Aydınlık Gazetesi Yazı İşleri Müdürü, efendim hoş geldiniz. Siz de Özlem Konur Usta, bugün sorularımızı birlikte soracağız. Yoğun ve aslında tarihi bir dönemden geçiyoruz. Hürriyet Gazetesi yazarlarından Abdülkadir Selvi bugün şöyle bir cümle kurdu: “Aslında PKK’nın silah bıraktırılması sürecinde çok önemli bir olay içerisindeyiz fakat medyaya baktığımızda sanki böyle bir şey olmuyormuş, sanki sürekli böyle bir alışkanlık varmış gibi bir hava var.” Ben buna şaşırıyorum. Biz de kendi aramızda hep bu tarihi sürecin içerisindeyiz diye konuşuyorduk; belki de herkes çok temkinli davranıyor. Hata yapmamaktan çekinerek temkinli davranmak zorunda hissediyor kendini. İsterseniz bu konuyla başlayalım.
Bu durum, basit bir PKK’nın silahsızlandırılması, kendini feshetmesi veya Türkiye’nin terörden temizlenmesi olayının ötesinde, Türk devriminin tamamlanması sürecinde çok önemli bir aşamadır. Öcalan da çağrısında bunu ifade etti: “Silah bırakacağız, PKK kongresi toplanacak, silah bırakma ve kendini feshetme kararı alacak. Bunu devlete ve toplumla bütünleşmek amacıyla yapıyoruz.” PKK’nın devlete ve topluma bütünleşmesi, Türk devriminin 200 yıllık tarihinde bir aşamadır. Türklerin ve Kürtlerin bir millet oluşturması sürecinde, Kürt halkı içinde önemli etkileri olan bir örgütün devletle ve milletle bütünleşme kararı alması stratejik bir adımdır. Bu, kolayca imza atılıp geçilecek bir şey değildir; 200 yıllık Türk devrimi tarihinin önemli bir olayıdır. Atatürk’ün dediği gibi, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.” Devrim yapan o halkın içerisinde Van’dan Edirne’ye kadar bütün vatandaşlarımız, Kürt kardeşlerimiz de vardı. Devrim, Türk ve Kürt’ü ortak bir milli kimlikte bütünleştiriyor.
Bu süreç sadece Abdullah Öcalan’ın iradesiyle olan bir olay değil; teröre karşı mücadelede gelinen noktanın ve Öcalan’ın cesur tutumunun bir sonucudur. Dolayısıyla bu, Türk devrim tarihinin önemli bir gelişmesi ve tamamlanmaya giden sürecin esaslı bir ifadesidir.
Bu durum aslında emperyalizme karşı bir meydan okumadır. 1990’lardan beri Amerikan emperyalizmi mazlum milletleri etnik, mezhepsel ve kimlik siyaseti üzerinden bölmeye çalıştı. LGBT kimliği gibi çeşitli alt kimliklerle milleti parçalamak istediler. Buna karşı devlet ve toplumla bütünleşmek, ortak milli kimlikte birleşmek anlamına gelir. Bizim milli demokratik devrimimizin tamamlanması sürecinde bu, çok önemli bir atılımdır. Osmanlı’daki çeşitli unsurların ötesinde, 200 yıllık bir sürecin sonunda tek bir millet olarak bütünleşiyoruz.
Bu sürecin pratik adımlarına gelince; aslında devrimci süreç bu adımları çoktan yarattı. 1984’ten bu yana teröre karşı yürütülen silahlı, kültürel ve ideolojik mücadele, aslında halkın bütünleşmesi için verilen bir savaştı. İstiklal Savaşı da bir yönüyle Türk ve Kürtlerin bütünleşme savaşıydı. Sevr’de dayatılan ayrı bir Kürdistan projesi, İstiklal Savaşı ve Kürt halkımızın katkılarıyla bozuldu. Cumhuriyet’in kuruluşu, Kerkük-Musul meselesi ve Milletler Cemiyeti’ndeki tezlerimiz hep bu bütünleşmenin somut adımlarıydı.
Vatan Partisi olarak bu sürecin daha sağlıklı ilerleyebilmesi için yoğun bir çalışma içerisindeyiz. Dün uzmanların da katıldığı bir danışma toplantısı yaptık. PKK’nın silah bırakması ve kendini feshetmesi durumunda görevlerin neler olacağı üzerinde durduk. İki ana fikir öne çıktı: Birincisi, mevcut pişmanlık yasalarından yararlanmak; ancak bunun sonuç alıcı olmadığı yönünde bir görüş hakim. İkinci ve köklü çözüm ise bir aftır. Silah bırakanları hapse atarak bu mücadele başarıya ulaşamaz. Bugün mücadele, “silah bırak” diyenlerle “silah bırakma” diyenler arasındadır. Silah bırakılmasını istemeyenler, sahte solcular ve sahte milliyetçilerdir. Zafer Partisi ve İYİ Parti gibi yapılar, “barış süreci değil, felakete gidiyoruz” diyerek aslında PKK’nın silah bırakmasını önlemeye çalışıyorlar. Bunlar, geçmişteki Gladio bağlantılarıyla, ABD ve İsrail’in hedeflerine hizmet eden bir cephede buluşuyorlar. Hem “sahte solcu” hem de “sahte milliyetçi” maskesi takan bu yapılar, emperyalizmin böl-yönet stratejisine hizmet ediyor.
Son olarak, Kandil’den gelen Sırrı Süreyya Önder ile ilgili açıklamaya bakarsak; KCK imzalı bu açıklama, mevcut durumun hassasiyetine ve sürecin karşıt güçler tarafından bozulmak istendiğine dair bir kuşkuya işaret etmektedir. Bu kuşkumuzu ifade etmek ve ilgili tüm güçlerin bu durumu aydınlatmak için gerekli çalışmaları yürütmeleri gerektiğini belirtmek istiyoruz. Zira böylesi durumların yaşanabileceğine dair Önder Apo, görüşmelerde önemli dikkat çekmiş, herkesin dikkatli ve tedbirli yaklaşması gerektiğini belirtmiştir. Dolayısıyla bu durum, araştırılarak netleştirilmesi gereken bir olaydır.
Şimdi Kandil’den yapılan açıklamaya bakalım. Kandil, iç ve dış güçlere işaret ediyor. Peki, bu süreci baltalayan PKK’nın silahı değil mi? Kandil, PKK’nın merkezi olarak “Biz silah bırakmak istiyoruz ve Öcalan’ın önerisiyle kongremizi toplayıp partimizi feshetme kararı alıyoruz, ancak bunu istemeyen iç ve dış güçler var” diyor. Biraz evvel bu iç ve dış güçlerin adını koyduk: Dış güç olarak Amerika ve İsrail odaklı merkezler, içeride ise sahte solcular ve sahte milliyetçiler. Kandil’deki açıklama, Sayın Sırrı Süreyya Önder’in yaşadığı kalp rahatsızlığının bu iç ve dış güçlerin bir müdahalesi olabileceğini ifade ediyor. Normal olmayan, tıbbi açıdan çok az rastlanan bir aort yırtılması durumu söz konusu. Kandil, Öcalan’ın da bu dış güçlerin suikast ihtimaline dair uyarıda bulunduğunu hatırlatıyor.
Sayın Sırrı Süreyya Önder, o gün randevu alarak bizi ziyarete geldi. Kandil’de açıklandığı için ifade etmekte sakınca görmüyorum; Sırrı Süreyya Önder, Abdullah Öcalan’ın kendisine ve Pervin Buldan’a “Amerika ve İsrail sizi öldürebilir” dediğini bizle paylaştı. Yani Amerika ve İsrail’in bu sürece karşı olduğunu ve aktif görev yapan bu isimleri hedef alabileceğini bizzat Apo’nun kendilerine söylediğini ifade etti.
Sırrı Süreyya Önder, bu süreçte yeri doldurulamaz, çok önemli bir rol oynuyor. Makul, tecrübeli ve süreci iyi anlayan bir insan. Kendisini kabul ettirmiş, güçlerin konumlanmasını bilen ve içtenlikle Türk-Kürt birleşmesini, Abdullah Öcalan’ın talimatlarının uygulanmasını isteyen bir şahsiyet. Kendisi meclisimizin genel başkan vekili olarak da önemli bir konumda. Onu ziyaret etmek için Ethem Sancak, İlker Bey, Pervin Hanım, Gülistan Hanım, Nuray Kaya ve diğer arkadaşlarımızla hastaneye gittik. Hepimizin şifa dileklerini ve dayanışma duygularımızı ilettik.
Bu ziyaret “Vatan Partisi, DEM Parti’ye karşı en kararlı parti, neden ziyaret etti?” şeklinde bir eleştiriye yol açtı. Ancak bugün DEM Parti ve PKK; kendisine milliyetçi veya solcu rolü biçen, aslında Amerika ve İsrail cephesinde yer alan sahte kesimlerden çok daha milli bir görev yapıyor. PKK’nın silah bırakmasını ve kendini feshetmesini istemek, bu konuda aktif tavır almak son derece olumlu, milletimizin geleceği açısından çok değerli faaliyetlerdir. Türkiye’nin bu gerçeklerini görmeden hangi milliyetçilikten, hangi solculuktan bahsedebiliriz?
Bu süreci desteklemek için bir danışma toplantısı yaptık. 50’nin üzerinde birikim sahibi kişi katıldı; eski HDP yöneticileri de oradaydı. Sayın Turgut Okyay, yani Abdullah Öcalan hakkında idam kararı veren eski ağır ceza reisi ve sınıf arkadaşım da bu süreçte yer alıyor. Turgut Okyay, “Bu bir milli görevdir” diyerek PKK’nın silah bırakması ve feshedilmesi sürecini destekliyor, terör faaliyetlerine katılmış olanları topluma ve devlete kazandırmak için cesur adımlar atılması gerektiğini ifade ediyor.
Yarın 23 Nisan. 23 Nisan 1920, Anadolu’nun bağrında bir devrimci meclisin açıldığı ve devrimci bir hükümetin kurulduğu gündür. İstanbul hükümetinin iradesini reddedip milli iradeyi ele alan, Kurtuluş Savaşı’nı tamamlayan bu gün, bizim devrim günümüzdür. Bugün yaşadığımız “terörsüz Türkiye” süreci de bu milli demokratik devrimin bir aşamasıdır. PKK’nın silah bırakması, emperyalizmin devletimizin altını oyma girişimlerini bertaraf eden bir devrimci atılımdır. Burada esas tarih yazan özne, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve Türk polisinin teröre karşı mücadelesinin sonuçlarıdır. Abdullah Öcalan da PKK’nın nesnel olarak tükendiğine işaret etmektedir.
Sadece fikirler değil, bu süreci bir kanun tasarısı halinde kamuoyuna açıklayacağız. Başlığı “PKK mensuplarının Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ve milletine bütünleşmeleri için Af Kanunu” olacak. Geçmişe dönük pişmanlık hükümlerinden ziyade, geleceği kurmak; millet halinde birlik olmak, devlette birleşmek ve üretim devrimini başarmak için; Van’dan Edirne’ye kadar bütün millet olarak, halk olarak Türkiye’nin geleceğini el birliğiyle yaratmak amacındayız. Burada, pişmanlık hükümlerinin uygulanmasıyla bu amaca ulaşmak mümkün değil. Ben pişmanım; ama öbürü ne? Öbürü devlet. Devlet ve toplumla bütünleşme stratejik bir şey. Dolayısıyla o strateji, aslında biraz evvel ifade ettiğimiz gibi 200 yıllık Türk devriminin programıdır.
Yani 23 Nisan, iç ve dış cepheyi kuvvetlendiren tarihi bir devrimdir. Ankara’da bir meclis açılıyor, devrimci bir hükümet kuruluyor. Bu devrimci hükümet diyor ki: “Ben Türk vatanını düşmandan temizleyeceğim; Sevr Muahedesi’ni reddediyorum, bağımsız ve egemen bir devlet kuracağım.” Aslında 23 Nisan’da Cumhuriyet kuruluyor. Bakın bu çok önemli; Cumhuriyet’in ilanı 29 Ekim’dedir ama kuruluş 23 Nisan’dadır. O kuruluş, Padişah’ın yapamadığını yapıyor; iç cepheyi, bütün milleti bütünleştiriyor ve dış cepheye karşı sağlam bir konumlanma üretiyor. O bakımdan 23 Nisan bir devrimdir. O devrim; iç ve dış cepheyi sağlamlaştıran, pekiştiren ve bizi zafere götürecek olan bütün adımların başlangıç noktasıdır. 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkıldı ama asıl önemli olay, 23 Nisan’da Ankara’da devrimci bir hükümetin ve meclisin kurulmasıdır. O kuruluş, Türkiye’nin bütününü toparlıyor; milletin azim ve kararını seferber edecek merkezi bir iktidar, devrimci bir irade yaratıyor.
Bugün biz onun devamıyız. Amerikan emperyalizmi ve İsrail Siyonizminin Türkiye’ye karşı tehditleri, ekonomimizi boğma çabaları, 1980’den beri dayatılan ekonomik program ve Türkiye’yi bölme faaliyetleri… En son hepimizin gözü önünde Ege kıyılarında kurulan Amerikan üsleri, İsrail ile Güney Kıbrıs arasındaki ittifaklar ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye namluların çevrili olması… Buna karşı iç cephenin sağlam olması lazım. İç cephe belirleyicidir. Dış cephede de bölge ülkeleri ve komşularımızla ittifak yaparak bu tehditleri bertaraf etmek ve 200 yıllık Türk devrimini tamamlamak gerekir.
Bugün 23 Nisan’ın izinden gitmek demek; PKK’nın silah bırakması ve kendini feshetmesi mücadelesinde mevzilenmek ve aktif bir şekilde mücadele etmek demektir. 23 Nisan, havaya yapılan nutuklar değil; bugün somut olarak iç ve dış cepheyi güçlendirecek, PKK’nın silah bırakması ve kendini feshetmesi sürecinde olumlu bir tavır almaktır.
Suriye’nin kuzeydoğusunda da birtakım gelişmeler var biliyorsunuz. Amerika Birleşik Devletleri’nin arabuluculuğunda birtakım müzakereler yürüyor. Bu işin bir de Şam ayağı var. PYD’li İlham Ahmet, Barzani yanlısı ENKS ve PYD’nin Şam’a ileteceği talepler konusunda anlaştığını söyledi. Yalnızca kuzeydoğu Suriye için değil, Suriye’nin farklı bölgelerinde de bölgesel yönetimler olmalı diyorlar. “Her şey merkezi olmamalı” diyorlar. Suriye’de aslında iki program çarpışıyor: Bir program, Suriye’nin milli bir devlet olarak bütünlüğünün sağlanması; merkezi otoritenin etnik, mezhepsel veya dini gruplara göre bölünmemesi. Amerika ve İsrail’in programı ise Suriye’yi; Alevi, Kürt, Dürzi ve Sünni Arap devletçikleri şeklinde bölmek. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Amerika’nın, mazlum dünyadaki milli devletleri çeşitli kimliklerle bölmeye çalışma süreci 35 yıldır devam ediyor. İlham Ahmet’in bu programa ayak uydurması, Amerika ve İsrail’in bölme planına “evet” demektir. Öcalan ise “Biz devlet, federe devlet, bağımsız devlet istemiyoruz; hatta kültürel özellik taleplerimiz dahi söz konusu değil” diyor ve PKK’nın silah bırakmasını bu stratejiye bağlıyor. Bu bakımdan İlham Ahmet’in konumu, Öcalan’ın stratejik hedeflerine karşı bir mevzilenmedir.
Sürecin zehirlenmemesi için hızlı olması gerekiyor. Sayın Hakan Fidan’ın da belirttiği gibi, süreç uzadıkça dış güçlerin müdahaleleri artıyor. Süreç hızlı gidiyor; bu ayın içerisinde ve Mayıs’ın ilk on günü içerisinde çok önemli gelişmeler olacak. Ömer Çelik’in açıklamaları da bu yönde. Detayları şu an söylemiyorum çünkü karşı taraf sabotaj yapabilir ama süreç hızlı ve olması gerektiği gibi işliyor.
Trump ve ABD ise Doğu Akdeniz’e odaklanma stratejisini uyguluyor. Ukrayna cephesinden çekiliyor, Tayvan cephesinde geri duruyor ama Doğu Akdeniz ve Suriye’de kesinlikle kalıcılar. Asker sayısı bin veya iki bin azaltılabilir; bunlar taktiksel uygulamalardır. Amerika’nın İsrail üzerinde de baskıları var; Netanyahu rejimi ile Amerika’nın politikaları her zaman tam uyumlu değil. Bu çekilme haberlerinin bir boyutu da propaganda ve baskı unsurudur.
1 Mayıs’ta işçi sınıfımız, emekçilerimiz ve Türk milletiyle beraber Kartal’da olacağız. Türkiye ekonomik bakımdan zor bir dönemden geçiyor. Buradan çıkış ancak radikal, köktenci bir üretim devrimiyle mümkündür. 1980’de Türkiye’ye dayatılan ve “dünya ekonomisiyle bütünleşme” adı verilen karşı devrimci program, Türkiye’yi içine kapatıldığı bu darboğazdan kurtaracak olan değil, tam tersine bizi tüketen bir programdır. Vatan Partisi, 1980’den bu yana işçi hareketlerine önderlik etmiştir. Şimdi bu karşı devrimci programın çöpe atılacağı ve üretim devriminin başlayacağı bir sürece girdik. 1 Mayıs, işçi sınıfımızın emperyalizm tarafından kontrol altına alınamadığının ve devrime mecbur olduğunun ilanıdır. Çayırhan’dan Polonez Gıda’ya, belediyelerden esnaf mücadelelerine kadar her cephe birleşiyor. 1 Mayıs günü bütün vatandaşlarımızı, provokasyonlara kapalı ve kararlı bir duruşla Kartal’a davet ediyoruz. Türk-İş’in olduğu yerde kışkırtma ve tertip hayat bulamaz. Vatan Partisi’nin olduğu yerde ise kışkırtma ve tertip boğulur, hiçbir şekilde etkili olamaz. O bakımdan vatandaşlarımızı, 1 Mayıs’ın ruhuna, bilimsel karakterine ve doğru eylem çizgisine uygun bir kutlamaya katılmaya çağırıyoruz. 1 Mayıs’ta Kartal’dayız! Emekçilerimiz, işçi sınıfımız ve Türk milletinin geleceği için 1 Mayıs’ta Kartal’da hep beraber buluşalım.
1 Mayıs ile ilgili başka soru var mı? Kalmadı. Peki, teşekkürler.
Haftanın kitabına gelince; 23 Nisan ile bağlantılı bir kitap belirledik. Sekiz kitaptan oluşan “Kemalist Devrim” külliyatının birinci kitabı olan “Tarihsel ve Sınıfsal Karakteri”, aslında bu serinin anahtarıdır. Dolayısıyla bu hafta, Doğu Perinçek’in bu eserini öneriyoruz. Kitabın kapağında Köy Enstitülü iki öğrencinin bisiklet üzerindeki fotoğrafına yer verdik. Bu fotoğraf; Kemalist devrimin yarattığı yeni toplumu, kadın-erkek eşitliğini, aydınlanmış, feodal bağlılıklardan ve zorbalıklardan kurtulmuş Türkiye’yi simgeliyor.
Müzik olarak da Türk Beşleri’nden büyük bestecimiz Ahmet Adnan Saygun’un “Atatürk Oratoryosu”nu öneriyoruz. Sözleri büyük şairimiz Cahit Külebi’ye aittir. Cahit Külebi, babam Sadık Meşhur’un Sivas Lisesi’nden sınıf arkadaşı ve pehlivanıydı; kendisiyle çok güzel anılarım vardır. Cahit Külebi’yi saygıyla anıyoruz. “Davullar zurnalar dövende biz seni hatırlarız, binip trene gezen de biz seni hatırlarız” dizeleriyle başlayan o Kurtuluş Savaşı şiirini, Saygun’un bestesiyle, oratoryodan üç dakikalık bir bölüm halinde sunuyoruz.
Çok teşekkürler Sayın Genel Başkan, sağ olun. 1 Mayıs kutlu olsun, 23 Nisan kutlu olsun! 1 Mayıs’ta Kartal’da buluşuyoruz.
Değerli Ulusal Kanal izleyenleri; Sayın Doğu Perinçek’in yoğun programı sebebiyle bugün “Çıkış Yolu”nu biraz kısa tuttuk. Haftaya tekrar buluşmak üzere, herkese iyi akşamlar diliyoruz.

