Çıkış Yolu • 03.06.2019

Çıkış Yolu • 03.06.2019

Bu geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi, bir Amerikan gemisi ama… Türk milletinin bahtı açıktır. Ben yere atar ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bravo! Bu ülkedeki bu yangın… Irak’taki bir… Türkiye’yi dinlenenler değil, üretenler yönetecek. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz. “Çıkış Yolu” programı ile karşınızdayız. Ulusal Kanal ekranlarına hepiniz hoş geldiniz.

Tabii ki bayram öncesinde bu programı gerçekleştiriyoruz. Şimdiden tüm izleyicilerimizin ve yurttaşlarımızın bayramını kutlayarak programımıza başlayalım. Efendim, geçen haftanın önemli konu başlıklarını Vatan Partisi lideri Sayın Doğu Perinçek’e soracağız. Efendim, hoş geldiniz.

“Merhaba, hoş bulduk.”

Bugün bir ekonomist yazar daha var; Devrim Bey. Siz de hoş geldiniz.

“Hoş bulduk, teşekkür ederim.”

Sorularımızı birlikte yönelteceğiz. Efendim, çok konu başlığı var. Teker teker başlayalım isterseniz. Geçen haftanın en önemli gündem başlıklarından birisi, Türkiye için iş birliği zirvesiydi. Bizatihi Vatan Partisi’nin yönettiği ve hazırladığı bir toplantı. Türkiye’nin birçok sektörünün lider kuruluşları; özellikle Asya’ya ve Çin’e ticaret yapan birçok kuruluş toplantıdaydı. Yakın zamanda böyle bir toplantı ilk defa mı oluyor?

Benim bildiğim, daha önce Çinli sanayiciler, iş adamları veya çeşitli kurumlar arasında birtakım ortak toplantılar yapıldı. Geçen sene Çin-Türk iş birliği konusunda bir iki toplantı hatırlıyorum. Ama 100’e yakın sanayiciyi ve iş adamını bir araya getiren; aynı zamanda Çin Halk Cumhuriyeti Büyükelçisi’nin ve diplomatlarının da katıldığı, Ankara, İstanbul ve İzmir’de yüzün üzerinde katılımcıyla gerçekleşen bu kapsamda bir toplantı ilk defa oluyor denebilir. Tabii ondan önceki toplantılarda da önemli adımlar atıldı, önemli görüşmeler yapıldı; onu da vurgulamak yerinde olur.

Efendim, geçmiş dönemde alışkanlık gereği ekonomi toplantıları genelde Amerika Birleşik Devletleri veya Avrupa Birliği elçilikleriyle yapılırdı. Bu sefer Çin. Neden Çin?

Türkiye Avrasya çağına giriyor. Ancak daha önce değerli izleyicilerimizin, hem Ulusal Radyo dinleyicilerinin hem Ulusal Kanal izleyicilerinin bayramlarını; üreticilerin umutlarıyla, vatan savaşçılarının cesaretiyle ve özgüveniyle kutluyoruz. Güzellikler, aydınlıklar, mutluluklar diliyoruz. Sayın seyircilerimizin Ramazan Bayramı’nı saygıyla kutlayarak selamlıyoruz. Rafet Ballı bir hafta daha bana izin verin dedi; onun, eşi Tülay Ballı’nın ve tüm arkadaşlarımızın bayramını kutlayalım.

Evet, ilk defa böyle kapsamlı ve etkili bir toplantı oluyor. Efendim, bu toplantıdan önce illaki kafanızda birtakım amaçlar vardır. Neticede İstanbul, İzmir ve Ankara’da arka arkaya toplantılar oldu. Bir sonra dönüp baktığınızda bu toplantıların sonuç odaklı olduğuna inanıyor musunuz? Ayrıca özel sektörün ilgisi sizi tatmin etti mi ve ekonomi politikasını yönetenlerden temsilciler geldi mi?

Sonuçlar ümitlerimizin, beklentilerimizin ve planlarımızın çok ötesinde oldu. Bizim amacımız Türkiye ile Çin iş birliği için bir iklim yaratmaktı. Hatta bazı dostlarımız bizi uyardı; “küçük grupları görüştürelim, doğrudan işe yönelik olsun” dediler. Biz ise önce Türkiye nereye gidiyor, Türkiye-Çin ilişkileri nasıl olacak, üretim ekonomisinin inşası açısından neler bekliyoruz; bu konularda bir hava yaratalım istedik.

Türkiye Avrasya çağına giriyor. Zaten TÜSİAD toplantılarında Tuncay Özilhan olsun, Güler Sabancı olsun hep “Üretim Asya’da” ifadesini kullandılar. Türkiye’nin birinci ticaret ortağı Çin, ikinci Rusya, üçüncü Almanya. Türkiye zaten Avrasya içinde konumlanmış durumda. Atlantik sisteminden kopuyor ve Avrasya içinde ekonomik ilişkilerini kuruyor. Bu, nesnel bir süreçtir. Vatan Partisi iktidara gelmeden, bir milli hükümet kurulmadan Türkiye ekonomisi zaten oraya doğru kayıyor.

Sözünüzü bölmüş olacağım efendim ama iklim yaratmak dediniz ve mevcut iktidar döneminde olduğundan bahsettiniz. Bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bayram mesajında “Dünya, önümüzdeki bir asrını şekillendirecek büyük bir dönüşüm sürecine girmiştir” ifadesi dikkatimizi çekti. Bu gerçek çünkü; bunu söylemeyen yok. Batılılar da bunu söylüyor. Cumhurbaşkanlığı seçiminden önce İngiltere, Kanada ve Avustralya büyükelçileri bana geldi ve hepsi “Biz İngiltere olarak yönümüzü Asya’ya döndük, bizi Atlantik sistemine bağlı görmeyin” dediler.

Şimdi rakamlara bakıyoruz; 2016 yılında dünyadaki büyümenin yüzde 39’unu Çin, yüzde 19’unu Hindistan gerçekleştirdi. Yani büyümenin neredeyse yüzde 60’ı bu iki ülkeden geldi. Amerika’nın katkısı ise sadece yüzde 10. 2030 yılına yönelik projeksiyonlarda Çin, Hindistan, Endonezya, Türkiye, Mısır gibi ülkeler ekonomide ilk sıralara yerleşiyor. Yani geçmişin mazlumları, ezilenleri şimdi dünyanın ekonomisinin ağırlığını sırtlarında taşımaya başladı.

Efendim, İstanbul’daki toplantı açılışında “Bir ayağımız Asya’da, öbür ayağımız Avrupa’da. İpek Yolu bu köprüden geçer” dediniz. Çok anlamlı. Ancak Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in Avrupa ziyaretleri ve 2. Kuşak ve Yol Forumu’na Türkiye’nin bakan düzeyinde katılımı göz önüne alındığında, 2015’te Şi’nin yanında oturan Erdoğan’ın bugünkü durumuyla İpek Yolu bizim köprüden nasıl geçecek?

Bütün yolculuklarda yol kazaları olur, lastik patlar. Türkiye bu süreci anlamayan, görmeyen ciddi yanlışlar yaptı. Çin’in toprak bütünlüğü ve teröre karşı mücadelesine yönelik, Amerika’nın yalanlarını seslendiren hatalı haberler yapıldı. Çin Halk Cumhuriyeti’nin bunları anlaması mümkün değil. Ama şimdi o lastik yamanacak; Vatan Partisi bunu yapıyor. Rusya uçağı düşürüldüğünde de lastiği biz yamamıştık. Özel sektör gerçekten çok büyük bir ilgiyle katıldı. Murat Ülker “Hepimiz Çin tarafındayız” dedi; Ethem Sancak “Çin ile birbirimize mecburuz” dedi. Bu toplantılar, o patlayan lastiğin yerine yenisinin takılmasıdır. Ölçüde büyük iş adamlarımız yurt dışına gidiyorlardı. Yurt dışına gidip gittiği için bizden özür dileyen az sayıda iş adamı oldu. Onun dışında kalan bazıları da yurt dışı seyahatlerini iptal ederek İzmir, Ankara ve İstanbul toplantılarımıza katıldı. Türkiye’nin büyük sanayisinin neredeyse tamamı oradaydı. Toplam olarak baktığımız zaman 3 toplantıya 350-400 iş adamımız katıldı ve bunlar Türkiye’nin en büyüklerinden oluşan önemli bir kısımdı. Çok önemli bir gelişmeydi.

Peki, sektörel bazda toplantılara devam edecek misiniz? Öyle bir takvim var mı önünüzde? Bu toplantılar o iklimi yarattı. Zaten bu toplantıların amacı demin sözünü ettiğimiz o iklimi yaratmaktı. Şimdi bundan sonraki iş nedir? Kolları sıvayacağız, arkadaşlarımız ve Çinli yatırımcılarla Türkiye’nin insanlarını buluşturacağız. Paylaşarak gelişmek ve ortak yatırımlar için…

Şimdi tabii hepimiz biliyoruz rakamları. Çin Halk Cumhuriyeti’nin, değil mi Devrim Bey? 4 trilyon dolar rezervi var. Muazzam bir rakam. Yani bunun bir kısmı dolar olarak, bir kısmı da kağıt olarak; yani bonoydu, tahvildi falan. İki ay evvel Çin Halk Cumhuriyeti’ndeydik. Hem Pekin’de (Beijing’de), Çin’in başkentinde, Çin Devleti ve parti yöneticileriyle görüşmeler yaptık. Ondan sonra Urumçi’ye geçtik. Urumçi’de yaptığım uluslararası toplantıda birinci konuşmacıydım; onu gösterebilirler. Orada da yine Çin Komünist Partisi, Çin Devleti ve Urumçi Hükümeti yöneticileriyle görüşmeler yaptık. Devlet başkanlarının ve parlamento başkanlarının katıldığı o toplantıda, Mısır ve Bangladeş parlamento başkanları devletleri adına konuşmalar yaptılar. Vatan Partisi ve bizden sonra da Rusya Komünist Partisi, partiler adına konuşma yaptı; yani partiler adına birinci konuşmayı Vatan Partisi’ne verdiler. Bu çok önemli.

Bu görüşmelerde Çin Halk Cumhuriyeti ile Türkiye’nin, önümüzdeki dönemde yaşadığı zorluklarla mücadele etmesi ve “paylaşarak gelişme” kapsamında önemli yatırımlar yapması konusunda anlayış birliğine vardık. Hatta rakamlar konuştuk. Yani 10 milyarlarca değil, 100 milyarlarca dolardan; diyelim 5 yıl içinde 200-300 milyar doları Çin sermayesinin Türkiye’ye yatırım amacıyla gelmesinden, yani sıcak para olarak faiz karşılığı değil, beraber yatırım yapılacak bir modelden bahsediyoruz. Türkiye’nin iş adamları ve Çin’in şirketleri kolları sıvayacaklar, birlikte çalışacaklar. Bu, Türkiye’nin dış ticaret açığını kapamaya yönelik bir adımdır.

Urumçi’deki o uluslararası toplantıya aşağı yukarı 600-700 delege katıldı. Orada baş konuşmalardan birini yaptım, partiler adına da birinci konuşmayı gerçekleştirdim. Bu konular Çinli yöneticilerle de konuşuldu. Güvenlik konusu da gündemimizdeydi. PKK terör örgütü ve Doğu Türkistan adı altında IŞİD içinde yer alan terör örgütlerinin Türkiye’ye ve Çin’e yönelik eylemlerinin önlenmesi gerektiğini, Batı Asya’nın bir terör fideliği haline getirildiğini anlattık. Yani Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyinde IŞİD ve PKK gibi terör örgütleri yetiştiriliyor, oradan hop Çin’e, Afganistan’a, Pakistan’a ihraç ediliyorlar. Bunlara karşı ortak tavırlar aldık. Devrim Bey’in sorusuna cevap olacak şekilde; yüz milyarlarca doları Türkiye’ye getirmek ve Türkiye’nin üretim devriminde Çin’le ciddi boyutlarda iş birliği yapma konularını Çin yöneticileriyle görüştük.

“Paylaşarak büyümekten” kastınız nedir efendim? Evet, tabii ki. Burada faize dayanan bir ilişki yok; sıcak para bulmak, “Aman yandım bana sıcak para ver” dönemi bitti. Sıcak para ekonomisi veya borçlanma ekonomisi, borcu borçla çevirme dönemi kapandı. 1980’de başlayan o dönem, 2019 yılı itibarıyla 39 yıl sonra bitti. Artık Türkiye ekonomisinin sıcak para bularak çarkı çevirme şansı kalmadı. Ne olacak? Türkiye yeni bir programa geçiyor. Turgut Özal’la başlayan “dünya ekonomisiyle bütünleşme” denen program iflas etti. O programla Türkiye boğulur, yok olur. Şimdi yeni bir program var: Karma ekonomi, plan yapmak, kamuculuk, yatırım yapmak ve üretime yönelmek. Türkiye üretim odaklı bir ekonomi inşa edecek, bunun eşiğine geldik. Her üç toplantımızda da (İzmir, İstanbul, Ankara) bir üretim seferberliğinin, bir üretim devriminin eşiğinde olduğumuzu vurguladık. Hatta cesur bir şekilde “üretim devrimi” dedik. Türkiye bir devrim yapacak ve zaten o sürecin içine girdi. 2014’ten bu yana Silivri duvarını yıkmamız bu devrimin bir unsurudur. 15-16 Temmuz 2016 gecesi, savaş uçaklarının, tankların, mitralyozların çarpıştığı bir savaşla Amerikan Gladio’sunu Türkiye kanlı bir şekilde bastırdı ve ezdi. İşte bu da devrimin bir parçasıdır. 260 kişi hayatını kaybetti, 2400 kişi yaralandı. Ondan sonra Türkiye Rusya’nın yanına geçti, İran’la Astana sürecine girdi, Çin’le iş birliğine yöneldi. Bunlar, 1945’ten bu yana devam eden Atlantik sürecinin Türkiye’de son bulduğunu gösteriyor. Atlantik kuvvetleri yeniliyor, Amerika’nın Gladio’su eziliyor, PKK gibi Amerikan piyonları hendeklere gömülüyor. Arkasından Fırat Kalkanı’yla, Afrin’le inlerine giriliyor. Türkiye böyle bir döneme girdi. Bu bir devrimdir. Şimdi o devrimin ekonomik ayağı geliyor; o da Amerika’ya karşıdır. Bu devrimci süreç kendi hükümetini de getirecek; o hükümet bir milli hükümet olacak. Türkiye oraya doğru gidiyor.

Toplantılarda iki tane kritik cümleniz vardı: “Türkiye üretim devrimi eşiğindedir” ve “Türkiye’nin üretim atılımı için uluslararası iklim elverişlidir.” Ancak uluslararası iklime baktığımızda ticaret savaşlarını görüyoruz. Çin bile makroekonomik verileriyle bu ticaret savaşlarından etkileniyor. Trump’ın Çin’e karşı çok agresif bir tavrı var. Daralan bir uluslararası ticarette bizim bu atılımı yapmamız zor olmayacak mı?

Tam tersine! Amerika-Çin ticaret savaşı, Türkiye için büyük bir fırsattır. Biz böyle bir savaş olsun istemiyoruz ama bu nesnel bir gerçeklik. Amerika’nın Çin’e ihracatı 1 trilyon doların üzerinde. O ticaret savaşında Çin, Amerikan mallarına gümrük vergisi uygulayınca, Amerikan mallarının fiyatı yükseliyor. Amerika’nın satamadığı ürünleri biz Türkiye olarak Çin’e satabiliriz. İkincisi; Amerika İran’a ambargo uyguluyor. Biz komşumuzla ticaret yapma hakkına sahibiz. Amerika’nın ambargosunun önünde eğilmek Türkiye’ye yakışmaz. Türk hükümetlerine de yakışmaz. Biz İran’dan enerji güvenliğimizi sağlayalım, doğal gazımızı ve petrolümüzü uygun fiyatlarla alalım. Ambargo koşullarında yakın komşumuza ürünlerimizi satalım. Amerika, Venezuela’ya ve Rusya’ya da yaptırımlar uyguluyor. Bu koşullar Türkiye için çok elverişli. Ta okyanusun ötesindeki Venezuela ile ilişkilerimiz gelişmeye başladı. Hatta Venezuela altınlarını getirdi, Türkiye’ye emanet etti. Türkiye’nin kendi aydınları güvenmezken, Maduro’nun devrimci hükümeti Türkiye’ye güvendi. Dolayısıyla Amerika’nın yaptırımları, Türkiye açısından büyük fırsatlar yaratıyor. Yeter ki Türkiye’nin başında bu fırsatları değerlendirebilecek bir hükümet olsun. Benim gördüğüm; Tayyip Erdoğan hükümeti, bu koşulları değerlendirecek çevikliğe, ataklığa ve cesarete tam anlamıyla sahip değil. Evet, “hiç değerlendirmiyor” demiyoruz ama…

Mesela, İran Büyükelçisi bizi iftara davet etmişti. Vatan Partisi yöneticileri olarak gittik ve uzun uzun görüşmeler yaptık. Sayın Hasan Korkmazcan, Sayın Barlas Doğu, Nusret Senem, Özay arkadaşımız, Zafer Koç, Ümit Bayram, Tugay Şen, Yunus Soner ve Yusuf Tunçer ile birlikte oradaydık. Gelişmeleri ve Hürmüz Boğazı’na gelen Amerikan savaş gemileri nedeniyle oluşan tehditleri değerlendirdik. İran tarafı Türkiye’nin tutumundan memnun mu? Evet. Ambargo konusunu sorduk. İran Büyükelçisi, 10 milyar dolarlık ticaret hacminin devam ettiğini söyledi. Yunus Soner’in hazırladığı raporda da rakamlar var. Büyükelçi, petrol gelirlerinin önce %30’a düştüğünü, sonra %70’e tekrar çıktığını belirtti. “Bu yaptırımlar bize şunu öğretti: Eskiden esas ihraç malımız petrol ve doğal gazdı. Şimdi sanayimizi geliştirdik, tarımımızı geliştirdik, ihraç ürünlerimizi çeşitlendirdik. O bakımdan Amerika’nın ambargosu bize yararlı oldu, milli iktisadımızı inşa ettik” şeklinde cevap verdi.

Çin Halk Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosu Sayın Cui Wei, Türkiye ile Çin arasındaki ticaret hacminin 100 milyar doları aştığını ve Kuşak ve Yol İnisiyatifi kapsamında Türkiye’ye yapılan Çin yatırımlarının %120 arttığını söylüyor. Ancak bu durum, “Çin’i besleyen bir ticari ortaklık mı?” eleştirilerine yol açıyor. Türkiye’nin ne gibi bir yararı var?

Dünya ülkelerinin 130’undan fazlasının birinci ticaret ortağı Çin’dir. Yalnızca Türkiye değil; Amerika’nın, Almanya’nın, Rusya’nın da birinci ticaret ortağı Çin’dir. Neden? Çünkü Çin bir mucize gerçekleştirdi ve satın alma paritesine göre dünyanın birinci ekonomisi oldu. 1949’da Çin’de açlık vardı. Bir devrim oldu ve o devrim eğitimi, altyapıyı ve insan gücünü inşa etti. Mao’nun önderliğinde, o eğitilmiş insan gücüyle Çin mucizesi gerçekleşti. O mucizenin temelinde bir devrim var, bunu görmemiz lazım.

Türkiye’nin Çin’le ticareti hızla büyüdü. İstanbul’daki toplantıda tekstil derneği başkanı Hüseyin Bey, “Tekstil makinelerinin hepsini Çin’den alıyoruz, çünkü Amerika’dan daha ucuz ve daha kaliteli” dedi. Dolayısıyla Türkiye, makine ve teçhizat donanımını Çin’den alıyor. Türkiye’nin Çin’e ihracatı ise sınırlı. Çin tarafı da “Biz daha çok almak istiyoruz çünkü bir ticaret dengesi kurmak istiyoruz” diyor. Biz de dış ticaret açığımızı kapatmak için daha çok satmak istiyoruz. Onların da bir dış ticaret fazlası var; bu fazlayı Türkiye’nin sanayisinin geliştirilmesinde, tüketiminde veya altyapısında kullanmaları gerekiyor. Asıl soru şu: O ellerindeki ticaret fazlasını nasıl değerlendirecekler? Türkiye, Çin’e “Bana bir şeyler sat” diyor ama tam da burada bir problem var. Ben Türkiye’nin bir şeyler arz etmesini istiyorum. Türk üreticileri olarak Çin halkının taleplerine yanıt verebiliriz. Türk ekonomisinin son 17 yıldır yanlış bir strateji izlediğini görüyorum. Bunun üç sac ayağı var:

Birincisi, dışa bağımlı imalat sanayisi; yarı mamulü ve ham maddeyi ithal edip burada işleyerek mamul haline getiriyoruz. İkincisi, montaj otomotiv; yerli ve milli bir marka olmadan tamamen dış firmaların taşeronluğunu yapan bir sistem. Üçüncüsü ise tekstil. Son iki yıla baktığımızda; imalattaki PMI verileri, otomotivdeki daralma ve tekstildeki sıkıntılar ortada. Maliyetlerini düşürmek için Anadolu’ya akın eden tekstilcilerimizi görüyoruz. Peki, bu tabloyla Çin’e ne vereceğiz? İhracat rakamlarına baktığımda arada 20 milyar dolarlık bir boşluk var. İhracatımız maden, pamuklu mensucat, tekstil ürünü, yedek parça ve gıda konservesi ağırlığında. Üretim devrimini yapmadan bu dengeyi nasıl sağlayacağız?

Türkiye 179 milyar dolarlık mal ihraç ediyor. Dış ticaret açığımız yaklaşık 55 milyar dolar olsa da, bu kadar ihracat yapmak büyük bir iş. Bunun içinde motorlu taşıtlar bile var. 1980’den bu yana, 17 yıl da dahil olmak üzere, Türkiye ara malları üreten küçük ve orta ölçekli sanayisini gümrüklerin kaldırılmasıyla birlikte zayıflattı; dışa entegre olalım derken içeride üretemez hale geldik. Şimdi yapmamız gereken, Balıkesir, Bursa, Denizli, Antalya, Kayseri, Gaziantep ve Konya gibi üretim merkezlerini canlandırmaktır. Civata, lastik, pompa gibi ara mallarını dışarıdan almak yerine içeride üreterek katma değeri büyütmeliyiz. Üretim devrimi budur; maliyet enflasyonunu göze alarak ihracata teşvik verecek ve üretimi destekleyeceğiz.

İkincisi, Türkiye’nin Çin’e büyük miktarda tarım ürünü satma şansı var. Çin Büyükelçisi ile görüştüğümde, Antep fıstığını çok sevdiğini ve Amerika’dan aldıkları fıstığın yanında bunun çok daha kaliteli olduğunu ifade etti. Kozan Ticaret Odası Başkanı da 500 bin ile 1 milyon ton arasında portakal ve limonu Çin’e ihraç edebileceğimizi söyledi. Bu işe giriştiğimizde gıda güvenlik anlaşması gibi bürokratik engellerle karşılaştık. Akdeniz sineği sorunu için karantina uygulamaları belli; Mısır ve Güney Kıbrıs bu ürünleri Çin’e satabiliyorsa Türkiye neden satamasın? Tarım Bakanı ile görüştüm, bu konuda hükümetin biraz daha çevik davranması gerekiyor. Müjdeyi veriyorum: Çin kapısını açacağız.

Türkiye artık sadece ihracata değil, iç pazarda refahı artırmaya odaklanan Çin ile iş birliği yapabilir. Amerika’nın Çin’e uyguladığı ticaret savaşları bir fırsattır; Amerika’nın sattığı malları biz satabiliriz. Ancak mesele sadece ihracat değil; Türkiye’de istihdam odaklı bir üretim devrimi yapmaktır. Ya üretim devrimi yapacağız ya da batacağız; batmayacağımıza göre bu devrimi gerçekleştireceğiz.

Çin ile yapılan toplantılara hükümetin bir desteği ya da arabuluculuk isteği olup olmadığı sorusuna gelince; hayır, hükümetle bir görüşmemiz olmadı. Türkiye’nin Çin ile ilişkilerini geliştirmesi için bir aracıya ihtiyacı yoktur. Çin de son derece yapıcı bir tutum içindedir.

Burada en önemli konu güvenlik ve ekonominin el ele olmasıdır. Amerika; PKK ve DAEŞ gibi terör örgütlerini Türkiye’nin üzerine sürerken, aynı zamanda Doğu Türkistan İslami Hareketi adlı örgütü de Çin’e karşı kullanmaktadır. Mehmetçik’e kurşun sıkanlarla Çin polisine kurşun sıkanlar aynı örgüt mensuplarıdır. Türkiye ile Çin arasında teröre karşı ortak bir cephe var. Ekonomik ilişkileri geliştirmek için Türkiye’nin Çin’e güven vermesi şarttır. Türkiye, Birleşmiş Milletler’in terörist kabul ettiği bir örgütün liderini valiler düzeyinde kabul ederse ilişkiler nasıl gelişir? Türkiye bugün Amerika’nın dayattığı ekonomik sistem içinde boğuluyor; bu sistemden çıkmak için Asya ekonomileriyle ilişkilerimizi geliştirmeliyiz. Ermeni soykırımı yalanını nasıl bitirdiysek, Doğu Türkistan terör örgütlerinin Türkiye’de destek bulması gibi yanlış uygulamaların da sonuna geldik. Sanayicilerimiz ve iş adamlarımız anladı: Terör örgütlerine destek vererek Türkiye’nin Çin ile ekonomik ilişkilerini geliştirmesi mümkün değildir. Üstelik bize kurşun sıkan o örgütler, Çin’de de faaliyet gösteren yapılardır.

Balıkesir’den Muharrem Öz, “Çin ile tarım konusunda iş birliği yapılabilir mi?” diye sormuş. Daha önce biraz değinmiştik ama evet, tarım konusunda iş birliği yapılabilir. Bakın mesela, Türkiye dışarıdan gübre ithal ediyor; Çin ile birlikte gübre fabrikaları açalım ve Türkiye’nin gübre ihtiyacını içeride karşılayalım. Tarım ilacı ithal ediyor; bunları da Türkiye’de üretelim. Aynı zamanda tarım ürünlerimizi sadece Çin Halk Cumhuriyeti’ne değil, ortak yatırımlar yaparak kuzeyimizde Rusya, güneyimizde Afrika, batımızda Avrupa bulunan bölgelere satalım. Biz aynı zamanda bir Batı Asya ülkesiyiz; Türkiye’yi bir üretim üssü haline getirip sanayi ve tarım alanında Çin ile birlikte ürettiğimiz malları çevremize pazarlayalım. Bu durumda Çin de Akdeniz ve Karadeniz ülkesi haline gelir. Ta Çin Halk Cumhuriyeti’nden Afrika’ya veya Avrupa’ya giden gemiler bir ayda ulaşıyor; oysa Türkiye’de ürettiğimiz ürünleri buradan ihraç edebiliriz. Trabzon, İskenderun, İstanbul, İzmir ve Çandarlı Çin’in limanları olur.

Limanlar konusuna gelmişken bir soru sorayım: Çin’in hâlihazırda Yunanistan ve İtalya’da limanları var. Bu bağlamda Çin zaten bir Akdeniz ülkesi sayılmaz mı?

Güvenlik sorunu var. Limanı inşa edersiniz, mendireğini ve vinçlerini kurarsınız; ancak o liman, liman değildir. Bir limanın liman olması için güvenlik gerekir. Ben bunu 2015, 2016, 2017 ve 2018 yıllarındaki görüşmelerimizde Çinli yetkililere de anlattım. Pire Limanı’nı 6. Filo kuşattı. Yunanistan bir Avrupa Birliği üyesidir, ancak Amerika’nın dediğinin dışına çıkamayan bir “oyuncak ülke”dir. Çin’in Amerika ile Güney Çin Denizi’nde ve ticaret savaşlarında sorunları var. Yarın öbür gün Amerika “Pire Limanı’nı kuşattım” derse o liman işlevsiz kalır.

Ama Türkiye büyük bir ülkedir; ordusu, donanması, devlet ve imparatorluk geleneği vardır. Amerika Türkiye’ye “dur” dediğinde Türkiye limanını kapatmaz. Yunanistan Komünist Partisi’nin dış ilişkiler sorumlusu Aleko ile görüştüğümde, “Yunanistan’ı Türkiye gibi bir devlet sanmayın, Yunanistan Amerika’ya aşırı bağlı bir oyuncak ülkedir” demişti. Çinlilere de bunu söyledim: Amerika ile ilişkileriniz sertleşirken, limanınızın güvenliğini Yunanistan’ın veya Amerika’nın insafına bırakamazsınız.

İkincisi, sadece Çin mallarının dağıtımı değil, gelin beraber yatırım yapalım. Türkiye’nin eğitilmiş iş gücü, üretim disiplini ve sanayi birikimi Yunanistan’da yok. Yunanistan’ın doğru düzgün bir üretimi veya emekçi birikimi bulunmuyor. Bu bakımdan Çin’in Yunanistan limanlarına bakarak bir strateji kurması gerçekçi değildir.

Çandarlı, İskenderun, Trabzon ve İstanbul limanları; Çin’in dünyaya, Hazar’a, Karadeniz’e ve Akdeniz’e açılan başlıca kapıları haline gelecektir. Bunu Vatan Partisi yapar. Türkiye’nin ve Çin’in zenginleşmesi için bu zorunludur. Çin’in “Kuşak Yol” projesi demir yolu, hava yolu ve deniz yolunu kapsıyor ve bu yolların en doğal geçiş noktası Türkiye’dir. Çinli diplomatlar da “Türkiye bizim doğal ortağımız” diyorlar. Ancak mevcut hükümet bu potansiyeli değerlendiremiyor. Çin tarafı “istikrarlı, görülebilir ve sürdürülebilir bir ortaklık” istiyor. Yani dalgalanmalara, Amerikan baskısına veya terör örgütlerinin provokasyonuna açık olmayan, stratejik bir ortaklık.

Türkiye’nin Şangay İşbirliği Örgütü’ne yakınlaşması ya da girmesi böyle bir ortaklığı sağlar mı? Vatan Partisi hükümete girdiğinde Türkiye’yi Şangay İşbirliği Örgütü’ne taşıyacağız. Türkiye’nin yeri orasıdır; orada Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Kazakistan ve Azerbaycan gibi Türk Cumhuriyetleri var. Dünya Türklüğü Avrasya’da konumlanmıştır. Genişleyen bu örgütte Türk devletlerinin büyük bir ağırlığı vardır.

Çandarlı Limanı projesinden bahsederken, Çin’in İzmir Başkonsolosluğu’nun kapatılmasında bir tezat yok mu? Evet, tezat var. Bu tezat, Türkiye hükümetinin devlet nosyonu zafiyetinden kaynaklanıyor. Eğer siz, Çin’in iç işlerine karışan terör örgütlerine üniversitelerinizde kürsü verir, valilerinizle onları kabul ederseniz, Çin’in güvenini kaybedersiniz.

Türkiye bugün Ege ve Akdeniz’de Amerika ve Yunanistan destekli bir kuşatmayla karşı karşıya. Namlular Türkiye’ye dönük. Bizim gemilerimiz kendi sularımızda petrol ararken, birileri onları tehdit ediyor. Bu koşullarda Türkiye; Çin, Rusya ve İran gibi ülkelerle müttefik potansiyelini hayata geçirmelidir. 13 Kasım 2018’de Amerika ve Ukrayna, Washington’da Türk Akımı projesini engelleyeceklerine dair bir anlaşma yaptılar. Bu tehditler karşısında Türkiye’nin güvenliğini korumak, mavi vatanımıza sahip çıkmak zorundayız.

Önümüzdeki dönemde Çinli enerji firmalarıyla Türk firmalarının ortaklığını gündeme getirebilir miyiz? Tabii ki. Sac demir, motorlu taşıt ve cep telefonu gibi devasa ithalat kalemlerini Çin ile Türkiye’de üretebiliriz. Huawei gibi firmalarla yapılacak iş birlikleri, dış ticaret açığımızı kapatacaktır. Ayrıca ilaç sanayisinde ortak üretimle sadece ithalatı düşürmekle kalmayıp ihracat yapabiliriz. Bu yatırımlar milyonlarca insana istihdam sağlar, işsizliği azaltır ve sosyal dengeyi güçlendirir. Türkiye’nin 85 milyonluk pazarı, Çin’in sermayesi ve teknolojisiyle birleştiğinde hem ekonomik şahlanış hem de güvenlik iş birliği için geniş olanaklar doğacaktır. Yunanistan ile ilgili bir izleyicimiz mesaj göndermiş; sağ olsun. İsmimi vermeden sormasını rica etmiş, ancak Sayın Perinçek, Yunanistan ile Türkiye arasında bir dostluk olma ihtimali yok mu? Bir düşmanlık var mı? Var. Niye olmasın? Akıl varsa Yunanistan ile Türkiye arasında dostluk olur, başka bir şey olmaz.

Konstantakopulos… Kendisi, Siriza Partisi yönetiminin eski başdanışmanıydı. Ondan evvel Sosyal Demokrat Parti’nin de başdanışmanıydı ve Yunanistan’ın en büyük gazetecilerinden biridir. 2017 yılında Çin’e gittiğim zaman o da oradaydı. Mayıs 2017’de Pekin’de benimle söyleşiler yaptı ve epey bir dostluk kurduk. Konstantakopulos, önemli bir Yunan gazetecisi ve geçmişte Yunan hükümetinin başdanışmanlığını yapmış bir isim. Ona şunu anlattım: “Bakın arkadaş, siz Yunanistan olarak diyelim Doğu Akdeniz ve Ege petrollerini Amerika ile birlikte çıkarttınız. Amerika size ne verecek? Bir kemik verecek ya. Amerika size kemik verecek. Biz ise ne teklif ediyoruz? Türkiye ile Yunanistan’ın paylaşmasını. Amerika’dan sadaka alırsınız ama Türkiye ile paylaşırsınız.”

Amerika ile beraber olmanın ekonomik açıdan öte maliyetleri de var. 1922’ye, İstiklal Savaşı sonrasına bakalım. Biz 9 Eylül’de İzmir’e girdik. Kasım ayında; peş peşe gelen üç dışişleri bakanı, üç başbakan ve genelkurmay başkanları, komutanlar ve Prens Andrei hakkında soruşturma açıldı, yargılandılar ve Aralık ayında Prens kaçtı. Türkiye’ye düşmanlık yapıp işgal etmeye kalktıkları için kurşuna dizilenler oldu. Yani böyle bir tecrübe var. Amerika ile birlikte hareket ettiğinizde Türkiye’yi yenemezsiniz, Türkiye’nin denizlerine, karasularına ve Mavi Vatan’ına el koyamazsınız. Geçmişte bu tecrübeler yaşandı.

Ancak dostluk olduğunda Ege Denizi bir Türk-Yunan denizidir. Ege Denizi’nde “Adalar benimdir, Türkiye sıkışacak, kafasını karadan dışarı çıkaramayacak” derseniz, bu gerçekçi değildir. Veya Türkiye’nin Antalya nefesi dışında Akdeniz’de hiçbir denizi olmayacak; Doğu Akdeniz’in en büyük kıyısı olan Türkiye, o denizin hiçbir nimetini değerlendiremeyecek… Böyle bir şey olabilir mi? Gelecek Yunanistan, İsrail ve Amerika ile birlikte buralara el koyacak.

Söylediklerimin hepsi Yunan gazetelerinde çıktı. Konstantakopulos bana mesajlar yolladı, hatta manşet yaptı ve “Çok haklısın” dedi. Buradan söylüyorum; kamuoyunda da çok yankısı oldu. Akıllı olan Yunanlar bu gerçekleri görür. Büyük facia dedikleri İstiklal Savaşı sonrasını tekrar etmenin ne alemi var? Türk donanması, amirallerimizle değerlendirmeler yapıyoruz; Sayın Komutanımız Soner Polat’a da buradan saygı ve selamlarımızı yolluyoruz. Türk donanmasının Doğu Akdeniz’de hiçbir şekilde yenilmeyeceğini nesnel koşulları değerlendirerek, kuvvetleri teraziye vurarak belirtiyorlar.

Türkiye güçlü bir ülke, güçlü bir ordusu ve donanması var. Türkiye ile Yunanistan’ın dostluk dışında bir çaresi yok. Trabzon ve Doğu Karadeniz’den Yunanistan’a göç etmiş çok büyük bir nüfus var. Hatta Kemaliye’den gidenler orada “Nea Egin” diye bir mahalle kurmuşlar. Orada Türkiye’den gidenlerin kurduğu futbol takımları var ve onlar Türkiye-Yunanistan dostluğunu savunuyorlar. Batı Trakya Türklerimize de sesleniyorum; Türkiye-Yunanistan dostluğu bir mecburiyettir. Amerika’nın veya geçmişte İngilizlerin dolduruşlarına gelmenin maliyetlerini hatırlarsak, bunun Yunanistan için hiç hayırlı sonuçlar doğurmayacağını görürüz. Konstantakopulos’un benimle yaptığı röportajları internetten bulabilirler; kendisi Papadopulos’un, Sosyal Demokrat Parti’nin ve Siriza’nın, yani Çipras’ın başdanışmanlığını yapmış, son derece değerli bir gazetecidir ve bana hep hak vermiştir.

Fahrettin Erman Konya’dan sormuş: “Koç ailesi, Sabancı ailesi gibi büyük aileler Çin’le iş birliği konusunda ne düşünüyor? Toplantıya çağrılmadılar mı, neden gelmediler?” Onlar da çok olumlu bakıyorlar. Sayın Ömer Koç ve Sayın Ali Koç’un Amerika’da önceden planlanmış toplantıları olduğu için biletlerini çok önceden almışlardı. Katılmak istediklerini biliyoruz. Güler Sabancı da “Üretim Asya’da” diyerek dünyanın geleceği hakkında esaslı bir değerlendirme yapmıştı. Bayram öncesi ve tatil dönemi olduğu için birçok iş adamı yurt dışındaki işlerini bu tarihlere planlıyor. Koçlar, Sabancılar ve diğer iş adamlarımızla görüştük; çoğu yurt dışındaydı. Ancak onların da Çin’le iş birliğinde, tıpkı Türk sanayisi gibi çok büyük menfaatleri var. Örneğin Tüpraş üzerinden Koçlar, İran petrolünü işliyor. İran Türkiye’ye dost olmazsa bundan en büyük zararı Koçlar görür.

İsmini vermek istemeyen bir sanayicimiz, “Türkiye’de çok fazla Çin malı var, yerli üretimin önünde engel” diyerek toplantılarımızı eleştiriyor. Türkiye’de milli bir hükümet olduğu zaman, yerli üretimi gümrüklerle koruyacağız. Eğer bir malı Türkiye’de üretebiliyorsak, onu dışarıdan ithal etmeyeceğiz. Bizim ekonomi programımızın en önemli maddesi budur. Ancak biz bu toplantıları Çin malları Türkiye’ye gelsin diye değil, sanayicilerimizin sermaye ihtiyacını karşılamak için yapıyoruz. Bu toplantıların fikir babası da Türkiye’nin en büyük sanayicilerinden biridir. Beni arayıp “Bizi kurtar, sıcak parayla borcu çevirme dönemi bitti, Çin’le yatırım ve üretim iş birlikleri yaparak bir çare üretmeliyiz” demiştir. Sanayicilerimiz iflas etmemek için bu yola girmiştir.

Üretim ekonomisi kavramı, Türkiye krize girince daha iyi anlaşıldı. Liberal denilen iktisatçılar bile artık 2030’da Çin’in nerede olacağını konuşuyor. BMC Yönetim Kurulu Başkanı Ethem Sancak, toplantıda “Eski yoldaşım, yeni gelişimciyim” dedi. Ethem Sancak ufku geniş, birikimli ve zeki bir insandır. Türkiye’deki bütün büyük sanayiciler şunu görüyor: Türkiye bu süreçte Çin, Rusya ve İran ile iş birliği yapmak zorunda. Enerji güvenliğimiz Batı Asya’da; doğal gazımızı ve petrolümüzü buradan alıyoruz. En büyük ticaret ortaklarımız Çin ve Rusya. Bu durum, Türkiye ekonomisi ile bu ülkelerin ekonomileri arasında nesnel bir bağ olduğunu gösteriyor. Milli sanayici bilinci gelişmektedir. Amerikancı ve Batıcı burjuvazi devri kapanmıştır; artık yönlerini Doğu’ya çeviren, milli çıkarlarını gören bir sanayici sınıfı vardır. Diyelim ki Sayın Güler Sabancı, “Geleceğimiz Doğu’da mı, Batı’da mı?” sorusuna “Üretim Doğu’da” diye net bir cevap veriyorsa, bu Türkiye’nin büyük sanayi camiasının ve milli sanayicilerinin cevabıdır. Sabancı gibi, Koç gibi büyük girişimleri “işbirlikçidir”, “kompradordur” diyerek suçlamak ekonomik açıdan doğru değildir. Bu, isabetli bir sınıfsal tahlil de değildir. Bunlar, şahısların kişiliklerini, kimliklerini ve karakterlerini bilmeden yapılan değerlendirmelerdir. Türkiye’nin çok güçlü bir milli burjuvazisi var.

Değerli izleyenler, kısa bir reklam arası vereceğiz. Reklamlardan sonra sorularınızı yanıtlamaya devam edeceğiz. Reklam dönüşünde bu toplantıya ilişkin diğer eleştirileri de Sayın Perinçek’e soracağız. Bizden ayrılmayın.

Sayın Perinçek, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bayram mesajındaki bir ifadeyi size sormak istiyorum. İzin verirseniz okuyayım: “Buradan sanayicisinden çiftçisine, esnafından ihracatçısına, tüccarından sanatkarına kadar tüm girişimcilere sesleniyorum. Gelin Türkiye’yi birlikte büyütelim. Gelin beşeri ve iktisadi tüm sermayemizi, birikimimizi, imkanlarımızı Türkiye’nin geleceği için hemen harekete geçirin.”

Sayın Erdoğan, Türkiye’nin geldiği eşikte, üretim devrimini omuzlayacak sınıflara hitap ediyor. İşçisinden çiftçisine, sanayicisinden tüccarına kadar üreticilere sesleniyor. Çünkü Türkiye’nin önündeki dönemde üretim devrimi bu kesimlerle yapılacak. Sıcak para komisyoncuları, borsa dolar vurguncuları, tarikat rantçıları veya faizcilerle üretim devrimi yapılamaz. Sayın Cumhurbaşkanı’nın mesajı, Türkiye’nin önümüzdeki dönem lokomotifi olacak sınıfları tanımlıyor.

Yeni bir dünya kuruluyor ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın bunu görmemesi mümkün değil. Dünya avaz avaz yeni bir çağın başladığını söylüyor. Helmut Schmidt, 2000’li yılların başından beri “Avrupa karanlık çağına girdi, Asya’da güneş doğuyor” temalı kitaplar yazıyor. Avrupa’nın önemli entelektüelleri ve Amerikalı filozoflar, artık Asya Çağı’na girdiğimizi ifade ediyor. Türkiye, İran, Rusya ve Çin, devrimlerle bu çağı kurmaya başlayan ülkelerdir. 20. yüzyılın başındaki 1905 Rus, 1908 Hürriyet, 1911 Çin devrimleri nasıl birer başlangıçsa, bugün de aynı ülkeler Asya Çağı’nın öncüsüdür.

Ancak bir noktayı vurgulamalıyım: Türkiye’yi artık Sayın Erdoğan veya AK Parti tek başına yönetemez. Bana Türkiye’nin dört bir yanından, hatta Güneydoğu’daki AK Parti teşkilatlarından çağrılar geliyor. “Ne Cumhur İttifakı ne Millet İttifakı, Vatan Partisi önderliğinde Türkiye İttifakı” diyen AK Parti milletvekili adayları ve örgüt başkanları var. Türkiye’yi tek başına kimse yönetemez ama Tayyip Erdoğan’ı dışlayarak da bir milli hükümet kurulamaz. Hükümeti paylaşmayı öğrenmemiz gereken bir sürece giriyoruz.

Gelelim Mustafa Yeneroğlu’nun Türkiye-Çin İşbirliği Zirvesi’ne yönelik eleştirilerine. Yeneroğlu’nun Uygur Türkleri konusundaki açıklamalarını bir felaket olarak görüyorum. AK Parti içinde pek çok yönetici, Türkiye’nin bu bölgedeki terör örgütlerini desteklemesinin kendi ayağına kurşun sıkmak olduğunu biliyor. Faik Işık’ın da belirttiği gibi, Uygur bölgesinde cami sayısı Türkiye’den fazladır. Çin, İslam kültürüne ve Uygurca eğitimine büyük imkanlar sunuyor. 1977’den beri bölgeye giden biri olarak oradaki gelişmeyi, modernleşmeyi ve kültürel faaliyetleri bizzat gözlemledim. Mustafa Yeneroğlu, Mehmetçik’e kurşun sıkan terör unsurlarını dolaylı yoldan desteklemektedir. Bu, ciddi bir yanlıştır.

Son olarak, Arslan Bulut’un “ABD-Çin savaşında Çin’in yanında mı yer alıyoruz?” minvalindeki eleştirisine gelince; dünya yeni bir eksene oturuyor ve Türkiye’nin bu gerçeklerden kopuk bir dış politika izlemesi mümkün değildir. Celal Eren Çelik, İngiltere ve ABD arasındaki nüfuz mücadelesini sorgularken, İngiltere’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD’ye devrettiği hegemon gücünü geri almak için hamle yaptığını, bu dönemde gücünü Çin üzerinden kullanacağını iddia ediyor. Çin’in finansal yapısının Rothschild ve Li ailesi eliyle İngiliz kontrolünde olduğunu öne süren Çelik, Türkiye’deki bazı isimlerin de İngiltere Kraliyet ailesinin şemsiyesi altına girdiğini savunuyor. Çukuranbar’da Doğu Perinçek koordinatörlüğünde yapılan toplantıya katılan Çin’in Ankara Büyükelçisi ve Çinli temsilcilerin, Erdoğan korkusuyla İngiltere ile iş birliği yaptığını, Murat Ülker ve Ethem Sancak gibi iş adamlarının İş Bankası Genel Müdür Yardımcısı ile bir araya gelmesini ise “İngiltere’nin Türkiye harekatı” olarak nitelendiriyor.

Bu iddialar gülünç olmanın ötesinde, iktisat fakültesi birinci sınıf öğrencilerinin dahi reddedeceği nitelikte komplo teorileridir. 4 trilyon dolar rezervi olan, Mao devrimini gerçekleştirmiş ve bugün dünya ekonomisinin zirvesinde yer alan bir ülkeyi, Rothschild ve Li ailesinin kontrol ettiğini savunmak akıl dışıdır. İngiltere’nin bugün içinde bulunduğu ekonomik çöküş ve sanayi harabeleri göz önündeyken, bu ülkenin dünya devini kontrol ettiğini iddia etmek, bilgiden ve analiz yeteneğinden yoksunluktur. Bu tarz iddiaları ortaya atanlar, herhangi bir bilgiyi süzgeçten geçirme yetisine sahip olmayan kişilerdir.

Bu yaklaşımlar, Türkiye ile Çin’in iş birliğini sabote etmek isteyen FETÖ ve benzeri çevrelerin uydurmasıdır. Özellikle Yeni Çağ gazetesi gibi yayın organlarında bu tür tezlerin işlenmesi, okuyucuya duyulan saygısızlığın bir göstergesidir. Aynı şekilde, Murat Ülker’in “Kraliyet şemsiyesi altına girdiği” iddiaları da temelsiz ve haksızdır. Ülker, 2005’te Ermeni soykırımı yalanını çürütmek için Lozan’a giden heyeti ve 2017’de Almanya’daki benzer girişimleri desteklemiş, vatansever bir sanayicidir. Onu ve benzeri isimleri suçlamak, ancak CIA, Mossad veya FETÖ gibi yapıların Türkiye’deki milli sanayicileri hedef alma stratejisiyle örtüşür.

Çin ile Türkiye arasındaki ilişkilere dönersek, Çin’in hassasiyetlerini anlamak ve turist sayısını artırmak için ödevlerimiz olduğu açıktır. Ancak turizmde 400 bin rakamını aşmak için sadece Uygur sorununun çözülmesini beklemek yerine, karşılıklı ticaret ve kültürel etkileşimi artırmak gerekir. Çinli turistlerin Türkiye’ye gelmesi için barışçıl ve güvenli bir ortamın tesisi şarttır. Geçmişte çekik gözlü olduğu için saldırıya uğrayan insanların durumunda görüldüğü üzere, kışkırtmaların turizme büyük zararı olmuştur. Türk misafirperverliği, doğru tanıtım ve barışçıl bir iklimle 5 milyon Çinli turisti ağırlayabiliriz.

Öte yandan, Türk kültürünün Uygur bölgesinde baskı altında olduğu iddiaları da gerçeği yansıtmamaktadır. Bölgede 24 saat yayın yapan Uygurca, Tatarca ve Kazakça kanallar mevcuttur; Kaşgarlı Mahmud’un “Divan-ı Lügat-it Türk”ü gibi temel eserler devlet eliyle basılmaktadır. Dünyada Türk romanlarının en çok basıldığı yerin Uygur bölgesi olduğu gerçeği göz ardı edilmemelidir.

Türkiye, tarihin kritik bir döneminden geçmektedir ve bu süreçten ancak devrimle çıkabilir. 15-16 Temmuz gecesi, ABD’nin 50-60 yıllık gladyo yapısı Türkiye’nin tankları ve halkın iradesiyle ezilmiştir. Türkiye’nin Rusya ve İran ile Asya mevzilerine yerleşmesi, eski dönemden kopuşun göstergesidir. AK Parti’nin önündeki en büyük engel ise “rakip” olarak değil, “düşman” olarak tanımlanması gereken Amerika Birleşik Devletleri’dir. Amerika’nın hedefinde hem Türkiye’nin milli duruşu hem de Cumhurbaşkanı Erdoğan yer almaktadır. Türkiye, kendi rotasını çizerken bu küresel kuşatmayı yarma mücadelesini sürdürecektir. İlker Yücel’le oy vermek dışında Türkiye vatanseverlerinin ve üreticilerinin başka bir akıllı çözümü yoktur. İlker Yücel, Türkiye’nin geleceğini temsil ediyor. Sandıktan kim çıkarsa çıksın, o sonuçlar Ermeni soykırımı yalanını bitiremiyor; Türkiye-Çin veya Türkiye-Rusya ilişkilerini tamir edemiyor; Türk ordusunu Silivri duvarlarını yıkarak esaretten kurtaramıyor. Bunları sadece Vatan Partisi, yani İlker Yücel’in partisi yapıyor. Türk milleti olarak cesur olmamız lazım. Sistem bizi AK Parti veya Cumhuriyet Halk Partisi çıkmazına girmeye zorluyor. Niye bu çıkmazlara girelim? Amerikancı televizyonlara bakın; sabahtan akşama kadar İmamoğlu ve Binali Yıldırım konuşuluyor. Sistem Türkiye’yi bu ikili arasında bir tercihe itiyor. Ancak sistemin dışında kaçınılmaz bir çözüm var: Üretim devrimi ve vatan bütünlüğü. İşte bunu da İstanbul seçiminde Mustafa İlker Yücel temsil ediyor.

Sayın Ekrem İmamoğlu ve Sayın Binali Yıldırım’ın dini gruplarla, melelərle veya mollalarla buluşmaları üzerinden bir tartışma yürütülüyor. Dini siyasete alet etmek ve o kesimler üzerinden oy toplamaya çalışmak yanlıştır. Güneydoğu’dan gelen mollalar, “Dünya merkezlerine yönel” çağrısı yapıyorlar. Türkiye’deki birtakım tarikat merkezleri dün İngilizlerin, bugün Amerikalıların kontrolündeydi ama şimdi bu çevrelerde büyük bir kopuş var. FETÖ’nün tasfiyesiyle birlikte saflaşma esas olarak emperyalizmle Türkiye arasındadır. Bu saflaşmada laik, ilerici, aydınlanmacı ve Mustafa Kemal’in askeri olarak Vatan Partisi ve adayı Sayın Mustafa İlker Yücel doğru konumda duruyor.

Cübbeli Ahmet Hoca, bir televizyon programında Doğu Perinçek’in Avrupa Parlamentosu’nda Ermeni tasarısını reddettirmesindeki başarısına vurgu yaparak, vatanına faydası olan herkesin Müslüman olup olmadığına bakılmaksızın takdir edilmesi gerektiğini ifade etti. Bu olumlu bir tavırdır. Bizim kendimize güvenimizi artırıyor. Ben Cübbeli Ahmet Hoca’ya gidip “Bana oy topla” demiyorum; onun bir Türk vatandaşı olarak doğru yerde konumlanmak ve vatanı için mücadeleye destek olmak gibi bir sorumluluğu vardır. Keşke herkes onun gibi davransa. Öte yandan Cumhuriyet Halk Partisi, Ermeni soykırımı yalanını savunanları milletvekili yapıyor. Cübbeli Ahmet Hoca ise bu yalana karşı mücadeleyi tebrik ediyor.

Türkiye ile Çin Halk Cumhuriyeti arasındaki ilişkilerin gelişmesi kaçınılmazdır ve Türkiye’nin bir mecburiyetidir. Nasıl ki İstiklal Savaşı bir mecburiyetse, bugün de Çin’le dostluk ve iş birliği hem ekonomi hem güvenlik açısından Türkiye için bir zorunluluktur. Yeni bir dünya kuruluyor; Türkiye, Çin, Rusya, Hindistan ve İran gibi Asya’nın imparatorluk ve devrim mirasına sahip ülkeler bu yeni dünyanın kuruluşuna önderlik etmektedir. Önümüzdeki dönemde Türkiye İttifakı’nın milli hükümeti kurulacaktır.

Üretmek demek umut demektir. Toprağa tohum eken, tezgahın başında çalışan üreticinin umudunu paylaşıyoruz. Mehmetçiklerimiz karada, denizde ve havada vatan savunması yapmaktadır. Onların cesaretini ve özgüvenini paylaşıyor, Türk milletine de aynı cesareti diliyoruz. Önümüzdeki birkaç yıl içinde Türkiye, 1945’ten sonraki en büyük atağını gerçekleştirecektir. Seçimle ilgili soruların hepsine tek bir cevap vereyim: Çıkmaz sokaklarda debelenmeyelim. Türkiye’nin çıkış yolu Mustafa İlker Yücel’dedir, Vatan Partisi’ndedir, üretim ekonomisindedir ve vatan güvenliğindedir. Türkiye’yi dinlenenler değil, üretenler yönetecektir. Birleşen ve üreten Türkiye’yi kuracağız, söz veriyoruz.

Paylaş