Efendim, Çıkış Yolu programından herkese mutlu akşamlar. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek’le birlikteyiz. Aydınlık Gazetesi Ankara Temsilcisi Sayın İsmet Özçelik’le birlikte Sayın Perinçek’e sorularımızı yöneteceğiz. Efendim, hoş geldiniz. Teşekkürler Sayın Özçelik, siz de hoş geldiniz.
Değerli izleyiciler, ekonomi gündemi bir numaralı başlığımız olacak. Açıklamalar, müdahaleler, sahadaki hareketlilik üst üste geldi. Ekonomiye dair iş dünyasından ve çeşitli taraflardan peş peşe açıklamalar yapıldı. Önümüzdeki süreçte Türkiye’nin içerisinde bulunduğu durumdan çıkış yolu nasıl olacak? Programımızın adıyla paralel olarak bu konuyu konuşacağız.
Efendim tekrar hoş geldiniz. Sıcak bir gündem başlığımız var. Bugün Hazine ve Maliye Bakanlığımızdan bir açıklama yayınlandı. Dün akşam Cumhurbaşkanı Sayın Tayyip Erdoğan, Bakanlar Kurulu toplantısı sonrası Türk Lirası’na vurgu yapan konuşmalar yapmıştı. Bu vurgunun nasıl işletileceğine ilişkin açıklama bugün saat 14.00’te geldi. Arzu ederseniz, öne çıkan bu açıklamayı izleyicilerimizle paylaşalım, ekrana da taşıyalım.
Türkiye Cumhuriyeti Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından yapılan basın açıklaması şöyle: “Birikimlerini Türk Lirası mevduat olarak değerlendiren vatandaşlarımızın, kurlardaki oynaklık karşısında mağdur olmaması için Sayın Cumhurbaşkanımızın da açıkladığı gibi Kur Korumalı Türk Lirası Vadeli Mevduat ürünü devreye alınmıştır. Ürün; gerçek kişilerce Türk Lirası vadeli hesaplar üzerinde işleyecek faiz ile hesap açılış ve vade tarihlerindeki kur değişim oranı kıyaslanacak, yüksek olan oran üzerinden hesap nemalandırılacak ve mevduat ürününe stopaj uygulanmayacaktır. Kur farkı hesaplamaları için Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası her gün saat 11.00’de dolar döviz alış kurunu yayınlayacaktır. Vade sonunda kur değişiminin faiz oranı üzerinde kalması halinde oluşabilecek fark, müşteri hesabına Türk Lirası olarak yansıtılacaktır. Hesaplar 3, 6, 9 ve 12 ay vadeler ile açılabilecek olup minimum faiz oranı, Merkez Bankası politika faiz oranı olarak uygulanacaktır. Sisteme isteyen her banka katılabilecektir. Vadeden önce hesaptan para çekilmesi durumunda hesap vadesiz hesaba dönüşecek, faiz hakkı ortadan kalkacaktır. Hesabın açıldığı tarihteki Merkez Bankası kuru ile hesabın kapatıldığı tarihteki Merkez Bankası kurundan düşük olan üzerinden hesap bakiyesi güncellenecektir. Öte yandan söz konusu ürünün katılım bankacılığında da uygulanması konusunda çalışmalar sürdürülmektedir.”
Efendim, yayından hemen önce Merkez Bankası da bir açıklama yaptı. Bu metni ve açıklamayı incelediğinizde neler söylersiniz? Bu, Türkiye’nin mali sisteminde ve kambiyo sisteminde devrimci yönelişler içeren bir açıklama. Çok önemli.
“Kurlardaki oynaklık” ne demek? Dövizdeki dalgalanmalar. Yani sizi dünya ölçeğindeki serbest piyasada doların dalgalanmalarına terk etmiyoruz deniliyor. “Ey Türk Lirası ile tasarruf yapanlar, vazgeçin dolardan. Tasarrufunuzu Türk Lirası ile yapın ve korkmayın” mesajı veriliyor. Sizin bankaya yatırdığınız vadeli mevduatları biz koruyacağız deniliyor. Burada serbest piyasaya karşı bir tavır var. “Rüzgardan, fırtınadan, dalgalanmadan seni korurum” diyor. Devlet olarak serbest piyasaya ve dövizdeki dalgalanmalara devletçi bir müdahale.
Bu, kontrollü kambiyo rejimine bir adımdır. Zaten adı “Kur Korumalı”. Her sabah saat 11.00’de Merkez Bankası doların fiyatını açıklayacak. İşte bu, kontrollü kambiyo rejiminin çok açık bir göstergesi. Türk Lirası’nı koruyor; tasarrufları dolardan Türk Lirası’na yönlendiriyor. Bireysel çıkarlara bir güvence vererek, devlet olarak müdahale ediyor.
Biliyorsunuz, Vatan Partisi olarak “Merkez Bankası her gün sabah doların alış fiyatını yayınlamalı ve kontrollü kambiyo rejimine geçilmelidir” diyorduk. Şimdi bu, bireysel tasarruflar alanında serbest piyasayı dengeleyerek uygulamaya giriyor. Tabii, ithalat ve ihracat alanları da çok önemli. İhracatta Türk Lirası’nın değerinin düşük tutulması, dış piyasalarda rekabet edebilmek için gereklidir. Banka mevduatlarında ise değerin korunması gerekir. Hepsini topladığımızda; Türk Lirası’nı koruyan, dolara karşı Türk Lirası’nı dengeli tutmaya çalışan ve serbest piyasadaki dalgalanmalara devlet müdahalesiyle tavır alan yeni bir sistem getiriliyor.
Bu sistemde Türk Lirası dolara mı endeksleniyor? Bazı çevrelerin eleştirisi bu yönde. Bunu “Türk Lirası’nı dolar karşısındaki kayıplara karşı devlet desteğiyle ayakta tutan bir rejim” olarak tanımlamak daha doğru. “Tasarrufunu dolara yatırarak korumaya çalışma, gel Türk Lirası’na yatır; oluşabilecek farkı ben (devlet) kapatacağım” deniliyor. Bu, sonuç itibariyle Türk Lirası ile yapılan tasarrufların değerini korumaktır.
Peki, bu sistem devlet bütçesine yük getirmez mi? Bütün yönleriyle bakmak lazım. Türk Lirası’nı koruyarak devlet bütçesine ve Türkiye ekonomisine getirdiği kazançları terazinin kefesine koyduğunuzda, sonuç itibarıyla Türkiye ekonomisi karlı çıkıyor. Döviz açığını kapamaya yönelik, üretimi baltalayan etkileri önlemek için devlet bu sürece müdahale ediyor.
Merkez Bankası yeni para mı basacak yoksa vergileri mi artıracak? Onu Merkez Bankası bilir ama biz iktidarda olsak para basmaktan korkmayız. Çünkü bugün Türkiye’de talep arttığı zaman bunu karşılayacak bir üretim kapasitesi mevcut; birçok işletmemiz atıl kapasiteyle çalışıyor. Eğer Türkiye’de bir üretim kıtlığı olsa, o zaman enflasyonist etkiler doğar. Ancak Türkiye sanayisi de tarımı da daha çok üretmeye hazır. Tabii bu, tek başına düşünülmemeli. Vatan Partisi’nin formülleriyle; tasarruf, yatırım ve istihdamı kapsayan “üretim ekonomisine” yönelik devrimci bir programla birlikte uygulandığında, bu sistem Türkiye ekonomisini canlandıracaktır.
Hükümetin bu adımları devam ettirme sorumluluğu var. Başarıya yönelik adımlar bunlar; doğrudan Türk Lirası’nı ayakta tutan ve döviz açığına devlet müdahalesiyle çözüm arayan uygulamalar. Herakleitos ne diyor? “Nehirde iki kere yıkanılmaz.” Türkiye çok hızlı akıyor, biz de bu değişimi hissediyoruz.
“Madem bu işi yapacaktınız, niye dövizi bu kadar tırmandırdınız?” eleştirilerine gelirsek; hiçbir hükümet dövizi tırmandırıp Türk Lirası’nı aşağı çekmek istemez. Ancak Türkiye’de 1980’den beri uygulanan “kapıları açıp içerideki üretimi dünya rekabetine bırakma” modeli artık çökmüştür. Bu sürdürülemez hale gelmiştir. Turgut Özal’dan başlayıp bugüne gelen o sistemin artık sonuna gelinmiştir.
Yeni sistem, sadece parası olanları mı koruyor? Hayır, bu iddia yanlış. Tam tersine, Türk Lirası’nı koruduğu için bütün Türk milletini, milli olan herkesi korumaya yönelik bir adım. Bu adımdan hoşnut olmayanlar; sıcak para komisyoncuları, büyük faizciler ve bu düzenden beslenenlerdir. TÜSİAD’ın yükselen feryatları da tam olarak bundan kaynaklanıyor. Demek ki TÜSİAD’ın bir yerine battı bu sistem. TÜSİAD da bölünecektir; onların tepesindeki sıcak para komisyoncuları ile dünya finans merkezleriyle iş birliği içinde olanlar bu adımlardan memnun değildir.
TÜSİAD’ın “Ekonomi programıyla amaçlanan sonuçlara erişilemeyeceği netleşmiştir, güvensizlik ve istikrarsızlık oluşmuştur” şeklindeki açıklaması, tamamen bu sıcak para komisyoncularının refleksidir. Uzun dönemde de çok daha büyük yapısal problemlere yol açma riski artmıştır. En fazla faydalanması beklenen ihracatçılarımız dahi bu ortamda zarar görmektedir. Öncelikle serbest piyasa işleyişi çerçevesinde tüm paydaşların desteğinin alındığı, genel kabul görmüş iktisat bilimi kurallarına hızlıca dönülmesi gerektiği açıktır. Yatırım ortamının ve kalkınmanın önünü açacak kural bazlı politikaları hayata geçirmeliyiz. Atılacak adımlar ülkemizde güven ortamının oluşması için kritiktir.
Peki, işin püf noktalarına gidelim. Efendim, “genel iktisat kurallarına aykırı” deniliyor. Hangi genel iktisat? Genel iktisat falan değil, neoliberalizmin ideolojik doğrultusunda büyük vurgunlar yapan; sıcak para komisyoncularının veya dünya para babalarının Türkiye’ye dayattığı sözde iktisat kurallarıdır bunlar.
Her ekonomik programın öncelikli, yol gösterici bir maddesi vardır. Bir anlayış; işletme kârını yükseltmeyi, yani patronların kazancını artırmayı ekonomik faaliyetin amacı olarak görür. Bu, liberal ekonomik felsefedir. Bir de Atatürk’ün Cumhuriyet Halk Partisi programına yazdırdığı, milletin ortak çıkarlarını geliştirmeyi amaçlayan halkçı iktisat felsefesi vardır. Bu ikisinin iktisat anlayışları ve programları tamamen farklıdır.
TÜSİAD’ın açıklaması, sermayenin özel kârını savunan bir açıklamadan ziyade, doğrudan dünyanın büyük finans merkezlerinin acentası durumunda olan, Türkiye’deki mümessilliğini yapan bir avuç sıcak para komisyoncusunun çıkarlarını savunan bir bildiridir. Bu bildiri, milli sanayicinin ve tüccarın da menfaatine değildir. Göreceksiniz, TÜSİAD bölünecek. Çünkü TÜSİAD, bildiriyi yazan üç beş kişinin değil; Türkiye toprağına basan, üretim yapan milli sanayicilerin ve sermaye sahiplerinin de kuruluşudur. Onların bu tutuma kısa zamanda isyan edecekleri kanısındayım.
TÜSİAD deyince, Türk sanayisinde ciddi bir payları olduğu bir gerçek. Ancak şu anki tablo, kendi şirketlerinin değerlerini de yerle bir eden bir sürece işaret ediyor. Burada, dünyanın büyük finans merkezlerindeki tefecilerle ortak olan, onlardan önlerine kemik atılan “küçük sülükler” var. Bu küçük sülükler TÜSİAD’a hükmediyor ve Türkiye’nin kanını emiyorlar. Milli sanayicinin ise faize gitmeyen kaynaklara, girdi maliyetlerinin düşüklüğüne, artan alım gücüne ve dövize müdahale edebilen bir sisteme ihtiyacı var. Dolayısıyla TÜSİAD’ın bu bildirisi ile milli sanayicilerin çıkarları arasında derin bir çelişki bulunmaktadır.
Türkiye, ancak üretim devrimiyle bu darboğazdan çıkabilir. Uygulanan kur koruma sistemi, bir üretim devriminin parçası ve tasarruf-yatırım-istihdam-üretim sıralamasının bir unsuru olursa anlamlıdır. Ancak bu önlemlerle üç beş ayda refaha çıkılacağı beklentisi yanlıştır. Gerçek devlet adamı; önümüzde büyük zorluklar olduğunu, ancak bunları emekçilerin sırtına yıkmadan, sülükleri, keneleri ve uyuz böceklerini temizleyerek milletçe paylaşacağımızı söyleyen kişidir. Türkiye, kanını faizciye, tefeciye veya tarikat rantçılarına değil, üretimi besleyen organizmaya vermelidir.
İMF de bu süreçte çözüm rotası olarak sunulmaya çalışılıyor. TÜSİAD bildirisi ile IMF’nin reçeteleri arasında bir fark yoktur. 1980’den beri dayatılan ve Türkiye’yi 500 milyar dolar borca batıran bu sistem, dünya finans merkezlerinin hukukunu ve çıkarlarını savunmaktadır.
İş dünyasıyla konuştuğumuzda, üreticinin önünü görememekten ve istikrarsızlıktan dolayı “başımız döndü” dediğini görüyoruz. Türkiye, planlı ekonomiye ve Vatan Partisi’nin savunduğu tutarlı, kararlı üretim politikalarına dönmek zorundadır. Mevcut açıklamaları ve kontrollü kur sistemini olumlu bulmakla birlikte, Türkiye’nin bıçak kemiğe dayandığı için çok daha cesur ve köklü adımlara ihtiyacı olduğunu vurgulamak isterim. İthalat ve ihracatçılar için yapılan açıklamalarda, onların menfaatlerini gözetecek kur sistemleri getirilmesinden söz ediliyor. Ancak bunun nasıl yapılacağı bir yana, mesele prensiplerin kabul edilmesidir. Türk lirasını ayakta tutmak, ithalatı daraltmak ve ihracatı büyütmek gibi hepsi birbirini tamamlayan anlayışlar söz konusu. Örneğin Merkez Bankası her gün saat 11’de kur açıklasa ve “Yarın kur 12 lira olacak” dese, bu durum mevduat sahipleri için geçerli olsa; bu parça parça sistem akıllıca bir çözüm olabilir. Çünkü ithalatçının, ihracatçının ve mevduat sahibinin talepleri her zaman birbiriyle örtüşmüyor. Önemli olan, milli ekonominin ihtiyaçlarına göre düzenlemelerin nasıl yapılacağıdır.
Bu noktada İran örneği akla geliyor. İran’da uzun süre Merkez Bankası’nın belirlediği bir kur ile piyasadaki kur arasında uçurum vardı. 1980 öncesi Türkiye’de de benzer bir durum yaşanmıştı; resmi kur ile piyasa kuru arasında makas açıldığında kara borsa ortaya çıkmıştı. Türkiye’nin üretimden kopması ve atak yapamaması sonucu oluşan bu tablo, devletin çok kararlı olmasını gerektiriyor. Devlet, denetim mekanizmaları ve gerekli cezai tedbirlerle karaborsaya karşı yumruğunu masaya vurmalıdır. Türkiye, tarlasını süremeyen, tohum atamayan, traktörüne mazot koyamayan bir üreticiyi; vurgun yapmaya çalışanların insafına bırakamaz. Burada TÜSİAD’ın tutumu eleştirilmelidir; zira TÜSİAD, karaborsacılığı genel kural haline getirmeye çalışarak sürdürülmesi mümkün olmayan, üretim ekonomisini mahveden bir sistemi devam ettirmek istiyor.
Maliye Bakanımızın sermaye sahiplerine “Kredileri dövize veya faize yatırmayın” yönündeki açıklaması da ciddi bir yanlıştır. Bu, nasihatle çözülecek bir mesele değildir. Kredilerin dövize yönelmesini istemiyorsanız, onları doğrudan devlet yatırımı haline getirirsiniz. Bankalar aracılığıyla verilen kredileri özel teşebbüse teslim edip nasihat vermek yerine, bu kaynakları kamu iktisadi teşekkülleri aracılığıyla kömür, plastik veya ilaç sanayisi gibi stratejik alanlara aktarmak gerekir. Özel teşebbüs, çıkarına göre hareket eder; dolayısıyla Türkiye’nin üretimini artırmak istiyorsak, kredileri kamu yatırımlarına yönlendirmeliyiz.
Geçmişteki kur korumalı sistemlerin 70’li yıllarda iflas ettiği bilinmektedir. Turgut Özal, o dönemde bu sistemlerin Türkiye’yi borç batağına sürüklediğini söylemişti; ancak bugün Özal’ın ekonomik modeli de çökmüştür. “Köylü bu memleketin sırtında kamburdur” diyen Özal zihniyetinin aksine, Atatürk’ün “Köylü milletin efendisidir” şiarı bizim rehberimizdir. Özal döneminde kapıların açılmasıyla yerli sanayi çökmüş, Bursa, Kayseri, Antep gibi üretim merkezlerimiz ağır darbe almıştır. Bugün ihracat rakamlarımızın yüksek görünmesinin sebebi, ithal edilen ara mallarının yeniden dışarı satılmasıdır; yani gerçek katma değer düşüktür. Dolayısıyla Özal’ın mirası çöplüktür. Bizim için köylü, sanayici, küçük ve orta ölçekli üretici, esnaf ve milli tüccar baş tacıdır.
Sonuç olarak, üretimi sürdürmek zorundayız. Çiftçinin traktörüne mazot koyabilmesi, gübre atabilmesi için nasihatten ziyade sermaye ve imkan sağlanmalıdır. Bugün bankaların faiz ve kâr gelirlerinden elde ettiği devasa kazançlar, toplumun alın teridir. Biz Vatan Partisi olarak, bankaların bu yılki kârlarına tek seferlik bir vergiyle müdahale edilmesini ve elde edilen kaynakla çiftçinin, küçük sanayicinin yeniden üretim yapmasının sağlanmasını öneriyoruz. Bankalar batmasın ama aşırı kâr etmek yerine üreten Türkiye’nin önünü açsın. Türkiye, tercihini bankalardan yana değil, üreticiden yana kullanmalıdır. Sonuç itibarıyla 80 milyar demek; alın terinin bir kısmının bankalarda kâr ve kazanca dönüşmesi demektir. Bunu alıp sanayiciye ve çiftçiye vermeliyiz. Vermezsek sonra dizimizi döveceğiz. Onun için diyorum ki şu anda Türkiye’nin cesur, kararlı bir devlete ihtiyacı var. Hiç korkmayacak bir devlete…
Başka bir konu: 300 milyar dolar civarında para yurt dışına kaçırılmış. Kimisi daha da büyük rakamlar söylüyor. Tabii onun hesabını biz tam yapamıyoruz ama yapanlar var. MASAK, Milli İstihbarat Teşkilatı falan bunları kaydediyor. 300 milyarı yurt dışından getireceğiz arkadaş! Sen Türkiye’nin alın terini götürüp yurt dışında kıyı bankalarına, İsviçre bankalarına yığmışsın. Getireceksin buraya. O yağanların hepsini biliyoruz. Toplayacağız onları. “Gelin bakalım” diyeceğiz. Bir toplantı yapacağız, buyurun; çay var, kahve var, ikramlarımız, kuru pasta, yaş pasta önlerine koyacağız. “Arkadaşlar” diyeceğiz, “Türkiye’nin önündeki zorlukları siz bizden daha iyi biliyorsunuz. Buradan Türkiye çıkacak ve burada sizin çok büyük katkınız olacak.” Şu yurt dışına götürüp yığdığınız sermayeleri Türk lirası ile değiştireceğiz. Bakın orada da buna benzer bir rejim uygulanacak. Nasıl? “Getir arkadaş, Türk lirası olarak bunu Türk bankasına yatıracaksın” diyeceğiz. Bir kanun çıkartacağım ve senin bu paranı dövizdeki oynamalara, dalgalanmalara karşı koruyacağız. Ne diyordu demin? “Kurlardaki oynaklık.” Bak ben de aynı şeyi söylüyorum. Ey arkadaş, senin İsviçre bankasında 5 milyar doların var, falanca kıyı bankasında 2 milyar doların var. Bunları getireceksin, kurdaki oynamalara karşı seni tıpkı diğer mudiler gibi koruyacağım. Ama Türkiye’nin eline de 300 milyar dolarlık döviz geçmiş olacak. Çözdün sorunu!
Ama burada ne lazım? Bir “yumruk” lazım. Yani halktan yana bir yumruk. Halkın yumruğu, Türkiye’nin yumruğu, Türk milletinin yumruğu… Yalnızca emekçinin değil, sanayici de var bu yumruğun içinde, tüccar da var. Ama ayağı Türkiye toprağına basan ve o Türkiye toprağından beslenen sanayici ve tüccar… Bu yumruğu örgütleyemezsek… Yumruktan kastettiğimiz hukuk devleti içindedir; kanunlarla. Kimsenin kafasına kanunsuz bir yumruk indirmeyeceğiz. Ama eğer bizim yurt dışına kaçırılmış dövizi Türkiye’ye getirmemiz bazıları tarafından bir yumruk olarak tanımlanıyorsa, öyle hissediyorlarsa varsın hissetsinler. Biz Türk milletini düşünüyoruz, Türkiye emekçisini düşünüyoruz, Türkiye’nin geleceğini düşünüyoruz. Onların keyfi için Türkiye’yi bataklarda boğduramayız.
Vatan Partisi’nin programı nedir? İşte kontrollü kambiyo sistemi. Bugünkü konuşmaların hepsi bunu uç veriyor. Hadi kontrollü kambiyo sistemi demesinler, “kur korumalı” diyorlar. Tamam, ben de bundan sonra “kur korumalı” diyeceğim. Kimse bana “zırva” demesin, ne güzel isim bak! Bizden daha güzel isim bulmuşlar. İktisadın bugüne kadar ürettiği kavramlarla konuşuyoruz. Bu da zaten iktisadın içinde olan bir kavram. Kur korumalı sistemi, yurt dışına kaçırılmış olan paralar için de uygularız. Ve bankaların 80 milyarlık kazançlarını, kâr ve faizlerini de Türkiye ekonomisinin üretim ihtiyacının emrine alırız. Vergi kanunu çıkaracağız, bu kadar. Geçmişte de vardır tek seferde uygulanan kanunlar; Varlık Vergisi Kanunu gibi. Onlar Türkiye’yi kurtaran uygulamalardır. Veya Aşar Vergisi; Atatürk onu bir seferde kaldırdı.
Bu söylediklerimizde bir güven sorunu da gerekiyor galiba. Bunları yaptık mı herkes güven duyacak. Hükümete güven de olacak. Bakın, herkesin paylaşacağı ortak bir güven yok. Köktenci, mülkiyet ilişkilerine müdahale eden, Türkiye’nin milli ekonomisini bir üretim ekonomisine evirmeye yönelik kararlar; işçiye güven verir, çiftçiye güven verir, küçük-orta-büyük sanayiciye güven verir, büyük tüccara güven verir. Ama kime güven vermez? TÜSİAD’ın bu bildirisini yazan küçük sülüklere, yani dünya finans merkezlerindeki büyük sülüklerin Türkiye’deki ajanlarına, temsilcilerine güven vermez. Bir kere şunu tespit etmemiz lazım: Hepimizin ortak bir iktisat programı yok. Bizim programımız ayrı; sülüklerin, uyuz böceklerinin ve kenelerin programları ayrı. Yani para babalarının komisyoncusu olanlarla bizim aramızda bir program zıtlığı var. Ya onlar bizi bitirecek ya da biz onları bitireceğiz. Ne olacağını da söyleyeyim: Biz onları bitireceğiz.
Bütün Türk milletine sesleniyorum: Türkiye’nin o büyük imparatorluk birikimi ve devrim geleneği onları bitirecek. Herkes ayağını ona göre denk alsın. Bu bitirme sürecinde onlara da namuslu, ortak değerleri paylaşan mutlu bir hayat vaat ediyoruz. Onları sülük olmaktan kurtaracağız.
Bu süreçte öncü rol oynayacak kuvvetlerden birisi de gençliktir. Cumartesi günü Türkiye Gençlik Birliği Ankara’da “Çalışan Gençlik, Üreten Türkiye” konulu bir kurultay yapacak. Kurultayın başlığı heyecan verici. En büyük üretici güç insandır. Teknolojiyi de geri seviyeden ileri seviyeye götürecek olan insanın kendisidir. O insan içinde en dinamik olan kesim ise gençliktir. İşsiz gençlik demek, Türkiye’nin dinamizmini toprağın altına gömmek demektir. 60 küsur kuruluş gençlik için bir kurultay düzenliyor. Liselerimizde, meslek okullarımızda, üniversitelerimizde üreten, çalışan insanlar yetiştireceğiz. O gençliğimizle Türkiye’nin üretim devriminin insan kaynağını yaratacağız. Cumartesi günü Hacettepe Üniversitesi’nde muhteşem bir salon olacak. Türkiye’nin geleceğine güveni, geleceğin sigortasını orada göreceksiniz. Orada “Z kuşağı” değil, Türk gençliğini göreceksiniz. Muhallebi çocukları değil, üretmek isteyen Türk gençliğini göreceksiniz.
Gelelim son konulara… PKK’lı Mustafa Karasu’nun bir açıklaması var. Diyor ki: “CHP, HDP, İYİ Parti bir araya gelsin, yürüyüşler yapın, bu iktidarı devirin.” Amerika’dan telgraf gelmiş! PKK elebaşılarının buna aracılık yapması çok dikkat çekici. Ancak bu telgrafın muhatabı olan Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti, Saadet Partisi, Babacan ve Davutoğlu için de çok öğretici olmalı. Türk milletiyle doğrudan Amerika hesabına cephe cepheye gelmenin siyasi maliyetleri vardır. PKK ile FETÖ ile beraber “mağdurlarla iktidara geliyoruz” diye proje yaptılar. Bunlar hayali olmanın ötesindedir ve Türkiye’nin geleceğine kasteden eylemlerdir. Bunlar yerle bir olacaktır. Türk milleti bağımsızlık ve üretim ekonomisi rotasında yürüyecektir.
Mecliste bütçe görüşmeleri tamamlandı. 12 gün boyunca HDP’liler yine PKK sloganları, marşlar ve pankartlarla Meclisi işgal ettiler. Mecliste PKK istemiyoruz! Anayasa Mahkemesi hukuku uygulayacak ve HDP’yi kapatacak. Dolayısıyla meclisteki PKK’lılar da meclis duvarlarının dışına atılmış olacak. Bunlar “Pompei’nin son günlerini” yaşıyorlar. Tabii bu propagandalara CHP sessiz, İYİ Parti sessiz. Tepki göstermelerini beklemek de hayali.
Son olarak, Suriye meselesi… Suriye’nin kuzeyinde halkın Amerikan askerlerine karşı ciddi bir tepkisi var. Kazakistan’da Astana görüşmeleri başladı; Rus yetkililer Türkiye ile yakın iş birliği içinde olduklarını söylüyorlar. Ama hala bu Şam meselesini tam olarak çözemedik, ayak sürme var. AK Parti; Suriye konusundaki bugünkü Beşar Esad karşıtı siyasetini, Karadeniz’de Yunanistan ve Ukrayna’ya yakın duran, dolayısıyla Rusya’nın güvenini sarsan siyasetini, Gürcistan’a yakın duran siyasetini değiştirmek zorundadır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti siyasetini de değiştirmek zorunda. Bakın çok önemli bilgiler geldi. Bunu da hızla duyuralım. İlk defa buradan, Türkiye kamuoyuna duyuruyoruz. Şöyle bir not var efendim: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde görülmemiş bir kriz oluşuyor.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki Türk İşçi Sendikaları Federasyonu, kısa adı TÜRKSEN, Güneydeki “Enosisçi”, faşist, ırkçı, Türk düşmanı çizgisiyle bilinen EOK’cıların sendikası SEK ile ortak bir proje başlattı. Yapılan düzenlemeyle ilk etapta 10 bin Türk işçisi; Rum devletinde, Rumların çalışmaktan kaçındığı turizm, inşaat, restoran, temizlik ve hizmet sektöründe istihdam edilecek. Bunun için Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı olma, Kıbrıs Cumhuriyeti kimliği ve pasaportu taşıma; Türk-Sen ve SEK sendikalarına üye olup 60 Euro aidat ödeme şartı var. Yani Kıbrıs Rum kesiminin vatandaşı olması lazım diyor. Daha doğrusu zaten Kıbrıs vatandaşı; Avrupa hukuku ve Rum kesimi açısından gidip onların vatandaşı olmak… Meselesi değil de, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vatandaşı kimliğinden vazgeçip Kıbrıs vatandaşı kimliğiyle Rum kesiminin vatandaşı olacak. Olursa, evet ve bu vasıf için minimum asgari ücret; 19.000 TL gibi bir rakam, yani Euro bazında asgari ücret falan.
Bakın, bu Kuzey Kıbrıs’ı tekrar Amerika’nın ve Yunanistan’ın fethetme planıdır. Silahsız fethetme. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde çok ciddi bir ekonomik kriz var, insanlar sıkıntı içerisinde. Aşağıdan diyorlar ki: “Gel bizim tuvaletimizi temizle, gel bizim lağımımızda çalış. Gel burada kazma kürek verelim, eline turizmde, şah sektöründe çalış.” Yani Türk işçisini, güneydeki Rum kesiminin bir nevi paryası haline getiren bir proje. Ona da üç beş kuruş menfaat sağlayarak yürütüyorlar. Dolayısıyla son derece tehlikeli. Bu da basınımız için bugün çok tarihi önemdedir. Biz “Kuzey Kıbrıs’ı tanıtalım” derken, onlar ekonomik bazı yöntemlerle Kuzey Kıbrıs’taki ekonomik sıkıntı çeken insanlarımızı, Güney Kıbrıs Rum kesiminin işçisi haline getirmek isteyen bir uygulamayı önümüze koyuyorlar. Çok uyarıcı.
Bunun çaresi ne? Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni bu konuda ekonomik açıdan destekleyecek. Hiçbir fedakarlıktan korkmayacak. Çünkü bu tarihidir. Biz Kıbrıs’ı kaybedersek Türkiye’yi kaybederiz. Kıbrıs basit bir toprak parçası değildir; bütün dengeler sarsılır ve çok ağır maliyetler öderiz. Onun için buradan hükümetimizi de bilgilendirmiş oluyoruz. Onlar kuşkusuz bu gerçekleri biliyorlar ama kamuoyu önünde Sayın Cumhurbaşkanımızı bilgilendirmiş, ona arz etmiş oluyoruz. Hükümet hızla bunu gündemine almalı ve bu sürece müdahale etmeli. Hem de ekonomik müdahale etmeli. Yani polisle, şununla bununla değil; esas olarak ekonomik müdahale. Kuzey Kıbrıs ekonomisine önemli desteklerle bu süreci durdurabiliriz. Bunun finansmanı için de muhtemelen Avrupa Birliği’nden kaynak aktarmış olmaları büyük ihtimaldir.
KKTC’de şu anda net asgari ücret 4.324 TL. Aradaki fark nedeniyle geçişler söz konusu. İnsanlar tabii ekmek derdinde, bir de işsizler. Şöyle de bir yorum var efendim: Milli partilerden oluşan koalisyon hükümetine büyük tepki vardı, Türkiye’ye tepki vardı. 23 Ocak’ta gerçekleşecek milletvekili erken seçiminde halkın, federasyoncu “Birleşik Kıbrısçı” partilere yönelmesi tehlikesi var. Seçime bir ay kaldı. Türk hükümetinin, Türk devletinin derhal harekete geçmesi ve önlemler alması lazım. Önlemler derken ekonomik müdahaleleri kastediyoruz. 23 Ocak’taki Kıbrıs seçimlerinin etkisi bile Türkiye’yi çok zor duruma düşürür. Kuzey Kıbrıs’ta aşağıdaki Rum kesimiyle el ele veren bir yönetimin gelmesi, milletvekili seçiminde onların ağır basması Türkiye’nin başını çok ağrıtır. Bizi Amerika o zaman doğrudan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki hükümetle tehdit eder. “Yes be annem” diyorlardı ya; Amerika’ya “Yes be annem” diyecekler. Bu uyarıyı da buradan yapıyoruz. Bu, ilk defa Vatan Partisi tarafından Türkiye’nin gündemine getirilmektedir.
(Dış politikaya geçiş) Ukrayna’da, daha doğrusu Doğu Avrupa’da çok gergin bir ortam var. Rusya çok kararlı. Füze savunma komutanının Aydınlık’taki açıklamasında “nükleer savaş bile olabilir” dedi. Bence bu ciddiyet ve kararlılıklarını göstermek için yapılan bir açıklama. Rusya’nın güvenliği Türkiye’nin güvenliğidir. Ukrayna tamamen Karadeniz’deki Yunanistan’dır. Ukrayna; Amerika ile de Türkiye’nin aleyhine, Türk Akımı projelerini engellemeye yönelik anlaşmalar yaptı. Rusya’ya düşman olanlar sonuç itibarıyla Türkiye’nin de düşmanıdır. Geleceğimizin Rusya’yla, İran’la, Çin’le, Orta Asya Türk Devletleri’yle beraber olduğunu görmeyenler Türkiye’yi yönetemez. Avrupa; Amerika’nın Rusya düşmanı siyasetlerine, Almanya örneğinde olduğu gibi, çok kolay teslim olamaz. Çünkü Rusya da açık açık söylüyor: “Eğer tamamen Amerika’nın güdümüne girerseniz, kendinize enerji kaynağı arayın.” Öyle bir alternatif enerji kaynağı da yok.
(Anneler Hareketi üzerine) Anneler hareketine hayranım. Cumhuriyet Kadınları Derneği Başkanı Sayın Tülin Uygur arkadaşımızın konuşmalarını dinliyorum. Anneler Hareketi, Türk gençliğini kurtarmak için çok kararlı bir yönelişe girdi. Uyuşturucuya karşı mücadele, Türk gençliğini kurtarma mücadelesidir. Bu hareket son derece önemli; bütün toplumu kucaklayacak ve uyuşturucu belasını önlemek açısından çok başarılı sonuçları olacak.
(Vatan Partisi örgütlenmesi) Vatan Partisi Türkiye’nin dört bir yanında üretim devrimi kurultayları yapıyor. Diğer partilerden tamamen farklı olarak; Trakya’dan Ağrı’ya kadar yerel imkanlara dayanarak örgütleniyoruz. Ağrı örgütümüz kuruldu, Van’ın başına Amerika’dan gelen iş insanı Akile Çevik geçti. Bu, Türkiye’nin Vatan Partisi ile yaşadığı devrimci gelişmeleri ifade ediyor. Vatan Partisi kabuğundan çıktı; köylere, fabrikalara, organize sanayi bölgelerine gidiyor. Emekçilerimizi, işçisinden sanayicisine kadar bütün üreticilerimizi birleştiriyoruz. Bugünkü Vatan Partisi, emekçilere dayanan bir parti haline geldi; aydınları da gençliği de bağrına basan bir parti olarak büyüyor.
(Kapanış ve Kitap Önerisi) Kemal Tahir’e, 2021 Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri’nde Vefa Ödülü verilmesi çok önemli. Kemal Tahir, “Kerim Devlet” fikrinin kültür hayatımızdaki en önemli temsilcisidir. Devlet Ana romanı, koruyucu ve verici olan, devlet babayı temsil eden, onun tarihsel köklerini anlatan bir eserdir. Haftanın kitabını Devlet Ana olarak seçtik. Müzik olarak da partimizin üyesi olan, halk aşığı Abdullah Papur’un “Devlet Baba” eserini seçtik. Biri ana, biri baba; devlet hem anadır hem babadır. Abdullah Papur’u saygıyla anıyoruz. Bir Çıkış Yolu programının daha sonuna geldik. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek ve Aydınlık Gazetesi Ankara Temsilcisi Sayın İsmet Özçelik’e teşekkür ediyoruz.

