Çıkış Yolu programına hoş geldiniz değerli Ulusal Kanal izleyenleri. Bu hafta, her salı olduğu gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek’e sorularımızı yönelteceğiz.
Efendim, “Ezber Bozan”a hoş geldiniz diye başlayalım. Her salı programında aynı giriş cümlesini kurmaktan bıkmadınız mı diyecektim ama lafı çevirip programın adını söylemiş olayım. “Ezber Bozan” programlarımızı ilgiyle izliyorum, çok başarılı oluyorlar. Özellikle son iki haftada Abdülhamit Bey ve Ali Rıza Taşdelen ile yaptığınız programlar çok başarılıydı. Ali Rıza Taşdelen, Paris’ten iner inmez stüdyoya geldi ve Avrupa siyasetiyle ilgili çok ayrıntılı bilgiler sundu.
Ali Rıza Taşdelen Avrupa’yı çok iyi bilen bir isim. Türk basınında Ali Rıza Taşdelen ve Ali Mercan gibisinin eşi yok; Avrupa’yı çok iyi izliyor, sosyoekonomik temelleriyle gidişatı açıklıyorlar. Sadece gazete haberleriyle değil; kırk yıl orada yaşayarak, siyasi mücadelenin içinde aktif yer alarak bunu yapıyorlar. Bakın, Ali Rıza Taşdelen’in bir başka özelliğini söyleyeyim; kendisi bir işçidir fakat çok iyi Fransızca bilir. İşçiler içerisine gidip de mükemmel Fransızca öğrenen çok azdır. O benim dikkatimi çekmişti. Kendini iyi yetiştirmiş bir emekçi önderi, aynı zamanda aydın birikimine sahip çok değerli bir arkadaşımızdır.
Bizi izleyenler, Ali Rıza Taşdelen ve Abdülhamit Bey ile yaptığımız son iki Ezber Bozan programına Ulusal Kanal’ın YouTube hesabından ulaşabilirler. Ulusal Kanal, bir hafta boyunca YouTube’da birinci oldu. Büyük bir iftiharla karşılıyoruz bunu. YouTube’un özelliği, izlenen programların tekrar izlenmesidir. Orada birinci olmak ve hepsini arkada bırakmak büyük başarı. Bayramda da zirvedeydi. Sadece bir haftanın değil, son bir senenin de YouTube’da en çok izlenen televizyon kanalı oldu Ulusal Kanal. Kalıcı işler yapıyorsunuz, abone sayınız da 1 milyonu aştı; şimdi gözümüzü 2 milyona diktik. Barış Demiralay arkadaşımızın başında olduğu internet ekibini de tebrik ediyoruz.
Sayın Genel Başkan tekrar hoş geldiniz. Bugün Tevfik Adan arkadaşımla ve Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni ile birlikte sorularımızı size yönelteceğiz. Bu başarılarınızı pek anlatmıyorsunuz, o bakımdan sizi eleştiriyorum; bu yüzden bu gelişmeye sevindim.
Şimdi Sayın Genel Başkan, tabiri caizse cerrahi müdahalelerin yapılması gereken çok önemli bir sürecin içindeyiz. Türkiye öyle bir noktada ki ufacık dokunuşlar bile süreci ya allak bullak edebilir ya da önümüzü aydınlatabilir. İnce işçiliğin gerekli olduğu bu süreçte, son iki konuşmanızda bazı yeni fikirler ortaya atarak bir tartışma yarattınız ve aslında bu tartışmaların yönünü belirlediniz. Terörsüz Türkiye hedefine ilişkin süreçlerden bahsediyorum. Habertürk’te yaptığınız konuşmada sunucu bile şaşırdı ve görüşlerinizi açmaya çalıştı. Bu programda; Teori Dergisi’nin son sayısındaki makalelerinizi, artan diplomasi trafiğinizi ve önümüzdeki dönemde gireceğimiz tartışmaları derinleştirelim istiyorum.
İzninizle en son yapılan açıklamayı yorumlayarak başlayalım. KCK Yürütme Konseyi Başkanı Cemil Bayık, “Silahsızlanma tartışmalarının ancak Kürt halk önderinin özgür koşullarda yapacağı yönlendirmeyle mümkün olabileceğini” belirterek tek taraflı dayatmaları reddettiklerini vurguladı. Burada karşılıklı şartlar mı var? Süreç tıkandı mı, nasıl ilerler?
Evet, şunu kesin olarak söylüyorum: DEM Parti liderlerinin de ifade ettiği üzere bu süreçte hiçbir “şart şurt” yok. Bu, doğrudan doğruya Abdullah Öcalan’ın kendi tecrübe birikiminin ürünüdür. Türk devletinin çeşitli kurumlarından temsilciler onunla görüşüyorlar elbette ancak dürüstçe saptamamız lazım ki; bu barış ve demokrasi çağrısı Öcalan’ın kendi birikiminin ürünüdür. Bunu MİT Başkanı Sayın İbrahim Kalın veya Dışişleri Bakanımız Sayın Hakan Fidan yazamaz. Çünkü o metin, Öcalan’ın 40-50 yıllık tecrübelerinin bir ürünüdür. Dikkatle seçilmiş cümleler ve kavramlarla hem Türkiye kamuoyunu aydınlatan hem de kendi tabanını ikna etmeye çalışan bir metindir.
Bu çağrıda stratejik bir hedef var: PKK kongresi; devletle ve toplumla bütünleşmek amacıyla kendisini feshedecek ve silah bırakacak. Silah bırakmanın ve hukuki varlığa son vermenin amacı, Türkiye Cumhuriyeti devletiyle ve Türk milletiyle bütünleşmektir. Bu tarihi bir tespittir. Türkler ve Kürtler, Anadolu ve Trakya coğrafyasında 200 yıllık bir devrim sürecinde kaynaşarak millet haline gelmişlerdir. Atatürk, 1930’larda Medeni Bilgiler kitabında bunu nasıl ifade etmişti? “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” İşte Abdullah Öcalan, bu çağrısıyla stratejik bir hedef olarak “Biz de Türkiye Cumhuriyeti devleti ile bütünleşeceğiz” diyor. “Bizim ayrı bir devlet kurma hedefimiz yok, idari özerklik veya federasyon hedefimiz yok” diyor. Hatta kültürel taleplerin ötesinde, kimlik siyasetini reddediyor. Amerika’nın dünyayı bölmek için kullandığı kimlikçiliği reddederek Türklerin ve Kürtlerin birleşmesine sırtını dayıyor.
Vatan Partisi programında dediğimiz gibi: Türk de biziz, Kürt de biziz, hepimiz Türk milletiyiz. Öcalan da 1989-90’lardan bu yana bunu ifade etmiştir. Benim kendisiyle yaptığım röportajları içeren “Abdullah Öcalan ile Görüşmeler” kitabımı okuyanlar bunu görecektir. Dolayısıyla Abdullah Öcalan önüne konan kağıdı imzalamış değil, kendi 40-50 yıllık tecrübesinin ürünü olan çözümleri ifade ediyor. Türkiye için çok önemli bir şans bu. Türk devleti de süreci yürütme konusunda son derece kararlı.
Şimdi, Türkiye halkıyla ilgili o ayrıntıya geleyim. 1990’ların başında, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” cümlesini Medeni Bilgiler kitabından çıkarıp ilk kez yayınladığımda, Kara Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanlığı’ndan bir tümgeneral beni aramıştı. Bazı kaynaklarda “Türk halkı” yazdığını, hangisinin doğru olduğunu sormuştu. Ben de kendisine Atatürk’ün kendi el yazısını gönderdim. “Türkiye halkı” ifadesini görünce, bunu alaylara kadar gönderdiler ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nde eğitimlerde kullanılmaya başlandı. Devletin yayınlarında bile “Türk halkı” diye çevrilen o sözü, aslında Atatürk bizzat “Türkiye halkı” olarak yazmıştır. Bu, 30 küsur yıllık bir hikayedir. Peki Sayın Genel Başkan, Öcalan’ın açıklamasının şifrelerini ve en önemli noktalarını aslında işaret ettiniz. Örgütü yıllardır yakından tanıyan biri olarak, örgütteki dalgalanmayı ve gelen tepkileri nasıl yorumluyorsunuz? Sizin beklediğiniz yönde mi gelişiyor?
Suriye’nin kuzeyine dair hepimizin endişeleri vardı. Orada silahlı bir güç var ve Amerika onlara maaş veriyor. Siz de daha önce belgelerini yollamıştınız; 2023 yılında 19 bin kişiye ayda 400 dolar civarında maaş veriliyordu. Orası Türkiye coğrafyasının ötesinde ve Suriye devletinin otoritesinin zayıf olduğu bir alan olduğu için silahsızlanma konusu oldukça karmaşık. Ancak öğrendiğim kadarıyla, Suriye’nin kuzeyinde Öcalan’ın çağrısı olumlu karşılanmış ve bir sorun yaşanmamış.
Şam hükümetinin de akıllı politikaları var; Suriye’nin kuzeydoğusundaki silahlı SDG yani PKK güdümündeki çatı örgütünün, Suriye ordusuna katılması yönünde bir irade gösteriyorlar. Ancak oradaki güçler, Kürt tümenleri veya tugayları olarak ayrı birer birlik halinde katılmak istiyorlar. Takdir edersiniz ki, bu durum emir komuta zincirini bozan bir tehlike arz ediyor. Buna rağmen hem Şam hem de Türkiye hükümeti, bu silahlı unsurların bireysel olarak Suriye ordusuna katılması yönünde çaba gösteriyor.
Kandil tarafında ise PKK’nın önder kadrolarının bu sürece olumlu bir tavır aldıklarını, silah bırakma ve örgütü feshetme konusunda kararlı olduklarını ve uygulamaya geçtiklerini öğrendik. Gençler arasında tecrübesizlikten kaynaklanan bazı itirazlar olsa da bunların çok ciddi olmadığını gözlemliyoruz. Mustafa Karasu’nun, Abdullah Öcalan’ın bu süreci yönetebilmesi için uygun koşullara sahip olması gerektiğine dair açıklamasını hatırlıyorum. Bu, Öcalan’a bir konfor sağlama talebi değil; onun barış ve demokrasi çağrısını uygulatabilecek iletişim şartlarına ve ikna araçlarına sahip olması gerektiğiyle ilgili bir zorunluluktur.
Başlangıçta birçok koşul öne sürülse de sonrasında DEM Parti yöneticileri, bunun tek taraflı bir irade beyanı olduğunu ve herhangi bir ön şartın bulunmadığını ifade ettiler. Cemil Bayık da Öcalan’ın Kürt meselesini siyasal ve hukuki zemine çekmek istediğini, sürecin başarısı için Türk devletinin de sorumluluk alması gerektiğini belirtti.
Biz Vatan Partisi olarak bu sorumluluğu ve atılacak adımları zaten ifade ediyoruz. Ankara’da gazetecilerle yaptığım toplantılarda da anlattım: Silahı bırakanlar ne olacak? Çiftçi mi, manav mı yoksa öğretmen mi olacaklar? Bu insanlar bizim vatandaşımız. Devlet geleneğimizde, silah bırakanlara özel af veya normal yaşam koşulları sağlama geleneği vardır; tarihteki büyük devlet adamları ve devrim liderleri de kazanmayı hedefledikleri kitlelere karşı hep bu kapsayıcı siyaseti izlemişlerdir.
Şimdi terörsüz bir Türkiye yaratmak ve özellikle ikinci bir İsrail devleti kurma planına karşı İsrail ve Amerika’ya karşı iç cepheyi kuvvetlendirmek için bu sürece giriyoruz. PKK’nın silah bırakması ve kendini feshetmesi, bu emperyalist planları bozguna uğratır. Öcalan da zaten “Devlet istemiyoruz, Türk devletiyle bütünleşmek istiyoruz” diyerek bu iradeyi koyuyor. Bu noktada saflaşma netleşiyor: Silahın bırakılmasını isteyen Türkiye, Suriye, İran, Irak, Rusya ve Çin bir tarafta; silahın bırakılmamasını isteyen Amerika, İsrail ve bir kısım Avrupa ülkeleri diğer taraftadır.
Son dakika haberi olarak, İsrail medyası ABD’nin Suriye’den iki ay içinde çekileceğini duyurdu. Bu haber doğruysa bölgedeki denklem tamamen değişir. Daha önce de benzer haberler çıkmış ancak Pentagon geri adım atmıştı. Eğer bu kez çekilme gerçekleşirse, bu Amerika’nın Orta Doğu’daki en önemli mevzilerinden birini kaybetmesi anlamına gelir ve Türkiye’nin elini güçlendirir. Biz başından beri Amerika’nın hem Suriye’den hem de Ege ve Kıbrıs’taki üslerinden çekilmesini talep ediyoruz. Doğu Akdeniz’deki bu kuşatma, Suriye coğrafyasıyla doğrudan ilişkilidir ve bütünüyle çözülmelidir. O bakımdan bunu ihtiyatla karşılıyoruz. Bir izleyicimiz diyor ki: “Sayın Genel Başkan, bu, KCK’nın devlet yapılanmasının sona ermesi mi demek? Silah bırakma…”
KCK’nın bir devlet yapılanması mı var ki? Yani PKK’nın içerisinde bulunduğu, dört ülke üzerinde yönetim birimi kurma stratejisi olan örgütün stratejisi mi değişiyor? İzleyicimiz sanıyorum şunu soruyor: PKK silah bırakıyor ama onun bir üst örgütü olan KCK feshediliyor mu, yoksa KCK’nın yasallaşması anlamına mı geliyor bu? Bence PKK’yı feshedip silahı bıraktığınız zaman, KCK diye bir şey nasıl ayakta kalır? Bu şuna benziyor: Bir sandalyenin ayaklarını kesiyorsunuz ama sandalyenin ayakta kalmasını bekliyorsunuz. Çünkü KCK, PKK’nın varlığı ile var. PKK’nın silahlı gücü sayesinde KCK diye bir örgütlenme mevcut. Eğer PKK kendini feshederse KCK ne olacak?
İzleyicimiz şunu da soruyor herhalde: PYD kendini feshedecek mi? Çünkü KCK üst yapılanma; altında PKK var, PYD var, PJAK var, bir de Irak’taki yapılanma var. Bunlar KCK’nın alt örgütleri değil, bunlar PKK’nın örgütleri. Yani İran’daki PKK’nın adı PJAK, Suriye’deki PKK’nın adı PYD’dir. Hepsi PKK’dır.
***
Yönetmenimiz reklam saatinin geldiğini hatırlatıyor. Çok kısa bir reklam arasından sonra izleyici sorularıyla devam edeceğiz. “Çıkış Yolu” programı sürüyor. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek’e sorularımızı yöneltmeye devam edeceğiz.
İzleyici sorularına dönüyoruz. Bir izleyicimiz diyor ki: “Sayın Perinçek, DEM Parti ve HDP’nin kapatılması konusunda çok kararlıydınız, bu siyasetin en önündeydiniz. Bugün dinlediğimde şaşırdım. Tavrınız aynı mı?”
Evet, aynı şekilde devam ediyoruz. Nasıl mı? Şöyle: PKK kapatıldığı zaman DEM ve HDP’nin bir manası kalmıyor ki. Bunlar PKK’nın kurduğu yapılar. PKK kendini feshediyor; peki, PKK’nın kurduğu örgütler niye kalsın? Daha önemli bir şey söyleyeceğim: Abdullah Öcalan’ın çağrısını, ki o bir programdır, dikkatli okuyalım. O çağrıda “kimlik siyasetine son” deniyor. Yani yalnız silah bırakma, yalnız PKK’nın feshedilmesi değil; “Devletle ve toplumla bütünleşeceğiz” deniyor. Artık Türkiye’de kimliğe dayanan siyasetin, örgütlenmenin sona erdiği ilan ediliyor. Çünkü toplumla bütünleştiğinizde, Kürt temelli bir örgütlenmenin yasal zeminde bir anlamı kalır mı? Abdullah Öcalan, bu çağrısıyla etnik temelli örgütlenmeyi reddediyor.
Dolayısıyla bu stratejik hedefte DEM Parti gibi etnik temelde örgütlenmelerin de yeri yok. Çünkü etnik temelde örgütlendiğiniz zaman o yapı her an PKK’ya evrilebilir; zaten özü PKK’dır. Ayrıca Amerika eline silah verdiği zaman belli koşullarda tekrar silahlı örgütlenmeye dönüşebilir. Türkiye’de anayasanın 68. maddesi; etnik, milliyete dayanan, dine veya mezhebe dayanan parti kurmayı yasaklıyor. O bakımdan DEM Parti de bu süreci anlıyorsa… Bunu bir dayatma olarak söylemiyorum, adım adım ve ikna ederek çözmek lazım. Eğer o çağrıdaki devlet ve toplumla bütünleşme amacını iyi okursak; o zaman ne DEM Parti’nin, ne HDP’nin, ne de kimlik veya mezhep temelli bir örgütlenmenin zemini kalır.
Bu süreci dikkatli, ürkütmeden, infial ve tepki yaratmadan yürütmek lazım. Sağlıklı olan, Türkiye’nin önünde sınıfsal temelde örgütler; işçi partileri, esnaf partileri, liberalizmi veya kapitalizmi savunan partiler olmasıdır. Bu zemindeki siyasi mücadele Türkiye’nin önünü açar. Etnik temelli partiler ise tekrar Türkiye’yi etnik tartışmaların içine çeker.
***
PKK’nın kurucu kadrolarından olan, uzun yıllar cezaevinde yattıktan sonra AK Parti içerisinde siyaset yapmaya başlayan Abdurrahim Semavi, “DEM Parti kapatılacak ve bir Kürt AnAP’ı kurulacak” demişti. Bundan ne anlamalıyız?
Bence hiçbir şey fark etmez. DEM Parti’nin kendisi de zaten bir Kürt AnAP’ı gibidir; sistemin içinde olan, Batı ile ilişkileri iyi olan bir parti. Kürt AnAP’ı ile DEM Parti’nin bir farkı olmaz. Bu süreç, Abdullah Öcalan’ın da samimiyetle ifade ettiği gibi, etnik temelli siyaseti temizleme sürecidir. Türkiye’nin geleceğini emekçilerle mi belirleyeceğiz, liberal burjuvaziyle mi, Asya’da konumlanarak mı, yoksa Avrupa’ya girme hayalleriyle mi? Bunlar Türkiye’nin geleceği bakımından anlamlı siyasi mevzilerdir. Ama Türklük, Kürtlük, Alevilik, Sünnilik gibi etnik veya mezhepsel tarifler, Türkiye’yi Orta Çağ’dan kalma kavgalara çeker. Bütün büyük milletler bu etnik bölünmelerin üstüne çıkar. Çağdaşlaşma, devrimcileşme ve millileşme süreci etnik temelli siyasetle çelişir.
***
Datça’daki yazarlar ve emekçi köylüler soruyor: “Bu silah bırakma çağrısına şu ana kadar teslim olan bir yönetici olmadı. Sayın Perinçek, nasıl bu konuda umutlusunuz?”
Bakın, bu çağrı bireylere değil, örgütsel iradeyedir. Abdullah Öcalan, “Kongreyi toplayın, PKK’yı feshetme ve silah bırakma kararı alın” diyor. Bunu bir kongre kararıyla hayata geçirme çağrısında bulunuyor. O kongre kararı mutlaka alınacaktır ve büyük ölçüde uygulanacaktır. Uygulanmamasını isteyen Amerika ve İsrail var; onlar güçleri yettiğince bir ağırlık koyacaklardır. Burada kimin güçlü olduğu görülecek. Türkiye üstte kalacak; Kürt’üyle Türk’üyle, Türk milleti üstte kalacak. Abdullah Öcalan da burada Türkiye’nin ve Kürt halkının geleceğinden yana, cesur bir ağırlık koyuyor.
Bunun ötesinde, silahların nerede ve nasıl teslim alınacağına dair hazırlıklar da yapılmış durumda. Üç merkezde bırakılacağı ve hangi kuvvetlerin görev alacağı belirlenmiş. Ancak bunlardan daha önemlisi, silah bırakan vatandaşlarımızın istikbalidir. Onlar dımdızlak ortada mı kalacak? Karınları nasıl doyacak, nerede barınacaklar, hangi işi yapacaklar? Esas sorular bunlar. Vatan Partisi olarak bu konular üzerinde çalışıyoruz.
***
“PKK ve diğer Kürt ayrılıkçıların temel dayanak noktası, Kürdistan’ın sömürge ve işgal altında olduğudur.”
Abdullah Öcalan’ın 1989 ve 1991 yıllarında yaptığım söyleşileri okumalarını rica ediyorum. Öcalan, sömürge teorisini daha o yıllarda reddediyordu. “Kemalist devrim, Türk devrimi Kürdistan’ı sömürge yapmıştır” tezi, maalesef Türkiye’de bazı üniversitelerde o zaman asistan olan kişiler tarafından icat edildi. Ama Öcalan, “Biz Kemalist devrimin aydınlanması için doğduk, Türk milleti hepimizin milletidir” diyordu.
Sömürge teorisi bilimsel olmayan, gerçek dışı bir iddiadır. Türkiye ile Hakkari, Diyarbakır veya Van arasındaki ilişki sömürge ilişkisi değildir. PKK yayın organları, kendilerine meşruiyet atfetmek için hala bu teoriyi tekerleme gibi kullanıyor. “Kürdistan sömürgedir” diyerek bağımsız Kürt devleti hedefliyorlar ama aslında Amerika ve İsrail’in piyonu oluyorlar.
***
“Vatan Partisi bir taraftan DEM’in kapatılmasını istiyor, bir taraftan bu partiye sıcak bakıyor. Bu bir çelişki değil mi?”
Arkadaşları gerçeğe davet ediyorum. Gerçek şu: PKK silah bıraksın diyenler ve bırakmasın diyenler… Biz antiemperyalist, vatansever ve halkçı bir çizgide “PKK silah bıraksın” diyoruz. Eğer DEM Parti bugün Öcalan’ın “Silah bırakın ve kongreyi toplayın” talimatını hararetle uygulamaya çalışıyorsa, biz onlarla niye kavga edelim? Bizim safımız bellidir: Türkiye’nin birliği ve silahların bırakılması. DEM Parti, CHP gibi silah bıraktıktan sonra siyasi arenada Batı ve Amerika ile iş birliğine devam eder mi, yoksa farklı bir politika mı benimser? Amerika ve Batı ile iş birliğine devam edecekler gibi görünüyor. Peki, bu süreci değiştirmek için neler yapılmalıdır?
Şu anda Abdullah Öcalan çok net bir şekilde Amerika ve İsrail’in karşısında konumlanıyor. Net. Bugün Amerika ve İsrail’in Türkiye’de en istemediği şey nedir? PKK’nın silah bırakmasıdır. Amerika’ya sorsanız, “Türkiye’de istemediğin bir şeyi bana söyler misin?” derseniz, “Aman” der, “PKK sakın silah bırakmasın.” İsrail bu konuda daha da iddialıdır. Dolayısıyla geleceğe bakarken bu saflaşma üzerinden bakmak lazım. DEM Parti bugün “PKK silah bıraksın” diyerek Amerika ve İsrail ile karşı karşıya bir mevziye girmekte. Bu mevzide ne kadar ilerleyecektir, ne kadar kalıcı olacaktır, ne kadar tereddüt ve yalpalama yaşayacaktır? Bunu önümüzdeki süreçte göreceğiz. Bu biraz da bize, yani Türkiye’nin vatansever güçlerine, emekçi güçlerine ve Türkiye’nin geleceğini kuracak olan güçlere bağlıdır. Akıllı siyasetlerle Türkiye’de emperyalizme karşı en geniş birliği kurmaya çalışacağız. “Sen bizden olamazsın, sen İsrail’in ve Amerika’nın piyonluğuna mahkûmsun” diyerek bir savaş kazanılamaz.
Bakın, bir şey söyleyeyim: Bugün Türkiye’de Amerika ve İsrail suikast yapsa kimleri öldürür? PKK’nın silah bırakmasını isteyenleri ve bu konuda en etkili olan kişileri öldürür. İsimlerini vermeyeyim ama kim bugün etkiliyse, elinden gelse Abdullah Öcalan’ı öldürürler. Eli İmralı’ya kadar uzanabiliyorsa oraya saldırırlar veya onunla birlikte hareket edenleri hedef alırlar. PKK içerisinde silah bırakma çağrısına önderlik edenleri ise İsrail’in veya Amerika’nın ajanları öldürmeye kalkar. Bu yüzden kendimize bakmalı, bulunduğumuz yere dikkat etmeliyiz.
CHP lideri Özgür Özel, “Terörsüz Türkiye’yi destekliyoruz ancak bu sürecin Meclise gelmesini istiyoruz” dedi. Bu çağrıyı nasıl değerlendiriyorsunuz? Terörsüz Türkiye’yi planlamak açısından hükümete yardımcı olmak veya kanun düzleminde yapılacak işler vardır. Vatan Partisi olarak genel başkanın ağzından ne diyoruz? “Silah bırakanlar için özel bir af kanunu çıkartalım.” Bu, Meclisin yasa çıkarmasıyla veya kanun hükmünde kararnameyle olur. Meclisten geçmesi daha etkili olur. Özgür Özel ise somut bir şey söylemiyor, böyle bir çözümden bahsetmiyor. DEM Parti heyetinin Adalet Bakanı ile görüşmesi yapıcı ve amaca yönelik görüşmelerdir. Özgür Özel’in tavrı ise süreci tam karşıdan göğüsleyemiyor. Türkiye’de “terörsüz Türkiye” sloganına karşı çıkmak mümkün değil; kimse “Ben terörsüz Türkiye’ye karşıyım” diyemez. Ancak bu süreci baltalamanın, kenardan köşeden sinsice yöntemleri vardır. Özgür Özel’in tavrı, bu işi yokuşa sürmeye çalışmak gibi duruyor.
Kaldı ki, kanunla çözülecek sorunlardan çok hükümetle çözülecek sorunlar var. İnfaz kanunundaki değişikliklerin yanı sıra hükümetin bu süreci iyi planlaması lazım. Silah bırakan insanlar ve feshedilen PKK üyeleri Türkiye’nin hayatına nasıl bütünleştirilecek? Bu insanlar nerede iş sahibi olacak? Mesela, silah bırakanlara fabrikalarda pozitif ayrımcılıkla iş verilebilir; toplumla bütünleştirilmeleri gerekir.
Cemil Bayık’ın dünkü açıklaması bu konuda önemli. “Türkiye’ye dönmek hapse girmek anlamına gelir, kimse bu esareti kabul etmez. Biz dağa çıkarken savaşı sevdiğimizden değil, demokratik yollar kapalı olduğu için çıktık. Tek şartımız İmralı’da Öcalan’a uygulanan kısıtlamaların kaldırılması ve özgürce çalışabileceği bir ortamın sağlanmasıdır” diyor. Türk devleti bunu kabul ettiği takdirde diğer meseleler de çözülecektir. Burada yapıcı, pozitif bir tavır var. PKK’nın silah bırakması ve kendisini feshetmesi için Abdullah Öcalan’ın etkin bir konumda olması lazım. İletişim imkanlarının artırılması, görüşme haklarının kullanılması sürecin hedefine ulaşması için gereklidir. Bu, hepimizin, bütün Türk milletinin ve anti-emperyalist dünyanın ortak amacıdır.
İzleyicilerimizden gelen sorulara gelince; Vatan Partisi Şırnak İl Başkanı, Besta (Bestler-Dereler) bölgesinin ülkemizin zenginliği olduğunu ve hemen tarıma, ekonomiye kazandırılması gerektiğini açıkladı. Terör nedeniyle kırsaldaki vatandaşlarımız, çiftçimiz, hayvancımız; köylerini, meralarını bırakıp büyük şehirlere göç etmek zorunda kaldı. O dağlar, bayırlar bizim olmaktan çıktı. Toprak, ekilip biçilmiyorsa vatan değildir. O terk edilmiş alanlara vatandaşlarımız dönecek, hayvancılık ve tarım yapacaklar. Böylece et fiyatları yükselmeyecek, dışarıdan besi getirmeyeceğiz.
Kurtuluş Savaşı’nı hatırlatan izleyicilerimize teşekkür ederim. Kurtuluş Savaşı’nın stratejisinin merkezinde “Doğu’da bir dayanak (istinadgah) yaratmak” vardır. Atatürk, Anadolu’ya geçtiğinde ilk iş olarak Kürt şeyhlerine ve reislerine mektuplar yazmış, onları Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne davet etmiştir. Kurtuluş Savaşı’ndaki iç isyanların çoğu Türklerin yoğun yaşadığı bölgelerde çıkmıştır; Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerdeki rolü ise kıyaslanmayacak kadar azdır. Biz, o günkü kardeşliği ve kararlılığı bugün tekrar hatırlatarak enerjimizi birleştirmeliyiz. Bir takım Kürtçü ayrılıkçı cereyanlar var. Mustafa Kemal Paşa, Ankara’ya dönerken onlarla görüşür. Bütün bu belgelere “Kurtuluş Savaşı’nda Kürt Politikası” kitabından ulaşılabilir. Paşa; Haydar Bey ve Alişan Bey ile konuşur, “Yapmayın, isyan etmeyin” der. Buna rağmen Koçgiri İsyanı çıkar, ancak bastırılır. İsyanın bastırılmasından yaklaşık bir ay sonra meclisten af kanunu çıkar.
Bu af kanunu meclise Mustafa Kemal Paşa’nın imzasıyla geldiğinde, Erzincan mebusu olan Emin Bey kürsüye çıkar ve “Daha bizim Mehmetçiklerin kanı kurumadı, bunları nasıl affedersiniz?” diye itiraz eder. Mustafa Kemal Paşa’nın tavrı ise nettir: Sırtımızı güvene almamız lazım. Doğu’daki sorunlarla uğraşmak yerine, oradaki meseleleri çözüp cepheyi Batı’ya döndürmek zorundayız. İsyan edilmiştir, Mehmetçik şehit edilmiştir, ancak devletin bekası için bu sayfanın kapatılması stratejik bir zorunluluktur. Mustafa Kemal’in buradaki cesareti, Türk ve Kürt birliğini sağlamak adına atılmış önemli bir adımdır.
Koçgiri İsyanı’ndan sonra çıkarılan bu af kanunu, Mehmetçikleri katleden isyancıları kapsamıştır. Bu durum, “Kurtuluş Savaşı’nda Kürt Politikası” kitabında belgeleriyle incelenebilir. Atatürk’ün bu cesur çözümleri, bugün de üzerinde düşünülmesi gereken tarihi bir örnektir.
Öte yandan, Pervin Buldan’ın İtalya’da yaptığı konuşma dikkat çekicidir. Buldan orada, Abdullah Öcalan’ın silah bırakma çağrısına atıfta bulunarak, “Kürtler kendilerini sevdikleri kadar Türkleri de sevmeliler, çünkü Türkler bizim kardeşimiz” demiştir. Bu, Ziya Gökalp’in “Kürt’ü sevmeyen Türk, Türk değildir; Türk’ü sevmeyen Kürt de Kürt değildir” ifadesiyle aynı gelenekten gelen bir kardeşlik mesajıdır.
PKK’lılara yönelik özel af konusuna gelince; kastettiğim genel bir af değil, silah bırakanlara yönelik özel bir düzenlemedir. Şu an bir savaş veriyoruz, ancak bu savaş intikam duygusuyla değil, silah bırakmayı sağlamaya yönelik bir kurmaylık stratejisiyle yürütülmelidir. Zaten Türk devleti, teslim olan teröristlere yönelik yargı süreçlerinde fiilen bir esneklik uygulamaktadır. Bizim önerdiğimiz, bu bireysel teslimiyetleri kökten çözecek bir süreçtir.
Kıbrıs meselesine gelince; Avrupa Birliği, Türk devletlerine 12 milyar avroluk bir yatırım teklifiyle, aslında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni (KKTC) dışlayan maddeleri kabul ettirmeye çalışıyor. Kazakistan, Özbekistan ve Türkmenistan gibi devletlerin Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne büyükelçi atamaları, Türk hükümetinin bu konuda izlediği zayıf siyasetin bir sonucudur. Kuzey Kıbrıs’ın tanınması için Türkiye’nin Asya devletleriyle planlı ve kararlı bir diplomasi yürütmesi gerekir. Vatan Partisi olarak biz, Abhazya ile bu yönde bir adım attık ve tanınma meselesini içeren ortak bir bildiri hazırladık. KKTC’nin tanınması, ancak böyle cesur ve planlı dış politika adımlarıyla mümkündür. Başka maddeler de var ama en önemli dört madde bunlardı. Meclis Başkanı ve ben, yani Abhazya Meclis Başkanı, bu protokolü imzaladık. Ancak bu protokolün ve imzaladığımız anlaşmanın arkasında Rusya da var. Onlar da buna onay vermişti. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı da bu durumu biliyordu. Aslında Abhazya ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) tanınma süreci Moskova’da başlamıştı. Moskova’nın etkisi altında olan birçok ülke de bu rotaya girmişti.
Abhazya Meclis Başkanı ve Dışişleri Komisyonu Başkanı dahil 9 milletvekili İstanbul’a geldi. Amaçları Kuzey Kıbrıs’a gidip orada Abhazya Meclis Başkanı sıfatıyla “Kuzey Kıbrıs’ı tanıyoruz” açıklaması yapmaktı. Zaten Vatan Partisi ile bu konuda bir ön protokol imzalamıştık. Ancak o heyetin Kuzey Kıbrıs’a gitmesine Türkiye Dışişleri Bakanlığımız engel oldu; vize verilmediği için gidemediler. Hükümetin bu tutumu, tanınma kapılarını kapatarak süreçleri tıkadı.
Bir başka örnek vereyim: 2008 yılı öncesinde İran Büyükelçiliği beni bir yemeğe davet etti. Kendilerine, “Yemeğe gelirim ancak beraberimde Sayın Denktaş’ın özel elçisi Hüseyin Macit Yusuf’u da getireceğim” dedim. Benim için mesele kişilerden ziyade KKTC’yi dünya kamuoyuna ve diplomasiye tanıtmaktı. Daha önce Lozan süreci gibi birçok yere birlikte gitmiştik. Büyükelçi, “Biz İran olarak KKTC’yi resmen tanımıyoruz, bunu Tahran’a sormam lazım” dedi. 20 gün sonra arayıp “Tahran izin verdi, özel elçiyi getirebilirsiniz ama bunu basın önünde yapmayalım” dediler.
9 kişiyle birlikte yemeğe gittik. Konu açılınca sorduk: “Türk ordusunun Kıbrıs’ta kalması İran’ı ilgilendirir mi? Avrupa ve Amerika, Türk ordusunu Kıbrıs’tan çıkartıp orayı batmayan bir uçak gemisine dönüştürmek istiyor.” Büyükelçi, “Bu İran için bir tehlikedir. Kuzey Kıbrıs, Hürmüz Boğazı’na kadar uzanan coğrafyayı stratejik olarak tehdit edebilecek bir mevkidir. Bu nedenle orada Türk ordusunun kalmasını isteriz” yanıtını verdi. Peki, madem öyle, neden KKTC’yi tanımıyorsunuz diye sorduğumuzda ise “12 İslam ülkesi olarak Türkiye hükümetine başvurduk, bize ‘durun, şimdi zamanı değil’ cevabını verdiler” dedi. Bu, yakın dönemde, Tayyip Erdoğan hükümeti zamanında yaşandı. Hüseyin Macit Yusuf bunu daha sonra Aydınlık ve Yeni Çağ’daki köşe yazılarında da açıkladı.
Hükümetimiz, Avrupa ve Amerika’nın çekim alanında politika yaptığı için KKTC’nin tanınması konusunda bir inisiyatif geliştirmedi. Vatan Partisi olarak biz ise Çin’e gidip Hu Jintao ve Xi Jinping dönemlerinde mektuplar sunduk. Çinliler, “Kıbrıs’la ilgili bir konu olduğunda arşivdeki mektubunuzu okuyoruz” dediler. Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Çin konferanslarında, Azerbaycan’da yaptığım konuşmalarda hep KKTC’nin tanınmasının bölgesel stratejik önemini anlattım.
2019’da Vatan Partisi olarak Abhazya ile ortak bir bildiri imzaladık. Bu bildiride; Türkiye, Rusya ve İran’a yönelik yaptırımların kaldırılması ve ülkeler arasında ekonomik iş birliğinin geliştirilmesi konusunda görüş birliği yer alıyordu. Bugün Kırım meselesi de aynı şekilde; “Kırım Amerika’nın mı olsun?” diye soruyoruz. Türkiye’nin, İsrail ve Amerika tehdidi karşısında en önemli müttefik potansiyeli Rusya’dır.
Dört yıl önce attığımız manşetlerde, “KKTC’yi tanımadı, Abhazya ve Rusya Türk Devletleri’nin önünde” diyerek bugünkü gelişmeleri öngörmüştük. Eğer Kıbrıs’ın tanınması Türkiye için hayatiyse, strateji buna göre kurulmalıdır. Biz geçmişte Rusya ile çok önemli bir plan yapmıştık; Güney Kıbrıs’taki 50 milyar dolarlık Rus sermayesinin Kuzey Kıbrıs’a aktarılması ve tanınma sürecinin başlatılması. Sayın Rauf Denktaş, Şükrü Sina Gürel ve Rus yetkililerin katılımıyla toplantılar yapmıştık. Rus temsilciler, Denktaş’ı Moskova’ya davet edip kendisine Cumhurbaşkanı protokolü uygulamayı teklif etmişlerdi.
Tüm bunlar yaşanırken Avrupa Birliği, Türkiye’nin önüne “Kıbrıs’tan Türk ordusunu çek, Kürdistan’a özerklik ver, liberal ekonomi uygula” gibi şartlar koyuyordu. Hükümet bu rüşvetleri reddetmek yerine Avrupa’nın çekim alanında kaldı. Bugün Rusya ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasındaki ilişkilerin sıfırlandığı, Rus gemi ve uçaklarına yasakların getirildiği bir ortamda, Türkiye’nin KKTC’yi tanıtma konusundaki bu tarihi fırsatı kaçırmaması gerekir. Yarın iyi haberler çıktı buradan, müthiş. Bu bulguları unutmuşum, müthiş. Sayın Genel Başkan, dört sene evvelden biz bugünkü manzarayı görmüşüz. Dolayısıyla hükümetimiz sorumludur; bugün yaşadığımız yanlışların sonuçlarını çekiyoruz. Hükümetimiz, Kuzey Kıbrıs’ın diplomatik anlamda devlet olarak tanınması için hiçbir gayret göstermedi. Hatta kime tanıtacağı konusunda bir strateji de kurmadı. Yanlış yerlere yöneldi; Asya’ya, Abhazya’ya, Rusya’ya, İran’a, Çin’e ve ardından Türk Cumhuriyetlerine yöneldi. Bakın, Rusya tanıdığı an Türk Cumhuriyetlerinin hepsi tanırdı.
Manşetimizin altında bir Kazak gazeteciyle yaptığımız röportaj da var; o da şöyle bir değerlendirmede bulunuyor: “Türk devletlerinin bu kararı almamasındaki ana etken, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dengesiz denge politikasıdır.” İşte benim dediğim soru bu. Ben de sorumlu olarak mevcut Türkiye hükümetini görüyorum, bu çok açık. Türk devleti Güney Kıbrıs’ı tanır mı arkadaş ya? Bugünkü manşetimizde “Denge politikası Türk devletlerinde güvensizlik yaratıyor” diye bunu değerlendirmiştim. Ahmet Necdet Sezer anlatmıştı; Türkmenistan’a gittiği zaman kendisine “Atatürk’ün, Cumhuriyet’in temsilcisi olarak geldiyseniz hoş geldiniz” diyorlar.
Geçenlerde Endonezya Cumhurbaşkanı mecliste konuşma yapıyor; “Asya’nın ve bütün dünya mazlumlarının, gelişen ülkelerin idolü ve kahramanı Mustafa Kemal Atatürk’tür” diyor. Bizim tarihimizde, dedelerimizin onun emperyalizme karşı savaşının ve kahramanlıklarının hikâyeleriyle büyüdüğünü söylüyor. Bunu söylediğinden bir iki gün önce Sayın Cumhurbaşkanımız, Cumhuriyet Halk Partisi’ni vururken tarihine, ta Atatürk’e kadar uzandı. Arkadaş, İnönü’ye vurmanın bile manası yok; hadi ona vurdun, Nâzım Hikmet’i siz hapse attınız, Deniz Gezmiş’in idamına Adalet Partisi oy verdi. Benim babam milletvekiliydi, oy vermedi. Nâzım Hikmet’i siz hapse attınız, Sabahattin Ali’nin başını ezdiniz, öldürdünüz. Hani bunlar niye kaşınıyor? Tam Türkiye’nin birliğini kurmak varken, Öcalan bile silah bırakma noktasındayken niye CHP’yi karşı tarafa itiyorsunuz?
Sayın Endonezya Cumhurbaşkanı’nın belki Cumhurbaşkanımızın Atatürk’e dokunan açıklamalarından haberi yoktur ama sanki ona cevap verir gibi meclisten kalkıyor, “Bütün dünyanın idolü Mustafa Kemal Atatürk’tür” diyor. Önümüzdeki süreçte Atatürk’ü yanına alan kazanacak, karşıya alan kaybedecek. Önümüzdeki sürecin kanunu budur; Atatürk’ü yanına alan Türkiye’nin girdiği hesaplaşmada başarılı olur. Öcalan bile Atatürk’ü bu süreçte yanına almaya çalışıyor; “Atatürk böyle yapmıştı, İnönü böyle yapmıştı” diye.
Sayın Genel Başkan, yeni bir konuya geçiyorum; liseler hareketlendi. Liselerdeki proje okullarında başlayan eylemleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Proje okulları yanlış. Neden? Çünkü fırsat eşitliğine aykırı; Anadolu’daki cevheri görmezden gelmek, zengin ailelerin çocuklarına ayrıcalık tanımaktır. Sınavlarda Hakkârililer, Tunceliler, Yozgatlılar birinci çıkıyor ama biz bu haksızlığı yapıyoruz. Tevhid-i Tedrisat varken, eğitimin birliği varken bu niye?
Proje okulları bir ayrıcalık yuvasıdır ve Türkiye’den beyin göçünün kuluçkalandığı yerlerdir. Türkiye’nin beyin ihracatı bu okullar üzerinden yapılıyor. Eskiden birkaç tane vardı, Lozan’da hayatlarını kurtardılar, Atatürk’ün de karşı olduğu okullardı bunlar. Şimdi 2300 tane proje okulu var; toplam 13.000 lise varken bu imtiyaz neden? Türkiye’nin nitelikli iş gücüne ihtiyacı var; sanat okulları, meslek okulları yaparsın. Ama Amerika’ya, Almanya’ya, Fransa’ya öğrenci göndermek için kuluçka merkezleri kuruyorsun. Sonuçta bu beyinler Türkiye’de de kalmıyor.
Proje okulları kaldırılmalı, düz liselere çevrilmelidir. Hangi müfredat geçerliyse orada da o geçerli olmalı. Öğretmenleri de ayrı, domates seçer gibi seçiyorsun; “Hayır, bu öğretmen değil” diye kavga yaratıyorsun. Vatan Partisi olarak proje okullarına kökten karşıyız. Şu an genç liseli kardeşlerimizin bir hareketi var; iltimas ve torpil iddiaları var. Biz bunu inceliyoruz. Torpile karşıyız ama proje okullarının varlığına, statüsüne daha çok karşıyız. Hepsini diğer liselerle eşit statüye getirmek en köklü çözüm olacaktır.
Sayın Genel Başkan, çok teşekkürler. Haftanın kitabı ve müziğini alalım. Soner Polat komutanımızın “Mavi Vatan İçin Jeopolitik Rota” kitabını öneriyoruz. Kıbrıs üzerine çok konuştuk, hem kitabı hem müziği Kıbrıs’tan seçtik. Soner Polat, Mavi Vatan stratejisinin oluşturulmasına çok katkıda bulunmuş büyük bir amiralimizdir, kendisini saygıyla anıyoruz. Haftanın şarkısı olarak da Paul Dwyer ve Çiğdem Taş’tan “Mağusa Limanı”nı seçtik. Değerli izleyenlerimiz, bir sonraki hafta Türkiye’nin ufkunu aydınlatacak bilgilerle karşınızda olacağız. Herkese iyi akşamlar.

