İzlediğiniz için teşekkür ederim. Merhabalar efendim, ekranlarınızın başına hoş geldiniz. Ulusal Kanal’da, Çıkış Yolu gününde ve saatinde yine sizlerle birlikteyiz. Çok önemli konu başlıkları ve belgelerle yanıt verilecek konular var. Gündemde merak ettiğiniz bütün kritik başlıkları bugün Çıkış Yolu’nda konuşacağız. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek Skype ile programımıza katılıyor. Efendim merhabalar, hoş geldiniz.
“Merhabalar, iyi akşamlar bütün izleyicilerimize.”
Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mustafa İlker Yücel de bizimle. Hoş geldiniz.
“Hoş bulduk, teşekkürler.”
Efendim, gündemde birçok konu başlığı var ancak bugün öne çıkan bir gelişme oldu. İYİ Parti, “İnsan Hakları ve Doğu Türkistan” adlı bir etkinlik düzenledi ve bir broşür yayımladı. İsterseniz oradaki iddialarla başlayalım. Arkadaşlarımız Sayın Akşener’in iddialarını ekrana getirsin, biz de onun üzerinden size sorularımızı yöneltelim.
(VTR girer)
“Ankara’da gerçekleştirilen toplantının, 6 Aralık’ta ABD’nin Ankara Büyükelçisi David Satterfield ile İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in yaptığı görüşme sonrası düzenlenmesi dikkat çekti. ‘Her ne kadar ülkemizi yönetenler küçük hesapların peşine düşüp Doğu Türkistanlı kardeşlerimizin yaşadığı zulme sessiz kalmayı tercih etse de biz onlar gibi olmayacağız’ diyen Akşener, Çin’in toprak bütünlüğünü hedef alan konuşmalar yaptı. Atlantik kaynaklarından beslenen raporda, Kuşak Yol Girişimi ile Çin Halk Cumhuriyeti’nin küresel hegemonya inşa ettiği öne sürüldü. Akşener etkinlikte, ‘Bugün Doğu Türkistan’da oruç tutmak, namaz kılmak, başörtüsü takmak, ‘inşallah’ demek, Uygur Türkçesi yazmak yasak. Eğitimden sosyal hayata, tarihi eserlerden mezarlıklara, hatta camilere kadar bütün kültürel miras tehdit altında. Kadınlar toplama kamplarında şiddetle, tacizle ve tecavüzle karşı karşıya’ iddialarını dile getirdi.”
Sayın Akşener; oruç, namaz, başörtüsü, Kaşgarlı Mahmud, Uygur Türkçesi, konuşmak ve camilerin yasak olduğunu söylüyor. Ne dersiniz efendim?
Bu kadar hayasız, bu kadar utanmaz ve Amerika’nın görevlilerine aşırı bağlı, teslimiyetçi, kölece bir söylem olabilir mi? Amerika bile böyle propaganda yapamıyor ama çeşitli ülkelerdeki kendilerine teslim olmuş unsurları piyasaya sürüyor. Biz 2019 Şubat’ında oradaydık. Birkaç ay evvel Sayın Adnan Akfırat, 50 kişilik bir heyetin başında Urumçi ve Kaşgar’ı ziyaret etti. O heyette Fransızlar, Almanlar ve diğer milletlerden 50 önemli, seçkin gazeteci vardı. Ben kendim Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ne beş kez ziyarette bulundum: 1977, 1982, 2004, 2008, 2015 ve 2019 yıllarında. O seyahatlerde Soner Polat gibi amirallerimiz, Hasan Korkmazcan gibi TBMM eski başkan vekillerimiz yanımızdaydı. Ayrıca Milliyetçi Hareket Partisi, AK Parti ve CHP’den de çok sayıda isim oralara davet edildi ve bölgeyi gezdiler.
Çok kısa söyleyeyim; bütün caddelerde ve sokaklarda Uygurca levhalar var. “Uygurca yasak” diyorlar, oysa trene binseniz anons Uygurca, üniversitelerde Uygurca eğitim var. 24 saat Uygurca, Tatarca, Kazakça ve Kırgızca yayın yapan televizyonlar mevcut. İsterseniz her gün 24 saat bu dillerde yayın izleyebilirsiniz. Uygur, Tatar, Kazak ve Türk müziğinin seçkin örnekleri sergileniyor. Uygur halkı son derece neşeli, güler yüzlü ve bütün Türkler gibi konuksever bir halk. Çarşılarda bütün levhalar Uygurca. Ben kendim, Kaşgarlı Mahmud’un 1074 yılında yazdığı Divan-ü Lugati’t-Türk’ün Çince ve Uygurca çevirisini oradaki çarşıdan bizzat satın aldım.
Bakın Meral Akşener, Amerikan Büyükelçisi ile görüştükten sonra hangi yalanların memurluğunu yapıyor. İşte, kitabın kendi satın aldığım nüshası burada. Sayfa açıp baksanız; hem Uygurcası hem Çincesi var. Yani Divan-ü Lugati’t-Türk yasak falan değil. Bunlar tamamen yalan.
Uygur Türklerimiz bir hata yaptı; 1977 yılında gittiğimde bölgede Latin alfabesi kullanılıyordu. Duvarlarda “Yaşasın dünya halklarının birliği” yazardı. Fakat dünyada yükselen yobaz akımlar oraya da sıçradı ve “Yazımızı Arap alfabesine çevirmek istiyoruz” dediler. Çin yönetimi de “Özgürlüklerine müdahale etmeyelim” diyerek Arap alfabesine geçişi kabul etti. Biz o dönemde bunun bir hata olduğunu söyledik, sonradan kendileri de pişman oldular ama bugün hâlâ Arap alfabesi kullanılıyor.
Kamplar, kadınlara yönelik şiddet, tecavüz iddiaları doğru değil. Çin’de kadınların durumu; Türkiye’den, hatta Amerika’dan, İngiltere’den, Fransa’dan çok daha güvencelidir. Hangi fabrikaya, hangi köye gitseniz kadınları başı dik görürsünüz. Biz Uygur köylerinde kadın belediye başkanları ve muhtarlarla görüştük. Dünya kadın örgütlerinin raporlarını okusunlar; o raporlarda kadın konusundaki en başarılı örneğin Çin Halk Cumhuriyeti olduğu belirtilir.
1949’da Çin Halk Cumhuriyeti kurulduğunda orta çağ koşullarında olan Uygurlar, bugün eğitim ve sağlık hizmetlerini parasız alıyor. Bölge ekonomisi Çin’in en hızlı gelişen ekonomisi haline geldi çünkü devlet bütçesinin ciddi bir kısmı bu bölgelere aktarılıyor. Camiler açık. Ben her ziyaretimde gittim. Son ziyaretimizde AK Parti’den Faik Işık ve eski CHP milletvekili Birgül Ayman Güler de yanımızdaydı. Camilerde yüzlerce kişinin namaz kıldığını gördük. İbadet özgürlüğüne müdahale kesinlikle yok; ancak birtakım yobaz örgütlenmelere karşı devletin tedbirli olması söz konusu olabilir, tıpkı FETÖ ile mücadelemiz gibi.
Pekin’deki otellerde bile Müslümanlar için helal yiyecek bölümleri vardır. Pekin Üniversitesi’nde Müslüman öğrenciler için ayrı kantinler bulunur. Uygur bölgesinde yönetici kadroların çoğunluğu yine Uygur Türklerinden oluşmaktadır. Çin Ulusal Halk Meclisi’ndeki temsilcilerde Türk ve Müslümanların oranı, bölge nüfusuna kıyasla oldukça yüksektir. Seyfettin Aziz gibi Çin Komünist Partisi Politbürosu’nda görev almış isimler tarihteki yerini almıştır. “İnşallah” demek yasakmış; bu kadar edepsizlik, bu kadar hayasızlık olabilir mi? Herkes inşallah da diyor maşallah da diyor.
Sayın Perinçek, peki Akşener Uygur meselesini Türkiye siyasetinin göbeğine neden taşıyor?
Amerikan görevi olduğu için. Kuşak Yol projesini sabote etmeye çalışıyor. Türkiye, Kuşak Yol projesinin doğal üyesidir. Bu proje Türkiye için on milyarlarca, yüz milyarlarca lira kazanç demek. Amerika ise Türkiye’nin Çin, İran, Rusya ve Arap ülkeleriyle arasını açıp bu projenin dinamitlenmesini istiyor. Bunu da Amerika’dan talimat alan Akşener gibi unsurlarla yapıyor. Akşener, 1990’larda İçişleri Bakanlığı döneminde FETÖ ile iş birliği yapmış, Türk ordusunun içine Amerika hesabına dinleme cihazları yerleştirmiş biridir. O dönemde Başbakan Mesut Yılmaz, “Bunlar yabancı devletlerin ajanı” diye manşetlerden ilan etmişti. Akşener, o günkü görevlerini bugün de sürdürüyor. FETÖ’nün Sapanca’da, Kocaeli’nde ve İzmit’te örgütçülüğünü Meral Akşener yaptı. 1990’lardan gelen bir FETÖ gladyosu içerisinde Meral Akşener’in birtakım görevleri vardı. Bakın, açıkça ve genel bir suçlama şeklinde değil, yaptığı işleri belirterek konuşuyorum: Emniyet İstihbaratı’nın başına FETÖ’cüleri yerleştirmek, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni izlemek, dinlemek, Genelkurmay’a kulak yerleştirmek gibi yabancı devlet memurlarının yapacağı işleri yapmıştır. Bunlardan vazgeçmesi ümit edilirdi. Ancak bence Amerika’ya yaptığı en büyük hizmet; Milliyetçi Hareket Partisi’ni bölerek içinden bir kısmını PKK’nın ve HDP’nin yanına yerleştirmesidir. Bu, büyük bir Amerika operasyonuydu; diğer yaptıkları bunun yanında çok küçük kalır. Çünkü Amerika’nın 2000’li ve 2020’li yıllardaki Türkiye projesinde MHP’yi bölme görevini Meral Akşener yerine getirmiştir. Bu çok önemlidir.
Şimdi birdenbire bu konuşmaları Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçisi ile görüştükten sonra yapması da çok dikkat çekiyor. Zaten Kemal Kılıçdaroğlu da son günlerde büyükelçi ile görüştü. Görevlerini aldılar ve uygulamaya koydular. Sapanca’daki o geçmiş sicili bugün çok daha kabarık. Bugünkü sicilinin en büyük suçu, Amerika’nın MHP’yi bölme operasyonunda oynadığı roldür. Bundan daha büyük suç var mı? Amerika hesabına, vatansever bir noktada duran ve Amerika’ya direnen bir partiyi bölüp içinden bir kuvveti getirip PKK’nın yanına koyuyorsunuz. Şu anda İYİ Parti, CHP ile ittifak halinde değil mi? Aynı ittifakın içinde PKK ve HDP de var. MHP’yi PKK’nın yanına getirebilir miydiniz? Ama bir operasyonla CHP’nin yanına getirerek dolaylı yoldan PKK’nın yanına getirmiş oldular.
Meral Akşener şu anda PKK, HDP ve FETÖ ile beraber siyaset yaptığını görmüyor mu? Bu siyasetin parolası da “mağdurlarla iktidara yürüyoruz” şeklinde. Kim bu mağdurlar? Hapishanedeki FETÖ’nün gladyo askerleri ve sivilleri; yani o darbe girişimini yapanlar. Onları hapishaneden çıkartmak için didiniyorlar. En başta da Meral Akşener. Bu görev, onun 1990’lardaki Sapanca, İzmit ve Kocaeli’deki faaliyetlerinin bir devamıdır; 30 yıllık bir FETÖ sicili var. Bunları nereden mi biliyorum? Sapanca’nın ileri gelenleriyle, MHP ve AK Parti’nin o bölgedeki liderleriyle görüştüm. Fethullah Gülen cemaatiyle birlikte çalıştığını ve örgütçülük yaptığını burada bilmeyen yoktur. Bizzat bir belediye başkanının salonunda kendisini Fethullah ile buluşturduklarını, Fethullah’ın da oradaki bir lidere “Gel bizim teşkilata katıl, seni zıplatalım” dediğini anlattılar. İçişleri Bakanlığı sürecinde de Nurettin Veren ve cemaatin üst kademesindeki isimler, bakanlığa Meral Akşener’i bizzat Fethullah Gülen’in atadığını söylemişlerdi.
Türkiye-Çin ilişkilerine gelince; Amerika’nın iki projesi var: Sözde Kürdistan (ikinci İsrail) ve sözde Doğu Türkistan projesi. Doğu Türkistan İslami Partisi, bizim Fırat Kalkanı Harekatı sırasında Mehmetçiğimize kurşun sıkan, DAEŞ örgütünün kamplarında eğitilen bir terör örgütüdür. Bunu Türkiye Cumhuriyeti de Birleşmiş Milletler de terör örgütü olarak kabul ediyor. Amerika’nın bütçelerine baktığımızda, bu örgüte PKK ile aynı kalemden para verildiğini görüyoruz. Bunların Türklükle veya Uygurlukla ilgisi yoktur.
Türkiye’nin Çin, Rusya, İran ve Suriye ile beraberliği Türkiye’nin geleceği bakımından hayati önemdedir. Siz bu iş birliğini baltalarsanız, Türkiye’yi Amerika teslim alır. Meral Hanım hiç Dedeağaç’taki Amerikan üslerinden, Yunan kıyılarına yığılan binlerce tanktan, uçağın Türkiye’yi hedef almasından bahsediyor mu? Hani Meral Akşener milliyetçiydi? Her şeyiyle Amerikancı. “Gladyo Kraliçesi” unvanının hakkını veriyor.
Diğer taraftan, Çin Halk Cumhuriyeti terörü bitirip bölgeyi kalkındırdı. 4200 tren ekspresi yapıldı, ticaret arttı. Uygur nüfusu hızla artıyor; doğum kontrolü gibi bir politika yok. Meral Akşener’in konuşması, Türk siyasi tarihinde okuduğum en yalan dolu metinlerden biri. Uygur bölgesine gittiğinizde her yerin levhalarının Uygurca olduğunu, eğitimin ve anonsların iki dilde yapıldığını görürsünüz. Ayrıca, dünyada Türkçe romanın en çok çevrildiği yer Uygur bölgesidir. Reşat Nuri’den Yaşar Kemal’e kadar birçok yazarın eserleri orada basılıyor. Tanrı Dağları’nda, İli’de bizzat bulundum; insanlar özgür ve müreffeh bir yaşam sürüyor. O bölgedeki asayiş mükemmel ve insanlar devletlerine bağlı, gururlu bir şekilde yaşıyorlar. Efendim devam ediyoruz. İlker Yücel, buyurun.
Sayın Perinçek, az önceki açıklamalarınızda Sayın Akşener’in Uygur meselesiyle ilgili yaptığı konuşmada yalan söylediğini, ağır kelimelerle ispatlayarak vurguladınız. Dost bir ülkeyle aramızı bozmaya çalıştığını ve Türkiye’nin ittifak birikimini hedef aldığını belirttiniz. Peki, sorum şu: Bu açıklamalar hukuki bir suç teşkil ediyor mu?
Benim için mi? Hayır. Sayın Akşener’in dost bir ülkeyle ilişkileri bozmak, o ülke aleyhine bozguncu propaganda yapmak ve yalan söylemek gibi fiilleri var. Biz daha önce “TCK 306. madde”yi hatırlatarak bir haber yapmıştık. Sayın Akşener’in Uygur meselesindeki yalanlarını daha önce de yakalamıştık. TCK 306’yı okuyayım mı? Hatırladığım kadarıyla o devlette düşmanlık yaratacak, hatta savaşa yol açacak şekilde tezviratlarda bulunmak, hasmane hareketler yapmak suçtur. Yetkisiz olarak yabancı bir devlete karşı asker toplamak gibi fiiller için 5 yıldan 12 yıla kadar hapis cezası öngörülüyor.
Sizin terörle bağlantılı olarak bahsettiğiniz, Türkiye’nin terör örgütü olarak kabul ettiği ve şu anda Cisr eş-Şuğur’da askeri eğitim alan grup; yani Sayın Akşener’lerin övdüğü, Amerika’nın Çin’e karşı kullandığı grup, aynı zamanda askeri bir grup değil mi? Bomba patlatan, silah kullanan bir terör örgütü. TCK’da asker toplamak veya hasmane duygularla hareket etmek gibi maddeler varken, bu açıklamalar aslında ne kadar ağır bir suça yönelindiğini göstermiyor mu?
Meral Akşener’in kendisi asker toplamıyor. Eğer Meral Akşener, o Doğu Türkistan İslami Partisi teröristlerini örgütlüyor ve topluyor olsaydı, tabii ki o suça girerdi. İkincisi, hasmane faaliyetler meselesi… Suç üzerinden yapılan tartışmaları faydalı bulmuyorum. Siyasi anlamda bakarsak; Meral Akşener, Türkiye’ye düşman olan ve Mehmetçiğimizi şehit etmiş bir örgütü savunuyor; İran’la, Suriye’yle, Rusya’yla, Çin’le aramızı bozmaya çalışıyor. Bunlar zaten suç olmasına gerek kalmadan, Türkiye’ye karşı son derece ciddi siyasi duruşlar ve eylemlerdir. Bu durum, onun 30 yıllık siyasi hayatının da bir özetidir.
Diğer soruma geçeyim Sayın Perinçek. AK Parti, en son Birleşmiş Milletler’de Çin’i hedef alan bildiriye imza attı; oysa bir önceki sene atmamıştı. Ondan önce sizin açıklamalarınıza benzer şekilde, Sayın Süleyman Soylu ve Numan Kurtulmuş da “Biz Uygur meselesine Washington’un penceresinden bakmıyoruz” diyerek köşeli açıklamalar yapmışlardı. Sayın Cumhurbaşkanımızın ve Sayın Bahçeli’nin de bu yönde açıklamaları oldu. Sayın Bahçeli bir grup toplantısında Uygur meselesini “Washington’un enstrümanı” olarak tarif etmiş ve sizin yıllardır anlattığınız terör destekli grupları hedef almıştı. AK Parti ve MHP’nin bu tavrını nasıl yorumluyorsunuz? Ayrıca son Birleşmiş Milletler bildirisiyle ilgili görüşleriniz nelerdir?
AK Parti ve Milliyetçi Hareket Partisi, Türk vatanını ve Türkiye’nin toprak bütünlüğünü savunan, emperyalist tehditlere karşı mücadele eden bir konumdalar. Dolayısıyla vatansever bir çizgidedirler. Rusya’ya ve Çin’e karşı dostane bir siyaset izlemek, Türk milliyetçiliğinin bugün bir şartıdır. Vatansever bir Türk, tehditlerin nereden geldiğini tespit eder. İşte görüyoruz; Ege adaları, Dedeağaç, Girit’in kuzeyi… Oraya yığılan silahlar, Amerikan uçakları ve tankları… Tehdidin nereden geldiği ortada.
Dünyadaki ittifak birikimimiz; önce komşu ülkelerimiz, sonra Çin’e kadar uzanan bir hattır. Orta Asya Türk Cumhuriyetleri de bunun içindedir. Milliyetçilik Türkiye’de akılcıdır; Orta Çağ’dan çıkışın devrimci ve rasyonalist ideolojisidir. AK Parti ve MHP’nin tutumu da buna uygundur. Fakat son Birleşmiş Milletler bildirisinde buna aykırı bir imza attılar; bu çok büyük bir yanlıştı ve Türkiye’ye zarar verdi, Çin’de büyük bir güvensizlik yarattı. Biz Vatan Partisi olarak bunu eleştiriyoruz. Ancak AK Parti ve MHP’nin Türkiye Cumhuriyeti’ni koruyan mevzide olduğunu da görmemiz lazım. ABD’nin “Demokrasi Zirvesi”ne Çin’i, Rusya’yı ve Türkiye’yi davet etmemesi, bu ülkelerin aynı mevzide değerlendirildiğini gösteriyor.
Bakın, bir hafta kadar önce Aydınlık Gazetesi’nde güzel bir manşet attık. Batı dergileri; Atlantic, Time ve Economist sık sık kapak yapıyorlar. Kimi hedef alıyorlar? Cumhurbaşkanımız Sayın Tayyip Erdoğan’ı, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’i, Putin’i, Belarus Cumhurbaşkanı’nı, İran Cumhurbaşkanı’nı ve Maduro’yu… Kim Amerika’ya başını dik tutuyorsa, bu dergilerde “diktatör” diye suçlanıyor. Batı emperyalizmi, Türkiye’yi Rusya’nın, Çin’in ve İran’ın yanına koyuyor. Çünkü dünyadaki saflaşma herkesin gördüğü bir gerçektir. Bu yüzden Sayın Cumhurbaşkanımız hedef alınıyor ve onun yıkılması için projeler Amerikan medyası ile resmi raporlarında alenen ifade ediliyor.
Efendim, şimdi arkadaşlarımız sizin 2015 yılındaki ziyaretinize dair bazı fotoğrafları ekrana getirecek. Onlar hazırlanırken şunu sorayım: Geçtiğimiz aylarda bir basın toplantısında “Türkiye’deki Uygurların sorunlarını biz çözüyoruz” demiştiniz. Hangi sorunları çözüyorsunuz? Size nasıl başvurular geliyor?
(Görüntüler üzerine) Bu fotoğraf Kaşgar’daki bir müze. Bu cami çok tarihi bir eser; Turfan bölgesinde, 14. yüzyıldan kalma muhteşem bir yapı. İçine girdiğimizde namaz kılan insanlar gördük. Orayı “yok” diye nitelendirenler, bu tarihi gerçeği görmezden geliyorlar. Turfan Belediye Başkanı Adil Can ile yemek yedik.
Soruya dönersek; Türkiye’de yaşayan Uygurların sorunları bize yansıtılıyor. Ticari sermayelerini getirmek istiyorlar, aileleriyle ilişkileri var veya vergi gibi konularda sorun yaşıyorlar. Biz, Çin Halk Cumhuriyeti Büyükelçiliği’nden bu konuda bir masa kurmalarını talep ettik ve çok olumlu karşıladılar. Çin hukuku çerçevesinde, Şi Cinping’in de talimatıyla çözümler üretiliyor. Çin’e düşmanlık yaparak değil, dostluk çerçevesinde Uygurlarımızın hakkını savunuyor ve sonuç alıyoruz.
Peki, Doğu Perinçek neden Türkiye-Çin ilişkilerine bu kadar büyük önem atfediyor?
Amerikan tehdidine karşı koymayı görev olarak koyarsanız, Türkiye’nin bağımsızlığına ve ekonomik gelişmesine önem verirsiniz. Türkiye’yi refaha ulaştırma derdiniz yoksa veya burnumuzun dibine bin tank yığanlara karşı lakaysanız, Meral Akşener gibi o tanklara yol gösteren siyasi görevler benimsiyorsanız, Çin düşmanlığı yapmanız gerekir. Bizim Çin, Rusya, İran ve Suriye dostluğuna verdiğimiz önemin tek sebebi, Türkiye’nin bağımsızlığı ve ekonomik refahıdır.
Hangi büyük iş adamıyla konuşsanız yönünü Çin’e çevirmiş durumda. İhracat yapmak isteyenler bize geliyor. Çin, dünyada inovasyon ve yüksek teknolojide en önde giden ülkedir. Artık “kalitesiz tüketim malları” devri geçti; Çin dünyaya yüksek teknoloji ihraç ediyor. Ekonomi başlığını ayrıca konuşacağız ama Çin ile yatırım sermayesi konusunda önemli adımlar atmak üzereyiz. Onları da önümüzdeki günlerde milletimize müjdeleyeceğiz.
Son olarak; Meral Akşener’in “Çin’de Divânu Lügati’t-Türk yasak” gibi yalanlarını papağan gibi tekrarlamasına karşılık, ben o eseri Çin’de bizzat satın aldım. Uygurca yayın yapan dört ayrı televizyon kanalını, orada eğitimde kullanılan dili ve kültürel varlığı herkes görebilir. Bizim yayınladığımız “Satuk Buğrahan” kitabı da Türklerin Müslümanlığa geçişini anlatan tarihi bir romandır. Bunları görmezden gelmek, gerçeklerden kopuk bir siyasettir. Mesela onun Müslümanlığa geçişini Çin Komünist Partisi’nin 15 kişilik politbürosuna üye yapan, yani 20-25 yıl o görevde tutan Seyfettin Aziz’in bir romanıdır. Çok da güzel bir roman. Uygur bölgesinde en çok satılan, Çin’de de en çok okunan romanlardan biridir. Seyfettin Aziz, bu romanının başında Türk kahramanlığını ve Türk kültürünü uzun uzun över. Zaten romanın kendisi de Türk kültürüne ve Türk kahramanlığına bir övgüdür.
Efendim, bu kadar anlatıdan sonra bir müzik yakışır. Sizin özel olarak önereceğiniz bir Uygur müziği var mı? Çin Halk Cumhuriyeti’ndeki Uygur müziğinden bahsediyorum. Hani “inşallah”, “maşallah” bile diyemiyorlar deniyor ya, işte buyurun Çin Halk Cumhuriyeti’ndeki Uygur müziği. Gelsin efendim, müzikten sonra devam ediyoruz.
(Müzik yayını…)
Değerli izleyenler, Sayın Akşener’in tedirgin eden açıklamalarından sonra tabii bu müzik biraz umut ve heyecan verdi. Bununla bu bölümü kapatmış olalım, diğer başlıklara geçelim. Diğer başlığa geçmeden Sayın Perinçek, kliple ilgili bir şey dikkatinizi çekti mi? Müziğin içinde, “Ben yarimi görgende” gibi ifadeler geçiyor, dikkatli izlenirse Türkçe olduğunu anlayabiliyoruz. Hatta bir yerde “maşallah” gibi bir ifade de geçiyordu. Kullandığımız bu sözcükler bütün Türk dillerinde var. Hani “inşallah, maşallah kullanılmıyor” diyorlardı ya; bunu Atatürk dönemi için de hep söylerler. Bakın dikkat edin, Atatürk dönemi için de Türkiye’ye yönelik böyle iftiralar, bu tür şeyler vardır. Aynı şeyi şimdi orada yapıyorlar.
Şunu söyleyeyim: Geceleyin Urumçi’de veya bir Uygur kentinde bir eğlenceye gittiğiniz zaman bu eğlenceleri görüyorsunuz. Ben de onlara katıldım; bizi misafir olarak götürdüler. Sırf bizim için değil, Uygur halkının katıldığı eğlence yerlerinde cambazlıklar da çok müthiş. Mesela eğlence yerinin tavanına ip geriyorlar; bir bakıyorsunuz, o ipin üzerinde Uygur cambazları… Ellerinde tabaklar, sürahiler, şişeler; tek bacağını kaldırıp, o bacağının üstüne sürahiyi koyup, üzerine birisi gelip şişeyi yerleştiriyor falan. O tür enteresan cambazlık gösterileri yapıyorlar.
Peki, tam klipte ne dikkatinizi çekti? “Kesin bir şey yakalamıştır Sayın Perinçek” diye düşünürken, siz iki şey söylediniz. Birincisi, çok canlı olmaları; zaten bütün gezginlerin Türkler hakkında anlattığı ilk şey, Türklerin çok neşeli bir halk olduğudur. Hakikaten Türkler sevinçli, yüzü gülen bir halk. Dünyanın her yerindeki Türkler böyle. “Görgende” diyor, o da Türklerin yarını görmeye ne kadar meraklı olduğunu gösteriyor.
Şimdi Sayın Perinçek, yeni bir konuya geçelim. Ulusal Strateji Merkezi çok önemli bir sempozyum yaptı: “21. Yüzyılda Türk Dünyasında Dil, Edebiyat ve Kültür Uluslararası Sempozyumu”. Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Gürer Gülsevin’in de büyük emeği var, Şule Perinçek ve Ulusal Strateji Merkezi Başkanı ile birlikte düzenlendi. Evvela bu sempozyum nasıl geçti? Neler tartışıldı ve sonuçları neler oldu? İzleyenlerimizi bilgilendirirseniz seviniriz.
Tabii. Ben de katıldım, olağanüstü başarılıydı. Dünyanın dört bir tarafından; Kazakistan’dan, Özbekistan’dan, Kırım’dan, hatta Türkiye’nin güneyindeki bölgelerden çeşitli Türk dili profesörleri ve uzmanları katıldı. Bazıları Ankara’da Green Park Oteli’nde, yüz yüze yapıldı; Kırım’dan, Özbekistan’dan gelen büyük alimlerimiz oldu. Öte yandan Zoom üzerinden de katılanlar vardı.
Türk Dil Kurumu Başkanımız Gürer Gülsevin, Şule Perinçek ile beraber çok esaslı bir açılış konuşması yaptı. Türk Dil Kurumu Başkanı’nın gelip açılış konuşması yapması ve son ziyafette bulunması, Türk devletinin de bu sempozyuma verdiği önemi ifade ediyordu. Türk diliyle ilgili en özet saptamayı, Türk Dil Kurumu Başkanımız bir benzetmeyle ifade etti. Dedi ki: “Türkçe, bir ırmak gibidir. Bu ırmak Asya’dan Doğu Avrupa coğrafyasına kadar, iki okyanus arasında dolaşır. Türkçeyi bu coğrafyanın bir uçtan bir ucuna taşır ama aynı zamanda o ırmak, bu coğrafyadan beslenir.” Yani bu bir ikili ilişkidir. Bir yandan Türkçe, Pasifik Okyanusu’ndan Atlas Okyanusu’na kadar bütün dilleri etkiler; diğer yandan o dillerle, o halklarla, o coğrafyanın özellikleriyle; dağlarıyla, ırmaklarıyla, bulutlarıyla, topraklarıyla, ağaçlarıyla, ormanlarıyla temasa gelerek o coğrafyalardan da beslenir.
Çok verimli, çok kaliteli oldu ve bu devam edecek. Ulusal Strateji Merkezi’ni bu kadar başarılı bir sempozyum yaptığı ve Türk dünyasının bilgi, dil birikimini birleştirdiği için kutluyorum. Bir dikkat çeken husus da şuydu: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden ve Kırım’dan temsilciler vardı. Hem KKTC Bakanımız Bozkurt hem de Lamara Hanım (Lamara Serendil); Kırım’ın çok önemli profesörlerinden, Türk dili ve edebiyatı uzmanı, Cumhurbaşkanı danışmanı. Yani burada KKTC ile Kırım Cumhuriyeti, bilim insanları üzerinden bir araya gelmiş oldu. Bunun da siyasi bir önemi var, onu ifade etmek lazım.
Bana lütfettiler, hazırlıklı değildim ama açılış sırasında Türk Dil Kurumu Başkanımız ve Şule Perinçek’ten sonra ben de orada Türk diliyle ilgili görüşlerimi sundum.
Bir bölüm önce Sayın Akşener’in sahte milliyetçi duruşunu anlattık; şimdi Vatan Partisi’nin Türk dili konusundaki bilimsel bir çalışmasını, Ulusal Strateji Merkezi ile konuşuyoruz. Aslında bu da izleyenlerimizin karşılaştırması ve üzerinde durması gereken bir nokta. Bakın, o kadar güzel bir yere geldik ki; Sayın Meral Akşener’in konuşmasını Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Azerbaycan’daki Türklerimize, oradaki bilim ve siyaset insanlarımıza izletelim, hepsi nefret eder ve lanetler. Çünkü oralarda Çin ve Rus düşmanlığı geçerli değil. O Türk Cumhuriyetleri’nde bu düşmanlık, doğrudan Cumhuriyetlerin ekonomisini, bağımsızlığını ve bütünlüğünü hedef alan bir içerik taşıyor.
Mesela biliyorsunuz, Türk Devletleri Teşkilatı kurulduğu zaman bazıları teşkilatın dışından haritalar yayınladılar ve o haritaları özellikle Türk devletlerimiz mahkûm etti. Zaten bu devletlerin altısı da Şangay İşbirliği Örgütü’ne ya tam üye konumundalar (Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan gibi) ya da aday/gözlemci konumundalar. Yani Türk Devletleri Teşkilatı üyesi olan Türkiye, Azerbaycan, Türkmenistan, Kırgızistan, Kazakistan ve Özbekistan aynı zamanda Çin ve Rusya’nın içinde bulunduğu Şangay İşbirliği Örgütü’nde yer alıyorlar. O bakımdan Türkçü kisvelere girip Çin ve Rusya düşmanlığı yapmak; ne Kazakistan’da, ne Kırgızistan’da, ne Özbekistan’da, ne Türkmenistan’da, ne de Azerbaycan’da tutar. Hiçbir yerde tutmaz.
“Sayın Binali Yıldırım farklı bir açıklama yaptı Sayın Perinçek. Hem Çin’i hem de Rusya’yı Katip Çelebi Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada Türk Devletleri Teşkilatı’nın doğal üyesi diye nitelendirdi.”
Evet, tabii. Türk milliyetçisinin tutumu budur. Gerçek bir Türk milliyetçisi bu tavrı alır. Çünkü siz Türk milliyetçiliğini Amerikan emperyalizmine karşı konumlandırdığınız zaman –ki hakiki Türk milliyetçiliği budur– Çin’le ve Rusya’yla dost olmak durumundasınız. Çin ve Rusya’ya düşmanlık yaparsanız, Türkleri de ayaklar altına atarsınız.
Bu sempozyuma 17 ülkeden 58 bilim insanı katıldı, değil mi? Yanlış söylemiyorum?
Tam rakamını hatırlamıyorum ama o civardaydı. Evet, 58 bilim insanı tebliğ sundu. Bunlar dünya çapında Türk dili uzmanları. 6 Türk Cumhuriyeti dışında da bütün dünya Türk diliyle ilgileniyor. Mesela bakın, Türk dizileri Pakistan’dan Almanya’ya, Amerika Birleşik Devletleri’ne kadar bütün dünyada merakla izleniyor. Son dönemde Latin Amerika’ya, özellikle Venezuela merkezli bir yayılım var. Dizi ihracatında dünyanın ilk ikisi içindeyiz. Dünyada birinci olduğumuz fındık var, bir de dizi var. Dizi bir kültür ürünüdür; kültür ürünlerimizin bütün dünyada izlenmesi ve değer kazanması çok güzel.
Siz son dönemde TRT dizilerinden bazılarını övmüştünüz. Şu sıralar izlediğiniz bir dizi var mı?
Valla fırsat bulamıyoruz ama biriktirip izlemeye çalışacağız. Ben özellikle Selçuklu, Ertuğrul, Osmanlı dönemlerini anlatan dizilere meraklıyım, tarihin o dönemleri üzerine çok çalıştığım için. Bir hatıramı anlatayım: 15 gün kadar önce Pakistan’ı yöneten ekipten Sayın Ahmet Cevat beni Ankara’da ziyaret etti. O bana bir hatırasını anlattı: “Bakanlar Kurulu toplantısının gününü belirliyoruz, Başbakanımız İmran Han birden itiraz etti: ‘Olmaz, o saatte Ertuğrul Gazi dizisi var, başka saate koyun’ dedi.” Çok hoşuma gitti.
Şimdi yeni dizi “Barbaroslar” var. Onu yapan arkadaşlarla sohbetimiz olmuştu. Ben onlara şunu önerdim: “Barbaros dizisinin bir yerine Dîvânu Lugati’t-Türk’teki haritayı koyun.” 1074’te yazılan Dîvânu Lugati’t-Türk’te bir harita vardır; dünyada ilk defa Japonya’nın gösterildiği haritadır bu. Yani 1074 yılına kadar Japonya’nın yer aldığı başka bir harita bilinmiyor. Dîvânu Lugati’t-Türk yalnız başına bir sözlük değil, bir ansiklopedidir aslında. Fransızların, İngilizlerin aydınlanma dönemindeki ansiklopedistlerden 500 yıl önce yazılmıştır. Bizim sözlüklerimiz Batı’daki devletlerden çok çok öncedir. 8. yüzyılda yazılmış bir Çince-Türkçe sözlüğün varlığından haberdarız; Çinliler Japonya’da bir kütüphanede bulmuşlar, o sözlüğün kendisi şu an kayıp ama inşallah bir gün bulunur. Sonra 1074 Dîvânu Lugati’t-Türk, 1300’lerde Codex Cumanicus var.
Mısır Memlükleri (1250-1517), yani kendilerine “Devlet-i Türkiyye” (Türk Devleti) diyen 260 yıllık bir devlet. Onların bir sözlüğü var: 13. yüzyıldan “Ed-Dürretü’l-Mudiyye fi’l-Lugati’t-Türkiyye” (Türk Dilinin Parlayan İncisi). “Dürre” inci demektir. Türkiye adını Mısır’daki Memlük devleti kullanıyor; kendilerine “Devlet-i Türkiyye” diyorlar, dillerine de “Türkiyye” diyorlar. Anadolu’da konuştuğumuz dile ise “Türkmence” diyorlar. “Onlar Türk değil, Türkmen; esas Türk biziz” diyorlar. Yine Türk Dil Kurumumuz tarafından yayınlanan, “Türk Dilinin Genel Kuralları” adında Arapça yazılmış bir kitapları daha var. Yani bizim sözlüklerimiz dünyada öncü bir konuma sahiptir. Çince’de sözlükler bizden önce vardı. Latince ve Arapça sözlükler de aynı şekilde. Ancak Fransız, Alman ve İngiliz sözlüklerine kıyasla biz 500 yıl öndeyiz. Bunu söylüyordum; o bölümü böylece tamamlamış olduk.
Efendim, Ulusal Strateji Merkezi’nin bir faaliyeti daha oldu. Sayın Şule Perinçek, Millî Eğitim Şurası’na katıldı. Şurada, uyuşturucuyla mücadele konusunun müfredata alınmasına ilişkin bir öneri sunuldu ve bu öneri kabul edildi. Bir yandan da Cumhuriyet Kadınları Derneği yöneticilerinin yoğun çalışmalarıyla, uyuşturucuyla mücadele konusunda “Analar Hareketi” son hızla devam ediyor. Bu noktaya kısaca değinebilir misiniz?
Tabii, Cumhuriyet Kadınları Derneği’nin iki önemli mücadelesi var: Birincisi, üretici kadınları birleştirip kadın kooperatifleri kurmak. İkincisi ise Türkiye’nin çok önemli bir derdi haline gelen, 85 milyonun ve aslında bütün dünyanın meselesi olan uyuşturucuya karşı mücadele; yani “Uyuşturucuya Karşı Analar Hareketi”. Bu hareket, Trakya’ya kadar başarıyla yayıldı. Sayın Tülin Uygur hocamızı yürekten kutluyorum.
Şule Perinçek bu konuyu Millî Eğitim Şurası’na taşıdı ve şuranın atölye çalışmalarında “Uyuşturucuyla mücadeleyi müfredata alalım” önerisinde bulundu. Öneri kabul edildi fakat genel kurul toplantısında kararlar arasında yer almadığını görünce Şule Perinçek bir konuşma yaptı ve Millî Eğitim Bakanımızın da desteğiyle öneri tekrar kararlara alındı. Galiba 128 maddelik kararlar içerisinde Ulusal Strateji Merkezi’nin bu önerisi de yer aldı. Bu, çok büyük bir başarı. Uyuşturucuya karşı mücadele eden analar da bunu büyük bir sevinçle karşıladılar. Demek ki önümüzdeki dönemde millî eğitim müfredatımızda uyuşturucuyla mücadele konuları da yer alacak. Bu, Millî Eğitim Şurası’nda Şule Perinçek tarafından temsil edilen Vatan Partisi’nin çok önemli bir başarısıdır.
Bu başlığı kapatalım efendim. Ekonomiye geçelim; bugün Türkiye’de en çok tartışılan konu. İlker Bey, ilk soruyu sizden alalım. Babacan konusunu biraz daha ileride mi konuşalım? Arkadaşlar hazırlasın, o zaman devam ederiz.
“Sayın Perinçek, şunu sormak istiyorum: Cumhurbaşkanı Erdoğan ‘Çin modeli’ kavramını ortaya attı ve ‘Bunu uygulayarak büyürüz’ dedi. Aslında ‘Türk mucizesi’ diye adlandırdığımız modelin benzerini uygulayan Çin, dünyada en hızlı büyüyen ekonomi oldu ve Cumhurbaşkanı buna işaret etti. Arkasından bir Çin modeli tartışması başladı. Karar Gazetesi, Ali Babacan, Davutoğlu ve hatta Cumhuriyet Halk Partisi’nin genel başkanı ve sözcüsü, bu modeli alaya alan ifadeler kullandılar ve tartışmayı ‘ucuz iş gücü’ eksenine indirgediler. Siz Çin’i iyi biliyorsunuz; öncelikle buradan başlayalım. Cumhurbaşkanı Erdoğan neden ekonomide Çin’e atıfta bulundu? Çin modeli nedir?”
Çin modeli, üretim odaklı bir modeldir. Bütün kalkınma örneklerine bakalım; ister kapitalist, ister sosyalist, isterse millî demokratik kalkınma olsun; hepsinde ortak olan şudur: Sonuç itibarıyla yatırımı tasarrufla yaparsınız. Çiftçinin tohumluğa ayırdığı gibi, ürettiklerinizin bir kısmını yatırıma ayırmanız gerekir. Çin modelinin esası da budur.
“Peki, bu ucuz iş gücü kullanıyor diyenler; Charles Dickens’ın ‘Antikacı Dükkânı’nı, Emile Zola’nın ‘Germinal’ini veya Van Gogh’un ‘Patates Yiyenler’ resmini hiç gördüler mi?” Bunu niçin söylüyorum? Kapitalist gelişmede de, sosyalist veya millî demokratik kalkınmalarda da emekçinin ürettiklerinin bir kısmı yatırıma ayrılmak zorundadır. Kalkınma başka türlü olmaz. Batıda kapitalizm gelişirken bir yandan hayranlık yaratıyorlar ama o kapitalizmin nasıl geliştiğine bakmıyorlar. O dönemde emekçiye verilmeyen artı değerle yatırımlar yapıldı. Dünyada başka bir kalkınma modeli yoktur. Sosyalist veya millî demokratik modeldeki fark, yatırımı işletme kârına göre değil, toplumun ihtiyaçlarına göre yapmanızdır. İkincisi, paylaşım modelleri farklıdır; emekçinin refahına önemli bir pay ayırırsınız. Ancak sonuç olarak yatırımın tek bir matematiği vardır: Üretilenin bir kısmını tohumluğa ayırmak.
“O ‘ucuz iş gücü’ edebiyatı, ekonomi bilmeyen, tarih bilmeyen cahillerin söylediği laflardır.” Çin Halk Cumhuriyeti, kalkınmaya büyük bir pay ayırdı; bunu Türkiye Cumhuriyeti de 1920’lerde, 30’larda yaptı. Basma fabrikaları, şeker fabrikaları, tren rayları neyle kuruldu? Emekçinin ürettikleriyle. Emekçinin ürettiğinin tamamını tüketirseniz tasarruf ve yatırım yapamazsınız, ülke gelişmez. Dolayısıyla Çin Halk Cumhuriyeti bugün refah dağıtıyorsa, geçmişteki fedakârlıklar ve tasarruflar sayesindedir.
Sayın Cumhurbaşkanımız Çin modeli derken üretim odaklı ekonomiyi kastediyor. Çin, 1949’da dünyanın en yoksul ülkesiyken bugün dünyanın birinci ekonomisi haline geldi (satın alma gücü paritesi açısından). Bu, kamuculuğun, planlı ekonominin ve tasarrufa yönelmenin büyük başarısıdır. Bugün dünyanın en müreffeh insanları Çin’de yaşıyor. Ben 1975’te de dağ köylerine gitmiştim, yakın zamanda da gittim; Çin, dağlara taşlara refah taşımış durumda.
“Sayın Cevdet Yılmaz ‘Kore modeli’ dedi; Bakan Nurettin Nebati ‘Hayır, Türk modeli’ dedi. Ekonomide bir modellendirme arayışı mı var?”
Bakın, bu modellerin hepsinin gelip dayandığı nokta; tasarruf, yatırım, istihdam ve üretim odaklı ekonomidir. İnsanları çalıştıracaksınız; fabrika açarak, tarıma yatırım yaparak, çarşılara yatırım yaparak… Vatan Partisi’nin formülü şudur: Ürettiklerimizin en az yüzde 25’ini tohumluğa, yani yatırıma ayıracağız. Bu, bireysel bir kumbara tasarrufu değil, toplum ekonomisiyle ilgili bir kuraldır.
AK Parti ve Cumhurbaşkanımız bu formülün sonuna “ihracatı” da koyuyorlar ama başında “tasarruf” yok. Neden koymuyorlar? Halka “kemer sıkma politikası uyguluyorlar” dedirtmemek için, popülist korkularla tasarruftan bahsetmiyorlar. Ama Vatan Partisi halka doğruyu söylemek zorunda. Tasarruf yapamazsanız fabrika açamazsınız. Bir köylü, çocukları acıktı diye tohumluk buğdayı un yapıp yerse, gelecek sene aç kalır. Ekonomi de aynen böyledir.
Biz, “Sana 50 lira zam yapalım mı?” diyen değil, “Kızına, oğluna iş vereceğiz” diyen bir anlayışı savunuyoruz. AK Parti ihracatı koyuyor çünkü dış ödemeler açığı nedeniyle doların yükselmesini ve pahalılığı durdurmaya çalışıyor. İhracat odaklı ekonomi, ithalatı büyüten bir ekonomidir; çünkü rekabet etmek için girdi mallarını dışarıdan alıyorsunuz. İşte Türkiye bu yüzden borç batağına düştü. Biz diyoruz ki; kafayı dünya piyasalarında rekabete değil, üretime takalım. İç pazardaki talebi karşılayalım. Denizli’de, Kayseri’de, Gaziantep’te, Bursa’da çiviyi, cıvatayı ve benzeri ürünleri ürettik. Diyelim ki bunlar ara malı olarak çeşitli sanayi kollarında kullanılıyor; ancak bunları Almanya’dan satın aldığımızdan daha yüksek maliyetlerle üretiyoruz. Bu durumda ihracatta dünya piyasalarıyla rekabet edemiyoruz. Dolayısıyla o cıvatayı, çiviyi, ara mallarını dışarıdan getirelim, takalım, takıştıralım ve tekrar dışarı satalım diyoruz. Ancak ihracatınız büyümüş gibi gözükse de ihracatın içindeki ithalat payı %60-70’lere çıkıyor.
Tam bu ihracat konusuyla ilgili bir bilgi paylaşayım: Geçtiğimiz aylarda bir ödül töreni yapıldı. İlk 10 ihracatçı firma içerisindeki ilk sıralarda yer alan 7 firma, yerli üretimi ihraç etmiyor. Tam tersi, yabancı firmaların Türkiye’deki distribütörlüklerine katkı sunan ve bu kapsamda ihracat yapan firmalar ilk 10 içerisinde yer alıyor. Yani ilk 10’da sadece 3 tane yerli ürünümüz var.
Bu durum, aslında ihracatımızın içindeki ithalat payının %70 civarında olduğunu gösteriyor. Yani 300 milyar dolar ihracat yapıyorsak bunun sadece %30’u (90 milyar doları) gerçek ihracattır. Geri kalan 210 milyar dolarlık kısım, dışarıdan alıp burada birleştirdiğimiz ürünlerdir. Burada tabii bir emek katma değeri oluşuyor ve onu ihraç ediyoruz ama bu gerçek bir ihracat olmuyor.
Buna yol açan temel sebep, 1980’de kurulan ihracat odaklı ekonomi modelidir. “Aman ihraç edelim” dediğiniz zaman, Bursa, Denizli, Antep, Kayseri, Konya gibi küçük ve orta ölçekli üretici kentlerimiz yıkılıyor. Onun yerine dışarıdan satın aldıklarımızı büyük sanayide girdi olarak kullanıyoruz; böylece ihracatımızın içindeki ithalat payı büyüyor.
Biz Vatan Partisi olarak diyoruz ki: İçeride üretelim; Bursa’da, Konya’da, Kayseri’de, Gaziantep’te, Denizli’de, Trabzon’da, Van’da, Diyarbakır’da üretelim. Maliyet biraz yükselirse yükselsin, maliyet enflasyonundan korkmayalım. IMF bizi neden korkutuyor? Kayseri’de, Gaziantep’te üretmeyelim diye. Zamanla Kayseri’de, Denizli’de ürettiklerimizin maliyetleri de dünya piyasalarıyla rekabet edebilir düzeye ulaşacaktır. Ama oraya varana kadar bir süre daha yüksek maliyetlerle üretim yapmayı göze almalıyız.
Önce iç piyasayı kendi ürettiklerimizle doyuracağız; dünya piyasalarında rekabet etmek için gerekirse üreticilere destek ve teşvikler vereceğiz. Denizli’yi veya Kayseri’yi yıkarak değil, onları destekleyerek ihracatta rekabete yönelteceğiz. Üretim odaklı ekonominin arkasına “ihracat” kavramını koymaya gerek yok; bu kafa karıştıran bir kavramdır. Üretim odaklı ekonomi, kendiliğinden ihracatı ve ihracatımızdaki yerli payını artıran bir ekonomidir. Formülümüz AK Parti’nin formülünden bu noktada ayrılıyor.
Kur-faiz dengesine ilişkin politikamıza gelince; bir üretim ekonomisi inşa edersek ve dış ödemeler dengesini bu sayede sağlarsak, kur ve faiz dengesizlikleri, doların fiyatının artması gibi karşılaştığımız büyük zorluklardan kurtulacağız. Bunun tek çaresi üretmektir. Ürettiğimiz zaman ihracatımızla ithalatımız dengelenecek, doların peşinden koşmayacağız. Dolar fiyatı neden yükseliyor? Dövize olan talep yüksekliği, yani döviz ihtiyacı nedeniyle. Sattıklarımız aldıklarımızın altında kaldığı için bir döviz açığımız oluşuyor.
Dünyada Çin parasına göre doların fiyatı yükselmezken, bizde Türk lirasına göre yükseliyor. Çünkü Çin dış ticaretinde muazzam bir fazla veriyor; sattıkları aldıklarının çok üzerinde. Bizde ise dış ticaret ve ödemeler açığı nedeniyle dolara talep artıyor ve bu da fiyatı yükseltiyor. Televizyonlarda “faiz arttı, kur yükseldi” diye konuşanlar işin esasına değinmiyor. Üretimi ve yatırımı artırarak bu sorunu çözmek varken, ekonominin sağında solunda oynayarak denge sağlanabileceğini sanıyorlar. Bu mümkün değildir.
Ayrıca kambiyo rejimini de değiştirmemiz lazım. Doların fiyatını dünya piyasalarına terk ettiğiniz zaman Türk lirasını korumanız mümkün değildir. Turgut Özal politikaları iflas etmiştir ve sürdürülemez hale gelmiştir. Paranın giriş çıkışının kontrol edilmesi ve Türk lirası ile yabancı paralar arasındaki ilişkinin sabit kurlarla belirlenmesi gerekir.
Sayın Maliye Bakanı’nın “kredi çekip döviz stoklamayın” uyarısına gelince; nasihatle bu sorunlar çözülmez. İş adamı niçin kredi alıp dövize yatırıyor? Çünkü yatırım yapıp %5 kazanmak yerine, dövizdeki dalgalanmalardan vurgun yapmayı daha kârlı görüyor. Bunu önlemenin yolu, bankalardaki tasarrufu kamu eliyle yatırıma dönüştürmektir. Planlı bir şekilde, örneğin ithal ettiğimiz motorlu taşıtlar, telefonlar ve ilaçlar gibi alanlarda fabrikalar kurarsak ithalatımız azalır ve denge sağlanır.
Biz Vatan Partisi olarak “nasihat etmeyeceğiz” diyoruz. Türkiye’nin tasarrufunu kamu eliyle yatırıma yönlendireceğiz. İthalatı kesecek alanlara odaklanacağız; gübreyi, enerjiyi, ilaç sanayisini kendi içimizde üreteceğiz. Bankalardaki tasarrufları spekülasyona değil, doğrudan sanayileşmeye ve üretime yönelteceğiz.
Ayrıca yurt dışına kaçırılan, İsviçre veya kıyı bankalarında (offshore) depo edilen yüz milyarlarca dolarlık tasarrufu Türkiye’ye getireceğiz. Bunu nasıl yapacağımızı iyi biliyoruz. Türkiye’deki tasarrufların gidip dışarıda yığılmasına izin veremeyiz. Bu para Türkiye’ye girdiği anda uçuşa geçeriz. Biz özel sektörü reddetmiyoruz; karma ekonomi diyoruz. Ancak kamu lokomotif olacak, özel sektörle iş birliği yapacak ve milletin ekonomisinin ihtiyaçları esas alınacaktır. Özel sektörün kazancı da milletin ekonomik gelişmesiyle uyumlu olacaktır.
Kısacası, nasihatçı yaklaşımları bırakıp kamu önderliğinde ekonomik kalkınmayı şart koşuyoruz. Devlet elindeki imkânları özel sektöre dağıtmak yerine, doğrudan fabrikalar kurarak, kamu iktisadi teşebbüslerini işleterek üretimi ve istihdamı artırmalıdır. Kamu geliri yükseldikçe, kamunun hizmet ve teşvik olanakları da büyüyecektir. O gelirle aynı zamanda çiftçiyi, tarımı ve üretimi desteklemek; küçük, orta ve büyük sanayiciyi teşvik etmek; sağlık ve eğitim hizmetlerini geliştirmek gerekiyor. Üretim Devrimi Kurultayları da tam bu konuyla bağlantılı. Parti yöneticileriniz ve il başkanlarınız köy köy, ilçe ilçe gezerek bu programı anlatıyorlar.
Arkadaşlarımızdan rica ediyorum, hemen o kurultay görüntülerini ekrana getirsinler. Bu arada önümüzdeki günlerde gerçekleşecek yeni kurultayları da izleyicilerimize aktarayım: 19 Aralık’ta Bursa’da Sayın Hakan Topkurulu’nun katılacağı Üretim Devrimi Kurultayı var. 24 Aralık’ta Samsun Özören Köyü, 25 Aralık’ta Muğla Köyceğiz Toparlar Köyü (Sayın Yıldırım Gencer katılıyor) ve yine 25 Aralık’ta Düzce Gölyaka Köyü (Genel Başkan Yardımcınız Sayın Utku Reyhan’ın katılımıyla) kurultaylar düzenlenecek. Ayrıca 25 Aralık’ta Türkiye Gençlik Birliği’nin büyük bir etkinliği var; “Çalışan Gençlik, Üreten Türkiye” kurultayına binlerce genç katılacak. Önünüzde yoğun bir takvim görünüyor.
Ben de en son Balıkesir’de sanayicilerimizle buluştum. Ardından Havran’da, Ethem Dülgeroğlu ve Kübra Dülgeroğlu ile Havran ilçe başkanımızın ve Kadın Hareketi liderlerinin önderliğinde gerçek bir çiftçi kurultayı gerçekleştirdik. Daha sonra Antalya Döşemealtı’nda Bademağacı Köyü’ne indik; 300’ün üzerinde çiftçimizin katıldığı, çevre köylerden muhtarların ve emekçilerin iştirak ettiği verimli bir toplantı oldu. Antalya’da ayrıca bir Üretim Devrimi konferansı verdim. Ardından geçtiğimiz Konya’da, kooperatif başkanı Ali Bey’in de katılımıyla oldukça başarılı bir kurultay gerçekleştirdik. Konya’dan sonra ise Yozgat Boğazlıyan’da bir üretim devrimi kurultayı yaptık.
Buralarda çok önemli gelişmelere tanık oluyoruz. Vatan Partisi, Türkiye tarihinde ilk defa emekçi ve üretici karakterli bir parti haline geldi. 1960’ların İşçi Partisi’nde bilim kurulu üyesiydim; o dönemlerde de “işçi” veya “köylü” ismiyle partiler vardı ama bünyelerine baktığınızda daha çok aydınlar, gençler, esnaf ve çiftçiler katılıyordu. Şimdi ise Vatan Partisi, gerçek bir üretici ve emekçi partisine dönüştü. Bu tarihsel bir olaydır. İkincisi, partiye yönelik müthiş bir özgüven yükselişi var. Biz bu kurultaylarda sadece kalabalık toplamakla kalmıyor; programı emekçi önderlerine yayma ve Türkiye’ye benimsetme çizgisi izliyoruz. Kurultaylarımız hem bizim için bir eğitim alanı oluyor; çiftçimizden, işçimizden, zanaatkârımızdan öğreniyoruz hem de halka doğru bir programı aktarıp onların değerlendirmeleriyle bu programı olgunlaştırıyoruz.
Adıyaman Gölbaşı’ndan tutun, Malazgirt ve Ağrı’ya kadar partimiz son dönemde çok başarılı. Bu hafta sonunda Ağrı ve Muş Varto’da açılış etkinlikleri olacak. Ayrıca 26 Aralık’ta Diyarbakır Çınar’da kurultayımız var. Çığ gibi büyüyen yüzlerce kurultay hedefledik ve bu hedefe ulaşıyoruz. Yalnızca tarım değil, sanayici kurultayları da düzenliyoruz; İstanbul Bahçelievler ve Ankara’daki kurultaylar bu bakımdan çok başarılıydı.
Sayın Perinçek, konuşmanızda Üretim Devrimi Kurultayları ile Türk milletinin devrimcileştiğine dair bir tespitiniz olduğunu belirtmiştiniz. Her partiden (AK Parti, MHP, CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi) katılımcıların olduğunu söylediniz. Bu gözleminiz neye dayanıyor? İnsanların devrimcileştiği sonucunu nasıl çıkardınız?
Bakın, mevcut mülkiyet sistemiyle Türkiye’nin sorunlarını çözemezsiniz. Her şeyin başı bu. Basit bir örnek vereyim: Bankalar ilk dokuz ayda 58 milyar Türk lirası kâr etti. Yıl sonunda bu rakam 80 milyara ulaşıyor. Biz diyoruz ki: “Bankalar 80 milyar kâr edeceğine 8 milyar etsin, kalan 72 milyarla tarım üretimini güvence altına alalım.” Polatlı’daki, Manisa’daki çiftçi toprağa tohum atsın, mazotunu alabilsin, gübresini dökebilsin. Bu 72 milyarla hem tarımı hem de küçük ve orta sanayiyi destekleyelim.
Sloganımız şu: “Çiftçi batacağına banka batsın.” Aslında bankanın batmasını istemiyoruz ama çiftçi batarsa hepimiz aç kalırız. İşte mülkiyet sistemine dokunan bu tür köklü çözümleri dile getirdiğimizde insanlar havaya fırlayıp alkışlıyorlar. “Devrimcileşiyor” derken bunu kastediyorum; toplumda devrimci talepler, köklü çözümler hızla yükseliyor. Bu heyecanı Boğazlıyan’da da, Döşemealtı’nda da, Havran’da da görüyorsunuz. Bıçak kemiğe dayandıkça halk çözüm arıyor ve çözümün köklü müdahalelerde olduğunu görüyor.
İlker arkadaşımızın belirttiği ikinci nokta da önemli; Vatan Partisi’ne her partiden katılım var. Türbanlı hanımlar da, CHP’liler de, MHP’liler de rozet takıyor. Adana Yüreğir’de portakal bahçelerindeki kirliliğe karşı verdiğimiz mücadele gibi somut sonuçlar da alıyoruz. Bakanlığı harekete geçirdik, fabrikaya ceza kestirdik ve üretici şu an bayram ediyor.
Tam bu noktada, Güneydoğu’daki DEDAŞ gerçeğini sormak istiyorum. Diyarbakır temsilcimiz Ekrem Demir ile DEDAŞ yöneticileriyle görüştük. Onlar “Biz bir şirketiz, mevzuata göre çalışıyoruz, kaçak kullanımı azaltmak ve temiz enerji üretmek istiyoruz” dediler. Bu yanıt sizce yeterli mi?
Bu çok güzel bir örnek. DEDAŞ kâr etmek amacıyla faaliyette bulunan özel bir şirket. Çiftçinin mazot alıp alamayacağı, tarlasını ekip ekemeyeceği umurunda mı? Mevzuatı kullanarak tepesine biner, haczi getirir, ciğerini söker alır. Biz de diyoruz ki: “DEDAŞ’ı kamulaştıracağız.” Elektrik bir kamu hizmetidir; kâr hırsına teslim edilemez. Bizim programımıza göre elektriğin üretimi de dağıtımı da kamu eliyle yapılmalıdır. Kamu yönetimi, “Çiftçi bu tarlayı sürmeli, üretime devam etmeli” diyerek fiyatları ucuzlatır ve üretimi destekler. Özelleştirme ise halkı perişan eder. Bu sadece Güneydoğu’nun değil, tüm Türkiye’nin sorunudur. Türkiye’nin hiçbir yerinde farklı hukuk uygulayamazsınız.
Peki, bankaların kârına el koymanın hukuki zemini nedir?
Hukuku, vergi hukukudur. Geçmişte uygulanan Varlık Vergisi gibi, hedef odaklı yeni bir vergi kanunu çıkartarak bu kârı üretime aktarabiliriz. Bankaların elde ettiği kazançlar, özel bir vergi kanunu ile kamu geliri haline getirilebilir. Bu oldukça kolaydır; örneğin, 80 milyar Türk liralık bir kazanç, bütün bankalara eşit uygulanan bir vergi düzenlemesiyle kamuya aktarılabilir. Bu miktar, devletin tasarruf politikalarıyla çiftçimizin ve küçük-orta ölçekli sanayicimizin üretim ihtiyaçlarını karşılamak üzere seferber edilebilir. Burada amaç, tüketimi değil üretimi canlandırmak ve ithalat-ihracat dengesini kurmaktır. Bunu yapmak, ekonomik bir planlama ve vergi reformuyla mümkündür.
Kamulaştırma meselesine gelince; özelleştirme nasıl bir hukuk ve kanun çerçevesinde yapıldıysa, kamulaştırma da aynı şekilde kanunla yapılır. İhtiyaç duyulursa Kamulaştırma İdaresi Başkanlığı kurulabilir ya da mevcut kurumlar bu süreci yönetebilir. Örneğin, enerji dağıtımının kamuya devri için bir kanun çıkarılır; enerji üretimi ve dağıtımı tamamen devlet eliyle yürütülür. Bu süreçte mevcut şirketlere, belirlenen prensipler dahilinde tazminatları ödenir. Atatürk döneminde, 1937 yılında yapılan anayasa değişikliği ile toprak reformunu ve büyük toprak ağalarının mülklerine el konulmasını kolaylaştıracak hukuki adımlar atılmıştı. Vatan Partisi de benzer şekilde, Türkiye’yi ağır koşullardan kurtaracak devrimci çözümleri hayata geçirmek için milletten yetki istiyor. Türkiye, içine girdiği bu süreçte devrimci çözümlerden kaçamaz; Vatan Partisi’nin programı bu sorunları yakalayacak güçtedir.
Ekonomi başlığını kapatırken, Deva Partisi Genel Başkanı Sayın Ali Babacan’ın *Teori* dergisini hedef alan eleştirilerine değinmek gerekir. *Teori* dergisinin bu sayısında, Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 10 Kasım’da yaptığı konuşmaya yer verdik. Bu konuşma, Türkiye’nin geleceğine dair bir yol haritası niteliğindedir. Bazı çevreler Atatürk’ü tarihe gömülmüş, mezarda yatan bir figür olarak görürken; Cumhurbaşkanımız, Atatürk’ün pratiğini ve yaptıklarını önümüzdeki yol haritası olarak tanımlamıştır. Bu, devrimci bir deklarasyondur.
*Teori* dergisi, Türkiye’yi yöneten bir devlet başkanının bu tarihi önemdeki konuşmasını kapağına taşıyarak bir sorumluluk üstlenmiştir. 1945’ten 2015’e kadar süren 70 yıllık kireçlenme ve atalet döneminden sonra, Atatürk’ün devrimci mirasının tekrar gündeme gelmesi, Atlantik sistemi yanlısı çevreleri ve Sayın Babacan’ı rahatsız etmiştir. Babacan, Erdoğan’ın bu tutumunu eleştirirken, Vatan Partisi’nin rotayı çizdiğini iddia ederek AK Parti üzerinde bir huzursuzluk yaratmaya çalışmaktadır. Oysa biz “rotayı biz çiziyoruz” demiyoruz; sadece Silivri duvarlarının yıkılmasına önderlik ederek yeni bir dönemin kapısını açtık ve Türkiye’nin bilimsel gerçeklere dayalı çözüm programımızı ortaya koyuyoruz. Hükümet ise bu zorunlulukları görüp o yönde adımlar atmaktadır.
Yurt Dışındaki CHP temsilcisinin çalışmaları ise oldukça düşündürücüdür. ABD temsilcisinin, Michael Rubin gibi isimlerle ilişkisi ve 15 Temmuz sürecindeki tavrı, Dışişleri Bakanı Sayın Mevlüt Çavuşoğlu tarafından da dile getirilmiştir. Bu kişinin Biden yönetimine yakın çevrelerle ve FETÖ unsurlarıyla kurduğu ilişkiler, Türkiye’nin dış politika ve güvenlik çıkarlarıyla taban tabana zıttır. Bakan Çavuşoğlu’nun bu ilişki ağını gündeme taşıması, Cumhuriyet Halk Partisi’nin içinde bulunduğu “Biden tayfası” mevzisindeki konumunun bir göstergesidir. Amerika Devleti’nin politikaları bellidir. Zaten Orient Corporation gibi kuruluşların raporlarıyla 260 sayfa halinde bu politikalar belirlenmiştir. O raporlarda Cumhuriyet Halk Partisi’nin, İYİ Parti’nin ve Meral Akşener’in partisinin adları da anılıyor. CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi ve bir takım muhafazakâr kesimlerle Tayyip Erdoğan yönetimini devireceklerine dair 260 sayfalık raporda herkese görev verilmiş. Bunları görünce bir de otel lobilerinde veya otoparklarda yapılan gizli görüşmeler, para trafiği gibi hadiseler de ortaya çıkıyor. Aslında bunlara lüzum yok çünkü herkes görevini raporlardan ve Amerikan devletinin, Biden’ın seçim açıklamalarından zaten biliyor. Üstelik bu görevler yüz yüze temaslarla da muhataplarına bildiriliyor. Mesela en son Meral Akşener ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun peş peşe Amerikan Büyükelçisi ile görüşüp onlardan yol haritalarını almaları gibi. Nitekim arkasından hemen Uygur konularında birdenbire piyasaya fırladılar.
Herkes kendi politikası doğrultusunda bu tür ilişkilere giriyor. Atatürk’ün de, Vatan Partisi’nin de çeşitli devletlerin temsilcileriyle, büyükelçileriyle görüşmeleri oluyor; partiler arası temaslarımız oluyor. Ancak biz bunu kamuoyu önünde, Türkiye istihbarat servislerinin takip edebileceği mecralarda, Zoom toplantılarında veya telefon görüşmelerinde apaçık yapıyoruz. Oralarda vatanımızın bütünlüğü ve ekonomimizin gelişmesi için yabancı devletlerle görüşüyoruz. Bir de talimat alan, Atlantik Sistemi’nin projelerinde görevleri belirlenmiş unsurlar var. Yarınki Aydınlık gazetesinde bu konu çok somut delillerle anlatılıyor; Amerika temsilcisi ile CHP arasındaki ilişkiler hangi araçlarla ve hangi ortamlarda yürütülüyor, hepsi tespit edilmiş durumda. Zaten bunların birçoğu kamuya açık mecralarda da yayımlandı.
Geçtiğimiz hafta sonu HDP İstanbul İl Kongresi yapıldı. Kongrede hem “Kürdistan’a özgürlük” sloganları atıldı hem de Öcalan lehine marşlar söylendi. Üstelik kongre sonrası PKK kamplarında eğitim almış Ferhat Encü il başkanı oldu. Bir de İçişleri Bakanımız Süleyman Soylu, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile ilgili bazı rakamlar paylaştı; İBB ve iştiraklerinde PKK, DHKP-C ve FETÖ iltisaklı birçok kişinin istihdam edildiği bilgisi verildi. Buna ilişkin hâlâ doyurucu veya ikna edici bir yanıt yok.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı, “İltisaklıysa gelin yakalarına yapışın, hapse atın” diyerek işin içinden çıkamaz. “İltisaklı” sözcüğü daha çok istihbarat kapsamında değerlendirilecek bir terimdir. Suç sabit olduğunda mahkeme süreci başlar, ancak istihbarat örgütleri suça dönüşmeden önceki bağlantıları da saptamıştır. Eğer bir kurumda PKK bağlantısı olduğu bildirilirse, yapılması gereken “gelin yakasına yapışın” demek değil, o bağlantıların ne olduğunu araştırıp üzerine gitmektir. CHP’nin HDP ve PKK ile olan ilişkisi artık herkesin malumudur; tüm siyasi hedefler bu birliktelik üzerine inşa ediliyor. Kılıçdaroğlu’nun sürekli bahsettiği “dostlarımız” vurgusu, üstü örtülen bir iş birliğinin ifadesidir. HDP eşittir PKK; bunu Türkiye nüfusunun %90’ı görüyor. CHP ise PKK ile iş birliği yapmakta kararlı ve bütün hesaplarını bunun üzerine kurmuş durumda. Bu, Türkiye düşmanı ve çok tehlikeli bir yoldur; İYİ Parti ve CHP yöneticileri Amerika’nın piyonu durumuna düşmüştür.
HDP kongreleri, PKK’nın kongreleri gibidir; PKK liderleri savunulur, marşlar söylenir. Engin Altay’ın, “HDP içerisinde terörist olabilir ama HDP’ye suçlama yapılamaz” şeklindeki savunması geçersizdir. Siyasi Partiler Kanunu’na göre, bir parti terör örgütleriyle ittifak halindeyse ve faaliyetin odağı haline gelmişse kapatılır. Bu madde benim önerimle kanuna girmiştir. HDP, PKK’nın bir aleti olduğunu defalarca ispat etmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin ise süreci ağırdan alması ve takvim açıklamaması, hukuku uygulamak yerine başka niyetler taşıdığını gösteriyor. Anayasa Mahkemesi Başkanı, işgal ettiği makamın sorumluluğunu ve ciddiyetini maalesef temsil etmiyor. Türk hukukunun temelinde Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı ve vatan bütünlüğü vardır; bu ilkelerin karşısında duran bir mahkeme anlayışı olamaz. Bu başkan bir an evvel görevinden ayrılmalıdır, kendisini istifaya davet ediyorum.
Türkiye büyük devrimci çözümlere gidiyor. Zorluklar yığılmış olsa da bunlar bizi büyük çözüme taşıyor. Türk milleti; dayanıklılığı, mücadele geleneği ve Vatan Partisi gibi yedi ateşten geçmiş öncü partisiyle bu zorlukları aşacaktır. Bir üretim devrimiyle Türkiye ayağa kalkacaktır.
Son olarak, bu haftanın kitabı olarak Kaşgarlı Mahmut’un *Divânu Lugâti’t-Türk* eserini öneriyoruz. Ahmet Bican Ercilasun ve Ziyat Akkoyunlu’nun ya da Fuat Bozkurt’un çevirileri oldukça güvenilir ve kalitelidir. Her Türk’ün evinde, kitaplığında bulunması gereken, 1074 yılında yazılmış bu muazzam ansiklopedik eseri çocuklarımıza mutlaka okutmalıyız. Çin Halk Cumhuriyeti’ne de Kaşgar’da bir “Kaşgarlı Mahmut Sempozyumu” düzenlenmesini öneriyoruz. Meral Akşener’i de oraya davet ederiz; orada “inşallah”, “maşallah” gibi sözcüklerin yasak olmadığını, Türk kültürünün yaşadığını görürler. Evet, izleyicilerimiz için gelsin.

