Perinçek, Sayın Rauf Denktaş’ın büyükelçisiyle birlikte gelsin, şeref verir. Fakat bunu basına duyurmayalım; Doğu Perinçek’in geldiğini duyuralım da yanında Denktaş’ın özel büyükelçisinin olduğunu belirtmeyelim,” dediler. Sayın Denktaş da Sayın Hüseyin Macit Yusuf’u özel büyükelçi olarak görevlendirmişti. Ben, partimizin Genel Başkan Yardımcısı Sayın Semih Koray ve Sayın Hüseyin Macit Yusuf, İran Büyükelçiliği’nin davetine gittik.

Konuşurken meseleyi Doğu Akdeniz’e getirdim ve “Sayın Devlet Abadi, Kıbrıs’ın tamamı Yunanistan kontrolüne girerse bu İran’ı nasıl etkiler?” diye sordum. Devlet Abadi, “Çok olumsuz etkiler. Kıbrıs bir Amerikan uçak gemisi haline gelirse ve tamamen Amerika’nın kontrolüne girerse bu doğrudan İran için bir tehdittir. Doğu Akdeniz üzerinden Hürmüz Boğazı ve İran tehdit edilir. O bakımdan hiç işimize gelmez,” dedi.

Bunun üzerine, “O zaman neden oradaki mevzimizi muhkemleştirmiyoruz? KKTC’yi İran Devleti tanısa, Kuzey Kıbrıs orada sağlam bir konuma kavuşsa bu hepimizin menfaatine olmaz mı? Böylece Amerika’nın ve Yunanistan’ın Güney Kıbrıs’ı kullanarak mevzilerini güçlendirmesini önlemiş oluruz,” dedim. Sayın Devlet Abadi, “Biz 25 Müslüman ülke olarak buna hazırız ama sizin hükümetiniz durun, tanımayın diyor,” dedi. Bu buluşma 2005 veya 2006 yıllarında gerçekleşti. Bunu Sayın Hüseyin Macit Yusuf da çeşitli televizyon programlarında ve köşe yazılarında dile getirdi.

Türkiye o dönem neden “tanımayın” demiş olabilir? O dönem bir statüko vardı ve Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Büyük Orta Doğu Projesi (BOP) Eş Başkanı konumundaydı. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımak, Amerika’ya meydan okumak demekti.

Bir de işin Rusya ayağı var. Yine 2005-2006 yılları civarında, Rusya’dan bir heyet geldi. Heyette keskin nişancı Zaitsev’in torunu (Rusya Dışişleri Bakanlığı’nda müsteşar), eski Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Çernişev ve Rus devletinin karargâhında olan Sayın Aleksandr Dugin vardı. İstanbul’da sabahtan akşama kadar görüşmeler yaptık. Kıbrıs meselesini onların önüne getirdik ve “Gelin sizi Kuzey Kıbrıs’a götürelim, Rauf Denktaş’ı ziyaret edin,” dedik. Rus heyeti Moskova’ya sordu ve Aleksandr Dugin’in gitmesine karar verdiler çünkü kendisinin resmi bir devlet görevi yoktu.

Mehmet Perinçek ve Aleksandr Dugin’i Kuzey Kıbrıs’a yolladık. Rauf Denktaş, Dugin’i kabul etti ve yer yerinden oynadı. Rum basını çıldırdı. Dugin, Sayın Denktaş’ı ziyaretinde çok cesur konuşmalar yaptı. Rus heyeti daha sonra bize şu öneriyi yaptı: “Güney Kıbrıs bankalarında 50 milyar dolar Rus sermayesi var. Ancak biz Güney Kıbrıs’a güvenmiyoruz. Bu parayı çekip Kuzey Kıbrıs bankalarına yatıralım.”

Bu konu için üç Rus bankacı Türkiye’ye geldi; İstanbul’da toplantılar yaptık. Toplantılara Rauf Denktaş’ın özel temsilcisi, arkadaşlarımız ve eski Dışişleri Bakanımız Sayın Şükrü Sina Gürel katıldı. Sürecin yol haritası konuşuldu. Sayın Denktaş, İstanbul’da Polat Rönesans Otel’de benimle baş başa görüştü. “Bu olay Kıbrıs sorununu kökten çözer,” dedi. Rusların planı; Sayın Rauf Denktaş’ın Moskova’ya davet edilmesi, kendisine devlet başkanı protokolü uygulanması ve adım adım tanınma sürecinin başlatılmasıydı. Tanımaya doğru giden süreç. Denktaş tabii müthiş bir sevinç içerisindeydi, adeta tavana sıçrayacak kadar heyecanlıydı. “Bu muazzam bir plan, bunu derhal uygulayalım” dedi. Fakat bunun arkasında neler oldu? Moskova medyasında bombalar patladı; Rauf Denktaş’ın büyükelçisinin ayağına İstanbul’da kurşunlar sıkıldı. Ardından Türkiye’de, Ankara’da bir çarşıda bombalar patladı. Rusya’dan bize telefonlar geliyor ve “Bu bombaların anlamını biliyorsunuz değil mi?” deniyordu. Rusya, bu girişime karşı olan tepkiyi net bir şekilde tespit etmişti. Yani, “Kuzey Kıbrıs’ı tanırsanız biz sizin içinizde terör yaparız, şunu yaparız, bunu yaparız” deniyordu. Amerika’nın son derece hassas olduğu bir konuydu bu.

Sonrasında biz hapse atıldık. Hapse atılmamızın tek nedeni bu değildi tabii; Vatan Partisi’nin duruşu, Ermeni soykırımı yalanına karşı mücadelemiz ve Talat Paşa Komitesi çalışmaları iddianameye girdi. Rauf Denktaş ile olan ilişkilerimiz, eylemlerimiz… İddianamede doğrudan Rauf Denktaş da suçlanıyordu ve süreç içerisinde onun da içeri atılacağı söyleniyordu. Diyelim ki o 25 İslam ülkesi (İran önderlik ediyor) Kıbrıs’ı tanıyacak; o zamanki Türkiye hükümeti, BOP projesi içinde konumlandığı için “olmaz” diyordu.

Öte yandan Rusya ile kurduğumuz ilişkiler, 50 milyar doların Kuzey Kıbrıs’a yatması, Denktaş’ın Moskova’ya çağrılması ve sonrasındaki gelişmeler… Rusya adımını atmıştı; Alexander Dugin’in Lefkoşa’da Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda Denktaş’ı ziyaret etmesi, olayın başladığını gösteriyordu.

Peki, Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni (KKTC) tanımasına dönük bir umut var mı? Vatan Partisi iktidar olsun, bunu yapar. Vatan Partisi bir plan yaptı: Karadeniz-Akdeniz Dostluk Planı. Bir süre önce Genel Başkan Yardımcımız Tugay Şen başkanlığındaki 15 kişilik heyet, Abhazya Cumhurbaşkanı’nın daveti üzerine Abhazya’ya gitti ve bu planı ilk defa orada açıkladı. Abhazya Dışişleri Bakanı yakında İstanbul’a geliyor, kendisiyle görüşeceğiz.

Planın birinci maddesi: Rusya, KKTC’yi tanıyacak. İkinci madde: Türkiye, Abhazya’yı tanıyacak. Biliyorsunuz, Türkiye’de 400 bin Abhaz kökenli vatandaşımız var, Abhazya’da ise 240 bin kişi yaşıyor. Abhaz dostlarımızla bir araya geldiğimizde, “Doğu Bey, Abhazya’yı Türkiye tanısın” diyorlar. Türkiye Abhazya’yı, Rusya da KKTC’yi tanıyacak.

Üçüncü madde olarak; Rusya, Karabağ’dan Ermeni işgalcilerin çekilmesi için ağırlığını koyacak. Rusya “Çıkacaksın buradan” dediği an, orada Ermeni işgalinin yaşama şansı kalmaz. Dördüncü madde olarak da; Türkiye, Kırım’ın Rus toprağı olduğunu kabul edecek. Bu hem Kırım Türklerinin hem de bizim yararımıza. Kırım’ı Ukrayna’ya bıraktığımız zaman, aslında orayı Amerika’ya bırakmış oluyoruz. Ukrayna bugün Amerika’nın kuklası durumunda ve Türkiye düşmanı bir çizgide. Ukrayna’nın Washington ile yaptığı 13 Kasım 2018 tarihli mutabakat, Türk Akımı’nı engelleyeceklerini açıkça ifade ediyor.

Sonuç itibarıyla Türkiye hem KKTC’nin tanınmasını sağlıyor, hem Karabağ’da Ermeni işgalinin son bulmasını garantiliyor, hem de Abhazya’yı tanıyarak Karadeniz’de stratejik bir dost kazanıyor. Tüm bunların yanında, Rusya’daki Türk halklarının (Kazan Türkleri, Dağıstanlılar, Karaçaylar, Balkarlar) Rusya Federasyonu içinde kalması hem onların hem de bizim menfaatimizdir.

Bu dört madde de hem Türkiye’nin hem Rusya’nın yararına. Abhazya Cumhurbaşkanı bu planı çok benimsedi. 6-11 Kasım tarihleri arasında 10 kişilik bir heyetle Kırım’a gidiyoruz ve 9 Kasım’da Kırım Cumhurbaşkanı ile bu planı yeniden açıklayacağız. Rusya’dan, Abhazya’dan gelen mesajlar çok sıcak; KKTC de bu duruma çok sıcak bakıyor.

Türkiye, KKTC’nin tanınması konusunda neden adım atmıyor? Vatan Partisi iktidar olursa bunu yaparız. Ermeni soykırımı yalanını bitireceğimizi söylediğimizde de bizimle alay ediyorlardı, “hayal görüyorsunuz” diyorlardı. Cumhuriyet Halk Partisi’nin lider kadrosu bizi bu mücadeleden vazgeçirmeye çalıştı, hatta bizi CIA ajanı olmakla suçladılar. Adalet Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı davayı açmamamız için baskı yaptı. Ama biz davayı kazandık; hem de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde üç dava kazandık.

Şimdi de eminiz; Vatan Partisi’nin içinde bulunduğu bir hükümet KKTC’yi tanıtır, Karabağ’dan Ermeni işgalini kaldırır ve Türkiye’nin Akdeniz’deki mevzilerini Rusya ve İran’ı yanına alarak güçlendirir. Bu durumda Akdeniz’de Türkiye’ye yönelen Amerika-İsrail tehditleri yerle bir olur.

Kıbrıs meselesinde “iki devletli çözüm” artık bir zorunluluktur. Kıbrıs’ta Türk ve Rum toplumlarının beraber olduğu bir devlet çözümü hayalciydi ve bu ortaya çıktı. Gerçekçi çözüm, Kıbrıs’ta iki farklı milletin varlığını kabul eden taksimdir; yani iki ayrı devletin tanınmasıdır. Ağrotur Üssü, Dikelya Üssü… Bunlar İngilizlerin, Amerikalıların pılısını pırtısını, üstünü başını toplayıp gideceği yerlerdir. Kıbrıs’taki Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Türkiye ile bütünleşir. Bizim partinin programında da bu var. Güney Kıbrıs ne yapıyorsa yapsın; ister Yunanistan ile birleşsin, ister başka bir yol izlesin. Gerçekçi ve doğru olan, en sonunda varılacak çözüm budur. “Birleşik Kıbrıs” falan deniyor, bu bir zorlama. Olmayacağı meydanda.

“Birleşik Kıbrıs” olmasın diyenlerin sunduğu iki farklı çözüm önerisi var. Birinci görüş diyor ki: “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınmasını sağlayalım.” İkinci görüş ise: “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Türkiye’ye bir vilayet olarak dahil olsun.” Ancak paldır küldür vilayet yapamazsınız; önce diğer devletler tarafından tanınması sağlanmalı ki oranın kendi kaderi hakkında karar vermesinin meşru zemini olsun. Devlet olarak tanınmasını sağlayamadığınızda, dünyanın geniş kesimleri Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye ile birleşmesine karşı tavır alır. Türkiye olarak çok önemli bir ağırlık oluşturmamız lazım. Nedir bu ağırlık? Irak’ın, Suriye’nin kuzeyinde; Batı Asya’da, İdlib’de oluşturduğumuz ağırlık… Yani Türkiye’siyle, İran’ıyla, Rusya’sıyla… Buna Suriye’yi de katın. Doğu Akdeniz’de koskoca bir sahili var, Mısır var, Lübnan var. İslam ülkeleri de Kuzey Kıbrıs’ı tanıdığı zaman, ondan sonraki adım Türkiye ile bütünleşme olur. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti referandum yapar, Türkiye ile bütünleşme kararı alır ve olay biter. İlk adımda bunu yapmaya çalışmak, merdivenin on basamağını birden atlamaya çalışmak gibidir.

Güvenli bölge görüşmeleri devam ediyor. Buna paralel olarak Milli Savunma Bakanlığı bugün bir açıklama yaptı; sabah 10 ile 12 arasında iki saatlik bir devriye uçuşu gerçekleştirildi. Bunun da “Doğal Kararlılık Harekatı” kapsamında yapıldığı belirtildi. Doğal Kararlılık Harekatı önemli çünkü bu operasyon, IŞİD’e karşı ülkeler tarafından doğrudan yürütülüyor ve Türkiye’nin de bu operasyon merkezine dahil edildiği yönünde bir görüntü ortaya çıkıyor. Bir yandan devriyeler yapılıyor, hemen arkasından Amerika’nın PKK’ya silah sevkiyatları devam ediyor. Son olarak 200 tırlık bir sevkiyat yapıldı. Diğer taraftan Suriye’de süreç işliyor. Geçen hafta önemli bir zirve yapıldı; Ruhani ve Putin’in mesajları vardı. Suriye’de Anayasa Komitesi oluşturulmuş oldu. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri de gelecek hafta Cenevre’de ilk toplantının yapılacağını açıkladı.

Güvenli bölgeyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Milli Savunma Bakanı devriye uçuşlarından söz ederken, Amerika 200 tır silahı PKK’ya veriyor. O devriye uçuşları bulutların üzerinde yapılıyor; yerdeki tırların tekerlekleri ise toprakta dönüyor. Bizim umutlarımız, beklentilerimiz bulutların üzerinde uçarken, gerçekler yerde. Amerika 200 tır silah verirken, biz onunla neyin devriye uçuşunu yapıyoruz? O devriyeler, silahların PKK terör örgütüne teslim edilmesini mi gözetliyor? Önleyebiliyor mu? Sen istediğin kadar uç; 200 tır, 10 kilometrelik bir konvoy halinde ilerliyor. Devriye uçuşların o kadar yüksekte ki tırları göremiyor. Milli Savunma Bakanlığımız, Sayın Hulusi Akar değerli bir komutanımız, ancak devlet zaten bu işe inanmıyor. Sayın Erdoğan, Hulusi Akar ve Mevlüt Çavuşoğlu “3 hafta süre” diyor. Bu güvenli bölge hikayesi, sonuç itibariyle Amerika’ya tanınan geçici bir fırsat, bir Ankara taktiğidir.

Cumhurbaşkanımız, “Amerika’nın güvenli bölge dediği, PKK’nın güvenliğini sağlayan bölgedir” dedi. Türkiye’nin birinci meselesi PKK’nın temizlenmesi. Amerika ile Türkiye burada karşı karşıya. Amerika, “PKK’ya silah veriyorum” diyor. Peki kime karşı? IŞİD falan bunlar palavra. PKK, Türkiye’ye karşı savaşıyor. Amerika, Türkiye’ye karşı piyonlarını savaştırıyor; bir vekalet savaşı bu. Kuzey Kıbrıs’ta ve Doğu Akdeniz’de de İsrail ile birlikte Türkiye’yi tehdit ediyor.

Kıbrıs’tan başladık, Suriye’ye geldik. Aslında olay sadece bir haritadaki yer değil; Kıbrıs, Suriye, Irak, İran, Hürmüz Boğazı’na kadar uzanan bir cephe oluştu. Doğu Akdeniz meselesi, Suriye, Irak, İran’daki olaylar… Hatta bu cephe Yemen’e kadar iniyor. Rusya, Çin ve İran Umman Denizi’nde ortak tatbikat düzenleyecek. Parça parça anlaşmazlıklar yok, tek bir cephe var. Bu cephenin bir tarafında Amerika, İsrail, Suudi Arabistan, bazı körfez şeyhlikleri ve Yunanistan var. Diğer tarafta Türkiye, Rusya, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, İran, Irak, Suriye, Azerbaycan ve Lübnan var. Türkiye hükümetinin burada stratejik bir mevzilenme oluşturması lazım. “Suriye’nin kuzeyinde Amerika ile dans ederim, Kıbrıs’ta Rusya ile tokalaşırım” diyerek strateji olmaz. Zigzaglar çizmek, bilincin tam berrak olmadığını gösterir.

Mesela Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski geliyor, basın toplantısında bir şok yaşatıyor; “Ukrayna’nın Rusya’ya karşı verdiği şehitler için saygı duruşuna çağırıyorum” diyor. İki cumhurbaşkanının basın toplantısında görülmüş şey mi? Rezalet! O cesareti nereden buluyor? Görüşme masasına, “Sizin Dışişleri Bakanınız Washington’da Türk Akımı’nı engellemeye yönelik mutabakat imzaladı, hele şunu bir açıklayın” diyemezseniz; Ukrayna gibi devletlerin önünüze koyduğu Kırım gündemiyle toplanırsanız, stratejik mevzilenme konusunda bunalımlar yaşadığınızı gösterirsiniz.

Düşman tehdidinin karşısına kendi dost potansiyelinizi ve gizil gücünüzü çıkartmak durumundasınız. Rusya ve İran; Akdeniz’de, Karadeniz’de, Suriye’de sizinle beraber. Ama siz “Barış Koridoru” derseniz, onları da karşınıza alırsınız. Suriye’nin toprak bütünlüğü esastır; insanlar dükkanlarına, evlerine, bahçelerine dönmelidir. “Barış Koridoru” dediğiniz yerde hangi hukuk geçerli olacak? Türkiye’nin mi, Suriye’nin mi? Egemenlik kimin olacak? Bir yandan Suriye’nin toprak bütünlüğünü kabul ediyorsunuz, diğer yandan başka bir çözüm arıyorsunuz; bu çelişkilidir. Suriye’nin egemenliğini kabul etmek ne demektir? Suriye’nin ordusu ordu olacak, Suriye devleti olacak. Suriye’nin hukuku olacak; egemenlik budur. Egemenliğin yaptırım gücü nedir? Ordudur. Türkiye, “Suriye’nin egemenliği” ifadesini içeren bir metni kabul ettiği an, bu boş bir laf değildir. Suriye’nin egemenliği demek, Suriye ordusu demektir. Çünkü egemenlik ancak orduyla hayata geçirilir ve icra edilir.

Devlet egemenliği kamu hukukunda “üst otorite” olarak tarif edilir. Yani onun üstünde başka bir otorite olamaz. Peki, o üst otoriteyi sağlayan nedir? Silahlı cebir gücü, kuvvet, askeri güç ve polis gücüdür. Bir siyaset bilimci ve hukukçu olarak “barış koridoru” denildiğinde şunu sorarım: Sizin o barış koridorunuzda hangi devletin egemenliği geçerli? Hangi hukuk geçerli? Hangi silahlı güç o egemenliği ve hukuku uygulayacak? Çünkü cebir gücü olmazsa hukuk olmaz; orası bir “sevenler cemiyeti” değildir. Bu soruların cevabı yok. Türkiye’nin Dışişleri Bakanlığı da bu sorulara cevap veremez çünkü kurumun gelenekleri, birikimi ve mirası kenara itilmiştir.

Ukrayna meselesinde veya Uygur meselesinde olduğu gibi, sadece sosyal medyadaki bir tweet’e dayanarak Dışişleri Bakanlığı açıklama yapar mı? Dedikoduyla diplomasi yürütülür mü? Dışişleri Bakanlığı’nın yapması gereken, iddiaların doğruluğunu devlet kanallarından teyit etmektir. Sosyal medyadan ilham alarak diplomasi yaparsanız Türkiye itibar kaybeder. Nitekim Sayın Cumhurbaşkanı da Pekin’deki basın toplantısında “Dışişleri Bakanlığı maalesef o konuda bizi yanılttı” demek zorunda kaldı.

Peki, Suriye ordusunun Fırat Kalkanı bölgesine girmesi mi gerekiyor? Türkiye’ye aslında altın tepside bir fırsat sunulmuştu. Vatan Partisi olarak “Suriye af ilan etsin” önerisini sunduk, Suriye Devleti de bunu kabul etti. Ankara Zirvesi’nden iki gün önce Suriye yönetimi, 14 Eylül 2019’a kadar işlenmiş suçları affettiğini açıkladı. Bu, Türkiye için büyük bir fırsattır. Bu sayede Türkiye’nin himayesindeki güçler silahlarını yere atıp takibata uğramaktan kurtulabilir; böylece Türkiye ve Suriye birlikte PKK, YPG ve SDG gibi terör örgütlerini temizleyebilir. Bu, Mehmetçiğimizin can ve mali kayıplara uğramadan PKK’yı bitirmesi için bir fırsattır. Türkiye’nin bu fırsatı reddetmesinin bedeli, daha çok şehit vermek, ekonomik yükün ağırlaşması ve Amerika ile İsrail’e alan açmaktır.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın Washington’da Senatör Graham ile yaptığı görüşme ve sonrasındaki “Esad’ın Suriye’nin kuzeyine girmesini engelledik” şeklindeki ifadeler, Ankara’nın Esad karşıtı çizgisinin devam ettiğini gösteriyor. Oysa Suriye kendi vatanını kurtarıyor. Bir yandan “Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunuyoruz” diyeceksiniz, diğer yandan Suriye’nin kendi topraklarına girmesine karşı çıkacaksınız; bu çelişkidir. Suriye, Türkiye’ye veya başka bir yere değil, terörden arındırmak için kendi toprağına giriyor. Tutarlı olmalıyız.

Kıbrıs meselesine gelince; Kıbrıs halkının Annan Planı’na “evet” demesi veya Akıncı’yı seçmesi, o halkın bağımsızlığına sahip çıkmayacağı anlamına gelmez. Eğer Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne (KKTC) sahip çıkarsa, Kıbrıs halkı da kendi toprağına sahip çıkar. İzmir’e Anadolu sahip çıkarsa İzmir kendine sahip çıkar; mesele aynıdır. Türkiye tereddütlü davranıp sorumluluğunu yerine getirmezse, oradaki halk da “Kendi başıma güvenliğimi nasıl sağlayacağım?” diye sorgular. Bu durum Şırnak, Hakkari ve Van için de geçerlidir. Türkiye, toprak bütünlüğü konusunda kararlı olduğunu gösterirse, halkı da devletin yanında olur.

Son olarak, Yunanistan ile Rum kesimi arasındaki ayrım üzerine sorulan soruya gelince; tarihsel olarak “Rum” terimi Roma İmparatorluğu’ndan bu yana Anadolu’daki insanları tanımlar. “Helen” ise Osmanlı sonrası Yunanistan kurulurken ortaya çıkan bir kimliktir. Biz Osmanlı sultanlarına “Sultan-ı İklim-i Rum” deriz. Tarihsel kökler itibarıyla Rum ile Helen aynı şey değildir.

İç politikadaki IMF görüşmeleri tartışmasına gelince; herkes herkesle görüşebilir, görüşme tek başına suç değildir. Önemli olan hangi amaçla ve hangi çerçevede görüşüldüğüdür. IMF sadece kredi veren bir kuruluş değil, aynı zamanda tarım desteklerini kaldırmanızı, kamu iktisadi teşebbüslerini özelleştirmenizi ve Merkez Bankası’nı bağımsız yapmanızı dayatan bir program kuruluşudur. CHP ve İYİ Parti, Amerika’nın Türkiye’deki proje uygulayıcıları olarak bu süreçte yer almaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki, Amerika’nın artık Türkiye’de bir hükümet kurma şansı yoktur. Türkiye hükümetinin kontrolünde olmayacak; Merkez Bankası dünya finans merkezlerinin kontrolünde olacak. Tabii bunu açıkça söylemiyorlar ama Merkez Bankası Türkiye devletinin kontrolünde olmadığı zaman, dünya finans merkezlerinin kontrolüne girer. IMF böyle bir program dayatıyor. Onlarla konuştuğunuz zaman, sonuç itibarıyla bu programı kabul etmiş oluyorsunuz. Bu, bankayla yapılan basit bir kredi görüşmesi değil; “Arkadaş bana kredi ver, gel şu faizi pazarlık edelim” gibi bir durum yok. Sonuç itibarıyla IMF’nin Türkiye’ye dayattığı bir program var ve bu program aslında Amerika’nın programıdır. O bakımdan bu görüşmeler anlamlıdır.

Amerika’yla görüşmekte bir sakınca yok; Trump’la da görüşülür. Biz Vatan Partisi olarak Amerikan emperyalizminin Türkiye’deki denetimine ve tehditlerine karşıyız. Amerika’nın PKK’ya silah verdiğini biliyoruz; Vatan Partisi’ni Türkiye’deki bir numaralı hedef olarak görüyorlar. Ancak “Amerika’yla görüşme olmaz” diye bir şey yok. Amerika’nın Büyükelçisi gerektiğinde bizi ziyaret edebilir, ben de kendisiyle görüşürüm. Görüşme yapılır; fakat bu görüşme Vatan Partisi’nin konumunu da Amerika’nın konumunu da değiştirmez.

Faik Öztrak’a baktığımızda Kemal Derviş dönemini hatırlıyoruz. Ben kişileri üzerinden değerlendirme yapmayı çok yararlı görmüyorum. “Faik Öztrak başka, CHP yönetimi başka” gibi ayrımlar çok yanlıştır. Sonuç itibarıyla Faik Öztrak, Cumhuriyet Halk Partisi yönetimini ve o yönetimin politikalarını temsil ediyor. Kılıçdaroğlu da aynı çizgidedir.

Bir yandan IMF ile görüşmeler yürütülürken, diğer taraftan Cumhuriyet Halk Partisi Türkiye karşıtı olduğu düşünülen bir konferansa milletvekili gönderdi; Sayın Ali Şeker oradaydı. İYİ Parti’nin katılmadığını görüyoruz. Saadet Partisi de bir milletvekili gönderdi. 21-22 Eylül’de Berlin’de yapılan konferansın katılımcı isimlerine baktığımız zaman Can Dündar gibi çok tartışılan isimleri görüyoruz. Hatip Dicle, Berivan Aslan, Ergün Babahan… Orada PKK var, FETÖ var, Cumhuriyet Halk Partisi var. Bunda şaşıracak bir şey yok; CHP, PKK ve FETÖ ne zamandan beri ittifak halinde? Ankara’dan İstanbul’a yürürken o ittifak yok muydu? “Zindanların kapılarını açın” dediklerinde çıkaracakları kişiler bellidir; orada adi suçlular yok, PKK ve FETÖ mensupları var. CHP, PKK ve FETÖ ile her konuda aynı cephede; HDP bir önerge veriyor, CHP destekliyor. S-400’e beraber karşı çıkıyorlar; Rusya’ya, Çin’e, İran’a ve Doğu Akdeniz’de Amerika ve İsrail’in yanında yer alıyorlar. Nereye baksak bu CHP, HDP, PKK beraberliğini görüyoruz.

Muğla’nın Mumcular ilçesindeki CHP yöneticileriyle iddiaya girmiştik. “Sayın Perinçek, kesinlikle olmaz, CHP HDP ile hiçbir zaman iş birliği yapmaz” diyorlardı. Bakınız, arkadaşlarınız bunu yapıyor. İlerleyen süreçte bunun inkar edilemeyecek bir noktaya geldiğini göreceksiniz. Bu durum İYİ Parti ile aralarında bir sorun da yaratıyor. İYİ Parti’nin kendisi, HDP’den sonra Türkiye’deki en Amerikancı partidir. Meral Akşener’in İYİ Partisi, Amerika’nın MHP’yi bölmek için ürettiği bir partidir.

Amerika iki tane operasyon yapıyor: Birincisi, AK Parti’den Babacan, Abdullah Gül ve Davutoğlu’nu koparmak; ikincisi ise MHP’ye operasyon yapmak. Sayın Devlet Bahçeli’ye geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz; partisine dönmesinden memnuniyet duyduk. AK Parti ve MHP, PKK ve FETÖ konusunda Amerika’ya karşı mevzilenmiş durumdalar. Amerika’nın Türkiye’deki birinci hedefi ise Vatan Partisi’dir. Vatan Partisi Amerika karşısında en tutarlı, başı dik ve disiplinli partidir. Ancak partimiz içinde de Türkiye İttifakı’nda zorlanan, aynı gemide olduğumuzu benimsemeyen unsurlar var. Bu unsurlar HDP ve PKK tarafından sosyal medyada destekleniyor.

Kulislerde Abdullah Gül ve Babacan’ın kuracağı yeni partiyle ilgili iddialar konuşuluyor. Gül’ün önümüzdeki seçimlerde Cumhurbaşkanı adayı olacağı ve CHP’nin buna destek vereceği söyleniyor. CHP kendi içinden Cumhurbaşkanı adayı çıkaramıyor. Başkanlık sisteminde hükümetin başı Cumhurbaşkanıdır, dolayısıyla bir partinin adayının o partinin genel başkanı olması gerekir. Cumhuriyet Halk Partisi genel başkanını “hükümet başkanı adayımızdır” diyerek çıkaramıyor.

Abdullah Gül, Atlantik cephesine en yakışan isimdir. Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti, HDP, FETÖ, PKK ve Saadet Partisi’nden oluşan bu Atlantik koalisyonunda Gül, Babacan ve Davutoğlu’nun yeri bellidir. Davutoğlu başbakanlıktan uzaklaştırıldığında, “America loses its man in Ankara” (Amerika Ankara’daki adamını kaybediyor) başlıkları atılmıştı. Davutoğlu’nun tasfiyesi, AK Parti’nin Amerika’dan uzaklaşma sürecinde önemli bir adımdı.

“CHP’lilere bonzai içiriliyor” demiştim. Bonzai içince insanlar gerçeklerden kopar. 15 yıl önce CHP tabanına “PKK ve FETÖ ile ittifak yapacaksınız” deseniz kabul etmezlerdi. Ancak yavaş yavaş buna alıştırıldılar. İYİ Parti tabanı ise bu sürece o kadar dayanamıyor çünkü yeterince “bonzai” almadılar, o HDP birlikteliğini kabul etmiyorlar. İYİ Parti’nin bu ittifakı sorgulamaya başlaması bundandır. Eski dönemde CHP ile HDP’nin beraber olduğunu söyleyen Vatan Partisi’ydi, artık herkes bunu görüyor. Şu anda kendi yanlarındaki adamlar söylüyor; Cumhuriyet Halk Partisi’nin yanındaki İYİ Parti söylüyor: “Siz HDP ve PKK ile berabersiniz.” Artık herkesin görmek zorunda kaldığı bir tablo ortaya çıktı. İYİ Parti de bunu görüyor ve dile getiriyor. “Sen HDP ile berabersin” diyorlar. Artık o durumu görmezden gelenlerin, adeta bonzai içmiş gibi gerçeklikten kopanların da bu tespiti bir soğuk duş etkisiyle değerlendirmesi gerekir.

Yargıda FETÖ tartışmaları günlerde konuşuluyor. Özellikle “pelikancılar” olarak adlandırılan grubun, Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’e karşı yazdıkları bir yazı var. HSK atamasından hemen sonra “FETÖ’cüler atandı” şeklinde bir eleştiri yönelttiler. Abdülhamit Gül ise onlara “Eskiden FETÖ ile içli dışlı olanlar bize akıl vermeye kalkmasın” diye sert bir açıklamayla yanıt verdi. Bu tartışmalar sürerken, yargıda bir FETÖ varlığından bahsetmek mümkün mü?

Ben, “Yargı altın devrini yaşıyor” dedim. Niçin dedim? Çünkü yargıdan FETÖ temizlenmeye başladığı için. Rakamlara baktığımızda, FETÖ bağlantılı 4.000 hakim ve savcı temizlendi. Dört bin ne demek? Çok olağanüstü bir rakam. Adliyelere gittiğimizde, savcı ve hakimlerle buluştuğumuzda bunu görüyoruz; yargıda FETÖ çok ağır bir darbe yedi. Büyük bir temizlik yapıldı. Ancak mikroskopla bakarsanız, Türkiye’nin her yerinde FETÖ’cü bulabilirsiniz.

Peki, neden bunlar yazılıp çiziliyor? Ben, AK Parti içerisinde bir bölünme olmasını istemem. Çünkü şu anda Amerika, AK Parti’yi bölmeye ve parçalamaya çalışıyor. AK Parti; S-400 konusunda, Doğu Akdeniz’de, Karadeniz’de ve Suriye’nin kuzeyinde Amerika’ya karşı direniyor. Hatta Türk Silahlı Kuvvetleri, Amerika’nın piyonlarını hendeklere gömüyor. Türk Devleti’nin silahlı kuvvetleri ve bir hükümeti var; dolayısıyla AK Parti hükümeti, Amerika’ya karşı “Türkiye İttifakı” cephesi içerisindedir. Biz bunu 22 Eylül 2018 tarihli Merkez Karar Kurulu kararımızla da saptadık. Bu, Milliyetçi Hareket Partisi için de geçerli; her ikisi de Vatan Partisi’nin yanında, Türkiye cephesindedir.

Bu nedenle, AK Parti içerisindeki anlaşmazlıkları tahrik eden yorumlar yapmam. Arzu ederim ki; bu bakanlar veya gruplar birbirleriyle kavga etmek yerine Amerikan emperyalizmine, FETÖ’ye ve PKK’ya karşı mücadelede el ele, omuz omuza yürümeye devam etsinler. Yargıda FETÖ’ye büyük bir darbe indirildi. Eğer bu darbe indirilmeseydi, 141 tane ağırlaştırılmış müebbet kararı verilebilir miydi? FETÖ’cü hakimler olsa bu hükümleri verebilirler miydi?

Saadet Partisi Genel Başkanı Karamollaoğlu, “OHAL mağdurları” üzerinden bir çalışma yürütüyor. Biz de FETÖ’nün üzerine gidilmesinde en kararlı partiyiz; 40 yıldır bu örgütle mücadele ediyoruz. 100 binin üzerinde FETÖ ve PKK bağlantısı nedeniyle kamudan ihraç edilen memur vardı. Yüzde bir hata payı olsa bile, bin kişilik bir hata olabilir. Bize gelen, tanıdığımız ve ikna olduğumuz mağduriyet dosyalarını resmi makamlara iletiyoruz. Aylardır yaptığımız bu çalışmalar sonucunda, KHK ile geri dönüşler ve yargıda tahliyeler oluyor. Hata düzeltiliyor ve düzeltilmeye de devam edecek.

Diyarbakırlı anne ve babaların direnişi ise her geçen gün büyüyor. Sayıları 45 aileyi buldu, hatta İran’dan gelenler oldu. Birleşik Kamu-İş sendikası, Diyarbakırlı ailelere destek veren kendi yöneticileri hakkında soruşturma başlattı. Bu, sendikanın kendi zeminini yok etmesi, yani intiharıdır. Birleşik Kamu-İş, KESK’ten ayrılırken “KESK, PKK ve HDP ile iş birliği yapıyor, vatanseverlik yok” gerekçesiyle kurulmuştu. Şimdi ise bizzat Diyarbakırlı anaların PKK’ya karşı mücadelesiyle dayanışma gösteren kendi mensuplarına soruşturma açıyorlar.

Bu tavırla Birleşik Kamu-İş kendini dinamitliyor. Sendika üyeleri, “Siz niçin KESK’ten ayrıldınız?” diye sormayacak mı? KESK eriyor çünkü tabanı, yönetimin HDP/PKK ile iş birliğinden rahatsız. Şimdi bu sendika yönetimi de kendini KESK’e benzetiyor. CHP, sendikaları da zehirliyor; PKK/HDP karşıtı bir sendikanın yönetimi, bugün PKK/HDP yanlısı bir tutum içine giriyor. Vatanseverleri dışlayan bir sendikada öğretmen kalmaz. Bu sendika kongrelerinde kaybedecekler.

Ekrem İmamoğlu’nun İSMEK’lerde Kürtçe dil kursu açma vaadine gelince; Kürtçe eğitim ve kursu birbirinden ayırmak lazım. Türkiye’de Kürtçe eğitimi savunanlar HDP ve PKK’dır; maalesef şimdi CHP ve İmamoğlu da buna evriliyor. Kürtçe eğitimle doktor, mühendis, hukukçu yetiştiremezsiniz. Türkçe, Türkiye’nin ortak dili haline gelmiştir. PKK’nın bile eğitim dili Türkçedir. Kürtçe eğitim enstitüleri açıldı ancak halk rağbet etmedi. Kürt vatandaşlarımız da çocuklarının Türkçe eğitim alarak hakim, doktor, mühendis olmasını istiyor. Yani halk o gerçeği biliyor ve onun için Kürtçe kurslara falan da gitmiyor. Şimdi burada ne var? İşte PKK-HDP ile ittifak. Ben Kürtçe kursu olmasın demiyorum. Zaten o kursa da kimse gitmeyecek, göreceksiniz. Bakın İmamoğlu’nun açtığı kurslara kimse gitmeyecek; bir süre sonra kapatmak zorunda kalacaklar. Yani böyle bir talep yok. 3-5 tane aydın, “merak” falan gidebilir. Kürtçeyi öğrenmek istiyorlarsa öğrensinler; ona da hiçbir şey demiyoruz. Ama onunla hayatta bir şey kazanmaları mümkün değil. Belki kültürünü incelemek veya bir hobi olarak öğrenebilirler, bir şey demiyorum. Ama oradan bir meslek sahibi olmak, bir felsefe yapmak, kültür işlemek vs. o boyutlarda bir iş yapmak mümkün değil.

Abdullah Öcalan da benimle vaktiyle yaptığım söyleşide çok ilginç bir söz söyledi. Dedi ki: “Ben rüyalarımı bile Türkçe görüyorum.” Benim kitapta da var. “Biz 50 yıl iktidar, hükümet olduğumuz zaman, sözüm ona Kürdistan’da, 50 yıl resmi dilimiz Türkçe olacak.” Dedim ki: “50 yıl Türkçe yaptıktan sonra Kürtçeye nasıl döneceksin?” “Hakikaten o da var” dedi. “50 yıl Türkçe eğitim ve resmi dil Türkçe olduktan sonra Kürtçe ne olacak?” “O da dediğiniz doğru. Resmi dilin Türkçe, ondan sonra 50 yıl sonra Kürtçe… Yani gerçekçi değil.” Şimdi bakın burada bir hor görme falan yok, bir tarihsel gerçeklik var. Devlet kuramamış halkların dili işlenmiyor. Devlet kuramayınca o dille edebiyat yapmak, felsefe yapmak, bilim geliştirmek mümkün olmuyor.

Ama Türkçe öyle değil. Türkçenin tarihine bakın; “Kayıp Aydınlanma” diye bir kitap var, herkese tavsiye ediyorum. Aydınlık’ta da 3-4 gün önce o kitabı yazdım. Amerikalı S. Frederick Starr’ın bir “Kayıp Aydınlanma” kitabı var. 9-10. asırdan 15. yüzyıla kadar Orta Asya uygarlığını inceliyor. Orada Harezmi var, logaritma var, trigonometri var. İbn-i Sina ile Biruni 999 yılında mektuplaşıyorlar. Aralarında 400 kilometre mesafe var; mektuplarında logaritmayı, felsefeyi, coğrafyayı, astronomiyi tartışıyorlar; dünyanın çevresinin kaç kilometre olduğunu tartışıyorlar. Kendilerinden yüzlerce yıl sonra keşfedilen rakamlara neredeyse yüzde yüze yakın oranlarda yaklaşmış keşifler yapmışlar. Tartışmayı 400 kilometreden ne ile yapıyorlar? Güvercin ayağına mektupları bağlayarak yapıyorlar. Orta Asya’da böyle bir uygarlık var. Oralardan Kaşgarlı Mahmutlar çıkıyor. Machiavelli’nin “Prens” kitabından 500 yıl önce, Orta Asya’da “Kutadgu Bilig” yazılıyor ya da Nizamülmülk 11. yüzyılda “Siyasetname”yi yazıyor. Kaşgarlı Mahmud’un “Divânu Lugâti’t-Türk”ü 11. yüzyıl, Fransa’daki ansiklopedistler ise 16-17. yüzyıl. 500 yıl önce Kaşgarlı Mahmud, Fransa’daki ansiklopedistlerin yaptığı işi yapıyor.

Dünyadaki en eski sözlükleri inceledim. Rusların, Amerikan, Alman, İngiliz sözlüklerini inceledim; Türk sözlükleri çok eski ve çok önemli. 11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmut Divânu Lugâti’t-Türk’ü yazmış. Ondan evvel de 8. yüzyılda Türk yazıtları var. İşte orada böyle bir bilim ve işlenmiş bir dil var. Tabi o bilim; Hunlar, Göktürkler, Karahanlılar, Selçuklular, Osmanlılar üzerinden işlenerek gelen bir Türkçe var. Böyle bir devlet geleneği, Türkçe konuşan büyük imparatorluklar ve devletler var. O zaman o dil işleniyor. Ama devlet kuramayan halkların dilleri maalesef gelişmiyor. Bu bir gerçek. Siz bu gerçeğe meydan okuyarak bilim dili üretemezsiniz. “Biz yaparız” demek; artık o geçti, arkada kaldı.

***

Efendim, şimdi gelen sorulara geçelim. IMF konusunu tartıştık, siz de görüşlerinizi söylediniz. IMF Türkiye İcra Direktörü Raci Kaya’nın yaptığı bir açıklama var; “Saklanan toplantı ülkeye karşı farklı bir ajandanın göstergesi” diyor ve meşruiyet dışı bir toplantı olarak nitelendiriliyor. Bu açıklamayı nasıl değerlendirmek gerekir?

IMF’yi böyle tek bir parça, tutarlı bir teşkilat gibi görmemek lazım. Uluslararası bir para kuruluşudur; içinde çeşitli eğilimler vardır. Gerçi hakim sermaye Amerikan sermayesidir ama IMF bir mali kuruluştur ve Türkiye’nin de orada bir sermayesi var. Büyük bir ihtimalle Raci Bey, Türk Devleti’nin ve AK Parti hükümetinin yakınında olan bir insandır, o da bu tavrı alıyor. Görüşmeye katılanlara baktığımız zaman IMF Türkiye Masası Şefi falan var. Dediğim gibi IMF bir parti değildir; orada aşırı bir disiplin ve ekonomik konularda belli prensipler, programlar olsa da Türkiye ile görüşme gibi konularda farklı eğilimler çıkabiliyor. Bu beyefendi de Türk tepkisi gösteriyor.

***

Efendim, bu arada Pfizer konusu çok konuşuldu, indirimleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’de 1980’den sonra sanayiciler ve tüccarlar sistemin kenarına sürüldü. Eskiden klasik bir burjuvazi vardı. Klasik burjuvazi; piyasada icatlarıyla, sermaye birikimiyle rekabet eden, mümkün olduğu kadar verimli çalışan ve rekabetin temelini verimliliğe dayandıran kesimdi. Burjuvazinin en rafine temsilcisi sanayicidir; çünkü üretir. Bir de faizle para satanlar var. Tutarlı bir kapitalizm geliştiği zaman faiz sıfıra iner; çünkü faiz, kapitalizmin temel rasyonelinin, yani verimliliğe göre yatırım yapıp işletme çalıştırmanın dışında bir olaydır. Faiz, sanayici karından çalınan bir şeydir, emekten çalınandır. Sanayici faizin düşük olmasından yanadır çünkü o parayı yatırımda kullanır.

Türkiye’nin 1980 sonrası sürecine baktığımız zaman; sanayicilerin kenara itildiğini, sıcak paradan komisyon alanların, tarikat rantçılarının, dolar-borsa vurguncularının öne çıktığını görüyoruz. Borsa vurgununda üretim yok; kağıtlar uçuşuyor, demir yok, pamuk yok, buzdolabı yok. Bu, kapitalizme ket vuran, baltalayan bir olaydır. Türkiye’de faizler arttıkça mafya büyüyor; sanayiciler küçülüyor ama faizden kazanan bir mafya kesimi, borsacı kesimi doğuyor. Banka karları büyüyor. Sanayi karları daralıyor. Bu da Türkiye’de faizle ekonomik gelişmenin baltalandığını gösteren çok önemli bir örnektir.

***

Efendim, “Türkiye Karşıtı Konferans”a siz de değinmiştiniz. Bildiride “Barış iradesini kalıcı kılma zamanı” deniliyor. Bunun üzerinden yeniden çözüm süreci başlar mı?

Çözüm sürecine hükümet karar verir, muhalefet karar veremez. Hükümetin çözüm sürecine dönmeyeceği kesin. Çünkü Türkiye bir raya girdi ve “Tek bir nefer bile bırakmayacağım, bitireceğim” diyor. Bu, Türkiye’nin ihtiyacı ve dayatmasıdır. Artık Türkiye’yi yönetenler “PKK ile çözüm yapacağım” diyemezler; onu Türkiye’nin tepesinden uçururlar. Türkiye o yönetimi sırtında taşımaz. Kanunlar var; Türkiye’yi yönetenler Türkiye’yi bölemez. Bu, Türkiye’nin siyasi süreçlerinin, devletinin, Türk milletinin ihtiyacının kanunudur. Yakın tarihte Silivri, Ergenekon, Balyoz tertipleri yapıldı; ne oldu? Yürümedi. Niçin yürümedi? Türkiye, bölme komplosuna isyan etti ve hükümeti de hizaya getirdi.

***

Sayın Perinçek, Ukrayna ile ilgili bazı ifadeler kullanmıştınız. Ukrayna’daki İHA motorları ile ilgili savunma sanayinde kritik işler oluyor, damadınız da bu işin içerisinde olabilir diyorlar…

Böyle süreçleri sırf şahsi ilişkilerle izah etmek zihin tembelliği ve birikim yetersizliğidir. Bütün siyasi kararları “şuradan şöyle kazançları var” diye yorumlamak çok sağlıklı değil. “Olabilir” dediğiniz zaman iş dedikoduya ve spekülasyona girer. Bilimde “olabilir” diye bir şey yoktur; veri yok, delil yok ama “olabilir” diye ortaya bir şey atıyorsun. Ukrayna ile ilişkiler konusuna gelince; ben işin o kadar basit olduğu kanısında değilim ve bu bize öğretici de değil. Ukrayna ile o ilişki nereden geliyor? Bence Türkiye, eski beş başkanlık döneminden bir kopuş süreci yaşıyor ama yeni bir sürece de giriyor. Avrasya’ya yöneliyor; ancak Avrasya’ya yönelirken eski dönemin tortuları hâlâ var. Süreçler böyle yaşanıyor. Türk Cumhuriyeti kuruluyor ama içinde hâlâ Osmanlı var. Hâlâ var yani. Bugün bile Türkiye Cumhuriyeti kuruldu ama 23 Nisan 1920’de fiilen Cumhuriyet kurulduğu zaman, helvayı bıçakla keser gibi Osmanlı Devleti’ni bir tarafta bırakmıyorsunuz. Öyle bir süreç yok. Osmanlı Devleti bir yandan yok oluyor ama Türkiye Cumhuriyeti’nin içinde devam ediyor. Cumhuriyet de zaten Osmanlı’nın içinde kökleri olan bir olay.

Cumhuriyet, bıçakla kestiğimiz o anda tarihsel bir momentte doğmadı. Cumhuriyetin kökleri Namık Kemallere kadar gidiyor. Namık Kemaller falan ortaya çıktığı zaman padişaha jurnaller yapılıyor. Diyorlar ki: “Efendim, bu Namık Kemaller var ya; evet, bunlar cumhuriyet yapacaklar.” 1789 Fransız Devrimi olmuş, 1876’yı almış. Cumhuriyet fikirleri de daha Namık Kemallerden başlayarak Türkiye’de ortaya çıkıyor.

Efendim, faiz konusuna girdik, hemen ekonomiyle ilgili sorular da gelmeye başladı. Ekonomi üzerinden bir kaos bekliyor mu? Kaos değil ama çok büyük zorluklar var, çıkmazlar var. Ben bunun 2019 sonlarında ve 2020’de kendisini çok ciddi olarak göstereceğini söyleyebilirim. Vatan Partisi’nin ekonomi kurmaylarıyla yaptığımız değerlendirmelerde bu gerçekleri görüyoruz. Ekonomide olumlu gibi gözüken bazı rakamlar var; dış ticaret açığındaki daralmalar falan. Ama sonuç itibarıyla bunlar geçici. Çünkü iş kökünden çözülmüyor. Bir üretim ekonomisine geçilmediği için, borçlanma ekonomisinin yarattığı sorunlar biraz durulur gibi olsa da, ateşi bastırıyorsun; diyelim 41 dereceye çıkmış, aspirinle 38’e iniyor. Biraz sonra tekrar 41’e çıkıyor. Türkiye ekonomisi de böyle. Şu anda ateş biraz düşer gibi ama 3-5 ay sonra o ateşin tekrar yükseldiğini göreceğiz. Bunu yaşayacağız çünkü söylemezsek o hastalıktan, o enfeksiyondan kurtulup Türkiye üretim devrimini başaramayacak, üretim ekonomisini inşa edemeyecek.

Türkiye bir tarihsel fırsat dönemine girdi. Önümüzdeki süreci en iyi anlatacak kavram budur. Neden? Çöken bir ekonomi var. 1980’de Turgut Özal’larla kurulmaya başlanan ekonomi borç batağında çırpınıyor, çöküyor, boğuluyor. “Aman boğulmasın, kurtaralım” derseniz kurtaramazsınız, boğuluyor. Burada yapılacak şey yeni bir ekonomi kurmaktır. Buzdolabı eskimiş, vazifesini yapmıyor, içindeki peynir çürüyor. O zaman buzdolabını çöpe atacaksın, yenisini koyacaksın. Üretim devrimi; Türkiye bir üretim devrimi eşiğine geldi. Mecburen bu olacak. Türkiye vatan bütünlüğünü sağlayacak; böyle mecburiyetler Türkiye’nin önünde duruyor. Bu aynı zamanda Türk milliyetçiliği için, Vatan Partisi için de tarihi bir fırsat. Atatürk, Osmanlı Devleti’nin bittiği, düşmanın vatanı işgal ettiği koşullarda büyük bir çözümle ortaya çıktı. Neden 30, 50, 80 sene evvel değil de orada çıktı? Çünkü o sistem bitmişti. Sistem bitince yenisi geldi. Muhyiddin Abdal’ın çok güzel bir deyişi vardır: “Eski çürüdü gitti, geldi yenisi yendi.” Orta çağ şairi, eski ile yeni arasındaki ilişkiyi şiirleştiriyor; eski yıkılıp çürüdükten sonra yenisi geliyor.

— Sayın Perinçek, teşekkür ediyorum.
— Biz teşekkür ederiz, sağ olun. Programımızın sonuna geldik. Buradan izleyicilerimizi saygıyla selamlıyoruz. Türkiye tarihi bir fırsat dönemine girmiştir. Önümüzde bir üretim devrimi ve vatan bütünlüğü meselesi var. Türkiye buradan başı dik, bağımsız ve üreten bir ülke olarak çıkacaktır. Tabii halkın, üreticilerin ve milli hükümetin kuruluşuyla.

— Evet, Sayın Genel Başkan tekrar teşekkür ediyoruz. Değerli izleyenler, programımızın sonuna geldik. Bir sonraki yayında görüşmek üzere, hoşça kalın.

Paylaş