Çıkış Yolu • 20.02.2018

Çıkış Yolu • 20.02.2018

Bu geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Halkın %50-52’ye döndüğü bir durum tasarımında; Türk milletinin meydana çıktığı… Ben yere atar ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Gölgedeki bu yangın, Irak’taki bir… Hayır da birleş, birleşmek… Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

Bu haftaki “Çıkış Yolu” programını Ankara’dan yapıyoruz. Konuklarımız; Sayın Doğu Perinçek, efendim hoş geldiniz. Sayın Gökhan Çepoğlu, hoş geldiniz.

— Hoş bulduk efendim.
— Sayın Sencer İmer, hoş geldiniz.
— Hoş bulduk efendim, iyi yayınlar.

Efendim, Türkiye çok hızlı bir süreçten geçiyor. Yani o kadar hızlı gelişiyor olaylar ki bizler yetişmekte zorluk çekiyoruz. Bugün de neredeyse bir koşturmaca şeklinde bir seyir vardı. İsterseniz Sayın Perinçek’in bugün yaptığı bir açıklamadan başlayalım. Afrin’de yaşanan gelişmelerle ilgili siz bir açıklama yaptınız. Bu açıklamayı birkaç cümleyle özetlersek; PKK teslim olacak diyorsunuz. PKK’ya karşı Afrin operasyonunda kararlı bir duruşun Türkiye tarafından devam ettirilmesi gerektiğini, Suriye yönetimine de kuşkuyla bakmanın yanlış olduğunu ifade ediyorsunuz. Konuyu bir açar mısınız?

— Diyelim; ümit verici, yüreklere biraz ferahlık veren bir Bakanlar Kurulu açıklaması oldu. Bakanlar Kurulu toplantısından sonra Hükümet Sözcüsü Bekir Bozdağ dedi ki: “PKK-PYD, Suriye ile Türkiye’nin ortak düşmanıdır.” Bu çok önemli. Yani olay neydi bugüne kadar? “Suriye ile Türkiye anlaşsın, buluşsun, görüşsün” falan. Şimdi “ortak düşmanımızdır” tespiti yapıldığı zaman, Türkiye hükümeti tarafından artık bu görüşme ve anlaşmanın ötesinde bir ortak eyleme kapı açan bir açıklama. Çünkü “ortak düşman” diyorsunuz, artık bunun ötesi yok. Ve tabii ortak düşman PKK-PYD’nin arkasındaki kuvveti de Suriye de biliyor, Türkiye de biliyor. Burada açıkça söyleyebiliriz: Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail. O bakımdan bu açıklama yüreklere ferahlık verdi.

Fakat biraz evvel Sayın Gökhan Çepoğlu, “bir kırılma noktasındayız” dedi. Burada sohbet ederken çok doğru. Hakikaten çok nazik bir sürece girdik. Birçok tertibin, provokasyonun, kışkırtmanın olabileceği bir sürece girdik. Çünkü bugün Suriye milis kuvvetleri —Suriye Ordusu’nun denetimindeki bir takım milis kuvvetleri, doğrudan doğruya Suriye Ordusu’nun resmi kuvvetleri değil— Afrin’e girdiler. Bunun videoları falan yayınlandı. Ve tabii bu, Türkiye ile Suriye arasında hiç istenmeyen, olumsuz bazı gelişmelere yol açabilir korkusu; bütün Batı Asya ülkelerinde, yani Amerika’ya karşı bağımsızlığını ve bütünlüğünü korumak isteyen ülkelerde kaygılara yol açtı.

Rusya’da Lavrov bir açıklama yaptı. Dedi ki —hepsi bugün oluyor, son 2-3 saat içinde— Rusya Dışişleri Bakanı; “Türkiye ile Suriye kendi aralarında bir diyalog kurmalı ve bu süreci çok iyi yürütmeliler, anlaşmalılar.” Bizim Türkiye’de de —bunları artık açık konuşmak zorundayız— hükümet nezdinde iki tane tavır gözüküyor. Birisi bugün Sözcü Sayın Bekir Bozdağ’ın hükümet adına yaptığı açıklama: “Suriye ve Türkiye’nin ortak düşmanı PKK-PYD’dir, bizim ortak düşmanımızdır” diyor. Bu, Suriye ile bir beraberlik ihtiyacını vurguluyor. Zaten Sayın Dışişleri Bakanı’nın da “Problem yok; oraya Suriye girip PKK-PYD’yi temizliyorsa bu da bizim isteğimize uyar” şeklinde bir açıklaması olmuştu. O da çok güzel.

Fakat Cumhurbaşkanlığı çevresinden —doğrudan doğruya Sayın Cumhurbaşkanı’ndan değil ama çevresinden— iki gündür bizi kaygılara sürükleyen açıklamalar oluyor. İşte “Oraya Suriye falan girerse —rejim diyorlar onlar, o da çok çirkin bir ifade— boyunun ölçüsünü alır” gibisinden Sayın İbrahim Kalın açıklamalarda bulundu. Bunlar tabii çok kaygı verici. Orada bir devlet var, Suriye devleti var ve o devleti devlet olarak görmeden bu ilişkiler yürümez.

Tabii bu arada konuşma zemini oluşturması bakımından ona da değinmek durumundayız; Tillerson’la görüşmenin mahrem, gizli olması çok kaygı verici. Bunun hükümetin de haberi olmadığına dair bilgiler var ve bundan endişe duyuyorum. Zaten hükümetin haberi olsa başka türlü olurdu. Yani orada hükümetten de gizli bir görüşme yapıldı. Bu da Anayasa’ya aykırı. Çünkü şu anda Cumhurbaşkanı ile ilgili hükümler yürürlükte değil, ilk seçimde yürürlüğe girecek. Yani şu anda Cumhurbaşkanı evet, yürütmenin başı, devlet başkanıdır ama hükümet başkanı başbakan konumunda değil. Onun için böyle bir hükümet var; toplanıyor, “Suriye ile ortak düşmanımızdır PKK-PYD” diyor ama öte yandan bununla bağdaşmayan açıklamalar Cumhurbaşkanlığı çevresinden çıkıyor. Böyle bir iki başlılık durumu da gözüküyor. Bunlar da son derece kaygı verici.

Hükümetin artık kendi yetkilerine sahip olması lazım ve “Suriye ile Türkiye’nin ortak düşmanıdır PKK-PYD” şeklindeki açıklamanın gereğinin yapılması gerekiyor. Kesinlikle orada bir Amerika kışkırtması olacaktır. Türkiye ile Suriye’nin herhangi bir şekilde sürtüşmesi, karşı karşıya gelmesi çok tehlikeli sonuçlar doğurur ve Mehmetçiğimizin kanıyla ödenir o yanlış siyasetler. O bakımdan Cumhurbaşkanı Sayın Tayyip Erdoğan, Türkiye’yi yönetiyorsa yönetmelidir. Bu şekilde yandan Türkiye’nin yönetimine girerek bu tür müdahalelere kesinlikle artık son vermelidir. Suriye ile Türkiye’nin beraber hareket etmesinin önüne çıkan, bunu engelleyen tavırlardan ve inatlardan kesinlikle vazgeçmelidir. Türkiye’nin geleceğiyle kimsenin oynama hakkı yoktur. Artık biz maalesef sürecin nazikliği nedeniyle fikirlerimizi çatır çatır koymak noktasına geldik.

— Sayın Çepoğlu, Sayın Perinçek durumun hassasiyetini ve provokasyon… Bir cümleyi çok özür dilerim Çepoğlu’ndan. Şöyle; ben burada bir kere Türkiye’nin Afrin harekatını kararlı olarak sürdürmesinden yanayım. Yani hani Suriye ile anlaşma uğruna Afrin harekatında tereddütler, ertelemeler çok çok yanlış olur. Çünkü Suriye ile PKK arasında, PKK’nın Suriye’ye teslim olmasını sağlayan Türk ordusudur. Yani Türk ordusu gidip orayı bastırmasaydı, silahla oraya girmeseydi hiçbir şekilde PKK’nın Suriye’ye teslim olma ihtimali yoktu. O bakımdan bütün bu sürecin önünü açan, süreci belirleyen hareket Türkiye’nin Afrin harekatıdır ve Türk ordusu burada çok doğru yapıyor. Suriye’den de bu konuda olumlu değerlendirmeler geleceğini, bugün Suriye ile bir takım telefon görüşmeleri yaptım ve Beşşar Esad’ın da bu görüşte olduğunu öğrendim. Onun için benim bu açıklamalarım; “Türk ordusu beklesin, harekatı erteleyelim, durduralım” gibi bir fikir olarak yorumlanmamalı. Çok yanlış. Kararlılıkla harekatı sürdürelim. Biz PKK’nın tepesine Türk ordusu olarak binelim. Suriye de teslim alabiliyorsa alsın. Her ikisi de bunu yapsın ama birbirleriyle karşı karşıya gelmeden.

— Ben aslında o konudaki görüşlerinizi isteyecektim. Yani hassas bir dönemden geçiyoruz. Provokasyon uyarıları sık sık yapılıyor. Siz son gelinen durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

— Şimdi tabii ne yazık ki iktidar, 2011 yılından beri çok yanlış politikalar izledi. Bunu koymak lazım. Türkiye’nin, iktidarın izlediği yanlış dış politikanın maliyetini görmesi lazım. Biliyorsunuz 2010 yılının sonuna doğru Suriye ile sınırlar kaldırıldı, serbest geçiş hakkı getirildi. O zaman benim aklıma ilk gelen endişe şu oldu: “Ya sınırları, vizeleri kaldırdık, PKK’lılar geçerler” diye endişe ediyordum. Halbuki durum farklıymış; oraya muhalifleri geçirmek için bizim hükümetin başka bir anlaşması varmış.

Ondan sonra ne oldu? Türkiye eğer Suriye ile ilişkilerini geliştirebilseydi ekonomik olarak Suriye ile birlikte hareket edecekti ve Orta Doğu’yu etkileyeceklerdi. Bütün pazarları ele geçireceklerdi ve Türkiye’nin gücü inanılmaz bir şekilde artacaktı. Eğer ekonomik iş birliği olsaydı, bu siyasi iş birliğiyle doğru da gidecekti. Türkiye’nin eline inanılmaz bir fırsat geçmişti. Ve bakın dikkat edin; Rusya üssü vardı ama Rusya taahhüt içerisinde değildi. Oradaki en güçlü olabilecek oyuncu Türkiye’ydi. Bunu bir defa ortaya koymak lazım. Yani Türkiye ne kadar büyük yanlış yaptı. Belki 500 bin Türk işçisi orada çalışıyor olacaktı, Suriye’yi imar ediyor olacaktı. Suriye’ye her bakımdan etkili olacaktık; ekonomi ve siyasi olarak. Bu etkimiz bütün Orta Doğu’ya yönelecekti ve Amerika orada adım atamaz hale gelecekti.

Ne oldu şimdi? Çok büyük hatalar sonunda, ne yazık ki hükümet bu muhalifleri destekleme işine girdi. Yanlış yapılan şeylerden biri, mezhepçilik ortaya çıktı. İkincisi; anladığım kadarıyla dış güçler, özellikle başta Amerika olmak üzere, şöyle bir sinyal verdiler: “Bak İran, Hizbullah’la Orta Doğu’da, Lübnan’da etkili oluyor; siz de böyle Sünni bir muhalif örgüt kurdurursanız, ÖSO gibi, biz de size destek oluruz, siz de etkinizi artırırsınız.” Şimdi hükümetin yaptığı en büyük yanlış buydu. Çünkü hükümetin şunu bilmesi gerekirdi: Bölge komşu ülkelerinin bütünlüğü bizim bütünlüğümüz demek. İran’a yapılacak saldırı Türkiye’ye, Irak’a yapılan saldırı Türkiye’ye, Suriye’ye yapılan saldırı Türkiye’ye yapılmıştır. Ne yazık ki bu bilinçle hareket edilmedi.

Ne zamana kadar hareket edilmedi? İşte 24 Temmuz 2015’e kadar… İlk operasyonun yapıldığı tarih. Neden? Çünkü girilmiş olan tuzak birdenbire anlaşılmaya başladı. Bunun oy da getirmediği ortaya çıktı. 7 Haziran 2015 tarihi çok önemli. Sayın Erdoğan’ın beklentisi, “Bu açılım süreçleri oy getiriyor” diyerek hamiliğini yaptığı Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’nın politikalarıydı. Fakat birdenbire Türk halkı, 7 Haziran 2015 seçiminde “Arkadaş, dur!” dedi. Ondan sonra itiraflar gelmeye başladı. Ne gibi itiraflar? Sayın Cumhurbaşkanı’nın 2015 Ağustos’unda dediği olay var: “Biz açılım sürecinde güvenlik güçlerimizin, silahlı kuvvetlerimizin operasyon yapmamalarını sağladık, önledik” dedi. “Onlar da hendek kazdılar” dedi. Bunlar çok ciddi itiraflar. Yarın öbür gün bunlar çok ciddi olarak da gündeme gelecek.

Şimdi ondan sonra ne olmaya başladı? 2016 yılı içerisinde de şey çok açık ortaya çıktı: DEAŞ bir yeri işgal ediyor, pat birdenbire YPG/PYD güçleri alıyor. Batıda PYD/YPG için inanılmaz bir propaganda mekanizması çalışmaya başladı: “Ya bunlar bizi DEAŞ’tan kurtarıyorlar, bunlar DEAŞ’a karşı savaşan güçler.” Ama bu arada ne oldu? PYD dediğimiz güçler, yani PKK’nın Suriye kolu, birdenbire Suriye’nin %30’una sahip olmaya başladı. Ve Amerika, Irak’ta yapamadığını yaptı. Bakınız, 16 Ekim 2017 tarihi çok çok önemlidir. 16 Ekim 2017 tarihinde Irak güçleri Peşmerge’yi teslim aldılar, Kerkük’e girdiler. Bunlar referandumdan sonra Barzani’nin sesi çıkıyor mu şimdi? “Bağırıp çağırıyordu, yok efendim şöyleydi, böyleydi” falan. Hangi sayede oldu bu? Türkiye-Irak arasındaki iş birliği. Türkiye’nin güneyinde bir ortak tatbikat yaptılar, bu bile yetti.

Bakın, düşünün; daha büyük bir iş birliği. Biz onu unutturmayacağız; o 4 Temmuz 2003’te geçirilen o çuval var ya, burada Amerikan emperyalizminin başına geçirilecek. Şu anda kaybeden ülke Amerika Birleşik Devletleri’dir. Ama Türkiye’yi yönetenlerin şunu artık kafalarına sokmaları lazım: Askerimiz çok başarılı, inanılmaz bir şekilde gidiyor. Ve neye rağmen gidiyor? Ergenekon, Balyoz, kumpas ve casusluk davalarına rağmen gidiyor. Düşünün, 2000 yıllık tarihi olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hiçbir savaşta üçte bir generali hapse atılmadı. Kurşun atılmadan hapsedildiler. İkincisi; 16 Temmuz’u yaşadık. Bu ülke 16 Temmuz’u, o inanılmaz darbeyi yaşadı. Biz nasıl hainler tarafından ele geçirildiğini gördük. Üçüncüsü, hükümet dedi ki: “Silahlı kuvvetlerin yapısını tamamen bozayım, kendime göre bir şey yetiştireyim.” Yani askeri liselerin kaldırılması, harp okullarının kaldırılması, GATA’nın ayrılması, komuta birliğinin bozulması… Bunların hepsi “kontrol ediyoruz” zannettiler ama yanıldıklarını görecekler. Tarih her zaman öyle göstermiştir. Kimse de unutmasın; Kenan Evren’i bütün gelenekler dışında atayan Süleyman Demirel’dir. Kenan Evren İzmir’de emeklilik için ev aramaya gitmişti, Genelkurmay Başkanı olması rüyasında bile geçmiyordu ve darbeyi o yaptı.

Şimdi benim demek istediğim, bunlara hiç gerek yok. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, bu bölgede ne kadar büyük bir güç olduğunu siz çok iyi vurguladınız. PKK keyfinden mi silah bırakıyor? Hayır. Türk Silahlı Kuvvetleri üstüne gidiyor, kahramanca savaşıyorlar ve çok akıllı bir şekilde savaşıyorlar. Çok önemli bir nokta; kendi teknolojilerimiz yavaş yavaş hayata geçmeye başlıyor. Şimdi bu geldiğimiz noktada bakın; silahlı kuvvetler görevini yapıyor ama silahlı kuvvetler siyasi bir hedef olmadan nihai başarıya ulaşamaz. Siyasi hedef nedir bizim? Terör örgütlerini yok etmektir. O zaman terör örgütlerini yok etmek için biz Suriye merkezi hükümeti ile iş birliği yapmak durumundayız. Bunu yapmadığımız müddetçe, biraz önce dediğiniz gibi, her türlü provokasyona açık oluruz. Türkiye öyle bir ortama geldi ki; Afrin’den gidecekler… Tillerson görüşmelerine daha sonra değiniriz. Ama buradaki nokta şu: Amerika Birleşik Devletleri sıkıştı. Afrin’e “tamam” dedi, zaten çok ilginç bir şekilde “benim Afrin’le ilgim yok” dedi, “Afrin nereden çıktı?” dedi. Menbiç’le de ilgili bir şey olabilir; hani yine Suriye güçlerine teslim edebilirler. Ama Amerika Birleşik Devletleri başka bir şey diyor: “Fırat’ın doğusuna giremezsin” diyor. Oradaki büyük şey herhalde Fırat’ın doğusuyla Irak’ın kuzeyini birleştirmek; esas amaç bu. Herkes bunu görsün. Yani Tillerson ziyaretine geliriz ama benim vurgulamak istediğim nokta şu: Siz de altını çok iyi çizdiniz; Türkiye’nin mutlaka Suriye merkezi hükümetiyle ilişki kurması gerekiyor. Suriye’nin başında kimin olduğu, Beşar Esad’ın diktatör olup olmadığı beni ilgilendirmiyor. 2011’den önce “Kardeşim Esad” diyen biz değil miydik? Ne oldu da birdenbire düşmanımız oldu? Bizim açımızdan baktığımızda Esad, vatan savaşı veren ve ülkesinin bütünlüğü için savaşan bir lider. Biz Türk milleti olarak işgale uğramış, parçalanmaya çalışılmış bir ülkeden kurtuluş savaşıyla çıktığımız için, ülkesinin yaşam savaşını veren bir lideri en iyi bizim anlamamız gerekir. Esad, ülkesini emperyalizme karşı savunan bir liderdir; bu durumda bizim neden tereddüt ettiğimizi anlamıyorum. Neden Suriye merkezi hükümetiyle iş birliğine gitmiyoruz? Bu, elimizdeki son şans olabilir.

Amerika; Irak’ı Saddam vasıtasıyla kontrol ediyordu, İran’a karşı onu kullanıyordu ve Türkiye ile bir sorunu yoktu. Şimdi geldiğimiz noktada ise Amerika; Irak’ta Saddam’ı devirerek İran’ın önünü açtı, Suriye’ye saldırdı ve Rusya’nın sıcak denizlere inme hayalini gerçekleştirmesine neden oldu. Gelinen noktada Amerika; Türkiye, Suriye, Irak ve İran ile karşı karşıya kaldı, üzerine bir de Rusya çıktı ve PKK gibi bir terör örgütüyle baş başa kaldı. Bu durum tamamen Amerika’nın çıkarlarına aykırı. Ancak İsrail açısından bakarsanız, karşısında güçlü bir Irak, Suriye, İran veya Türkiye istemiyor. Şu anda seyirci koltuğunda en mutlu olan ülke İsrail’dir.

Türkiye’nin çok dikkatli olması, geçmişteki hatalardan dönmesi gerekiyor. Aksi takdirde Türkiye giderek bir bataklığın içine giriyor. Türk Silahlı Kuvvetleri muazzam bir şekilde savaşıyor ancak siyasi hedefleri doğru koymazsanız bu yol fazla sürmez. İsrail bir F-16’sını kaybettiğinde çok sert bir karşılık veremedi, sanki ters dönmüş bir kaplumbağa gibi kaldı. S-300’lerin düşüremediği tek uçak envanterde F-22’dir.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Afrin’e yapmış olduğu harekât; PKK’nın ortadan kaldırılması, göçün önlenmesi ve Suriyelilerin geri dönüşünü temin etmek amacıyla yapılmış, tamamen hukuki ve meşru bir harekâttı. Türk Silahlı Kuvvetleri, 51. maddeye ve uluslararası kararlara uygun olarak kendi sınır güvenliğini sağlamak için hareket etti. Bu yüzden NATO da dahil olmak üzere kimse buna itiraz etmedi.

Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) kavramı, esasen Suriye ordusundan kaçan subayların başlangıçta Amerikalılar ve bizim tarafımızdan eğitilip silahlandırılmasıyla teşkil edilmişti. Fakat şu anda bir tek ÖSO yok; hepsi ÖSO adını taşıyan farklı gruplar var. Örneğin Doğu Guta’daki grup, İsrail ile iş birliği yaparak o bölgeyi İsrail’e müzahir hale getirmeye çalışıyor.

Bu arada, “Golan Tepeleri” ifadesi tamamen yanlış ve İsrail’in çıkardığı bir tabirdir; Batı da bunu benimsemiştir. Oraya “tepe” demek, oranın stratejik önemini küçültmektir. Golan bir yayladır ve hem Şam’ı kontrol eden stratejik bir konumdadır hem de bölgenin su kaynaklarını barındırır. Netanyahu bu yaylayı tamamen almakta kararlı ve Amerika’yı da bu uğurda kullanıyor. Trump ise içerideki konumunu düzeltmek için Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etti, bu tam bir fiyaskodur.

Trump’ın esas gelişi; üretim ekonomisini tekrar ülke içine getirip güçlü bir Amerika yaratmak ve Çin ile rekabet edebilmek içindi. Ancak paradan para kazanan küreselci ekip Trump’ın karşısında duruyor. Trump’ın Orta Doğu politikalarına emanet ettiği generaller grubu ise sadece kaba kuvvete dayalı, diplomatik esaslara uymayan bir yaklaşım sergiliyor. Rex Tillerson’ı Rusya ile iyi ilişkiler kurması ve enerji yatırımları için getirmişti ama bu da gerçekleşmedi.

Son olarak; PYD’nin PKK’dan ayrı olduğu iddiası artık çökmüştür. İngiliz Parlamentosu’ndaki bir raporda ve ABD Senatosu’na sunulan istihbarat raporunda, PYD’nin doğrudan PKK olduğu tescil edilmiştir. BBC’nin haberinde de görüldüğü üzere, DAEŞ ile mücadele bahanesiyle ABD uçaklarının desteğiyle PKK/PYD unsurları sınırımıza taşınmıştır. Amerika bu noktada terör örgütüyle iş tutan bir devlet durumuna düşmüştür. İngiltere ise Amerika’dan uzaklaşıp Çin’e yaklaşıyor ve Trump’ın İngiltere’ye ziyareti bile ciddi protestolar nedeniyle engellenmiş durumda. Esasen durum tam bir skandal. Trump, İngiltere ziyaretini erteledi; komedi gibi bir tablo oluştu. Madame Tussauds Müzesi’ndeki balmumu heykelini getirip bir köşeye koydular, biri de gelip heykelin kordonunu kesti. Bundan daha büyük bir rezalet olamazdı. Trump, İngiliz parlamentosunun ayağa kalkıp “Bu adam buraya gelmesin, büyük gürültü çıkaracağız” demesi üzerine gelemedi. Davos’ta Theresa May ile görüşmeye çalıştı ama o da sonuçsuz kaldı.

Sonrasında İran ile yapılan nükleer anlaşmayı bozacağını açıkladı fakat karşısında Avrupa Birliği’ni görünce, “Tamam, üç aylığına uzatıyorum” demek zorunda kaldı. Nisan ayında bu süre dolacak ve yine uzatmak zorunda kalacak; çünkü hiç kimse İran ile böyle bir gerginlik istemiyor. Bu yüzden Münih’te pazar günü yapılan konuşmalar büyük önem taşıyordu. Eski Dışişleri Bakanı John Kerry de konuştu, Netanyahu da. Netanyahu tam bir şov yaptı; “DEAŞ bitti ama…” diyerek Kur’an ve İran vurgusu yaptı. Netanyahu’nun konuşmasıyla yeni bir şey öğrenmiş olduk; halbuki DEAŞ, İran’ın çıkarlarına tamamen terstir. Trump’ın ifadeleriyle, bu örgütü Obama ve Clinton’ın kurduğu çok açıkça söylenmişti. Netanyahu burada kendi kendini çelişkiye düşürerek rezil bir duruma düştü. Ayrıca şov yaparak bir insansız hava aracının parçasını gösterdi, “Bizi bunlar tehdit ediyor, bu ağı yok edeceğiz” dedi. Bununla aslında “Suriye savaşı bitmeyecek; biz Golan’ı, Doğu Guta’yı alana ve Suriye’deki parçalanmayı bitirene kadar bu iş sürecek” demek istedi.

Tam bu sırada görüyoruz ki Trump, bitirmek istediğini söylediği örgüte karşı PYD’yi kullanarak 5 bin tır silah gönderdi. Her tır 30 ton olsa, yaklaşık 150 bin ton mühimmat eder; bu korkunç bir şey. 60 bin kişilik bir terör ordusu kurup sınırımıza dikmeye kalktılar. Biz de bu yüzden Afrin harekâtını çok haklı olarak başlattık. Şu an Trump ve generalleri köşeye sıkışmış durumdalar ve türlü hilebazlıklar peşindeler. Daha önce Rusya ile aramızı açmak için uçağı düşürdüler; bunu FETÖ’nün yaptığını söylediler. Sonra 15 Temmuz oldu, o uçak krizinden dolayı özür diledik ve durum düzeldi, ancak 15 Temmuz’da yine aynı takımın destek verdiği ortaya çıktı. Sonrasında bir Rus elçisini öldürdüler, tam bir skandal. Allah’tan Türkiye ile Rusya arasında kırmızı telefon bağlantısı kuruldu da bu krizler önlendi.

İdlib bölgesinde ise Astana süreciyle Tahran, Moskova ve Ankara’nın iş birliği sayesinde gözlem noktaları kurularak sorunun çözülmesi hedeflendi. Dış güvenliği İranlılar ve Ruslar, iç güvenliği ise biz sağlayacağız. İçeride iki buçuk milyon insan ve yirmi beş bin terörist var. Bu teröristleri ayıklayıp etkisiz hale getirmek gerekiyor; çünkü aralarında Çeçenler, Doğu Türkistan’dan gelen Uygurlar ve Batı’dan gelenler var. Hedef muhtemelen buraları karıştırmak. Biz gözlem noktalarını kurmaya başladık; Afrin harekâtı da lojistik güvenliğimizi sağlamak için zorunluydu. Arka tarafımızdan vurulmayı bekleyemezdik; Türkiye’nin tehdit altında olduğu aşikardı.

Harekât başlayınca PKK, “Amerika bizi sattı, yardım etmiyor” demeye başladı. Zaten zavallı durumdalar; Türk ordusu ilerledikçe, Afrin’de çıkış yolları kalmayan teröristler silahlarını bırakıp kaçacaklar. Bu durum karşısında yeni hileler düşünmeye başladılar. Suriye rejimiyle bizi karşı karşıya getirmek için Halep’ten otobüslerle birtakım adamlar taşıdılar; bunlar Arap değil, PYD/PKK’lılardır. Şu an şov yapıyorlar. Türkiye Afrin’i kuşatıp onları sıkıştırınca, içeriye bu “hendek savaşları” döneminde yanlış yapılan açılım sürecindeki gibi bizi tekrar itmeye çalışıyorlar. Ancak oraya tecrübeli ekiplerimiz geliyor ve adım adım temizlik yapılıyor.

Tahran, Moskova ve Ankara’dan dışişleri bakanları mart ortasında görüşecek, ardından liderler İstanbul’da bir araya gelerek bu meseleyi çözüme bağlayacak. Tillerson’ın Türkiye’ye gelip kapalı kapılar ardında yaptığı konuşmalar ise belirsizlik yaratmak içindi. Türkiye içinde “Mahvolduk, Membiç’te olduğu gibi bitti” diyen çatlak sesler yükselmeye başladı. Tayyip Erdoğan ve hükümet düşmanlığı başka bir konu; ancak bu mesele Türkiye’nin milli meselesidir ve askeri tarafı başarıyla halledilmektedir. Dışişleri Bakanı’nın da belirttiği gibi, Suriye rejimi gelip teröristleri silahsızlandırırsa bizim için bir sorun kalmaz.

Amerika’nın Membiç’te kalmak istemesinin sebebi oradaki üsler, elektrik santralleri ve su kaynaklarıdır. Şu an orada gayrimeşru bir şekilde bulunuyorlar; ne Suriye’nin daveti var ne de BM kararı. Dolayısıyla terör örgütü ortada kalmıştır; tıpkı Barzani’nin referandum sürecinde olduğu gibi. Şam ile ilişkilerde bazı psikolojik bariyerler var. Geçmişte Özal ve Davutoğlu dönemlerinde yaşanan bazı olaylar bu duygusal kopuklukları tetikledi; siyasi olaylarda duygusallığa yer yoktur.

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın “Amerika ile stratejik ortaklığımız teyit edilmiştir” şeklindeki açıklaması ise anlamını kaybetmiş bir ifade. Stratejik ortaklık demek, aynı hedefe birlikte zafer kazanmak için yönelen güç demektir. Bizim Amerika ile ne hedef birliğimiz var ne de ortak hareketimiz; tam tersine çıkar çatışmalarımız var. Bu kelime içi boşaltılmış bir kavramdır. Yetkililerin bu tabiri bu kadar ucuz kullanmamaları gerekir. Eğer bir Türk yöneticisi çıkıp “Biz stratejik ortak değiliz” derse, Amerikalılar bizim uyandığımızı anlayacaklardır.

Son olarak; ORSAM’ın Irak’ta yaptığı saha çalışmalarına göre, Irak halkı artık savaştan, mezhep ve etnik çatışmalardan bıkmış vaziyette. 12 Mayıs’taki seçimlerde “Vatan” kavramı etrafında birleşen bir irade öne çıkıyor. Bu çok önemli bir gelişme. Kuzey’de Barzani’nin sözde referandumunun çökmesi ve IŞİD’in defedilmesi, buradaki süreçte büyük rol oynadı. Böylece iş bitmiş oldu. 6 trilyon dolar para harcanan bir yerde, Amerika halkın istemediği bir durumda ne yapabilir ki? Hiçbir şey.

Evet, kısa bir ara veriyoruz. Aradan sonra tekrar birlikteyiz sayın seyirciler. Konuklarımızı, televizyonlarını yeni açanlar için tekrar hatırlatalım: Sayın Doğu Perinçek, Sayın Gökhan Çapoğlu ve Sayın Sencer İmer. Efendim, size gelmiştik. Suriye’deki gelişmeler tartışılırken bir tedirginlik var. Diğer konuklarımızın da belirttiği gibi, provokasyon ortamı yaratacak bir güvensizlik gündeme geliyor. Yakın zamanda İran’a gitmiştim; görüştüğüm hemen herkes gelişmelerden çok memnun ama “Acaba bir sıkıntı olur mu?” endişesi de var. Yani güven artırıcı hamlelere ihtiyaç duyulduğu görülüyor. Siz aynı şeyi hissediyor musunuz?

Bakın, kışkırtma ve tertipler olur tabii. Bunlar dünya çapında önemli, birçok ülkenin geleceğini belirleyen savaşlar. Burada tertipsiz, kışkırtmasız bir süreç olmaz. Ama esas soracağımız soru şu: Biz bu tertip ve kışkırtmaları nasıl bozalım? Türkiye’nin çözümü var; çok esaslı bir zihni, entelektüel birikimi ve ülkeyi yönetecek kaliteli insanları var. Aslında çözümler çok kolay.

Türkiye inadı, Sayın Tayyip Erdoğan’ın psikolojik saplantılarını bırakıp Suriye’ye elini uzattığında ve askeri iş birliği dahil her alanda anlaştığında bütün tertipler yerle bir olur. Sencer İmer’i dinlerken düşündüm; İsrail de orada pusuya yatmış, Golan Tepeleri’nin tamamını kapmaya çalışıyor. Su orada, kaynaklar orada. Tayyip Erdoğan bir yandan “İsrail’e karşıyım” diyor ama bugünkü duruşuyla Türkiye’nin Suriye’ye el uzatmaması sonuç itibarıyla İsrail’e yarıyor. Türkiye ve Suriye anlaşmalı. Suriye, Türk ordusuna toprak bütünlüğünü sağladığı için teşekkür etmeli; Türkiye de Suriye’den kendi otoritesini ve huzuru sağlamasını beklemeli. Sınırı bir kardeşlik sınırına çevirmeliyiz.

Gökhan Çapoğlu’nun bahsettiği ekonomik beraberlik programı da önemli. Sencer İmer ile birlikte 2008 öncesinde Suriye’ye gitmiştik. Suriye’nin başbakanı ve meclis başkanıyla görüştük. En son bize ilettikleri mesaj şuydu: “Biz Suriye olarak Türkiye ile aynı devlet içinde birleşmek istiyoruz.” Bu, tek seferlik bir söz de değildi; sonrasında Mersin’deki ticaret toplantısında da bunu yinelediler. Aslında Mustafa Kemal Paşa’nın 1921’de Hakimiyeti Milliye gazetesinde de ifade ettiği Türkiye, Suriye ve Irak konfederasyonu planı vardı. 1934’te de Suriye Başbakanı Madran’a benzer bir öneri sunulmuştu.

Şu an Suriye’ye elimizi uzattığımızda kaybedeceğimiz hiçbir şey yok, kazanacağımız çok şey var. Türkiye, Suriye ile dost olarak kazanır. Irak’ın kuzeyinde kurulan model gibi Türkiye, Irak, İran ve Rusya Suriye’de birleşti; Barzani olayını tek kurşun atmadan bitirdiler. Amerika’nın burada elinde bir kuvvet yok; PKK ve Barzani işe yaramadı. Amerika Batı Asya’da kaybetti. Bizim stratejik müttefiklik söylemlerimiz de artık geçmişten kalan boş laflar haline geldi. Amerika ile düşman olma sevdasında değiliz ama vatan bütünlüğümüze karşıysa, elbette vatanımızı savunacağız.

(Canlı yayına bağlanılıyor)

Cansu Yiğit: Sayın Cumhurbaşkanı, bugün Makedonya Cumhurbaşkanı ile yaptığı görüşmede Afrin’e hareket eden güçlerin bombalandığı bilgisini doğruladı ancak bu güçlerin Suriye ordusu değil, birtakım milis gruplar olduğunu belirtti. Erdoğan, İran ve Rusya ile yapılan görüşmelerde de bu konunun ele alındığını ve herhangi bir kriz yaşanmayacağını ifade etti.

Cumhurbaşkanı olayı özetledi ve kaygıları bertaraf etti. Suriye hükümeti de Esad’ın Türkiye dostluğundan yana olduğunu ve Türkiye ile Suriye ordusunu karşı karşıya getirecek tertiplere karşı uyanık olduklarını belirtiyor. Suriye’nin önemli isimlerinden Bessam Abdullah da Cuma günü Aydınlık gazetesinde, Afrin harekatının Suriye’nin toprak bütünlüğü lehine olduğunu vurgulayacak.

Üç sene önce bu iş birliği hayal bile edilemezdi. Suriye’de Türkiye’ye karşı çok özel bir yer vardı. Hamidiye Çarşısı’na gittiğinizde Türk olduğunuzu duyan esnaf sizi kahve içmeden bırakmazdı. Golan bölgesinde bile pek çok köy isminin Türkçe olduğunu ve oradaki hoşgörü ortamını hatırlıyorum. Suriye’deki farklı inançlara sahip grupların bir arada yaşaması, örnek teşkil edecek bir hoşgörü kültürünün ürünüydü. Merkezde bir kilise ve cami sırt sırtadır. Hamidiye Çarşısı’nda, Mithat Paşa Çarşısı vardır; iki tane büyük çarşı. İnsanlar oradan kol kola gelir; birisi kiliseye gider, biri camiye gider. İbadetleri bitince yine kol kola girerler ve tekrar iş yerlerine dönerlerdi. Ne hale getirdiler öyle bir yeri!

Olaylardan sonra gittiğimde hiç unutmuyorum; Emevi Camii’nin hemen kapısında inci falan satan ahbaplarım vardı. Onlarla karşılaştım. Şaşkınlıkla sarıldılar ve “Nasılsın?” bile demeden, “Türkiye ne yapıyor?” dediler. 2012 yılıydı; dostlarımızın o olumsuz davranışından çok etkilenmişlerdi. İşin açığı, karşısında söyleyecek bir şey bulamadım. Gökhan Bey bunu çok güzel anlattı. Evet, büyük hatalar yaptık ama geldi geçti, yepyeni bir dönemdeyiz. Şimdi geriye dönüp bakmanın veya tartışmanın bir anlamı yok.

Sayın Çapoğlu, biraz sonra reklam arasına gireceğiz ama Amerikan Dışişleri Bakanı ve Ulusal Güvenlik Danışmanı geldi. Onların üzerinden konuşacaktınız, konu yarım kaldı. Bu temasları biraz daha açar mısınız?

Şöyle söyleyeyim; Amerika bizi otuz yıldır oyalıyor. Bunu herkes bilsin. Stratejik ortaklık dedikleri bu süreç, Turgut Özal döneminden beri devam ediyor. O dönemde Necip Torumtay gibi bir genelkurmay başkanımız tarihe geçti; kendisini rahmetle ve saygıyla anıyoruz. Devlet yönetimi, “bire bir koyup üç almak” gibi basit bir mantıkla ya da “Kerkük’ü alamazsak Diyarbakır gider” gibi safsatalarla yapılmaz. Gerçekçi olmalısınız ve bir tarihimiz var. Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının bıraktığı bu sınırlar bilinçsizce çizilmedi; hepsi çok bilinçliydi. Atatürk, Musul ve Kerkük’ün değerini bilmiyor muydu? Biliyordu tabii ama başımıza açacağı sorunları da biliyordu. Haklı da çıktı. Kerkük’teki petrollerin Türkiye’yi rahat bırakmayacağını, emperyalist güçlerin bu petrolleri ele geçirmek için gireceği yolu biliyordu.

Şimdi o açıdan baktığımız zaman, farklı detaylar olduğunu düşünüyorum. Görüşmeler üç buçuk saate yakın sürüyor ancak devletin hiçbir kaydına girmiyor. Çünkü Türkiye ile ilgili Halkbank davası gibi ciddi sıkıntılar var. Amerika’daki yargı sisteminin nasıl siyasi bir tehdit aracına dönüştüğünü orada çok açık gördük; “bir numaralar” üzerinden mesajlar verildi.

Amerika’nın tutumunu Amerikan halkına anlatmak lazım; durum çok farklı. Bir terör örgütüyle Orta Doğu gibi bir bölgede ne üs kurulabilir ne de ayakta kalınabilir. Amerikan askerî ve sivil bürokrasisinin son 27 yılda, 1991’deki ilk Irak işgalinden 11 Eylül olaylarına kadar yaptıklarına bakmak gerek. Bunlar tamamen CIA ve Mossad iş birliğiyle, Amerikan kamuoyunu Irak ve Afganistan işgallerine ikna etmek için yaratılmış olaylardı. Şimdi bunları Amerikan halkı da anlamaya başladı. Türkiye, bu durumu anlatacak yetenekte yöneticilere sahip olursa, tarih çok farklı bir şekilde akmaya başlayacak.

Bunun ilk koşulu, Suriye merkezi hükümeti ile iş birliğine girmemizdir. O mesajı verdiğimizde Esad, sadece Afrin’den değil, Suriye’nin kuzeydoğusundan da bütün PYD’yi temizleyecektir. 2011 öncesini hatırlayın; Kürtlerin Suriye’den tek istediği vatandaşlık hakkıydı. Şimdi ise adamlar devletçilik oynamaya çalışıyor. İkinci konu; Amerika’ya, “Evet dost kalalım ama bize çok zarar verdiniz; PKK’yı ve FETÖ’yü besleyip üstümüze saldınız,” dememiz lazım. Her 24 Nisan’da bir soytarılık tutturmuşsunuz. Türk diplomasisinin en büyük başarısı, 1959 Garanti Anlaşması ve Kıbrıs meselesidir. Diğer yandan, Almanya’da üç buçuk milyon Türk yaşıyor ve Almanya meclisi soykırım kararı alabiliyor. Bu kabul edilebilir mi? Dışişleri Bakanlığımızın bunu görmesi lazım; üç buçuk milyon vatandaşını örgütleyemiyorsan, seksen milyon Alman içerisinde siyasi bir güç haline gelemiyorsan, ciddi bir sorun var demektir.

(Kısa bir ara…)

Sayın Perinçek’in başardığı olay inanılmaz bir başarıdır. Demokrasiden, insan haklarından ve ifade özgürlüğünden bahseden İsviçre’ye ve Fransa’ya öyle bir gol atmıştır ki, savundukları kararların palavra olduğunu kendileri de biliyorlar. İkinci nokta olarak; eğer ciddi siyasi adım atacaksak, Suriye merkezi hükümeti ile iş birliği yapmalıyız. Askerimiz, Esad’a “Sen istediğin terör temizliğini yap, biz arkandayız” mesajını verdiğinde, bizim girmemize bile gerek kalmayacak. Amerika köşeye sıkışacak; zaten hukuki hiçbir dayanağı yok.

Amerika’ya şunu da hatırlatmalıyız: “Biz sizden çok çektik. Türkiye’yi kuran temel ilke tam bağımsızlıktır. Bu yüzden 1980 Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması’nı feshedeceğiz.” Siz ortak değil misiniz? Ortaklıksa biz varız, ama bana güvenmeyip bilgi paylaşmıyorsan, o zaman Türkiye’deki üsleri kapatırız. İncirlik dahil 25’e yakın üs ve tesisin kapatılması, Türkiye’nin ağırlığını inanılmaz şekilde artıracaktır. O zaman Amerika, “Bir dakika, yanlış yaptık” diyerek anlaşma zemini arayacaktır.

Türkiye’nin İslam İşbirliği Teşkilatı’nı toplaması ve Kudüs kararından sonra Amerika’nın Birleşmiş Milletler’de rezil olması, Avrupa’nın da Amerika’nın yanında olmadığını gösterdi. Almanya bizden daha fazla işgal altında, 225 tane Amerikan üssü var. Hükümet bu iki adımı attığı takdirde, PKK sorununun kökten çözümüne yaklaşmış oluruz. Amerika’nın desteği çekildiğinde Rusya da Kürt kartını oynayamayacağını anlayacak ve Türkiye’yi kazanmayı tercih edecektir. Fırat’ın doğusundaki halk da PYD’nin baskısından yılmış durumda; halk, merkezi yönetimin bölgeye dönmesini bekliyor.

Türkiye’deki anketlerde Amerika’ya karşı güven %94’lere çıkmış durumda. 15 Temmuz’dan sonra Türkiye’de ciddi bir bilinç sıçraması yaşandı. Bu dalga, iktidarları da ister istemez hizaya sokuyor. Bu tutum sadece Türkiye’de değil, dünyada da görülüyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerika’nın “demokrasi ve hürriyet getireceğiz” söylemi, artık Hollywood’un etkisiyle bile sonuç vermiyor. Dünyada gelir dağılımındaki bozulma ve ümitsizlik had safhada. Bizim eksikliğimiz, kendimizi dünyaya yeterince anlatamamamız. Muhalefet partilerimiz, aydınlarımız ve iş adamlarımızla bu entelektüel mücadeleyi vermek zorundayız. Dışarıdaki Türkler bu yayınları takip ediyor ve vatana olan bağları uzaklaştıkları için daha da artıyor; bütün bu süreci endişeyle izliyorlar. Bizim onlara fikri destek vermemiz lazım. Bence buna dikkat edelim; bu, üzerinde durulması gereken çok önemli bir konu. Dışişleri Bakanlığımızın ve büyükelçilerimizin yaptığı çalışmalar faydalı ancak bunlar yetmiyor ve çok sınırlı kalıyor. Algı yönetimi konusunda büyük eksiklerimiz var, bunun altını özellikle çizmek istiyorum.

Tillerson buraya Washington’dan büyük özel yetkilerle donatılmış olarak gelmedi; zaten yapabileceği bir şey de yoktu. Türkiye’yi yumuşatmak, harekâtı zayıflatmak veya mümkünse durdurmak için bir “sakın yapmayın, giderseniz eliniz yanar” mesajı vermeye çalıştı. Zaten Türkiye içinde de buna benzer sesler çıkıyor. Washington’ın niyeti, Türkiye’yi bölgedeki diğer meselelerden alıkoymak ve bugüne kadar olduğu gibi oyalamaktı. Hatta “güvenli bölge” adı altında, tıpkı geçmişte Kuzey Irak’ta Çekiç Güç eliyle Barzani’nin güçlenmesine yardım edildiği gibi, burada da PYD’ye destek veren bir yapı oluşturulmaya çalışıldı. Allah’tan bu kabul edilmedi ve edilmesi de mümkün değil.

Keşke o görüşmeler kayıt altına alınmış olsaydı. Devlet sırrı olarak gizli tutulabilirdi ama mutlaka kaydedilmeliydi. Belki yazılı değil ama en azından ses kaydı alınmıştır diye ummak istiyorum. Devletler bunu yapmak zorundadır; aksi takdirde gelecek değerlendirmeleri için veri eksikliği oluşur. 12 Eylül döneminden biliyorum; yurt dışından getirilen bir uzman olarak görev yaparken, yaptığımız tüm toplantıların ve konuşmaların istihbarat örgütleri tarafından kayda alındığını sonradan öğrendim. Devlet yönetimi bunu gerektirir.

Günümüzde muhalefet liderlerinin yabancı temsilcilerle, yanlarında kendi tercümanları olmadan, otel odalarında yaptığı görüşmeler risklidir. Karşı tarafın ne tercüme ettiğini bilmek mümkün değil. Öte yandan, Özal döneminde olduğu gibi “dinleniyoruz” endişesi taşımamak gerekir; şeffaf ve ülkenin çıkarına hareket ediyorsanız, gizli saklı işiniz yoksa dinlenmekten korkmamalısınız.

Amerika Birleşik Devletleri’ne bir manevra alanı yaratılması gerektiği düşüncesindeyim. Amerikalı sivil ve asker bürokratların yaptığı hatalardan dönebilmeleri için bir çıkış yolu bırakılmalı. Amerika’yı dünyada küçük düşürerek, “onu tokatladım, dövdüm” gibi bir üslupla hareket etmek yanlış olur. Neticede o bir dünya gücüdür ve her devletin bir onuru vardır. Bu yüzden yöneticilerimizin, tıpkı rahmetli Ecevit, Demirel veya Özal gibi, kullandıkları kelimelere dikkat etmeleri gerekir. Atatürk bile düşmanlarına karşı her zaman ölçülü bir dil kullanmış, bu sayede düşmanları tarafından bile saygı görmüştür. Bugün halklaşma adı altında üslubun değer kaybetmesi tehlikelidir.

Türk kamuoyunun Amerika’ya karşı aldığı sert pozisyonun bir etkisi olsa da, dışarıdan izlendiğimizi unutmamalıyız. Eskiden Türkçe söylenen burada kalırdı, şimdi her kelime anında tercüme ediliyor. Ayrıca Almanya’da Türkiye imajının bozulmasında PKK ve FETÖ faaliyetleri etkili oldu. Hükümetin buradaki hatası; bir yandan açılım sürecinde reaksiyonlara cevap vermemek, diğer yandan Türkiye’nin tanıtımını liyakatsiz yapıların eline bırakmaktı. Devlet politikası, sadece devlete bağlı ve ehil insanlar eliyle yürütülmelidir.

Almanya konusuna gelince; egemen bir ülke olarak kendi stratejisini Avrupa Birliği, Rusya ve Çin ile dengelemeye çalışıyor. Almanların Rusya ile olan ekonomik bağları, Kuzey Akım projesi ve Schroeder örneği gibi detaylar, ilişkilerin ne kadar stratejik olduğunu gösteriyor. Amerika ise bu bağı koparmaya çalışıyor. Özgür Suriye Ordusu konusuna gelince; bu yapının Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından seçilip eğitildiğini, bizim işgalci olmadığımızı kanıtlayan yerel bir unsur olarak kullanıldığını düşünüyorum. Suriye’nin geleceğinde federal değil üniter bir yapı olmalı ve bu süreç Cenevre’den ziyade Astana sürecinde olgunlaştırılmalıdır. Tahran ile aramızdaki pürüzler de Ruhani, Putin ve Erdoğan arasındaki zirvelerle giderilebilir.

Avrupa Birliği’ne dair ise güncel gelişmeleri iyi okumalıyız. Avrupa, bilinçli bir şekilde Amerika’dan kopuyor. İngiliz yetkililerin ve Alman hükümetinin Çin, Rusya ve Türkiye ile iş birliğine verdiği değer ortada. Hatta Alman basınında Amerikan emperyalizminin maşası olarak görülen PKK ve PYD’ye karşı sert yazılar çıkmaya başladı. Türkiye için çok elverişli koşullar var. Ancak hükümetimiz bu değişimleri izlemekte zorlanıyor. Amerika’ya ve Avrupa’ya “faşist”, “Hitlerci” gibi ağır ithamlarda bulunmak, Sencer Bey’in de belirttiği gibi, diplomatik nezakete ve gerçekçi dış politika hedeflerine uygun değildir. Doğru politikalar izlersek, güvenlikten ekonomiye kadar bütün ittifak zincirini kullanarak toprak bütünlüğümüzü ve gücümüzü çok daha sağlam bir zemine oturtabiliriz. “Yani sen faşistsin, sen Hitlercisin” demek, anasına avradına sövmekten beterdir. Maalesef bu tür durumlar yaşandı ve devlet adabına, erkanına yakışmayan ifadeler ortaya çıktı. Buna kesinlikle katılıyorum; devlet erkanı adabında çok büyük kayıplarımız var. Türk devlet geleneğinde ağırbaşlılık ve ciddiyet esastır. Bu, padişahlar zamanında da böyleydi; çünkü imparatorluk küfürle, vurup kırarak yönetilmez. Türkiye Cumhuriyeti’nde de Mustafa Kemal Atatürk’ün yerleştirdiği bir devlet adabı vardı. Biz bunu İsmet Paşa’da, Adnan Menderes’te, Celal Bayar’da ve Süleyman Demirel’de gördük; o devlet terbiyesiyle yoğrulmuşlardı. Şimdi ise bu terk edildi ve bu çok büyük bir zaaf.

Verilen örneklerde de gördüğümüz gibi, bazen devlet yönetimlerinde psikolojik etkenler rol oynuyor. Birine çok ağır sözler söyleyip hakaret ettiğinizde veya onu küçümsediğinizde, bunu tamir etmek ve siyaseten onları tekrar yanınıza çekecek çözümleri gündeme getirmek çok zorlaşıyor. Bu bağlamda, Avrupa’yı anlamak büyük olanaklar sunuyor. Türkiye’nin bugün gerçek bir devlet adamlığına ve Fransızların “raison d’etat” dediği devlet aklına ihtiyacı var. Bu akıl tarihimizde; Göktürklerden Hunlara, Selçuklulardan Osmanlıya kadar fazlasıyla mevcut. Ancak maalesef bu dönemde o devlet aklını kaybeder olduk. Almanya ve Avrupa meselesi de doğrudan bununla bağlantılı. Gerçekleri ve dünyayı iyi izlememiz lazım; Türkiye için son derece elverişli bir fırsat dönemi içindeyiz.

Sayın Çapoğlu, sizin de düşünceleriniz bu yönde. Bir de şunu sormak istiyorum: Sık sık İbrahim Kalın örnek veriliyor. Cumhurbaşkanlığı sözcüsü veya genel sekreteri aslında birer devlet memurudur. Ancak bunlar siyasi polemiklere giriyor, Kılıçdaroğlu’na veya başkalarına yanıt veriyorlar. Bizim devlet geleneğimizde böyle bir şey var mı? Ben mi yanlış hatırlıyorum?

Hayır, kesinlikle yok. O kişilerin hepsi seçme diplomattır, devlet terbiyesiyle yoğrulmuşlardır. Sayın Perinçek’in de dediği gibi; o yerin hakkını veren, üslubuna ve diline dikkat eden insanlardır. Konumu yükseldikçe kelimeleri seçme konusundaki hassasiyetin de artması gerekir. Ne yazık ki son 15 senedir bu hassasiyetin göz ardı edildiğini ve devlet geleneğimizde çok ciddi bozulmalar olduğunu üzülerek görüyoruz. Bu, önümüzdeki dönemde en önemli sorunlarımızdan biri haline gelecek. 90’larda herhangi bir bakanlığa gittiğinizde bir daire başkanının bile oturup kalkışından, devlet bilgisinden saygı duyardınız; o adam o işin içinden gelmiş bir terbiyeye sahipti. Şimdi ise karşılaştığımız görüntü insanı gerçekten üzüyor.

Avrupa konusuna, özellikle de Almanya’ya gelince… Almanya çok önemli bir ülke. İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılması (Brexit), Almanya’yı Avrupa Birliği’ni kontrol eden güç haline getirdi. Avrupa Birliği, Amerika’nın baskısıyla ekonomik iş birliğinden siyasi bir birliğe dönüştü. Çünkü Amerika, Almanya’nın birleşme sonrasında kendi hinterlandını kurup çok güçlü bir güç haline gelmesinden çekindi ve onu Avrupa Birliği çatısı içinde sınırlamak istedi. Gelişmeler öyle bir yönlendi ki, Almanya ekonomik bir güç olarak ortaya çıktı.

Almanya çok ciddi adımlar atıyor. Örneğin, 2000 yılında enerji politikasını değiştirerek 2020 yılına kadar enerjide %20 tasarruf ve %20 yenilenebilir enerji hedefi koydu. “Neden?” diye sorabilirsiniz. Çünkü Amerika Orta Doğu petrollerini kontrol ediyor ve Almanya bundan kurtulmak istiyor. Bugün dünyadaki güneş enerjisinden üretilen elektriğin yarısı Almanya’da üretiliyor. Bu, teknolojiyi geliştirdikleri için mümkün oldu. Kuzey Akım projesinde de devlet aklını görüyoruz. Schroeder 2002’de başbakanlığı bıraktıktan hemen sonra Kuzey Akım’ın başına getirildi. Bizde olsa, Mavi Akım’ın başına ertesi gün Mesut Yılmaz’ı koysak Türkiye ayağa kalkardı. Merkel, rakibi Schroeder’in başlattığı Rusya ile ilişkileri devam ettirdi; çünkü yarın öbür gün Amerika Ukrayna’yı karıştırırsa Rusya’ya bağımlı kalmamak için Baltıklar üzerinden doğrudan enerji almayı tercih etti.

Türkiye, İngiltere, Almanya önderliğindeki Avrupa Birliği, Orta Doğu ve Çin-Rusya eksenindeki bu stratejik oyunu doğru okuyabilirse, bundan en fazla yararlanacak ülke olur. Amerika’nın Avrupa’da Bulgaristan ve Romanya ile oynamaya çalıştığı oyunlara karşı, Atatürk’ün Balkan Paktı ve Sadabat Paktı’nda yaptığı gibi bölgesel iş birlikleriyle gitmeliyiz. Dünya artık Amerika’nın “demokrasi ve barış” vaadiyle gittiği her yere kan, gözyaşı ve kaos götürdüğünü çok açık bir şekilde görüyor.

Türkiye’nin kurucu ilkeleri, yani tam bağımsızlık ve laiklik, bizi bölgesinde parlayan bir ülke yapacaktır. İmparatorluk geçmişimizden gelen hoşgörü ve çok kültürlü yapı ile stratejik iş birliklerini öne çıkardığımızda, dünyada sözü dinlenen bir güç oluruz. Amerika ise genç bir ülke olduğu için verileri toplamada çok iyi olsa da tarihsel tecrübe eksikliği nedeniyle değerlendirme hataları yapıyor. İngiltere ve Türkiye ise bu konuda çok daha köklü bir tecrübeye sahip.

Dünyada yolsuzluklar ve liyakatsizlik, sadece bizim değil, küresel bir hastalık haline geldi. Bu yüzden Çin’in “Bir Kuşak Bir Yol” projesini, sadece bir patron değişikliği olarak değil, müşterek kalkınmayı hedefleyen düzenleyici bir proje olarak görüyorum. Türkiye, keyfi politikalardan vazgeçip tekrar planlı kalkınmaya dönmeli; Devlet Planlama Teşkilatı’nın mantığını yeniden hayata geçirmelidir. Kaynaklarımız sınırlı, 800 milyar dolarlık ekonomide takılıp kaldık; cari açık ve borç sarmalı var. Varlık Fonu’na konulan madenler gibi stratejik varlıklar, borç teminatı olarak kullanılmamalıdır.

Kanal İstanbul gibi projeler, İstanbul’un yer altı su kaynaklarını bitirecek, şehri gereğinden fazla büyütecek ve kimin işine yarayacağı belli olan, reddedilmesi gereken projelerdir. Kaynaklarımızı tarımı ve sanayiyi kalkındırmaya ayırmalıyız. Atatürk dönemindeki hızlı kalkınma, planlı ekonomi sayesinde gerçekleşmişti. Sahte büyüme rakamlarıyla kendimizi kandırmayı bırakmalıyız.

Gençlerin ümitsizliğini gidermek için iş yaratmalı ve eğitim sistemini bilimsel temellere oturtmalıyız. Dini eğitim vereceğiz derken bilimsel ve çağdaş eğitimi ihmal edersek gelecek nesilleri kaybederiz. Yeniden sanayileşmeyi, tarımı ve karma ekonomi modelini (kamu + özel sektör + yabancı sermaye) devreye sokmamız şarttır. Gerçekleri görmemiz ve bunu halka anlatmamız gerekiyor. Halk, acıları gördükten ve zayıf düştükten sonra mecburen bu durumu anlayacaktır. Ancak önemli olan zaman kaybetmemektir. Bunu siyasi münazaralar için değil, doğru olduğu için yapmalıyız. Türkiye’de ve dünyada gelir dağılımı oldukça bozulmuş durumda. Türkiye nüfusunun %1’i, zannediyorum ulusal gelirin %54’ünü alıyor. Oysa 2000’lerde bu oran %38 civarındaydı. Demek ki iyiye gitmemişiz. Bunun hesabını sormak, gelir dağılımını nasıl düzelteceğimizi ve gelecek sene nasıl daha iyi bir noktaya geleceğimizi konuşmak zorundayız.

Terör faaliyetlerini bitirmek bunun ön şartıdır; güvenlik olmadan hiçbir şey olmaz. Amerika, okyanusun öbür tarafından bakıp bir sürü para harcıyor ama esas zarar bize geliyor. Hem göç dolayısıyla yaşanan ekonomik ve sosyal problemler artıyor hem de kalkınmamıza ayıracağımız kaynaklar tükeniyor. Güney Kore’nin, Çin’in kalkınması, Türkiye’nin 1930’lardaki kalkınması çok doğrudur. Düşünün; bir ülke yabancı sermaye olmadan, kendi kaynaklarıyla, borçlarını ödeyerek kalkınıyor. İnanılmaz, hayranlık verici bir kalkınma modeli; Çin’in de ötesinde.

Hükümet, 2001 krizi sonrasında iktidara geldi. Ekonominin geldiği duruma bakalım; bağırmakla, çağırmakla ekonomi yönetilmez. 2001 yılında krize girmemizin temel nedeni, 2000 yılında cari açığımızın yaklaşık 9,9 milyar dolar olmasıydı. Bu oran gayrisafi yurt içi hasılamızın %3,7’siydi; aslında çok düşük bir orandı. 2017 yılı rakamlarına baktığımızda ise 47,1 milyar dolar cari açığımız var ve bu oran %5,5’e denk geliyor. Yani çok kırılgan bir safhadayız. O dönem 118 milyar dolar olan toplam borcumuz, bugün özel sektör ve kamu dahil 438 milyar dolara ulaştı.

Kanal İstanbul projesinin altında yatan esas mesele ranttır. Şimdiye kadar Türkiye’de yaratılan rantın misli misli fazlası burada yaratılacak. Üretime hiçbir katkısı yok; kazıp tekrar dolduracağız. Büyüme varmış gibi gözükecek, bazı insanların cepleri ciddi şekilde dolacak ama gençlerimiz yine umutsuzluğa düşecek. Çevre darmadağın olacak, Trakya gibi bölgeler zarar görecek. 90’larda Demirel’in övündüğü, kendine yeten yedi ülkeden biriydik; bugün samanı, mercimeği bile ithal ediyoruz. Maalesef geldiğimiz durum bu.

Çin, 2025 senesinde reel olarak Amerika’yı geçmiş olacak. “Made in China” markasını dünya çapında bir kalite seviyesine taşımak istiyorlar. Almanlar da bunu destekliyor. Ancak bizim de onlardan taleplerimiz olmalı: Büyük pazarlarında bize yer açmaları ve Asya ile Afrika’dan Avrupa’ya doğru gelen göçü önlemeleri. Amerika ise politikalarıyla dünyayı istikrarsızlaştırıyor. İnsanları olduğu yerde, Afrika’da ve Asya’da kalkındırmak şart. Pakistan, İran, Afganistan gibi ülkelerin nüfus artışı ve su kaynakları problemleri çok ciddi. Duvarlar yaparak, Trump’ın yapmaya çalıştığı gibi, bu sorunu çözemezsiniz. İnsanlar duvarın altından girer, üstünden çıkar. Bu yüzden dünyaya karşı sorumluluklarımız var.

Trump rejiminin yaptığı bir diğer vahim hata ise nükleer silahları modernize edip küçük çapta kullanılabilir hale getirmeye çalışmasıdır. Nükleer silahlar kullanıldığında insanlık kendi kendini yok eder. Bu çok önemli bir konu ancak ne yazık ki dünyadan yeterli tepkiyi alamıyoruz. Siyasetçilerimizin daha derinlikli analizler yapması, yüzeysel söylemlerle hareket etmemesi gerekiyor.

Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) konusuna gelince; ÖSO, Türk ordusunun komutası altındadır ve stratejisi içerisinde değerlendirilen bir örgüttür. El-Nusra veya El-Kaide gibi cihatçı bir gelenekten gelmiyorlar; Suriye ordusundan ayrılmış subaylar tarafından kurulmuş bir yapıdır. Türkiye’nin burada ÖSO ile hareket etmesi akıllı ve doğru bir uygulamadır. Suriye ile Türkiye’nin arasını açacak olan şey, orada kurulması planlanan federasyonlardır. Türkiye, federasyon planlarına karşıdır; çünkü o zaman yapılan harekâtın bir anlamı kalmaz.

Suriye’nin yeniden inşası gündemde. Dünya çapında bir müteahhitlik başarımız, kaliteli insan kaynağımız ve iş gücümüz var. Suriye, Türkiye’nin en iyi ekonomik ortağı olabilir. Aradaki mayınları, engelleri kaldırdığımızda tırlarımız tekrar çalışmaya başlayacak ve bu, Türkiye’yi içinden geçtiği ekonomik darboğazdan kurtaracaktır. Beşar Esad yönetiminin Suriye’nin başında kalacağı belli; o hâlde neden psikolojik engeller yaratalım? Güven esaslı bir iş birliğiyle, Türkiye’nin Suriye’nin inşasında yer alması çok önemlidir. Hükümetin mültecilere harcadığı 30 milyar doların onda biriyle bile Suriye ile çok daha sağlıklı, ekonomik ve siyasi ilişkiler kurulabilirdi. Biz Suriye’yi, o bölgedeki komşuluk ve dostluk ilişkilerini kaybederek büyük bir fırsatı kaçırdık. “Amerika yine bizi önlemeye çalışacak,” diyorlar. “Türkler Orta Doğu’yu ele geçirmeye başladı. Bizim silahla yapamadığımız şeyi onlar halklar vasıtasıyla, dostlukla ve ekonomik olarak yapıyorlar.” Çünkü halklar savaş istemiyor. Siz de örnek verdiniz; Suriye’de insanlar kiliseye gidiyor, camiye gidiyor, kol kola geziyor, sonra oturup çaylarını içiyorlar. İnsanlar bir arada, hoşgörü ortamında yaşamak istiyorlar. Aynı şey İsrail için de söz konusu; oradaki fanatik, yobaz kesim dışında herkes bunu istiyor. Kendinizi onların yerine koyun; sürekli bomba tehdidi altında yaşamak ya da yurt dışına gittiğinizde “Siz insanları öldürüyorsunuz, Filistin’de katliam yapıyorsunuz” diye küçümsenen bir ülkenin vatandaşı olmak ister misiniz?

Bu ülkede bazı çıkarlar var. Amerika’da bir milyar dolar toplamadan başkan seçilmek mümkün değil. Bu parayı lobiler ve şirketler veriyor, buna da “özgür seçim” diyorlar. Seçildikten sonra ne yapıyorlar? Mesela şeker pancarını kısıtladılar. Niye? Bir Amerikan şirketinin, mısır nişastasından zehir saçan ürününün önünü açmak için. Oysa şeker pancarı üretimi bağımsızlık meselesidir; küspesinden hayvan yemi elde edilir, her şey bir bütündür. Suriye seçimlerinde %77 katılım vardı, Türkiye’de ise %74. Türkiye’de savaş yokken katılım oranı belliyken, Suriye’de bu şartlarda %58 oranında oy alındı. Bunları göz önünde bulundurup daha gerçekçi olmalıyız.

Hükümete doğruları anlatmaya çalışıyoruz çünkü diğer televizyon programlarında Afrin veya Suriye konusu geçse bile kimse gerçekleri konuşmaya cesaret edemiyor. “Hükümet ile iş birliği yaparsak denklem değişir, insanlarımızın ölmesine gerek kalmaz, terör sorununu kökünden çözeriz” diyemiyorlar. Çünkü kısıtlamaların dışına çıkarlarsa başlarına neler geleceğini biliyorlar. Bunun yerine ellerine bir çubuk alıp harita üzerinde strateji kurguluyorlar; halbuki o haritalar yanlış ve bölgedeki gerçek durumu yansıtmıyor. Teröristler sanıldığı kadar geniş bir alanı kontrol etmiyor.

Hocam size soru gelmemiş ama biraz sonra Beşiktaş’ın maçı var. Ben Fenerbahçeliyim, Sayın Perinçek’in de Fenerbahçeli olduğunu biliyorum ama bugün hep beraber Beşiktaşlıyız, ona başarılar diliyoruz.

Efendim, programın sonuna geldik. Bir geleneğimiz var; Sayın Perinçek türkü söylerdi. Bu hafta Özlem Taner’den “Gökyüzünde Bölük Bölük Turnalar” türküsünü dinleyeceğiz. Bu türkü sendikacı arkadaşım Süleyman Yüksel’den geldi, kendisine ve eşine selamlarımızı yolluyoruz. Turna, Asya’nın sembolüdür; Japonya’da, Çin’de turna kuşu özel bir yere sahiptir.

Programımızı bu türküyle bitiriyoruz. Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Halkın yüzde elli elli ikiye bölündüğü tasvirlerini ve Türk milletinin mahkum edildiği durumu reddediyorum; bunları yere atıp çiğniyorum. Bölgedeki bu yangını söndüreceğiz. Birleşmek güzeldir; birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

Paylaş