Geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. “Bir Türkiye gemisi, bir Amerikan gemisi” ama… Türk milletinin bahtı açıktır. Ben yere atarım ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bravo! Bölgedeki bu yangın, Irak’taki… Türkiye’yi dinlenenler değil, üretenler yönetecek. Yeniden üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.
Çıkış Yolu’ndan herkese iyi geceler diliyoruz. Bu hafta yine önemli başlıkları konuşacağız. Tabii öncelikle 19 Mayıs’ı işleyeceğiz. Samsun’da çok önemli bir fotoğraf verildi; bir birlik fotoğrafı. Bunu konuşacağız. İstanbul’da, Türkiye Gençlik Birliği öncülüğünde büyük, kitlesel bir yürüyüş yapıldı. İstanbul’daki yürüyüşü ve dış politikadaki hareketliliği konuşacağız. İç siyasette de önemli gelişmeler var. Her zaman olduğu gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek’e sorularımızı yönelteceğiz.
Hoş geldiniz efendim. Hoş bulduk, merhabalar.
Sayın Rafet Ballı Antalya’da. Programı Ankara’dan yapıyoruz, bu haftalık biz devraldık diyelim, kendisine selam yollayalım. Tekrar hoş geldiniz efendim.
Samsun’u ayrıntılı bir şekilde ele alacağız. Özellikle verilen birlik fotoğrafından sonra rahatsız olan çevreler görüyoruz. Neden rahatsız oluyorlar? Ancak önce İstanbul’dan başlayalım. Türkiye Gençlik Birliği öncülüğünde Dolmabahçe’den Küçükçiftlik Park’a yüründü, orada da bir konser gerçekleşti. Siz tüm gün Samsun’daydınız ama İstanbul’daki yürüyüşü izleme fırsatı bulduğunuzu tahmin ediyorum. Yürüyüşün en önemli yönü; milliyetçi, devrimci, sosyal demokrat, ülkücü gençlerin ve Osmanlı Ocakları yöneticilerinin Türkiye Gençlik Birliği ile beraber yürümesiydi. Halkın 19 Mayıs’ı, gençliğin 19 Mayıs’ı İstanbul’daydı.
Türkiye Gençlik Birliği ve Vatan Partisi Öncü Gençlik, aylardır İstanbul’da gece gündüz etkili bir çalışma yürüttüler. Gerçekten çok güçlü bir katılım oldu. Görüntüleri arkadaşlarımız ekrana getirecekler. Muhteşem bir yürüyüş oldu.
Sayın Perinçek, “Türkiye için kenetlen” sloganını sormak istiyorum. Dönemin koşullarına uyan bir slogan. Zaten sloganlar dönemin koşullarıyla yaratılır. Bir stratejik sloganlar vardır, bunlar milli demokratik devrim dönemi boyunca geçerlidir. Bir de taktik sloganlar vardır; o stratejik dönem içindeki belli süreçlerde geçerlidir. Mesela “Ya istiklal ya ölüm” stratejik bir slogandır. Şimdi burada da zorlukları yenmek için Türkiye’nin kenetlenmesi lazım. “Türkiye İttifakı” da Sayın Cumhurbaşkanı tarafından bu döneme ilişkin düşünülmüş bir çözümdür.
Osmanlı Ocakları’nın katılımına gelen eleştirilere ne diyorsunuz?
Eleştiriye eylem cevap veriyor. Değeri yok. İşte görüntüler; Türkiye’nin bağımsızlığı, Atatürk ve Türk bayrağı altında Türkiye Gençlik Birliği Genel Başkanı ile Osmanlı Ocakları Genel Başkanı yan yana yürüyor. İşte cevap! Neden telaşlanıyorlar? Türk gençliğinin birleşmesinden korkuyorlar. Milliyetçisiyle, devrimcisiyle, ülkücüsüyle, sosyal demokratiyle, bütün gençliği birleştiren bir yürüyüş bu.
Osmanlı Ocakları’nı bu yürüyüşe katıldıkları için tebrik ediyoruz. Atatürk çizgisinde; PKK’ya, FETÖ’ye, Amerikan emperyalizmine karşı; ülkü ocakları, Osmanlı ocakları, Cumhuriyet Halk Partisi gençlik teşkilatları keşke PKK ve HDP’ye karşı bir yürüyüş tertiplese de biz de koşarak en arkasından yürüsek.
Türkiye bugün Amerika’nın hem ekonomik dayatmalarıyla hem de Doğu Akdeniz’den çevirdiği namlularla karşı karşıya. 1980’den bu yana uygulanan, milli devletin ekonomik temelini tasfiye eden programın sonuçlarını yaşıyoruz. Türkiye ekonomide ve güvenlikte ciddi zorluklar yaşıyor. Bu, ancak büyük güçlerin bir araya getirilerek def edebileceğimiz bir tehdittir. O açıdan kenetlenme, 19 Mayıs ruhu çok önemlidir.
Şimdi Samsun’a geçelim. Bandırma Vapuru önünde çektirdiğiniz o fotoğraf üzerinden çok yorum yapıldı. O fotoğraf Türkiye’nin “aynı gemide” olduğunun bir simgesidir. Biz dün bu sloganı paylaştık. Bazıları “Sizinle aynı gemide olmayız” dediler; HDP ve FETÖ böyle düşünüyor. Hatta İYİ Parti Milletvekili Metin Ergün, “Geminiz inşallah batar da Türkiye kurtulur” şeklinde bir tweet attı, sonra sildi. Geminin batmasını isteyenler var.
O fotoğrafa bakınca Mustafa Kemal Paşa’yı ve o günkü bağımsızlık mücadelesini görüyoruz. Bu bir gezi fotoğrafı değil, bir mücadelenin başındaki fotoğraf. PKK’nın veya HDP’nin bu tabloya “hiç güzel değil” demesi, tablonun ne kadar doğru olduğunu gösteriyor. Amerika için, PKK için güzel değilse, Türkiye için güzeldir.
Emre Uslu da sizin tweetinizi alıntılayarak “Bilal’in gemisi” şeklinde bir ifade kullandı. Onlar Amerikan gemisindeler. Bandırma Vapuru’nda PKK yok, FETÖ yok, Amerikan emperyalizmi yok. O vapurda Türkiye ve Türkiye İttifakı var. Bu resim, 19 Mayıs ruhuyla bağımsızlığı ve üretim ekonomisini kurma programını temsil ediyor. Sayın Erdoğan’ın “Atatürk gibi hareket edeceğiz” sözü çok önemliydi. Türkiye vurgularını da zaten konuşmasında çok sık gördük. Güçlü bir Türkiye inşa edeceğiz; büyük ve güçlü bir Türkiye. Sayın Erdoğan’ın konuşmalarında Gazi Mustafa Kemal Atatürk vurgusu, sadece bir İstiklal Savaşı önderi olarak değil; çok daha geniş bir çerçevede yer alıyor. 19 Mayıs’ta Türkiye çapında bu kadar büyük törenler yapılıyor. Elbette 19 Mayıs Atatürk demektir; ancak bugünü sadece bir hatıra olarak da kutlayabilirdik. “Atatürk Samsun’a çıktı, İstiklal Savaşı’nı yönetti” demek bir noktada biter. Oysa Sayın Erdoğan’ın hem törende hem de iftar yemeğinde yaptığı konuşmaların en önemli tarafı, sadece geçmişe değil, geleceğe dönük hedefler ortaya koymasıydı.
Konuşmalarında Atatürk gibi hareket etmek, onun yolunda yürümek ve “muasır medeniyet” vurgusu çok sık yapıldı. Atatürk’ün programı, Türkiye’yi muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkarmaktır. Sayın Erdoğan da önümüzdeki hedefin bu olduğunu ve Atatürk’ün yolunda yürüyeceğimizi vurgulayarak 19 Mayıs’ı sadece bir anma günü değil, Türkiye’nin geleceği için bir yol gösterici olarak konumlandırdı.
Samsun’daki törenlerde gençliği temsilen konuşan arkadaşlarımız da yine Atatürk vurgusu yaptılar. Ancak bazı medya organları tarafından farklı iddialarda bulunuldu. Özellikle Tele 1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ, attığı bir tweette Atatürk’ün törenlerde “neredeyse yok olduğunu” iddia etti. Oysa törenlerde gençliği temsilen konuşan genç bir kızımız ve Abdülhamit adındaki bir gencimiz vardı. Bazı çevreler, bu gençlerin isimleri veya kılık kıyafetleri üzerinden töreni bir “tarikat ayini” havasında sunmaya çalıştı.
Bütün törenlere katıldım ve konuşmaları dikkatle dinledim. Gösterinin adı “Bitmeyen Yolculuk”tu; yani 19 Mayıs arkada kalan bir yol değil, önümüzde devam eden bir hedefti. 14.00’ten iftar saatine kadar geçen 8 saat boyunca Atatürk vurguları eksik olmadı.
Gençlerin isimlerine gelince; Abdülhamid bizim gencimiz, kardeşimizdir. İnsanlarımızı isimlerinden dolayı yargılamak, “Ali Kemal” veya “Vahdettin” ismindeki insanları hedef göstermek nasıl bir bağnazlıktır? Kurtuluş Savaşı döneminde yaşananlarla günümüzdeki gençleri aynı kefeye koymak büyük bir taassuptur. Merdan Yanardağ gibi isimler, aslında Atatürk’ün Samsun’daki birleştirici gücünden ve Türkiye’nin PKK, FETÖ ile mücadelesinden rahatsız oldukları için bu eleştirileri getiriyorlar.
Türkiye’de bugün iki cephe var: Bir tarafta Türkiye gemisi, diğer tarafta ise Amerikan gemisi. Bazıları “üçüncü bir gemideyiz” diyerek aslında Amerikan gemisinde olduklarını gizlemeye çalışıyorlar. Oysa savaşlarda üçüncü bir cephe olmaz; savaş başladığı an taraflar bellidir.
Sayın Akşener gibi isimler, bu törenlerin “siyasi ranta çevrildiğini” iddia ediyor. Oysa vaktiyle Mustafa Kemal Paşa için de “kendi ikbali için savaşıyor” diyenler vardı. Vatan Partisi olarak biz, “Vatan Savaşı’ndan Milli Hükümete” diyoruz. Bir savaşa, vatanı kurtarmak ve o vatanın geleceği için bir iktidar çözümü üretmek adına katılıyoruz. Biz, Türkiye’yi muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkaracak olan bu kararlı yolda aynı gemideyiz. “Onun kendi rantı için katıldığı” gibi iddialar çok bilgisizce ve kötü niyetli fikirlerdir. Şimdi efendim, özellikle verilen o fotoğraftan sonra siz de bir yorumda bulundunuz. Bugün sizi hedef alan iki haber çıktı. Birincisi Yeni Şafak yazarı Bülent Orakoğlu’nun kaleme aldığı yazı, diğeri ise Gökhan Şahin Sönmezateş hakkındaki haberdir. Gökhan Şahin Sönmezateş’in bugün çapraz sorgusu yapıldı ve bazı ifadeler verdi. Ancak önce Bülent Orakoğlu meselesine değinelim.
Ondan evvel gazetelere bakalım. Cumhuriyet Gazetesi’nde Türkiye’nin birleşmesi ve bütünleşmesine dair bir vurgu yok. Güya Cumhuriyet Halk Partisi’ni tutuyor ama haberi 5. sayfada, dipte bir yerde veriyor. Cumhuriyet Gazetesi bu durumdan rahatsız. Türkiye’de ilk sayfada vermeyen Karar gazetesi bile haberi ilk sayfada veriyor; Abdullah Gül’ün gazetesi gibi. Aydınlık gazetesi “Aslanlar gibi” haberi veriyor. Hürriyet Gazetesi birinci sayfadan, Star “Kızıl Elmamız, Güçlü Türkiye” diyerek birinci sayfadan, Yeni Şafak ise “Biz binlerce yıllık devletiz” diyerek birinci sayfadan veriyor. Sözcü; “Samsun Ruhu” başlığıyla, milli mücadelenin başladığı yerde kızgın demirin soğuduğunu belirterek çok anlamlı bir üst başlıkla haberi birinci sayfadan, fotoğrafıyla veriyor. Milliyet Gazetesi de “Yüzyıl Ruhu” diyerek birinci sayfadan veriyor.
Bu olaydan hoşlanmayan iki gazete var: Biri Yeniçağ, diğeri BirGün. Yeniçağ; Meral Akşener’in gazetesi. Orada birlik fotoğrafı yok, 19 Mayıs haberi dahi yok; Galatasaray’ın şampiyonluğu ve İYİ Parti Başkanı Meral Akşener’in beyanatı var. 19 Mayıs’ı ise yanda küçücük vermişler. Bu birlik olayı hiçbir şekilde yer almıyor. Dolaylı olarak FETÖ bağlantıları var, 19 Mayıs’tan hoşlanmıyorlar. BirGün Gazetesi ise “Kan kaybı artıyor” başlığını atmış. Yani gönüllerinde, ruhlarında bir 19 Mayıs coşkusu yok. Sonuç olarak Yeniçağ, BirGün ve Cumhuriyet; Türkiye’nin birleşmesinden ve 19 Mayıs ruhuyla aynı gemide yola çıkmasından hoşlanmamışlar.
Samsun’daki birlik fotoğrafının ardından sizi doğrudan hedef alan haberlerden biri Bülent Orakoğlu’nun Yeni Şafak’taki yazısıydı. Orakoğlu o yazısında; “Eğer Perinçekgiller FETÖ ile mücadele konusunda bu kadar samimi iseler, 28 Şubat’ta FETÖ’yü koruyup kollayan, TSK içinde FETÖ’nün önünü açan eski Genelkurmay Başkanı Karadayı’ya neden toz kondurmuyorlar? Sakın Karadayı Paşa, bir taraftan TSK içinde FETÖ’nün önünü açarken diğer taraftan da Perinçek grubuna yol vermiş olmasın? Zira Perinçekgiller FETÖ ile iltisaklı polisler için sayısız suç duyurusunda bulundular” ifadelerini kullanıyor.
Bir kere Perinçekgiller FETÖ’nün canına ot tıkadı. Vatan Partisi 40 yıldır savaşıyor. Bülent Orakoğlu’nun kim olduğunu açıkça ilan edeyim; o Fethullah’ın adamıdır. Orakoğlu, Türk ordusunun içine kulak yerleştirmeye çalışan, emniyet istihbaratında yuvalanmış ve Fethullah cemaatiyle çok işli dışlı olmuş biridir. “FETÖ ile iltisaklı polisler” derken kendisi de o camianın içindedir. Ergenekon ve Balyoz davalarında FETÖ’cülerin bir aleti olarak yüzlerce yazısı ve tavrı vardır. Mehmet Eymür ile yakın ilişkileri mevcuttur. Vatan Partisi’ne düşman olması yeni bir olay değil, çok doğaldır. Bugün bunları yazması anlamlı çünkü Türkiye birleşiyor, bütünleşiyor ve onlar kaçacakları yerleri planlamaya başladılar. Korku ve telaş içindeler.
Karadayı Paşa’ya yönelik iftiralar ise büyük bir yalandır. İsmail Hakkı Karadayı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Amerika’ya karşı harekatlarının başladığı dönemin Genelkurmay Başkanıdır. 1994-1998 yılları arasında görev yapmıştır ve hala gurur duyacağımız raporları vardır. 96-97 yıllarında; yani 23 yıl önce, Türkiye’de cemaatlerin ve FETÖ’nün palazlanacağını öngören açıklamaları olmuştur. Amerikan emperyalizminin hedefindeki bir komutandır. Onun döneminde sınır ötesi harekatlar başlamıştır. 28 Şubat bildirisi tamamen FETÖ’ye karşıydı; o dönemde Genelkurmay ve Milli İstihbarat Teşkilatı tamamen FETÖ’ye karşıydı. Erbakan’a değil; FETÖ’nün terör örgütüne ve onunla işbirliği yapan Tansu Çiller’e karşıydılar.
Gökhan Şahin Sönmezateş meselesine gelince; Halk TV’deki bir programda, Fethullah örgütünün okullarından bazı öğrencilerin Genelkurmay’ı ziyaretine dair bir fotoğraf göstererek “Vay efendim, Fethullah’ın öğrencilerini Genelkurmay Başkanı kabul etti” dediler. O zamanlar bu öğrencilerin dünya şampiyonalarında başarı kazanmış okul öğrencileri olduğunu bilmiyordum. Ancak o dönemde birçok Cumhurbaşkanı, Başbakan ve hatta Meclis Başkanı Fethullah Gülen’in plaketlerini kabul etti. Bir tek Korgeneral İsmail Hakkı Karadayı, o ödülü reddetti ve bunu kamuoyuna açıkladı. Bir Cumhuriyet Halk Partili Meclis Başkanı’na telefon edip “Sakın bu ödülü alma, ileride utanacaksın” demiştim ama o kabul etti.
Biz FETÖ ile iltisaklı polisleri içeri tıktırdık ve tıktırmaya da devam edeceğiz. Fethullah terör örgütüne, PKK’ya ve HDP’ye Türkiye’de yer yok. Mehmetçiğe kurşun sıkanlara, Cumhuriyeti hançerlemeye kalkanlara özgür faaliyet alanı yoktur. Türk yargısı bugün altın devrini yaşamaktadır. Yeni Şafak’a buradan sesleniyorum: Bülent Orakoğlu gibi Fethullah’ı açıkça savunan yazarlara köşenizi açarak terör örgütüyle mücadele edemezsiniz.
Silivri döneminde FETÖ’nün savcısı Zekeriya Öz’ün baş tanığı Bülent Orakoğlu’ydu. O dönemde Emniyet Genel Müdürlüğü’nde bir ekip kurmuşlardı. Genelkurmay’a kulak yerleştiren de yine bu şahıslardır. Genelkurmay’ı kim dinler? Türkiye’nin düşmanları, İsrail ve Mossad dinler. İşte Bülent Orakoğlu, Mehmet Eymür’ün adamı olarak oraya “Sarımsak” adındaki bir askeri şahsı gönderdi. Bu bilgiler Türkiye istihbaratına değil, CIA’ya ve Mossad’a verilmiştir. Bunu yapan Bülent Orakoğlu’dur.
Gökhan Şahin Sönmezateş ise emekli değil, ordudan tart edilmiş, rütbeleri sökülmüş, Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki Amerikan Gladyosu’nun şeflerinden biridir. Şu an Genelkurmay Çatı davasında onun çapraz sorgusu yapılıyor. Ve orada efendim sizi hedef alıyor ve dikkat çeken ifadeler kullanıyor. Diyor ki, “Perinçek grubunu mutlu etmek için bize kelepçe takıldı.” Bu ifadeyi kullanıyor. Bizi mutlu etmek için takılmadı ama FETÖ Gladyosu’na kelepçe takılmasından tabii ki bütün Türkiye gibi biz de vatanseverler olarak mutlu olduk. Evet. Ve aynı zamanda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Amerika ve NATO’dan uzaklaşmasından da yakınıyor. “İşte NATO, Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği’nden TSK uzaklaştı, Avrasyacı bir çizgiye geldi” şeklinde ifadeler kullanıyor. Bakın burada ifade değil, itiraf var. İftira da değil, itiraf var. Bana iftira atıyor ama kendi açısından itiraf yapıyor. Şöyle itiraf yapıyor: Kendilerinin Amerikancı olduğunu ilan ediyor. Yani aslında Bülent Orakoğlu ile aynı şeyleri savunuyor ve aynı cephede. Bu da Bülent Orakoğlu’nun nerede olduğunu gösteriyor. Yeni Şafak… Buradan bir kere daha sesleniyorum: Bülent Orakoğlu, Şahin Sönmez Ateş’le; yani Gladyo’nun Türk ordusundan rütbeleri sökülmüş, atılmış olan Gladyo’nun askeriyle, suikast timinin başındaki isimle beraber.
O suikast timinin 21 kişisinin en başındaki ikinci isim benim; Tayyip Erdoğan ve Doğu Perinçek’i öldürmekle görevli suikast timinin başındaki isim… Tuğgeneral. Eski de değil, atılmış, rütbeleri sökülmüş. Amerika’nın tuğgenerali diyelim, Gladyo’nun tuğgenerali. O Gladyo tuğgenerali ile Bülent Orakoğlu bugün aynı cephede mücadele ediyorlar. Ama burada şu var: “Biz Amerika’nın adamlarıyız” diyor Sönmez Ateş. Yani Gladyo’nun tuğgenerali derken, biz ona kendisi de kabul ediyor. Diyor ki: “Bizim gibi Amerikancıları, NATO’cuları attılar, yerine vatanseverler geldi.” Ve çünkü tabii yakınıyor NATO’dan, ABD’den uzaklaştık diye. Orayı bir daha okuyalım; o kadar önemli bir cümle: “NATO, ABD, Avrupa Birliği’nden uzaklaştık ve TSK Avrasyacı bir çizgiye geldi.”
Tamam, TSK vatansever bir çizgiye geldi. Çünkü Türkiye ancak Avrasya’da bağımsız, başı dik yaşayabilir. Atlantik sistemin içinde ne vardı? Amerika’ya bağımlılık vardı, Amerika’nın verdiği görevleri savaş cephelerinde yapmak vardı. Şimdi ne var? Başı dik Türkiye’nin vatanını savunma görevini yapan, Denizkurdu Tatbikatı’nı bugün Mavi Vatanımızda hayata geçiren, iç cephede PKK terör örgütünün tepesine binen, onu tasfiye eden, böylece Kürtlerimizi de kurtaran ve Kürtlerimizin Amerika ve İsrail güdümündeki bir örgütle aynı safta gösterilmesi olayını ortadan kaldıran bir mücadele veren Türk Silahlı Kuvvetleri var.
Şimdi bu Sönmez Ateşler, Gladyo’nun generalleri, Gladyo’nun askerleri; bu Gladyo’nun askerleri Türkiye’nin NATO’dan ve Amerikan emperyalizminden bağımsızlaşmasından ne kadar rahatsız olduklarını ifade ediyorlar. Kendileri, kendilerini ele veriyorlar. “Biz NATO’cuyuz” diyorlar, “Biz Amerikancıyız” diyorlar. Türkiye Amerika’dan, NATO’dan ve Avrupa Birliği’nden uzaklaşıyor, bizleri tasfiye ediyorlar diyorlar. Efendim, Orakoğlu’nun yazısı, Sönmez Ateş’in ifadeleri, yani özellikle dün Samsun’da verilen o fotoğrafın ardından çıkması sizce tesadüf mü?
Samsun’da verilen fotoğraf; bakın bana bugün en çok gelen mesajlar, telefonlar… Benim dışımdan da; Cumhuriyet Halk Partisi içinden, Sözcü Gazetesi’nden her yerden arayan insanlar şunu söylüyor: “Biz gözyaşlarıyla Samsun’daki o sahneyi izledik” diyorlar. “Vatan Partisi’nin, Doğu Perinçek’in ne kadar haklı olduğu bir kere daha ortaya çıktı. Onun geleceği nasıl öngördüğünü ve Türkiye’nin nereye gittiği konusundaki saptamalarının ne kadar doğru çıktığını bir kez daha gördük. Sizi kutluyoruz.” diyorlar. Tabii bu vatansever cepheden gelen güzel, anlamlı tavırlar. Bir de vatan sevmeyenler var yahut Amerika’nın güdümünde olan unsurlar var; onlar da feryat halinde. PKK’sı, HDP’si, FETÖ’sü… Onlar da feryat halinde. Zaten demin örnek verdiğiniz Emre Uslu gibi, Pervin Buldan gibi. Kandil, PKK, onları da izliyoruz. Samsun’daki görüntü en çok onları rahatsız etti; çünkü o fotoğraf onların sonunun geldiğini hatırlatan bir fotoğraf.
Evet efendim. Bu arada Edirne dahil, Kırklareli dahil; Türkiye’nin batı ucundaki kentlerimiz, kasabalarımız ve köylerimiz dahil oruçlar açıldı. Allah kabul etsin diyoruz bütün vatandaşlarımızın. Biz de aynı duyguları paylaşıyoruz efendim.
Şimdi efendim, iç politikaya dair gelişmeleri konuşmuş olduk. Süremiz de ilerliyor, dış politikaya dair sorularımızı sormaya devam edeceğiz. İzleyicilerimizden gelen soruları bekletmeden size yönelteyim. Özellikle Atatürk ve 19 Mayıs törenleri ile ilgili sorular geliyor. Mesela türbanlı bir ismin oraya çıkarılmasını eleştirenler var. Bu doğru muydu? Neden baş açık birisi çıkarılmadı şeklinde sorular var.
Türban şu anda bir Türkiye gerçeği. Türban takan hanımlarımız, kızlarımız var. Bence bu iyi oldu. Diyelim ki türbanlılara karşı ön yargıları da kıran bir tablo oldu. Yani türban görünce dehşete kapılan, onların bizim vatandaşımız olduğunu anlamayan… Türkiye’de bu tartışma bitti fakat şimdi geçmişte türbanı savunan birtakım sahte solcular, şimdi birdenbire türban üzerinden Tayyip Erdoğan eleştirisine geçmeye kalktılar. O zaman türbandan yanaydılar, destekliyorlardı. Şimdi ise türban gördükleri yerde öcü görmüş gibi hücuma geçiyorlar. İçeriye bakmıyorlar. Bence Türkiye’ye o türbanlı genç kızın konuşması ve Abdülhamit Bey’in konuşması çok önemliydi. Abdülhamit Bey’in siyasi eğilimini de bilmiyoruz ama konuşması, Atatürk’ten yana bir Türk gencinin yapacağı konuşmaydı. Önyargıları yıkan konuşmalar bunlar. Türbanlı gördüğü yerde mutlaka irtica arayan, tarikat arayan ve kafasında damgalar olan insanlarımızın da bu tablodan öğrenecekleri şeyler olduğu ortaya çıktı.
Şimdi diyelim türbansız ama Amerikan emperyalizmini, İsrail’i savunuyor; biz onunla karşı karşıyayız. Türbanlı ama Amerikan emperyalizmine karşı Atatürk’ün çizgisini savunuyor, Türk milletiyle aynı cephede; tabii o bizim kardeşimiz. Türkiye “türbanlılar-türbansızlar” diye bölünmüyor. Bu çok yanlış, bu bölünme Amerika’nın istediği bir bölünme. Yani türbanlılarla türbansızlar savaşsın istiyorlar. Peki, bu talep ve tertip nereden geliyor? Amerika’dan. Ama biz ne diyoruz? Safları belirleyen bu değil. Safları belirleyen; Türkiye’nin Amerikan emperyalizmine karşı üretim ekonomisini inşa etme programı ve FETÖ’nün, PKK’nın üzerine yürüyerek ülkesine barış ve huzur getirme programıdır. Bu safta birleşenler beraberdir. Bandırma Vapuru önündeki tablo da bunu anlatmaktadır. Onun için saflaşmayı doğru belirleyelim. Türbana göre saflaşmak çok yanlıştır.
Fotoğraf üzerinden bir soru daha var: “Bu fotoğraf yeterli mi? Bu fotoğrafın gereği ne olmalı?” diye soruyorlar. Özellikle CHP’nin tutumunu ele aldığımızda HDP ile iş birliği yaptığı söyleniyor. İzleyicilerimizden gelen sorularda, “Türkiye İttifakı’na CHP dahil olur mu, bir milli hükümet modeli çerçevesinde Vatan Partisi ile yan yana gelir mi?” deniliyor.
Sonuncudan başlayalım. Cumhuriyet Halk Partisi doğru siyasetler izlerse Türkiye İttifakı’na dahil olur. Zaten bu fotoğrafa gelmesi, Sayın Kılıçdaroğlu’nun Türkiye İttifakı’na dahil olma ümidini bizlere veren ve o yönde atılan bir adımdır. Sayın Buldan’ı araması ise yanlıştır. Evet, onu da eleştiriyoruz. Pervin Buldan da bu fotoğrafın içinde bulunsun demek yanlış. Ama bu fotoğrafta olan herkesin bazı yanlışları olabilir. Yani burada %100 saf, pirüpak diye bir şey yok. Ama bu fotoğraf anlamlıdır; çünkü Atatürk’le beraber Bandırma Vapuru’nun rotasında olan ve 19 Mayıs’ta çekilen bir fotoğraf.
Fotoğraf yeterli mi? Tabii ki değil. Ama bu fotoğraf bir işaret, bir ışık, bir başlangıç. Geleceğe dair bir yön gösterme, bir tavır, bir kararlılıktır. Türkiye’de şöyle bir muhaliflik var: Hiçbir şeyi yeterli görmeyen, hep yetersizliklerden bahseden, olumlu olan her şeye karşı tavır alan negatif, menfi tipler var. “Palto bulduk” diyoruz, “Paltonun yakasında leke var” diyor. Güneş doğuyor, “Niye bulutun arkasına girdi?” diye soruyor. Böyle bir menfilik ruhu var Türkiye’de. İnsan, olumluluktan ve müspet olmaktan hayat bulan bir varlıktır. Eğer biz menfi olursak; ne ekebiliriz, ne biçebiliriz, ne de çarkı çevirebiliriz. Bu menfilik ile mücadele etmek zorundayız; çünkü bu bize hareket etmemeyi, hiçbir işin ucundan tutmamayı öneriyor. Muhalifliği bir yaşam tarzı haline getirenler, “Siz Tayyip Erdoğan’ın şu yaptığına olumlu diyorsunuz” diyorlar. Olumlu bir şey yaptığında tabii ki olumlu diyeceğiz. Her şeye muhalif olduğunuz zaman bozguncu oluyorsunuz.
Efendim, bu fotoğrafa “maskeli balo” ifadesini kullananlar da oldu. Bandırma Vapuru bir gerçek ve bugün de var. Atatürk bugün de yaşıyor. O bandırma vapurunda “aynı gemideyiz” diyen insanlar varsa bunun neresinde maske var? Zaaflar olabilir, yalpalamalar olabilir, korkular olabilir; bunlar hayatta her zaman var. Ama bu duruşa katılan insanlar olumlu bir şey yapıyor. Hürriyet’inden, Yeni Şafak’ına, Sabah’ından, Sözcü’süne kadar herkes bu olayı coşkuyla karşılamışken, Türkiye’deki o menfi unsurlar neden rahatsız?
Son olarak, sizin “Çiller Özel Örgütü” isimli bir kitabınız var. Bülent Orakoğlu da Çiller Özel Örgütü’nün bir elemanı mıydı? Dizine baktığımız zaman Bülent Orakoğlu’nun, Çiller Özel Örgütü’nün adamı olduğu orada açıkça görülüyor. Genelkurmay’a kulak yerleştiren, Genelkurmay’ı dinleyen adam Gladyo’nun mensubudur. Kim Genelkurmay’a kulak yerleştirir? Amerika, CIA yerleştirir, Mossad yerleştirir.
Şimdi isterseniz dış politikaya dair gelişmelere geçelim. İran konusu çok sıcak. Amerika’nın önde gelen gazeteleri “120 bin asker yollayacak” haberleri yaptı. Trump önce yalanladı, sonra Bağdat Büyükelçiliği’ne bir saldırı gerçekleşti. Tüm uzmanlar “Savaş mı geliyor?” diye soruyor. Siz bölgedeki durumu nasıl görüyorsunuz? İran Büyükelçiliği’ndeki iftar davetine de katıldınız, oradaki izlenimlerinizi de merak ediyoruz. Bir fotoğraf da var, arkadaşlarımızı yansıtırsa çok iyi olur. Sayın Büyükelçi, 10 kişilik bir Vatan Partisi heyetini iftara davet etti. Fotoğrafta, İran Büyükelçiliği’nin merdivenlerinde; solumda Büyükelçimiz, yanında Genel Başkan Yardımcımız Hasan Korkmazcan, sağımda Genel Başkan Başdanışmanımız ve eski Milli Savunma Bakanımız Barlas Doğu, Yusuf Tuncel arkadaşımız, Genel Başkan Yardımcılarımız Nusret Senem, Zafer Koç, İran Büyükelçiliği mensupları, Genel Başkan Yardımcımız Tugay Şen ile Uluslararası İlişkiler Bürosu Başkan Yardımcımız Sayın Yunus Soner ve yine Uluslararası İlişkiler Bürosu ekonomi bölümü İran masasında çalışan Sayın Ümit Bayram yer alıyor. 10 kişilik heyet halinde iftara davet edildik ve kendilerine çok teşekkür ediyoruz.
Çok verimli bir buluşma oldu. İftar yemeğinden önce bir saat kadar sohbet ettik, yemekte de çok uzun görüşmelerimiz oldu. Özellikle Sayın İran Büyükelçimize; Hürmüz Boğazı’ndaki, İran-Arap Körfezi’ndeki gelişmelerin ne olduğunu ve Amerika’nın tehditleri konusundaki bilgilerini sorduk. Şunu burada rahatlıkla söyleyebilirim: İran Körfezi’nde bir savaş beklemiyoruz. Çünkü bu, Amerika ve İsrail için çok pahalıya mal olur; Amerika’nın buna cüret edebileceğine ihtimal vermiyoruz. İran’ın bu sağlam duruşu, Türkiye’nin güvenliği için de çok önemlidir. İran’ın güvenliği Türkiye’nin güvenliğidir; güçlü İran, güçlü Türkiye’dir. Bu denklemleri hepimizin iyi ezberlemesi lazım. İran vatanını, denizlerini ve kıyılarını koruma konusunda çok sağlam duruyor. Amerika ve İsrail’e de “Eğer birtakım saldırgan girişimlere kalkarsanız, bunun cevabını siz de iyi biliyorsunuz” şeklinde net tavırlar alıyorlar. İran’ın bu kararlılığını bir kez daha görmek bizi çok mutlu etti.
Vatan Partisi olarak Amerika’nın, İran Körfezi’nde bir savaş çıkartma cüretinde bulunacağına ihtimal vermiyoruz. Peki, Amerika ne yapmaya çalışıyor? Karşı tarafın, yani İran’ın tehditler ve blöfler karşısında geri adım atmasını; nükleer anlaşmada Amerika’nın dayatmalarına boyun eğmesini istiyor. Amerika istiyor ki nükleer araştırmalar konusunda kendisi ve müttefikleri dışında kimse iş yapmasın. Oysa bugün nükleer enerji üretmek, nükleer yöntemlerden endüstride yararlanmak; bütün ülkelerin, Türkiye’mizin de başarması gereken faaliyetlerdir. İran, Amerika’ya boyun eğmeyerek bunu yapmaya çalışıyor. İran, “Eğer ambargolarda ısrar ederseniz, gerekirse nükleer bomba da yaparız” yönünde bir açıklama yaptı zaten.
Ambargolar, İran’ın ekonomisinin gelişmesine aslında çok iyi hizmet etti. Çünkü dışarıdan alamayınca; nanoteknolojiden dünyanın en ileri teknoloji dallarına kadar araştırma yaptılar ve bugün teknoloji alanında dünyada beş ileri ülke arasında sayılıyorlar. İran, dışarıdan satın alma şansını kaybettiği zaman içeride üretme, teknolojisini geliştirme ve AR-GE alanında yeni ufuklara yönelme konusunda çok önemli bir mesafe kat etti.
Ankara-Tahran gerginliği sürerken Ankara’nın tutumu da konuşma konumuzdu. Kendi arkadaşlarımız arasında bile “Türkiye ambargoya uyuyor, Amerika’nın ambargosuna teslim oldu” gibi TÜPRAŞ’ın alımları sıfırlayacağına dönük haberler yayıldı. Buna en güzel cevabı Sayın Büyükelçi verdi: “10 milyar dolarlık ticaret hacmimiz Türkiye ile devam ediyor.” Eğer Türkiye ambargoya teslim olsaydı, bu rakamların olması mümkün değildi. İran, ihracatındaki petrol payını zamanla %90’lardan %10’lara kadar düşürdü. Ambargolar sonucunda ihraç ettiğimiz temiz malları çeşitlendirdik. TÜPRAŞ’a gelince; İran petrolü belli bir kaliteye sahiptir ve TÜPRAŞ’ın da bu seçenekleri kullanması doğaldır. Koç sonuç itibarıyla bir ekonomi kuruluşudur, kendi kar amacına ve ekonomik çıkarlarına ihanet edemez. Türkiye, İran’a yapılan ambargoya teslim olmuş değildir ve olamaz. Türkiye, İran’ın komşusu ve dostudur; ekonomik ilişkilerimiz devam etmektedir.
Sonuç olarak; bütün dünya ambargoyu delecek sistemler, banka yapıları ve finans trafiği düzenlemeleri inşa etti. İran’ın ihracat ve ithalatında şu anda önemli bir değişme yok. Suriye ile yakınlaşma ise Amerika’yı dizginler. Türkiye, İran ve Rusya zaten Astana sürecinden bu yana beraber hareket ediyor. Türkiye-Suriye ilişkileri üst düzeye çıkartıldığı zaman bu durum Türkiye-Çin ve Türkiye-Rusya ilişkilerini de çok olumlu etkileyecektir.
Doğu Akdeniz ve Ege konusuna gelince; Ankara ile Atina arasında çalışma gruplarının oluşturulması ve teknik görüşmelerin başlamasını çok iyi ve doğru buluyorum. Yunanistan’ın, Amerika’nın bu denizlerde ateşe sürdüğü bir güç olmasında hiçbir menfaati yok. Yunanistan, Amerika’nın enstrümanı olarak kendisine karşı bir çizgiye girerse, tarihten ders almalıdır. Yunanistan, Türkiye’ye karşı Amerika’yı veya İsrail’i arkasına alsa bile, Türkiye’nin milli vatanının herhangi bir bölümünü ele geçiremez. Yunanistan’a sunulacak yol budur: Amerika’nın oyununa gelmeyin, gelin petrolü ve doğalgazı birlikte çıkaralım, hakkaniyete dayanan bir paylaşım yapalım. Türkiye ile Yunanistan’ı iki cephede savaştırmak isteyenlere karşı bu kışkırtmaları boşa çıkartmalıyız. 20-25 Mayıs tarihlerinde Atina’da gerçekleşen bu görüşmelerin, savaş tehlikesini bertaraf etmeye yönelik barışçıl sonuçlar getirmesini ve Yunanistan’da aklın galip gelmesini diliyoruz. Orada tabii hem Çin Dışişleri’nden hem de Türk Dışişleri’nden gelen açıklamalar vardı ve şu vurgu çok önemliydi efendim: Türk Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, “Ankara, Çin’in ulusal bütünlüğünü koruma yönündeki çabalarını ve terör unsurlarına karşı mücadelesini destekliyor” şeklinde bir ifade vardı. Çok güzel.
Siz de kısa bir süre önce Çin’e gittiniz ve orada temaslarda bulundunuz. Çin’i çok yakından tanıyan isimlerden birisiniz, bu yüzden özellikle sormak istiyorum; bu tonu nasıl buldunuz? Yönetmenlerimizden rica edelim, Urumçi’de Çin’deki milliyetler meselesinin çözümüne ilişkin düzenlenen uluslararası konferansta baş konuşmacılardan biriydim. Mısır Meclis Başkan Vekili, Bangladeş Meclis Başkanı, Rusya Federasyonu Komünist Partisi temsilcisi ve ben olmak üzere dört baş konuşmacıdan biriydim. O konuşma görüntümü verebilirsek…
Dışişleri Bakan Yardımcımız Sedat Önal Bey’i kutluyorum. Son derece akılcı, Türkiye’nin menfaatlerine ve geleceğine hizmet eden bir açıklama yapıyor. “Çin’in terör unsurlarına karşı mücadelesini destekliyoruz” diyor. Yani Doğu Türkistan İslami Hareketi; oradaki terör örgütünün adı bu. Çin’in PKK’sı diyelim. Ki bu örgüt, DAEŞ/IŞİD içinde bulunan bir yapılanmadır. DAEŞ içinde maalesef Uygur bölgesinden, yalnız Türkiye’den getirilen Türk, Kürt, Uygur ve çeşitli terör unsurları var. Bu Doğu Türkistan İslami Hareketi, aynı zamanda Çin’de terörü örgütleyen yapıdır. Ama ne mutlu ki Çin Halk Cumhuriyeti teröre karşı çok başarılı oldu. Son 26 aydır Çin’de terör eylemi yapamıyorlar.
Türkiye’nin bu terör unsurlarına karşı olduğunu bizzat Dışişleri Bakan Yardımcımızın ağzından ifade etmesi ve Çin’in toprak bütünlüğünü desteklediğimizi belirtmesi, Türkiye-Çin ilişkileri açısından bir kilidin açılmasıdır; anahtar bir meselenin çözümüdür. Son derece isabetlidir. Bunun arkasından Türkiye-Çin ekonomik ilişkilerinde çok büyük başarılar gelecek ve biz bu çabanın içindeyiz. O başarıları Türk milleti yakında somut olarak görecek. Türkiye, bir üretim ekonomisi inşa ederek çıkış yolunu bulacaktır. Bu yoldaki uluslararası ortaklarımız belli: Önce komşularımız; Suriye, Irak, İran, Azerbaycan ve Rusya; sonra Asya’nın büyük ülkeleri Çin, Rusya, Hindistan ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri. Buralarla ekonomik ilişkilerimizi geliştiriyoruz.
O toplantıda benim kalktığım en ön koltuktaki boşluğu görebilirsiniz. Orada Türkiye’nin, “Çin’in toprak bütünlüğünü ve teröre karşı mücadelesini destekliyoruz” yönündeki duruşunu vurguladım. Dünya partileri içinde de birinci sırada yer aldık. Konuşma dışında Pekin’de Çin devletiyle temaslarda bulundum. Üç gün önce İstanbul’a gelen, 40 bin yatak kapasiteli Çin’in en büyük turizm şirketlerinden bir heyetle de görüştük. Büyük bir hava yolumuzla ortaklık anlaşması yaptılar. 15-20 gün içinde kendileri açıklayacaklar, detaylara girmeyeyim ama Çin sermayesi o hava yoluna giriyor. Türkiye’de sermaye sıkıntısı çeken sanayi kuruluşlarımız için Çin ortaklığı çok önemli katkılarda bulunabilir.
Bu başarılar; geçmişte yaptığımız Ermeni soykırımı yalanını bitirmek, Silivri duvarını yıkmak ve FETÖ darbesinin daha ilk geceden bastırılmasında o kararlı tavrı almaktan daha büyük hizmetler olacak. Toplantılarımıza 15 kişilik, aralarında Faik Işık, Prof. Dr. Kemal Üçüncü, Prof. Dr. Birgül Ayman Güler ve Şule Perinçek’in bulunduğu çok seçkin isimlerden oluşan bir heyetle katıldık. Çinli iş adamlarının Türk sanayicileriyle buluşacağı etkinlikler basın açık olacak. Hemen önümüzdeki günlerde başlıyoruz; 24’ünde İzmir’de, 27’sinde İstanbul Four Seasons’ta, 29 Mayıs’ta ise Ankara’da büyükelçilerin katılımıyla toplantılarımız var.
Bir üretim ekonomisi inşa etmenin en önemli adımlarından biri Çin ile ilişkilerdir. Hedefimiz Türkiye’yi bir üretim üssü haline getirmek, ortak yatırımlar yapmak, dış ticaret açığını kapatmak ve iç piyasanın taleplerini karşılamaktır. Çinli şirketler ve Çin devleti bu konuda son derece istekli. İzmir Başkonsolosluğu’nun tekrar açılması konusuna gelince; bu konuda Çin Halk Cumhuriyeti’nin yapıcı yaklaşımına güveniyoruz. Nasıl ki Rusya ile ilişkileri Vatan Partisi düzelttiyse, Çin’in İzmir Başkonsolosluğu’nun yeniden açılmasını da sağlayacağız.
Sayın Perinçek, son 15 dakikamızdayız. Aydınlık gazetesindeki manşeti de merak ediyoruz. “Atatürk’ün gemisinde fırtınadan çıkarız.” Çok güzel bir başlık. Önümüzde fırtınalar var ve Türkiye bu zorlukları yenme göreviyle karşı karşıya. Osmanlı Ocakları ile Türkiye Gençlik Birliği’nin 19 Mayıs yürüyüşündeki birlikteliği de çok esaslı bir tavırdır.
Gladio generali Gökhan Sönmez Ateş’in, 15 Temmuz’da bir NATO darbesi yaptıklarını itiraf etmesi çok önemli. Hâlâ “tiyatro” diyenler var ama suikast timinin başındaki isim, kendisinin NATO’cu olduğunu ve Türk ordusunun NATO’nun elinden kurtulup Avrasya’daki konumuna yerleştiğini açıkça söylüyor.
Türk-İş Genel Başkanı Ergün Atalay’ın, kıdem tazminatının fonlara devredilmesine karşı 81 ilde mücadele edeceklerini açıklaması çok değerlidir. Vatan Partisi, işçi sınıfıyla her zaman omuz omuzadır. Tek Gıda-İş’in Türk-İş’ten ayrılma kararı ise yanlıştır. Tarihsel tecrübeler, Türk-İş’ten kopan sendikaların etkisizleştiğini göstermiştir. Emek mücadelesi ancak büyük bir konfederasyonun çatısı altında verilebilir. DİSK’in PKK ve HDP ile yan yana gelerek kendini nasıl bitirdiğini görüyoruz. Türk-İş içinde kalarak vatan mücadelesiyle emek mücadelesini birleştirmek en doğru yoldur. Mustafa Türkel’in genel başkanlığında büyük başarılar kazanmış bir sendikanın Türk-İş bünyesinde olması, hem Tekgıda-İş Sendikası için hem de Türk-İş için çok yararlıdır. Türk-İş’in de Tekgıda-İş’i kaybetmemesi gerekir. Bu nedenle Ergün Atalay ile Sayın Tekgıda-İş Genel Başkanı’nın ne yapıp yapıp birlikte hareket edebilecekleri bir ortamı sağlamalarını buradan kendilerine öneriyorum.
Galatasaray’a gelince; şampiyon oldular. Tabii şampiyonlukla ilgili sorular var, “Merkez Hakem Kurulu Galatasaray’ı şampiyon yaptı” diyenler de var. Hakem hataları bu sene, özellikle VAR sisteminden sonra çok tartışıldı. Tabii bunun üzerinden eleştiri yapanlar var. Sizin de bir Galatasaraylı olduğunuzu biliyoruz. Merkez Hakem Kurulu ya da hakemler, Galatasaray’ın şampiyonluğunu önleyemedi diyebilir miyiz? Bunu bir yorum olarak alabilir misiniz? Bir Galatasaraylı olarak bunu izleyicilerimizin takdirine bırakıyorum. Ama ben şunu açıkça söyleyeyim; sporda herhangi bir bağnaz tutumum yoktur. Beşiktaş, Fenerbahçe gibi takımlar olmadan lig olmaz. Onlarla olan maçlarda da haksızlıklara ve yanlışlara karşı tavır alırım. Ama bugün Galatasaray hakikaten bileğinin hakkıyla şampiyon oldu. Alternatifi olan Başakşehir’e gelince; hakem demeyeyim ama belli güçler ve merkezler, Başakşehir şampiyon olsun diye çok müdahale etti, çok itti fakat bunu beceremediler. Başakşehir iyi bir teknik direktöre ve iyi bir kadroya sahip olsa da belediye destekli bir yapısı var.
Türkiye’de Trabzon şampiyon oldu, Bursa şampiyon oldu, Göztepe birinci lige çıktı. Karşıyaka, Altınordu gibi İzmir takımlarının, Eskişehir’in, Gaziantep’in köklü bir geleneği var. Türkiye’de geleneği olan futbol takımlarında büyük başarılar oluyor. Sonradan siyasi kararlarla itilen, kakılan, bir yerlere iliştirilmeye çalışılan takımlarla büyük başarılar kazanılmıyor. Futbol, seyircisiyle güzeldir; arkasında toplumsal bir kitle olmayan takımlar kolay kolay şampiyon olamaz. Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray, Trabzon, Eskişehir, Bursa gibi köklü takımların küme düşmesini hiç istemiyorum. Şu anda Bursa ve Göztepe’nin durumu içimi acıtıyor. Köklü geleneği olan büyük takımların kaybetmemesi ve ligde kalması arzulanır. Gençlerbirliği, Ankara’nın tarihinde çok önemli bir takımdır; Denizlispor da öyle. Hepsine başarılar diliyoruz.
Galatasaray hakkıyla ve bir takım tertiplere rağmen şampiyon oldu. Önümüzdeki sezon Şampiyonlar Kupası’nda Türkiye’yi temsil edecek en doğru takım Galatasaray’dır; hem bugünkü kadrosu ve teknik birikimiyle hem de geçmişten gelen UEFA şampiyonluğu mirasıyla bunu yapabilecek güçtedir. Başakşehir de ikincilikle başarılı bir sezon geçirdi; Şampiyonlar Kupası’nda Türkiye’yi temsil etmesini ve güzel sonuçlar almasını arzu ediyoruz. İkincilik de bir başarıdır. Fenerbahçe’ye gelince; onları da tebrik ediyoruz. Fenerbahçesiz bir lig düşünülemez. Küme düşme potasıyla fark az olsa da ligi 5. ya da 6. bitirme şansları var. İnşallah gelecek sene Fenerbahçe şampiyonluk yarışında olur. Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş ve Trabzon birbirlerini var eden takımlardır; biri olmazsa öbürleri de olmaz.
Galatasaray yöneticileri beni arayıp tebrik ettiler, ben de onları buradan tebrik ediyorum. Önümüzdeki yıl Galatasaray’ın artık Avrupa’da da bir başarı kazanması lazım.
Son olarak TÜRSAT ve Ulusal Kanal yönetimi değerli izleyicilerimize bir çağrı yaptı, cuma gününe kadar devam ediyoruz. Mucizeler yaratıyorsunuz, sizi tebrik ediyorum. Her seferinde büyük bir başarı gösteriyorsunuz; izleyicilerimizi harekete geçiriyorsunuz. İnsanın gözleri yaşarıyor. Buradan gönüllülerimize ve izleyicilerimize sesleniyoruz; Türksat borcu için kalan 140 bin lira gibi küçük bir miktarı, seyircilerimiz fedakarlıklarıyla fazlasıyla tamamlayacaklardır. Her zaman yaptıkları gibi 19 Mayıs ruhuyla yine bunu başaracaklarına güvenimiz tamdır.
Devrimle kurduğumuz bu cumhuriyette, Türk milletinin bahtı açıktır. Bölgedeki bu yangına rağmen; Türkiye’yi dinleyenler değil, üretenler yönetecek. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız, söz veriyoruz.

