Çıkış Yolu • 15.07.2020

Çıkış Yolu • 15.07.2020

M.K.: Merhabalar, Çıkış Yolu programı ile Ulusal Kanal ekranlarında karşınızdayız. Sıcak gündem başlıklarımız var. Yarın 15 Temmuz darbe girişiminin yıl dönümü. 15 Temmuz 2016’dan bu yana Türkiye’de ne değişti? FETÖ ile mücadele nasıl gidiyor? Eksik yanları var mı?

Yine FETÖ demişken, Ahmet Nesin’in Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek’e yönelik birtakım iddiaları vardı. O iddialara Dr. Doğu Perinçek ne yanıt verecek? Ayrıca Ayasofya’nın ibadete açılması konusu hala sıcaklığını koruyor; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da bu konuya ilişkin önemli açıklamaları oldu. Azerbaycan-Ermenistan arasındaki sıcak çatışma da gündemimiz olacak. Programımızı Oğuz Kolat, gazeteci Teoman Alili ve Osman… ile birlikte sunacağız. Canlı bağlantıda Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek sorularımızı yanıtlayacak.

Çok uzatmadan başlamak istiyorum. Sayın Perinçek, yayınımıza hoş geldiniz.

Dr. Doğu Perinçek: Hoş bulduk, merhabalar.

M.K.: 15 Temmuz ile başlamak istiyorum. 15 Temmuz 2016’dan bu yana Türkiye’de neler değişti? Hem siyaset, hem yargı hem de askeri açıdan sizden dinleyelim.

Dr. Doğu Perinçek: Bütün izleyicilerimizi ve siz değerli arkadaşları sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Bu tarihi bir gün. 15-16 Temmuz, Türkiye’nin son 100 yıllık tarihinde olağanüstü önemli bir dönüm noktasıdır. Hatta 1945’ten sonraki, yani son 75 yıl içerisindeki en önemli gündür. Çünkü ABD’nin; Türk devleti, ordusu, polisi ve yargısı içindeki Gladio’su o gün Türkiye tarafından ezildi. Amerika, Türkiye’de silahsızlandırıldı.

Bunun önemi şudur: Amerika silahlıyken 12 Mart ve 12 Eylül darbelerini tezgâhlıyordu. ABD’nin sadece sınırlarımızın ötesinde değil, devletimizin içinde de bir gücü vardı. Hangarlardan çıkan o tanklar, uçaklar ve helikopterler, Amerika’nın cephaneliklerimizde silahlı bir gücü olduğunu o gün kanıtladı. Türkiye, Gladio ile gerçek anlamıyla 15-16 Temmuz 2016 gecesi tanıştı. Vatan Partisi olarak 1970’lerden bu yana, Ferit İlsever arkadaşımızın da çok emek verdiği üzere, bu kontrgerillanın deşifre edilmesi için mücadele ettik. “Türkiye’de Gladio yok” diyenlere karşı “Silahlı güçlerin depolarında duruyor” diyorduk; 15-16 Temmuz gecesi bunu gördük.

Amerika’nın Türkiye’yi denetleme aracı o gece yerle bir edildi. Yaşadığımız olay, Türkiye’nin FETÖ ve dolayısıyla Amerikan Gladio’su ile savaşıydı. Türkiye, o vesayetten ve silahlı gücün dayatmalarından kurtulup özgürleşti. 15-16 Temmuz’a giden süreç, Silivri duvarlarının yıkılmasıyla başladı. Vatan Partisi önderliğinde Türk Silahlı Kuvvetleri’ni esaretten kurtardık. 24 Temmuz 2015’te başlayan PKK’ya karşı harekâtla birlikte, Türkiye’nin Amerika’ya karşı silahlı mücadelesi başladı. Amerika buna bir darbeyle cevap vermeye kalktı ancak Türk ordusu ve milletinin iş birliğiyle bu girişim ezildi. Vatan Partisi olarak o gece “Bu bir Amerikan darbesidir, FETÖ darbesidir, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içinde değildir” diyerek Türkiye’yi aydınlattık.

M.K.: Sayın Perinçek, ilk reaksiyonu veren siyasi liderdiniz. Bunun bir FETÖ darbesi olduğunu nasıl hemen anladınız?

Dr. Doğu Perinçek: Bu bir gecelik aniden oluşan bir kavrayış değil; süreci biliyorduk. 1 Temmuz’da yarım milyon bildiri dağıttık ve tehdidi belirttik. Hasan Atilla Uğur, bu gelişmeleri paylaştı; Yeni Şafak gazetesini bilgilendirdik. Ayrıca Rusya’dan gelen Alexander Dugin, Rusya devletinin Türk ordusu içinde bir hareketlenme gördüğünü belirtti. Bu bilgileri Binali Yıldırım, Cumhurbaşkanı’nın başdanışmanları ve Melih Gökçek ile paylaştık. Aydınlık Gazetesi de Babacan’ın birtakım sermaye kuruluşlarıyla yaptığı görüşmelerdeki iktidar değişikliği planlarını önceden yazmıştı. FETÖ, Yüksek Askeri Şura’da temizleneceğini bildiği için erken bir kalkışmaya girişti; bu bir erken doğumdu.

M.K.: Darbecilerden Gökhan Şahin Sönmezateş, “15 Temmuz sonrası Türk ordusu NATO’dan uzaklaştı, Perinçekçi ekip öne çıktı” dedi. Bu analizi nasıl değerlendirirsiniz?

Dr. Doğu Perinçek: “Perinçekçi subaylar” kısmı tamamen bir psikolojik harekâttır. Ancak ordunun NATO’dan uzaklaşması bir gerçektir. Sönmezateş, “Biz temizlendik” diyerek aslında Amerika’ya mesaj veriyor. Türk ordusu içinde “Perinçekçi” değil, vatansever Cumhuriyet subayları vardır. 20 bini aşkın FETÖ’cü teröristin ordudan tasfiye edilmesi, içimizdeki Amerikan varlığının ezilmesidir. NATO ülkelerinin hepsinde bu Gladio yapılanması mevcuttur. Charles de Gaulle’ün yıllar önce dediği gibi; NATO, üye ülkeleri koruyan değil, ABD’nin kontrol mekanizmasıdır. Bakın, General de Gaulle’ün tespiti ne kadar veciz: “NATO, Amerika’nın NATO ülkelerini kontrol örgütüdür.” Yani NATO sizi savunmak için kurulmuş bir yapı değil; Amerika’nın Fransa, Almanya, Türkiye, Yunanistan, Norveç ve İtalya gibi ülkeleri kontrol altında tutma örgütüdür. İçine cihazlarını yerleştirir ve süreci yönetir.

Bu kontrolün en kuvvetlisini hangi ülke yaşadı? Türkiye yaşadı. 12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle, kurulan vesayet rejimleriyle bunu bizzat gördük. Ancak o vesayet rejimi, “Kemalist vesayet” değildir; tam tersine anti-Kemalist, Kemalizm ve bağımsızlık düşmanı bir “Gladio”dur. “Kemalist vesayet rejimi” diyenler, aslında Gladio’yu aklıyor, onun günahlarını temizliyor ve bu aygıtın bir propaganda aracı olarak çalışıyorlar. Biz, 15-16 Temmuz’da içimizdeki bu silahlı Amerikan örgütünden temizlenmiş olduk.

İtalyan Cumhurbaşkanı Francesco Cossiga’nın 2008 yılında değerli gazetecimiz Nur Batur ile yaptığı röportajı herkese tavsiye ederim. Cossiga orada şunları anlatıyordu: “Bakın hanımefendi, ben İtalyan Cumhurbaşkanı; Giscard d’Estaing Fransa Cumhurbaşkanı; Margaret Thatcher İngiltere Başbakanı; Helmut Schmidt ve Helmut Kohl Almanya Başbakanları… Bizler henüz Cumhurbaşkanı veya Başbakan değilken, Amerika’ya götürüldük, orada eğitildik ve sonrasında ülkelerimizin başına dikildik. Gladio budur. Gladio’yu yalnız askeri bir örgüt gibi görmeyin; asıl Gladio sivillerdir, yani hükümetlerdir.”

De Gaulle’ün Fransa bağlamında anlattıkları ile Cossiga’nın İtalya için söyledikleri ortadayken, Gladio vesayetini en kuvvetli yaşayan ülke Türkiye olmuştur. NATO tarihinde sürekli darbeler tezgahlanan bir başka ülke de Yunanistan’dır; orada da Amerika faşist bir darbe tezgahladı ve ülkeyi yıllarca o şekilde yönetti. Ancak diğer ülkelerde sinsi yeraltı faaliyetleri yürütüldü; yani her zaman süngü gösterip darbe yapmalarına gerek yoktu. Gladio’nun temsilcileri “Aslanım şöyle yapacaksın” dediğinde, biz duymasak da o talimat yerine getiriliyordu.

Türkiye’de ise Gladio çok kanlı operasyonlar düzenledi. 1977 1 Mayıs’ı, 1978 Maraş katliamı, ardından Erzincan ve Çorum katliamları… Bunlar hep Türkiye’yi iç çatışmalara sürüklemek içindi. Soldaki birtakım başıbozuk örgütleri ve öte yandan ülkücü adı altında sokak güçlerini örgütleyip birbirine kırdırdılar. Amaç, Türkiye’yi 12 Eylül darbesine götürmekti. Amerika, Türkiye’yi kontrol etmenin yolunun doğrudan cuntayla yönetmekten geçtiğini analiz etmişti.

İşte bu operasyonları yiyen ülke hep Türkiye oldu. NATO tarihindeki en müthiş olay ise Ergenekon ve Balyoz tertipleridir. Kurşun atmadan, NATO’nun en güçlü ikinci ordusunu esir ettiler. Komutanları içeri attılar ama dışarıdakiler de psikolojik olarak esir oldu. Fethullah Gülen, Yüksek Askeri Şura’nın gayriresmi üyesi haline getirildi. Tüm tayinler bu tertipler sayesinde Gülen’in istediği şekilde yapıldı. Bu yönüyle 15-16 Temmuz olayı, yalnız Türk tarihi açısından değil, NATO tarihi açısından da çok önemli bir kırılmadır.

(Nur Batur ismini yanlış telaffuz ettiğim için hem kendisinden hem sizlerden özür dilerim.)

Şimdi gelelim günümüze… 15 Temmuz’dan sonra karanlıkta kalan birçok suikastin ve tertibin FETÖ tarafından yürütüldüğünü rahatça söyleyebiliyoruz. Sivas katliamı da bu tertiplerden biriydi. Son dönemde Ahmet Nesin ve Yeni Şafak grubuna bağlı Gerçek Hayat dergisi, bu katliamın benim tarafımdan kışkırtıldığını iddia etti. Ahmet Nesin zaten PKK ve FETÖ çevrelerinin kanallarından inmeyen, Fransa’da yaşayan biridir. Ancak Yeni Şafak’ın bu iddiayı sahiplenmesi çok önemlidir.

Yeni Şafak, bugün AK Parti çevresi içerisinde Davutoğlu’na yakın duran ve FETÖ ile irtibatlarını koparmayan bir organdır. Vatan Partisi, 50 yıldır FETÖ ile mücadele etmektedir; diğer partiler ise ödüller alıp, plaketler vererek onları devletin içine yerleştirdiler. 2002-2014 arası dönem, aslında bir AK Parti-FETÖ koalisyonuydu. FETÖ, o dönemde Türk Silahlı Kuvvetleri’ni hapse tıkacak kadar güçlenmişti.

Bana zamanında 5 milyon dolar teklif ederek “Fethullah Hoca ile bir otelde buluşun, barış gelsin” diyenler, bugün de aynı yalanlarla bizi hedef alıyorlar. Yeni Şafak, FETÖ’nün kara propaganda aletine dönüşmüştür. Türkiye’nin Amerika’ya direncine ve FETÖ ile mücadelesine karşı bu tür iftiralar, Gladio’yu aklama çabasıdır. Herkes neyin ne olduğunu biliyor; ancak bu yalanlar, Amerika’nın kara propaganda kılavuzlarının bir parçasıdır. Ahmet Nesin’in kim olduğunu ise babası Aziz Nesin’in vaktiyle “haylaz ve bozuk” diyerek tarif ettiği sözlerinden anlayabilirsiniz. Bunu “alın” dedi. Bir yerde bir adam “edin” dedi; aynen böyle. Bu haylazı, bu bozuk adamı… Ferit de bunları çok iyi bilir, hatırlar. Ferit o zaman Aydınlık’ın genel yayın yönetmeniydi, başyazarlarımızdan biri de Aziz abimiz, Aziz Nesin’di. Ferit ona bir görev verdi; şimdi ne olduğunu hatırlamıyorum. Orada bir süre maaş aldı, çalıştı ama hakikaten haylaz, tembel, görevini yapmayan, sabah zamanında gelmeyen, işini görmeyen, disiplinsiz, aylak bir adamdı. Yani Aziz abinin dediği gibi haylazdı ve kendi babası Aziz abi, onun için “bozuk adam” derdi. Bunu birçok yerde söylemiştir. Yani bir tek bana söyleseydi üzerinde durmazdım ama bütün sol kamuoyunun bildiği gerçek bu. Zaten sonunda da ne olmuştur? Bakın işte, PKK gazetelerinde yazmış, FETÖ’nün televizyonlarına çıkmış. Biraz önce siz de söylediniz; yani Aziz abinin kemikleri sızlar. Böyle bir şeye katlanabilecek bir insan değildi Aziz abi. Gerçek bir vatanseverdi, kişilikli, karakterli, başı dik bir insandı. Olağanüstü bir abimizdi.

Sayın Perinçek, yalnızca Yeni Şafak grubu değil, 10 Haziran 2020 tarihinde HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu da yine Ahmet Nesin’in bu ortaya attığı suçlamaların aynısını Meclis kürsüsünden dile getirdi. Şimdi siz Vatan Partisi olarak… Tencere yuvarlanıp kapağını buluyor; yani HDP… Bunlar Gladio’nun örgütleri. Ne diyoruz? Gladio yaptı. Sivas Madımak yangınını o kundakladı, Gladio’nun bir marifeti. Arkasından benim köylülerim, hemşerilerim, Kemaliye’nin Başbağlar Köyü’nde 33 hemşerimi PKK kurşuna dizdi. Kim dizdirtti? PKK’nın kulağına kim üfledi? Gladio; yani Amerika Birleşik Devletleri. “Karagücüm” diyor. Dahası var mı? Karagücüne Amerika dedi ki: “Git, bir Sünni köyünü bas, oradaki Sünnileri öldür.” Bir tarafa Alevi katliamı yaptırdı, Alevilere yönelik kırım yaptırdı; öbürüne, kendi avucundaki güçler bunlar, Sünnilere yönelik kırım yaptırdı. Amaç ne? Alevi-Sünni ayrılığı yaratmak, aralarına kama sokmak, birbirlerine karşı güvensizlik yaratmak, Türkiye’de bir Alevi-Sünni çatışması ortamı yaratmak. Senaryoları bu.

Yine Ahmet Nesinler kiminle birleşmiş oluyor? Ahmet Nesin; PKK’nın örgütü olan HDP, sonra diyelim FETÖ’nün kontrolündeki birtakım dergiler vs… Bunların hepsi yan yana geliyor. Yani FETÖ, HDP, ABD… Bu Türkiye’nin 150 yıllık tarihi; Kurtuluş Savaşı’nda da biz o bölücü, Kürtçü, yobaz ittifakı ile karşılaştık. Yakın tarihimizde de FETÖ-PKK ittifakı yine Amerika’nın kontrolünde. Bu Türkiye’nin bir nevi taş kanunu ve denklemi. Amerika, Türkiye’de bölücüleri, mezhep ayrımcılarını ve aynı zamanda birtakım yobaz örgütlerini kullanmıştır ve kullanmaya devam ediyor. Onun için buradan, o Yeni Şafak falan veya Yeni Şafak’ın arkasında başka kimler varsa, onların içinde gerçekten bu ülkenin vatanseveri varsa, onları da buradan uyarıyorum: Bunu düzeltecekler. Düzeltmedikleri zaman bunun onlar açısından bir bedeli olacaktır. Çünkü öyle FETÖ’ye hizmet etmek, PKK ile yandaşlık yapmak, Doğu Perinçek’i hedef almak bunların hiçbir şekilde cezasız kalmayacağını, bunu siyasi yaptırımlarla ödeyeceklerini görecekler.

Peki Sayın Başkan, Madımak olayları sırasında partinizin duruşu neydi? Şimdi Ahmet Nesin’in açıklamalarına baktığımızda sizi sorumlu tutuyor. Bu çok açık, biraz önce siz muhatap almanızı söylediniz ama o olaylar sırasında Aziz Nesin hedef olan kişiydi ve başyazarınızdı. Partinizin ve Aydınlık Gazetesi’nin olaylar sırasındaki tavırları neydi?

Şimdi bakın, Sayın Perinçek, bu yanıta geçmeden önce BBC’nin 30 Mayıs 1993 tarihinde yaptığı, Aziz Nesin’le gerçekleştirilen 3 dakikalık bir röportaj var. İsterseniz onu bir izleyelim, çünkü bunlar unutuldu. Lütfen seyredelim.

(BBC röportajının yayınlanması)

Evet, Aziz Nesin’in BBC Radyosu’na verdiği mülakat bu şekildeydi. Şimdi Teoman Ali’nin sorusuyla birlikte sözü tekrar Sayın Doğu Perinçek’e bırakalım.

Sayın Perinçek, tabii Aziz abinin bir de Mülkiyeliler Birliği’nde 2 Temmuz olaylarından hemen sonra yaptığı bir basın toplantısı vardı. Bütün bu toplantıları beraber yaptık. Hatta birçoğunda arkasında Aydınlık’taki odasının rafları, kitaplar, Aydınlık gazeteleri ve levhaları bulunur. Bütün o süreçte Aydınlık’ın başyazarı olduğu için Aziz abiyle beraber; Ferit İlsever genel yayın yönetmeni, ben varım, Şule Perinçek ve o zamanki dört yazı işleri müdürümüz; Serhan Bolluk, Merdan Yanardağ gibi isimlerle süreçleri götürüyoruz ve beraber kararlar alıyoruz. Aziz abi de bütün o süreçlerde —şimdi BBC’yi buradan duyamadım ama diğer bütün yerlerde mutlaka söylemiştir— Aydınlık’ı vurgular, Aydınlık’ın başyazarı olduğunu söyler ve yaptığımız bütün çalışmaları ön cepheden savunur. Çatır çatır savunmuştur hem de; hiçbir kaçamak yapmadan. İşte galiba Kadıköy’de bir imza günü yapmıştık. O zaman da bizi uzaktan keskin nişancılarla vuracaklarına dair ihbarlar yapılmıştı. Gittik, beraber Aziz abiyle bu olaylardan sonra Kadıköy Meydanı’nda Aydınlık sattık.

Bu süreçlerde Aziz abi hep şu gerçeği vurguladı: “Bakın burada bir tertip var, bir yobaz tertibi var.” Kendisine karşı yöneltilen “Sen tahrik ettin, sen yaptın” suçlamalarına ise “Ben olmasam da bu olacaktı” dedi. Bakın, bu Aziz Nesin’in tespiti çok önemlidir. “Ben oraya, o şenliklere gitmesem yine bu yapılacaktı. Bu hazırlanmıştı, bu tertip kurgulanmıştı. Ama bu Türkiye’ye yönelik yapılan bir planın parçasıdır.” Bugün de çok önemli çünkü o tertipler devam ediyor; 15-16 Temmuz’dan evvel 78 Maraş, Çorum katliamları… Bu tertipler Alevi-Sünni kavgası çıkartma tertipleridir. Amerika bugün de hâlâ devam ediyor değil mi? Ama başarılı olamadılar, olamayacaklar.

Burada görev ne? Görev; o tertibi kurgulayan Amerika’yı, o tertiplerde rol alan piyonları, fedaileri ve organizatörleri, yobaz örgütlenmelerini, PKK’yı aklamaya çalışanları deşifre etmektir. “Doğu Perinçek yaptı” dediğiniz zaman kimse inanmaz ama neyi kurtarmaya çalışıyorsunuz? NATO’yu, Gladio’yu, FETÖ gibi yobaz örgütlerini, PKK’yı kurtarmaya çalışıyorsunuz. Başbağlar’daki köylülere, Madımak Oteli’nde yakılanlara, onların yakınlarına bunu anlatabilir misiniz? Anlatamazsınız. İşte bu kara propaganda böyle bir şey.

Şimdi isterseniz olaylar sırasında 32. Gün programındaki belgeseli izleyelim.

(Belgeselin yayınlanması)

Sayın Perinçek, bu izlediğimiz görüntülerde Aziz abi Aydınlık’a telefon ediyor, o yangın sırasında. Ben oradayım, Şule Perinçek orada, Ferit İlsever var. Aziz abi konuşuyor; “Bizi öldürecekler Doğu, bizi burada yakıyorlar, boğuluyoruz” diyor. Biz dönemin Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü’yü arıyoruz. Bize “Hiç merak etmeyin, sükuneti sağlayacağız, devlet duruma hakimdir” diyor. Ya Sayın İnönü, devlet nasıl duruma hakim? İşte görmüyor musunuz manzaraları? Telefondan biz alevlerin sesini, kırılan camların, atılan taşların, o sloganların seslerini duyuyoruz. Aziz abi de daha sonra basın toplantılarında bunları hep anlattı. Sloganlar; “Yaşasın şeriat”, “Şeriat gelecek”, ondan sonra Türkiye’yi hedef alan, Cumhuriyeti hedef alan, Cumhuriyeti lanetleyen sloganlar… Bunlar Türkiye’ye karşı da bir harekettir. Bunları görmüyor musunuz, duymuyor musunuz? Oradaki insanların can meselesi var. Sayısını tam hatırlamayacağım ama en az –bakın en az, tekrar ediyorum, en az– 7-8 kere Sayın Erdal İnönü ile başka bakanlarla görüşmeler yaptık. Anlatıyoruz; “Hep böyle, sakin olun, merak etmeyin” falan diyorlar. Yani merak etmeyin olur mu? Bakın, biz daha 2 dakika evvel konuşuyoruz; insanlar dumanlardan boğulma tehlikesi içerisinde vesaire.

Şimdi bakın çok basit bir şey söyleyeyim. Çok basit; diyelim orada ben olsaydım veya bir-iki arkadaşımız olsaydı, bunların hiçbiri olmazdı. Tabancaları çekersin, iki tane patlatırsın, hepsi kaçar gider. O kadar basit yani. O kadar basit. İnsanların örgütsüz olması, gerekli güvenlik tedbirlerini almamaları… Aziz abi hep şunu söylerdi: “Devlete nasıl güvenmeyeyim? Devlete güveniyorduk biz.” Hatta telefonda da söylüyor; “Doğu” diyor, “devlete güveniyoruz. Devlet, burada 40-50 tane seçkin aydının, yazarın yakılmasını kabul etmez. Türk devletinin tarihinde böyle bir şey olmaz.” 40-50 tane seçkin aydın yakılacak, devlet de bunu seyredecek? “Ben Türk devletinin bunu seyretmeyeceği kanısındayım” diyordum. Olaydan sonra Mülkiyeliler Birliği’nde yaptığı basın toplantısında bunları anlatmıştır.

Hükümetin çok ağır sorumluluğu var. Oraya gelen güruh, o kalabalık… Öyle fazla birisi vurmaya gerek yok, havaya iki-üç ateş açılsa o kalabalığın hepsi dağılacaktı. Yani onlar yapılmadı. Niye yapılmadı? Askerleri getiren komutan atlıyor cipine gidiyor. Gidilir mi ya? Belli ki onun gitmesi gerekmiş. Ona öyle iş vermişler ki; “Sessiz kalacaksın, göz yumacaksın” gibi bir emir gelmiş ki tahammül edemiyor, basıp gidiyor. Yoksa o durumda onun da ağır sorumluluğu var.

Şimdi bakın; hükümetin, askerin, polisin ağır sorumluluğu var. Oraya gelenleri kışkırtanların ağır sorumluluğu var. Çıkıp “Ey Müslümanlar, kazanız mübarek olsun” diye açıkça kışkırtanların ağır sorumluluğu var. Hepsinin arkasında bir aparat, bir cihaz var; yani Gladio dediğimiz olay var. Kimisine “emret”, kimisine “sus”, kimisine “otur”, kimisine “cipine atla dön” diyor. İlla onların o örgütlenmenin komutası altında olması gerekmez ama şu veya bu ölçüde onları kontrol edebiliyor ve bu olayı tezgâhlıyor. Tezgâh olduğu ne kadar açık? Normal bir devlet ortamında bu olaylara göz yumulur mu? İşte görüyoruz; kameralarda benzin bidonları getiriliyor, dökülüyor, güvenlik kuvvetleri seyrediyor. Önlemek çok basit.

(Program sunucusu girer): Telefon hattımızda dönemin Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sayın Ferit İlsever var. Sayın İlsever, yayınımıza hoş geldiniz.

(Ferit İlsever): Hoş bulduk efendim.

(Program sunucusu): Siz o dönem Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeniydiniz ve olayları dakika dakika takip ettiniz. Neler oldu? Size ilk bilgi geldiğinde ne yaptınız? Kimlerle temas kurdunuz?

(Ferit İlsever): Çok teşekkür ederim. Sayın Genel Başkanımıza, sizlere ve bütün izleyicilerimize saygılarımı sunuyorum. Efendim, Sayın Genel Başkanımız olayı bütün ayrıntılarıyla anlattı. Evet, benim orada gerçekten çok temaslarım oldu. Aziz abi oraya bir görevle, davet edilmiş olarak gitti ve orada görev aldı. Bu olaylar aslında tam bir tezgâh, bir Gladio tezgâhıydı. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra, 90’lı yıllardan itibaren Uğur Mumcu, Eşref Bitlis, Muammer Aksoy cinayetleriyle gelen bir dizi saldırı ve katliamın zirvesiydi Sivas katliamı. Bu tuzak, o Gladio merkezi tarafından hazırlanmıştı. Şüphesiz orada FETÖ başta olmak üzere Hizbullah gibi birtakım yobaz örgütler harekete geçirilmişti.

Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra “dünyanın tek efendisiyim” diyerek etnik ve dinsel kışkırtmalarla, iç savaş tehditleriyle milli devletleri parçalamak üzere harekete geçti. Sivas katliamı bunun son derece somut bir uygulamasıdır. Aziz abi olaydan çok önce beni telefonla aradı ve uyardı. “Büyük bir şey geliyor, saldırı hazırlığı yapılıyor” dedi. Güvenlik kuvvetlerinin etkisiz kaldığını ifade etti ve harekete geçmemizi istedi. Derhal dönemin Başbakan Yardımcısı Sayın Erdal İnönü’yü aradım ve tehlikeyi, güvenlik güçlerinin seyrettiğini anlattım. Aziz Nesin’in uyarılarını ilettim. Sayın İnönü “Merak etmeyin, bütün tedbirler alınmıştır, hiçbir şey olmayacak” şeklinde rahat bir konuşma yaptı. Bir süre sonra Aziz abi bir kez daha aradı, durumun çok kötüye gittiğini ifade etti. Tekrar Erdal İnönü’yü aradım; yine benzer konuşmalar oldu. Üç kez görüştüm ama sustu, sessiz sedasız olayı seyretti.

Bu tamamen devlet güçleri içinde, başta FETÖ olmak üzere o yobaz örgütlerin, Amerikan emperyalizminin ve Gladio’nun hizmetindeki unsurların örgütlendiği ve bu olayı seyretmekle görevlendirildikleri bir saldırıydı. Alevi-Sünni çatışmasını körüklemek amacıyla gerçekleştirilmişti. Üç gün sonra Başbağlar’da yaşadığımız olay da bunun bir benzeri. Gladio’nun körüklendiği bu tezgâhın merkezinde olanlar temizlenmedi. O gün bu olay seyredilmeseydi, suçlular devlet içindeki unsurlarıyla beraber temizlenseydi, 15 Temmuz 23 sene sonra yaşanmayacaktı.

(Program sunucusu): Sayın İlsever, son 3 dakikamız var. Olaydan sonra görüştüğünüz yetkililer size ne yanıt verdiler?

(Ferit İlsever): Olayın nasıl planlandığı çok açık. 1970’lerden beri Türk devleti içine sızmış terör örgütleri, başta FETÖ olmak üzere bunun müsebbidir. Amerikan emperyalizmi, “Ilımlı İslam” stratejisiyle bu örgütleri kurdu, besledi ve bölgemizde iç çatışma unsuru olarak kullandı. Sivas katliamı bunun bir parçasıydı. Biz Aydınlık Gazetesi’ni, Aziz abiyle anlaşarak Amerikan emperyalizminin bu senaryolarına karşı, Türkiye Cumhuriyeti’nin birliğini ve bağımsızlığını savunmak amacıyla kurduk. Aziz abi, Madımak’tan döndüğünde yobaz katliamlarına ve arkasındaki emperyalizme karşı kararlı mücadeleye devam edeceğiz dedi. Erdal İnönü ise konuyu “Yaramaz çocuk” diyerek geçiştirmişti. Vali bey ise Atatürkçü bir vali olmasına rağmen, o da maalesef diğer devlet güçleri gibi seyirci kaldı ve hareket edemez hale geldi.

(Program sunucusu): Çok teşekkür ediyoruz Sayın İlsever. Yayınımızın ikinci bölümüyle devam ediyoruz. Ayasofya konusuna geçelim. Sayın Perinçek, bu konuda yapılan tartışmalara baktığımızda, özellikle bir noktaya vurgu yapılıyor. Türkiye’de padişah hükümleri mi geçerli oluyor? Ayasofya’nın ibadete açılması, cumhuriyet kanunlarıyla zıtlık taşıyor mu? Meseleye bu yönden nasıl bakıyorsunuz? Sorunuza cevap vereceğim fakat evvela Aziz Nesin ve Madımak, Sivas katliamı ile ilgili birkaç cümle söylemek istiyorum. Yanlış hatırlamıyorsam, o dönemde Başbakan Tansu Çiller Türkiye’de değildi ve Başbakanlığa Erdal İnönü vekalet ediyordu. Yani Erdal İnönü o zaman sadece Başbakan Yardımcısı değil, Tansu Çiller’in yurt dışında olması nedeniyle hükümetin başındaki sorumluydu. Doğrudan Türkiye’nin lideri o tarihte Cumhuriyet Halk Partisi’nin başındaki Sayın Erdal İnönü’ydü. Tansu Çiller’in yurt dışına gidişi planlı mıydı, bilemiyoruz ama bütün sorumluluk o dönemdeki Cumhuriyet Halk Partisi’nin omuzlarındaydı. Ellerinde kudret, polis ve asker gücü olduğu halde, göz göre göre insanlarımızın yakılmasını seyrettiler. Bu çok önemli. 1978’deki Maraş katliamında da İçişleri Bakanı yine Cumhuriyet Halk Partisi’ydi ve orada da seyrettiler. İnsanlar katledilirken seyretmek, bunlarda adeta bir gelenek haline gelmiş.

İkincisi; Sivas katliamı basit bir polisiye olay değildir. Ardından gelen olaylar silsilesine bakmak gerekir: Turan Dursun, Muammer Aksoy, Abdi İpekçi ve 24 Ocak 1993 günü can kardeşim Uğur Mumcu şehit edildi. Ondan kısa bir süre sonra büyük komutanımız Eşref Bitlis, Amerika’ya direndiği için uçağı düşürülerek öldürüldü. Bunların hepsini yapan tek bir güç var; bu bir seri cinayet dizisidir. O seri katil de Amerika’nın Gladio’sudur. Bu cinayetleri tek tek, polisiye bir tavırla araştırmak çok yanlıştır. Gladio’nun hedefinde Türkiye’nin birliği, bütünlüğü ve Alevisiyle, Sünnisiyle, Türküyle, Kürdüyle Türk milleti vardır. Gladio’yu aklamak ve Amerika’yı kurtarmak için piyonlar ileri sürülüyor; bugün Yeni Şafak gazetesi bunu yapıyor. İçlerinde Ahmet Davutoğlu’cuların ve Fethullahçıların olduğu bu yapı, FETÖ’yü ve Amerika’yı kurtarmaya çalışıyor.

FETÖ Türk devletinin içine sızmadı, bizzat Turgut Özal ve Tansu Çiller gibi isimler tarafından devletin içine yerleştirildi. Erdal İnönü ise belki katliamları tertipleyen konumda değildi ancak elinde devlet kudreti olduğu halde seyreden konumdaydı. Bu seri katili ararken elinde silah olan birini değil, Eşref Bitlis’in uçağını hangarda sabote edebilecek kadar büyük, ahtapot gibi kolları olan Gladio’yu arayacaksınız.

Sorduğunuz diğer soruya gelirsek; bir programda Gladio’nun bir operasyon yapma ihtimaline dair duyum aldığımı ve Aziz Nesin’i uyardığımı söylediğim iddia edilmiş. Böyle bir şeyi hatırlamıyorum. Aziz Ağabey’i Pir Sultan Abdal Şenlikleri’ne davet ettiler; kendisi gitmek istemiyordu ama yazar sendikasından can dostları ısrar etti. Lütfü Kaleli ve Ali Balkız gibi onunla tehlikeleri paylaşan insanlar da hep Aydınlık’ın etrafındalardı. O sürece “Bu Amerikan Gladio’sudur, kontrgerilla faaliyetidir” diyerek direnen tek kuvvet Vatan Partisi ve yayın organı olarak da Aydınlık vardı.

Ayasofya konusuna gelince; “Padişahlık hukuku geçerli” diyenler hukuktan anlamayan, Atatürk’ü ve Atatürkçülüğü bilmeyen kişilerdir. Cumhuriyet ilan edildiğinde, Osmanlı’dan devralınan kanunların yanı sıra binlerce yeni kanun yapılarak Cumhuriyet Hukuku başlatıldı. Türkiye bir çadır devleti değildir; Osmanlı’nın devamı olduğu kadar, yeni ve bağımsız bir devlettir. Danıştay kararına baktığımızda, kararın dayandığı zemin Türk Medeni Kanunu ve vakıflar hukukudur. Ayasofya, Fatih Sultan Mehmet’in özel iradesiyle vakfedilmiş bir mülktür; dolayısıyla kamu mülkiyeti değil, özel hukuk tasarrufu söz konusudur.

Danıştay 10. Dairesi’nin kararıyla ilgili hukuki bir tartışma yapacak olursak; 1934 yılındaki idari tasarrufa karşı dava açma süresi uzun zaman önce dolmuştu. Ancak mahkeme, 2016’da yapılan başvurunun reddi üzerine açılan davayı esas alarak bir gerekçe üretti. Bir hukukçu olarak belirtmeliyim ki; idari işlemlerde istikrar ve güven esastır. Eğer süreleri bu denli esnetirseniz, idareye olan güven zedelenir. Yine de temel olarak Ayasofya bir vakıf malıdır ve hanedanın mallarına el konulduğu dönemde vakıf malları bu kapsamın dışında tutulmuştur.

Azerbaycan ve Ermenistan konusuna gelince; Ermenistan’ın Azerbaycan’a yönelik saldırılarını ve Sayın Erdoğan’ın “Ermenistan’ın çapı yetmez” açıklamasını, bölgedeki Gladio operasyonlarıyla birlikte değerlendirmemiz gerekir. Ermenistan olayı da Ayasofya olayıyla beraber, Türkiye’yi hedef alan geniş kapsamlı bir stratejinin parçası olarak görülmelidir. Ayasofya konusu gündeme geldiğinde, yaklaşık 15-20 gün veya bir ay kadar önce televizyon programlarında şunu söylemiştim: Hukuki bakımdan bu işe Danıştay bir karar verecektir ve biz buna saygı göstereceğiz. Ancak bu mesele, Türkiye için bir güvenlik meselesi olduğu kadar ekonomik kaynaklarımız açısından da çok önemlidir. Yani Ayasofya konusunu basit bir müzenin camiye çevrilmesi olarak görmemek gerekir. Sonuç itibarıyla hesap kitap yaparak bu kararı almalısınız.

Şimdi bakın, Ermenistan olayı çıktı. Sayın Cumhurbaşkanımız “Ermenistan’ın çapı yetmez” dedi. Ancak burada bile yanlış bir tespit var. Ermenistan kendi çapıyla hareket etmiyor ki. “Ermenistan’ın çapı yetmez” derseniz bu olayda başarılı olamazsınız. Belki “Çapı yetmez, arkasında başkaları var” demek istiyorsunuz, belki de öyle yorumluyorsunuz. Ben öyle anlamadım ama ikisi de aynı yere varır. Neden mi?

İki gün öncesine kadar bizim Kafkaslar ve Ermenistan diye bir cephemiz yoktu. Hangi cephelerimiz vardı? Suriye’nin kuzeyi, Irak’ın kuzeyi ve İdlib. Doğu Akdeniz, Libya ve Ege’yi toplasanız; Kıbrıs ile birlikte ikinci bir cephe eder. Bir de Karadeniz cephesi var; orada Ukrayna meselesi ve Amerika’nın bölgeye girmeye çalışması söz konusu. Üç cephe vardı, şimdi bir de Kafkas cephesi çıktı. Bir yandan da iç cepheniz var; içeride Ayasofya cephesi açıyorsunuz.

Çap dediğimiz olay, bir hesap kitap meselesidir. Üçgenin üç açısının toplamı 180 derecedir; yani çap bir hendese, bir geometri meselesidir. Türkiye dört cephede birden mi savaşacak? Ege, Karadeniz, Akdeniz, İdlib, Suriye ve Irak’ın kuzeyinden; Umman Denizi’nden başlayıp Karadeniz’e uzanan bir hatta Türkiye, tüm bu ihtilaflarda taraf durumundadır. Devletseniz, bunun tamamı için bir strateji kurmak zorundasınız. Çap, açılar, dörtgenler, hacimler; düzlem mi yoksa üç boyutlu mu, buralarda hesap kitap gerekiyor.

Ermenistan olayını nasıl halledeceksiniz? Ermenistan, Libya, İdlib, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs olaylarının hepsini birden, Karadeniz dahil nasıl çözeceksiniz? Burada Rusya dostluğu dışında Türkiye’nin bir çözümü yok. Rusya-İran dostluğu şart. Ermenistan’ın çapı yetmez ama nasıl bütün generalimizi şehit edebiliyor? Nasıl topraklarımıza, yani vatanımızın parçası olan Azerbaycan’a girebiliyor? Karabağ’ı nasıl işgal edebiliyor? Türkiye nasıl bunlara seyirci kalabiliyor? 2-2,5 milyonluk, ekonomisi zayıf Ermenistan’ın bu cesareti nereden geliyor?

Rahmetli komutanımız, genel başkan yardımcımız Servet Cömert, Doğu Beyazıt’taki tugay komutanıyken bana olayı anlatmıştı. Ermenistan işgaline karşı Süleyman Demirel’i arayıp “Tankların paletlerini çevirin, emri verdim” dediğini, ancak kendisine “Dur, sakın adım atma” denildiğini söylemişti. Oysa tanklar marşa basıp 10-20 metre yürüse, Ermeni işgali dururdu. Bunu biliyoruz. Peki, Hocalı katliamını her yıl anıp lanetlemekten başka ne yapıyoruz? Bunlar boş laflar. Türkiye Cumhuriyeti devleti ve Vatan Partisi iktidarında bu katliamlar seyredilir mi? Atatürk seyreder miydi?

Bu durumun sebebi, hükümet olarak o stratejiyi ve denklemi kuramamaktır. Eğer Libya’da Rusya ile, Suriye’de Beşşar Esad ve Suriye devleti ile çekişirseniz; Saddam Hüseyin asılırken “asın” diye bağırır, Kaddafi indirilirken “diktatör” tezahüratlarına ortak olursanız, çapınız yetmez. Doğru strateji, doğru ittifaklardır.

Vatan Partisi’nin çapı yetiyor çünkü “Akdeniz-Karadeniz Dostluk ve Barış Planı” var. Bu planda ne diyor? Bir, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni herkes tanıyacak. Türkiye, Abhazya’yı tanıyacak. Karabağ’ın işgaline karşı bölge ülkeleri, Rusya dahil ağırlığını koyacak. Azerbaycan toprakları bütünleştirilecek. Kırım, Rusya’nın toprağıdır ve oradaki Tatarlar da Ukrayna’da değil, Rusya bünyesinde kalmak istediklerini belirtiyorlar. Rusya büyük bir devlettir; Abhazya’yı tanıyıp onu Rusya ile ticaretimizde bir köprübaşı yaparak karşılığında Kuzey Kıbrıs’ın tanınmasını sağlayabiliriz. Libya’da, İdlib’de ve Irak’ın kuzeyinde Türk-Rus-İran ittifakı ağırlığını koyduğunda denklem çözülür.

Ancak bu hükümet denklemi kuramaz. Libya’da Amerika’yla dans edersiniz, İdlib’de Rusya ile dans edersiniz. Ukrayna Cumhurbaşkanı gelir, “Ukrayna şehitleri için saygı duruşuna çağırıyorum” der; Cumhurbaşkanımız ve bakanlarımız ayağa kalkar. Böyle bir emrivaki kabul edilemez. Ukrayna, 18 Kasım 2018’de Amerika ile Türk Akımı’nı ve Kuzey Akımı’nı keseceğine dair protokol imzaladı. Bu anlaşma hem Türkiye’ye hem Rusya’ya karşıdır. Siz gidip Ukrayna’yı destekleyince, Azerbaycan’da aciz duruma düşüyor, Libya’da eliniz ayağınız birbirine dolaşıyor.

Ayasofya sorunu da bu sürecin bir parçasıdır. Türkiye dört cephede tehdit altındayken, iç cephede “cumhuriyetçiler, padişahçılar” diye ayrışmanın manası nedir? Atatürk, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne hazırlık yaparken, Lozan’da askersizleştirilen Boğazlar’ın egemenliğini tam sağlamak için bir denge kurmak zorundaydı. Ayasofya’yı müze yaparak Yunanistan’ı ve Ortodoks dünyasını yumuşattı, böylece Montrö’yü imzalayıp Türk askerini Boğazlar’a soktu. O hesap kitapları yaptığı için bu başarıya ulaştı.

Devleti yönetmek basit işler değildir; yapılan hataların bedeli ağır olur. FETÖ ile beraber devleti yönetmenin hata olduğu söylendi; peki bu hata Türkiye’ye nelere mal oldu? Kürt açılımları, Ermeni açılımları, Silivri duvarlarına hapsedilen askerler… Bugün Milli Savunma Bakan Yardımcısı bile askeri hastanelerin tekrar açılması gerektiğini söylüyor. Türk Silahlı Kuvvetleri; sıhhiyesiyle, zırhlı kuvvetleriyle, hava ve deniz kuvvetleriyle ağır darbeler yedi.

Soruya dönersek; ben Ayasofya’nın statüsüne dokunmamayı Türkiye’nin güvenlik ve ekonomik çıkarları gereği önerdim. Danıştay karar verir, biz de uyarız. Ancak Kafkaslar’da Rusya ile beraber olmazsanız, Ermenistan’ın küstahlıkları devam eder. Rusya gelip sizin arkanıza takılmaz, siz de onun arkasına takılmazsınız; ortak menfaatlerde birleşirsiniz. Amerika ile bu işleri çözemezsiniz çünkü Amerika, İsrail-Yunanistan-Güney Kıbrıs ittifakını kurmuş; RAND raporlarında açıkça Tayyip Erdoğan yönetimini devireceğini ilan etmiştir. “Ve devirmek için de şu kuvvetleri kullanacağım,” diyor ve bunları açık açık sayıyor: Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti, HDP… “İstedikleri kadar ‘birleşmeyiz’ falan desinler, Amerika ‘Ben bunları birleştireceğim’ diyor. İşte Babacan’ı ve diğerlerini de ekleyerek hedefime Türkiye’de ulaşacağım, Tayyip Erdoğan yönetimini indireceğim oradan,” diyor. Bununla bağlantılı olarak Libya’da, İdlib’de, Suriye’nin kuzeyinde, Irak’ın kuzeyinde, Akdeniz’de, Ege’de, Kıbrıs’ta, Karadeniz’de Amerikan planlarını uygulayacağını ilan ediyor. Siz buna karşı… Bitireyim; “Ben Amerika ile birlikte olayım” diye bir şey olamaz, bu gülünç bir durum. Öyle bir şansı yok Türkiye’nin. Menfaatler temelinde cepheler ve mevziler kuruluyor. Siz çocukluğumuzda oynadığımız gibi kurşun askerleri oradan alıp buraya koyamazsınız; herkesin yeri belli.

Siz müdahaleler yaparak, siyasetler üreterek Türkiye’nin ittifak potansiyelini değerlendirmek ve milli gücünüzü uluslararası güçlerle takviye ederek hedeflerinize ulaşmak zorundasınız. Burada Rusya’yla, Çin’le, Irak’la, İran’la, Suriye’yle, Mısır’la ve Libya’yla ortak menfaatleriniz var.

Şimdi tam bu noktada bir soru soracaktım: Sizin bölgesel işbirliğini vurguladığınız her gelişmede, Türkiye’de Rusya karşıtı bir lobi ya da Çin meselesi gündeme gelince Çin karşıtı bir lobi harekete geçiyor. Cumhuriyet Halk Partisi başta olmak üzere diğer muhalefet partileri ve hatta zaman zaman iktidar partisinin içerisinden isimler -geçenlerde NATO Türk Delegasyonu’ndan bir AK Partili de aynı şeyi söyledi- Rusya’yı ve Çin’i tehdit olarak görüyor. Yeni Şafak’ın Gerçek Hayat Dergisi’nin yaptığı açıklamalar da ortada. Acaba RAND Corporation raporundaki o dört senaryodan biri olan “stratejik dengeleyici” modelini mi hayata geçiriyorlar? Yani Türkiye ne Avrasya bloğuna ne de Atlantik bloğuna geçecek; ikisi arasında kalacak. Amerika, ehvenişer olarak bu senaryoyu mu hayata geçiriyor sizce?

“Tabii, çok kısa cevaplayacağım. Amerika’nın birinci hedefi Ankara’daki iktidarı ele geçirmektir. Bunu parlamenter yoldan denedi, beceremedi; ardından ittifaklar yoluyla denedi, darbe yaptı, yine beceremedi. Şimdi de RAND Corporation’ın raporuna göre; İYİ Parti, Cumhuriyet Halk Partisi, Babacan, Davutoğlu, Abdullah Gül, HDP ve tabii PKK ile FETÖ’yü birleştirerek iktidara geleceğini söylüyor. Ancak Amerika da bunun gerçekçi olmadığını, buradan iktidarı ele geçiremeyeceklerini görüyor.

Burada asıl mesele şu: Türkiye’nin başında milli bir hükümet var. Amerika, ‘Madem bu Türkiye elimden çıktı ve Asya’ya yerleşiyor, o zaman oraya yaralı ve zayıf gitsin; Asya’da kuvvetli bir Türkiye olmasın’ politikası izliyor. O dört senaryo içerisinde buna denk düşen stratejiyi uyguluyor. Milli Savunma Bakan Yardımcısı Şuay Alpay’ın ‘çok vahim durumdayız’ ifadesini de bu bağlamda değerlendirmek gerekir.”

Çok teşekkür ediyoruz katılımcılarımıza; Sayın Osman Erbil’e, Sayın Teoman Alili’ye ve sorularımızı yanıtlayan Sayın Doğu Perinçek’e. Süremizin sonuna geldik, görüşmek dileğiyle, hoşça kalın.

Paylaş