Büyük milletimiz, iyi akşamlar. Hoş geldiniz. Çıkış Yolu programında bu pazartesiyle birlikteyiz. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek’le birlikte olacağız. Çıkış yolunda önemli konuları konuşacağız. Aydınlık Gazetesi editörü Nadir Temeloğlu da bizimle birlikte olacak, sorularımızı yöneteceğiz. Sizin sorularınıza da bakacağız ancak hızlı konuşuyorum çünkü bir açıklama var. Biliyorsunuz, Astana formatlı zirve Ankara’da devam ediyor. Şu anda bir basın açıklaması var, arkadaşlarımız hemen dönüyor, izliyoruz.
Yine inanıyorum; zirvede Suriye’de siyasi çözüm umutlarını yeşertecek önemli kararlar aldık. Suriye’nin toprak bütünlüğü ile siyasi birliğinin korunması hususunda hepimizin aynı hassasiyete sahip olduğunu bir kez daha teyit ettik, vurguladık. Sahada sükunetin tesisi, mültecilerin dönebileceği şartların oluşturulması ve ihtilafa siyasi çözüm bulunması için yürüttüğümüz çalışmaları gözden geçirdik.
İdlib’de tırmanan gerginlik, bugünkü görüşmelerimizin odak noktalarından biriydi. Nisan ayından bu yana İdlib’e yönelik kara ve hava operasyonlarında hayatını kaybeden sivillerin sayısı maalesef bine yaklaştı. Daha evvel defalarca yerinden yurdundan edilen yüz binlerce insan, saldırılar nedeniyle yeniden göç yollarına düştü. Türkiye olarak sınırlarımızın hemen bitişinde 4 milyon insanı etkileyecek yeni bir trajedi yaşanmasına seyirci kalamayız. Böylesi vahim bir gelişme sadece ülkemizi değil, bütün Avrupa’yı etkileyecektir.
Bugünkü görüşmemizde Soçi Mutabakatı’na dair yükümlülüklerimizi tekrar mütalaa ettik. Varılan mutabakatın tam manasıyla hayata geçirilmesinin ehemmiyetine dikkat çektik. Sivil halkın ve garantör ülkelerin sahadaki askeri personelinin güvenliği için somut önlemler alınması ihtiyacını vurguladık. Zirvede görüş birliğine vardığımız hususlar doğrultusunda, önümüzdeki günlerde bölgede hayırlı gelişmelerin yaşanacağını ümit ediyoruz.
Değerli basın mensupları, gündemimizdeki diğer önemli konu Anayasa Komitesi’nin teşekkülüydü. Anayasa Komitesi üyeleri ve usul kurallarının belirlenmesinde yapıcı ve esnek bir tutum sergiledik. Siyasi sürecin ilerletilmesi için gayret gösterdik. Nitekim ortak çabalarımızla komitenin oluşumuna ilişkin pürüzler giderilmiştir. Bugünkü istişarelerimizde usul kuralları konusunu da Birleşmiş Milletler ile eş güdüm halinde sonuçlandırarak Anayasa Komitesi’nin çalışmalarına bir an önce başlamasını sağlamayı kararlaştırdık.
Zirve kapsamında Fırat’ın doğusundaki durumu da istişare ettik. Hem toprak bütünlüğü hem de Türkiye’nin milli güvenliği bakımından kritik önem taşıyor. Hâlihazırda Suriye topraklarının dörtte birinden fazlası bölücü terör örgütünün işgali altında bulunuyor. Örgüt burada çocuk asker kullanmaktan halkı zorla silah altına almaya, etnik temizlik faaliyetinden insanların mallarını gasp etmeye kadar her türlü zulmü işliyor. Dün Çobanbey’de bir hastaneye düzenlenen kalleş saldırı bunun en son örneğidir.
Geldiğimiz nokta itibarıyla Suriye’de DAEŞ tehdidi artık ortadan kalkmıştır. Suriye’nin istikbali için en büyük tehdit kaynağı PKK ve onun uzantısı olan YPG/PYD’dir. Bu ülkedeki PKK/PYD varlığı devam ettikçe ne Suriye ne de bölgemiz huzura kavuşabilir. Sayın Ruhani’yi ve Sayın Putin’i Fırat’ın doğusunda güvenli bölge tesisinde gelinen aşama hakkında bilgilendirdim ve düşüncelerimi kendileriyle paylaştım. Suriye sınırımız boyunca bir terör oluşumuna rıza göstermeyeceğimizi kendilerine ifade ettim. Özellikle de burada bir mülteci şehrinin oluşabileceğini; mültecilerin konaklayabileceği, ekip biçebileceği bahçelerini yapmaları noktasında bir hazırlığın yapılmasının isabetli olacağını anlattım.
Nihai hedefimiz, Suriye’nin kuzeyinde bir barış koridoru tesis ederek ülkenin bölünmesini engellemektir. Bunun için şayet Amerika ile iki hafta içinde arzu ettiğimiz sonuca ulaşamazsak, kendi harekât planımızı uygulamaya başlayacağımızı her iki dostumuza da anlattım.
Değerli basın mensupları, Suriye’deki çatışma ortamından kaçan 3,6 milyon insana ev sahipliği yapan bir ülkeyiz. Bu konuda gerçekten büyük fedakârlıklarda bulunduk, hâlen de bulunuyoruz. Krizin ilk anlarından itibaren göç meselesine çözüm yolunun Suriye topraklarının içinde aranması gerektiğini ifade ettik. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtlarıyla terörden arındırdığımız 4 bin kilometrekarelik alana dahi şimdiye kadar üç yüz altmış bin mülteci geri döndü. Bu insanlar şimdi kendi topraklarında huzur içinde yaşıyor, çocuklarını okula gönderiyor, temin ettiğimiz sağlık hizmetlerinden yararlanıyor. Türkiye’nin sığınmacı yükünü tek başına taşıyamayacağı ortadadır. Ülkemizin yeni bir göç akınını kaldırması da zaten mümkün değildir. Artık Suriyelilerin ülkelerine güvenli ve gönüllü bir şekilde geri dönüşlerine yoğunlaşmamız gerekiyor.
Fırat’ın doğusundaki barış koridoru mülteciler için de korunaklı bir liman olacaktır. Ülkemize sığınan en az 2 milyon Suriyeli kardeşimizin bu bölgeye yerleştirilebileceğini düşünüyoruz. Hatta bu hattı Deyrizor, Rakka taraflarına kadar indirebilirsek, geri dönecek sığınmacı sayısı 3 milyonu aşabilir. Böylece Türkiye başta olmak üzere, ülke dışında olan Suriyelilerin önemli bir bölümünün kimseye yük olmadan kendi topraklarında yaşamalarını temin edebiliriz. Geri dönecek Suriyeli kardeşlerimiz için bu bölgelerde uluslararası toplumun desteğiyle yeni yerleşim alanları inşa edilmesi de mümkündür. Türkiye olarak bu konuda gereken her türlü sorumluluğu almaya hazırız. Hem Rusya ve İran’la hem de uluslararası toplumun diğer üyeleriyle Suriyeli mültecilerin gönüllü geri dönüşü için çalışmak istiyoruz. Bu çerçevede yakın zamanda önemli bir adım attık; Irak, Lübnan ve Ürdün’le birlikte Suriyeli mültecilerin geri dönüşüne dair uluslararası bir konferans düzenlenmesi için girişim başlattık. Tüm dostlarımızın bu girişime destek vermesini bekliyoruz.
Bu düşüncelerle Ankara zirvesinin Suriye’de barış, güvenlik ve istikrarın tesisine katkıda bulunmasını temenni ediyorum. Bu vesileyle bir sonraki zirve toplantımıza önümüzdeki aylarda İran’da ev sahipliği yapma arzusunu bizlerle paylaşan Sayın Ruhani’ye bir kez de sizlerin huzurunda teşekkür ediyor ve sözü kendilerine bırakıyorum.
***
(Sayın Ruhani’nin konuşması:)
Bugün Türkiye’nin ev sahipliğinde Sayın Erdoğan ile gerçekleştirdiğimiz toplantı oldukça faydalı ve yapıcıydı. Bu zirve, Suriye sürecindeki bütün faaliyetleri bir kez daha gözden geçirmemize ve değerlendirmemize imkân tanıdı. Ne mutlu ki üç ülke, neredeyse bütün konularda, özellikle de Suriye ile ilgili görüş birliği içindedirler. Hepimiz Suriye’nin toprak bütünlüğü ve üniter yapısı konusunda aynı görüşe sahibiz. Aynı şekilde Suriye’nin iç işlerine yabancı ülkelerin müdahale etmesine karşıyız. Özellikle de meşru devletin daveti olmadan orada bulunan güçlere karşıyız ki bunların başında Amerika gelmektedir. Amerika bu süre zarfında ya teröristleri desteklemiştir ya da Suriye’de yersiz müdahalelerde bulunmuştur. Son derece tehlikeli hedefleri gözetmektedirler; Suriye’yi bölmeye çalışmaktadırlar. Amerika’nın bu tutumu hiçbir bölge ülkesi için kabul edilebilir değildir.
Amerika’nın kötü niyeti, Suriye’nin bir bölümünü, yani Golan Tepeleri’ni bir saldırgana bağışlamasından bellidir. Bu, tarihi açıdan acayip bir durumdur. Bir ülke, başka bir ülkenin işgal altındaki toprağını bir başkasına bağışlıyor ve hiçbir yasal izin alma gereği duymuyor. Bu, Amerika’nın Suriye halkına ve devletine karşı kötü niyet taşıdığının en belirgin örneğidir. Aynı şekilde İsrail’in gündelik müdahalelerini görüyoruz; günahsız Suriye halkını bombaladığını ve Suriye’nin altyapısını yok ettiğini izliyoruz. Bu durum Suriye’nin milli egemenliğiyle zıtlık içermektedir. Biz her üç ülke olarak Suriye’nin yasal egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı duyuyoruz.
Üç ülkenin liderleri olarak terörizmle mücadelenin devam etmesi gerektiğini savunuyoruz. Hâlâ İdlib’de terörist örgütler bulunmaktadır ve ne yazık ki son aylarda El-Nusra gibi terör örgütlerinin varlığı bu bölgede daha güçlü hâle gelmiştir. Ne zamana kadar Suriye halkı bu teröristlerin bölgeden çıkmasını, yok olmasını bekleyecek? Halkın 9 senedir eziyet çekmesi yeterli değil midir? Hepimiz bu teröristlerin hangi ülkelerin paralarıyla desteklendiğini, bugün kimlerin silah verdiğini biliyoruz. Dolayısıyla İdlib’deki teröristlerle mücadele etmeli ve Suriye devletine yardımcı olmalıyız.
Aynı şekilde Fırat’ın doğusu konusunda da Amerika’nın hâkimiyeti altındaki bölgelerde bazı terör gruplarının olduğunu biliyoruz. İkinci bir konu da Sayın Erdoğan’ın vurguladığı mültecilerin geri dönüşü meselesidir. Onlar kendi evlerine dönmek istemektedirler. Bizim bu konuda tecrübemiz var; 8 yıllık Irak Savaşı’nda ve 40 yıldır ülkemizde yaşayan 3 milyondan fazla Afgan mülteci üzerinden bu zorlukları biliyoruz. Mültecilerin kendi tarlalarını ekmek, bahçelerine ve ağaçlarına dönmek istediklerini biliyoruz. Biz bütün bir Suriye’yi güvenli hâle getirmeliyiz ki Suriye halkı evlerine dönebilsin. Suriye’nin yeniden yapılanmasına yardımcı olmalı ve zorluk çeken Suriye halkına destek vermeliyiz.
Ben bir kez daha Sayın Erdoğan’a ve Türkiye Cumhuriyeti hükümetine bu zirve için teşekkür ediyorum. Astana sürecinin devam etmesinden ve Anayasa Komitesi’nin hayata geçmesinden büyük mutluluk duyuyorum. Anayasa’nın bir an önce yeniden düzenlenmesini umut ediyorum. Irak ve Lübnan’ın gözlemci olarak Astana sürecine katılmasını olumlu buluyorum. 6. zirve toplantısına İran’da ev sahipliği yapmayı bekliyor, Türkiye ve Rusya’ya teşekkür ediyorum.
***
(Sayın Putin’in konuşması:)
Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan, Sayın Cumhurbaşkanı Ruhani, değerli meslektaşlarım, hanımefendiler ve beyefendiler; Suriye krizinin çözümüne yönelik 5. zirve çok başarılı ve verimli bir şekilde gerçekleştirildi. Kabul ettiğimiz bildiri, Suriye’de kalıcı barışın tesis edilmesi için ilgili modelleri yansıtmaktadır. Buna sadece siyasi ve diplomatik yöntemlerle ulaşmak mümkün olacaktır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararı temelinde, garantör ülkeler olarak Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve egemenliğini destekliyoruz.
Öncü görevlerimiz arasında öncelikle Suriyeliler arasında siyasi diyaloğun hızlandırılması var. Bu yönde uzman düzeyinde toplantılar düzenli olarak sürdürülecektir. Önümüzdeki toplantı Ekim ayında Nur-Sultan’da yapılacaktır. Suriyeliler kendi devlet yapılarını belirlemelidir. Geçen yıl Soçi’de Suriye Ulusal Diyalog Kongresi yapılmıştır. Bu toplantıdan sonra Anayasa Komitesi’nin oluşumu konusunda karar alınmıştır. Üç ülkemizin diplomatları titiz bir çalışmayla listeyi oluşturdular ve usul kuralları konusunda çalışma yaptılar. Anayasa Komitesi’nin listesi onaylanmıştır; artık bu komite Cenevre’de hızlıca çalışmaya başlamalıdır. Biz buna her türlü desteği vermeye hazırız. Bu süreç, Suriye’de barışa ve istikrara katkı sağlayacak, aynı zamanda Şam’ın Arap ülkeleriyle ilişkilerini iyileştirerek Suriye’nin tekrar Arap Birliği’nin tam üyesi olmasını mümkün kılacaktır.
Bugün özellikle Suriye topraklarında terörle mücadeleyi görüştük. İdlib’deki durum endişe verici; bu bölge neredeyse tam olarak El-Kaide bağlantılı grupların kontrolündedir. Buna seyirci kalamayız. Dolayısıyla Sayın Erdoğan ve Sayın Ruhani ile İdlib bölgesinde gerginliğin azaltılması için ilave adımlar konusunda mutabık kaldık. Terör tehdidini yok etmek için Suriye ordusuna kısıtlı hareketlerde destek vereceğiz; zira mutabakatlarımız terör örgütlerini kapsamamaktadır. Ancak sivil halkın zarar görmemesi için her türlü adımı atmaya hazırız.
Suriye’nin kuzey ve doğu bölgesindeki durum da bizi endişelendiriyor çünkü orada IŞİD hücreleri aktif hâle gelmektedir. O bölgede istikrarın sağlanması, bölgenin Suriye hükümetinin kontrolüne geçmesiyle mümkün olacaktır. Suriye’nin yeniden imarı için yardım sağlıyoruz. Geçen yıldan itibaren 390 bin mülteci Suriye’ye döndü, 1,3 milyon yerinden edilmiş kişi evlerine kavuştu. Suriye’nin ekonomik ve sosyal tesislerinin onarılması süreci başlamıştır. Ancak Suriye devletinin karşı karşıya olduğu sorunların ölçeği o kadar büyük ki, sadece uluslararası yardımlarla yeniden tesis edilmesi mümkündür. Uluslararası toplum barışı sağlamak isterse yardım sağlamalıdır.
Bu zirve kapsamında Sayın Erdoğan ve Sayın Ruhani ile ikili görüşmeler yaptık. Sayın Erdoğan ile Rusya-Türkiye arasındaki ekonomik iş birliğimizin önemli maddelerini değerlendirdik. İlişkilerimizin bütün alanlarda hızlıca geliştiği konusunda hemfikiriz. Geçen sene ticaret hacmimiz 25 milyar doları aşmıştır. Enerji alanında stratejik nitelikli projeler; Akkuyu Güç Santrali ve TürkAkım doğal gaz boru hattından bahsediyorum. Askeri-teknik alandaki iş birliğimiz pekiştirilmektedir; S-400 hava savunma sistemi ile ilgili sözleşme uygulanmaktadır. İnsani ve kültürel alanda iş birliğimizi derinleştiriyoruz; karşılıklı kültür ve turizm yılında yeni bir rekora imza atarak Türkiye’ye 6 milyondan fazla Rus turistin gelmesini bekliyoruz.
Sayın Ruhani ile görüşmemizde ise Rusya ve İran arasındaki enerji, sanayi ve ulaşım alanlarındaki iş birliğini değerlendirdik. Büyük projelerin hayata geçirilmesi konusunda mutabakata vardık. Ticarette milli paraların daha fazla kullanımı konusunda anlaştık. Uluslararası konuları da değerlendirdik; İran ile Kapsamlı Ortak Eylem Planı’nın sürdürülmesini konuştuk. ABD’nin çekilmesinden sonra bu planın hâlen yaşanabilir olduğunu düşünüyoruz. Uygulaması ne kadar zor olursa olsun bu plana alternatif yoktur. Kanaatimiz bu yönde; planın tam olarak uygulanması için her türlü adımı atmaya hazırız ve atıyoruz. Bu plana katılan ülkelerle ve ABD’yle istişarelerimizi sürdürüyoruz. İran tarafıyla her düzeyde siyasi diyalogumuz var. Son olarak Sayın Erdoğan’a, Sayın Ruhani’ye ve bütün Türk ve İranlı meslektaşlarımıza çok kapsamlı, verimli müzakerelerden dolayı teşekkür etmek istiyorum. İnanıyoruz ki bugün ulaştığımız neticeler, Suriye’nin barışa ve istikrara kavuşturulmasına katkı sağlayacaktır. Teşekkür ederim.
Değerli arkadaşlar, şu anda alfabetik sıraya göre önce İran basın mensuplarından bir arkadaşımızın soru sorma hakkı var. Ardından Rusya, en son olarak da Türkiye Cumhuriyeti basın mensupları için soru düzenlemesini yaptık. Önce İran’dan başlayalım. Buyurun.
(Soru: Sayın Putin’e yöneltmek istiyorum. Amerika’nın Suriye’deki varlığını göz önüne alırsak, sizin bu varlıkla ilgili görüşünüz nedir?)
Astana süreci içinde hem güvenlik konularını inceliyor ve takip ediyoruz hem de insani yardım süreçlerini konuşuyoruz. Mültecilerin geri dönüşü, ülkenin yeniden yapılandırılması ve siyasi gelişmeler de gündemimizde. Bu konuda iki önemli temel konu mevcut. Birincisi; anayasanın reforma edilmesi, yeniden gözden geçirilmesi ve bunun nasıl olacağı, bu komitenin nasıl kurulacağı önemliydi. Bu konuda çok fazla görüşme yaptık. Soçi’den bu yana hem hükümetten hem de muhaliflerden temsilciler katıldı. Bugün bu komite tamamen oluşmuş durumda. Umuyoruz ki bir an önce çalışmalarına başlayacak ve uygun bir zamanda anayasa revizyonunu sonlandıracaklardır.
Siyasi gelişme sürecinde ikinci konu seçimlerdir. 2020-2021 yıllarına kadar Suriye’de seçim için uygun atmosferin oluşmasını umuyoruz. Dolayısıyla biz hem siyasi ve insani gelişmeler hem de terörizmle mücadele konularında eş zamanlı olarak faaliyetlerimizi sürdüreceğiz. Şundan hareket ediyoruz: Anayasa komitesinin çalışmaları, Suriye’de istikrarın sağlanmasına son derece önemli bir katkı sağlayacaktır. Uzun zamandır tekrarlıyoruz ki siyasi süreç dışında herhangi bir alternatif yok. Sayın Ruhani ve Sayın Erdoğan, Anayasa Komitesi’nin oluşumu için muazzam bir katkı sağladılar. Suriye Hükümeti ve muhalefetiyle çalışma yaptık. Sayın Erdoğan, son bir adayın isminin listeye eklenmesi sürecinde çok aktif bir çalışma yürüttü. Ancak usul kuralları konusunda da anlaşmamız lazım. Üçüncü konu ise; bu sürece katılan Suriyeliler, yani Anayasa Komitesi üyeleri, dış güçlerin baskısını görmemelidir. Onlar gönüllü bir şekilde pozitif sonuca varmak için çalışmalıdır. Biz de garantör ülke olarak katkı sağlayacağız.
ABD güçlerinin Suriye’de bulunmasına gelince; onlar orada gayrimeşru ve illegal bir şekilde bulunuyorlar. Herkes bunu biliyor. ABD Başkanı Sayın Trump’ın aldığı çekilme kararının tam olarak uygulanacağını umuyoruz.
Değerli arkadaşlar, Anayasa Komitesi’nin oluşumuna dair çalışmanın başarıyla tamamlanması ve bir kişiyle ilgili olan olumsuzluğun giderilmesiyle, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Suriye Özel Temsilcisi Pedersen’in gayretlerine verilen destekle, inanıyorum ki usul kuralları da süratle neticelenecek ve Cenevre’de komite çalışmaları başlayacaktır. Artık pürüz kalmadı diyebilirim. Ortak yaklaşımımız da zaten budur.
(Soru: Suudi Arabistan’daki Aramco tesislerine yapılan saldırı hakkında ne düşünüyorsunuz? Rusya petrol piyasasının etkilenmesiyle ilgili nasıl bir tavır alacak ve tesislerin onarımı için yardım yapacak mı?)
Anayasa komitesiyle ilgili olarak yakın gelecekte işlerine başlamaları için uygun bir ortam hazırlanacaktır. Ancak bu çok ince bir süreç. Anayasanın revize edilmesi; hak sahibi olan herkesin, Suriye’deki farklı etnik grupların, hükümetin ve muhaliflerin görüşlerinin adilane bir şekilde göz önüne alınmasını gerektirir. Üç ülke ve Birleşmiş Milletler olarak buna katkı vermemiz gerekiyor.
İnsan yapımı tesislere yönelik saldırı konusuna gelince; soru petrolle ilgili olsa da ben bölgenin güvenliğini ve istikrarını daha önemsiyorum. Bunun kökeni Yemen’e yapılan saldırılara dayanıyor. Neden her gün Yemen’in bombalandığını, neden viraneye çevrildiğini saldırganlara sormak lazım. Yemen halkı, meşru savunma haklarını kullanıyor. Temel çözüm yolu, bu saldırılara son verilmesidir. Eğer Astana süreci Yemen için bir model olabilse, bölge ülkeleri barışı geri getirmek için çaba gösterebilir. Güvenlik sağlandığında petrol de güven içinde ihraç edilecektir.
Suudi Arabistan’daki tesislere yapılan saldırı bugün gündeme gelmedi ama pozisyonumuzu biliyorsunuz; Yemen’de ciddi bir insani felaket var. Biz herkese yardım etmeye hazırız. Krizin çözülmesi için taraflar arasında diyalog kurulmalıdır. Kur’an-ı Kerim’de belirtildiği gibi; “Siz düşmandınız ama Allah gönüllerinizi barıştırdı.” Bu sözlerden hareket etmeliyiz. Yemen halkına katkı yapmaya hazırız. Suudi Arabistan da kendi güvenliğini sağlamak için -İran meslektaşımızın bizden S-300, Sayın Erdoğan’ın S-400 aldığı gibi- benzer adımlar atabilir.
(Sayın Erdoğan’ın konuşması:)
Süreçle ilgili olarak; Cenevre süreci bu işin belirleyicisidir. Hızlandırmak üç ülke olarak bizim amacımızdır. Yemen’in yerle yeksan olmasının müsebbibi kimlerdir? Üzerinde durulması gereken asıl konu budur. Yemen kendi ayakları üzerine kalkabilecek bir altyapıya sahip değil. Gelişmekte olan ülkeler olarak Yemen’e ve aynı zamanda Suriye’ye, Filistin’e ne yapabiliriz, bunu düşünmeliyiz. Maalesef Müslüman Müslümanla uğraşıyor. Sayın Putin’in hatırlattığı gibi, “İnananlar kardeştir” hükmüyle hareket etmeliyiz.
(Soru: Güvenli bölge konusunda liderlerin görüşü nedir? Esad rejimi tarafından ilan edilen genel af, siyasi çözüme katkı sağlar mı?)
Bütün devletler, Türkiye dahil, kendi milli güvenliklerini koruma hakkına sahiptir. Hepimiz Suriye’nin toprak bütünlüğünden yanayız ve bunu destekliyoruz. Güvenlik konuları çözüldüğünde yabancı unsurların Suriye’den çekilmesi sağlanacaktır.
Güvenli bölge ile ilgili olarak; “Barış Koridoru” da denilen bu bölgede, Sayın Trump’ın ifadesiyle yaklaşık 30 kilometre derinliğinde bir alan kastediliyor. 911 kilometrelik sınırımızda şu anda 3,6 milyon Suriyeli var. Bugüne kadar mülteciler için 40 milyar doları aşan bir harcama yaptık. Uluslararası toplumdan gelen destek ise sadece 7 milyar avro civarında. Biz bu güvenli bölgede konutlar inşa edelim istiyoruz. 200-250 metrekare kapalı alanı olan, yanında ekip biçebilecekleri arazileriyle, okuluyla, hastanesiyle bir yaşam alanı kurmayı hedefliyoruz. Bu konuda Merkel, Macron, Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve Ruhani ile görüştüm. Uluslararası bir destek kampanyasına da dönüşebilecek bu inşa ve ihya hareketiyle, insanları çadır kentlerden kurtarıp kendi topraklarına taşımayı amaçlıyoruz. Temennim, bu konuda mutabakat sağlanarak adımların bir an önce atılmasıdır. Şimdi kısa bir ara vereceğiz. Aradan sonra “Çıkış Yolu” programında, Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’in değerlendirmelerini sizlere aktaracağız. Kısa bir ara rica ediyoruz, hemen döneceğiz efendim.
Evet değerli izleyiciler, bugün “Çıkış Yolu” programına biraz gecikmeli başlıyoruz. Aslında bir toplantı vardı ve programımız aynı zamanda haber programı niteliği de taşıyor. Son derece önemli bir zirve olan, Ankara’da gerçekleşen Astana formatlı zirveyi Sayın Doğu Perinçek ile birlikte stüdyoda izledik, notlarımızı aldık. Şimdi kendisine sorularımızı yönelteceğiz. Hoş geldiniz Sayın Doğu Perinçek. Programı, Aydınlık Gazetesi editörlerinden Nadir Temeloğlu ile birlikte yürüteceğiz.
Sayın Başkan, bu Ankara Zirvesi’ni nasıl değerlendiriyorsunuz? İlk olarak genel bir çerçeve çizer misiniz?
Sayın Doğu Perinçek: Bu Ankara Zirvesi’nin, yani Sayın Ruhani, Sayın Putin ve Sayın Erdoğan’ın katıldığı zirvenin en önemli ürünü şudur: Suriye ordusunun teröre karşı mücadelesini desteklediklerini ifade ediyorlar ancak sivil halkın zarar görmemesine de dikkat çekiyorlar. Beşar Esad yönetiminin Suriye’yi bütünleştirmek için askeri güç kullanması bu zirvede kabul görmüş durumda. Türkiye’nin de bunu kabul etmesi çok önemli. Hem Sayın Tayyip Erdoğan’ın hem de Sayın Putin’in açıklamasında bu vurgu vardı. Ruhani’nin konuşmasında da buna bakmak lazım, belki çeviri hatası olmuş olabilir ancak Suriye devletinin kendi topraklarını silah kullanarak birleştirme hakkını Türkiye bu zirvede kabul etmiş oldu. Yazılı bildiride bunun nasıl yer alacağını bekliyoruz; bence bu, toplantının en önemli olayı.
Bazı görüş farklılıkları da sergilendi. Fırat’ın doğusuna yönelik vurgular ve Anayasa Komitesi kurulması her üç tarafta da var. Ancak Sayın Erdoğan; Suriye’nin kuzeyinde bir “barış koridoru” oluşturarak göçmenleri oraya nakletme planını öne çıkarıyor. Ruhani ise bu koridor ifadesini telaffuz etmedi; Suriye’nin toprak bütünlüğünü savundu. Türkiye, başka bir devletin toprakları üzerinde bir koridor açılmasını kabul eder mi? Etmez. Kimsenin de bunu kabul etmesini beklememek lazım.
Diğer bir ayrılık noktası ise terörle mücadele. Sayın Erdoğan, “DAEŞ’le mücadele adı altında bölücü terör örgütünün desteklenmesini kabul edemeyiz” diyerek PKK ile iş birliğine vurgu yaptı. Ruhani ise İdlib’de teröristleri kimin desteklediğini bildiklerini belirterek Türkiye’yi itham eden bir ifade kullandı. Putin ise İdlib’deki duruma kayıtsız kalamayacaklarını belirterek Ruhani’ye daha yakın bir duruş sergiledi.
Sayın Temeloğlu: “Barış koridoru” konusuna tekrar dönersek; Erdoğan bunu sadece askeri değil, ekonomik bir bölge olarak da kurguluyor. Ancak burada bir hukuk meselesi var. Suriye devletinin egemen olmadığı bir toprak parçası mı oluşuyor? Bu durum, Suriye’nin toprak bütünlüğü ile nasıl bağdaşır?
Sayın Perinçek: Çok haklısınız. “Barış koridoru” dediğiniz zaman orada kim egemen olacak, hangi hukuk geçerli olacak? Suriye’nin hukuku geçerli olmayacaksa orada bir devletçik kuruyorsunuz demektir. Bu da sonuçta Amerika’nın işine yarar, Barzanistan’a benzeyen bir durum oluşur. Bizim zaten Barzanistan’a karşı olduğumuz bir gerçek. Bu nedenle barış koridoru tezinin sürdürülebilir olduğunu düşünmüyorum.
Programın ilerleyen dakikalarında, yayımlanan ortak bildiri üzerinde de konuştuk. Bildiride doğrudan bir askeri harekat vurgusu olmasa da, egemenlik ve toprak bütünlüğüne yapılan atıflar, Suriye’nin bu hakkını dolaylı yoldan teyit ediyor. Ancak bildirinin yedinci maddesinde “Suriye ihtilafına askeri çözüm getirilemeyeceğine” dair ibare, Sayın Putin’in sözlü açıklamalarıyla bir çelişki barındırıyor. Diplomatik dille bu gerilimi yönetmeye çalıştıklarını görüyoruz. Bu yedinci maddedeki “askeri çözüm getirilemeyeceği” vurgusu bir anlamda çelişiyor. Yani orada… Evet, çelişiyor. Şimdi bu metni bir ara verildiğinde gözden geçirelim. Hepimiz okuyalım ve tekrar değerlendirelim. Bir toplantı için çok aşırı uzun bir metin. Gerçekten, özellikle az önce bahsettiğiniz yedinci madde… Evet, “Suriye ihtilafına askeri çözüm getirilemeyeceğine ve ihtilafın yalnızca Suriyelilerin öncülüğünde ve sahipliğinde…”
Acaba burada “yabancı askeri çözüm” mü kastediliyor Sayın Başkan? Suriye ihtilafına askeri çözüm getirilemeyeceğini söylüyorlar, ama Putin “Suriye’nin burada asker kullanarak bu olayı çözmesini destekliyoruz” dedi. Bunu üçü adına söyledi. “İhtilafın yalnızca Suriyelilerin öncülüğünde ve sahipliğinde, Birleşmiş Milletler’in kolaylaştırıcılığında, Güvenlik Konseyi’nin kararıyla uyumlu siyasi süreç yoluyla sona erdirilmesi” deniliyor. Yani Suriye silah kullanarak değil, siyasi süreçler yoluyla işi bitirsin, deniyor. Bir tek “Suriye’nin öncülüğünde bu iş olur” ifadesi var. Yani burada Suriye’nin de asker kullanmasına karşı bir ifade var. İkinci madde ile yedinci madde arasında çelişkiler var. Sanki herkes ağırlığını koymuş, herkes bir maddeye kendi görüşlerini yansıtmış gibi bir manzara ortaya çıkıyor.
Ancak süreç genel olarak çok olumlu. Türkiye, İran ve Rusya’nın bir araya gelip Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunan bir tavra girmeleri çok olumlu. Zaten Suriye de bu süreci çok iyi anladı ve iki gün önce af çıkardı. Belki burada şuna da gönderme yapılabilirdi: “Suriye Devleti’nin çıkardığı af yasasını üç devlet olumlu karşılamaktadır.” Ancak bunu olumlu karşıladığınız an, Türkiye’nin himayesindeki güçlerin de silahlarını bırakması gerekir. Suriye’deki Af Kanunu’na göre üç ay içinde başvurulması gerekiyor; dışarıdan gelenlerin ise dört ay içinde. Şimdi Türkiye’nin bir karar vermesi lazım: Ya “Gidin silahlarınızı teslim edin ve af yasasından yararlanın” diyecek ya da “Silah bırakmayın” diyecek. O zaman Türkiye hangi konuma düşer? Mızıkçı ve şiddeti kışkırtan bir konuma düşer. Çünkü halihazırda af çıkaran bir Suriye devleti var.
Beşinci maddeye gelince; bu arada Suriye Devleti’nin dün Dışişleri Bakanlığı imzasıyla Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği’ne yolladığı mektup çok önemli. O mektupta Suriye; SDG adı altındaki, PKK ve YPG/PYD önderliğindeki güçlerin terörist olduğunu, Amerika ve İsrail’in hizmetinde bulunduğunu ve Suriye’nin bunları temizleyeceğini belirtiyor. PKK’nın terörist olduğunu, YPG/PYD ve çatı örgütü olan SDG’nin sadece bir kamufle aracı olduğunu açıkça vurguluyorlar. Bunu sadece basın toplantısıyla değil, uluslararası hukuka geçecek şekilde Birleşmiş Milletler’e mektup yollayarak yapıyorlar. Türkiye’nin bu cesur ve yapıcı adımı görmesi lazım.
Bu durum Türkiye’ye altın tepside sunulmuş bir fırsattır. Türkiye’nin sorunu şu: Artık “Türkiye” değil “Tayyip Erdoğan yönetimi” demem gerekiyor, çünkü Türkiye’den ayrılan bir tavır görüyoruz. Türkiye geçmişte birtakım terör örgütlerini örgütledi, silah verdi. Şimdi karşı taraf “Biz bunları affediyoruz” diyor. Türkiye bir yükten kurtuluyor; daha ne istenebilir? Karşılığında “Ben oradan PKK’yı temizleyeceğim” diyorlar. Bunlar çok önemli ve cesur adımlar. Burada Tayyip Erdoğan’ın manevra yapabileceği veya yapıcı olmayan bir tavra girebileceği bir alan da bırakılmamış durumda.
Peki, Türkiye açısından bir tezatlık oluşturur mu? Türkiye önceki Zeytin Dalı ve Fırat Kalkanı operasyonlarında ÖSO’yu etkin olarak kullandı. Şimdi önünde Fırat’ın doğusu var. Eğer Amerika iki hafta içinde gereklilikleri yerine getirmezse Türkiye oraya girecek. Ancak Suriye af çıkardı. Türkiye elindeki ÖSO gibi gruplara “Silah bırakın” derse, operasyon gücü zayıflar mı?
Türkiye’nin gücü neden zayıflasın? Siz ÖSO’yu ne zamana kadar silahlı olarak tutacaksınız? Burada Türkiye devleti ile Tayyip Erdoğan yönetimini ayırmak lazım. Suriye’de devletin ordusu dışında bir silahlı güç olamaz. Biz Türkiye’de, devletin güvenlik kuvvetleri dışında PKK gibi bir silahlı gücün olmasını kabul ediyor muyuz? Bir ülkede iki tane silahlı güç olmaz; olursa aralarında savaş çıkar. “ÖSO’yu sürekli silahlı güç olarak tutacağım” demek, “Suriye’yi böleceğim, orada istikrarsızlık ve karışıklık yaratacağım” demektir.
Türk devleti büyük ve güçlü bir devlettir, sözünde durmalıdır. Suriye’nin af yasası, Türkiye’ye “Size hiçbir problem çıkmayacak; gidin silahınızı bırakın, Suriye’nin toprak bütünlüğü içinde yerinizi alın” deme fırsatı veriyor. Bunu yapmayıp silahlı güçleri orada tutmaya devam etmek, “Ben Suriye’yi böleceğim” demekten başka bir anlama gelmez. Bunu ne Türk milletine, ne Arap halklarına, ne İran’a, ne Rusya’ya ne de dünyaya kabul ettirebilirsiniz. Bu, Türkiye’yi İran ve Rusya karşısında yalnızlaştıran bir olaydır.
Diğer yandan Astana süreci 3’ten 5’e çıktı; Lübnan ve Irak gözlemci olarak katıldı. Bu, yavaş yavaş bir Batı Asya Birliği’ne doğru gidişin işaretidir. Rusya, Türkiye, İran, Irak, Lübnan… Geriye bir tek Suriye kalıyor ki o da Lübnan üzerinden sürece dolaylı olarak dahil.
“Suriye’de güvenli bölge” meselesine gelince; ben öyle bir tanım yapmam. “Güvenli bölge” tanımının kendisi bizim amacımıza aykırı. Biz şu tanımı yapmak zorundayız: Suriye devleti, toprak bütünlüğünü sağlar, egemenlik haklarını hayata geçirir ve kendi topraklarını silah kullanarak birleştirme hakkına sahiptir. Tıpkı Mustafa Kemal’in İzmir’e, Maraş’a, Kars’a girmesi gibi. “Güvenli bölge” bence Suriye’nin egemenliğine dirsek atan bir olaydır. Sadece Amerika’yı PKK’ya karşı bir girişime zorlamak için taktik bir unsur olarak kullanılabilir. İki hafta sonra Amerika taahhüdünü yerine getirmezse Türkiye Fırat’ın doğusuna hareket yaparsa, o zaman bu “güvenli bölge” anlaşmasının da yerle bir olduğunu göreceğiz.
Bölge ülkeleri bu duruma ne der? Bence gizliden alkışlarlar. Bugün İran’ın Türkiye’ye bir noktada itirazı oldu; Sayın Ruhani, “Suriye’nin davet ettiği güçler yasaldır” dedi. Yani Suriye’nin davetiyle orada olan Rusya ve İran yasaldır, ancak Türkiye’nin orada olması tartışmalıdır. Yine de Amerika ve İsrail koridorunu yarmak için yapılan operasyonlar hoş karşılandı veya fazla itiraz edilmedi. İdlib ile ilgili anlaşmalar da Türkiye’nin varlığını hukuki olarak kabul ediyor. Sonuçta hepsi, yabancı askeri güçlerin bölgeden çıkması gerektiği vurgusunu yapıyor. Beşinci madde de tamamen Türkiye’nin kaygılarına cevap veriyor; PKK’nın kurmak istediği kantonlara ve bölücü gündemlere karşı duruyor. Bu, Türkiye’nin önerdiği ve çok doğru olan bir maddedir.
Vatan Partisi’nin açıkladığı beş maddelik “Suriye ile Dostluk Programı”na gelince; içinde af vardı, PKK’ya yönelme vardı. Suriye, üçüncü zirveden önce yaptığı afla aslında bizim söylediğimiz noktaya geldi. Biz bu planı partimiz olarak formüle edip ilan ettik ve ilan etmeden önce de Suriye Devleti’ne ilettik. Onlar “Bu plan son derece doğru” diyerek kabul ettiler. İran Büyükelçisi de iki defa ziyaretime geldiğinde kendisiyle bunu paylaştım. O da İran devleti ile görüşerek bu planı oldukça isabetli ve uygulanabilir bulduklarını ifade etti. Henüz bir ay bile olmadı; 20-25 gün önce Kavagebyan başkanlığındaki İran Meclis Heyeti Ankara’da beni ziyaret ettiğinde bu 5 maddelik planı konuştuk. Sayın Kavagebyan ve 6 kişilik heyeti, genel merkezimizde gerçekleştirdiğimiz bu ziyarette, İran devleti olarak planı kabul ettiklerini belirttiler. Ben de bu planı Rusya’ya kendi elimle yazıp gönderdim; Rusya da bu planı savunmaya başladı.
Sizin belirttiğiniz üçüncü madde, aslında Irak’ın da dahil olduğu bir bildiriye dönüşüyor. Şimdi duruma bakalım: Türkiye’nin koruması altındaki gruplar silahlarını bırakacaklar. Henüz bu konuda soru işaretleri var. İkincisi, Suriye yönetimi silah bırakan bu grup mensupları için bir af çıkardı. Üçüncüsü, terör örgütleri temizlenecek. Suriye, bugün Birleşmiş Milletler’e yolladığı mektupta bunu açıkça kabul etti. Ayrıca Suriye’nin toprak bütünlüğü sağlandığında, Türkiye’de bulunan Suriyeli göçmenler vatanlarına dönebilecekler. Doğru olan budur. “Barış koridoru” gibi suni çözümler yerine, bırakalım insanlar kendi yurtlarına dönsünler; zaten af yasası ile hapse atılma veya cezalandırılma gibi endişeleri de ortadan kalktı.
Beşinci maddeye gelince; dört maddelik bu plan uygulandığında Fırat’ın batısında bir ittifak oluşuyor. Türkiye, Suriye, Irak, İran ve Rusya; hatta Lübnan da dahil olmak üzere bu ittifak öyle bir güç teşkil ediyor ki, Amerika Birleşik Devletleri Fırat’ın doğusundan bavulunu toplayıp gitmek zorunda kalacaktır. Putin’in de ifade ettiği gibi, Trump yönetimi bölgeden çekileceklerini söylüyor. Biz öyle bir güç birliği oluşturuyoruz ki, Amerika “hadi eyvallah” demek durumunda kalacak.
Vatan Partisi olarak Suriye’ye bir heyet gönderme kararımıza gelince; bizim için esas iş artık Türkiye’dedir. Bizim Suriye’de yapacağımız, beşer eseri görüşmekten ziyade, Türkiye’deki vatansever güçleri ve AK Parti dahil tüm yönetimi bu birinci maddeyi uygulamaya davet etmektir. Türkiye’nin himayesindeki silahlı gruplar af yasasından yararlanıp silahlarını bırakmalıdır. Bu olduğu an PKK biter, Mehmetçik cenazeleri gelmez ve Kandil beyaz bayrak çeker. Türkiye’nin kendi ordusu ve polisi varken, başka bir silahlı güce ihtiyacı yoktur. Başka devletler Türkiye’de PKK gibi silahlı grupları beslese bunu kabul edebilir miyiz? Türkiye de bu hatadan dönmelidir.
Bu fırsat Tayyip Erdoğan yönetimi tarafından değerlendirilmezse, Türkiye çok zor durumda kalır. 3-4 milyon mültecinin vatanlarına dönme şansı, Türkiye’nin geleceği bakımından hayati bir fırsattır. İYİ Parti veya başka kesimlerin yürüttüğü Suriye düşmanı kampanyaları mahkûm ediyorum; o insanlar kendi vatanlarında daha mutlu olacaklar.
Altıncı ve yedinci maddelerdeki çelişkiye gelince; evet, bir çelişki var gibi görünüyor. Altıncı maddede İdlib’deki terör örgütlerinin Türkiye, Rusya ve İran tarafından silah zoruyla temizleneceği belirtiliyor. Yedinci maddede ise askeri çözüme karşı çıkılıyor ve Suriye’nin öncülüğünde siyasi bir süreç vurgulanıyor. Putin’in Suriye’nin askeri operasyonlarını desteklediklerini belirtmesi, sahadaki operasyonel gerçeği yansıtıyor. Burada taraflar kendi endişelerini bildiride birleştirmiş durumdalar.
Suriye’nin Birleşmiş Milletler’e sunduğu mektupta SDG ve YPG’yi terör örgütü olarak tanımlaması çok önemlidir. Bildirinin beşinci maddesinde de gayrimeşru öz yönetim teşebbüsleri ve ayrılıkçı gündemlerin reddedilmesi, aslında PKK ve SDG’ye karşı ortak bir iradeyi gösteriyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne SDG’nin terör örgütü olarak tanınması önerisi giderse, Amerika’nın bu maskesi düşecektir. Suriye ve Türkiye bu konuda en net tavrı alan ülkeler haline gelmiştir. Bu süreç, Amerika’nın bölgedeki girişimlerine ağır bir darbe olacaktır. Bu da herhalde önemli bir gelişme olacak. Yani bu hastane büyümeye başlıyor. Gözlemci olarak da olsa sonuç itibarıyla bu Irak ve Lübnan’ın da katılımlarıyla hastane oluşumu, Batı Asya’yı kapsama yönünde büyüyor.
Sayın Perinçek, şimdi seyircilerimizden de sıkça soru geliyor. Almanya’dan Sayın Sevil Takkan iki soru göndermiş. İkisini ben okuyayım kısaca. Ruhani, soru-cevap bölümünde her yurttaşın kendi ülkesine dönmeyi istediğini, bunun da ancak Suriye’nin genelinde güvenliğin sağlanmasıyla olacağını söyledi. Burada Ruhani, Erdoğan’ın güvenli bölge önerisine karşı olduğunu mu dile getirmeye çalışıyor? Bir uyarı mı yapıyor?
Tabii, çok açık. Yani güvenli bölge değil, barış koridoru kuralım. İnsanlar oraya gelsin. İşte orada fikir ayrılığı yansıtıldı. Yani Tayyip Erdoğan’ın bir barış koridoru kurarak Suriyeli göçmenleri oraya yerleştirme fikrine karşı Sayın Ruhani, Suriye’nin bütününde barış ve egemenlik Suriye devleti tarafından sağlandığı zaman herkes evine döner diyor. Ortak kararda Ruhani’nin görüşünün benimsendiği gözüküyor. 10. maddeye dikkat edilirse, bu kişilerin geri dönme ile desteklenme haklarının korunmasının altını çizmişlerdir. Suriye’de ikamet ettikleri yerlere; yani bizim Vatan Partisi’nin programında olduğu gibi, evlerine dönecekler. Suriye’de ikamet ettikleri yerlere güvenli ve gönüllü olarak geri dönmelerini kolaylaştırma ihtiyacı vardır.
Şimdi Sayın Tayyip Erdoğan da “evlerine dönme, Suriye’deki ikametlerine dönme” fikrini dile getiriyor ancak “bir barış koridoru yapacağız” diyor. Tabi o barış koridoruyla hiçbir sorunu çözmek mümkün değil. Sen barış koridorunu kimden alacaksın? Orada mülkiyet düzeni ne olacak? Oradaki tarla sahibine “ben senin tarlanı alıyorum, dışarıdan gelene veriyorum” diyemezsin. Ama “herkes evine, tarlasına, dükkanına dönecek” dediğiniz zaman zaten kendisine ait olan mülke dönecek. Kiracıysa da, iş sahibiyse de ülkesine dönecek ve tekrar o eski düzenin içerisinde kendisine bir yer bulacak. Doğru çözüm Vatan Partisi’nin ve bu ortak bildiride yer alan çözümdür; yani kendi ikametgâhlarına dönecekler. Bu bakımdan Türkiye’nin o barış koridoru fikri kabul edilmedi tabii. Sayın Tayyip Erdoğan da kabul edilmeyen fikri, Türkiye’nin görüşü olarak ayrıca ifade etti.
İkinci soru da afla ilgili. Gazeteciler bunu hatırlatıyorlar, Erdoğan ve diğer liderler cevap vermedi. Orada Sayın Erdoğan, harf sırasına göre Cumhurbaşkanlarına “Üç tane soru soracaksınız, hepinizin birer sorusu olsun” demişti. Fakat sonrasında usul değişti, herkese söz verme uygulamasına dönüldü. Bunu kasıtlı mı yaptılar bilmiyorum ama soruya cevap verilmedi.
Erdoğan için soruya cevap vermek çok zor. Geçmişten kalan önyargılar değil de, yükümlülükler, sözler, taahhütler; bunların verdiği yükler içinde bu af onun birdenbire beklemediği bir şey mi? Hazır değil yani. Bakın Vatan Partisi bunları savunuyor, Suriye bunu kabul etti, İran bunu kabul etti, Rusya bunu kabul etti diyor. Türkiye’nin Dışişleri’nin buna hazır olması lazım. Çünkü Vatan Partisi bugüne kadar kamuoyunu her zaman doğru bilgilendirmiştir. Suriye kabul etti diyorsa Vatan Partisi bunu bildiği için söylemiştir. Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın bunları görüp ona göre Sayın Tayyip Erdoğan’ı bilgilendirmesi gerekirdi.
Üzeyir Boran, “ABD’yi Suriye’den kovsak, Suriye’de bu güçleri nasıl yerleştireceğiz diye düşünüyor. ABD çıksın da sonrası düşünülür. ABD çıkmadan bu maddeleri konuşmaya gerek var mı?” diye bir soru göndermiş. Çok yanlış. Amerika neyle çıkacak? Duayla, muskayla çıkmayacak; güçle, silahla çıkacak. Silahla geldi, silahla gidecek. Bakın burada İdlib’le ilgili bu üç devlet “Biz bu terör örgütlerini buradan tamamen yok edeceğiz, ortadan kaldıracağız” diyerek silah gösteriyor.
Sayın İlhami Kılıç da Tayyip Erdoğan’ın açıklamalarının, güvenli bölge kurma ve Suriyelilere ev yapma fikirlerinin Astana sürecini işlevsiz hale getirip getirmediğini sormuş. İşlevsiz hale getirmez, çünkü Türkiye’nin buna gücü yetmez. Türkiye hangi güçle orada bir barış koridoru oluşturacak? Siyasi güç, diplomatik güç, itibar… Çünkü bütün dünya kamuoyunu karşısına alır. Müttefikleri olan Rusya ve İran’ın da böyle bir şeyi kabul etmediği ortaya çıktı. Anladığım kadarıyla Sayın Erdoğan bu görüşmelerde o “barış koridoru” fikrini söyledi ama hiç kimse kabul etmedi. Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlayacağız, o zaman herkes evine dönecek; olay bu. Barış koridoru fikri gerçekçi değil. Ama o belki Amerika ile “Güvenli Bölge” girişimi sürecindeki iki haftalık bir taktik mesele olarak getiriliyor. Ben onu kalıcı görmüyorum.
Türkiye’nin önüne altın bir fırsat gelmiş. Bunun bedeli çocuk oyuncağı değil; Mehmetçiğin kanıyla, maliyetle ödüyoruz. Sayın Tayyip Erdoğan rakamlar verdi; 7 milyar avro geldiğini, 40 milyar dolar harcadığımızı söyledi. Türkiye’ye ağır bir yük. Bir yönetim bunlardan kurtulmamakta ısrar ederse Türk milleti bunu görür, değerlendirir.
Suriye eğer SDG’yi terör örgütü olarak kabul ettiyse ve buna karşı bir baskı uygularsa, Tayyip Erdoğan yönetimi çok zor durumda kalır. PKK’yı bitiren bir Suriye harekatı var, siz onunla beraber değilsiniz. PKK’yı terör örgütü ilan ettiği zaman siz bunu seyredemezsiniz. Türkiye, “Orada PKK’ya karşı bir güvenli bölge oluşturacağım” diyor; Suriye ise “Bu terör örgütüdür” diyor. Bunu dediği an Türkiye hükümetinin bunu sevinçle, olumlu karşılaması lazım.
Suriye üzerine düşeni yaptı; af kanunu çıkardı. 14 Eylül’e kadar işlenen bütün suçları affetti. Böylece üstüne düşeni yapmış oldu. Suriye bu teröre karşı mücadeleyi yürütürken hep “Silahlarınızı bırakın, sizi affedeceğim” diyerek vatan bütünlüğü harekâtını yürütüyor. Bunun için Suriye’nin af yapması sürpriz değil, uyguladığı bir yöntem.
Diyarbakır’da anneler 3 Eylül’den beri HDP binası önünde oturma eylemi yapıyorlar. Sayıları arttı. Bugün İran’dan da aileler geldi. Vatan Partisi önderliğinde İran’dan anaları getirdik; onlar da Pejak’a, yani PKK’ya karşı çocuklarını istiyorlar. Ankara’da “Cumhurbaşkanları zirvesi” oldu, Diyarbakır’da da “Analar zirvesi” oldu. Yani İran anaları ile Türkiye anaları Diyarbakır’da PKK’ya karşı birleşti. Bu çok önemli bir gelişim. PKK’nın sonu hem anaların hem cumhurbaşkanlarının kararlılığı karşısında gözüktü.
Vatan Partisi, HDP kapatılmalı diyerek hem siyasetini yürütüyor hem de hukuki girişimleri var. Bitlis’te, Hakkari’de, Tunceli’de, Diyarbakır’da, Mardin’de, Siirt’te, Van’da; Güneydoğu’nun bütün kentlerinde halk yürüyüşleri oluyor. HDP’nin Kulp Belediye Başkanı tutuklandı. Bu kadar açık bağları varken yargının harekete geçmesi lazım. Yargıtay Başsavcılığına, Adalet Bakanlığı aracılığıyla hükümet dava açma talebinde bulunabilir.
Kadir Altınkaya, “Suriye’nin çıkarttığı afla birlikte Türkiye de PKK’ya af çıkartırsa bu durumun faydaları Türkiye için mümkün mü?” diye sormuş. Herkes “PKK’yı boğacağız, yok edeceğiz” diyor. PKK bitirilmeden af maf çıkmaz. Bir yanda bu anaların eylemi varken, diğer yanda yeniden açılımı yontmaya çalışanlar var; mesela CHP’li vekil Mehmet Bekaroğlu, yeniden açılım çağrısı yaptı. Onların bir kıymeti yok. Türkiye bu sürece girmez diyorsunuz, ancak onların hiçbir kıymeti yok. Bakın, Pençe Harekâtı varsa açılım olmaz; açılım olursa da Pençe Harekâtı olmaz. Yani silahlı mücadelenin Türkiye tarafından, ordumuz tarafından, polisimiz tarafından kararlı olarak yürütüldüğü bir ortamda Mehmet Bekeroğlu değil, kim gelirse gelsin, açılım falan olmaz. Bunun kuralı şudur: Pençe Harekâtı varsa açılım olmaz, açılım varsa Pençe olmaz. Ya Pençe ya açılım. Türkiye, 24 Temmuz 2015’ten bu yana hendekleri gömme kararıyla haklı olarak Pençe yolunu seçti. Ama o pençenin de bir sonu var; terör örgütü yok olduğunda o pençe de bitecek.
Vatan Partisi olarak Türkiye genelinde imza masaları açtık. HDP’nin kapatılması ve Diyarbakır annelerinin desteklenmesi konusunda halkın her yerde büyük bir ilgisi ve sevgisi var. Sayın Başkan, internete baktığımızda özellikle FETÖ iltisaklı olduğu bilinen bazı kişilerin, özellikle sizin üzerinizden bir kampanya yürüttüğünü görüyoruz. AK Parti cenahına “Siz Perinçekleşiyorsunuz” şeklinde yazılar yazılıyor. Mesela, eski bir polis olan ve şu anda Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşadığını bildiğimiz, yayla soyadlı kişinin yazmış olduğu bir yazı vardı. Amerikan kamuoyuna yazılmış bu yazıda “Mao’cu terörist” gibi ifadeler kullanılmış. Bazı çevreler de sizi “Gölge Savunma Bakanı” şeklinde nitelendiriyor. Biz gölge falan değiliz, biz bu Türkiye’yi yöneteceğiz. Vatan Partisi, bu Vatan Savaşı ve üretim devrimi sürecinin eşiğindedir. Bu süreç, Vatan Partisi’ni hükümete taşıyacaktır. Ülkeyi birleştiren, programını uygulayan Vatan Partisi, bu sürecin sonunda hükümette olacaktır. Üreticilerin ve milli hükümetin oluşacağı o yoldayız. Gölge hükümet olmayı kabul etmiyoruz; hedefimiz doğrudan hükümet olmaktır. Türkiye, Vatan Partisi’nin hükümet olacağı fırsat dönemine girmiştir.
Vatan Partisi, kendisini Cumhuriyet Halk Partisi’nin başını çektiği sahte sollu, negatif ve dar bir mahallenin içine sıkıştırmıyor. Biz ebedi muhalefet mahallesinde değiliz; iktidarın seçeneğiyiz. Amacımız iyi muhalefet yapmak değil, hükümet olmaktır. Emekçi halkımızın, üreticilerimizin, sanayicimizin, işçimizin, çiftçimizin ve esnafımızın çıkarlarını savunarak hükümet olma yoluna girdik. Vatan Savaşı süreci ve üretim devrimi süreci Vatan Partisi’ni hükümete taşıyor.
Diyarbakır annelerinin eylemi, Türkiye İttifakı’nı en geniş şekilde gerçekleştirmiştir. Yakın tarihte Diyarbakır annelerinin birleştirdiği kadar geniş bir güç birleşmedi. AK Parti, Milliyetçi Hareket Partisi, Vatan Partisi; Kürt, Türk, Alevi, Sünni, genç, yaşlı demeden Edirne’den Hakkâri’ye kadar bütün milleti birleştirdiler. Cumhuriyet Halk Partisi tabanında da bu annelere doğru bir eğilim ve PKK’ya karşı verilen mücadele karşısında bir mahcubiyet oluştu.
Suriye konusuna dönecek olursak; Türkiye-Suriye ittifakı adım adım inşa ediliyor. Putin ve Ruhani, katıldıkları zirvelerde Beşer Esad’ı bir anlamda temsil ediyorlar. Erdoğan o masaya oturduğunda, aslında Suriye ile de bir anlamda masaya oturmuş oluyor. Putin ve Ruhani’nin sürekli gündeme getirdiği konular, Türkiye’yi Suriye konusunda iş birliğine yöneltmeye yönelik.
Ekonomi konusuna gelince; Merkez Bankası, milli bir devletin para politikalarını yürüten en önemli kurumdur. Eğer Merkez Bankası’nı yönetmeyeceğim derseniz, onu Amerika veya küresel finans merkezleri yönetir. Türkiye’ye dayatılan “Merkez Bankası özerk olsun” söylemleri, aslında bankanın Amerika tarafından yönetilmesi demektir. Para politikalarıyla dolar ve avronun alanını daraltmak ve milli paranın dönmesini sağlamak mümkündür.
Türkiye’nin 500 milyar dolar dış borcu olması, borçlanma ekonomisinin bir sonucudur. Üreticiyi kambur ilan edip üretim ekonomisinden kopardılar, Kamu İktisadi Teşebbüslerini özelleştirdiler, tarımı desteklemediler. Türkiye’yi yabancı ürünlerin pazarı haline getirdiler. Şimdi yaşanan işsizlik ve ekonomik daralma, ithalata bağımlı olan sanayinin yaşadığı sıkıntılardır. Mevcut hükümetin aldığı tedbirler aspirin etkisi yapar; ateşin sebebi olan enfeksiyonu, yani borçlanma ekonomisini ortadan kaldırmamız gerekir. Bakan değişiklikleriyle ilgilenmiyorum; sorun kişilerde değil, uygulanan programlardadır. Programların sorumluluğu açısından baktığımızda çözüm üretebiliriz.

