Mutlu akşamlar efendim. Çıkış Yolu programıyla karşınızdayız. Her hafta salı günü olduğu gibi, konuğumuz Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek. Bu sefer stüdyodayız Sayın Perinçek, hoş geldiniz.
Hoş bulduk. Rafet Ballı’yla yapıyorduk; yıllarca yaptık. O da şimdi Kırşehir Kaman’da; bahçeyle, tarlayla, ağaçlarla uğraşıyor. Belki bizi şimdi izliyordur; selamımızı göndermiş olalım. Yaklaşık üç buçuk ay oldu, programı evden sürdürüyorduk; şimdi tekrar buradayız.
Gündemde çok konu var. Özellikle geçtiğimiz haftanın tartışma konularından biri Ayasofya’ydı. Bir derginin “Hilafetin tam zamanı” şeklinde bir kapağı oldu. Bu ne anlama geliyor? Bunları soracağız. Sizlerin sorularınızı da bekliyoruz; her hafta çok yoğun ilgi gösteriyorsunuz, teşekkür ederiz. Arkadaşlarımız alt bantta sorularınızı nasıl ulaştıracağınızı gösteriyorlar. WhatsApp üzerinden veya “Çıkış Yolu” etiketiyle sorularınızı gönderebilirsiniz; vaktimiz yettiğince sormaya çalışacağız.
Efendim, gündem yoğun. Diyanet İşleri Başkanı Sayın Ali Erbaş’ın, Ayasofya Camisi’nin açılışındaki “Bizim inancımızda vakıf malı dokunulmazdır, dokunanı yakar; vakfedenin şartı vazgeçilmezdir, çiğneyen lanete uğrar” şeklindeki açıklamasıyla başlamak istiyorum. Bu sözlerin Mustafa Kemal Atatürk’ü hedef aldığına ilişkin yorumlar yapıldı. Ardından gelen açıklamaları aktarmak isterim.
Sayın Erbaş daha sonra, “Genel olarak vakfiyelerin sonu vakfın bedduasıyla biter. Ben hutbede buna atıfta bulundum, sadece Ayasofya değil tüm vakıf mallarını kastettim. Atatürk 82 yıl önce vefat etti; vefat eden insanlara dua edilir, beddua değil” dedi. MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli de bir açıklama yaptı ve “Türkiye Cumhuriyeti’nin banisi, ilk Cumhurbaşkanımız, istiklal mücadelemizin lideri ve Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e bu topraklarda lanet okuyacak bir hayâsız ve hamiyetsiz henüz anasından doğmamıştır” ifadelerini kullandı. Cumhurbaşkanı Sözcüsü Sayın İbrahim Kalın da hutbede Atatürk’e dil uzatılmasının söz konusu olmadığını, Atatürk’ün vakfiyeyi ortadan kaldırmadığını belirtti. Sayın Binali Yıldırım da daha önce yaptığı bir açıklamada, müze kararının dönemin şartları gereği tehditler nedeniyle alındığını söylemişti.
Muhalefet kanadında ise tepkiler var ve Diyanet İşleri Başkanı istifaya davet ediliyor. Siz bu süreci nasıl yorumluyorsunuz?
Diyanet İşleri Başkanı’nın “Atatürk’e lanet okumadım, vakfiyeye dokunmadığı için öyle bir lanet okumam mantıksız olurdu” şeklindeki açıklamasını ve resmi beyanları esas almak gerekir. “Lanet etmedim” diyen birine “İlle de ettin” demenin bir anlamı yok ve bu Atatürkçü bir tavır da değil. Atatürkçü olduğunu iddia edenlerin, Atatürk üzerinden bir ihanet veya lanet arayıp bunun üzerine atlaması, Atatürk’ün kötüye kullanılmasıdır.
Ancak Diyanet İşleri Başkanı, makamının ağırlığı gereği sözlerinin nereye gidebileceğini hesaplamalıdır. Çocuk değil. Hutbe önceden hazırlanan bir metindir; bu cümle kaleminin ucuna geldiğinde, bunun hangi yanlış yorumlara yol açabileceğini düşünmeliydi. İktidar çevreleri de “Biz Atatürk’e hakarete müsaade etmeyiz” diyerek tavır koydu. Sayın Devlet Bahçeli çok ağır ifadeler kullandı. Eğer birisi açıkça Atatürk’e lanet okuyorsa o zaten o makamda duramaz. Eğer sözleri amacını aştıysa, Diyanet İşleri Başkanı laflarını tartarak ifade etmelidir.
Yine de bu tartışmadan çıkan olumlu taraf, herkesin tavrının netleşmesi oldu. Fakat ben Diyanet İşleri Başkanı’nı şu açıdan eleştiriyorum: O hutbede sadece Fatih Sultan Mehmet’e dualar etmek yetmezdi. İstanbul’u İngiliz-Fransız emperyalizminden kurtaran, Ayasofya’yı ikinci kez özgürleştiren Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk’ü de hayırla anması gerekirdi. Bu, hakikatin ve sadakatin gereğiydi. 1936 Montreux Antlaşması ile Türk askerinin İstanbul’a ve Boğazlara girmesini sağlayan kişi Atatürk’tür.
Binali Yıldırım’ın, müze kararının İstiklal Savaşı sonrası tehditlere karşı alındığına dair saptaması önemlidir. Biz bunu zaten işaret etmiştik. Lozan Antlaşması’na göre Boğazlar askersizleştirilmişti; Montreux ile bunu değiştirmek için Yunanistan ve Rusya gibi ülkelerin rızası gerekiyordu. Atatürk, müze kararıyla aslında Türkiye’nin egemenliğini pekiştirecek diplomatik bir hamle yapıyordu. Ayrıca Atatürk zamanında da Ayasofya’nın “Cami-i Kebir” olarak tapu kayıtlarında tescilli olduğunu unutmamak lazım.
Ayasofya’nın açılması Türkiye’ye bir tehdit oluşturmaz, ancak Türkiye’nin Doğu Akdeniz’den Ege’ye, Libya’dan Suriye’ye kadar pek çok cephede tehditlerle karşı karşıya olduğu bir dönemde, müttefik potansiyelini güçlendirmek önemlidir. Rusya, Mısır, İran ve Suriye gibi ülkelerle ilişkileri geliştirmek kritik görevlerdir. Bu süreçte Ayasofya meselesinin, turizm gelirlerimize zarar verecek şekilde karşıt güçlerce kullanılmasına dikkat etmeliyiz. Türkiye egemenlik hakkını kullanmıştır, bu hukuka uygundur ancak Türkiye’nin karşılaştığı küresel tehditler karşısında stratejik bir denge gözetilmelidir. Orada da Atatürk’ün çizgisinde değiller. Yani PKK’nın tasfiye edilmesi Atatürk’ün mevzisi; onlar o mevzide değil. Veya arkasında işte Zeytin Dalı Harekâtı oluyor; o Atatürk mevzisidir. Zeytin Dalı Harekâtı ile Türkiye teröre karşı başarılı oluyor. Yani İstiklal Savaşı’nda ne yaptıysa, Türkiye’nin vatan bütünlüğünü nasıl İstiklal Savaşı’nda sağladıysak, bugün de 24 Temmuz 1915’ten itibaren Türk Silahlı Kuvvetleri’nin peş peşe gelen harekâtlarının hepsi ikinci istiklal savaşımız, vatan savaşımızdır ve aynı zamanda Amerika’yı hedef almaktadır. Doğu Akdeniz’deki mevzilerimiz, donanmamızın kararlı duruşu ve bayrak göstermesi de bunun parçasıdır.
Şimdi oralara bakıyoruz. Atatürk’ün mevzisinde olmayanlar, birdenbire Ayasofya’da yeni bir Atatürkçülük icat ediyorlar. Sanki cami olmasa Atatürkçülüğe aykırıymış gibi bir hava yaratıyorlar. Bu dikkatimizi çekiyor, bunu görüyoruz. Diyanet İşleri Başkanı’na yönelik tavırda da görüyoruz bunu. Yani bir bahane arayan, “Ben bir bahane bulsam da Diyanet İşleri Başkanı’na vursam” diyen bir yaklaşım var. Niye? Şahsı önemli değil; kim Diyanet İşleri Başkanı olursa olsun, orası dini bir kurum. Yani oradan bir laiklik gösterisi yapacak ama kendisinin laiklikten haberi yok. Diyanet İşleri Kurumu’nun kendisi zaten laiklik mevzisidir; Atatürk’ün kurduğu bir kurumdur ve yobazların hiç sevmediği bir yerdir. Çünkü orayı dine müdahale eden, devletin dini kontrol ettiği bir makam olarak görüyorlar. Bu anlamda Diyanet İşleri Başkanlığı işlevini bugün yerine getiriyor mu? Kısmen getiriyor, kısmen getirmiyor. O olmasa bütün camiler tarikatlar ve cemaatler tarafından bölünür. Burası Fethullahçıların camisi, burası falanca tarikatın, öbürü falanca cemaatin olur. Devlet kontrolü olmadığı zaman herkes kendi imamını tayin eder; Türkiye, şeyhler, dervişler, müritler, cemaat ve tarikat mensupları memleketi haline dönüşür. O bakımdan her şeye rağmen Diyanet İşleri Başkanlığı, Cumhuriyet Devrimi’nin ve laikliğin bir kurumudur. Hatalar, yanlışlar var, ayrı mesele; ama esas olarak o kurumun varlığı olumludur.
Bir izleyicimiz sormuş: “Açılışın Lozan’ın yıl dönümüne denk getirilmesi tesadüf mü?” Başkası da şunu söyleyebilir; Lozan’ı anmadılar, orada Lozan’a da atıf yapılmadı. O güne denk getirmeleri bir tesadüf olabilir ama Lozan’ı anmamak büyük bir zafiyettir. Bu arada Dışişleri Bakanlığı bir açıklama yaptı, onlar yapılıyor tabii. Lozan’ı her yıl anıyoruz ama Ayasofya’ya çok önem verdiler. 24 Temmuz’da Ayasofya’ya yüklenmeleri bu iktidarın doğasına ve ideolojisine uygun. Ancak gelecek sene Lozan’ın yıl dönümünde kimse Ayasofya için bir şey yapmaz, herkes Lozan’ı anar. Yani Ayasofya’nın açılışıyla Lozan Antlaşması terazinin kefelerine konacak ağırlıklar değildir. Lozan Antlaşması ile Türkiye, Cumhuriyet’in tapusunu uluslararası alanda aldı. İstiklal Savaşı ile biz Cumhuriyet’i kurduk ama silahla dayattık, yendik ve o imzayı bastırdık. Şimdi bu Lozan Antlaşması ile şu veya bu olayı yan yana koymak mümkün değil.
Diyanet İşleri Başkanı Sayın Erbaş ile ilgili tartışma yeni değil. Ankara Barosu ile olan bir eşcinsellik tartışması vardı, orada da gündeme gelmişti. Özellikle Cumhuriyet Halk Partisi ve çevresinin şöyle bir iddiası var: Diyanet İşleri Başkanlığı, mevcut başkanın söylemleri ve tarzıyla daha baskıcı, tek tipçi ve Sünni mezhebinin radikal bir şekilde uygulanması olarak yorumlanıyor. Siz Diyanet İşleri Başkanı’nın hakkıyla görevini yapıp yapmadığıyla ilgili ne düşünüyorsunuz? Bugünlerde Cumhuriyet Halk Partililer tarafından istifa çağrısı çok fazla dile getiriliyor. Ankara Barosu ile olan tartışmada Diyanet İşleri Başkanı haklıydı. Biz de tavır aldık; Ankara Barosu eşcinselliği normalleştiren bir tavır almıştı. İstanbul’da Beşiktaş ve Kadıköy Belediyeleri, LGBTİ denen eşcinselliği propaganda eden kuruluşlarla birlikte yürüyüş yapıp, işi “LGBT çocuklar vardır” pankartlarıyla daha beter bir noktaya götürdüler. Yani çocuklara eşcinsellik dayatma noktasına geldiler. Eşcinselliği özgürlük diye normalleştirmekten vazgeçtik, bu sefer çocukları eşcinsel yapma propagandasına başladılar. Buna tavır almayan vatansever, vicdanlı bir insan olamaz. Ben de Vatan Partisi Genel Başkanı olarak kararlı tavrımı aldım.
Ancak Ayasofya’da Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’un kurtuluşundaki tarihi önderliğini ve komutanlığını anmadığı için de kendisini eleştiriyoruz. İstifa etmesi gerekiyor mu? Diyanet İşleri Başkanı “Ben Atatürk’ü hedef almadım, lanetlemedim” dedikten sonra, hayır “illa sen lanetledin” diye ısrar etmenin bir anlamı yok. İbrahim Kalın’ın, Ömer Çelik’in ve Devlet Bahçeli’nin açıklamalarına baktığımızda; onlar da “Atatürk hedef alınmadı, alınırsa karşısındayız” diyorlar. Diyanet İşleri Başkanı da “Atatürk’ü hedef almadım” dediğine göre mesele berraklaşmıştır. Bizim amacımız Atatürk’ün lanetlenmesine izin vermemektir.
Bu vesileyle, yeni çıkan “Eşcinsellik ve Yabancılaşma” kitabımın okunmasını çok istiyorum. Eşcinsellik meselesini eski Yunan’dan Roma’ya, Orta Doğu’dan bugüne tarihsel süreçlerle anlatıyoruz. En önemlisi şu: Bir yerde eşcinsellik varsa orada kadın kafestedir veya şöyle söyleyelim, bir yerde kadın kafesteyse orada eşcinsellik vardır. Eşcinselliği bir özgürlük gibi gösterenler var; hayır, eşcinsellik kadının kenara sürüldüğü, aşağılandığı toplumlarda olan bir olaydır. Çünkü entelektüel ilişki kadınla kurulmuyor; kadın sadece doğurma aracı oluyor. Eski Yunan’da, Roma’da aristokrasi içerisinde, imparatorlar döneminde bunların hepsi eşcinsel ilişkiler içerisindeydi. Çünkü kadın kafeste, erkek egemen bir toplum var. Tanrılar bile eşcinsel. Yani köleci Yunan ve Roma kültüründe kadın kafese kapatıldığı için eşcinsellik bir ideolojik dayatma olarak yerleşmişti. Bugün de modern tanrılar; yani Amerika, Almanya, o çürümüş emperyalist kültür, aynı şeyi dayatıyor. Bu kitapta hem tarihsel süreci hem de Marx ve Engels’in bu konudaki analizlerini anlatıyorum. Engels, “Erkekler kadınları kenara sürmenin cezasını oğlancılıkla ödediler” diyor. Yani eşcinsellik, kadının toplumdan dışlandığı, metalaştığı sınıflı toplumların bir sonucudur. Bugün bazı feminist grupların eşcinselliği savunması çok vahimdir; çünkü eşcinselliği normalleştirdiğinizde, kadını kafeste tutan düzeni de onaylamış olursunuz. Doğada cinsiyet bellidir; kadın ve erkek olarak doğulur. İnsanları kendi doğalarıyla kavga eder noktaya getiren, biyolojik gerçekliği reddeden bu kültürel dayatmaya karşı durmak gerekir. Yani Roma’nın tanrıları; Yunanistan, ondan evvel Yunan tanrıları, sonra Roma tanrıları. Ondan sonra şimdi de dünyadaki büyük mafyatik sistemin, küresel sistemin büyük tanrıları. Onlar da eşcinselliği dayatıyorlar ideolojik ve kültürel olarak. Bu konuya bir virgül koyalım. Bugünün ilerleyen saatlerinde İstanbul Sözleşmesi gibi konuları da toplumumuzun tartışması gerekecek.
Şimdi bağlamıyla gidersek; Ayasofya konusu tartışılırken arkasında Gerçek Hayat Dergisi’nin sizi de hedef alan haberleri olmuştu. Bu hafta haftalık bir dergi olarak bir kapakla çıktı: “Hilafet için toparlanın” başlığıyla çıkan Gerçek Hayat, Yeni Şafak gazetesi ve TVNET medya grubunun bir dergisi. Bunun arkasından tabii çeşitli açıklamalar geldi. İlk tepkiyi AK Parti içerisinden Mehmet Metiner verdi. Sayın Ömer Çelik de bir tepki verdi. Sayın Ömer Çelik, özetle şunu söylüyor: “Türkiye Cumhuriyeti, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir. Bu nitelikleriyle Cumhuriyet hepimizin ortak çatısıdır.” diye devam ediyor ve Türkiye’de kimsenin böyle bir şey istememesi gerektiğine ilişkin vurgularla açıklamasını sürdürüyor.
Yine AK Parti cephesinden başka isimlerden de bu tür açıklamalar geldi. Sayın Mehmet Metiner, “Bu manşeti atmak siyasi bir provokasyondur” dedi. Ayasofya’nın hemen arkasından gelmesi tabii tartışmayı büyüttü. Hem Ayasofya tartışması hem hilafet çağrısı… Siz nasıl değerlendiriyorsunuz efendim? Sayın Ömer Çelik’in olsun, Sayın Metiner’in olsun, diğer AK Parti yöneticilerinin olsun bu hilafeti savunan Gerçek Hayat Dergisi’ni eleştirmeleri, hatta eleştirinin ötesinde mahkûm etmeleri iyi bir şey. Ama ben şunu soruyorum: Gerçek Hayat Dergisi kimin? Yeni Şafak’ın. Yeni Şafak kim? AK Parti’nin kontrolünde olan bir medya grubu. O zaman bunun kendisine bakacaklar. Mesela Ulusal Kanal, Aydınlık, Bilim ve Ütopya, Teori Dergisi falan; bunlar nedir? Görev Vakfı’nın çatısı altındaki yayın organları değil mi? Bu yayın organlarından böyle bir şey çıkar mı? Çıkmaz. Oradan çıkıyor. O zaman onların bunu mahkûm etmesi yetmez. “Bu nedir?” diyecekler. “Bizim içimizden nasıl böyle bir şey çıkar?” AK Parti’yi temsil ediyor mu sizce? Temsil edemiyor. Etmediği açık. AK Parti’nin yöneticileri bunu mahkûm ettiğine göre AK Parti’yi temsil etmiyor. Ama bu yumurta çıkıyor. Yani tavuğun altındaki yumurtalardan biri meğerse cılk. Niye oradan cılk yumurta çıkıyor? Bunu değerlendirmeleri lazım.
AK Parti’nin medya gruplarında böyle şeylerin boy vermesi ve buna benzer daha değişik olaylar, özellikle önümüzdeki süreci dikkate aldığımızda, aynı zamanda AK Parti için de çok vahim bir tehlike ve tehdit. AK Parti bu yüzden baş aşağı gidiyor. Çünkü sonuç itibarıyla Türkiye’de önümüzdeki dönem iktidarı belirleyecek olan, vatansever kuvvetlerle Atlantikçi kuvvetler arasındaki cepheleşmedir. Bu cepheleşmede tereddütlü bir grup var. Atatürk hangi tarafta kalırsa o grup oraya gelecek. Yani Atlantik cephesi özünde Atatürk düşmanı ama o cephede de bir kısım güçler Atatürk’ü kullanmaya çalışıyor. Siz bu Gerçek Hayat dergisiyle veya Ayasofya hutbesindeki o dikkatsiz sözlerle, diğer buna benzer ifadelerle ne yaparsınız? O ara kuvvetleri Atlantikçilerin yanına doğru itersiniz.
Türkiye İttifakı dedikleri, Samsun’daki tavırlar, bizim İstiklal Savaşımız, FETÖ’ye karşı Gladio’yu ezmemiz, Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Afrin Harekâtı, Barış Pınarı, Doğu Akdeniz’deki kararlılık… Atatürk bu tarafta. Yani Atatürk; Vatan Partisi’nin, AK Parti’nin ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin olduğu tarafta. Ama siz bu tür yanlışlarla ara güçlerin bir kısmını öbür tarafa atarsınız. Bu bir savaş meselesidir; o ara güçleri kaybetmemek lazım. Bir de tabii ekonomik etken çok önemli. Ekonomi ve işsizlik artıyor; Türkiye’nin cari açığı 450-500 milyar doları bulmuş. Bu ortamda iktidarın önemli zaafları var. Bunun üstüne bir de bunu getirdiğiniz zaman sonuç itibarıyla Atlantik Cephesi’nin, RAND Corporation raporundaki planlarına ve stratejisine hizmet ediyorsunuz.
Ben bu Gerçek Hayat dergisinin tamamen provokatör rolü oynadığı kanısındayım. Bu ideolojik bir tavır değil. Daha önce de kalkıp “Doğu Perinçek Sivas katliamının sorumlusudur” diye bir yayın yaptılar. Şimdi bakın bunlar birbirini tutuyor. Bu kadar saçmalık olabilir mi? Arkasından “hilafet için toparlanın”. Bunlar neye yarıyor? AK Parti’nin ve vatansever güçlerin kuvvet kaybetmesine yarıyor. Demek ki bunlar düşmanın o cephedeki kullandığı güçler. Çok açık. Bazı aklı yetersiz olanlar da bunlara alet oluyor. Ama ben sırf bundan ibaret olmadığı kanısındayım. Burada çok esaslı bir kışkırtma, tertip ve ajan uygulaması var. Ben olsam Yeni Şafak gazetesi olarak burayı araştırırım; niye buradan devamlı bir çıban çıkıyor?
Türkiye’de hilafeti tartışmak suç unsuru mu? Ceza Kanunu’nun neresine girer bu? Eskiden 163. madde vardı, Turgut Özal kaldırdı. O madde; devletin sosyal, iktisadi, kültürel ve ideolojik temellerini dine dayandırma suçunu düzenliyordu. Bugün anayasamızda laiklik tarifinin içinde “devletin temelleri dine dayandırılamaz” ibaresi var. Bu laikliğin çok güzel bir tanımıdır ama bunun cezalandırılmasına dair madde kaldırıldı. Yine de bu tür konular hırsızlık, yan kesicilik gibi değildir; şartlara göre yorumlar esner ve soruşturma konusu yapılabilir.
Tüm Türkiye çapında buna karşı kararlı ve ideolojik bir tavır almamız lazım. “Ne hilafeti? Hangi hilafeti?” Sen halifeyim desen kim peşinden gelecek? Suudi Arabistan, Körfez şeyhlikleri, İran, Suriye… Türkiye “halifeyim” dediği zaman bunu kabul edecek dünyada tek bir Müslüman ülke yok. Saçma sapan bir şey bu. Dergi çevresi “İslam ülkelerinin iş birliğinden rahatsızlar” diyor. O başka bir şey. İslam ülkelerinin iş birliği diye kapak yapsınlar, ben alkışlarım. Çünkü o, emperyalizmi zayıflatan bir yakınlaşmadır. Ama hilafet başka bir şey. Hilafet; Türkiye’yi tekrar din temelli bir ülke haline döndürmeye çalışmaktır, Türkiye Cumhuriyeti’ni yok etmek için ilan edilmiş bir amaçtır.
Yavuz Sultan Selim 1517’de Mısır’a gitti. Orada “Memlük” denilen bir Türk devleti vardı; kendilerine “Devlet-i Türkiye” diyorlardı. Dilleri Kıpçak Türkçesiydi. Biz gittik silah zoruyla o İslam Türk devletini yıktık, hilafeti aldık İstanbul’a getirdik. Ama hiçbir padişahımız gidip hacı olmadı. Çünkü Mısır’ın alınması da dünyevi bir olaydır; Akdeniz ticaretine hâkim olmak, doğuya yöneliş hepsi dünyevi ihtiyaçlardır.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti kurmaylarının Atatürk ve Cumhuriyet’le bir problemi var mı? İçlerinde bazı grupların var. AK Parti Türkiye’nin en ağırlıklı partisi, bu kadar ağırlığa sahip bir parti Atatürk’e karşı olamaz. Atatürk düşmanı olduğu zaman intihar eder. Ama maalesef geçmişte emperyalizmle iş birliği yapmış dinci çevrelerin kin ve intikam duyguları bir kısım AK Parti içerisinde hâlâ var ve bunlar kısmen etkili olabiliyor. Bunlardan temizlenmezse AK Parti hüsrana uğrar.
Türkiye’nin öncelikli sorunu nedir? Birincisi Türkiye’nin vatan bütünlüğü ve bağımsızlığı, ikincisi üretim ekonomisini kurmak. 2014’ten yakın zamana kadar vatan savaşı dönemi yaşadık; PKK’yı, FETÖ’yü ezmek, Doğu Akdeniz… Ama şimdi ekonomi sorunu öne geçmeye başladı. Hukuk devleti, demokrasi ve özgürlük gibi kavramları birinci sıraya koyduğunuz zaman, Türkiye’nin gerçeklerinden koparsınız. İstiklal Savaşı sırasında Atatürk laikliği birinci sorun yapsaydı, İstiklal Savaşı olur muydu? Toplumlar önlerine çıkan meseleyi görür. CHP ise Atlantikçi olduğu için sürekli “Kürt meselesi birinci meseledir” diyor. Ama Türk milleti, PKK’yı ezmeyi birinci mesele olarak görüyor. Siz bir topluma önünde olmayan bir meseleyi dayatamazsınız. Altını kazıdığınız zaman PKK’yı kurtarmak, FETÖ’yü kurtarmak çıkıyor. Şimdi siz bunu Türk milletine kabul ettiremezsiniz. PKK ve etkili olduğu çevreler bunun arkasına düşer; FETÖ ve onun etkili olduğu kesimler de bunun arkasına düşer. Bir de siyasi sebeple; mezhepçilik gibi saiklerle hareket eden CHP’nin çekirdek güçleri de buna eklenir. Ancak siz Türk milletine hukuk devleti adına PKK’yı ve FETÖ’yü kurtarma fikrini birinci sorun olarak kabul ettiremezsiniz. Toplumlar, asıl sorunlarının farkındadır. Bugün Türk halkı, birinci sorun olarak ekonomiyi ve terörle mücadeleyi görüyor. Anketlerde de bu net bir şekilde çıkıyor. Eğer bugün bir anket yapsanız birinci sorun ekonomi, ikinci sorun ise PKK ve FETÖ ile mücadele çıkar. Hukuk devleti konusu ise yüzde 3-5 gibi oranlarla en arkalarda yer alır.
Ayasofya ve vakıfların statüsüyle ilgili gelen izleyici sorularına da değinmek gerekiyor. Vakıflar konusunda Cumhuriyet devriminin düzenlemeleri vardır; vakıflar, medeni hukukumuz tarafından kabul edilmiş ve düzenlenmiştir. Hukukçu olarak halkımızı aydınlatalım: “Ayasofya ile ilgili olarak padişah hukukuyla Cumhuriyet hukuku savaşıyor” gibi laflar saçma sapan iddialardır; bunu hukuk bilmeyenler söyler. Vakıflar; Almanca’da “Stiftung”, İngiliz ve diğer Batı hukuklarında da olan köklü kurumlardır. Orta Çağ’dan kalmış olsa da insanların mallarını ve mülklerini bir amaca tahsis etmesi, yani vakfetmesi, modern hukuklarda da olan bir kurumdur. Cumhuriyet, 1926 yılında kabul ettiğimiz Medeni Kanun ile vakıf kurumunu zaten kabul etmiştir. Padişahlık döneminden borç, kredi, alacak-verecek, akitler gibi kurumlar da vardı ve bunlar bugün de hukukumuzun parçasıdır. Vakıf da mülkiyet ve eşya hukukumuzun bir parçası olarak Cumhuriyet hukuku içinde yerini almıştır.
Sayın Ayhan Demir, “Bu tür gerici çıkışlar AK Parti çevresinde her gün var, Vatan Partisi neden bunu görmek istemiyor?” diye soruyor. Vatan Partisi bunu herkesten önce görüyor. Ancak bu arkadaşımız, bizim PKK’nın, FETÖ’nün, CHP’nin veya Babacan’ın safından bakmamızı istiyor; biz oradan bakmayız. Asıl görmeyen CHP’dir; “Laiklik tehlikede değil” diyerek laiklik duyarlılığını kaybetmiştir. Fakat siz laikliği; ekonomi meselesinin, terörle mücadele meselesinin ve Amerikan emperyalizmine direnmenin önüne koyarsanız, laikliği de kaybedersiniz. İstiklal Savaşı’nda temel mesele düşmandan kurtulmaktı; orada laikliği öne koysaydınız, düşmandan da kurtulamazdınız, laikliği de kaybederdiniz. Ayhan Demir, bizim bu durumu FETÖ ve PKK’nın yanından görmemizi; oradan hareketle Tayyip Erdoğan ve AK Parti düşmanlığı yapıp Amerika’nın yanına geçmemizi istiyor. Bu hayal hiçbir zaman gerçekleşmeyecek.
Siyaset; meseleyi doğru yerden görmek, stratejik konumlandırma yapmak demektir. Siz “Tayyip Erdoğan hilafeti istiyor” diye yaygara yaptığınızda, gerçekte hilafeti savunanları güçlendirirsiniz. Çünkü AK Parti ve Erdoğan bunu savunmuyor. Rand Corporation’ın Ocak ayı raporunda, Amerika’nın Tayyip Erdoğan’ı devirmek için PKK, FETÖ, CHP, İYİ Parti ve Babacan gibi unsurları birleştirme stratejisi bellidir. Biz bu olaylara Vatan cephesinden, Cumhuriyet cephesinden ve bu cephenin içerisinden Tayyip Erdoğan’a “dostane eleştiri” yapan bir mevziden bakıyoruz.
Son dönemde şahsıma yönelik saldırıların artmasının temel nedeni, Vatan Partisi’nin bugün Türkiye’nin geleceğinde tayin edici bir konumda olmasıdır. Amerika, Türkiye’yi yıkmak istiyorsa önce Vatan Partisi’ni etkisiz hale getirmesi gerektiğini biliyor; tıpkı Balyoz ve Ergenekon tertiplerinde olduğu gibi. Vatan Partisi, Atlantik cephesinin değil, Türk milletinin çıkarlarının yanında durduğu için hedef alınıyor.
Partimizden ayrılanlar olduğu doğrudur ancak süreç son derece normaldir. 2014-2015 öncesinde AK Parti, Büyük Orta Doğu Projesi’nin eş başkanı iken biz onlara karşı mücadele ediyorduk. AK Parti daha sonra Amerika’ya karşı tavır alıp PKK ve FETÖ ile mücadele noktasına geldiğinde, biz de Türkiye’nin menfaatleri doğrultusunda bu mücadeleyi destekledik. Bugün CHP, maalesef Atlantik cephesinin bir numaralı gücü haline gelmiştir. CHP, FETÖ ve PKK ile ittifak kurarak Türk milletiyle arasına duvar çekmiştir. Vatan Partisi ise iktidara yürüyüşünde sadece dar bir kesime değil, işçisinden çiftçisine, sanayicisinden esnafına kadar tüm milletimize seslenmektedir.
Bizim AK Parti’yi savunmaya ihtiyacımız yok; biz Türkiye’yi savunuyoruz. Amerikan emperyalizminin Türkiye planına (Rand Corporation raporunda olduğu gibi) karşı çıktığınızda, aslında Türkiye’yi savunmuş oluyorsunuz. AK Parti veya başka bir parti, o Türkiye’nin içerisinde ne kadar yer alıyorsa, biz o ölçüde mücadele hattımızı belirliyoruz. Bizim tek bir programımız var; o da Türkiye’nin bağımsızlığı ve üretimi. AK Parti düşmanlığı üzerinden siyaset yapanlar, gerçek sorunları (işçi, çiftçi, sanayi) görmezden gelerek sadece Amerika’nın kurguladığı stratejiye hizmet ediyorlar.
Cumhuriyet Halk Partisi kurultayına dönersek; Sayın Kılıçdaroğlu’nun 13 maddelik bildirisinde terör yok, PKK yok, FETÖ yok, Amerikan tehditleri yok. Birinci sorun olarak demokrasiyi, ikinci sıraya ekonomiyi koyuyor. Ancak bu sıralama, Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu gerçek güvenlik ve beka sorunlarını tamamen dışlayan bir bakış açısıdır. Türkiye’de bugün demokrasi birinci sorundur. Türkiye’de hilafet dahi savunulmaktadır. Komünist Partisi adı altında, komünizmle ilgisi olmayan partiler de mevcuttur. PKK özgürdür; Büyük Millet Meclisi kürsüsünde dahi PKK’nın söylemleri dile getirilmektedir. PKK, 81 vilayette HDP adı altında örgütlenmektedir. Türkiye’de aşırı bir demokrasi, hatta demokrasi fazlalığı vardır. Demokrasi adına, Türkiye’nin varlığına kasteden unsurlara izin verilmektedir. PKK ile demokrasi olmaz, FETÖ ile demokrasi olmaz. FETÖ’ye ve PKK’ya Türkiye’de parti kurma hakkı verirseniz, onları meclis kürsüsüne çıkarırsanız demokrasiyi katletmiş olursunuz; orada demokrasi falan kalmaz.
Demokrasi, Atatürk dönemindeki gibi inşa edilir. Cumhuriyeti kurarken, demokrasiyi inşa ederken emperyalizmi ve onun işbirlikçilerini; Şeyh Said’i, Seyit Rıza’yı ve devrim karşıtlarını ezmek gerekir. Demokrasi böyle kurulur. Padişahlığı devirir, hanedanın mallarına el koyar, tekke ve zaviyeleri yasaklarsınız. 1934 yılında İskan Kanunu’nu çıkarır, aşiret reislerinin ve onlara bağlı olanların mallarını kamulaştırır ve topraksız köylüye dağıtırsınız. Demokrasi, toprak ağalarını, krallığı ve senyörlüğü yok ederek kurulur. Türkiye şeyhlerin, dervişlerin, müritlerin, cemaat ve tarikat mensuplarının ülkesi olamaz. Demokrasinin formülü budur; padişahın kulu, beyin marabası, ağanın yanaşması veya şeyhin müridi olmak demokrasiyle bağdaşmaz.
Dünyada demokrasi; İngiliz, Amerikan ve Fransız devrimleriyle padişahların ve kralların devrilmesiyle ya da etkisiz hale getirilmesiyle gelmiştir. Demokrasi tarihsel ve toplumsal bir sistemdir. Bunu en iyi anlatan olaylar; 1776 Amerikan Devrimi, 1648 İngiliz Devrimi, Mustafa Kemal Atatürk’ün devrimleri, 1911 Sun Yat-sen Devrimi ve Latin Amerika’daki bağımsızlık mücadeleleridir. Bu devrimler, padişahlığa, krallığa, beyliğe ve ağalığa karşı verilen mücadelelerle özgür yurttaşı yaratmıştır. Ancak bugün Amerika gericileşmiş; Washington’ların ve Lincoln’ların demokrasisi gitmiş, yerine emperyalist bir Amerika gelmiştir. Demokrasiyi sadece sandığa indirgemiş; ağaların, beylerin, şeyhlerin ve işbirlikçi komprador burjuvazinin hakimiyetini demokrasi olarak yutturmaya çalışmaktadır.
Cumhuriyet Halk Partisi de “demokrasi” derken Atatürk’ün demokrasisini değil, tam tersine tarikat ve cemaatlerin en büyük işbirlikçisi olan FETÖ’yü ve PKK’yı koruyan bir çizgiyi savunmaktadır. FETÖ’yü hapisten çıkarmayı, Şeyh Said’leri ve Seyit Rıza’ları özgürleştirmeyi demokrasi olarak sunmaktadır. Bu, demokrasi karşıtı bir çizgidir.
Yeni anayasa ve “tek adam rejimini ortadan kaldırmak” söylemleri de benzer bir amaca hizmet etmektedir. Türkiye’de bugün iddia edildiği gibi bir “tek adam rejimi” yoktur. Time, The Economist, Spiegel gibi Batılı yayın organları, Amerika’ya direnen liderleri (Putin, Xi Jinping, Tayyip Erdoğan, Macaristan lideri ve İran rejimi) hedef alarak onları “otokrat”, “diktatör” veya “faşist” olarak yaftalamaktadır. CHP’nin demokrasi dediği şey, Amerika’nın parmağıyla işaret ettiği kişilere karşı durmaktır. Kılıçdaroğlu’nun başlattığı yürüyüş ve yayınlanan bildiriler, doğrudan bu emperyalist stratejiyle örtüşmektedir. Türkiye’nin parlamenter sisteme dönmesi stratejik olarak doğru olabilir, ancak bu bugün Türkiye’nin birinci sorunu değildir.
Ekonomi konusuna gelince; CHP’nin 13 maddelik manifestosunda ekonomi bir madde olarak yer alsa da, önerilen çözüm Türkiye’yi IMF’ye teslim etmek ve Batı sermayesine güven vermek üzerine kuruludur. Bu, Türkiye’yi 1980’den sonra borca batıran ekonomik sistemi savunmaktan başka bir şey değildir. Dış politikada ise Rusya ve Asya karşıtlığı üzerinden Amerika’nın projelerinde başrolü oynamayı hedeflemektedirler. Atatürk, İstiklal Savaşı’nı Sovyet ve Afganistan dostluğuyla kazanırken; bugünkü CHP yönetimi, Türkiye’yi Amerika’nın stratejilerine eklemlemeye çalışmaktadır.
Son olarak “toplumsal barış” ifadesi de PKK ve FETÖ ile barışmak anlamına gelmektedir. Kılıçdaroğlu’nun manifestosunun merkezi fikri, Türk ordusunun süngüsünden PKK’yı kurtarmaktır. Türk ordusu terörü bitirme noktasındayken, CHP “bu iş silahla çözülmez, mecliste çözelim” diyerek PKK’yı koruma altına almaktadır. Aydınlık Gazetesi’nin haberlerinde görüldüğü üzere; Türk ordusunun baskısından kaçan teröristleri Amerika Kerkük’te toplarken, CHP’nin bu politikası Amerika’nın bölgedeki planlarına hizmet etmektedir. Amerika Türkiye ile savaşmadığı veya Türkiye bu kararlı duruşundan vazgeçmediği sürece, PKK’nın Türkiye’de dirilmesi mümkün değildir. Türkiye ile Amerika Doğu Akdeniz’de karşı karşıya gelirse, yani Amerika, İsrail ve Yunanistan ile Türkiye arasında Doğu Akdeniz’de bir savaş çıkar ve bu yayılırsa durum değişir. Amerika, Ege Denizi’nin kuzeyine yığınaklar yaptı; öte yandan Karadeniz’in batısında bazı ülkeleri üs olarak kullanmaya başladı. Yani Türkiye’nin etrafındaki çemberi genişletiyor. Hatta Ermenistan’da da Paşinyan yönetimini kullanarak Amerikan planları dahilinde Türkiye ile bu güçler arasında silahlı mücadeleler başlatmak istiyorlar. Amerika orada kazanırsa PKK dirilir, başka türlü dirilemez. Bu haberin ayrıntılarını yarın Aydınlık Gazetesi’nde bulabilirsiniz.
Kurultayın genel havası “dostlarımızla ittifak” ve “iktidar planı” üzerine kuruluydu. Kemal Kılıçdaroğlu’na “Dostlarımızdan kastınız kim?” diye sorulduğunda, “Bizim koyduğumuz 13 maddeye evet diyen herkes bizim dostumuzdur. İşçilerle, çiftçilerle, emeklilerle, kuryelerle bir araya gelip sorunları dinleyeceğiz, demokratik yollardan dikta yöntemini sonlandıracağız” diyor. Çocuk mu kandırıyorlar? Cumhuriyet Halk Partisi’nde aklı başında insanlar bile artık “Bizi HDP’den sonra şimdi de Babacan ve Davutoğlu ile ittifaka alıştırıyorlar” tespitini yapıyor. Bu çok açık bir durum; kurultay, CHP yönetiminin HDP ve dolayısıyla PKK ile ittifakını ilan ettiği bir kurultaydır. CHP tabanı da bunu böyle anladı.
Eskiden CHP temsilcileri televizyonlarda “Vallahi billahi HDP ile ittifak yapmadık” diyorlardı. Ancak bu kurultayda başka bir iktidar stratejisi olmadığı ve Amerika, HDP ile ittifakı CHP’ye “baş mesele” olarak emrettiği için, PKK ile ittifak açıkça ilan edildi. Türkiye bugün PKK ile savaşırken toplanan bir partinin kurultayında; terörün, PKK’nın ve FETÖ’nün adının hiç geçmemesi manidardır. Bugün bu isimleri kullanmadan Türkiye’de vatansever, ilerici, Atatürkçü bir siyaset yapılamaz. Konuşmanın özeti; PKK ile ittifak yapmak ve PKK’yı Türk ordusunun süngüsünden kurtarmaktır. Rand Corporation raporunda sayılan dostlar; PKK, FETÖ, Davutoğlu, Babacan, Saadet Partisi ve İYİ Parti’dir.
İYİ Parti ise bu projeye uyum sağlamakta zorlanıyor; dikişler patlıyor. CHP’nin PKK ile ittifak ettiğini gören İYİ Parti, oradan ayrılmanın yollarını arıyor. İYİ Parti’nin tabanı bunu kabul etmedi, üst yönetimi de “Millet İttifakı ile başımıza bela sardık” diye düşünüyor. CHP tabanında da benzer bir isyan var. Eskiden parti içi muhalefet usul tartışmaları üzerindeydi, ilk defa bu kurultaydan sonra muhalefet “Bizi HDP, Davutoğlu ve Babacan ile müttefik hale getiriyorsun” ekseninde toparlandı. Kurultayda Kılıçdaroğlu’nun listesinden Amerika’ya en yakın altı ismin çizilmesi de bir rastlantı değildir.
“Dostlarla İttifak” konusunda da bir tartışma vardı. İlhan Cihaner’in başında olduğu bir grup, Babacan ve Davutoğlu’nun olduğu bir alanda değil, daha çok HDP ve bazı sol çevrelerle açıktan ittifak yapalım diyor. Kılıçdaroğlu ve ekibi ise Deva, Saadet ve Gelecek Partisi’ni içine alan bir model öneriyor. CHP tabanı; ekonomide Amerika programının temsilcileri olan, sıcak para komisyoncuları ve borsa vurguncuları ile ittifakı kabul etmekte zorlanıyor. Kılıçdaroğlu’nun İstanbul’da Abdullah Gül ile sık sık buluştuğu ve onu Cumhurbaşkanı adayı yapmak istediği de biliniyor.
İYİ Parti meselesine gelince; İYİ Parti, Babacan ve Davutoğlu ile yan yana gelebilir ama tabanı HDP ile yan yana gelmeyi kabul etmez. Meral Akşener’in “Memleket Masası” çağrısı, İYİ Parti’nin HDP ve PKK ile yan yana gelmekten duyduğu rahatsızlığı ve yeni arayışlar içinde olduğunu gösteriyor. İYİ Parti’nin, toplumun karşısına çıkıp “Ben HDP ile aynı projenin içindeyim” demesi mümkün değildir.
“Kılıçdaroğlu ile İmamoğlu iktidar olursa Kürdistan ilan edilir mi?” sorusuna gelince; bu ikili iktidar olamaz. Ayrıca Kürdistan parlamenter yolla değil, ancak Amerika’nın silahıyla kurulur. Irak’ta ve Suriye’de olduğu gibi. Fakat Türkiye’de PKK temizlendiği için bu planlar bozuldu. Türk ordusunun ve polisinin kararlılığıyla silahla kurmaya çalıştıkları yapıyı bozdular. Şimdi Türkiye’nin önünde tek bir temel mesele var: Tasarruf etmek. Yatırım yapıp işsizliği bitirmek ve cari açığı kapatmak. Türkiye ürettiğinin bir kısmını tüketeceği değil, yatırıma ayıracağı bir ekonomi modeline geçmelidir. Ödemeler açığını kapatmak, tasarrufa bağlıdır. Çünkü ödemeler açığı ancak yatırımla ve üretim devrimiyle kapanabilir. Türkiye bir şey üretmezse, dış ticaret açığını nasıl kapatacak? Fabrikanın ve sanayinin çarkını çevirmek için ithalat yapmak zorundasınız, değil mi? Bunun bir çaresi var: İçeride üretimi artırmak. Herkes üretimi artırmaktan bahsediyor ancak üretimi artırmanın tek bir formülü vardır: Yatırım ve tasarruf. Tasarruf oranımızı %25’e çıkartmalıyız. %25 tasarrufla Türkiye muazzam bir üretim hamlesi yapar. Şu anda tasarruf oranımız %12-13 civarında; yani ürettiğimizin sadece bu kadarını tasarruf ediyoruz. 2000’lerin başında %20’nin üzerine çıkmıştık, şimdi ise düştük. Belki bir yılda değil ama birkaç yılda kademeli olarak %25’e ulaşmalıyız. O zaman üreteceğiz, dışarıdan alımımız azalacak, dışarıya satımımız yükselecek ve cari açığımızı kapatacağız. Aynı zamanda refah da artacak.
Refahı ithalatla değil, üretimle artırabilirsiniz; borçlanarak refah artmaz. Türkiye bunu yaptı ve sonucunda iflas yaşandı. Bu durum, Ziraat Bankası’ndan çiftçilik yapmak için kredi alıp bunu düğünde, yemede, içmede veya havadanlıkta harcamaya benzer. Tasarruf yapmaz ve krediyi yatırıma yöneltmezseniz iflas eder, evinizi ve tarlanızı kaybedersiniz. İşsizliğe son vermenin de tek yolu tasarruftur; çünkü tasarruf ederseniz fabrika kurarsınız, insanlar orada çalışır. Tasarruf yapmak başlangıçta bireylerin ve emekçilerin refahının düşmesi gibi görünebilir ancak bu, devletin vergi, ücret ve kredi politikalarıyla, yükü emekçilerden ziyade daha varlıklı sınıflara yıkarak yönetilebilir. Üretim arttıkça refah da yükselecektir. Birkaç yıl dişini sıkıp problemleri paylaşmak zorundayız, sonrasında refah büyüyecektir.
Tasarruf ettiğimiz kaynakları yatırıma ayırıp istihdam yarattığımızda, yani 1 milyon insana iş bulduğumuzda refahı yayıyoruz demektir. Ancak “İşsizlik artsın ama bizim düzenimize dokunmayın, tasarrufa karşıyız” derseniz, bu politika Türkiye’yi mahveder. Çözüm, işsizliğe son vermektir; işçiye veya memura vereceğimiz kaynağı fabrika açarak işsize aktarmaktır. Böylece işsizleri refahtan pay sahibi yapar, onları suça veya yoksulluğa mahkûm etmeyiz.
—
İstanbul Sözleşmesi konusuna gelince; bu sözleşmeye başından beri karşıyım. Partimiz de o dönemde hapiste olmamıza rağmen güçlü bir muhalefet sergilemişti. İstanbul Sözleşmesi ile kadına şiddet son bulmuyor. Sözleşme 2011-2012 yıllarında imzalandı, aradan yıllar geçti ama kadın cinayetleri ve şiddet devam ediyor. Demek ki sorun yasaklarda veya cezalarda değil. Türkiye’de kadına şiddet ve cinayet zaten ağır suçtur; ancak sosyoekonomik bunalımı, kadın-erkek işsizliğini dayattığınız sürece şiddet kaçınılmaz oluyor. İlginçtir ki, kadın cinayetleri geri kalmış bölgelerimizden ziyade, “batılı” yaşam tarzının ve yozlaşmanın daha yaygın olduğu ileri kentlerimizde, varoşlara itilmiş insanlar arasında daha çok yaşanıyor.
Bir hukukçu olarak söyleyeyim: İstanbul Sözleşmesi’ni yürürlükten kaldırırsanız Türk hukukunda kadın hiçbir şey kaybetmez. Sanki sözleşme olmazsa kadını dövmek serbestmiş gibi bir algı yaratılıyor, bu gerçek dışıdır. Bizim ceza kanunlarımız kadını korumak için yeterlidir. Sözleşmenin getirdiği asıl şey; toplumsal cinsiyet adı altında erkek ve kadın dışında başka cinsiyetlerin normalleştirilmesi ve “Grevio” gibi denetim mekanizmalarıyla Türkiye’ye dışarıdan müdahale edilmesidir. Eşcinselliğin normalleştirildiği Batı toplumlarında da kadın daha aşağılanmış ve kafeslere hapsedilmiştir. Türkiye’de ise aile bağları sayesinde şiddet oranı Batı’ya kıyasla daha az artmaktadır.
6284 sayılı kanunun İstanbul Sözleşmesi’nden kopunca yok olacağı endişesi de büyük bir yanlıştır. Türkiye’de kadınların kazandığı her hak, 1908 Hürriyet Devrimi’nden Atatürk devrimlerine kadar uzanan bir mücadelenin ürünüdür. Biz İsviçre’den daha önce kadınlara oy hakkı verdik; o zaman İstanbul Sözleşmesi mi vardı? Bizim kendi devrimlerimize ve kadınlarımızın verdiği mücadeleye güvenmemiz gerekiyor. İstanbul Sözleşmesi’ni savunanların “asalım, keselim” şeklindeki cezalandırma odaklı yaklaşımı, Orta Çağ’dan kalma ilkel bir anlayıştır. Sorun, kültürel ve ekonomik temellerle çözülür. Bizim köylerde yaptığımız çalışmalarda, devrimci bilincin köylüye yerleşmesiyle kadınların eşleri tarafından daha iyi muamele gördüğünü bizzat gözlemledik. Bu bir kültür meselesidir; kadın hareketinin de buraya yoğunlaşması gerekir. Kadının ekonomik bakımdan kendi özgürlüğüne kavuşması çok önemlidir. Tasarruf oranlarını artırmak, sanayileşmek, fabrika açmak, tarımı canlandırmak gibi hedeflerden bahsediyoruz. Peki, tüm bunların içinde kadın nerede? Ekonomik gelişme, kadına iş imkânı sağlar. İş sahibi olan kadın; erkeğin karşısında daha başı dik olur, özgürleşir, kendi hayatını kurtarır ve erkeğe olan kölece bağımlılıktan kurtulur. Ekonomik gelişme, kültürel gelişim ve Atatürk devrimleri, Atatürk devriminin vatandaşını yaratmakla ilgilidir. Sizin eşinizi dövüp dövmediğinizi bu yüzden sordum. Eğer toplumda “Sinan Sungurları” –ve tabii ki aynı zamanda Bayan Sungurları– çoğaltırsanız bu sorun kökten çözülür. Bu zaman alabilir ancak köklü çözüm buradadır.
Yoksa “asın, kesin” demekle çözüm olmaz. Ceza kanunlarındaki maddeler zaten yeterince ağır. Sorun, hukukta değil; feminist hareketlerin modern bir kafaya sahip olmamasında. Problemlerin sadece ceza ve hukukla çözüleceğini sanan bir yaklaşım var. Hukuk elbette önemlidir ama bugün kadın meselesi açısından yeterlidir. Kadına yönelik cinayetlerde ve şiddette yeteri kadar ağır cezalar var. Asıl eksik olan; kültür, ekonomik durum ve aydınlanmadır. Bu alanlara yoğunlaşmak lazımdır.
Muhafazakâr çevreler, İstanbul Sözleşmesi’ne karşı çıkıyor ve 6284 sayılı Kanun’un aileye zarar verdiğini öne sürüyorlar. Ancak şunu unutmamak gerekir: Bu kanunu ve İstanbul Sözleşmesi’ni ilk getirenler ve Meclis’te oy birliğiyle kabul edenler, iktidar partisi dâhil olmak üzere tüm partilerdir. Sözleşmeye ilk karşı çıkan biziz ve “kötü bir şeye karşı çıktıkları için” muhafazakâr çevreleri tebrik ediyorum. Biz burada karşı tarafın kötülüğünü tartışmıyoruz; biz İstanbul Sözleşmesi’nin Türkiye’ye ne gibi zararlar verdiğini irdeliyoruz.
Sözleşmenin maddelerini okuduğunuzda, kadın ve erkek kimliği dışında cinsel kimliklerin dayatıldığını görüyoruz. İnsan hakları çerçevesinde herkesin hukuku zaten vardır; bir eşcinseli koruyan kanun, diğer tüm vatandaşları koruyan kanunla aynıdır. Ancak İstanbul Sözleşmesi ile eşcinsellik topluma dayatılıyor, propagandası yapılıyor ve normalleştiriliyor. Sözleşme, bize bir toplum modeli dayatıyor ve bu modelde mutluluk yok; intihar, hastalık ve yıkım var. Almanya’daki Robert Koch Enstitüsü’nün raporları, eşcinsel bireylerde intihar, alkolizm, uyuşturucu ve şiddet oranlarının diğer vatandaşlara göre çok yüksek olduğunu saptıyor. Bu sözleşme aile kurumunu hedef alıyor ve Avrupa’nın ceza hukukundaki modern kazanımlarından bizi Orta Çağ’ın “cadı avı” mantığına geri döndürüyor.
“Kadının beyanı esastır” ifadesi ise 6284 sayılı Kanun’da zaten mevcuttur; bunun için İstanbul Sözleşmesi’ne ihtiyacımız yoktur. Yargı üzerinde mahkemelere doluşup baskı kurmak, hakimleri zorlamak modern ceza hukukuna aykırıdır. Hakim, vicdani kanaatiyle ve kanunlar çerçevesinde kişiselleştirilmiş bir ceza vermelidir.
Uluslararası sözleşmelerde Türkiye’nin yararı esastır. Lozan Antlaşması bizim zaferimizdir ve doğrudur; ancak Sevr nasıl bir dayatmaydıysa, İstanbul Sözleşmesi de bize dayatılan emperyalist bir metindir. Rusya, Azerbaycan, Polonya, Macaristan ve Bulgaristan gibi ülkelerin bu sözleşmeden çekilmesi, Batı’dan gelen yozlaşmaya karşı bir savunmadır ve bizler için öğreticidir.
Türkiye, sorunlarını devrimci bir süreçle çözmeye başladı. FETÖ’nün ezilmesi, Silivri duvarlarının yıkılması, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin PKK’ya karşı yürüttüğü Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekâtları birer vatan savaşıdır. Şimdi bunun ekonomik ayağı olan “Üretim Devrimi” sürecine girdik. Vatan Partisi, bu süreçte belirleyici bir rol oynayarak iktidara doğru ilerlemektedir.

