Çıkış Yolu • 21.02.2018

Çıkış Yolu • 21.02.2018

Bu geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Halkın %50-52’ye bölündüğü bir durum tasviri. Türk milletinin mahşere açtığı… Ben yere atarım, onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bırak! Gölgedeki bu yangın, Irak’taki bir… Hayır da birleş, birleşmek üzere. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

Bu haftaki Çıkış Yolu programını Ankara’dan yapıyoruz. Konuklarımız; Sayın Doğu Perinçek, efendim hoş geldiniz. Sayın Gökhan Çepoğlu, hoş geldiniz.

— Hoş bulduk efendim.

Sayın Sencer İmer, hoş geldiniz.

— Hoş bulduk efendim, iyi yayınlar.

Efendim, Türkiye çok hızlı bir süreçten geçiyor. O kadar hızlı gelişiyor ki bizler yetişmekte zorluk çekiyoruz. Bugün de neredeyse bir koşturmaca şeklinde bir seyir vardı. İsterseniz Sayın Perinçek’in bugün yaptığı açıklamadan başlayalım. Afrin’de yaşanan gelişmelerle ilgili bir açıklama yaptınız. Bu açıklamayı birkaç cümleyle özetlersek; PKK’nın teslim olacağını söylüyorsunuz. Türkiye’nin, PKK’ya karşı Afrin operasyonunda kararlı bir duruş sürdürmesi gerektiğini ifade ediyorsunuz. Suriye yönetimine de kuşkuyla bakmanın yanlış olduğunu belirtiyorsunuz. Konuyu bir açar mısınız?

Diyelim, ümit verici ve yüreklere biraz ferahlık veren bir Bakanlar Kurulu açıklaması oldu. Bakanlar Kurulu toplantısından sonra Hükümet Sözcüsü Bekir Bozdağ dedi ki: “PKK, PYD ve Suriye, Türkiye’nin ortak düşmanıdır.” Bu çok önemli. Yani olay neydi bugüne kadar? Suriye ile Türkiye anlaşsın, buluşsun, görüşsün falan. Şimdi “ortak düşmanımızdır” tespiti yapıldığı zaman; bu, Türkiye hükümeti tarafından artık bu görüşme ve anlaşmanın ötesinde, ortak bir eyleme kapı açan bir açıklamadır. Çünkü “ortak düşman” diyorsunuz, artık bunun ötesi yok. Ve tabii, ortak düşman PKK-PYD’nin arkasındaki kuvveti de hem Suriye biliyor hem Türkiye biliyor; burada açıkça söyleyebiliriz: Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail. O bakımdan bu açıklama yüreklere ferahlık verdi.

Fakat biraz evvel Sayın Gökhan Çepoğlu, “bir kırılma noktasındayız” dedi. Burada sohbet ederken çok doğru; hakikaten çok nazik, birçok tertibin, provokasyonun ve kışkırtmanın olabileceği bir sürece girdik. Çünkü bugün Suriye Ordusu’nun denetimindeki birtakım milis kuvvetleri —doğrudan doğruya Suriye Ordusu’nun resmi kuvvetleri değil, milis kuvvetleri— Afrin’e girdiler. Bunun videoları yayınlandı. Tabii bu, Türkiye ile Suriye arasında hiç istenmeyen olumsuz gelişmelere yol açabilir korkusuyla, bütün Batı Asya ülkelerinde (yani Amerika’ya karşı bağımsızlığını, bütünlüğünü korumak isteyen ülkelerde) kaygılara yol açtı. Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov da bir açıklama yaptı; dedi ki: “Türkiye ile Suriye kendi aralarında bir diyalog kurmalı ve bu süreci çok iyi yürütmeliler, anlaşmalılar; özellikle Afrin konusunu.”

Bizim Türkiye’de de artık bunları açık konuşmak zorundayız; iki tane tavır var. Birisi bugün Sayın Bekir Bozdağ’ın hükümet adına yaptığı açıklama: “Suriye ve Türkiye’nin ortak düşmanı PKK-PYD’dir.” diyor. Bu, Suriye ile bir beraberlik ihtiyacını vurguluyor. Zaten Sayın Dışişleri Bakanı da “Problem yok, oraya Suriye girip PKK-PYD’yi temizliyorsa bu bizim isteğimize uyar” şeklinde bir açıklaması olmuştu, o da çok güzel. Fakat Cumhurbaşkanlığı çevresinden —doğrudan doğruya Sayın Cumhurbaşkanı’ndan değil ama— iki gündür bizi kaygılara sürükleyen açıklamalar oluyor. “Oraya Suriye falan girerse, rejim girerse…” diyorlar. O da çok çirkin bir ifade. Yani orada bir devlet var, Suriye devleti var ve o devleti devlet olarak görmeden bu ilişkiler yürümez. “Suriye rejimi oralara girerse boyunun ölçüsünü alır” gibisinden Sayın İbrahim Kalın açıklamalarda bulundu. Bunlar tabii çok kaygı verici.

Tabii bu arada, konuşma zemini oluşturması bakımından şuna da değinmek durumundayız: Tillerson ile yapılan görüşmenin mahrem, gizli olması çok kaygı verici. Bunun hükümetin de haberi olmadığına dair bilgiler var ve bundan endişe duyuyorum. Zaten hükümetin haberi olsa başka türlü olurdu. Yani orada hükümetten gizli bir görüşme yapıldı. Bu da anayasaya aykırı. Çünkü şu anda Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ile ilgili hükümler yürürlükte değil, ilk seçimde yürürlüğe girecek. Yani şu anda Cumhurbaşkanı yürütmenin başıdır, devlet başkanıdır ama hükümet başkanı başbakan konumundadır. Onun için böyle; bir tane hükümet var, toplanıyor, “Suriye ile ortak düşmanımızdır, PKK-PYD’dir” diyor, ama öte yandan bununla bağdaşmayan açıklamalar Cumhurbaşkanı çevresinden çıkıyor. Böyle bir iki başlılık durumu da gözüküyor. Bunlar da son derece kaygı verici. Hükümetin artık kendi yetkilerine sahip olması lazım.

Suriye ile Türkiye’nin ortak düşmanıdır, PKK-PYD şeklindeki açıklamanın gereğinin yapılması gerekiyor. Kesinlikle orada bir Amerika kışkırtması olacaktır. Türkiye ile Suriye’nin herhangi bir şekilde sürtüşmesi, karşı karşıya gelmesi çok tehlikeli sonuçlar doğurur ve Mehmetçiğimizin kanıyla ödenir o yanlış siyasetler. O bakımdan Sayın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Türkiye’yi yönetiyorsa yönetmelidir; bu şekilde yandan Türkiye’nin yönetimine girerek bu tür müdahalelere kesinlikle artık son vermelidir ve Suriye ile Türkiye’nin beraber hareket etmesinin önüne çıkan, bunu engelleyen tavırlardan, inatlardan kesinlikle vazgeçmelidir. Türkiye’nin geleceğiyle kimsenin oynama hakkı yoktur. Artık biz maalesef sürecin nazikliği nedeniyle bu fikirlerimizi çatır çatır koymak noktasına geldik.

Sayın Çepoğlu, Sayın Perinçek durumun hassasiyetini ve provokasyon uyarısını vurguladı. Bir cümleyi… Çok özür dilerim Çepoğlu, şöyle; ben burada bir kere Türkiye’nin Afrin harekatını kararlı olarak sürdürmesinden yanayım. Yani hani Suriye ile anlaşma uğruna Afrin harekatında tereddütler, ertelemeler çok yanlış olur. Çünkü Suriye ile PKK arasında PKK’nın Suriye’ye teslim olmasını sağlayan Türk ordusudur. Yani Türk ordusu gidip orayı bastırmasaydı, silahla oraya girmeseydi hiçbir şekilde PKK’nın Suriye’ye teslim olma ihtimali yoktu. O bakımdan bütün bu sürecin önünü açan, süreci belirleyen hareket Türkiye’nin Afrin harekatıdır. Ve Türk ordusu burada çok doğru yapıyor, iyi yapıyor. Suriye’den de bu konuda olumlu değerlendirmeler geleceğini; bugün Suriye ile birtakım telefon görüşmeleri yaptım, Beşar Esad’ın da bu görüşte olduğunu öğrendim. O da çok önemli. Onun için benim bu açıklamalarım şöyle yorumlanmamalı: “Hani Türk ordusu beklesin, Suriye’nin oraya girmesi durumunda harekatı erteleyelim, durduralım.” gibi bir fikir. Çok yanlış. Kararlılıkla harekatı sürdürelim. Biz PKK’nın tepesine Türk ordusu olarak binelim. Suriye de onları teslim alabiliyorsa alsın. Her ikisi de bunu yapsın ama birbirleriyle karşı karşıya gelmeden. Eşgüdüm içerisinde; Türkiye Afrin harekatını sürdürsün, Suriye de elinden geliyorsa PKK’yı silah bırakmaya zorlayabiliyor ve teslim alabiliyorsa alsın.

— Evet, çok üzüldüm… Bu eksik oluyor, aslında o konudaki görüşlerinizi isteyecektim. Yani hassas bir dönemden geçiyoruz, provokasyon uyarıları sık sık yapılıyor. Siz son gelinen durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şimdi tabii ne yazık ki iktidar, 2011 yılından beri çok yanlış politikalar izledi. Yani bunu koymak lazım; Türkiye’nin, iktidarın izlediği yanlış dış politikanın Türkiye’ye maliyetini görmesi lazım. Biliyorsunuz 2010 yılının sonuna doğru Suriye ile sınırlar kaldırıldı, serbest geçiş hakkı getirildi. O zaman benim aklıma ilk gelen endişe şu oldu: “Ya sınırları, vizeleri kaldırdık, PKK’lılar geçerler mi?” diye endişe ediyordum. Halbuki durum farklıymış; oraya muhalifleri geçirmek için, yani bütün muhalifleri Suriye’ye sokmak için başka bir anlaşma varmış.

Ondan sonra ne oldu? Türkiye eğer Suriye ile ilişkilerini geliştirebilseydi, ekonomik olarak Suriye ile birlikte hareket etseydi, Orta Doğu pazarlarını birlikte ele geçireceklerdi. Türkiye’nin gücü inanılmaz bir şekilde artacaktı. Eğer ekonomik iş birliği olsaydı, bu siyasi iş birliğiyle doğru da gidecekti. Türkiye’nin eline inanılmaz bir fırsat geçmişti. Dikkat edin; Rusya o dönemde bölgede değildi, evet üssü vardı ama Rusya taahhüt içerisinde değildi. Oradaki en güçlü olabilecek oyuncu Türkiye’ydi. Bunu bir defa ortaya koymak lazım. Belki 500 bin Türk işçisi orada çalışıyor olacaktı, Suriye’yi imar ediyor olacaktık. Suriye’ye her bakımdan etkili olacaktık; ekonomik ve siyasi olarak. Bu etkimiz bütün Orta Doğu’ya yönelecekti ve Amerika orada adım atamaz hale gelecekti. Ne oldu şimdi? Çok büyük hatalar sonunda ne yazık ki hükümet bu muhalifleri destekleme yoluna girdi ve yapılan en büyük yanlış, bir mezhepçilik ortaya çıktı.

İkincisi, anladığım kadarıyla dış güçler, özellikle başta Amerika olmak üzere, şöyle bir sinyal verdiler: “Bak İran, Hizbullah ile Orta Doğu’da, Lübnan’da etkili oluyor. Siz de böyle Sünni bir muhalif örgüt kurdurursanız, biz de size destek oluruz, siz de etkinizi artırırsınız.” Hükümetin yaptığı en büyük yanlış buydu. Çünkü hükümetin şunu bilmesi gerekirdi: Bölge komşu ülkelerinin bütünlüğü bizim bütünlüğümüz demek. İran’a yapılacak saldırı, Türkiye’ye yapılacak saldırıdır; Irak’a yapılan saldırı, Türkiye’ye yapılan saldırıdır; Suriye’ye yapılan saldırı, Türkiye’ye yapılan saldırıdır. Ne yazık ki bu bilinçle hareket edilmedi. Ne zamana kadar? Harekatın başlamasına kadar.

2015 yılı 24 Temmuz’unda ilk hareket yapıldı. Neden? Girilmiş olan tuzağın birdenbire anlaşılmaya başlamasıyla. Bunun oy da getirmediği ortaya çıktı. 7 Haziran 2015 tarihi çok önemli. Sayın Erdoğan’ın beklentisi “işte bu açılım süreçleri oy getiriyor” şeklindeydi ve Amerika ile Avrupa’nın hamiliğinde gidiyorduk. Fakat birdenbire Türk halkı 7 Haziran 2015 seçimlerinde “Arkadaş, dur!” dedi, “Senin yaptığın çok yanlış.” Ondan sonra itiraflar gelmeye başladı. Sayın Cumhurbaşkanı’nın 2015 Ağustos’unda dediği olay var: “Biz açılım sürecinde güvenlik güçlerimizin, silahlı kuvvetlerimizin operasyon yapmamaları için önledik; onlar da hendek açtılar.” dedi. Bunlar çok ciddi itiraflar. Şimdi ondan sonra ne olmaya başladı? 2016 yılı içerisinde de şey çok açık ortaya çıktı: DEAŞ bir yeri işgal ediyor, pat birdenbire YPG-PYD güçleri alıyorlar. Batıda PYD-YPG için inanılmaz bir propaganda mekanizması çalışmaya başladı: “Ya bunlar bizi DEAŞ’tan kurtarıyorlar, bunlar DEAŞ’a karşı savaşan güçler.” Ama bu arada ne oldu? PYD dediğimiz güçler, yani PKK’nın Suriye kolu, birdenbire Suriye’nin yüzde 30’una sahip olmaya başladı.

Amerika, Irak’ta yapamadığını Suriye’de yaptı. Bakın, 16 Ekim 2017 tarihi çok önemlidir; Irak güçleri peşmergeyi teslim aldılar, Kerkük’e girdiler. Bunlar referandumdan sonra Barzani’nin sesi çıkıyor mu şimdi? Hangi sayede oldu bu? Türkiye-Irak arasındaki iş birliği. Türkiye’nin güneyinde bir ortak kalkan yaptılar, bu bile yetti. Biz onu unutmayacağız; 4 Temmuz 2003’te geçirilen o çuval var ya, işte o çuvalı Amerikan emperyalizminin başına geçirecek süreç budur. Şu anda kaybeden ülke Amerika Birleşik Devletleri’dir.

Ama Türkiye’yi yönetenlerin şunu artık kafalarına sokmaları lazım: Askerimiz çok başarılı, inanılmaz bir şekilde gidiyor. Neye rağmen gidiyor? Ergenekon, Balyoz, kumpas, casusluk davalarına rağmen gidiyor. Düşünün, 2000 yıllık tarihe sahip bir kuvvetin tarihinde hiçbir savaşta üçte bir generali hapsedilmedi. Kurşun atılmadan hapsedildiler bunlar. İkincisi, 16 Temmuz’u yaşadık; bu ülke nasıl hainler tarafından ele geçirildiğini gördü. Üçüncüsü, hükümet dedi ki, siyasi iktidar, “Arkadaş, ben silahlı kuvvetlerin yapısını tamamen bozayım, kendime göre bir şey yetiştireyim.” O yapılan düzenlemelerin hepsi; askeri liselerin kaldırılması, harp okullarının kapatılması, GATA’nın ayrılması, komuta birliğinin bozulması… Bunların hepsi zannediyorlar ki “biz kontrol ederiz.” Hayır, bakın bunlar yanıldıklarını da görecekler. Tarih her zaman öyle göstermiştir.

Kenan Evren’i atayan, bütün gelenekler dışında atayan Süleyman Demirel’dir. Kenan Evren İzmir’de emekli olacağım diye ev aramaya gittiğinde, Genelkurmay Başkanı olması rüyasında bile geçmiyordu ve darbeyi o yaptı. Benim demek istediğim, bunlara hiç gerek yok. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bu bölgedeki gücünü siz çok iyi vurguladınız. PKK keyfinden mi silah bırakıyor? Hayır, Türk Silahlı Kuvvetleri üstüne gidiyor, kahramanca ve çok akıllı bir şekilde savaşıyor. Çok önemli bir nokta da kendi teknolojilerimizin yavaş yavaş hayata geçmeye başlamasıdır.

Şimdi geldiğimiz noktada bakın, silahlı kuvvetler görevini yapıyor ama silahlı kuvvetler siyasi bir hedef olmadan nihai başarıya ulaşamaz. Siyasi hedef nedir bizim? Terör örgütlerini yok etmektir. O zaman terör örgütlerini yok etmek için biz Suriye Merkezi Hükümeti ile iş birliği yapmak durumundayız. Bunu yapmadığımız müddetçe, biraz önce dediğiniz gibi, her türlü provokasyona açık oluruz. Türkiye öyle bir ortama geldi ki… Tillerson görüşmelerine, oradaki gizli konuşmalara daha sonra değiniriz ama buradaki nokta şu: Amerika Birleşik Devletleri sıkıştı. “Afrin’i tamam, dedi; zaten benim Afrin’le ilgim yok, Afrin nereden çıktı?” dedi. Menbiç’le de ilgili bir şey olabilir, gene Suriye güçlerine teslim edebilirler. Ama başka bir şey diyor Amerika Birleşik Devletleri: “Fırat’ın doğusuna giremezsin.” diyor. Oradaki büyük şey herhalde Fırat’ın doğusuyla Irak’ın kuzeyini birleştirmek. Esas amaç bu, herkes bunu görsün. Yani bu Tillerson ziyaretine geliriz ama benim değinmek istediğim nokta şudur: Sizlerin de altını çizdiğiniz gibi, Türkiye’nin mutlaka Suriye merkezi hükümetiyle etkin bir ilişki kurması gerekir. Beşar Esad beni ilgilendirmiyor. Esad 2011’den önce diktatör müydü? Ama o zaman “kardeşim Esad”dı. Öyle değil mi? 2011 tarihinde ne oldu ki kardeşim Esad birdenbire düşmanım Esad haline geldi? Kendi açımızdan baktığımız zaman, bir millet olarak Esad, sempatimizi kazanması gereken bir konumda çünkü vatan savaşı veriyor, ülkesinin bütünlüğü için savaşıyor. Bunu en iyi anlayabilecek millet Türk milletidir; biz de işgale uğramış, parçalanmaya çalışılmış bir ülkeden Kurtuluş Savaşı ile çıktık.

Esad ülkesinin yaşam savaşını veriyor. Esad terörist olamaz, nasıl terörist olur ya? O zaman başkalarının da benim cumhurbaşkanıma terörist deme hakkı mı var? Meşru bulalım veya bulmayalım; 2014 Ağustos’unda Türkiye’de seçimler yapıldı ve Sayın Erdoğan seçildi. O zaman biz bunu kabul etmek zorundayız, öyle değil mi? Bir takım kuşkularımız olabilir ama kimsenin cumhurbaşkanımıza “terörist” deme hakkı yoktur. Sayın Erdoğan, ülkede refahın arttığı bir ortamda %74 katılımla %58 oy aldı. 2014 Mayıs’ında Suriye’de de seçim oldu. Hangi Suriye’de? Savaşın ortasında, %77 katılım oranı vardı ve Esad %88 ile seçildi. “Esad kim?” diyeceksiniz; aslında %12’lik bir azınlıktan geliyor. Demek ki Suriye halkı, ülkesinin kurtuluşu anlamında Esad’a bir umut bağlıyor. Bizim de Suriye’de, özellikle savaş ortamında yapılan seçimlere, başkalarının bizim seçimlerimize saygı duymasını beklediğimiz gibi saygı duymamız lazım. Esad, ülkesini emperyalizme karşı savunan bir liderdir; bu yüzden neden tereddüt gösterdiğimizi hiçbir şekilde anlamıyorum ve bugüne kadar da bir izahını duymadım. Neden Suriye merkezi hükümetiyle iş birliğine gitmiyoruz? Elimdeki tek son şans bu.

Rusya devreye girdi, Amerika Birleşik Devletleri zaten devrede. İsrail ise köşeden çok “tatlı” bir şekilde olan biteni izliyor, “Bakın benden kimse bahsetmiyor” diyor. Halbuki bütün bu olayların arkasında o var. 1990 yılına dönelim; Amerika, Irak’ı Saddam vasıtasıyla kontrol ediyor muydu? Saddam’ı İran’a karşı kullanmıştı. Şimdi ise geldiğimiz noktaya bakın; Amerika bir terör örgütüyle baş başa kaldı. Saddam’ı yıkmakla Amerika, İran’ın ve Rusya’nın önünü açtı. Rusya’nın yüzyıllardır hayali olan sıcak denizlere inme planı, Amerika’nın yanlış politikaları sayesinde gerçekleşti. Amerika; Türkiye, Suriye, Irak ve İran ile karşı karşıya geldi.

İsrail açısından bakarsanız, güçlü bir Irak, güçlü bir Suriye, güçlü bir İran veya Türkiye istemiyor. O yüzden şu anda en mutlu olan ülke odur. Türkiye’nin geçmiş hatalarından dönme zamanı geldi; dönmediği takdirde giderek bir bataklığın içine giriyor. Türk Silahlı Kuvvetleri muazzam bir şekilde savaşıyor ancak siyasi hedefleri doğru koymadığınız zaman fazla gidecek bir yer yok.

İsrail’in uçağı düşürüldüğünde herkes çok sert bir karşılık bekledi ama sanki “ters kaplumbağa” gibi kaldılar, fazla bir şey yapamadılar. F-16’ları S-300’ler düşürüyor. Şu an envanterde S-300’lerin düşüremediği tek uçak F-22’dir.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Afrin’e yapmış olduğu harekât; PKK’nın ortadan kaldırılması, göçün önlenmesi ve Suriyelilerin geri dönüşünü temin etmek amacıyla yapılan tamamen hukuki ve meşru bir harekâttı. BM sözleşmesinin 51. maddesine göre, sınır güvenliği ve terörle mücadele kapsamında yapıldığı için NATO ve ABD dahil kimse itiraz etmiyor. ÖSO meselesine gelince; ÖSO kavramı esasen Suriye ordusundan ayrılan subayların, başta biz ve Amerikalılar tarafından eğitilmesiyle kuruldu. Ancak bugün “ÖSO” adını taşıyan birçok farklı grup var. Mesela Doğu Guta’daki ÖSO, İsrail’le iş birliği yaparak Golan’da etkinlik kurmaya çalışıyor.

Burada “Golan Tepeleri” tabiri tamamen yanlıştır; bu İsrail’in çıkardığı ve Batı’nın benimsediği bir tabirdir. Orası “Golan Yaylası”dır; Erzurum tepeleri demek gibi bir şeydir. Golan çok stratejiktir; Şam’ı kontrol eder ve bölgenin tüm su kaynaklarını barındırır. Netanyahu bunu tamamen ele geçirmekte kararlı ve ABD’yi bu süreçte kullanıyor. Amerika’nın yaptığı harekatlar, Amerikan halkının çıkarlarına değil, oradaki küçük bir azınlığın ve İsrail’in çıkarlarına hizmet ediyor. Trump da içerideki pozisyonunu düzeltmek için Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etti; bu tam bir fiyaskodur.

Trump’ın esas geliş amacı üretim ekonomisini tekrar canlandırmak ve Çin ile rekabet edebilmekti; ancak paradan para kazanan küreselci ekip karşısında zorda. Orta Doğu politikalarını emanet ettiği generaller grubu (Mattis, Kelly, McMaster, Dunford) deniz piyadesi kökenli, “vururum, alırım” diyen, diplomatik esaslardan uzak bir yaklaşıma sahip. Şu an duvara çarpmış vaziyetteler. Tillerson’ı da Rusya ile iyi ilişkileri ve enerji yatırımları üzerinden ilişkileri düzeltmek için göreve getirdi ama hiçbir adım atılamadı. Trump büyük bir hayal kırıklığı yaşamaktadır.

PYD’nin PKK ile alakası olmadığını, içine %10-15 civarında Arap veya Türkmen koyup “Suriye Demokratik Güçleri” elbisesi giydirerek müttefik diye tanıttılar. Ancak İngiliz parlamentosuna verilen rapor ve ABD Senatosu’na sunulan istihbarat raporu, bunların doğrudan PKK olduğunu teyit etti. Bir de BBC’nin belgesi var; DAEŞ ile mücadele ettiği iddia edilen PKK/PYD’lilerin, Amerikan hava desteğiyle Türkiye sınırına kadar taşındığı ortaya çıktı. Amerika, terör örgütüyle iş tutan bir devlet durumuna düştü. İngiltere ise Amerika’dan uzaklaşıp Çin’e yaklaştı. Trump’ın İngiltere ziyareti, halkın tepkisi ve kendi iç skandalları nedeniyle engellenmiş/ertelenmiştir. Bir de baktık, durum tam bir komedi. Madame Tussaud Müzesi’ndeki balmumu heykelleri bilirsiniz; Trump’ın bir heykelini getirip bir yere koymuşlar. Birisi gelip o kordelayı kesti. Bundan daha büyük bir rezalet olamaz; tam bir rezalet. Trump şimdi bu duruma düştü. Neden? Çünkü İngiliz parlamentosu ayağa kalktı ve bu adamın İngiltere’ye gelmemesi gerektiğini, büyük gürültü çıkaracaklarını bildirdi. Gelemedi. Davos’ta Theresa May ile biraz konuşmaya çalıştı ama o iş de olmadı. Ardından, İran ile yapılan nükleer anlaşmayı bozacağını söyledi. Fakat karşısında Avrupa Birliği’ni dikilmiş bulunca “Tamam, 3 aylığına uzatıyorum” demek zorunda kaldı. Nisan ayı gibi o 3 ay dolacak ve muhtemelen tekrar uzatmak zorunda kalacak. Başka bir şey yapması mümkün değil çünkü hiç kimse İran’la böyle bir çatışma istemiyor.

Münih’te geçtiğimiz pazar günü yapılan konuşmalar bu yüzden büyük önem taşıyordu. Orada eski Dışişleri Bakanı John Kerry de konuştu, Binyamin Netanyahu da. Netanyahu tam bir şov yaptı. DEAŞ’ın bittiğini söyledikten sonra konuyu Kur’an’a ve İran’a getirdi. Biz yeni bir şey öğrenmiş olduk; halbuki DEAŞ’ın Kur’an ile veya İran ile bir alakası olmadığı, tam tersine İran’ın çıkarlarına ters olduğu bilinen bir gerçek. Üstelik Trump’ın kendi ifadesiyle, bu örgütü Obama ve Hillary Clinton’ın kurduğunu, kendisinin ise kaldıracağını söylemişti. Netanyahu burada kendi kendine çelişkiye düşerek rezil bir duruma düştü. Ardından şov yaparak bir insansız hava aracının parçasını gösterdi ve “Bakın, bizi bunlarla tehdit ediyorlar, Hizbullah’ı yok edeceğiz” dedi. Bununla aslında “Suriye savaşı bitmeyecek; Golan’ı, Doğu Guta’yı alana ve Suriye’deki parçalanmayı bitirene kadar bu iş sürecek” demek istedi.

Tam bu sırada Bay Trump’ın, güya bitirmek istediği örgüte karşı kullandığı PYD’ye 5 bin tır silah verdiğini görüyoruz. Her tırda 30 ton olsa 150 bin ton mühimmat eder; bu korkunç bir şey. 60 bin kişilik bir PKK ordusu kurmaya ve bunu bizim sınırımıza dikmeye kalktı. Biz bu yüzden Afrin harekâtını çok haklı olarak yaptık. Trump ve o generaller şu an köşeye sıkışmış vaziyetteler ve sürekli hilebazlık, düzenbazlık düşünüyorlar. Mesela daha önce Rusya ile aramızı açmak için uçağı düşürdüler, bunu “Fethullah Gülen’in örgütü yaptı” dediler. 15 Temmuz olayı olduğunda da aynı takımın destek verdiği ortaya çıktı. Rus elçisinin öldürülmesi tam bir skaldaldı; Allah’tan Türkiye ile Rusya arasında kırmızı telefon bağlantısı kuruldu da olay önlendi. Arkasından bir de anayasa meselesi çıktı; bütün kuvvetlerin tek elde toplanması… Tüm bu müdahalelerin arkasında aynı tezgahları görmekteyiz.

İdlib bölgesi için Astana sürecinde; Tahran, Moskova ve Ankara’nın iş birliği sayesinde gözlem noktaları kurularak sorunun çözülmesi istendi. Dış güvenliği İranlılar ve Ruslar, iç güvenliği ise biz sağlayacaktık. İçeride 2,5 milyon insan ve yaklaşık 25 bin terörist var. Bunların arasında Çeçenler, Doğu Türkistan’dan gelen Uygurlar ve Batı’dan gelen yabancı savaşçılar var. Hedef, bunların oralara dağılarak karmaşa çıkarması olabilir. Biz gözlem noktalarını kurmaya başladık. Afrin harekâtı ise lojistik güvenliğimizi sağlamak ve arkamızın vurulmasını engellemek için bir zorunluluktu. Türkiye’nin tehdit altında olduğu aşikârdı.

PKK ise Amerika’nın onları sattığını ve yardım etmediğini gördü. Zaten zavallı durumdalar. Türk ordusu Afrin şehrine doğru ilerlerken, 200 bin kişinin yaşadığı o bölgede çıkış yolları kalmadı. Bir sürü tahkimata rağmen yenilgiye uğruyorlar. Şimdi yeni bir hile peşindeler: “Suriye rejimi ile Türkiye’yi karşı karşıya getirirsek kurtuluruz” diye düşünüyorlar. Halep’ten otobüslerle getirdikleri kişiler Arap değil, orada yaşayan PYD’li PKK’lılardır. Suriye rejiminin kontrol ettiği bölgeler üzerinden Afrin’e taşınıyorlar. Ortada Suriye ordusunun girmesi gibi bir durum yok, muhtemelen bazı milis kuvvetleri intikal ediyor. Türkiye Afrin’i kuşatınca, bizi hendek savaşları döneminde yanlış yönlendirenlerin, şimdi de “polis ve jandarmayı içeri sokalım” diyerek bizi Suriye ile kapıştırmaya çalışan aynı çevreler olduğunu anlıyoruz.

Mart ayı ortasında Tahran, Moskova ve Ankara dışişleri bakanları bir görüşme yapacak, ardından liderler İstanbul’da bir araya gelecek ve bu mesele çözüme bağlanacak. Tillerson’ın Türkiye’deki görüşmelerinde de bir şüphe ve belirsizlik yaratılmak istendi, bu da onların politikalarına hizmet ediyor. Türkiye içerisinde hemen “Mahvolduk, Membiç’teki gibi oldu, bitti bu iş” gibi çatlak sesler yükselmeye başladı. Burada Tayyip Erdoğan, AK Parti ve hükümet düşmanlığı birleşiyor. Ben anayasa dahil birçok konuda mutabık olmayabilirim ama bu Türkiye’nin milli bir meselesidir. Askeri tarafı hallediyoruz, politik tarafta da kararlı durmak lazımdır ve durulmaktadır. Dışişleri Bakanımız, “Suriye rejimi gelip bunları silahsızlandırırsa mesele yok” dedi; bu doğru bir yaklaşımdır.

Amerika ise Membiç’te kalmak istiyor çünkü orada üsleri, elektrik santralleri ve su kaynakları var. Eğer Suriye’de Ruslar gibi kalmak istiyorlarsa, gayrimeşru durumdalar; çünkü ne Suriye rejimi davet etmiş ne de Güvenlik Konseyi kararı var. Yapabilecekleri tek şey, Suriye rejiminden rica edip üs izni almaktır; vermezlerse çekip gitmeleri gerekir. Terör örgütü Barzani’nin referandumunun çöküşünde olduğu gibi burada da ortada kalmıştır.

Şam ile olan ilişkilerde psikolojik bariyerler olduğu bir gerçek. Rahmetli Özal döneminde Saddam ile yaşadığımız sorunlar, duygusallığın siyasete girmesiyle yanlış yönlere evrilmişti. Ahmet Davutoğlu’nun Esad ile olan görüşmelerinde de benzer bir tecrübesizlik yaşandı; davet edilmediği halde gitmesi veya alt düzeyde karşılanması gibi. İbrahim Kalın’ın “Amerika ile stratejik ortaklığımız devam ediyor” açıklaması ise kavramsal olarak içi boşalmış bir ifadedir. Stratejik ortaklık; aynı hedefe, birlikte zafer kazanmak için yönelen kuvvet demektir. Aramızda ne ortak bir hedef ne de zafer iddiası var; aksine çıkar çatışması yaşıyoruz. “Stratejik ortaklık” ifadesini ucuza kullanmamak lazım. Eğer bir Türk yetkili çıkıp “Sizle ilişkimiz stratejik ortaklık değil” dese, Amerikalılar uyanmaya başladığımızı anlarlar.

Son olarak; ORSAM’ın Irak’taki alan çalışması, halkın artık savaş ve mezhep çatışması istemediğini, “vatan” kavramında birleştiğini gösteriyor. Barzani’nin referandumunun çökmesi ve IŞİD’in def edilmesi bu konuda büyük rol oynamıştır. Yani şimdi, 6 trilyon para harcanan bir yerde Amerika, halk istemediği takdirde o üslerde ne yapabilir? Hiçbir şey. Evet, kısa bir ara vereceğiz; ondan sonra tekrar devam edeceğiz. Altyazı M.K. Tekrar birlikteyiz sayın seyirciler. Konuklarımızı televizyonlarını yeni açanlar için tekrar hatırlatalım: Sayın Doğu Perinçek, Sayın Gökhan Çapoğlu, Sayın Sencer İmer.

Efendim, size gelmiştik. Suriye’deki gelişmeler tartışılırken hep bir tedirginlik var. Diğer konuklarımızın da ifade ettiği gibi, provokasyon ortamı yaratacak bir güvensizlik gündeme geliyor. Ben yakın bir zamanda İran’a gitmiştim, hemen herkesle görüştüm. Gelişmelerden çok memnunlar ama “Acaba bir sıkıntı olur mu?” endişesi de var. Güven artırıcı birtakım hamlelere ihtiyaç var gibi görünüyor. Siz aynı şeyi hissediyor musunuz?

Şimdi bakın, kışkırtma ve tertipler olur tabii. Bunlar dünya çapında önemli ve birçok ülkenin geleceğini belirleyen olaylar, savaşlar. Burada tertipsiz, kışkırtmasız süreçler olmaz. Ama esas soracağımız soru şu: Biz ne yapacağız? Sayın Gökhan Çapoğlu’nu dinlerken şunu düşündüm; Türkiye’nin çözümü var. Türkiye’nin çok esaslı bir zihin, entelektüel bir birikimi var. Türkiye’yi yönetecek çok kaliteli insanlar var, fikir var ve aslında çözümler de çok kolay. O nedenle soruyu şöyle koyalım: Tertipler ve kışkırtmalar değil, biz bu tertip ve kışkırtmaları nasıl bozarız? O kadar sihirli bir çözüm var ki; Türkiye inadı ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın psikolojik saplantılarını bir kenara bırakıp elini Suriye’ye uzattığı, askeri iş birliği dahil her alanda bir mutabakat sağladığı zaman, bütün tertipler ve kışkırtmalar yerle bir olur.

Sayın Sencer İmer’i dinlerken şu çok önemli bilgiyi de hatırladım: İsrail orada pusuya yatmış, Golan Tepeleri’nin tamamını kapmaya çalışıyor. Su orada, kaynaklar orada. Sayın Cumhurbaşkanı bir yandan “İsrail’e karşıyım, Kudüs konusunda kararlıyım” diyor ama bugünkü duruşuyla, Suriye’ye el uzatmadığı için sonuç itibarıyla İsrail’e yarıyor. Çünkü İsrail aşağıdan tehditlerle karşı karşıya; siz bir de yukarıdan Türkiye olarak onu tehdit ettiğinizde bundan İsrail kârlı çıkar, Türkiye ve Suriye kaybeder.

Bunun için çok basit: Suriye ile Türkiye anlaşacak. Suriye, “Tamam arkadaş, sen devam et, vatanımın bütünlüğünü sağlamak için can veriyorsun, teşekkür ederim” diyecek. Türkiye de Suriye’ye “Aman bir an evvel kendi ülkende otoriteni kur, asayişi, barışı ve huzuru getir, terörü hep beraber bitirelim” diyecek. Türkiye-Suriye sınırını bir kardeşlik sınırı haline getireceğiz. Gökhan Çapoğlu’nun bahsettiği ekonomik beraberlik programını uygulayacağız.

Biz Sayın Sencer İmer ile birlikte 2006 veya 2008 öncesinde Suriye’ye gitmiştik. Orada Suriye’nin başbakanı, meclis başkanı ve komutanlarıyla önemli görüşmeler yaptık. Son gün, o dönem Beşar Esad’ın sağ kolu olan Faysal Bey bize şu mesajı iletti: “Biz Suriye olarak Türkiye ile aynı devlet içinde birleşmek istiyoruz.” Bunu bir masada gizli konuşulan bir söz olarak düşünmeyin, 5-6 ay sonra Mersin’deki bir ticaret toplantısında da aynı şeyi tekrarladılar.

Aslında Mustafa Kemal Paşa’nın da 1921’de “Türkiye, Suriye ve Irak Konfederasyonu” planı vardı. Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi’nde bu yazıyor; Meclis kürsüsünden “Türkiye, Suriye, Irak ortak konfederasyon olalım” diyor. 1934’te Suriye Başbakanı Madran geldiğinde de Atatürk benzer bir mesajı yineledi: “Fransızlardan kurtulun, bağımsız devletler olalım ve konfederasyonla birleşelim.”

Tabii bu stratejik bir hedef ama şu anda Suriye’ye elimizi uzattığımızda kaybedeceğimiz bir şey var mı? Hiçbir şey yok, kazanacağımız her şey var. Türkiye orada terörü destekleyerek ne kazandı? Türkiye’nin bütün kazanımları Suriye ile dostluğa bağlı. Irak’ın kuzeyinde çok güzel bir model oluştu; Türkiye, Irak, İran ve Rusya bir araya geldi, Barzani olayını tek kurşun atmadan bitirdiler. Aynı modeli Suriye’de uygulamak için her şey mevcut. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de burada ağırlığını koyması gerekir.

Amerika’nın bölgede yapabileceği bir şey yok, elinde bir kuvvet yok. Bir PKK var, bir Barzani var; onlar da işe yaramadı. Amerika, Batı Asya’da kaybetti, bunu açıkça görmek lazım. Stratejik müttefik söylemleri artık geçmişten kalan, içi boş ve budalaca bir tekrar haline geldi. Amerika ile düşman olma sevdasında değiliz ama vatanımızı savunacağız. Vatan bütünlüğümüze karşı olan herkes karşısında bizi bulur. Suriye ile iş birliğine geçtiğimiz an ne tertip kalacak ne de kışkırtma.

Cansu, iyi akşamlar. Cumhurbaşkanı neler söyledi?

– Cumhurbaşkanı az önce Makedonya Cumhurbaşkanı ile kameralar karşısındaydı. Akşam saatlerinde Suriye ordusuna bağlı güçlerin Afrin yolunda hareket ettiği haberleri düştü. Erdoğan, bu geçiş hareketinin merkezi hükümetin bir kararı olmadığını, İran, Rusya ve Türkiye’nin konuyu görüştüğünü belirtti. Bu konuda bir kriz yaşanmayacağını ve Afrin harekâtının devam ettiğini ifade ederek konuyu kapattı. Suriye ordusuyla herhangi bir karşı karşıya gelme durumu yok.

Evet, Sayın Cumhurbaşkanı olayı özetledi. Suriye’den gelen bilgiler de Beşar Esad’ın Türkiye dostluğundan yana olduğu ve Türkiye ile Suriye ordusunu karşı karşıya getirecek tertiplere karşı uyanık olduğu yönünde. Hatta Beşar Esad’ın “Afrin Harekâtı, Suriye’nin toprak bütünlüğünün lehinedir” dediği belirtiliyor. Bu çok kritik bir bilgi.

Biz Türkiye vatanseverleri olarak Suriye ile iş birliğinin kilit bir sorun olduğunu yıllardır vurguladık. Kimse bölgesel iş birliğinin bu kadar etkili sonuç vereceğini tahmin etmiyordu ama 15-20 gün içinde her şey tuzla buz oldu. Suriye’de Türkiye’ye karşı her zaman çok özel bir yer vardı. Hamidiye Çarşısı’na gittiğinizde Türk olduğunuzu duyan esnaf size kahve ikram etmeden bırakmazdı. Golan’da da birçok köy isminin Türkçe olduğunu, Kafkaslardan gelen Türk topluluklarının orada yaşadığını görmüştük.

Suriye yönetimi tarıma da çok önem veriyordu. Sencer İmer de hatırlayacaktır; Suriye’deki o hoşgörü ve farklı mezhepleri kucaklayan tavra hayran kalmıştık. Şam’da kiliseler ve camiler yan yanadır; ibadet bitince insanlar kol kola iş yerlerine dönerlerdi. Ne hale çevirdiler öyle bir yeri! 2012’de olaylardan sonra gittiğimde, oradaki esnaf şaşkınlıkla sarılmıştı. Bizim bağlarımız çok eskiye dayanıyor, bunu yeniden kurmak mümkün. “Türkiye ne yapıyor?” dediler. O dostun olumsuz davranışından çok etkilenmişlerdi. İşin açığı, o günlerde ben de bir şey diyemedim. Gökhan Bey durumu çok güzel anlattı; büyük hatalar yaptık ama geldi geçti, yepyeni bir dönemdeyiz. Şimdi geriye dönüp bakmanın ya da tartışmanın bir anlamı yok. Evet, birazdan reklam arasına gireceğiz ama Sayın Çapoğlu; Amerikan Dışişleri Bakanı ve Ulusal Güvenlik Danışmanı geldi. Bu temasları biraz daha açar mısınız?

Bakın, şöyle söyleyeyim: Amerika bizi 30 yıldır oyalıyor. Bunu herkes bilsin. Stratejik ortaklık şuydu, buydu; Turgut Özal döneminden beri orada büyük bir şansımız vardı. Necip Torumtay gibi bir genelkurmay başkanımız tarihe geçti, kendisini rahmet ve saygıyla anıyoruz. Devlet yönetimi, “Bir koyup üç almak” veya “Kerkük’ü alamazsak Diyarbakır gider” gibi safsatalarla yapılmaz; gerçekçi olacaksınız. Tarihimiz var; Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının bıraktığı mirası okumamız gerekiyor. Bu sınırlar bilinçsiz çizilmedi; Atatürk, Musul ve Kerkük’ün değerini biliyordu ama başımıza açacağı sorunları da öngörmüştü. Haklı da çıktı; o petrollerin Türkiye’yi rahat bırakmayacağını ve emperyalist güçlerin bölgeye gireceğini biliyordu.

Üç buçuk saate yakın görüşülüyor ve devletin hiçbir kaydında yer almıyor. Çünkü Türkiye ile ilgili sıkıntılar var; Halkbank davası gibi… Amerika’daki yargı sisteminin nasıl siyasi bir tehdit aracına dönüştüğünü gördük. “Bir numara” diyerek mesajlar verildi, gerisinin geleceği ima edildi. Şunu söylemek istiyorum: Amerika’nın tutumunu Amerikan halkına anlatmak lazım. Bir terör örgütüyle Orta Doğu’da ne üs kurulur ne de ayakta kalınabilir. Bunu Amerikan halkına anlatmak yerine, bürokrasiye—hem asker hem sivil bürokrasiye—bakmak lazım. Son 27 yılda, yani 1991 Irak işgalinden 11 Eylül olaylarına kadar yaşananlar; tamamen CIA ve Mossad iş birliği ile Amerikan kamuoyunu Irak ve Afganistan işgaline ikna etmek için yaratıldı. Amerikan halkı bunları artık anlamaya başladı. Eğer anlatacak yetenekte yöneticilerimiz olursa, tarih çok farklı yazılmaya başlar.

Bunun ilk koşulu, Suriye merkezi hükümeti ile iş birliğine girmemizdir. O mesajı verdiğimizde, Esad sadece Afrin’den değil, Suriye’nin kuzeydoğusunun tamamından PYD’yi temizleyecektir. 2011 öncesini hatırlayın; Kürtlerin Suriye’den tek isteği vatandaşlık haklarıydı. Kamışlı’daki 200 bin kişinin durumu buydu. İkinci konu; Amerika’ya çok zarar verdiklerini, PKK’yı ve FETÖ’yü beslediklerini, her 24 Nisan’da soytarılıklara giriştiklerini hatırlatmamız lazım. Türk diplomasi tarihinin 1950 sonrasındaki en büyük başarısı Kıbrıs Garanti Anlaşması’dır; bunun dışında bir başarıdan söz etmek zordur. Almanya’da üç buçuk milyon Türk yaşıyor ve Almanya Meclisi sözde soykırım kararı alabiliyor. Dışişleri bunu görmeli; sen üç buçuk milyon vatandaşı örgütleyemiyorsan, seksen milyon Alman içerisinde siyasi bir güç haline gelemiyorsan, ciddi bir sorun var demektir.

(Kısa bir ara verilir ve yayına dönülür.)

Almanya’daki Türklerin örgütlenmesi çok önemli. Sayın Perinçek’in İsviçre ve Fransa’ya karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi vasıtasıyla kazandığı zafer, inanılmaz bir başarıdır. Avrupa’daki lobileri tatmin etmenin ötesinde bir değeri olmayan o kararların palavra olduğunu kendileri de biliyor. Suriye ile ciddi bir siyasi adım atarsak, Esad’a “Terör temizliğini yap, biz arkandayız” mesajı verdiğimiz an girmemize bile gerek kalmayacak. Amerika köşeye sıkışacak; hiçbir hukuki dayanağı olmayan bir terör örgütüne dayanarak egemen bir ülkede üs kuramazlar. Cumhurbaşkanı, Tillerson görüşmesinde “Siz bir terör örgütüyle iş birliği yaparak egemen bir devletin toprağında üs kurmaya çalışıyorsunuz” diye hatırlatmış olmalı. Bunun arkasına da şunu eklemeliydi: “Biz sizden çok çektik, 1945’ten beri ilkelerimizden ayrıldık. Türkiye’yi kuran temel ilke tam bağımsızlıktır; 1980 Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması’nı feshediyoruz, üslerinizi kapatıyoruz.”

Türkiye’nin ağırlığı o zaman inanılmaz artacak. Amerika “Dur bir dakika, yanlış yaptık” diyecek ve anlaşma zemini arayacaktır. Çünkü siz Orta Doğu’daki Amerikan emperyalizmini boğmuş oluyorsunuz. Kudüs ilanından sonra İslam İşbirliği Teşkilatı’nı toplayarak Amerika’yı Birleşmiş Milletler’de nasıl yalnız bıraktığımızı gördük. Almanya ve Hollanda’dan gelen yumuşama mesajları tesadüf değildi. Türkiye’nin Suriye ile iş birliğine yönelmesi, tüm bu oyunları bozar. Fırat’ın doğusundaki yerel kaynaklardan gelen bilgiler de halkın PKK/PYD baskısından yılmış olduğu yönünde. Münbiç’teki protestolar ve halkın merkezi yönetime dönme arzusu, bölgedeki dengelerin değiştiğini gösteriyor.

15 Temmuz sonrası Türkiye’de Amerika’ya karşı yüzde 90’ların üzerinde bir bilinç sıçraması yaşandı. Bu kamuoyu dalgası, iktidarları da ister istemez hizaya sokuyor. Sadece Türkiye’de değil, dünyada da Amerika’nın eski söylemlerine karşı büyük bir tepki var. Gelir dağılımındaki bozulma ve işsizlik, gençlerde ümitsizlik yaratıyor. Bizim en büyük eksikliğimiz, sadece kendimiz anlatıp kendimiz dinlememiz. Muhalefet partilerimizden iş adamlarımıza, bilim insanlarımızdan entelektüellerimize kadar herkesin bu mücadeleyi uluslararası platformlarda anlatması gerekiyor. Bu, dış politikada silahsız ama en az askeri mücadele kadar etkili bir savaştır. Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanı’nın çalışmaları faydalı ama yetersiz kalıyor; algı yönetimi konusunda çok daha geniş bir organizasyona ihtiyacımız var. Tillerson zaten yetkili biri de değildi. Yani Washington’dan büyük özel yetkilerle donatılmış olarak buraya gelmedi. Türkiye’yi mümkün olduğu kadar yumuşatmak, bu harekâtı bir şekilde zayıflatmak, mümkünse durdurmak istiyorlar. “Sakın girmeyin, giderseniz eliniz yanar, sakın yapmayın bunu” diyorlar. Zaten Türkiye’nin içine de bu şekilde bir yaklaşım sızdı; doğusuyla hiç uğraşmamak, Türkiye’yi bütün bunlardan alıkoymak bugüne kadar olduğu gibi… Hatta bir güvenli bölge adı altında bir şey yaratıp, tıpkı Çekiç Güç’ün yaptığı gibi; Kuzey Irak’ta Barzani’nin palazlanmasına nasıl yardım edildiyse, burada da PYD’ye bu şekilde yardım etmek gibi bir yaklaşım var. Bu çok önemli. Allah’tan bu kabul edilmedi ve edilmesi de mümkün değil zaten.

Keşke o görüşmeler kayıt altına alınmış olsaydı. Bundan sonraki süreçlerde gayet tabii açıklamak zorunda değilsiniz; bunu devlet sırrı olarak gizli de tutabilirdiniz. Ancak bu kayıt altına alınmalıydı. Bilmiyorum ama belki ses kayıtları vesaire yapılmıştır. Yazılı olmasa bile bir şekilde ses kaydı alınmış olmasını umuyorum. Bu fevkalade önemli çünkü bu görüşmeler, gelecek değerlendirmeleri için en azından kayıt altında olmuş oluyor. 12 Eylül döneminden çok iyi hatırlıyorum; yurt dışından getirilen, o “prensler” adı verilen takımdan birisiydim ama o şekil birisi değilim yani. O zamanlar Birleşmiş Milletler uzmanı olarak planlamada çalışırken, Allah rahmet eylesin Çağap Koca Topçu, İskenderun’un büyütülmesiyle ilgili Rusya’ya gidecekti. Özal’ın talebi üzerine kendisiyle konuştum. Sonra öğrendim ki bizim yaptığımız bütün konuşmalar ve toplantılar istihbarat örgütü tarafından kayıt altına alınmış. Dolayısıyla bunun burada da farklı olduğunu zannetmiyorum. Devletler bunu yapmak zorundadır, aksi takdirde gelecekte zor durumda kalabilirler. O zaman bunu bir şekilde çıkarmak gerekir.

Gelenek haline geldi; muhalefet partisi lideri gidiyor, bir otelin özel bir odasında konuşuyor. Tercümanı Amerikalı, kendisinden birisini de almıyor, dil de bilmiyor. O ne tercüme ederse onunla yetinmek durumunda kalıyor. Ama bir şey söyleyeyim mi, karşı taraf dahi o görüşmeyi kayıt altına almış olabilir. Herkes alınmıştır, rahmetli Özal da “Beni de dinliyorlar galiba” derdi. Hakikaten samimi söylüyorum, dinlerlerse dinlesinler. Siz yanlış bir şey yapmadığınız, memleketin çıkarını savunduğunuz sürece herkes dinlesin, hiç önemli değil. Dışarıda ne söylüyorsanız içeride de onu söylüyorsunuz. Eğer gizli saklı iş yapıyorsanız o zaman korkun.

Amerika Birleşik Devletleri için bir manevra alanı yaratılması gerektiğini düşünüyorum. Yanlışlarından geri dönebilmesi lazım; hem asker hem sivil bürokratlar Amerikan çıkarlarına hizmet etmiyorlar, bu kesin. Bunu Amerikan toplumuna da anlatmak gerekiyor. Fakat “Amerika’yı şöyle tokatladım, böyle dövdüm, yerlerde yuvarlandı” gibi şeyler söylerseniz bu yanlış olur. Bir dünya gücünün, her devletin olduğu gibi bir onuru vardır; onu dünyanın önünde küçük düşürmemek lazım. Yöneticilerin, özellikle seçilen kelimelere çok dikkat etmeleri gerekir. Rahmetli Ecevit fevkalade hassas konuşan, kelimelerini dikkatle seçen çok nazik bir insandı. Demirel ve Özal’ın da farklı ama kendilerine has üslupları vardı. Dışişleri Bakanımızın ve diğer yetkililerimizin böyle konuşması gerekir.

Lise yıllarında edebiyat kolu başkanıydım, Doğu Perinçek de kendi lisesinde başkandı; o dönemler üsluba ve örnek davranışlara çok önem verirdik. Bugün gördüğüm kadarıyla, “halklaşma” adı altında üsluptan uzaklaşılmış ve bu değer kaybetmiş durumda. Mustafa Kemal Atatürk bu konuda örnek alınması gereken bir insandır; düşman kuvvetlere karşı dahi hiçbir zaman seviyesiz konuşmamıştır. Türk kamuoyunun Amerika’ya karşı sert bir pozisyona geçmesi, kamuoyunun durumu anladığını gösteriyor ancak Cumhurbaşkanı’nın ağzından çıkan her söz dünya tarafından anında takip ediliyor. Eskiden burada Türkçe konuşulduğunda burada kalırdı, şimdi öyle olmuyor.

Almanya’da özellikle PKK ve FETÖ’nün davranışları Türkiye imajını bozdu. Hükümetin de burada hatası var; açılım sürecinde PKK’ya yeterince cevap vermediler. İkincisi, Türkiye’nin tanıtımını genelde üniversite mezunu olan FETÖ mensuplarına bıraktılar. Onlar etkisiz hale gelince, karşı tarafta yer alınca imajımız zedelendi. Tanıtım işini liyakat sahibi, Türkiye’ye bağlı insanlarla götürmek, bunu bir devlet politikası haline getirmek lazım. Almanya meselesine gelince; Avrupa Birliği’ni kullanarak tam bağımsız olmaya çalışıyorlar. Rusya ile stratejik ortaklıkları var; Kuzey Akım projesiyle birbirlerine bağlılar. Amerika ise bu bağları koparmak istiyor.

Özgür Suriye Ordusu konusunda da yanlış düşünülüyor. Harekâta katılan ÖSO mensuplarının bizzat Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından seçildiğini, eğitildiğini ve kontrol edildiğini düşünüyorum. Yerel bilgilere sahipler ve bizim işgalci olmadığımızı kanıtlamak için kullanılan bir unsurlar. Suriye’de süreç sonunda federal değil, üniter bir anayasa yapılacak. Bu görüşmeleri Esad rejimiyle birlikte yürütmeliyiz. Bunun Astana sürecinde taslağının oluşturulup Cenevre’de son şeklinin verileceğini düşünüyorum. Tahran ile aramızdaki bozuklukları da İstanbul’da yapılacak olan Ruhani-Putin-Erdoğan zirvesiyle gidermek lazım.

Avrupa Birliği ile ilgili saplantılarımız var; “Anglo-Saksonlar (İngiltere-Amerika) birbirinden ayrılmaz” gibi yerleşmiş hurafelerimiz var. Avrupa çok bilinçli bir şekilde Amerika’dan kopuyor. İngiltere’den gelen elçilik görevlileri, Amerika’nın denetimi altında olmayacaklarını ve bizimle, Çin, Rusya ve Hindistan ile dostluğa değer verdiklerini ifade ediyorlar. Almanya’da da durum aynı. Hükümetimizin bu gelişmeleri izlemediğini düşünüyorum. Hâlbuki Türkiye için son derece elverişli koşullar var. Ancak Cumhurbaşkanı’nın Almanya’ya “faşist”, “Hitlerci” demesi çok talihsiz ve devlet adabına yakışmayan ifadelerdir. Türk devlet geleneğinde bu tür üslup kayıpları büyük bir eksikliktir. Ağırbaşlı, ciddi bir devlet yönetimi anlayışı, padişahlar döneminde de vardı. Ancak imparatorluğu yönetirken küfürle, şiddetle veya hakaretle hareket edilemez. Türkiye Cumhuriyeti’nde Mustafa Kemal Atatürk’ün yerleştirdiği bir devlet adabı vardır. İsmet İnönü’den başlayıp Adnan Menderes, Celal Bayar ve Süleyman Demirel’e kadar uzanan süreçte bu devlet terbiyesini hep gördük; fakat bu gelenek terk edildi. Bu, devletimiz için büyük bir zaaftır.

Devlet yönetiminde psikolojik etkenlerin rolü büyüktür. Siyasette karşı tarafa ağır sözler söyleyip onları küçümsediğinizde veya hakaret ettiğinizde, köprüleri yıktığınız için sonrasında uzlaşıyı sağlamak ve çözümleri gündeme getirmek imkânsız hale gelir. Bugün Türkiye’nin, Fransızların “raison d’état” dedikleri devlet aklına ihtiyacı var. Bu akıl bizim tarihimizde Göktürklerden, Hunlardan, Selçuklulardan ve Osmanlılardan gelen köklü bir gelenekle zaten mevcuttur. Maalesef bu dönemde o devlet aklını kaybetmeye başladık.

Cumhurbaşkanlığı sözcüleri ve genel sekreterler aslında devlet memuru statüsündedir. Eskiden bu makamlarda görev yapanlar, devlet terbiyesiyle yoğrulmuş seçkin diplomatlardı; üsluplarına ve kelime seçimlerine azami dikkat ederlerdi. Son 15 senedir devlet geleneğimizde çok ciddi bozulmalar oldu. Eskiden herhangi bir bakanlıkta bir daire başkanına gittiğinizde bile o devlet bilgisini ve nezaketini hissedebiliyordunuz. Şimdi ise bambaşka bir görüntüyle karşılaşıyoruz, bu durum gerçekten üzücü.

Almanya ve Avrupa meselesine gelince; koşullar değişiyor ve Türkiye için elverişli bir dönem başlıyor. İngiltere’nin Brexit ile Avrupa Birliği’nden (AB) ayrılması, Almanya’yı birliğin kontrol gücü haline getirdi. Amerika’nın baskısıyla siyasi bir yapıya evrilen AB içerisinde Almanya, ekonomik gücünü kullanarak ciddi adımlar atıyor. Örneğin, 2000 yılında başlattığı enerji politikalarıyla yenilenebilir enerjiye yatırım yapması, Rusya ile Kuzey Akım hattı üzerinden stratejik ortaklık kurması, kendi çıkarlarını koruma refleksiyle hareket ettiğini gösteriyor. Almanya, enerji ve dış politikada Amerika’ya olan bağımlılığını azaltmaya çalışıyor.

Türkiye, İngiltere, Almanya önderliğindeki AB, Orta Doğu, Rusya ve Çin gibi farklı güç odaklarının olduğu bu yeni dünyada, gerçek bir devlet aklıyla hareket ederse büyük fırsatlar yakalayabilir. Atatürk’ün döneminde olduğu gibi Balkan Paktı veya Sadabat Paktı gibi bölgesel işbirliklerine odaklanmalıyız. Amerika’nın bölgeye demokrasi götürme söyleminin aksine her yere kaos getirdiği gerçeğini dünya artık görüyor. Bu noktada Türkiye’nin kurucu ilkeleri olan tam bağımsızlık ve laiklik, bölgesel güç olmamızın anahtarıdır.

Amerika, dünya tarihine göre genç bir ülke olduğu için tecrübe eksiklikleri var; lobi ve menfaat gruplarının etkisiyle egemenliğine zarar veren bir yapıya dönüşebiliyor. Bu durumun bir karşı kuvveti olarak Çin’in “Bir Kuşak Bir Yol” projesi, planlı kalkınma açısından önemli bir fırsattır. Biz ise ne yazık ki planlı kalkınmadan uzaklaştık. Devlet Planlama Teşkilatı gibi kurumların işlevsizleştirilmesi bizi keyfi kararlar almaya itti. 800 milyar dolarlık bir ekonomide takılıp kaldık, cari açık ve borç yükü içindeyiz. Varlık Fonu gibi yapıları borç almak için kullanmak yerine, kaynaklarımızı tarıma ve sanayiye yönlendirmeliyiz.

Kanal İstanbul gibi projeler, ülkenin yeraltı su kaynaklarını tüketecek ve şehri sürdürülemez bir şekilde büyütecektir. Bu paralar sanayiyi kalkındırmaya, eğitime ve bilime harcanmalıdır. Dini eğitimin yanında bilimsel ve çağdaş eğitimi ihmal ettiğinizde, yeni nesilleri kaybedersiniz. Karma ekonomi modelini, yani kamu, özel sektör ve yabancı sermaye dengesini yeniden kurmalıyız. Gelir dağılımındaki adaletsizlik ciddi boyutlara ulaştı; 2000’li yıllarda %38 olan gelir eşitsizliği oranının bugün %54’lere çıkması, yanlış yolda olduğumuzun somut bir göstergesidir. Artık kendi kendimizi kandırmaktan vazgeçip gerçekleri görmeli ve uzun vadeli planlarla geleceğimizi inşa etmeliyiz. Bunun hesabını sormak lazım. Bunu nasıl aşağı çekeceğiz? Gelecek sene bunu nasıl daha iyi yapacağız? Bunları konuşmamız lazım. Bu terör faaliyetlerini bitirmek, bunun ön şartı gayet tabii. Güvenlik olmadan bunlar olmaz. Dolayısıyla Amerika’nın burada verdiği zarar; okyanusun öbür tarafından bakıyor, bir sürü para da harcıyor ama esas zarar bize geliyor. Hem göç dolayısıyla yaşanan ekonomik ve sosyal problemler, hem de kalkınmamıza ayıracağımız kaynaklarımızın tükenmesi çok önemli.

Çin, Japonya ve Güney Kore kalkınmalarını ele aldığımızda; Türkiye’nin 1930’lardaki kalkınma hamlesi çok doğrudur. Yabancı sermaye olmadan, kendi kaynaklarıyla o fakir ülke inanılmaz bir kalkınma sağladı. Bu, Çin’in çok ötesinde hayranlık verici bir başarıydı. Türkiye’deki mevcut ekonomik duruma baktığımızda, 2001 krizi sonrasında gelen hükümetin politikalarını sorgulamamız gerekiyor. Kimseyi bağırıp çağırarak ekonomi veya siyaset yönetemezsiniz. 2001 krizinin temel nedeni cari açıktı; o dönem cari açık yaklaşık 9,9 milyar dolardı ve bu oran gayri safi yurt içi hasılanın yüzde 3,7’sine tekabül ediyordu. Bugün ise 2017 rakamlarına göre 47,1 milyar dolar cari açığımız var ve bu oran yüzde 5,5’e dayanmış durumda. Yani çok kırılgan bir safhadayız. 2001’de toplam borcumuz 118 milyar dolar iken, şimdi özel sektör ve kamu dahil 438 milyar dolara ulaştık.

Kanal İstanbul gibi projeler, Türkiye’de şimdiye kadar yaratılan rantın misli misli fazlasını vadediyor ama üretime hiçbir katkısı yok. Kazılan yerin doldurulması, üzerine inşaatlar yapılmasıyla büyüme varmış gibi gözükecek, bazı insanların cebi dolacak; ancak bu işsizliğe çözüm olmayacak. Çevre darmadağın olacak ve en büyük zararı Trakya görecek. 90’larda Türkiye kendine yeten yedi ülkeden biriyle övünürken, şimdi mercimeği ve samanı dışarıdan alan bir duruma düştük. Bunları görmemiz ve buna göre davranmamız lazım.

Çin, 2025 yılında reel olarak Amerika’yı geçecek. Almanlarla yaptıkları “Made in China” projesiyle, ucuz ürün imajından kurtulup dünya markası haline gelmeyi hedefliyorlar. Bizim de onlardan taleplerimiz olmalı: Birincisi büyük pazarlarında yer almak, ikincisi ise Asya ve Afrika’dan Avrupa’ya doğru gelen göçü önlemek. Amerika ise kendi politikalarıyla göçün önünü açarak dünyayı istikrarsızlaştırıyor. İnsanları olduğu yerde, yani Afrika ve Asya’da kalkındırmak lazım. Örneğin Pakistan’ın nüfusu 2050’de 320 milyona çıkacak, İran’ınki 160 milyona ulaşacak. Bu insanların ne yiyeceği ve ne yapacağı sorunu, dünyayı destabilize eden bir unsurdur. Duvar örmekle çözüm olmaz; insanlar duvarın altından girer, üstünden çıkarlar.

Trump yönetiminin nükleer silahları modernize ederek küçük çapta kullanılabilir hale getirmesi çok vahim bir hatadır. Bu durum nükleer silahların yayılmasına ve terör örgütlerinin eline geçmesine zemin hazırlar. İnsanlığın kendi kendini yok etmesi anlamına gelen bu gelişmeye karşı dünya çapında bir protesto duymuyoruz.

Suriye konusuna gelince; ÖSO, Türk ordusunun komutası altındadır ve stratejimiz çerçevesinde değerlendirilen bir örgüttür. ÖSO’nun kökü El-Kaide veya tekfirci geleneklere dayanmaz; Suriye ordusundan ayrılmış subaylar tarafından kurulmuştur. Türk ordusunun ÖSO ile iş birliği akıllı ve doğru bir uygulamadır. Suriye ile Türkiye’nin arasının açılmaması gerekir. Eğer Suriye’de bir federasyon planı uygulanmazsa, iki ülke arasındaki dostluk yeniden tesis edilebilir. Suriye’nin yeniden inşasında Türkiye’nin müteahhitlik başarısı ve insan kaynağı çok önemlidir. Suriye ile komşuluk ilişkilerini ve ticareti tekrar canlandırdığımızda, Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik darboğazdan kurtulması da mümkün olacaktır. Suriye’de seçimlere katılımın yüzde 77 olması ve Esad’ın oyların yüzde 88’ini alması, üzerinde düşünülmesi gereken bir noktadır. Halklar savaş istemiyor; insanlar barış içinde birlikte yaşamak istiyor. Türkiye, Suriye yönetimiyle güven esasına dayalı bir iş birliği kurduğu takdirde, önümüzdeki engeller bir bir kalkacaktır. Hoşgörü ortamında yaşamak istiyorlar. Bu durum herkes için söz konusu. İsrail’deki fanatik bir grup dışında, yobaz kesimler hariç, hangi ülke bunu istemez? Kendinizi onların yerine koyun. Bomba tehditleriyle yaşamak, yurt dışına gittiğinizde sürekli küçümsenmek, “Siz insanları öldürüyorsunuz, Filistin’de katliam yapıyorsunuz” diyen bir ülkenin vatandaşı olmak ister misiniz? Gördüğünüz gibi, bu düzende bazı çıkarlar var. Amerika örneğinde olduğu gibi; 1 milyar dolar toplamadan başkan seçilmek mümkün değil. O 1 milyar doları kim veriyor? Lobiler ve şirketler veriyor. Buna da “özgür seçim” diyorlar.

Sonra göreve geldiklerinde ne yapıyorlar? Bunu vurgulamak lazım. Mesela şeker pancarını kısıtladık. Niye kısıtladık? Cargill’in önünü açmak, mısır nişastasından zehir saçan bir üretimin yolunu açmak için. Bağımsızlık ve politika derken; şeker pancarını kısıtlayıp küspesinden yararlanacak hayvanların yiyeceğini yok ettiğinizde, bütüncül bir perspektif kayboluyor. Suriye konusuna baktığımızda, oradaki %77’lik katılım oranı Türkiye’de %74’tü. Savaş olmayan Türkiye’de nüfusun %74’ü sandığa gitmişken, Suriye’de %58’lik bir sonuç çıktı. Biraz daha gerçekçi davranalım ve doğruları anlatmaya çalışalım.

Bazı televizyon programlarında Afrin ve Suriye konusu tartışılıyor ancak hiç kimse Suriye hükümetiyle iş birliği yaparsak bütün denklemin birdenbire değişeceğini, insanlarımızın ölmesine gerek kalmayacağını ve terör sorununu kökünden çözeceğimizi söylemeye cesaret edemiyor. Çünkü biliyorlar ki, o kısıtlamaların dışına çıkarsak düzen bozulacak. O yüzden ellerine bir çubuk alıp arkaya bir harita koyuyorlar; “şuraya girersek, buraya girersek” diyerek strateji anlatıyorlar. Halbuki ağaçlara gömülüyoruz, o haritalar da yanlış. Teröristler o kadar geniş bir alanı kontrol etmiyor.

Evet, hocam size soru gelmemiş. Şimdi biliyorsunuz, biraz sonra Beşiktaş’ın maçı var. Ben Fenerbahçeliyim, Sayın Perinçek’in de ne kadar sıkı bir Fenerbahçeli olduğunu biliyorum ama bugün hep beraber Beşiktaşlıyız. Sayın Perinçek Trabzonsporlu olsa da bu akşam maçı için hepimiz Beşiktaş’a başarılar diliyoruz.

Efendim, programın sonuna geldik. Programda bir geleneğimiz var; Sayın Perinçek bir türkü söylerdi. Bu sefer onu iptal ettik sanıyorduk ama arkadaşlar getirmişler. “Gökyüzünde Bölük Bölük Turnalar” türküsü… Özlem Taner’den. Onu bana İstanbul’dan çok esaslı bir sendikacı olan arkadaşım Süleyman Yüksel yollamış; eşine buradan çok selam ve saygı yolluyoruz. Hikayesini de göndermişti ama onu gelecek haftaya erteleyelim demiştik. Biraz evvel hikayesi de geldi ama gelecek haftaya bırakmak üzere geri gönderdim. Merzifon türküsü ama daha çok Yozgat, Çorum taraflarının, Orta Anadolu’nun tezenesi… Turna, aynı zamanda Asya’nın sembolüdür; Japonya’da, Çin’de hep bir turna kuşu motifi vardır. Programımızı o zaman “Gökyüzünde Bölük Bölük Turnalar” ile bitiriyoruz.

(Müzik eşliğinde)
Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Halkın yüzde elli elliye bölündüğü bir durum tasvir ediliyor. Türk milletinin ayağa kalktığını… Ben onu yere atar ve çiğnerim. Bölgedeki bu yangın, Irak’taki… Birleşmek güzeldir. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

Paylaş