İzlediğiniz için teşekkür ederim. Mutlu akşamlar efendim. Ulusal Kanal ekranına hoş geldiniz. Çıkış Yolu programı ile her hafta salı günü olduğu gibi karşınızdayız. Türkiye’nin sıcak gündemini ve Türkiye’nin çıkış rotasını bu programda konuşuyoruz.
Hem bizler sorular hazırladık hem de bu hafta sizlerin sorularını değerlendirip Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’e yönelteceğiz. Tabii bu hafta bir konuğumuz daha var; Aydınlık Genel Yayın Yönetmeni Tevfik Kadan da bizlerle birlikte olacak ve Sayın Perinçek’e sorularımızı birlikte yönelteceğiz.
Sayın Kadan, hoş geldiniz.
Tevfik Kadan: Hoş bulduk.
Sayın Perinçek, siz de hoş geldiniz efendim.
Doğu Perinçek: Merhaba, hoş bulduk.
Sunucu: Merhabalar Tevfik Bey, hoş geldiniz. Bizler de iki haftalık aranın ardından yine Çıkış Yolu programında sizlerin karşısındayız. Sorularınızı bekliyoruz. Alt bantta arkadaşlarımız nasıl soru yönelteceğinize ilişkin tarifi yapıyorlar. Hem WhatsApp hattımızdan hem de “Çıkış Yolu” etiketiyle sorularınızı bize gönderebilirsiniz.
Gündem yoğun, sıcak başlıklar var. Biz kendi hazırladığımız sorularla başlayalım, sizlerden sorular geldikçe de onları mümkün mertebe aralara katmaya ve okumaya çalışacağız.
Bugün Türkiye bir haberle uyandı; Pınar Gültekin cinayetiyle uyandık. Bu cinayet, tartışmaları tekrar Türkiye’nin gündemine getirdi. Özellikle “Kadın cinayetleri artık nasıl durdurulacak? Hangi önlemler alınmalı?” soruları ve bu kapsamda Meclis gündemine de gelecek olan İstanbul Sözleşmesi’ne ilişkin başlıklar tekrar konuşulmaya başlandı.
Sayın Perinçek, moderasyon hakkımı kullanarak ilk sorumu Tevfik Kadan’ın da müsaadesiyle sormak istiyorum: Bu cinayet etrafındaki görüşleriniz nelerdir? Türkiye’de kadın cinayetleri artıyor mu azalıyor mu sizce? Nasıl durdurulabilir? Hukuki düzenlemeler yeterli mi?
Doğu Perinçek: Bir kere “yorum” demek doğru olmaz; şu an yüreklerimizde muazzam bir isyan ve infial var. Bu, Türkiye toplumunun, Türk kadınının ve Türk erkeğinin derin yarasıdır, büyük acısıdır.
Çocukluğumda, 1950’li yıllarda kadına karşı işlenen suçlarda isimler ezberimizdeydi; bir İpsala olayı, bir Üsküdar cinayeti vardı. Bunlar 60-70 sene belleklerimizde kalan olaylardı. Ama şimdi bakıyorum; isimler birbirini kovalıyor, acılar yığılıyor. Türkiye modernleştikçe sanki kadın cinayetleri ve kadına yapılan haksızlıklar artmış gibi gözüküyor.
“Nasıl durdurulur?” denildiğinde, “tedbir almak” gibi kavramlar yetersiz kalıyor. Çünkü bu bir trafik kazası değil ki “hızlı gitmeyin” diyerek önleyesiniz. Bunun altında binlerce yıllık tarihi olan bir zemin var. Bizde genellikle “atalım, keselim, asalım” anlayışı çok kuvvetlidir; kadın hareketinde de bunu görüyoruz. Cezalar elbette verilecek ve toplumun talebi de budur, ancak bu denli köklü sosyal, kültürel ve ideolojik temeli olan olaylarda sadece ceza yeterli olmuyor.
İşin çaresi, toplumun Orta Çağ ilişkilerinden kurtulmasıdır; yani kadını kenara iten feodal ilişkilerin tasfiyesidir. Buna itiraz edenler “zaman ister” diyebilir ama köklü çözüm buradadır. Atatürk devrimini hayatında yaşayan çevrelere baktığımızda, bu tür cinayetlerin oralarda işlenmediğini görüyoruz. Bu olaylar, o devrimden nasibini almamış unsurlar arasında yaşanıyor.
Batı’dan gelen kültürel etkileri de hesaba katmak lazım. Televizyonlarda, sinemalarda, romanlarda baştan aşağı şiddet var. Netflix’lerde, Avrupa filmlerinde kadına şiddet normalleştiriliyor. Kırsalda, zeytin çırpan, tarlada çapa yapan, ev ekonomisine katkı sunan kadınların olduğu çevrelerde bu cinayetler daha az görülürken, kentlerin varoşlarında, bunalımlı, işsiz kesimlerde bu olaylar çok daha sık rastlanıyor. Sonuç itibarıyla; köklü çözüm, toplumun temelindeki Orta Çağ kalıntılarının tasfiyesi ve emperyalizmin dayattığı o şiddet, yozlaşma ve uyuşturucu kültüründen arınmaktır.
Sunucu: Emperyalizmin kadına şiddeti kültürel olarak da empoze ettiğini, Batı’dan Türkiye’ye bir rüzgar estiğini belirttiniz. Bununla birlikte, Türkiye’deki düzenlemeler de aslında Batı kaynaklı. İstanbul Sözleşmesi son zamanlarda ciddi bir tartışma konusu. AK Parti Merkez Yürütme Kurulu’nda da bu konu görüşüldü ve önümüzdeki hafta sözleşmeden çıkılması konusunda adım atılması bekleniyor. Siz İstanbul Sözleşmesi’nde kalmayı ya da çekilmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Doğu Perinçek: Batı’dan “kadına dayak atın” diye bir rüzgar gelmiyor, ancak Batı ile kurduğumuz sosyal, ekonomik ve kültürel ilişkiler bu şiddeti besliyor. 1945’ten bu yana, özellikle 1980’lerden sonra; işsizlik, yoksullaşma, köyden şehre göç ve dağılan aileler üzerinden kadına şiddet büyüyor.
İstanbul Sözleşmesi’ne gelince; Türkiye burada çok büyük bir yanılgı yaşıyor. Sanki İstanbul Sözleşmesi olmazsa kadın cinayetleri artacakmış gibi bir algı var. Ben bir hukukçu olarak sözleşmeyi 3-4 kere çok dikkatli okudum; Türkiye’nin ceza hukukunda olmayan hiçbir koruyucu madde içermiyor. 6284 sayılı kanun zaten benzer düzenlemeleri içeriyor.
İstanbul Sözleşmesi bize kadını korumayı değil, bir yaşam tarzını dayatıyor. Sözleşmeyi incelediğinizde; “toplumsal cinsiyet”, “cinsel tercih özgürlüğü” gibi ifadelerle, Batı’daki kapitalist sistemin çürüttüğü ne varsa toplumun içine sokuyor. Eşcinselliği normalleştiriyor. Oysa tarihsel olarak eşcinsellik, kadının toplumdan dışlandığı, köleci Yunan veya Roma gibi sınıflı toplumlarda hakim sınıfın yaşam tarzı olmuştur. Eşcinselliğin olduğu yerde kadın kenara itilmiştir. Kadın hareketlerinin eşcinselliği bir özgürlük gibi sunması bu nedenle şaşırtıcıdır. Bunlar birlikte oluyor. Ondan sonra ortalığa dökülüyorlar, koşturuyorlar falan filan. Hiç tarihe bakmıyorlar ve bugünkü emperyalist kapitalist topluma da bakmıyorlar. Orada da kadın kenara sürülmüş durumda. Almanya’da, Fransa’da, Amerika’da hepsinde kadın kenara sürülmüş, itilmiş, aşağı bastırılmış durumda. O zaman ne oluyor? Muhabbet erkekler arasında oluyor ve cinsel ilişki erkekler arasında yaşanıyor. Onun için tekrar ediyorum; bir yerde eşcinsellik varsa orada kadın kenara sürülmüştür veya bir yerde kadın kenara sürülüyorsa orada eşcinsellik doğar, hâkim kültür ve ideoloji olarak gelir. Yoksa bu, bir hastalık falan değil.
Şimdi zaten bunu görüyoruz. Bütün Batı ülkelerinde, Avrupa’da, Amerika’da bu durum olağanlaştırıldı, erkekler arasında nikâh serbest oldu. Ondan sonra toplumda yarattığı acıları ve mutsuzlukları görüyoruz. Bunu “mutluluk” diye takdim ediyorlar ama hiç de öyle bir şey gözükmüyor. Eşcinseller çocuk doğuramadıkları için, o ilişkiden bir çocuk dünyaya gelmediği için evlatlık alınıyor. Evlatlara bakıyorsunuz; hepsi Esmer, Afrikalı, Uzak Asyalı… Ve o evlatlara tecavüz ediliyor. Bütün Alman, Fransız ve Amerikan basını bunlardan bahsediyor.
İstanbul Sözleşmesi’nin bize dayattığı “toplumsal cinsiyet”, “cinsel yönelim özgürlüğü” ve “tercih özgürlüğü” gibi kavramların içi boştur. Hangi tercih özgürlüğünden söz ediyorlar? Türkiye’deki çocuk derneklerinin araştırmalarını okumuştum; o ilk ilişkiler genelde zorla oluyor. 10-12 yaşındaki çocuklar; sahipsiz, anasız, babasız sokağa düşmüş, tiner çeken çocuklar duvar diplerinde tecavüze uğradığı zaman özgürlüğünü mü kullanıyor? Bir cinsel tercihte mi bulunuyor? Bunlar korkunç bir aldatmacadır.
İstanbul Sözleşmesi, bunun da ötesinde başımıza müfettişler, zaptiyeler dikiyor. Uygulanması için bir örgüt kuruluyor; emperyalistler bunu örgütlüyor ve ülkene getiriyor. Sözleşmede etnik ve mezhepsel ayrımları tahrik eden, normalleştiren ve topluma kama gibi sokulan maddeler var. Kürt kadını, Alevi kadını, Sünni kadını gibi ayrımlar üzerinden raporlar hazırlıyorlar. Ey dinleyiciler, o sözleşmenin zaptiyelerinin, denetçilerinin Türkiye’ye gelip yazdıkları raporları okuyun. O raporlarda hep Türk-Kürt, Alevi-Sünni ayrıştırması var. İstanbul Sözleşmesi’nde kadına yönelik zorbalık durumunda iltica hakları gibi maddeler var ama hadi bir gitsinler bakalım Almanya’ya, iltica edebiliyorlar mı? Bu sözleşme yeni bir tanzimatçılıktır.
Nasıl 1839’da Tanzimat Fermanı “can güvenliği, mal güvenliği” diyerek İngiliz tüccarların Türkiye sanayisini kırıma uğratma özgürlüğünü getirdiyse, bu sözleşme de Batı’nın çürümüş toplum modelini Türkiye’ye açan bir süreçtir. Atatürk ve Genç Türkler, o tanzimatçılığa karşı mücadeleyle çıktılar. Şimdi bize “kadının kurtuluşu” diye Batı’nın çürümüş, insanın kendi bedeniyle kavga ettiği, erkeği kadın, kadını erkek yapmaya çalışan doğaya aykırı bir model dayatılıyor.
Doğanın verdiği bir biyolojik cinsiyet vardır; genlerimiz, kromozomlarımız bellidir. İstanbul Sözleşmesi’nin anlayışına göre ise cinsiyeti toplum verir. Roma’da, Yunan’da tanrıları bile eşcinsel yaparak bunu ideolojik bir kültür olarak dayatıyorlardı. Burada da aynı şey var. Biz erkek ve kadın olduğumuzu anamızdan babamızdan öğrendik. Peki; kediler, köpekler, aslanlar, maymunlar, koyunlar dişi veya erkek olduklarını nereden öğrendi? Onlara toplumsal rolleri anaları babaları mı öğretti? Böyle doğayla kavga eden bir anlayışı ve toplum modelini getiriyorlar.
İstanbul Sözleşmesi kanımca iptal edilmeli. AK Parti hükümeti bu sözleşmeyi imzaladığında, Türkiye’deki diğer partiler de Meclis’te buna onay verdi. Oysa Macaristan parlamentosu, bu sözleşmenin çürümeyi ve eşcinselliği dayattığını açıkça söyleyerek reddetti. Birçok ülke ya imzalamadı ya da onaylamadı.
Biz Vatan Partisi olarak eşcinselliğin normalleştirilmesini ve propagandasını doğru bulmuyoruz. Çünkü bu bizi eski Yunan’ın, Roma’nın köleci sistemlerine götürüyor. Kadın kafese itilince erkekler arası muhabbet başlıyor. Kadın, kültürel hayatta erkeğin eşiti olmayınca, eğitilmeyince tarihte ne kadın şair ne de bilim insanı yetişebiliyor. Tanrıları bile eşcinsel olan bir toplum modeli bize ne öneriyor? Kadının “doğurma makinesi” haline getirildiği, kenara itildiği bir düzen…
Maalesef Türkiye’deki bazı feminist hareketlerde de bu eşcinselliği normalleştirme eğilimi var. Kadını kenara iten, aşağılayan bir sistemle uyum göstererek onun bir parçası haline geliyorsunuz. İstanbul Sözleşmesi, kadınların kurtuluşu değil; emperyalist, çürümüş ve kadınları aşağılayan bir toplum modelidir. 1 Ağustos’ta Teori Dergisi’nde İstanbul Sözleşmesi’ni ele alan çok kapsamlı bir sayı çıkıyor. Vatan Partisi olarak bu konuları öncü kadınlarımızla ve gençlerimizle enine boyuna tartıştık. Sözleşme, yaşam tarzımıza yapılan bir kültürel dayatmadır. Mutfakta yemek pişirmekten tarlayı ekip biçmeye, bu işlerde kullanılan araçlardan maddi ve manevi kültürümüze kadar her şeye kültür diyoruz. Ancak konuyu daha anlaşılır bir şekilde ifade edelim: İstanbul Sözleşmesi bir yaşam tarzıdır. Hangi yaşam tarzı? İşte burada edebiyat yapmayalım; bu, Amsterdam’daki, Almanya’daki, Fransa’daki yaşam tarzıdır. Hem de bu ülkelerin kırsal bölgelerindeki veya geleneksel aile yapısını koruyan yerler değil; çürüyen merkezlerindeki yaşam tarzıdır. Bu sözleşme, o çürüyen merkezlerin hayat tarzını Türkiye’ye dayatmaktadır. Sözleşmeyi okuduğumuz zaman getirdiği yükümlülükler bellidir. Peki, bu ne gerekçelerle dayatılıyor? “Kadını kurtaracağız, kadın erkek eşit olacak” falan filan… Biz de bu zokayı yutuyoruz. Maalesef Türkiye’deki feminist hareketler de bu zokayı yutmuş durumda. Sözleşmenin kadını kurtaracağını sanıyorlar, ancak yok öyle bir şey. Bu sözleşme kadını kurtarmıyor; aksine kenara itiyor, saçından sürüklenir hale getiriyor. Bunu görmemiz lazım; bu bir kurtarıcı değildir.
Siyasal süreçlere baktığımızda, AK Parti hükümeti bunu getirdi; Cumhuriyet Halk Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi de hiçbir itiraz yapmadan, hep beraber oy vererek kabul etti. Şimdi ise bir bunalım yaşanıyor çünkü toplum bunu kabul etmedi. En başta Vatan Partisi olarak biz karşı çıktık. Geçen sene Akit Televizyonu’nun düzenlediği toplantıda birçok konuşmacı varken, biz Vatan Partisi olarak İstanbul Sözleşmesi’nin bu özelliklerini anlattık. Daha önce de birçok yazımız oldu; buna ilk karşı çıkan, tavır alan parti biziz. Sözleşme imzalanırken de özellikle Şule Perinçek’in uyarıları ve yazıları olmuştu. Vatan Partisi, Aydınlık ve Ulusal Kanal çevrelerinden birçok itiraz geldi.
Şimdi Türkiye tekrar bu konuyu tartışıyor ve bazıları “Yobazlar İstanbul Sözleşmesi’ne karşı çıkıyor” diyerek arkaya saklanıyor. Kardeşim, yobazı falan bırakalım; sen karşı mısın değil misin? Önce kendi tavrını sapta. Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nı “yobazın yanında olmayalım” diyerek yapmadı; bütün milletle yaptı. İstanbul Sözleşmesi’ne karşı çıkanlar doğru yapıyor. Ben Türkiye’nin en ilerici, 50 yıllık devrimci mücadele veren bir partisinin genel başkanıyım. Hangi yobazlardan bahsediyorlar? Kimse bu ifadelerle toplumu ikna etmeye kalkmasın.
Türkiye’deki mevcut kanuni düzenlemeler kadını ve aileyi korumaya yeterli mi? Bu tartışılabilir, yetersiz olabilir. Ancak biz bunun için Tanzimat Fermanı mantığına girmemeliyiz. İngilizlerin Baltalimanı Sözleşmesi ile Türkiye’ye dayattığı süreçle bu süreç aynıdır. 1838 Baltalimanı Sözleşmesi, 1839 Tanzimat Fermanı ve 1856 Islahat Fermanı aynı sürecin parçasıydı. İngiliz sömürgeciliği, kendi tüccarının önünü açmak, Anadolu’da filizlenen sanayimizi kırıp geçirmek ve iç pazarımızı ele geçirmek için Tanzimat’ı dayatmıştı. Şimdi bunlar da kendi toplum modellerini Türkiye’ye dayatıyorlar. Türkiye’deki çürüme, bölünme; Türk-Kürt, Alevi-Sünni ayrılıklarını körükleyen faaliyetler… O raporları, GREVIO raporlarını okuduğumuz zaman hepsinde bu etnik ve mezhepsel ayrılıkları kanırtan maddeler olduğunu görüyoruz.
Sözleşmeden Türkiye çıktığında 6284 sayılı kanunumuz da ortadan kalkacak mı, yoksa biz bunu koruyor mu olacağız? Bu çok güzel bir soru ve burada bir hile var. 6284 sayılı kanun, Türk Meclisi’nin koyduğu, kadını koruyan iyi bir kanundur. Bunu İstanbul Sözleşmesi’ne bağlayarak “sözleşmeyi reddederseniz 6284 de gider” diyorlar. Gitmez, öyle bir şey yok. O kanun daha geliştirilebilir, daha olgunlaştırılabilir; ancak içinde bize dayatılan çürüme, yabancı müfettişler ve zabıtalar yok. İstanbul Sözleşmesi’nin en tehlikeli yanı, başınızın üzerine Avrupa Konseyi’nden zabıtalar dikmesidir. Kendi ülkelerinde kadını ezenler, bizi mi kurtaracak? Bu yabancı müfettişleri kabul etmek bir haysiyetsizliktir. Bağımsızlık ve istiklal peşinde koşuyorsak, bu tür dayatmalara karşı tutarlı olmalıyız.
HDP, bu İstanbul Sözleşmesi’nin en önündeki fedaisidir. LGBTI kuruluşlarıyla birlikte yürüyüşler yapıyorlar; Kadıköy, Beşiktaş ve İzmir belediyeleri de bunları finanse ediyor, destekliyor. İzmir Belediyesi ise tamamen ipini koparmış durumda; eşcinsellerle birlikte hareket ediyor, belediyenin kapısını bile onların renklerine boyatıyorlar.
Sosyal medya düzenlemesine gelecek olursak; Türkiye’de köyde, kasabada, üniversitede geçerli olan insan onurunu koruyan kanunlar, sosyal medyada geçerli değil. Sosyal medyada suç işleme serbestliği var ve bu kabul edilemez. Bir “maskeli balo” iklimi yaratılmış; terbiyeli insanlar bile oraya girince terbiyesini dışarıda bırakıyor. Vatan Partisi olarak bu alanı bir “pankreas güreşi”ne benzetiyoruz; kuralsız, vahşi ve insan onurunun ayaklar altına alındığı bir ortam. Sosyal medyayı, toplumun diğer alanları gibi insan onurunun korunduğu bir yer haline getirmemiz gerekiyordu. Bunun yolu, sosyal ağ sağlayıcılarının Türkiye’de temsilcilik açması ve bir muhatap bulunmasıdır. Suç işleyen kim olursa olsun; Hasan, Fatma, Ayşe; savcılık sorduğunda o kişinin kim olduğu ortaya çıkmalı ve hesabını vermelidir. Sosyal medyada takma ad kullanılabilir ama hukuki bir durumda gerçek kimliklere ulaşılabilmelidir. Temsilcilik açma zorunluluğu getirilmesi son derece doğru. Fakat öngörülen beş aşamalı süreci pek makul bulmadım. Bu kadar korkak bir kanun olmaz. Burada sosyal medyada çıkacak gürültüden korkan bir kanun koyuculuk görüyoruz, bunu hiç doğru bulmuyorum.
Bir ihtar yaparsınız, iki ay içerisinde temsilcilik açmıyorsa o sosyal medya platformunu Türkiye’ye kapatırsınız. Bu kadar basit. Beş aşama ne demek? İlk önce 10 milyon, sonra 30 milyon ceza… Bunlar işi uzatır. Yargı süreçleri, temizlik süreçleri derken iş karmaşıklaşır. Hiç bunlara gerek yok. Tamamen idari işlemlerle; Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Facebook veya diğer platformlara “Temsilcilik aç” diye bir yazı yollar, açmazlarsa bir ay içerisinde Türkiye’deki faaliyetlerine izin verilmeyeceği bildirilir. Süre sonunda kanunun icabı yapılmıyorsa platform kapatılır.
“Hafif mi buluyorsunuz?” diye sorarsanız; mesele hafiflik veya ağırlık tartışması değil, tatbikat, pratiklik ve uygulanabilirlik meselesidir. Temsilcilik açtıracaksın, o zaman bir aylık ihtar süresi koyarsın; açmıyorsa Türkiye’deki faaliyet olanaklarını ortadan kaldırırsın. Bu beş aşamalı süreç, kendine güvenmeyen, korkak bir kanun koyucuyu ifade ediyor.
Kanundaki büyük bir eksik de vergi meselesidir. Mevcut gelir vergisi kanunlarımıza göre bu medya kuruluşları birer şirkettir. Holdingler, fabrikalar, işletmeler nasıl vergi ödüyorsa, bunlar da kazançlarına göre vergi vermek zorundadır. Hatta yabancı oldukları için belki bunlara özel, ağırlaştırıcı vergiler de konulabilir. Türkiye, sosyal medya şirketlerinin dünyada en çok kazandığı ülkelerin başında geliyor; milyarlarca lira kazanç elde ediyorlar. Bu gelir, vergi kanunlarımızın en yüksek dilimine girmelidir. Bu kanuna mutlaka vergiyle ilgili bir hükmün eklenmesi yerinde olur.
Diğer taraftan, Türk kullanıcıların verilerinin Türkiye’de depolanmasına dair yapılan düzenlemeyi olumlu buluyorum. Ancak milli platform meselesine gelince; “milli platform” diye değil, “uluslararası platform” olarak düşünmeliyiz. Türkiye’de şirketler veya kamu eliyle bu tür platformlar kurulur ve bunlar uluslararası alana da çıkar. Neden sadece Türkiye ile sınırlı olsun? Bunu başarabiliriz.
Geçmişteki paylaşımların silinmesi (unutulma hakkı) konusuna gelirsek; burada özgürlükten yana olmak lazım. Zaten bir suç (hakaret, kişilik haklarına tecavüz vb.) varsa, mahkeme kararıyla o içeriğin silinmesine hükmedilir. Ancak sadece siyasetçilerin geçmişteki paylaşımlarını silmek amacıyla bir hak tanınması mantıklı değil. Basında 30-40 yıl önceki belgeler nasıl yayımlanabiliyorsa, sosyal medyayı da bu bağlamda farklı görmemek gerekir. Kişilik haklarına tecavüz varsa zaten hukuk yolları bellidir ve mevcut kanunlarımızı bu alana da uygulamamız yeterlidir.
İstanbul Sözleşmesi gibi uluslararası anlaşmaların meclis onayına sunulmadan önce geniş bir kuruldan görüş alınması önerisi son derece yerindedir. Bu sadece dış anlaşmalar için değil, tüm kanunlar için geçerli olmalıdır. İstanbul Sözleşmesi biraz “paldır küldür” geçti, kamuoyunda yeterince tartışılmadı. Yasalar sürpriz şekilde çıkmamalı, uzmanların görüşü alınarak ve kamuoyunda tartışarak hazırlanmalıdır.
Kadın cinayetlerine karşı idam talebine gelince; ben idama karşıyım. İdam, acziyetin ifadesidir. “Ben insanı iyileştiremem, tedavi edemem” demektir. Oysa devrimcilikte ölümü kabul etmek yoktur; canavardan kuzu yaratacak, toplumu dönüştürecek kültüre ve eğitime sahibiz. Kadın hareketinin her şeyi “asalım, keselim” diyerek ağır cezalarla çözme eğilimi, kadının onuruna da yakışmıyor.
Azerbaycan-Ermenistan hattındaki gerilime ve Rusya’nın rolüne bakacak olursak; Rusya’nın geleneksel olarak bölgedeki çatışmalara yaklaşımı statükonun korunması yönündeydi. Çünkü Rusya, Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki bir savaşın Batı’nın bölgeye müdahalesine yol açabileceğinden ve Atlantik cephesinin Güney Kafkasya’da güçlenmesinden endişe ediyordu. Bakış açısı kaynaklı olarak Statüko’nun korunması yönünde bir tavır vardı. Fakat bu süreç, özellikle son 5-6 senede ve en önemlisi Paşinyan’ın iktidara gelmesiyle birlikte değişti. Ermenistan’ın daha Batı yanlısı bir çizgi izlemeye başlaması, “turuncu devrim” benzeri süreçlerle Paşinyan’ın iktidara taşınması Kremlin’de ciddi rahatsızlıklar yarattı. Şunun da altını çizmek lazım: Dünyadaki en büyük Amerikan büyükelçiliklerinden biri, birkaç milyon nüfusa sahip Ermenistan’da bulunmaktadır. Hem metrekare hem de personel sayısı bakımından çok büyük bir kapasiteye sahip olan bu elçilik, Paşinyan’ın iktidara gelmesi sürecinde de ciddi bir rol oynadı.
Paşinyan’ın iktidarıyla birlikte, özellikle son bir senede Rusya-Moskova hattında gerilimin yükseldiğini görüyoruz. Ermenistan’daki tutuklamalar, devlet içerisindeki Rusya’ya yakın isimlerin tasfiye edilmesi ve çeşitli suçlamalarla hapse atılmaları, Moskova tarafından doğrudan bir meydan okuma olarak değerlendirildi.
Eski Sovyet cumhuriyetlerinde, özellikle Ukrayna ve Baltık ülkelerinde, Nazi işbirlikçilerinin propagandasının yapılması ve bu isimlerin “milli kahraman” ilan edilmesi süreci yaşanıyor. Rusya’nın bu ülkelerle ciddi tartışmaları var. Benzer bir süreç Ermenistan’da da yaşandı; önemli Nazi işbirlikçilerinden biri olan ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye’ye karşı savaşmış olan Garegin Njde’nin heykeli, Erivan’ın en merkezi noktasında, devlet başkanı ve başbakanın katılımıyla dikildi. Bu isim, Naziler adına Sovyetler Birliği’ne karşı gönüllü birlikler oluşturmuş, savaş sonrasında yakalanıp hüküm giymiş ve cezasını çekerken ömrü tükenmiş biridir. Bu tür adımlar Rusya’da büyük rahatsızlık yaratmakta; bu durum Türkiye ve Azerbaycan’a, Karabağ konusunda Rusya’yı kendi yanlarına çekmek açısından bir imkân tanımaktadır.
Minsk Grubu’nun Karabağ meselesinde hiçbir çözüm üretemeyeceğini herkes görmüş durumda. Azerbaycan’da sorunun adil çözümünden yana olan herkes bu gruptan ümidini kesti. Batılı ülkelerin, Karabağ meselesiyle veya Azerbaycan-Ermenistan çatışmasıyla tarihsel, coğrafi, jeopolitik veya siyasi hiçbir ilgisi bulunmuyor; varlıklarıyla sadece çözüm sürecini tıkıyorlar.
Türkiye ile Azerbaycan’ın önünde meseleyi daha adil çözmek için yeni bir imkân doğmuştur. Moskova-Erivan gerilimi devam ederken, Türkiye, İran ve Rusya’nın yürüttüğü “Astana Süreci” Suriye’de başarılar elde etti. Astana Süreci, Karabağ açısından da önemli bir örnek teşkil ediyor. Batılı devletlerin inisiyatifi kırıldığında ve bölge ülkeleri kontrolü ele aldığında sorunların çözülebileceği görüldü. Karabağ meselesi çözülmediği takdirde Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki gerilimler ve Ermenistan’ın saldırgan politikaları sürecektir.
Rusya’nın devlet medya gruplarından olan Russia Today ve Sputnik’in başında bulunan Ermeni kökenli Margarita Simonyan’ın açıklamaları oldukça çarpıcı. Türkiye’ye pek de dostane bakmayan Simonyan, çatışmalardan sonra Erivan’ı sert sözlerle eleştirdi. Ermenistan’ın Batı ile iş birliği yaparak Rusya’yı hedef aldığını ve yardım dilediğini belirterek, Rusya’nın tepkisini dile getiren kesimlerin ne kadar ileri gittiğini gösterdi. Rusya’daki Ermeni lobisini destekleyen kesimler dahi, Ermenistan’ın saldırgan politikaları sonucunda Erivan’ı suçlayan açıklamalarda bulundular.
Ermenistan’ın son saldırısı, Karabağ hattında değil, doğrudan iki ülke arasındaki doğal sınırda gerçekleşti. Ermenistan, Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nden (KGAÖ) yardım alabilmek için bu bölgeyi seçti. Ancak Azerbaycan, 1999 yılında bu örgütten ayrıldığı için bu strateji, tarafsız kalan üye ülkeler nezdinde beklenen karşılığı bulmadı. Ermenistan’daki ekonomik ve siyasi kriz, Paşinyan’ın iç politikadaki yerini sağlamlaştırmak ve halkı etrafında birleştirmek için bu saldırgan hamlelere başvurduğunu gösteriyor.
(Sayın Mehmet Perinçek’e teşekkürler…)
Türk kamuoyunda, Tavuz bölgesinin stratejik önemi nedeniyle (Bakü-Tiflis-Ceyhan, TANAP ve Bakü-Tiflis-Kars hattının geçiş noktası) Rusya’nın bu süreci kışkırtmış olabileceğine dair tartışmalar var. Ancak devletin stratejik süreçleri sadece izlemesi değil, yönlendirmesi gerekir. Türkiye’nin Suriye’den Doğu Akdeniz’e, Karadeniz’den Kafkasya’ya kadar uzanan geniş bir cephe hattında savunma yapması gerekmektedir. Vatan Partisi’nin önerdiği “Karadeniz-Akdeniz Dostluk ve Barış Planı” bu cephelerin tek bir stratejik bütünlük içerisinde ele alınmasını savunmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri, kasıtlı olarak Ermenistan’ı bu sürecin içine itmektedir; burada aslında hedef Azerbaycan’dan ziyade Türkiye’dir. İstiklal Savaşı’nda doğuyu bir istinadgâh (dayanak) olarak kullanan Türkiye’nin, bugün dört tarafındaki tehditleri bertaraf etmek için bölge ülkeleriyle daha bütüncül bir siyaset izlemesi hayati önem taşımaktadır. Sonuç itibarıyla bütün bu cepheler tek bir cephedir. Yani bunlar parça parça cepheler değil. Türkiye ancak bütünsel bir stratejiyle bağımsızlığının bütünlüğünü koruyabilir ve ekonomisini geliştirebilir. Bu bütünsel planı, “Karadeniz-Akdeniz Dostluk Planı” adıyla Vatan Partisi hazırladı. Bu planda ne deniyor? Bakalım: Bütün bu cephelerdeki tehdidin arkasında Amerika ve Amerika ile birlikte İsrail var. Bazı yerlerde Yunanistan, bazılarında ise Suudi Arabistan ve Körfez şeylikleri onlarla beraber hareket ediyor. Kuzeyde ise Ukrayna, Amerika ile birlikte.
O zaman biz, merkezinde Amerika ve İsrail’in olduğu bu tehdide karşı kimlerle beraber olabiliriz? Bu durum verili bir süreçtir; yani dostlarınızı ve düşmanlarınızı siz seçemezsiniz, nesnel koşullar bunu belirler. İstiklal Savaşı döneminde de durum aynıydı; İngilizler ve Fransızlar size düşmansa, onlarla dost olamazsınız. Sovyet devrimi gerçekleşip Çarlık yıkılınca, düşmanlarınızdan biri ortadan kalkmıştı. Atatürk bu gerçeklik temelinde doğru bir strateji kurduğu için bütün cephelerden başarıyla çıktı ve Türkiye’yi 1945’e kadar bu rotada taşıdı. Şimdi de Atatürk’ün o dönem yaptığı gibi bütünsel bir stratejiye ihtiyacımız var. Vatan Partisi bunu uygulamaya koydu.
Vatan Partisi heyetleri olarak, Abhazya Cumhurbaşkanı’nın davetlisi olarak iki kez Abhazya’ya gittik. Heyetlere Genel Başkan Yardımcımız Tugay Şen başkanlık yaptı ve Abhazya Meclisi ile bir protokol imzaladık. Bu anlaşmaya göre; Abhazya ve Rusya, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıyacak; Türkiye de Abhazya Cumhuriyeti’ni tanıyacak. Türkiye, Kırım’ın Rus toprağı olduğunu kabul edecek. Kırım zaten tarihsel olarak Giray Hanlığı’ndan sonra Rus toprağı olmuştur ve oradaki Kırım Türkleri de Rusya Federasyonu bünyesinde yer almaktadır. Ayrıca Rusya, Türkiye ile birlikte Kafkaslar’da ağırlığını koyarak Ermenistan’ın Karabağ’daki işgaline son verecek. Böylece bölgeden NATO ülkeleri ve terör örgütleri temizlenecektir.
Bu plan, Türkiye’yi dört cephede güvenceli bir konuma getiriyor. Askerlikte iki cephede savaşmak bile büyük bir tehlikedir; biz ise dört cephede tehdit altındayız. Ancak Karadeniz-Akdeniz Dostluk Planı ile Türkiye, dört cephenin hepsinde üstünlük sağlar. Çünkü Rusya, İran, Irak ve Suriye gibi bölge ülkeleriyle dostluk potansiyelimiz var. Burada eksen ülkeler Türkiye, Rusya ve İran’dır. Bunlar okyanus ötesinden gelmiyor, bölgenin asli unsurlarıdır. Ekonomik potansiyelleri, enerji kaynakları ve askeri güçleriyle bu ülkeler bizim nesnel müttefiklerimizdir.
Ancak biz NATO zincirlerinden kendimizi koparamazsak ve Amerikan oyunlarına gelirsek, bocalama yaşarız. Türkiye kamuoyunda, Ermenistan’ın Azerbaycan’a saldırılarının arkasında Rusya varmış gibi gösterilmesi tamamen bir Amerikan propagandasıdır. Paşinyan hükümeti bir Amerikancı hükümettir; Amerika Kafkaslar’a yerleşerek bölgede Rus nüfuzunu kırmaya çalışıyor. Bu koşullarda Rusya’nın Türkiye ile birlikte hareket etmesi mecburidir. Amerika’nın Ermenistan’ı kışkırtması, aslında Türkiye’ye “Seni dört cephede birden tehdit ediyorum” mesajıdır.
Vatan Partisi olarak Abhazya ile imzaladığımız protokol, diplomasideki akılcı gücümüzü göstermektedir. Abhazya’nın Türkiye ile bu protokolü imzalaması, aslında arkasındaki Rusya’nın onayı demektir. Karadeniz-Akdeniz Dostluk Planı’nın hükümetimiz tarafından değerlendirilmesi hayati önem taşımaktadır. Bu plan, görüştüğümüz Rus, İranlı ve Suriyeli yetkililer tarafından da benimsenmiştir. Türkiye artık Amerika ile sonuç vermeyen oyunları terk etmeli ve bölgesel ittifak potansiyelini harekete geçirmelidir.
Türkiye, Azerbaycan’ın yanında durmak zorundadır; bu sadece bir dayanışma değil, enerji güvenliğimiz ve Orta Asya ile olan bağlantımız için de şarttır. Şu anda doğalgazımızın %34’ünü Azerbaycan’dan alıyoruz. Ayrıca İran’la olan boru hatlarını devreye sokmalıyız. Türkiye, Azerbaycan ile arasına Ermenistan gibi “kamaların” sokulmasına izin veremez. İstiklal Savaşı’nda Atatürk ve Sovyetler, İngilizlerin kurduğu Kafkas Seddi’ni nasıl yıktıysa, bugün de Amerika’nın kurmaya çalıştığı seddi aynı iradeyle yıkmalıyız.
Türkiye-Ermenistan ilişkilerine gelince; düşman kavramını kullanmadan, gerçekçi bir diplomasi yürütmeliyiz. Türkiye, Amerika’nın denetiminden kurtulup Karadeniz-Akdeniz Dostluk Planı’nı uyguladığında, Ermenistan da Türkiye’ye saygılı olmak zorunda kalacaktır. Bu plan Amerika’ya düşmanlık planı değil, onu Türkiye’ye saygılı hale getirme planıdır. Rusya ile stratejik bir ittifak, bölgedeki savaşları önleyecek tek gerçekçi güvencedir. Türkiye; Rusya, İran, Mısır ve Suriye’yi içine alan bu dostluk zincirini kurarsa, bölgedeki hiçbir dış güç oyun kuramaz. Ama bizde hâlâ “Amerikan propagandasıyla, vay efendim Suriye, PKK ve PYD ile iş birliği yapıyor; Rusya, PKK ve PYD ile iş birliği yapıyor” diye, saçma sapan Amerikan argümanlarını papağan gibi tekrar eden stratejilerimiz var.
Libya konusu da oldukça gündeme gelmeye başladı ve burada kritik ülkenin Mısır olduğu gözüküyor. Mısır ile aramızdaki sorunların temelinde, Mısır’ın Müslüman Kardeşler’i kendi iç güvenliği için büyük bir tehdit olarak görmesi yatıyor. Türkiye’nin Müslüman Kardeşler ile olan ilişkisi bağlamında Mısır ile bölgesel iş birliği yapılabilecek ortak noktalar neler olabilir?
Geçmişe baktığımızda, Turgut Özal döneminde 1983-84 yıllarında Hama ve Humus’taki Müslüman Kardeşler isyanlarını Suriye’ye karşı desteklediğimiz için Suriye de PKK’yı desteklemeye başlamıştı. Ne menfaatimiz vardı da Suriye ile kavgalı hale geldik? Amerika bizi Müslüman Kardeşler’i desteklemeye itti; bunun sonucunda Suriye de bize karşı “Sen Müslüman Kardeşler’i destekliyorsan, ben de PKK terörünü senin içine sokarım” dedi. Sürekli başkalarını suçlayarak politika yapılmaz; kendi marifetlerimizi de görelim. Hama ve Humus’taki isyanları desteklemek ne demekti? Hemen arkasından 1984 yılında PKK eylemleri başladı. PKK’nın bir stratejisi yoktur; arkasındaki devletlerin stratejisi vardır. Bir dönem 90’a kadar Suriye, sonra Amerika kullandı.
Bugün artık Müslüman Kardeşler gibi bir durum kalmadı; Orta Doğu’da Tunus’ta, Mısır’da, Suriye’de bu yapılar yıkıldı veya başarısız oldu. Türkiye’de de Müslüman Kardeşler politikasıyla bir yere varamazsınız. Bu bir saplantı olmamalı. Teraziyi elimize alıp ağırlıkları iyi görmeliyiz. Müslüman Kardeşler’i bir kefeye koyup, öbür tarafa Mısır’ı, Rusya’yı, Suriye’yi, Tunus’u veya Cezayir’i koyduğumuzda hangisi daha ağır basıyor? Müslüman Kardeşler’e odaklanmak büyük bir yanlış olur. Hükûmetin artık bu yolda gittiğini düşünmüyorum ama geçmişten kalan paslı zincirleri, ağır maliyetleri var. En büyük maliyeti de PKK’dır. Eğer Turgut Özal, Suriye’deki Müslüman Kardeşler isyanlarını desteklemeseydi PKK diye bir örgüt çıkmayacaktı.
Suriye’de 12 Eylül’den kaçan çeşitli gruplar vardı. Mesela Rızgari grubu vardı; bizzat liderleri bana anlattı. Suriye muhaberatı onlara silah ve kamp teklif etmiş, Türkiye’ye karşı eylem yapmalarını istemişti. Onlar bunu kabul etmediler. O sırada orada dolaşan Öcalan ise bu teklifi balıklama atladı ve PKK oradan büyüdü. Bunlar Türkiye’de konuşulması gereken çok önemli derslerdir.
*(Reklam arası)*
Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’nin ikinci yıl dönümünde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaptığı konuşmaya baktığımızda, son dönemde atılan millî adımların bu sisteme bağlı bir sonuç olduğunu ifade ediyor. Peki, bu sistemin Türkiye’ye bir başarısı var mı? Pratik olarak bakalım: Türkiye’nin 2014 sonrası başarıları; FETÖ’nün üzerine yürümek, PKK’yı hendeklere gömmek, Fırat Kalkanı ile Amerikan-İsrail koridorunu yarmak, 15 Temmuz’da Amerikan Gladyosu’nun işgal girişimini bozmak, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekâtları ile Doğu Akdeniz’de bayrak göstermektir. Bunların hangisi parlamenter sistemde engellenecekti? Tam tersine, bu başarılar parlamenter sistemde daha kalıcı olurdu çünkü hükûmet ile millet arasındaki bağlar parlamenter sistemde daha güçlüdür.
Yeni sistemde Cumhurbaşkanı beş yılda bir seçiliyor, sonrasında millet ile arasında bir bağ kalmıyor. “Kabine” ismi bile yanlış; Amerika’dan gelen, dilimizde yeri olmayan bir kavram. “Hükûmet” yerine “Kabine” denilerek meclis kenara itildi. Meclise dayanan güçlü hükûmet, Türkiye’nin geleneğinde vardır. İstiklal Savaşı’nı bile meclis ile verdik. Bugün meclisin ağırlığı kalmadı. Önümüzdeki dönemde, ABD’nin iç cepheyi karıştırma planlarına karşı meclisin gücüne ihtiyacımız var. Rand Corporation raporunda belirtilen iç ve dış tehditlere karşı, meclise dayanan güçlü bir hükûmet şarttır.
Sayın Kılıçdaroğlu’nun “Yeni Devletçilik” başlığıyla yazdığı yazıda devlet işletmeciliğini reddetmesi ise büyük bir çelişkidir. Kamu iktisadi teşebbüslerini reddedip devletçilik yapamazsınız. Enerjide, ulaşımda, haberleşmede, tarımda; TİGEM’ler, Toprak Mahsulleri Ofisi, kamu bankaları olmadan devletçilik nasıl olur? Bu söylem, devletçiliğin reddidir. Devletçilik ile ilgisi yoktur. Türkiye’nin üretim devrimi yapması için öncelikle tasarruf etmesi gerekir. Ancak tasarruf devlet eliyle yapılır. Vatandaşa “yastığının altındaki parayı getir, pazarda harcama, tasarruf yap” diyerek devletçilik olmaz. Devlet; vergi, ücret, maaş, banka ve kredi politikalarıyla tasarrufu sağlar. Tasarruf oranımızı %25 seviyesine çıkarmamız gerekiyor; bunu millete vaaz vererek değil, devlet politikalarıyla başarabiliriz. Devletçiliğin özü buradadır.
Tasarruf ettiğimiz kaynakları yatırıma dönüştürmemiz gerekir. Ancak bunu serbest piyasaya bırakamayız; plan yapmalıyız. Türkiye’nin ihtiyaçlarını, ödemeler açığını ve yatırım alanlarını tespit etmeliyiz. Türkiye her yıl milyarlarca dolarlık telefon, motorlu taşıt ve ilaç ithal ediyor. Bu tablolara bakarak yatırım tercihlerimizi belirlemeliyiz. Devletin güçlü tasarruf ve yatırım imkanları olmadan, sadece serbest teşebbüse güvenerek bunları nasıl yapacaksınız? Bugün serbest teşebbüsün kendisi iflas tehdidi altındadır; ticaret mahkemelerinde binlerce konkordato başvurusu var, işsizlik artıyor. Serbest teşebbüs, sermaye kıtlığı ve nakit imkansızlıkları nedeniyle fabrikalarını kapatmak zorunda kalıyor. Devlet işletmeciliği olmadan plan yapmak mümkün değildir; planın uygulanması için devletin araçları şarttır. Aksi takdirde plan sadece bir palavradan ibaret kalır.
Devletçilik denince akla kamulaştırma ve kamuculuk gelir. Türkiye nasıl bir kamulaştırma politikası izlemeli? Devletçilik demek sadece kamulaştırma demek değildir. 1920’lerin başından itibaren Türkiye devletçilik uyguladı. İttihat ve Terakki’nin devletçi politikaları olmasaydı, Birinci Dünya Savaşı’nda İngiliz, Fransız ve Rus emperyalizmine karşı 4 yıl savaşamazdık. Biz o dönemde devletçilikle ayakta kaldık. Ancak bugün, mevcut tasarrufların yatırıma sevk edilmesi ve planlama için devlet işletmeleri ve bankacılık mecburidir.
Kamulaştırma, iflas eden işletmeler açısından bugün hayati bir önem taşıyor. İşletme sahibi “iflas ettim” diyerek üretimden vazgeçtiğinde, o ekmek teknesi kapanıyor. Oysa o fabrikalar demir, çelik, bakır, beyaz eşya gibi Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu ürünleri üretiyor. Biz Vatan Partisi olarak, iflas eden işletmeler için bir kamulaştırma tasarısı hazırladık. Kamu, nakit sıkıntısı yüzünden iflas eden işletmeyi devralmalı; hisselerin %51’i kamunun, %40-45’i işçi ve memurun, %5-10’u ise sermaye sahibinin olacak şekilde bir yapı kurulmalıdır. Böylece kamu önderliğinde, emekçiler ve sermaye sahiplerinin yer aldığı üç ayaklı bir yönetim modeliyle işletme verimli hale getirilebilir.
Bu modelle işçi, sadece ücret peşinde koşan değil, işletmenin verimliliğini ve geleceğini dert edinen bir ortak konumuna gelir. Yörsan örneğinde olduğu gibi, binlerce işçi iflası kabul etmiyor ve üretimin devam etmesini istiyor. İşte bizim programımız, işçinin bu talebiyle örtüşüyor. Piyasanın tasfiye ettiği, koltuk değneğiyle bile ayakta tutamadığımız işletmelere can ve kan vererek, bu üretim çarkının dönmesini sağlamalıyız.
Sonuç olarak; devlet işletmeciliği olmayan bir devletçilik, devletçilik değildir. Bu, milletin aldatılmasıdır. Ekonomi biliminde de, teorisinde de devletin işletmeci kimliğini yadsıyan bir devletçilik anlayışı olamaz.

