Çıkış Yolu • 02.09.2019

Çıkış Yolu • 02.09.2019

Yakın geçmişteki devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi, bir Amerikan gemisi ama Türk milletinin mahta çıktığı önemli. Ben yere atarım ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bölgedeki bu yangın, Irak’taki durum… Türkiye’yi dinlenenler değil, üretenler öğretecek. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

Değerli izleyenler, “Çıkış Yolu”ndan herkese iyi geceler. Bu hafta yine gündemde öne çıkan gelişmeleri konuşacağız. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek’e, Aydınlık Gazetesi Ankara Temsilcisi İsmet Özçelik’le birlikte sorularımızı yönelteceğiz. Efendim hoş geldiniz Sayın Perinçek, Sayın Özçelik siz de hoş geldiniz.

Tabii değerli izleyicilerimiz, gündemimiz oldukça yoğun. Haftanın öne çıkan başlıklarına baktığımız zaman iç politikada 30 Ağustos resepsiyonu dikkat çekti. Orada önemli notlar var, onları aktaracağız. Bunun dışında bugün adli yıl açılışı yapıldı. O törende öne çıkan tepkiler vardı. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Metin Feyzioğlu ve Yargıtay Başkanı’nın önemli açıklamaları oldu; bunları değerlendireceğiz. Dış politikada da Suriye’de, İdlib’de, Fırat’ın doğusunda dikkat çeken gelişmeler yaşanıyor. Fransa, Ermenistan ve Azerbaycan’dan da notlar aktaracağız. Kadına şiddet konusu tabii ki önemli, programımızda yine değineceğiz. Ekonomi konusu ve cep yakan zamlar hakkında da Sayın Perinçek’in değerlendirmesini alacağız.

Efendim tekrar hoş geldiniz. İsterseniz bugünün sıcak gündem başlığı olan adli yıl açılışıyla başlayalım. Çok öncesinden bu yana süre gelen tartışmalar vardı ama bugün adli yıl açılışına baktığımız zaman konuşmalarda ortak bir tepki gördük. Metin Feyzioğlu’nun “Söz konusu vatansa gerisi teferruattır” ifadesi öne çıktı. Siz efendim nasıl değerlendirdiniz adli yıl açılışını? Yarınki Aydınlık’ın başlığı da “Yargıda Birlik” şeklinde.

Sayın Perinçek: Evet, arkadaşlarımız yansıttılar ekrana. Olay bu; Sayın Cumhurbaşkanımız, Sayın Yargıtay Başkanımız ve Sayın Barolar Birliği Başkanımız vatanda ve adalette birleştiler. Çok önemli. Devletin üç erkinden biri yargıdır. Yargı, yetkisini ve kaynağını milletten alıyor. Bu Türk Devleti’nin bir toplantısıdır. Yargı yılının açılışı gelenekseldir. Ben de bir yargı çocuğu olduğum için -eski Başsavcı Yardımcısı Sadık Perinçek’in oğlu olarak- oraları bilirim, heyecan yaratan bir olaydır.

Yargıtay Başkanı konuşmasını yapar, ardından hükümet adına konuşmalar yapılır. Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde açılış yapılmasına itiraz edenler, milli devlet karşıtı, bu mirası sahiplenmeyen ve Amerika’nın dayattığı programlara yapışan unsurlardır. “Yürütmenin çatısı altında yapılmaz” şeklindeki eleştiriler yanlıştır. Cumhurbaşkanı, anayasamıza göre devletin başıdır. Geçmişte Yargıtay’da yapılıyordu, şimdi oraya alınmış olması itiraz edilecek bir konu değildir. Bu itirazlar, PKK ve HDP ile beraber Türkiye Cumhuriyeti’ni ve milli devleti tasfiye etme çabası içindeki unsurların yaygarasıdır.

Konuşmaları dinledim. Bir yargı reformu geliyor. Metin Feyzioğlu, savunmanın taleplerini çok net ifade etti. Yargıtay Başkanı ciddi, sorumlu ve ağırbaşlı bir konuşma yaptı; yargının iş yükünün azaltılması ve hızlı adalet hizmeti konusundaki taleplerini dile getirdi. HSK’nın yapısının değişmesi gerektiğini vurguladı, bu çok önemli. Cumhurbaşkanı da Amerika’dan örnekler verdi ama Amerika bizim için bir model olmamalı. Biz, binlerce yıllık imparatorluk geleneği ve köklü bir anayasa tarihi olan bir devletiz. Kendimizi hor görecek bir durumumuz yok.

Metin Feyzioğlu’nu bir kez daha kutluyorum. O linç kampanyalarına kulak asmadı ve doğru olanı yaptı. Çünkü onlar kaybeden güçler; Amerika yeniliyor ve o çevreler de gidiyor. Sayın Feyzioğlu, vatanseverlik ve adalet konusunda sağlam bir çizgi izliyor. Türkiye adına sevindirici bir açılış oldu.

Soru: HSYK’da baroların temsil edilmesi meselesi ve özellikle işçi-işveren uyuşmazlıklarında işçiye ücretsiz avukat tahsis edilmesi konusunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sayın Perinçek: Tabii olumlu. HSK’nın yapısının karma bir seçimle oluşturulması gerekir. Nitelikli oy (5’te 3) meselesi yerinde bir öneri. Böylece partizanlığın önüne geçilir ve adalet adına bir oydaşma sağlanır. Cumhurbaşkanı da bir, en fazla iki üye yollayabilir. Biz bunları kurumsal olarak değerlendiriyoruz. Bazı muhalif kesimler ise “Cumhurbaşkanı benden değil, öyleyse yetkilerini kısayım” zihniyetiyle hareket ediyor. Bu, Türkiye’nin devrimci çözümler üretmesini engelleyen bir “yenik” zihniyetidir. 1960 Anayasası da benzer bir anlayışla yapıldı ve yürümedi. Devleti felç eden, işlemeyen sistemler kurdular.

Atatürk’ün 1924 Anayasası’nı hatırlayalım. 1921 Anayasası meclis hakimiyeti esasına dayalıyken, 1924 Anayasası devrimin ihtiyaçları doğrultusunda kuvvetli bir yürütme ve müdahaleci bir devlet anlayışıyla yapılmıştır. Geçmişteki dersleri çok iyi değerlendirmeliyiz.

Soru: Sayın Cirit’in (Yargıtay Başkanı) Avrupa Komisyonu’nun ilerleme raporuna gösterdiği tepkiyi nasıl buldunuz?

Sayın Perinçek: Çok haklı. Türkiye’nin girdiği yeni süreci anlatıyor. Eskiden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni esas alan, uluslararası hukuku milli hukukun önüne koyan bir yargı anlayışı vardı. Şimdi ise Yargıtay Başkanımız, Avrupa Birliği’nin müdahalelerine karşı çok sert bir tavır aldı. Bu, milli egemenliğimizi savunan kararlı bir duruştur.

Soru: Adli yıl açılışında Aydınlık gazetesine yapılan “isim listede yok” engellemesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sayın Özçelik: Evet, Yargıtay Başkanı bizi davet etti, biz de gittik. Daha önceki açılışlara ve toplantılara hiçbir sorun yaşamadan katılmıştık. Ancak bu sefer kapıda ismimizin listede olmadığını söylediler. Devlet kurumlarına yakışmayan, ayıplanacak bir tavır. Bir yanlışlık varsa özür dilenir ve içeri alınır. Bunu kınıyorum. Cumhurbaşkanlığı’ndaki güvenlik görevlilerinin ve kurmayların bu konuda daha dikkatli olması gerekir. Bu tür olaylar, devlet adabına sığmaz.

Soru: 30 Ağustos resepsiyonunu nasıl değerlendiriyorsunuz? CHP ve HDP katılmadı.

Sayın Perinçek: 30 Ağustos zaferi, bölücülüğün ayaklar altına alındığı bir zaferdir. HDP’nin katılmaması anlaşılabilir ama CHP’nin çağrılmaması düşünülmez; kuşkusuz çağrılmıştır. Gelmemeleri, Cumhuriyet Halk Partisi’nin bugün girdiği kanalı anlatıyor. Yani 30 Ağustos… Türk devriminin doruk noktası. Samsun’da başlayan, Anadolu’da bir hükümet kurma kararıyla; ordusunu kurup, Büyük Millet Meclisi ordularıyla… O zamanlar “Türkiye” deniyordu. Eski Türkçe yazılarda Türkiye diye geçiyordu, sonradan “Türkiye”ye dönüştürüldü. Bu çok önemlidir, burada zikredelim. Batı Cephesi’ne yollanan emir yukarıdadır: “Türkiye Büyük Millet Meclisi ordularına” diye başlar. Ve “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” seslenişi…

Bu neden önemli? Büyük Taarruz’u yapan ve Türkiye’yi kurtaran ordu, Osmanlı ordusu değildir; Türkiye Büyük Millet Meclisi ordularıdır. Bu bir devrim ordusudur. Ankara’da meclis açılmış, hükümet kurulmuş, milli bir devlet teşekkül etmiştir. 23 Nisan 1920’de kurulan bu milli devlet, tabii ki Osmanlı Devleti’nden kalan birikimi, tecrübeyi, insan gücünü ve kaynakları devralmıştır ama bir devrim yaparak vatanı kurtarmıştır.

Osmanlı Devleti, 29 Ekim 1914’te Türk donanmasının Rus Çarlığı kıyılarını vurmasıyla Birinci Dünya Savaşı’na girdi. O gün, savaşa giren ordunun başında da devrimci bir hükümet, yani İttihat ve Terakki hükümeti vardı. İstiklal Savaşı’mız, yani o dönemki adıyla Kurtuluş Savaşı, aslında 1914’te başlamıştır. 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi’nde 49 günlük bir mola dönemi yaşandı. Fakat 19 Aralık 1918 günü Hatay Dörtyol’da Mehmet Çavuş, Fransız askerine ilk kurşunu sıkarak İstiklal Savaşı’mızın ikinci devresini başlattı. İkinci devre, Osmanlı Devleti ile bütün hesabını kapatmış ve cumhuriyeti fiilen kurmuş olan Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti ile kesin zafere ulaştırıldı.

Büyük Millet Meclisi, 23 Nisan 1920’de kurulduğunda isminde henüz “Türkiye” ibaresi yoktu. Fakat 6 Eylül 1920 günü, yani yaklaşık altı ay sonra, Atatürk’ün bir genelgesi yayınlandı. Büyük Millet Meclisi reisi olarak devlet kurumlarına hitaben, çeşitli yazışmalarda farklı ifadeler kullanıldığını, bundan sonra yalnız ve yalnız “Türkiye Büyük Millet Meclisi” ve “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti” ifadelerinin kullanılacağını belirtti. Böylece İstanbul’daki yönetimi devre dışı bırakarak “Biz yeni bir devlet kurduk ve bu devletin adı Türkiye’dir” demiş oldu. 1921 Anayasası’nda da “Türkiye” kelimesi artık kesinleşmiş oldu.

Bu sene 30 Ağustos biraz daha görkemli mi kutlandı? Cumhurbaşkanı’nın yaptığı konuşmada “Burası milletin mekanıdır” diyerek sarayı işaret etmesi dikkat çekiciydi. Davetiyede “koyu renk elbise” kuralı olmasına rağmen, halktan insanların, şehit ve gazi yakınlarının olduğu, kıyafet talimatına tam uyulmayan bir resepsiyondu.

Resepsiyonla ilgili en önemli değerlendirmem şu: İlk başta Büyük Taarruz’u anlatan 10 dakikalık bir film gösterildi ancak Atatürk yoktu. Tarihi gerçekleri reddederek Atatürk’ü 30 Ağustos’tan silemezsiniz; bunu yapmaya kalktığınızda sadece kendinizi silmiş olursunuz. Neyse ki Cumhurbaşkanı konuşmasına Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e minnetlerini ifade ederek başladı. Günün ruhuna uygun, terörle mücadele ve vatan savunması eksenli bir konuşmaydı. Konuşmanın sonuna doğru yaptığı mandacılık eleştirisi ise çok yerindeydi; dün Atatürk’e çelme takmaya kalkan mandacılarla, bugün Türkiye’nin mücadelesini baltalamaya çalışanların aynı zihniyette olduğunu vurguladı.

Resepsiyonda çok çeşitli kesimlerden, Türk Hava Yolları çalışanlarından gazilere ve şehit yakınlarına kadar geniş bir kitle vardı. Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları, özellikle de astsubayların yoğunluğu dikkat çekiciydi. Resepsiyona gitmemeyi “askerden kaçmak” gibi değerlendiriyorum; bizim görevimiz, oradaki 30 Ağustos ruhunu ve devletimizin atmosferini paylaşmaktı.

Son olarak, sosyal medyada Atatürk’ü leblebi ve rakı ile anan, hatta onu “halkı hayal kırıklığına uğratmakla” suçlayan paylaşımlara rastladım. Bu paylaşımlar, Atatürk’ü gökten zembille inmiş biri sanan, Türk halkının tarihsel birikiminden kopuk bir anlayışın ürünüdür. Marx bile 1870’lerde Türk köylüsünün en ahlaklı ve en yetenekli halk olduğunu dile getirmişti. Atatürk, Türk milletinin içinden çıkmış, bu milletin başı dik yaşama geleneğinin temsilcisidir. O, Türk milletine güvendiği için Samsun’a çıkmış ve Kurtuluş Savaşı’nı kazanmıştır. Atatürk’ü ve bu devrimi sadece rakı ve leblebiyle anıp, halkı küçümseyenlerin devrimden de, halktan da bir haber oldukları çok açıktır. Onun için ben bunu çok üzüntüyle karşılıyorum. Bu bir zehirleme faaliyeti; yani Türk aydınını zehirleyen bir faaliyet var. “Halka inanmasın, halka güvenmesin; Atatürk de zaten bu halkı sevmiyordu ve halktan dolayı hayal kırıklığına uğramıştı” diyorlar. Hayal kırıklığına uğrar mı? Devrim yapıyor, arkasında o halk var. Yazıyı getiriyor, arkasında o halk var. “Paşalar, ağalar kalkacak” diyor, arkasında o halk var. Cumhuriyeti kuruyor, o halk onu kabul ediyor. Türk halkı, Türk milleti olmasa Atatürk’ün o devrimleri hayata geçirilebilir miydi? Onun için halkın benimsediği devrimlerdi onlar. Atatürk, halkın benimseyeceği devrimleri milletin önüne koydu. O bakımdan Atatürk ile halk arasında uçurum açmaya çalışanların tavırları çok üzücü, yazıklar olsun.

Hatta “Ne mutlu Türk’üm diyene” ifadesi bile kullanılıyor. “Ne mutlu Türk’üm diyene” derken ortada bir Türk, bir halk var. Atatürk, bu ifadeyle o halka bir gönderme yapıyor, bir övgüde bulunuyor. Bunu çok önemsiyorum. Neden? Çünkü önümüzde halkla yapacağımız büyük işler var; bir üretim devrimi var. Üretim devrimini kiminle yapacağız? Çiftçisiyle, işçisiyle, sanayicisiyle, tüccarıyla, esnafıyla, zanaatkârıyla… O halkla yapacağız. Gazi Paşa’nın üreticileri; Kemalpaşa’nın çarşısındaki, Hekimhan’ın çarşısındaki esnaf; Kemaliye’nin dağlarına sekiler kurarak dut, ceviz yetiştiren insan; o fıstık üreticileri; Suvarlı’daki, Adıyaman’daki veya Balaban’da kayısı yetiştiren köylüler, çiftçiler… Bunlar olmadan hangi üretim devrimini yapacağız veya sanayide çalışan işçi sınıfımız olmadan? Onun için halkı kötüleyen ve halka güvensizlik yaratan bütün fikirler, bugün en hatalı, en yanlış ve önümüzü karartan fikirlerdir.

(Ermenistan meselesi ve üretim devrimi üzerine yapılan konuşmanın devamı…)

Şimdi, bütün il ve ilçe örgütlerimiz kurultayları planlamaya, hatta tarihlerini belirlemeye başladı. Edremit’te, Muğla’da üretim kurultaylarına dönük toplantılar, yemekler gerçekleştirdik. Tarihler belirlendi; Eylül ayının sonlarından itibaren o üretim kurultayları başlıyor. Yüzlerce kurultay yapacağız; yalnız il merkezlerinde değil, ilçelerimizde, üretim merkezlerinde… Bazen bir mahallede, bazen bir semtte, bazen 3-5 fabrikanın işçisini bir araya getirerek nerede üretici varsa orada üretim kurultayı yapacağız. Teori Dergisi’nde 76 maddelik bir üretim devrimi programı yayınladık. Şimdi o kurultaylara bu programı sunacağız. İşçilerin, çiftçilerin, esnafımızın, zanaatkâr, sanayici ve tüccarlarımızın, ekonomistlerimizin ve uzmanlarımızın görüşlerini alacağız. Sonra Ankara’da, Üretim Devrimi Büyük Kurultayı ile bunu sonuca bağlayacağız, eyleme geçeceğiz.

Doğalgaza yapılan zamlar, sanayicinin üretim maliyetlerini ciddi şekilde etkiliyor. İstanbul Sanayi Odası Başkanı Sayın Erdal Bahçıvan bir açıklama yaptı; “Bazı zamlar kaçınılmaz olabilir ancak bu tür konular sanayiciyle konuşularak yapılmalıydı. Bu durum hem üretim ekonomisini hem de enflasyonla mücadeleyi baltalar” dedi. Ankara Sanayi Odası Başkanı Nurettin Özdebir de aynı şeyi söyledi. Sanayicinin üretim maliyetlerini artıracak şeylere tahammülü yok çünkü yurt dışından siparişler almaya başlıyoruz; eğer rakiplerimizle aynı düzeyde olmazsak ciddi sıkıntı çekeriz.

Enerji, sanayi üretimindeki en önemli maliyet kalemlerinden biri. Enerji fiyatlarını yükselttiğimiz zaman sanayicinin maliyetleri artıyor, ihracat olanakları daralıyor, dış piyasalarda rekabet yeteneğini kaybediyoruz. İç piyasada da ürünler pahalılaştığı için halkın taleplerine cevap verilemiyor ve enflasyon kırbaçlanmış oluyor. Üretim devrimi yapacaksak “Üretici baş tacı” diyeceğiz; “Üretime yarayan her şey doğrudur, üretime zarar veren her şey yanlıştır” ilkesini saptayacağız. Bütün ekonomik kararları bu ilke ışığında alacağız. Türkiye’nin önünde tek bir çare var; daha çok üretmek ve üreticiyi desteklemek.

Amerika-Çin ticaret savaşları dünyayı etkiliyor; örneğin pamuk fiyatları düşmeye başladı. Çin, Amerika’dan tarım ürünü almayacağını söyleyince kabak bizim çiftçinin başında patlıyor. Önümüzde bir tehdit olarak duran enerji fiyatlarındaki artışlara karşı hükümetin devrimci kararlar alması lazım. “Biz yükseltmedik, BOTAŞ yükseltti” demekle hükümet olunmaz. Siz hükümetseniz, kapsamlı ekonomik politikalarınız olacak. Türkiye’nin önünde bir seferberlik, bir üretim seferberliği lazım.

Hükümet, vergileri artırarak veya işçinin, memurun gelirlerini kısarak günü kurtarmaya çalışıyor. Zorluklar dönemine giriyoruz ama bu zorlukları adil paylaştıran bir hükümetle buradan çıkabiliriz. İşçinin, memurun sırtına bu yükü yıktığınız zaman hiçbir çıkış yolu olmaz. Ayrıca, tepedeki yöneticilerin şatafat içinde yaşadığı bir ortamda halktan fedakârlık isteyemezsiniz. Sakarya Savaşı’nda kaburgası kırılan bir Mustafa Kemal Paşa varsa fedakârlık olur; ancak şatafat içinde yaşayan bir yönetici sınıfı varsa halka fedakârlığı kabul ettiremezsiniz.

Siyasetteki yeni parti tartışmalarına, Davutoğlu ve Babacan isimlerine gelince; ciddi, sorumlu bir politikacı “Açıklayacağım” diye tehditkâr bir dil kullanmaz. Eğer elinizde belge veya dosya varsa, bu karşılıklı bir hesaplaşma değil, milletin bilgilenmesi için gereklidir. Ne varsa cebinizde veya arşivinizde, çıkarıp açıklamalısınız. Neyse onlar, karşılıklı birbirini denetlemek ve milletten gizlemek için kullanılmaz. Kendine güvenen ve milletini seven kalkar, elindeki bilgileri açıklar. O bakımdan Davutoğlu’nu o bilgileri açıklamaya davet ediyorum. Açıklamıyorsa, bu güvenilir bir siyasetçinin tavrı olamaz. 24 Haziran ile 1 Kasım arasında başbakan kimdi? Ortada olan kendisiydi zaten. Demek o başbakanlığı sırasında ne olduğunu da bilmiyoruz. Belki bunlar blöf yani. Sonuçta ne olduğunu bilmiyorum.

Ama ben size bir açıklama yapayım. İki sayfa, dokuz maddelik bir gizli anlaşmayı Abdullah Gül, 2 Nisan 2003 tarihinde Dışişleri Bakanıyken Amerika Birleşik Devletleri’nin Dışişleri Bakanı Powell ile imzaladı. Ben bunu bir yerden öğrenmiş değilim. Bizzat Abdullah Gül, 24 Mayıs 2003 tarihli Vatan Gazetesi’nde, burada da gösterebiliriz; “Ben dedi, senin oturduğun koltukta Colin Powell oturuyordu ve ben onunla iki sayfa, dokuz maddelik bir gizli anlaşma imzaladım.” Murat Sertoğlu “Ne var diyor bu anlaşmada?” diye sorunca, “Gizli dedim ya” diyor. Şimdi bakın, o zaman Tayyip Erdoğan yeni hükümetin başına geçmiş durumda. Yani Abdullah Gül, Meclisin haberi olmadan, hükümetin haberi olmadan gizli bir anlaşmayı imzalıyor.

İki sayfa dokuz madde denmesi şu bakımdan önemli; demek yazılı bir şey. Kendi ifadesi. Hani mesela dokuz maddelik bir şey, iki sayfa olunca sayfalarca yazıyı ifade ediyor. Yazıya dökülmüş, altına imzasını atmış. Buradan Abdullah Gül’e çağrıda bulunuyorum. Orta Doğu’daki tüm rejimler değişecek, yani ikinci İsrail planının altına Abdullah Gül imzayı atmış. İkinci İsrail, yani sözüm ona Kürdistan planı. Biz o zaman o dokuz maddeyi bulduk, yayınlar yaptık, açıklamalar yaptık. Yani aynen birebir değil de içinde neler olduğunu bulduk ve yayınladık. Bu da Türkiye’nin önünde. Bakın biz bildiğimizi açıklıyoruz. Benim elimde iki sayfa, dokuz maddelik gizli bir anlaşma var. Gerekirse sana bilmem ne yaparım falan demiyoruz. İşte bizim de basın toplantılarıyla içeriğini takip ettik, öğrendik ve açıkladık. Siz Silivri savunmanızda da, ondan sonra kitaplarda vesaire hep bu iki sayfa dokuz maddelik anlaşmayı anlattınız. İçeriğini de açıkladık ama maddeler tam aynı ifadeleriyle elimize geçmedi.

Yani asıl kamuoyunda tartışılması gereken konu bu diyorsunuz. İkincisi bu. Öbürleri dedikodudur, kişisel sorumluluklardır veya yalan söyleniyordur. Bilmediğimiz bir konu üzerinde konuşmayalım ama bu, Türkiye’nin kaderini belirleyen bir durumdur. ABD Dışişleri Bakanlığı ile bir hizmet sözleşmesi yapılmıştır; bu bir hizmet akdidir, anlaşma değildir. Abdullah Gül’ün Powell ile yaptığı, “anlaşma” dediği hukuki belge bir hizmet akdidir. “Ben size hizmet yapacağım, ben sizin Türkiye hükümeti içindeki adamınızım” diyor. Bunlar çok önemli.

Davutoğlu için zaten Amerikan Foreign Policy dergisi, başbakanlıktan gittiği zaman “Amerika, Ankara’daki adamını kaybetti” dedi. Şimdi böyle bir ekip. Babacan, 15-16 Temmuz darbesinden önce gitti, Davos’ta yabancı büyük para babalarıyla gizli anlaşmalar yaptı. Böyle bir ekip. Ama Türkiye bütün bunların aydınlanmasını bekliyor, istiyor. Çünkü Türkiye’nin geleceği bu aydınlanma sayesinde kurulabilir.

Şimdi dilerseniz dış politika gündemini konuşmaya başlayalım. Tabii en dikkat çeken konulardan bir tanesi; Ermenistan’da yapılan o nefret anıtı ve onun üzerinden gelen tepkiler. Siz, Dünya Azerbaycanlıları Platformunun bir etkinliğine katıldınız ve orada aslında önemli bir çıkış yaptınız. “Bu nefret anıtı kaldırılmalı, bunun için hep beraber mücadele etmeliyiz” diye çağrı yaptınız. Platformdan hemen bir destek geldi ve aslında AK Parti’den de güçlü bir destek geldiğini gördük. İstanbul milletvekilinin yaptığı bir açıklama vardı.

İlk önce bu heykeli izleyicilerimize anlatalım. Berlin’de 13 Mart 1920’de biliyorsunuz, Talat Paşa’mızı Hardenbergstrasse’de, yani sokağın köşesinde gazete almaya giderken bir terörist sırtından vurdu. Ve şimdi o Şirak kentinde bir heykel yapmışlar. O heykelde Tehliryan var; yani bakmayın üstündeki kostüme, sanki resepsiyondan çıkmış gibi ama o bir terörist, cani ve katil. Üstelik akıl hastası olduğuna dair raporlar alındı kurtarmak için ve kurtardılar da. Ayaklarının altına Talat Paşa’nın aziz başını koymuş. Yani Tehliryan, ayağının altına Türkiye’yi almış. Böyle bir anıt dikiyorlar. 2015 yılında ilk bu anıtı dikmişler ama o zaman bir itiraz olmuş. Hatta Şirak Belediye Başkanı, “Böyle bir anıt yaparsak, altındaki Talat Paşa’yı resmedersek Avrupa Birliği de kabul etmez, zor duruma düşeriz” demişti. Zaten onların baktığı yer; Avrupa, emperyalizm, Amerika. Ama şimdi yeniden Talat Paşa’nın başını yerleştirmişler.

Biz bunu öğrendik; Dünya Azerbaycanlıları Platformunun Ankara’da, Green Park Otel’de cumartesi günü toplantısı oldu. O toplantıda gündeme getirdim ve benden sonra konuşan AK Parti milletvekilleri, genel başkan yardımcıları ve çeşitli katılımcılar tamamen desteklediler. Bu heykelin kalkması için bir mücadele başlattık. Bu heykel kalkacak, onu söylüyorum. Bakın nasıl Ermeni soykırımı yalanını bitirdik; Lozan’a, Paris’e, Berlin’e giderken “bu yalanı bitireceğiz” dedik, söz verdik ve bitirdik. Bu heykel de kalkacak, onu şimdiden buradan söylüyoruz. Herkesi; hükümeti, devleti, Sayın Tayyip Erdoğan’ı, muhalif partileri, Cumhuriyet Halk Partisi’ni, herkesi bu konuda ortak bir mücadeleye davet ediyorum. Çünkü oradaki Talat Paşa değil, Talat Paşa bizim başbakanımız; vatansever ve devrimci bir liderdir. 1908 devrimini yapan İttihat ve Terakki’nin lideri, aynı zamanda Cihan Savaşı’nda sadrazamlık yapmış büyük bir devrimci önderdir. Karakterli ve ahlaklı bir insandır; cebinde üç kuruş para olmadan, borçlu olarak hayatını kaybeden bir şehidimizdir. Şimdi o şehidimizi ayağının altına koyuyor, buna kesinlikle izin vermeyeceğiz.

Sanki yeni bir Lozan süreci gibi… Tabii o çapta değil ama bu da önemli. Sonuç itibariyle Türkiye’de hiç kimse böyle bir şeyi akıl etmez. Mesela Antranik Paşa var; Ermenilerin generali. Türkiye’de hiç kimsenin aklına “bir Mehmetçik heykeli yapayım, ayağının altına da Antranik Paşa’nın kafasını koyayım” gelmez. Çünkü biz emperyalizme karşı savaş geleneği olan, devrimler yapmış bir milletiz. Büyük imparatorluklar kurmuşuz; böyle başka milletlere hakaret ederek bir şey kazanmamışız, kazanmayız. Hayatımız boyunca emperyalizmle savaşmışız. Son 200 yılda Türkiye, Çin, Rusya, İran; emperyalizme karşı savaşan üç-dört milletten biridir Türk milleti.

Bu bir nefret anıtı, taşlaşmış nefret. Yarın Aydınlık’ta yazımın başlığını öyle koydum: “Taşlaşmış Nefret”. Maalesef Ermenistan devleti hep emperyalistlere bel bağlayarak ne yaptıysa yaptı ve öyle kuruldu. O taşlaşmış nefretini şimdi Şirak şehrinde bu şekilde bir anıtla ortaya koyuyor. Ama oradan o anıt kalkacak. Buradan özellikle Ermeni vatandaşlarımıza da çağrıda bulunuyorum; Türkiye’deki Ermeni kardeşlerimiz, Türkiye ile Ermenistan arasında kışkırtma yapan, düşmanlığı tahrik eden bu tür eylemlere razı olmayacaklardır. Onların da bir tavırları mutlaka olacaktır.

Azerbaycanlı yetkililerle; Azerbaycan Bakü Belediye Başkan Yardımcısı Sayın Paşayev, Azerbaycan Devlet Ajansı Ankara Büro Başkanı Samir İskenderoğlu ve Azerbaycan Diyasporası’nın Rusya’daki temsilcisi Sayın Hidayet Mehmetov beni ziyaret ettiler. Bu konuları konuştuk. Azerbaycan medyası, televizyonlar ve gazeteler benim bu çağrılarımı çok güzel yayınladılar. Türk hükümetiyle de, orada bulunan Azerbaycan-Türkiye dostluk grubu başkanları Şamil Bey ve Necdet Bey ile görüştük. “Biz bunu Cumhurbaşkanı’na, hükümetimize, Dışişleri Bakanı’na anlatacağız ve harekete geçireceğiz” dediler ve harekete geçtiler. Ben Türkiye’nin devletiyle bu konuda bir çabanın içine gireceğini biliyorum. Bu heykel, o çalışmanın bir ürünü olarak pekâlâ kaldırılabilir. Pekâlâ değil, göreceksiniz; kaldıracağız.

İdlib’e geçelim efendim. 30 Ağustos’tan itibaren sürece baktığımız zaman bir provokasyon girişimine şahit olduk. Heyet Tahrir Şam tarafından yapılan bir protesto vardı; Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın posterleri yakıldı, “Hain Türk ordusu” diye sloganlar atıldı, sınırı aşma girişiminde bulundular. Ama Türk ordusu o sınırı kontrol altına aldı. Aslana Zirvesi öncesinde, ateşkes ilan edilmeden hemen bir gün önce yapıldı bu girişim.

Suriye toprağı olan İdlib’de, otoriteyi sağlayan önemli bir grup da yabancılar; Kafkaslardan, Çin’den, Uygur bölgesinden, Afganistan’dan gelmiş gruplar. Her devlet kendi topraklarında başka bir silahlı güce izin verir mi? Bunların çoğu terör örgütüdür. Suriye toprağında; ben İran, Türkiye ve Rusya’yı ayırıyorum, onlar anlaşmalarla gelen ve eninde sonunda ayrılacak olan askeri güçlerdir. Ama Suriye Devleti’nin dışındaki diğer tüm askeri güçler terör örgütleridir ve tabii ki Suriye Devleti’nin onları temizlemesi haktır. Tıpkı bizim PKK’yı temizlememiz gibi.

Suriye, devlet olarak oraları silahla, adım adım kurtarıyor ve temizliyor. Bu, Türkiye’nin çok yararına. Çünkü orada bir otorite bulunmadığı için PKK, YPG, YPD orada yuvalanabiliyor. Suriye Devleti olduğu zaman o terör unsurları temizlenmiş olacak, çünkü sıra onlara da gelecek. Suriye Devleti hem bunu ifade ediyor hem de başka türlü olması mümkün değil. Türkiye, Suriye ile açıkça bir ittifaka girmese de kendi müttefikleri üzerinden bir ittifak yapmış durumda.

Burada Tayyip Erdoğan hükümetinin kararlı bir tavır alamadığını, bocaladığını görüyoruz. AK Parti yöneticileri özel görüşmelerde, “Evet, biz Suriye ile beraber hareket etmek zorundayız; Mehmetçiğin daha az kan dökmesi, mali yüklerin azaltılması için Suriye ile iş birliği yapacağız” diyorlar. Doğu Akdeniz’de de biz Suriye ile beraber olmak zorundayız. Rusya, İran ve Çin ile oluşturduğumuz beraberlikler de Suriye’de perçinlenir. Suriye’de Türkiye’yi tutarlı görmedikleri zaman o ülkeler Türkiye’ye güven duymuyorlar. O bakımdan Suriye ile iş birliği kaçınılmazdır. Zaman kaybetmek çok büyük bir gaflettir. Bir an evvel o iş birliğinin gerçekleştirilmesi gerekiyor. Cumhurbaşkanımızın aleyhine o terör örgütünün protestolar yapması sevindirici; demek ki Türkiye devleti, Rusya ve İran ile birlikte o terör örgütlerine karşı önümüzdeki süreçte bir icraata girişecek. 16 Eylül’de yapılacak zirve, o icraat için önemli kararların alınacağı zirve olacaktır. Ben öyle düşünüyorum. Acaba bu devam eder mi? Bugün Rusya’nın büyük haber ajansı Ria Novosti bana bir röportaj yaptı ve bu soruyu sordu. Onlara da aynı cevabı verdim: Türkiye, Rusya, İran, Suriye ve hatta Çin arasındaki ilişki stratejik bir beraberliktir. Yani bu, taktiksel ve geçici bir ittifak değildir. Bu ittifak; Türkiye, Rusya, İran, Çin ve Suriye’nin önümüzdeki stratejik dönemde menfaatine ve ihtiyacına uygun olan bir birlikteliktir.

O bakımdan şunu kesinlikle söyleyeyim: “Türkiye tekrar Atlantik’e dönecek”, “Türkiye Amerika ile iş birliğine gidecek”, “Güvenlik bölgesi bunun ilk adımıdır” gibi iddiaların hepsi ciddiyetsizdir. Türkiye yerini seçmiştir; Asya’ya açılmıştır. Dışişleri Bakanımızın da ifade ettiği gibi, bu “Yeniden Asya” açılımı stratejik bir gerçektir. Dolayısıyla Rusya, Çin, İran ve Suriye ile kurulan bölgesel ittifak stratejik bir ittifaktır ve daha da perçinlenip güçlenecektir. Türkiye-Rusya ilişkilerinin bozulması gibi bir ihtimal yoktur; çünkü her iki ülke de birbirine mecburdur. Hem Karadeniz’de hem de Akdeniz’de ortak çıkarları vardır.

Vatan Partisi olarak bu süreci sadece seyretmiyoruz, çözüm üretiyoruz. Dört maddelik çözümümüz şudur: Türkiye Abhazya’yı tanıyacak, Rusya Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıyacak, Türkiye Kırım’ın Rus toprağı olduğunu kabul edecek, Rusya ise Karabağ’dan Ermeni işgalinin kalkması için ağırlığını koyacak. Bu Karadeniz-Akdeniz dostluk planı, bölgedeki ittifakı perçinleyecek çözümleri masaya getirmektir. Kimse ne Putin’i ne de Türk devletini kandırabilir. Karşılıklı oyunlarla değil, menfaatlere uygun somut planlarla masaya oturursanız başarı kazanırsınız. Vatan Partisi’nin bu planı önümüzdeki süreçte gündemde olacaktır.

Suriye ile ilgili planımıza gelince; Tayyip Erdoğan’ın geçmişte bazı örgütleri silahlandırıp onlara sözler verdiğini ve şimdi onları ortada bırakmak istemediğini anlıyoruz. Öyle bir çözüm üreteceğiz ki hem Türkiye yönetimi ferahlasın hem de Suriye’nin toprak bütünlüğü sağlansın. Planımız şudur: Türkiye’nin silahlandırdığı gruplar silahlarını yere atacak, Suriye hükümeti de onları affedecek. Türkiye’nin “Bu gruplar hapishaneye atılır” kaygısını böylece kaldırıyoruz. Suriye’nin toprak bütünlüğü ancak bu şekilde sağlanır ve Amerika’nın müdahale şansı ortadan kalkar.

Türkiye-Suriye iş birliği başladığı an, o bölgedeki silahlı güçlerin karşısında durabilecek bir yapı kalmaz. Türkiye, Suriye, Irak, İran ve Rusya ittifakı oluştuğunda Fırat’ın doğusunda Amerika tutunamaz. Bizim planımız şudur: Türkiye, Rusya, İran ve Suriye; Suriye Devleti’nin egemenliğini birlikte desteklesinler. Böylece oluşan ağırlık, Amerika’ya “Gemilerine bin ve git” diyecektir. Suriye hükümeti ile bu planı görüştük; “Biz buna varız, silah bırakanı affederiz” dediler. İran hükümeti de bu planı olumlu karşılıyor. Rusya ise bu planı kendi planı gibi savunmaya başladı.

Diğer yandan, AK Parti’de Ahmet Davutoğlu ve diğer isimlerin kesin ihraç istemiyle disipline sevk edilmesi beklenen bir süreçti. “Erdoğan sonrası AK Parti” gibi teoriler ise Atlantik ötesinden üretilen senaryolardır. Türkiye, bugün Rusya, İran, Irak ve Suriye ile stratejik bir cephede buluşmuştur. Hükümetin ABD ile yürüttüğü görüşmeler, PKK/PYD’yi uzaklaştırmaya yönelik taktiksel bir adımdır. Eğer bu taktik tutmazsa ve Amerika bizi oyalamaya kalkarsa, devletimiz Fırat’ın doğusuna harekat planını devreye sokacaktır.

Son olarak, Azerbaycanlılar ile birlikte başlattığımız “Terörist heykeli kalkacak” kampanyasına değinmek istiyorum. Ulus Meydanı’ndaki ilk eylemimiz bir başlangıçtır; bunun devamı gelecek. Türkiye’deki Ermeni vatandaşlarımızın da bu heykelin varlığından rahatsız olduğuna eminim. Türkiye, Rusya, İran ve Çin ekseninde, bölgemizde güvenlik ve barışı sağlayacak olan bu stratejik yönelim, Türkiye’nin geleceğidir. Ankara’da bir otelde düzenlenen etkinliğe Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ile AK Parti İstanbul Milletvekili ve Türkiye-Azerbaycan Parlamentolar Arası Dostluk Grubu Başkanı Şamil Ayrım da katıldı.

Perinçek, konferansta yaptığı konuşmada, “Biz Türkler Asyalıyız. Asya’nın yükselişinde Türkler; Çin, Rusya ve İran ile birlikte büyük, tarihi bir rol oynayacak” dedi. Ardından Ermenistan’ın, Talat Paşa’yı şehit eden suikastçı Soğomon Tehliryan’a ait bir heykeli kent meydanına dikmesine tepki gösterdi. Türkiye’nin Atlantik sisteminden koptuğunu belirten Perinçek, “Atlantik sistemi bizi boğmak, ekonomimizi çökertmek ve parçalamak istedi. Amerika PKK’yı destekliyor; Karabağ’ın Ermenistan işgalinden kurtulmasını istemiyor” ifadelerini kullandı.

Vatan Partisi olarak bir proje geliştirdiklerini söyleyen Perinçek, “Rusya, Ermenistan’ın Karabağ’daki haksız işgaline son verilmesi için ağırlığını koymalı; Türkiye de Kırım’ın Rus toprağı olduğunu kabul etmelidir” dedi. Perinçek, Dünya Azerbaycanlıları Platformu’nun ilk görevinin söz konusu heykelin kaldırılması olduğunu belirtti. “Azerbaycanlı derneklerle birlikte Paris ve Berlin’de ‘Ermeni soykırımı’ yalanına karşı mitingler yaptık ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Batı’nın yalanını yerle bir ettik. Şimdi de Talat Paşa’nın başını, katil Tehliryan’ın heykelinin altına koyan bu nefret anıtının kaldırılması için ortak mücadele vermeliyiz” çağrısında bulundu.

Perinçek’in ardından söz alan AK Partili Şamil Ayrım, bu öneriye destek verdi. Konuşmaların ardından Perinçek’e teşekkür belgesi ve Türk-Azerbaycan bayraklarının yer aldığı hediyeler takdim edildi.

Programda daha sonra Çin ve bölge konuları ele alındı. Amerika’nın Çin’e karşı ticaret savaşı başlattığını ve bunu bir “zorbalık” olarak nitelediğini söyleyen Perinçek, şunları kaydetti: “Amerika, Çin ekonomisinin dünya pazarlarında yükselişinden rahatsız oldu. Hong Kong, Tibet ve Uygur bölgesi üzerinden kışkırtmalar yaparak Çin’in toprak bütünlüğünü hedef alıyor. Oysa Hong Kong, Çin’in özel idari bölgesidir. Çinliler sabırlı bir devrim geleneğine sahiptir; Amerika’nın İpek Yolu’nu dinamitleme projeleri başarısızlığa mahkumdur.”

Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki gelişmelere ve Aydınlık Gazetesi’nin bu konudaki özel ekine değinen Perinçek, Amerika’nın bu bölgede terör kartını kullanarak İpek Yolu’nu kuşatmak istediğini ifade etti. Kaşif Kozinoğlu’nun Silivri Cezaevi’nde kendisine yazdığı mektuplara da değinen Perinçek, Kozinoğlu’nun Türkiye’nin Orta Asya’daki operasyonlarına dair çok önemli sırlar taşıdığını ve bu belgelerin gün yüzüne çıkarılması gerektiğini vurguladı.

Fransa’daki yeni eğitim reformunu da değerlendiren Perinçek, tek tip lise uygulamasına ve sınıflara Fransız bayrağı asılması gibi kararlara değinerek, “Fransa’nın Amerika’dan kopuşu ve Asya’ya yönelişi eğitim sistemine de yansıyor. Türkiye’de de eğitimin ‘milli’ olması, Cumhuriyetimizin kuruluş değerleri açısından hayati önemdedir” dedi.

Programın sonunda ekonomi üzerine soruları yanıtlayan Perinçek, “Türkiye’de üretim devrimi yapabilmek için enflasyon korkusundan sıyrılmak gerekir. Üreticiyi baş tacı yapan bir milli hükümet kurulmalı; dolar bağımlısı ithalat sisteminden çıkıp tarımda ve sanayide üretim atağına geçilmelidir” diyerek sözlerini noktaladı. Bu tür sorunlar hap şeklinde reçetelerle ya da basit tedbirlerle çözülemez. Ancak “Üretime yarayan her şey iyidir, üretime zarar veren her politika yanlıştır” ilkesini benimsediğimizde, gerekli tüm önlemler ve programlar ardı ardına gelir. Vatan Partisi’nin ekonomi programı internetten incelenebilir; bu programı daha da geliştirerek “Üretim Devrimi Programı” adıyla önümüzdeki kurultayımıza sunacağız.

Halkın gündemi ekonomi ve bu yönde çok sayıda soru geliyor. Örneğin Kemal Başaran Bey, Suriye ve Irak’ta ortak üretim yapıp fabrika kurarak karşılığında doğal gaz ve petrol alma projemizi sormuş. Bölge ülkeleriyle bu tür anlaşmalar yapılabilir ve yapılmalıdır. Ancak devlet olarak öncelikle tasarrufu büyütmemiz, milli gelirin %20-25’ini yatırıma ayırmamız gerekiyor. Ürettiğimizin bir kısmını içmeyip yatırıma ayırmadan sanayileşme hamlesi gerçekleştiremeyiz. Dünyadaki tüm sanayileşme örnekleri—ister kapitalist ister kamucu veya sosyalist olsun—tasarrufun artırılarak yatırıma yöneltilmesiyle gerçekleşmiştir. Biz Vatan Partisi olarak, zorlukları da nimetleri de paylaşan bir tasarruf-yatırım programını devlet politikalarıyla, ücret, faiz ve merkez bankası düzenlemeleriyle hayata geçireceğiz.

Komşularımızla olan ticari ilişkilerimiz, enerji güvenliğimiz açısından hayati öneme sahiptir. Suriye, Irak, İran, Azerbaycan ve Rusya ile güvenliği sağladığımızda ekonomik gelişmemiz için en büyük engeli aşmış olacağız. Türkiye, Batı güdümündeki yanlış siyasetler yüzünden komşularıyla sorunlu hale geldi; bu süreci aştığımızda üretim devrimi programının parçaları da birbiriyle uyumlu hale gelecektir. AK Parti’nin geçmişten gelen yükleri ve tortuları olsa da, biz “o yapamaz, bu yapamaz” demek yerine programımızı ortaya koyuyoruz. Türk milletiyle birlikte bu programı hayata geçirecek milli üreticiler hükümetini kuracağız.

Orman yangınları konusuna gelince; PKK, bu yangınların bir kısmını üstlenerek ihanetini itiraf etmiştir. Geçmişte ağaç kesimi bahanesiyle sokakları karıştıranların, PKK ormanlarımızı yakarken sessiz kalması ibret vericidir. Bu durum, o kesimlerin ağacı değil, Batı fonlarını sevdiklerini kanıtlamaktadır.

Çin ile temaslarımıza ilişkin olarak; İstanbul Belediyesi’nin, davet edildiği bir Çin heyeti programından son anda çekilmesi şaşırtıcı ve düşündürücüdür. Bu, Amerikan ticaret savaşına dahil olma çabası gibi görünüyor. Buna karşın, Cem Dikmen başkanlığındaki heyetimiz, Cumhuriyet Halk Partisi milletvekilleriyle birlikte Pekin ve Hancoğu’da temaslarda bulunmak üzere hareket etti.

Almanya’da yükselen “Alternatif Parti” (AfD) gibi oluşumlar, Avrupa’da Amerikan emperyalizmine karşı milliyetçi bir tepkinin geliştiğini gösteriyor. Bu durum, Avrupa’da faşizmin hortlamasından ziyade, Amerikan etkisine karşı gelişen anti-Amerikan bir milliyetçiliktir. Rusya ile kurulan dostane ilişkiler ve yerel çıkarların öncelenmesi bu süreçte belirleyicidir.

Balıkçılarımız sezonu açtı, kendilerine bol kazanç diliyoruz. Denizlerimizdeki balık çeşitliliğinin azalması hepimizi endişelendiriyor.

İdlib’deki protestolar konusuna gelince; protestocuların Cumhurbaşkanımızın posterlerine yönelik tavırları, onların rejim yanlısı değil, rejimle çatışan unsurlar olduğunu gösteriyor. Türkiye’nin Suriye ve Rusya ile yakınlaşması nedeniyle bu güçler Türkiye’ye karşı tepkili durumdalar.

Son olarak kadınlarımızın feryadı; Diyarbakır’da çocuğunu PKK’dan geri almak için HDP kapısında eyleme başlayan Hacire Ana, Türkiye’nin duyması gereken en önemli feryatların başında gelmektedir. Burada bir feryat, bir vatan feryadı var. Bu sadece yalnız bir kadının, bir ananın feryadı değil; bir vatan feryadıdır. Türkiye’nin bugünkü Hacire Anne meselesi, terörden kurtulma konusunda kahraman bir kadının, bir ana yüreğinin feryadıdır.

İkinci feryat ise uyuşturucu nedeniyle yavrusunu kaybetmiş anaların feryadıdır. Aydınlık gazetesinde manşetten gördüğümde çok etkilenmiştim. O haberde de anneler, “Yavrularımızı uyuşturucunun elinden kurtarın!” diyorlardı. Bu, Türkiye’nin çok büyük bir meselesidir. İsmini vermeyeceğim, Güneydoğu’dan bir belediye başkanımızla konuştum. “Terörü temizleyeceğiz, bundan en ufak bir kuşkumuz yok. Ama yavrularımızı uyuşturucudan nasıl kurtaracağız?” dedi. Güneydoğu’da dahi en temel mesele olarak gençlerin uyuşturucuya yönlendirilmesi görülüyor; orada da anaların feryadı var.

Üçüncü feryat ise Emine Bulut’un feryadıdır. Kocası tarafından katlediliyor ve o sırada çevredeki insanlar olayı sadece kameraya çekiyor. Bizim eski geleneğimizde biri birine saldırdığında veya bıçakladığında koşup onu kurtarmak vardı. Türk ve Anadolu insanı, bir kavga gördüğünde hemen müdahale eder, hatta bu yüzden bazen müdahale edenler yaralanır veya hayatını kaybeder. “Kavgayı ayırırken bıçaklandı” haberlerine çok rastlarız. Almanya’da işçi olarak çalıştığım dönemde kavgalara tanık oldum; orada insanlar halka olup seyreder, bizdeki gibi kurtarma refleksi yoktur. Emine Hanım olayında ise insanlar kurtarmak yerine hemen telefonlarını çıkarıp görüntü alıyorlar. Sosyal medya güdüsüyle insanlar bir cinayeti kaydediyor ama vicdani bir tavır alamıyor.

Bu üç ananın feryadı da hepimizin ortak feryadıdır. Türkiye’nin kadın meselesinde çok kararlı adımlar atması ve toplumu doğru yönde bilgilendirmesi lazım. Batıdan dayatılanlarla değil, kendi vicdanımızın emirlerini dinleyerek kadına karşı saygıyı yüceltmeliyiz. Batı’daki yönlendirmelere baktığımızda; PKK ve HDP hedef olduğunda ya da uyuşturucu gibi aslında Batı’nın kendi pompaladığı kültür meselelerinde pek istekli değiller. Batı, erkekle kadını karşı karşıya getiren konularda çok hararetli ama milleti birleştiren, sorunları dayanışma içinde çözecek faaliyetlerde hiç istekli gözükmüyor. Bu kültürel yozlaşma ve müdahalelerle ilgili *Teori* dergisinin yeni sayısını da izleyicilerimize okumalarını öneriyorum.

Efendim, programımızın sonuna geldik. Sayın Genel Başkan, teşekkür ediyoruz. Sayın Özçelik, size de değerli katkılarınızdan dolayı teşekkür ederiz. Değerli izleyenler, *Çıkış Yolu*’nun bu haftalık sonuna geldik. Gelecek hafta pazartesi günü tekrar görüşmek üzere; programımız İstanbul’dan yayınlanacak.

Biz bu cumhuriyeti devrimle kurduk. Türk milletinin bahtı açıktır. Türkiye’yi dinlenenler değil, üretenler yönetecektir. Birleşen ve üreten Türkiye’yi kuracağız; söz veriyoruz.

Paylaş