Çıkış Yolu • 10.06.2019

Çıkış Yolu • 10.06.2019

Bu geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu Cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi, bir Amerikan gemisi. Ama Türk milletinin mantığı açıktır. Ben yere atar ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bölgedeki bu yangın, Irak’taki bir… Türkiye’yi dinlenenler değil, üretenler yönetecek. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

Mutlu akşamlar efendim. Ulusal Kanal ekranlarına hoş geldiniz. “Çıkış Yolu” programıyla karşınızdayız. Her zaman olduğu gibi bu programın sunucusu gazeteci büyüğümüz Rafet Ballı. Ancak bugün bir mazereti sebebiyle burada olamadı, kendisine buradan selamlarımızı iletiyoruz. Konuğumuz, her hafta olduğu gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek. Efendim hoş geldiniz. Bugün Sözcü Gazetesi yazarı Aytun Çerkin de bizimle. Onunla birlikte Sayın Perinçek’e sorularımızı yönelteceğiz. Siz de hoş geldiniz. Efendim, soru çok, konu çok, vaktimiz de var. Dolayısıyla ben hızla başlamak istiyorum.

Acı bir haber dün ulaştı bize. Usta ressam, sanatçı İbrahim Balaban vefat etti, aramızdan ayrıldı. Sizin de son dönemlerinde yakın olduğunuz, yakından tanıdığınız bir isimdi.

Çok eskidir onunla dostluğumuz. Güzel fotoğraflarımız da var beraber. Arkadaşlığımız 30-40 yıllıktır. Mücadeleyle geçti ömrü; sağlık durumu yettiği sürece mücadele etti. Herhalde diğer sanatçılara da örnektir.

Bakın, bence Balaban deyince aklımıza hemen ilk sözcük “mücadele” gelmemeli. Yani mücadele adamı tabii ama Türkiye’de yüz binlerce mücadele adamı var. Balaban ise bir tane. Onu anarken; ressamlığıyla, Türk resmine getirdiği renkleriyle, iyimserliğiyle, ışığıyla; bir emekçi köylünün, bir köy yoksulunun Nazım Hikmet’le tanışıp büyük bir ressam olmasıyla anmak lazım. Çok karakterli, kişilikli, bambaşka bir ressam. İmzasına hiç gerek yok; Türkiye’de resme az çok meraklı herkes Balaban’ın resmini görünce “Bu Balaban” der. Hiçbir tartışma yoktur yani, o kadar kişilikli bir ressam.

Resimlerindeki o ışıklı renkler, iyimserlik, insanlardaki safiyet… Çizdiği insanlara bakın; kocaman, yuvarlak gözler… Size saf, temiz insanlar olarak bakarlar. Yani hem insancılığı hem de o insanların temizliği, dürüstlüğü resimlerinde görülür. Keloğlan gibidir onun insanları. Bütün resimlerinde emek, emekçi, köylü, tarım, buğday başağı, tarla, harman vardır. O harmandaki emek… Benim “Parti ve Sanat” kitabımın kapağındaki resim için, 1970’lerde ricam üzerine kullanmama izin vermişti. Sırtlığındaki sepetlerle yük taşıyan kadınlar… Onları öyle bir yan yana, birleşik yapmış ki hem bir kolektifi veriyor hem de kadın emeğini.

Bizim onunla ortak paydamız da var: Neşe, sevinç, iyimserlik, coşku, umut. Türk resminde 1970-80’den sonra bir karamsarlık, postmodernizm dedikleri bir kavramla öcüler, hayaletler gibi baktığınız zaman “Ben bu resmi evime asamam” dedirten işler türedi. Ama şuna bakın; şiirde toplumsal gerçekçilik olduğu gibi burada da resimde var. Böyle bir coşku, heyecan, iyimserlik ve emek var. Çok şen bir insandı, nüktedan, şakacı… Bektaşi geleneği, Nasrettin Hoca gibi. Nazım Hikmet ona “Türk resminin Yunus Emre’si” demişti.

Köyden çıkmış, resmi bilmeyen bir insan; hapishanede Nazım Hikmet’le tanışıyor, Bursa Cezaevi’nde. Nazım Hikmet ondaki o cevheri görüyor, ona fırça tutmasını öğretiyor. Selimiye’ye gelmişti, orada meydan okudu. Halit Refiğ, Hüseyin Haydar, Demirtaş Ceyhun; hepsi geldiler. Bilimsel sosyalist bir dünya görüşü vardı ve bu dünya görüşü resmine yansıyordu. Onu sırf dünya görüşüyle veya mücadeleci diye anmak Balaban resmini tam vermiyor. O büyük bir ressam. Köylünün o altın ışığını Türk resmine getirdi. Taklitçisi de yok, taklidi de yapılamaz.

Balaban, İbrahim Balaban… Onu saygıyla anıyoruz. İki yıl kalmıştı yüz yaşına. Düşmese, kırılmasa… İnsan omuzuna elini atar, dayanacağınız bir adamdır. Ondan hiçbir kötülük gelmez. Gerçek bir arkadaştır, dosttur.

***

Efendim, siz son dönemde köyleri çok sık ziyaret ediyorsunuz. Aydınlık gazetesinin manşetleri de ekonomi üzerine. Siz bu uyarıları uzun zamandır yapıyorsunuz ama sanki yakıcı bir döneme girildi. Ekonomi ne durumda? Köylerde durumlar nasıl?

İznik’in Tacir Köyü’ndeki Kiraz Festivali’ne, Söke’nin Avşar Köyü’ne gittim. Avşar Köyü’nde Zeybek oynandığı sürece Türkiye yıkılmaz. Hiçbir yozlaşma yok, tam bir Yörük düğünü; kadını, erkeği beraber zeybek oynuyor. Türkiye’nin yıkılmayacağını orada gördüm. Ama ekonomi… “Böyle gitmez” diyor çiftçi, esnaf, sanayici, tüccar. Türkiye artık 1980’de Turgut Özal ile kurulan borçlanma ekonomisiyle devam edemeyeceği bir noktaya geldi. 500 milyar dolara yakın dış borcumuz var, 55 milyar dolar dış ödemeler açığımız var. Ekonomi iflas etmiş durumda. Borcu borçla çevirme dönemi bitti.

Türkiye bir üretim devriminin eşiğinde. Turgut Özal’ın yaptıklarının tersini yapacağız. Gümrükleri tekrar kurup üreticimizi koruyacağız. Köylüye verilen destek akçalarını prim üzerinden değil, üretime yönelik vereceğiz. Köylüyü tekrar memleketin efendisi yapacağız. Bakın şimdi bu Karacaayit Köyü’nde pamuk üreticileriyle konuştuk. Orada da büyük maden sorunları, kadastro meseleleri var. Hepsini Türkiye’nin gündemine getireceğiz. Devlet pamuk için kilo başına kaç kuruş destek veriyor? Yanlış bir şey söylemeyeyim; seksen kuruş dediler. Peki, Amerikan çiftçisinin devletinden kilo başına aldığı desteği biliyor musunuz? 50 cent. Yani 6 ile çarparsak 3 lira. Bizim köylüye 80 kuruş verilirken, Amerika kendi çiftçisine bunun dört katını, yani 3 lira veriyor. Zaten pamuğun kilo fiyatı da neredeyse 3 liranın biraz üzerinde; yani Amerika, pamuk fiyatının tamamını destek olarak veriyor. Şimdi bizim çiftçinin Amerikan pamuğuyla rekabet etme şansı yok. O zaman ne yapacağız? Ya destekleyeceğiz ya da Amerika’dan, Yunanistan’dan ve Çin’den gelen pamuğa gümrük vergisi koyup kendi pamukçumuzu koruyacağız.

Bir zamanlar Söke Ovası harıl harıl çalışırdı. Geceleri Beşparmak Dağları’ndan ovaya baktığınızda, traktörlerin ışıklarını karanlıkta izlerdiniz. Şimdi Söke Ovası’nda pamuk ekimi yapılıyor ama eski üretimin belki onda biri kadar. Bakırçay, Adıyaman, Iğdır ve Çukurova pamuk yetiştirirdi; bugün Türkiye pamuk ithal eden bir ülke haline geldi. Bu durum borçlanma ekonomisine yol açıyor. O halde köylümüzü desteklemeliyiz; ucuz gübre ve mazot vermeliyiz. İran’da mazotun kilosu 40 kuruş, Türkiye’de ise 6 lira. Türkiye’de de vergiler dahil mazotu 2-3 liraya verirsek tarım uçar, kanatlanır.

Peki, bunlar neden olmuyor? Son 20 yıllık iktidar pratiğinde neden bir ilerleme kaydedilemedi? Çünkü İran’dan ucuz mazot alabilmek için İran’la güvenlik ve ekonomi alanında iş birliği yapmanız, yani İran’a yönelik ambargoların karşısında durmanız gerekiyor. Türkiye sabah akşam Suriye yönetimine “katil Esat” diyerek söverse, İran’dan ucuz mazot alamaz. Dış politika, güvenlik ve ekonomi politikalarının iç içe geçtiği bir dönemdeyiz. Türkiye dünya ekonomisindeki gerçekleri kabul etmek zorunda. Bugün bütün sanayicilerin gözü Doğu’ya; Çin’e, Rusya’ya ve Hindistan’a dönmüş durumda. Sanayicilerimiz, Türkiye ekonomisinin çıkış yolunun Çin ile sıcak iş birliğinden geçtiğini savunuyor.

Çin’in elinde muazzam bir rezerv var. Eğer 200-300 milyar dolarını 3-4 yıl içinde Türkiye’ye getirip yatırım yapsak, gübre, tarım ilacı fabrikaları kursak; 9,5 milyar dolar cep telefonu ithal edeceğimize Çinlilerle ortak fabrika açsak, kendi telefonumuzu üretsek, dış ticaret açığımızı kapatırız. Aynı şekilde 19,5 milyar dolar motorlu taşıt ithalatına veriyoruz. Türkiye’nin ekonomik çözümleri var ancak bu, irade gerektiriyor. AK Parti bu kararı alabilir mi? Türkiye’nin iyiliğini istediğimiz için almasını isteriz ancak AK Parti’nin ekonomik ayak bağları var. Geçmiş dönemde sıcak para komisyoncularını, dolar ve borsa vurguncularını, tarikat rantçılarını desteklediler. Türkiye’nin kanını emen bu faizci ve tefeci kesimle iktidar kurdular. Şimdi onlardan vazgeçip üreticiye; çiftçiye, işçiye ve sanayiciye dönmeleri lazım. Dönmezlerse tepe taklak dönerler.

Türkiye batmayacak, çünkü Türkiye’nin birikimi var. Sanayicisi, çiftçisi, işçisi ekmek teknesini koruyacak. Fabrikaların pasları silinecek, atıl kapasite tekrar harekete geçirilecek. 1980 sonrası inşa edilen “ihracata odaklı ama ithalata bağımlı” borç batağındaki ekonomi modeli terk edilip üretime odaklanılmalı. Üretime yarayan her şey iyidir, baltalayan her şey kötüdür.

Sizin hükümet denkleminde Tayyip Erdoğan’sız bir hükümet mi öngörüyorsunuz? Bugün AK Parti’siz bir hükümet kurmaya kalkarsanız, bu ancak HDP, PKK ve FETÖ ile mümkün olur. 15 Temmuz’dan sonra Yenikapı ruhu olumluydu ancak FETÖ ile mücadelede FETÖ borsası gibi birçok aksaklık yaşandı. Yine de Genelkurmay’ın 2018 raporuna göre 30 bin FETÖ bağlantılı kişi ordudan temizlendi. Bu muazzam bir temizliktir. FETÖ ile mücadele ediliyor ancak diğer tarikatların örgütlendiği de bir gerçek. Devlet, Amerika’ya en yakın tarikatlardan başlayarak köklü bir mücadele yürütüyor.

FETÖ ile mücadele eden bir iktidarı teşvik etmek, PKK’ya karşı savaşan hükümeti desteklemek zorundayız. Abdullah Öcalan’ın mektubu gibi girişimler ise AK Parti’nin oy kaybetme korkusuyla yaptığı çok yanlış ve aciz hamlelerdir. Türkiye’nin önündeki sorun, sadece zorlukları işçinin, çiftçinin sırtına yıkan değil, bu zorlukları toplumun tüm kesimlerine adil bir şekilde paylaştıran bir hükümet kurmaktır. Bunların tebrik edilmesi doğrudur; ancak orada Kürdistan kurulmasına Türkiye izin vermedi. Referandum olayı olduğunda ben İran’daydım; Ali Ekber Velayeti ile ikinci bir İsrail devletinin kurulmasına izin vermedik. Bütün dünyaya yönelik bir basın toplantısı yaptık. Türkiye hükümetinde de bocalamalar vardı. Ondan sonra Türkiye, Suriye, Irak, İran ve Rusya iş birliği yaparak Kürdistan’ın kurulmasını önledi.

Bu fotoğraf, o tavırla çelişmiyor mu? Bu fotoğrafı Türk Silahlı Kuvvetleri’nin harekâtıyla birlikte değerlendirmek lazım. Türk Silahlı Kuvvetleri PKK’yı eziyorsa orada Kürdistan kurulmayacak demektir. Beni etkileyen veya bu konuda tahlil yapmamı sağlayan veri, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin silahla PKK’yı ezmesidir. Bunu yaptıktan sonra Barzani’nin yeni yönetiminin Türkiye tarafından tebrik edilmesi gibi durumlar, sonuç itibarıyla orada Irak’ın meşru anayasası içerisinde kurulmuş bir özerk bölgeyle iş birliği kapsamındadır. Yani buradan bir açılıma gidiliyor veya Kürdistan kuruluyor gibi yorumlar yanlıştır.

Pençe Harekâtı da aslında bununla bağlantılıdır. Pençe Harekâtı’nı yapan bir adam Kürdistan’ı önlüyordur; yani silah kullanıyorsa Kürdistan’a izin vermiyor demektir. Abdullah Öcalan’ın mektubu da PKK’nın direncini kırmaya yönelikti, bizzat PKK’nın da kabul ettiği gibi. Burada PKK’yı Barzani üzerinden kuşatmak, çevrelemek ve yalnızlaştırmak gibi politikalar olduğunu da görmemiz lazım.

(Reklam arası sonrası)

Seçim gündemine ve iki aday arasında sıkıştırılan seçim takvimine bakarsak, burada bir çıkmaz görüyorum. AK Parti ekonomik çıkmazı temsil ediyor; Türkiye bu borç batağından AK Parti ile çıkamaz. Cumhuriyet Halk Partisi ise güvenlikteki çıkmazı temsil ediyor; bir elini HDP’ye kaptırmış, öbür elini FETÖ’den kurtaramıyor. Türkiye bu çıkmazlarda debelenip durmayacak. Türkiye buradan bir üretim ekonomisi kurma ve güvenliği sağlama sürecine girecektir. Türkiye İttifakı veya Milli Hükümet dediğimiz süreçlerin sonunda Cumhuriyet Halk Partisi’nde de bu eğilimin ağır basacağı kanısındayım. Bu kaçınılmaz bir şey. Çok sayıda üreticiye ve vatansevere dayanan, gelenekleri olan bir parti; o da bu “Üreten Türkiye, Birleşen Türkiye” programına gelecektir.

Vatan Partisi adayı Mustafa İlker Yücel, Türkiye’nin önündeki çözümü temsil ediyor. Şu anda sistem onu dışlıyor çünkü sistem bitti. Osmanlı Devleti bittiği zaman Mustafa Kemal Paşa’yı dışlıyordu; Mekke aristokrasisi bittiği dönemde Hz. Muhammed’i dışlıyordu. Bir sistem çökerken rakibi olan ve iktidara gelecek güçleri dışlamaya, bastırmaya çalışır. Vatan Partisi dışlansa da çözüm ne Cumhuriyet Halk Partisi’nin ne de AK Parti’nin temsil ettiği çıkmazlardadır.

İstanbul seçimlerine gelince; Türkiye’de eskiden seçimlerle iktidarlar belirlenir ve herkes buna rıza gösterirdi (konsensüs). Şimdi o oydaşmanın bozulması, seçim sonuçlarının tartışmalı ve tereddütlü hale gelmesi Türkiye için çok tehlikeli bir süreçtir. 13.000 oya düşen fark ve seçimin iptali, sistemin çürüdüğünü gösteriyor. Türkiye, seçimlerle iktidar belirleyemez hale düştü. AK Parti bu sorunların altından kalkamaz; kaçınılmaz olarak yeni seçimler gündeme gelecek. Bu, 1980’de kurulan sistemin yürümeyeceğinin kanıtıdır.

Türkiye, devrimci bir tavırla üretim ekonomisinin inşasına girmezse bu ihtarlarla devam etmesi mümkün değildir. Çözümsüzlük karşısında Türkiye, demokratik yollarla bir “Üreticiler Hükümeti” veya “Milli Hükümet” kuracaktır. Bu hükümet; işçisiyle, çiftçisiyle, sanayicisiyle üretimi esas alan, Amerika’ya boyun eğmeyen, S-400’ü alan, Doğu Akdeniz ve Karadeniz’de dik duran, Suriye ile el sıkışan bir hükümettir. Eğer mevcut hükümet bunu yapamazsa, bunu yapacak bir hükümet Türkiye’nin başına gelecektir; bu kaçınılmazdır. İstiklal Savaşı’ndaki mecburiyet gibi bir ihtiyaç, bu hükümeti yaratacaktır.

Bu hükümetin kurulması için Sayın Cumhurbaşkanı’nın “Türkiye zor bir döneme girmiştir, gelin Türkiye’yi birlikte yönetelim” çağrısı yapması ve milletin bütün güçlerini birleştirmesi gerekir. Olağan dönemlerde çarkı herkes döndürür ama kriz dönemlerinde Mustafa Kemal’ler, devrimci müdahaleler gerekir. İstanbul seçimlerine gelirsek; İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi kaybeder, bu siyasi bir gerçektir. Ancak asıl mesele, Türkiye’nin yönetilme biçimindeki tıkanıklıkta yatmaktadır. İstanbul’un durumu, Türkiye’nin sanayisi ve kültürü açısından kritik bir merkez olmasından kaynaklanıyor. Bu seçimde AKP kazansa da kaybetse de Türkiye’nin önünde uzun bir seçim süreci görünüyor. Sayın Perinçek, İstanbul’u kaybederlerse yönetemeyeceklerini söylüyorum; aslında kazansalar da yönetemeyecekler. Bu sadece benim görüşüm değil, durum meydanda. Türkiye’nin 470 milyar dolar dış borcu var, ithalatta daralma yaşanıyor ve fabrikalar iflas ediyor. Borç bulmakta zorlanacaklar. İngiltere ve Fransa ile savaşıldığı bir dönemde oradan mal ithal edilemez. Ne yapacaksınız? Anadolu’daki tezgahlar çalışmaya başlayacak. Üretemediğin malları üretmek zorunda kalacaksın; milli iktisat işte böyle kurulur.

Birinci Cihan Savaşı, bizim büyük zorluklar içerisinde milli ekonomi inşa ettiğimiz yıllardı. O dönem o bakımdan incelenmeli. Zafer Toprak hocamızın “Birinci Cihan Savaşı ve İttihat Terakki” veya “Milli İktisat” kitapları bugüne çok ışık tutuyor. O büyük zorluklar içerisinde kağıt üretemiyor muyduk? Ürettik. Fincan üretemiyor muyduk? Ürettik. Türkiye bunları kendisi üretmek zorunda. Bir de ihracat var tabii, bir kısmını dışarıdan alacak ama bu kadar büyük bir dış ticaret açığı ve dış borç varken başka çare yok. Çin ile ilişkilerde ise “bize sıcak para versin, faiz verelim” mantığı değil; Türkiye’yi üretim üssü haline getirmek önemli. Sıcak para alarak, yama yaparak bu işler yürümez; o dönem bitti.

Şimdi gelelim konut meselesine. Türkiye’de 2 milyon 200 bin konut stoku var. Ortalama 300 bin liradan hesaplarsak, 660 milyar Türk lirasını boş duvara yatırmışız. Fayansını, elektriğini her şeyi döşemişiz ama içinde oturan yok, tencere kaynamıyor. 660 milyar lirayı çöpe atmışız. Eğer planlı bir konut politikamız olsaydı; çimento, demir, fayans ihtiyacımızı buna göre belirleseydik, dışarıdan gelen kaynaklar tüketime veya ranta gitmezdi. Üretimde bazı gelişmeler oldu elbette ama kaynaklar israf edildi. Bu borçla üretime yönelseydik, hem borçları öderdik hem de zenginlik yaratırdık.

Ekrem İmamoğlu kazandıktan sonra insanların yüzünün güldüğünü, 20-30 yılın tortusunun gittiğini, vapurda insanların şarkı söylediğini gördük. Bu sanal bir durum muydu? Türkiye’de büyük ekonomik zorluklar oldu ve Tayyip Erdoğan’a karşı tepkiler birikti. Ama yine de %40 üzerinde oy alıyor, bunu görmemiz lazım. Tayyip Erdoğan’a husumet besleyen kesimde “oh ne güzel gidiyorlar” gibi bir hava oluştu. Ancak biz öncü partiyiz, olaylara bilimsel bakıyoruz. Bilimsel baktığımızda, Tayyip Erdoğanlar gidebilir ama yerine Ekrem İmamoğullar gelirse, bu Türkiye’nin Amerika’nın FETÖ ve PKK ile birlikte iktidara gelmesi olur.

Nasıl mı? Seçime Bartolomeos’u ziyaretle başlıyorlar. “İstanbul Ankara’dan yönetilemez” dedikleri an bu bir Amerikan projesidir. Milli devleti dağıtma projesi. Bunun arkasından Diyarbakır’da, İzmir’de, Antalya’da da “Ankara’dan yönetilemez” diyerek Türkiye’yi parçalarlar. Oysa 1922’de İstanbul’u Türk ordusu, Ankara’dan yönetilsin diye aldı. “Ankara’dan yönetilemez” demek, Türkiye’nin Washington’dan yönetilmesini istemektir. İmamoğlu’nun gidip Washington Post’a yazı yazdırması, İstanbul emekçisine değil, Amerika’nın “ricaline” kendini beğendirme çabasıdır. O yazının tek bir mesajı var: FETÖ ve PKK’yı kurtaracağız.

İzleyici sorusuna gelecek olursak; Vatan Partisi Silivri duvarını yıktı ve doğru yaptı. Tayyip Erdoğan o dönem FETÖ’cülerle beraberdi, şimdi ise FETÖ’cülerin yanından bizim yanımıza geçtiği için beraber mücadele ediyoruz. 15 Temmuz gecesi darbeye karşı savaştığımızda yanımızda Tayyip Erdoğan vardı. Devlet bizim yanımızda olmasın da darbenin yanında mı olsun? Bizim başarımız, devleti FETÖ ve PKK’ya karşı mevzilere çekebilmektir.

Seçim sistemi eşitsiz, barajlar var; ancak tarihe hiçbir eşitsizlik direnemez. Hiçbir hile, hiçbir dolandırıcı halkın iradesinin önünde duramaz. Diyelim Osmanlı Devleti vardı; 600 yıllık o kadar büyük bir güç, tarihe karşı koyabiliyor mu? Eşitsizliklerin babası kimdi? Hitler, Mussolini. Boydan boya eşitsizlikle, baskıyla, zulümle yönetiyorlardı. Ne oldu? Birisi bacaklarından asıldı, birinin tozu bile bulunmadı. Yani seçimde hile varmış, eşitsizlik varmış; tarihsel süreçlerde bu tür engellerle bir gücün büyümesini ve iktidara gelmesini kimse durduramaz. Mustafa Kemal hakkında İstanbul’da istediğin kadar karar al, idam fermanları çıkart. Ne olur? Mustafa Kemal gelir, hükümet olur ve Türkiye’yi yönetir. Vatan Partisi de öyle olacak. İsterlerse idam kararı çıkarsınlar; ki öyle bir şey tabii Türkiye’nin bu sürecinde olmaz. İstedikleri kadar eşitsizlik yapsınlar, medyada Vatan Partisi’ne yer vermesinler ama buradan söylüyorum: Türkiye’nin geleceğinde Vatan Partisi hükümet olarak var.

Bir izleyici, “AK Parti, CHP ve MHP ile birlikte hükümet kurmayı mı öneriyorsunuz?” diye soruyor. Eksikleriyle bu partilerle nasıl hükümet kurulabilir? Hükümet kurulduğu zaman bu partiler değişir, o zaman başka bir şey olur. AK Parti, CHP, MHP ve Vatan Partisi yan yana geldiği zaman bu çok köklü bir değişikliktir, herkes değişir. Sayın Bahçeli, Türkiye’nin kararına karşı çıktı. Erdoğan hemen kapı açmaya çalıştı, anladığım kadarıyla öyleydi. Fakat Sayın Bahçeli bir anda karşı çıktı. Orada ısrar edemez, o da değişir. İkincisi, ben orada başka bir şey gördüm. Orada şöyle bir plan vardı: AK Parti içerisinde bir grup, Kürt açılımı yapmak, HDP’yi yanlarına çekmek, CHP ile o amaçla bir iş birliği yapmak istiyordu. Yani bir milli ittifak değil de bir AK Parti-CHP koalisyonu; aynı zamanda o CHP üzerinden HDP’yi de yanına çeken, MHP’yi dışlayan bir plan. Böyle bilgiler aldık, hala da vardır o plan. Şimdi herkes kendi milli hükümet projesini yapıyor. Amerika’nın da sözüm ona “milli hükümet” projesi vardır: AK Parti ile CHP’yi Amerika’nın istediği program temelinde yan yana getirmek. Benim orada gördüğüm, Sayın Devlet Bahçeli böyle bir olasılıktan korktu. Başka yorumlar da yapıldı; “AK Parti ile beraber hükümetin ortağı, şimdi başka ortaklar gelmesini istemiyor” dendi. Ben o yoruma katılmak istemedim, daha olumsuz bir yorum o.

Milliyetçi Hareket Partisi gibi tabanında ve yönetiminde vatanseverlik ve milli duyguların güçlü olduğu bir partinin, bir milli hükümet sürecine çok karşı koyabileceğini sanmıyorum. İlk başlarda belki karşılıklı anlayışsızlıklar olabilir ama en sonunda Milliyetçi Hareket Partisi öyle bir hükümette yer alır. Çünkü PKK’ya karşı kararlı; FETÖ’yle eskiden bazı şeyler vardı ama orada da şimdi tavırlı. Sayın Bahçeli, FETÖ konusunda kasetlerde neler olduğunu artık biliyor.

Sürekli dışarıdan yöneltilen eleştirilere gelince: Sayın Perinçek bilimsel sosyalist mi? Evet. Atatürkçü mü? Evet. Ben 1963’te neysem, 1968’de neysem bugün de oyum. Kişi olarak bilimsel sosyalistim ama Vatan Partisi’nin tüzüğü, 2006 kongresinde değişerek şunu söyledi: “Halkçıları, milliyetçileri ve sosyalistleri, Atatürk devrimini tamamlama programı temelinde birleştiren bir parti.” Bu nedenle Vatan Partisi’nde kendisini halkçı, milliyetçi veya devrimci diye tanımlayanlar var ama hepsinin ortak bir programı var. O program temelinde birleştikleri için Vatan Partisi bölünmüyor. Ben bilimsel sosyalizmi bir dünya görüşü ve eylem kılavuzu olarak benimsiyorum. Atatürkçü ve bilimsel sosyalistlerin hepsi, en başından beri Atatürk devrimini tamamlamayı önlerine koymuşlardır; zaten bunu koymuyorsa bilimsel sosyalist değildir.

Osmanlı Ocakları ile ittifak yapmak çok doğru bir tavır. Doğrunun ötesinde bence Türkiye’nin geleceğine dair çok önemli bir işaret. “Atatürk’ün izindeyiz” diyorlar, “Amerikan emperyalizmine karşı beraberiz” diyorlar, “Türkiye’yi FETÖ’den ve PKK’dan temizleyelim” diyorlar. Türkiye gençliğini birleştirmek için bu çok önemli. Geçmişte de ülkücülerle Vatan Partisi Öncü Gençlik birlikte miting yaptılar. Amerikan emperyalizmini hedef alan o “Kızıl Elma” mitinglerinde birbirlerini mi öldürsünler bu çocuklar? Osmanlı Ocakları ile Türkiye Gençlik Birliği ve Öncü Gençlik; vatanı, bağımsızlığı savunmak ve PKK, FETÖ ile mücadele etmek temelinde birleşiyorsa, o çocukların hepsini alnından öpmek lazım. 19 Mayıs’ta İstanbul’da TGB ve Osmanlı Ocakları beraber yürüdüler, ne güzel.

Sol diye bir şey, Vatan Partisi dışında kalmadı. O örgütlerin hepsi dağıldı, yoklar. Biraz HDP’ye eklemlendiler. Bence Türkiye’nin en sağcı partisi HDP’dir; en gerici, en yobaz partisi odur. Çünkü Amerika’ya en bağımlı partidir. Gericiliği ve ilericiliği Amerika ile ilişki içerisinde saptamak lazım. Amerika dünya gericiliğinin merkezidir, ağasıdır.

Gericilik demişken, Bitlis Belediyesi’nin astığı o tabela… Bu tabela Türkiye’de kalmaz, göreceksiniz. AK Partili belediye asmış olması onun affedilmesini gerektirmez. Cumhuriyet Halk Partisi de Tunceli’de Seyit Rıza’nın heykelinin önünde toplantılar yapıyor; Seyit Rıza da bu ülkede olmaz, heykelini kaldıracağız. Şeyh Said’in heykelini de Diyarbakır’dan kaldıracağız. Hem Fetullah Terör Örgütü ile mücadele edip hem de onun ideolojik bağı olan Said Nursi’ye sahip çıkmak, AK Parti’nin çıkmazıdır. Bitlis Belediye Başkanı bu işi reddetti, tabelayı indirmişti ama baskılar gelince tekrar asmak zorunda kaldı. Türkiye artık bunu anlayamaz. Vatan Partisi hükümet olacak ve bu tabelaları kaldıracak.

Bir ülkede ya Atatürk’ün heykeli olur ya Şeyh Said’in, ya Seyit Rıza’nın ya da Said Nursi’nin. İkisi beraber olmaz. Geçici olarak böyle dönemler yaşanır ama en sonunda kimin kazanacağı bellidir; hiç kimse Atatürk’le baş edemez.

Ayşe Dede Başoğlu isimli çiftçimiz, “Tayyip Erdoğan PKK ile mücadele ediyor diyorsunuz, o zaman HDP’nin kapatılmasına neden tavır almıyor?” diye soruyor. Türk ordusu PKK kamplarını bombalıyor, etkisiz hale getiriyor; bunun arkasında hükümet var. HDP’nin kapatılmasından yana tavır almaması bir tutarsızlık olabilir, her şey yüzde yüz tutarlı değildir. Ancak bize göre HDP kapatılmalıdır; PKK ile mücadeleyi başarıya götürmek istiyorsak HDP’nin Türkiye’de olmaması lazım. Bir yandan meclis kürsüsüne çıkaracaksınız, belediyeleri ona vereceksiniz, öte yandan PKK ile mücadele edeceksiniz; bu olmaz. Parti kapatmak şarttır. Ben bunun uzmanıyım; Türkiye gibi bir ülkede PKK ile savaşırken onlara parti kurma hakkı tanınmaz. “İki yıl sonra bizim için de gelir” diyorlar ama ya onlar bizi kapatır ya biz onları kapatırız.

Nagihan Alçı bir yazı yazdı; MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye yakın bir kaynağa dayandırarak, savunma alanında MHP’li isimlerin “Perinçekçi” isimlerden rahatsız olduğunu öne sürüyor. Bunlar fitne ve nifaktır. Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki subaylarımızı bu şekilde siyasi güçlere bölünmüş olarak anmak çok tehlikelidir. Bizim TSK’dan beklediğimiz tek şey vatanın güvenliğidir; komutanların partizan olmasını doğru bulmuyoruz. Alçı’nın yazısı bir hedef göstermedir. “Hakurk’u Perinçekçi askerler vurdu” diyerek, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin duruşunu hedef alan, TSK içine nifak sokan bir tavır sergiliyor. İkincisi; Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı Türkiye’deki farklı kesimlerde şüphe yaratılıyor. “Amerika’ya da ne güzel yapıyorum değil mi? Beni herhalde tebrik edersin” gibi bir mesaj veriliyor. Bu çok tehlikeli ve çok yanlış. Bugün Hakurk’u vuran veya PKK’yı vuran Türk Silahlı Kuvvetleri’dir. O, Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin yaptırım gücüdür, silahlı gücüdür. Elbette Anayasa çerçevesi içerisindedir ve hükümete bağlıdır. Türk Silahlı Kuvvetleri’ni, polisi ve güvenlik güçlerini “şu partiden, bu partiden” diye adlandırmak son derece tehlikeli, yanlış ve fitneye davetiye çıkaran bir tutumdur.

Ben daha ileride şöyle düşünüyorum: Kripto FETÖ’nün böyle devam ettiğini düşünüyorum. Şundan dolayı; Marmaris davasında Haldun Sönmezateş’in duruşu… Biz batıcıyız aslında, Avrasyacılar kazanıyor, ordu içinde. Nagihan Alçıların duruşu da burada değil mi? Aynen öyle. Türk Silahlı Kuvvetleri Amerika’nın denetiminden kurtuluyor, yaşadığımız süreç bu. Amerika’ya karşı mevzileniyor. Deniz kurtarma hareketlerinde ve diğer her adımında Türk Silahlı Kuvvetleri; PKK’yı ezerek, en önemlisi FETÖ’yü ve FETÖ darbesini etkisiz kılarak Amerika’yla savaşıyor.

O zaman Amerikancı güçler de sizin dediğiniz gibi bu fitneleri ve fesatları gündeme getiriyorlar. Bence hem Nagihan Alçı’nın o yazısı hem de Aytunç Bey’in belirttiği bütün o fitneler, aynı merkezden; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin duruşunu ve vatanı savunmasını suçlayan, Amerika cephesinden yürütülen bir psikolojik harekattır. Burada FETÖ’cülerin parmağı olduğu çok açık. Rubin’in çocukları bunlar.

Aynı zamanda AK Parti yöneticilerini kışkırtan; AK Parti, Vatan Partisi, MHP gibi güçlerin arasına nifak sokan; yani bunlar Amerika’ya karşı birleşmişken onları birbirine karşı kışkırtan ve birbirleri hakkında şüphe duymalarını sağlayacak unsurlar var. Hem haber hem de gerçeklik planında bunları yayıyorlar. Neden söylüyorlar? Kışkırtmak için.

***

Efendim kısa bir reklama gitmemiz lazım. Değerli izleyenler, aranın ardından devam edeceğiz. Efendim “Çıkış Yolu” devam ediyor. Sözcü gazetesi yazarı Aytunç Erkin’le birlikte Vatan Partisi lideri Sayın Doğu Perinçek’e sorularımızı yöneltiyoruz.

Efendim gündemin sıcak konusuydu bugün: Güney Kıbrıs Rum Yönetimi. Mahkemeden siyasi bir karar mı verildi, tam bilmiyoruz. Rum basını orayı detaylı yazmamış ama o bölgede sondaj yapan Fatih gemisinin personeliyle ilgili bir karar. Bunun mahkeme kararı olması lazım, çünkü idari olarak tutuklama olmaz; olsa olsa gözaltı olur. Ama genel olarak Batı hukukunda tutuklamaya mahkemeler karar veriyor. Doğu Akdeniz biraz kızıştı.

Fatih gemisi çalışmalarına devam ediyor. Gücü yetiyorsa tutuklasınlar, tutuklayamazlar. Yani bu iş “personel tutuklamak” ile olmaz. Türkiye donanmasını Güney Kıbrıs tutuklayabilir mi? Soru bu. “Amerika’yı 6. Filo ile tutuklarım” diyorlar. Bakın, bu çok ilginç. Olay nereye geldi? 2002 Millenium Challenge tatbikatının senaryosu Kıbrıs’tan başlıyordu. Şimdi “tutuklarız” diyorlar, hadi bakalım tutuklasınlar. Neyi tutuklayacaklar? Türk muhriplerini, zırhlılarını, denizaltılarını mı tutuklayacaklar? Amerikalı dayıları, babaları gelse o da tutuklayamaz. Bakın, Amerika orada geri adım atmaya başladı. Amerikan Beyaz Sarayı’ndaki haritada durum değişti; Türkiye’nin karasuları kendi hukukuna uygun bir şekilde o haritada gösteriliyor. Amerika, Türkiye’nin kararlı duruşu karşısında dize geliyor. Buradan ilan ediyorum; ister İsrail’i ister Amerika’sını toplasın gelsin, tutuklayamazlar. Biz Türk donanmasına, Türk ordusuna güveniyoruz.

***

Peki, siz hükümetin Doğu Akdeniz ve Kıbrıs politikasını yeterli buluyor musunuz?

Biz Vatan Partisi olarak hiçbir şeyi yeterli bulmayız; çünkü biz daha kararlıyız. İttifak potansiyelini değerlendirmek lazım. Doğu Akdeniz’de Amerika-İsrail donanmasının “Nemesis” gibi tatbikatlarına karşı Türkiye; kendi milli güçleriyle, donanmasıyla bunu bertaraf edecektir. Ama dünyada yapayalnız değiliz. Biz Suriye’nin, İran’ın, Rusya’nın, hatta Çin’in ve Mısır’ın desteğini aldığımız zaman Amerika’ya karşı çok büyük bir bütünlük sağlamış olacağız. Bugün hükümetin en büyük yanlışı; problemler bu kadar yakıcı hale gelmişken hala Suriye’ye el uzatmaması, Suriye ile hem Doğu Akdeniz’de hem de teröre karşı iş birliği koşullarını değerlendirmemesidir. Bu, affedilecek bir tavır değil. Tayyip Erdoğan bu konuda çok büyük bir yanlış içinde.

Ancak Türk ordusunun oradaki kararlı duruşu, Türkiye’nin petrol ve doğalgaz aramaya devam etmesi, münhasır ekonomik bölgesini ilan etmesi ve karasularına silah gücüyle sahip çıkması hepimizin benimsediği doğru politikalardır. Fakat bunun ittifak potansiyelini değerlendirmek hükümete düşüyor, orada zaaflar görüyoruz.

İktidar karar veremiyor gibi bir görüntü var. S-400 alıyor, Rusya’yla yakınlaşıyor ama bir taraftan da “Trump’la telefonla görüştük” diye büyük bir sevinç içerisinde. Bu ikili görüntü güvenilmez bir Türkiye portresi oluşturmuyor mu?

Sadece Trump’la telefonla konuştuğu için değil; Suriye politikasında, İran’a yaptırımlara karşı tavır almada daha kararlı bir duruş bekliyoruz. Çin konusunda da bazı yanlışlar var. Mesela Çin’de terör hareketleri yapan Doğu Türkistan İslami Hareketi’nin liderlerinden Seyyid Tümtürk’ü Isparta Valisi kabul ediyor. Bir yandan “Çin’in teröre karşı mücadelesini destekliyoruz” diyoruz, diğer yandan terör yapanları valiler kabul ediyor, “Çin zulmü” diye yayınlar yapılıyor. Bunu yapanlar, Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de ve ekonomik konularda büyük sorunlarla karşı karşıya bırakırlar.

***

Ergenekon davasına gelince; mütalaa verildi, karar bekleniyor. Temmuz’a bırakıldı. Ergenekon davası Yargıtay’da esastan bozuldu. Bozma gerekçesi çok açık: “Ergenekon diye bir örgüt yok.” Mahkeme Yargıtay’ın bu kararına uydu. Uyumasına rağmen karar neden verilmedi? Çünkü bireysel bazı suç iddiaları var; devlet sırlarını ifşa etmek veya ruhsatsız silah bulundurmak gibi. 4-5 kişinin dosyası var, onları incelemek zorundalar. Süreç bu yüzden sarkıyor.

Sayın Binali Yıldırım’ın “Ergenekon darbe girişimi yaptı” demesi, bir devlet adamına yakışmaz. Sen devletin yargı organının aldığı karara saygı duymak zorundasın. En yüksek yargı organı “Ergenekon örgütü yok” demişse, sen orada hâlâ “var” diyemezsin.

FETÖ’yle mücadelede milat olarak 17-25 Aralık’ı koyuyorlar ama bana göre milat 2007’dir; yani Ümraniye’de o bombaların bulunmasıdır. Ama bu sürecin tersine çevrilmesi 2014 Mart’ında Silivri duvarlarının yıkılmasıdır. O tarih, Türkiye’nin başına örülen kefenin yırtılmasıdır.

***

Yeni askerlik tasarısına gelirsek; bedelliyi kalıcı hale getiren, askerlik sistemine parayı sokan bir tasarı. Genel askerlik, demokrasinin en temel kurumlarından biridir. Atatürk devrimiyle Mehmetçik kavramı ortaya çıkmıştır. Her Türk erkeği 20 yaşında askerlik yapar; zengin-fakir ayrımı yoktur. “Benim param var, vatan savunmasına katılmıyorum; fukaralar gitsin savaşsın” mantığı Türkiye’yi çürütür, mahveder. Mehmetçik, demokrasinin temelidir çünkü asker ocağında herkes eşitlenir. Ama hiç kimse orada aynı yatakhanede yatmıyor mu? Aynı karavanaya kaşığı sallamıyor mu? Aynı tepeye koşmuyor mu? Sırtında 9 kilo yükle, tüfekle vesaire koşar adım gitmiyor mu? Aynı eğitimlerden gelmiyor mu? Ölümü göze almıyor mu? Aynı şehitlik mertebesi için kendini ortaya koymuyor mu? Bunu sarsmak büyük yanlıştır. Hiç kimse arsa için ölmez. Para falan gündeme getirildiği zaman, vatan için kendini feda etmek, şehitlik, vatana hizmet etmek gibi değerlerden vazgeçtiğimizde; o Mehmetçik ruhundan, o vatandaşlık bilincinden uzaklaştığımızda Türkiye’nin temellerini oyarız.

Profesyonelleşmeye karşı mısınız? Bazı birimlerde profesyonelleşme başkadır. Mesela subay profesyoneldir, astsubay profesyoneldir. Askerin bir kısmının profesyonel olmasında fayda vardır; çünkü iki senelik askerlikte bazı becerileri, uzmanlıkları askere tam olarak veremezsiniz. Orada subay, astsubay ve profesyonel askerî personel gerekir. Terörle mücadele gibi konularda 10-15-20 sene o işi öğrenen, savaşçılık yeteneği kazanan insanlara ihtiyacımız vardır. Profesyonellik olacaktır; ancak ordunun temeli Mehmetçik’tir. Herkes temelde eşit olacak ama ordunun içinde aynı zamanda profesyonel unsurlar da bulunacaktır. Profesyonelleşmeye karşı değiliz ama ordunun tümünün profesyonel yapılması; yani tümünün Yeniçeri gibi paralı asker haline getirilmesi Türk ordusunu bozar.

“Savaş kabiliyetini güçlendirecek” iddiasıyla yola çıkıyorlar ama Amerika örneğine bakın; ordusunu şirketlere emanet etti. Güvenlik şirketleri, “Blackwater” gibi yapılar ortaya çıktı ve Amerikan ordusunun geleneksel, demokratik ruhunu bozdular. Şimdi emperyalist bir yapıya dönüştü. Türk ordusuyla oynamak çok büyük bir yanlıştır ve bunun bedeli çok ağır olur. Türkiye şu anda savaşın içinde; R.C.S. tatbikatı, Denizkurdu tatbikatı gibi sürekli eğitim faaliyetleri yürütüyor. Burada bizim güvencemiz genel askerliktir, Mehmetçik’tir. Türk ordusu aynı zamanda bir okuldur; Diyarbakırlı ile Samsunlu, Trabzonlu ile Mardinli o asker ocağında birleşir. Türkçesi zayıf olan orada dilini geliştirir, okuma-yazma öğrenir, vatandaşlık ve millî bilinç kazanır. Bu yapıyı bozmamak lazım.

Akit TV’de yaşanan olay da bununla bağlantılıdır. Nagihan Alçı örneği aslında bizim için kritikti, şimdi de Akit TV’de bir haber müdürünün TSK’ya yönelik ifadeleri var. Bu, Türkiye’nin vatandaşının silahlı kuvvetlere olan güvenini sarsmaya çalışan bir eylemdir. Bu, çok ağır bir durumdur ve hakarete girer; bunun cezası mutlaka verilmelidir. Sadece kişisel değil, bir televizyon kanalının yöneticisinin bunu yapması ve herhangi bir düzeltme yayınlanmaması da sıkıntılıdır. Akit başyazarları bunu hâlâ savunuyorlar; Ali İhsan Karahasanoğlu gibi hukukçu kimlikli isimlerin bunu savunması akılsızlıktır, cinayettir, vatana karşı sorumsuzluktur. Türk milletinin en hassas olduğu konu ordusudur; çünkü Türkiye’nin vatanını, namusunu, insanını o ordu ve polis korur. Onlara dokunmak Türkiye’de her zaman ağır bir suç olmuştur.

HDP kapatılınca CHP’nin oyuncağı elinden alınmış olur mu sorusuna gelince; meseleye sadece CHP eksenli bakmamak lazım. HDP kapatılırsa, PKK’nın elindeki en büyük alet elinden alınmış olur. PKK’ya asker toplayan, haraç toplayan, lojistik destek sağlayan, propagandasıyla meclis kürsüsünü işgal eden bir örgütü kapatmadan terörü bitiremezsiniz. Komutanlarımız sınır boylarında son teröristi bitirene kadar mücadeleye devam edileceğini vurguluyor. HDP’yi kapatmazsanız, Mehmetçik’in vurduğu teröristi başka yerden devşiren bir yapıyı korumuş olursunuz. Mecliste gizli oturum yapıldığında HDP’nin orada bulunması da başlı başına bir sakıncadır.

Washington Post’ta yazı yazmak bir başarı değildir, ne yazdığınız önemlidir. Amerika emperyalizmini eleştiren bir yazı yazarsanız alkışlarım ama Amerika’ya yaranmak, biat etmek için bir yazı yazıyorsanız bu bir teslimiyettir. İmamoğlu, o yazıyla aslında Amerika’ya “PKK’yı ve FETÖ’yü kurtarma görevini yapmaya hazırım” mesajı veriyor. Bu bir biat ve teslimiyet yazısıdır.

Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu ve Bülent Arınç konusunda neden soruşturma yapılmadığı sorusuna gelince; bu konuda bir çelişki var. Bir tarafta AK Parti’yi eleştiren CHP yönetimi, diğer tarafta onlarla ittifak halindeki eski AK Partili isimler var. Bu bir iç hesaplaşmadır.

Türkiye’de demokrasi sorunu olup olmadığına dair ise; şu anda birinci sorun ekonomidir, Türkiye borç batağındadır. İkinci sorun güvenliktir. Üçüncü sorun laiklik ve aydınlanmadır; Türkiye’nin şeyhten, müritten, cemaatten ve tarikattan tamamen temizlenmesi gerekir. Dördüncü sorun ise komşularla iş birliğinde tutarlı olmaktır. Türkiye’de demokrasi konusunda bir sıkıntı yok; PKK da FETÖ de bir şekilde varlıklarını sürdürebiliyor. Musa Kart gibi simgeleşmiş isimlerin hapis yatması bir süreçtir, inanıyorum ki bu süreçte hak yerini bulacaktır. Sözcü gazetesi ve Emin Çölaşan, Uğur Dündar, Necati Doğru gibi isimler Türkiye’nin değerleridir; onların da bir dokunulmazlığı vardır.

23 Haziran Türkiye’nin sorunlarını çözmez. Türkiye ancak bir üretim devrimine “Bismillah” dediği zaman sorunları çözmeye başlar. Seçim sandıklarıyla her şey hallolmaz. Geleceğe güvenle bakıyoruz; Türkiye zor bir döneme girdi ama bu kör çıkmazlardan büyük çözümler üretecek yeteneğe ve birikime sahiptir. Vatan Partisi olarak milletimizden bu sorunları çözmek için yetki istiyoruz. Bu arada Galatasaray’ın şampiyonluğunu kutlayayım. Ben ayrılık toplantısında, Fenerbahçe yenildiği zaman başkan hep sarı lacivert kravatla gelirdi. Fenerbahçe yenildiği zaman. “Niye?” derdim. “Ben mazlumun yanındayım.” Yine mazlumun yanındayım. Artık, Çaykin, teşekkür ederim. Sağ olun.

Değerli izleyenler, sizlere de bizi sabırla izlediğiniz ve sorularınızla programa katkı yaptığınız için teşekkür ediyoruz. Bir duyurumuz var, o duyuruyu da yaparak kapatalım. Usta ressam İbrahim Balaban’ın vefatını duyurmuştuk size. Yarın saat 11.00’de Şişli Nâzım Hikmet Kültür Evi’nde cenaze töreni düzenlenecek ve öğle namazını müteakip Şişli Merkez Camii’nden kaldırılacak. Oraya katılmak isteyen İstanbul’da yaşayan yurttaşlarımıza da duyurmuş olalım.

Çarşamba günü bir sanayiciler toplantısı oluyor. Yerini şu anda tam bilmiyoruz ama herhalde Ulusal… Bunu da yarından itibaren duymaya başlayacağız. İstanbul’da çok önemli; Türkiye’nin sanayi kurumlarının, devletin sanayi kurumlarının ve Vatan Partisi Ulusal Strateji Merkezi’nin birlikte düzenlediği bir toplantı bu. Açılış konuşmalarını bu kurumlar yapacak. Ferit İlsever de orada. Arkadaşlarım gönderdi ama ben isterseniz duyurusunu yapayım buradan: Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı İl Müdürlüğü, Organize Sanayi Bölgesi Birlikteliği, Ulusal Strateji Merkezi… Konuşmacı olarak Ferit İlsever katılacak. “Milli Teknoloji Hamlesi” konu başlığı bu; önemli bir konu başlığı. Ulusal Kanal da bir kısmını zaten canlı yayınlayacak, izlemek isteyenler bakabilir. Yeri neresi? İkitelli Organize Sanayi Bölgesi Konferans Salonu. 12 Haziran Çarşamba, saat 13.00’te. Hakikaten Türkiye’nin gözünü dikeceği etkinliklerden biri olacak gibi görünüyor.

Efendim kapatıyoruz. Çok teşekkür ederim. Sizlere de teşekkür ederiz. Değerli izleyiciler, iyi geceler.

Bu geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi, bir Amerikan gemisi ama… Türk milletinin bayrağı çıktığında… Ben yere atarım ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bravo! Bölgedeki bu yangın, Irak’taki… Türkiye’yi dinlenenler değil, üretenler öğretir. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracak.

Paylaş