Çıkış Yolu • 17.06.2019

Çıkış Yolu • 17.06.2019

Bu geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi, bir Amerikan gemisi ama… Türk milletinin mata çıktığı… Bölgedeki bu yangın, Irak’taki… Türkiye’yi dinlenenler değil, üretenler yönetecek. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız, söz veriyoruz. Mutlu akşamlar efendim. Beklediğiniz program “Çıkış Yolu” sizlerle. Ekranlarınızın başına hepiniz hoş geldiniz. Bugün yine farklı bir konuğumuz var; gazeteci-yazar Sayın Ömer Turan’la birlikte Vatan Partisi Lideri Sayın Doğu Perinçek’e sorularımızı yönelteceğiz.

Efendim hoş geldiniz.
“Merhaba, hoş bulduk.”
Sayın Rafet Ballı programın esas sahibi tabii, o da bizi izliyordur. Ona da selamlarımızı, saygılarımızı yönlendiriyoruz. Tabii gündemde çok konu var. Sizlerin de günlerdir bizlere gönderdiğiniz, geçmiş Çıkış Yolu programlarına ilettiğiniz sorular var. Bizler onları harmanladık; soramadığımız soruları Sayın Perinçek’e yönelteceğiz. Şu an itibarıyla da hem internet hem telefon yoluyla gündeme ilişkin, geçmiş döneme ilişkin bütün soruları bize gönderebilirsiniz. Arkadaşlarımız hattın ucunda ve postanın başında bekliyor olacaklar.

Efendim, ben ilk sözü misafirimiz olması hasebiyle Sayın Ömer Turan’a vermek istiyorum. Buyurun Ömer Bey.

“Doğu Bey, sizin senelerdir savunduğunuz dış politikada birçok konu vardı: Suriye meselesi, dış politikada FETÖ meselesi, Türkiye-Rusya meselesi, Türkiye-Çin ilişkileri, NATO’ya bakış açınız… Bunlar genellikle Türkiye’deki merkez sağın veya merkez solun bakış açısıyla çatışıyordu. Ama son dönemde, özellikle son 1-2 senede bu noktaların birçoğunun devlet politikası haline geldiğini, bir kısmının da dönüşmek üzere olduğunu görüyoruz. Yani ana akımın dışında görülen bakış açınızın şimdi ana akımın içinde olduğunu görüyoruz. Türkiye İttifakı da diğer bir konu; aylardır dile getiriyorsunuz. Sayın Cumhurbaşkanımızın açıklamasından, meşhur Samsun karesinden sonra onun da devlet politikasına dönüşmek üzere olduğunu görüyoruz. Bu konuları programın ilerleyen dakikalarında soracağım ama bundan önce biraz eleştirel bir soru sormak istiyorum. Son dönemdeki iç ve dış politikaya bakış açınız, AK Parti tabanıyla ve politikalarıyla çok uyumlu görülüyor. Kendi tabanınızdan da bazı eleştirilerin geldiği net bir şekilde görülüyor. ‘Doğu Bey kraldan fazla kralcı oluyor, AK Parti’yi daha çok savunuyor’ deniliyor. Mesela bu son seçimde Sayın Ekrem İmamoğlu’nu eleştirmeniz ve öne sürdüğünüz tezlerin AK Parti’ninkilerle uyumlu olması eleştiriliyor. Efendim, AK Partililerden daha çok AK Partilisiniz; ne dersiniz?”

“Hayır, biz bir kere Türkiyeciyiz. Bizim 50 yıldır kökleri Türk Devrimi’nde olan; İttihat Terakkilerden, Namık Kemallerden, Atatürk’le devam eden bir programımız var. O açıdan bakarsak 150 yıllık bir programımız var. Vatan Partisi’nin yakın tarihi açısından bakarsak da 1968 hareketinden bu yana 51 yıllık bir tarihimiz var. Biz neyi savunuyorsak 1968’de, bugün de onu savunuyoruz: Bağımsız ve halkçı Türkiye. Yani demokratik Türkiye de diyebiliriz ama demokrasiye başka türlü anlamlar yükleyenler var. Onun için ben ‘halkçılık’ kavramını bugün demokrasiye tercih ediyorum; çünkü demokrasi de sonunda halkçılıktır, eğer Amerika’nın anladığı demokrasi değilse.

Türkiye bağımsız yaşayacaktır, borç batağında boğulmayacaktır, üretim ekonomisi inşa edecektir; Türkiye buraya geldi. Ben şunu söylemek istemiyorum; ‘AK Parti, Vatan Partisi’nden daha Vatan Partili’ demiyorum. Türkiye’nin bu bağımsızlık ve halkçılık programında en geniş güçlerin birleşmesinden sevinç duyuyoruz. Arkaya baktığımız zaman; 2014 öncesinde AK Parti, FETÖ ile koalisyon kurmuştu, biz FETÖ’ye karşıydık. Demek ki AK Parti bizim bulunduğumuz yere geldi. AK Parti 2010’dan sonra açılım yapıyordu, biz ‘açılımla bu işler olmaz, bu bir terör hareketidir, silahla bastırılır’ dedik; 24 Temmuz 2015’ten itibaren AK Parti hükümeti de PKK’nın üzerine yürüdü.

Davutoğlu döneminde Rus uçağı düşürüldüğünde ‘böyle olmaz, Rusya stratejik dostumuz’ dedik. İran’a karşı önyargıları eleştirdik. Sonuç itibarıyla AK Parti, FETÖ’ye karşı mücadele ederek, PKK’nın üzerine yürüyerek, Rusya dostluğuna yönelerek ve en son Şangay İşbirliği Örgütü’ne üyelik söylemiyle (ki programında bu yazılı olan tek parti Vatan Partisi’dir) bizim savunduğumuz noktaya geldi. Bu, Türkiye’nin zorunluluğudur. Türkiye ancak Avrasya ikliminde, üretim ekonomisiyle bağımsız olabilir. Suriye ile iş birliği yaparak PKK’yı bitirebilir, sığınmacı sorununu çözebiliriz. Biz söylentilere önem vermiyoruz, kendi programımızı takip ediyoruz.”

“Suriye meselesinde de görüşleriniz artık devlet politikasına çok yakın. 6 ay sonra söyledikleriniz tamamen devlet politikası olacak gibi. Tekrar sorunuza dönecek olursak; AK Parti veya MHP tabanıyla buluşuyorsak bundan sevinç duyuyoruz. CHP’nin büyük kesiminin de bu programın geleceğini bildiğine inanıyorum. Ekrem İmamoğlu ise Atlantik güçlerinin adayı olarak seçime giriyor. Washington Post’a sesleniyor, yani Amerika Birleşik Devletleri ricaline. Artık Türkiye’de kimin hükümet olacağına Amerika karar veremez. Önümüzdeki dönemde kim Amerika’ya kafa tutuyorsa o hükümet olacaktır. İmamoğlu bu süreci yanlış değerlendiriyor, patriği ziyaret etmesi ve ‘İstanbul, Ankara’dan yönetilemez’ gibi iddiaları, Batı’nın dayattığı çözümlere bağlı olduğunu gösteriyor.”

“Efendim, dün tartışılan seçim yayını hakkında birçok yorumcu ‘bekleneni vermedi’ dedi. Siz de her iki adayın da Türkiye’nin sorunlarına çözüm getiremediğini söylüyordunuz. Dünkü program itibarıyla bu fikrin karşılık bulduğunu düşünüyor musunuz?”

“Dünkü programı maalesef izleyemedim ama arkadaşlarımdan bilgi aldım. O ‘çatal çıkmaz’ dünkü programda sergilendi. AK Parti ekonomik çıkmazı temsil ediyor; Binali Yıldırım buradan nasıl çıkılacağını savunabilir? Ekrem İmamoğlu ise hem ekonomik hem güvenlikteki çıkmazı temsil ediyor; bir tarafında FETÖ, öbür tarafında PKK/HDP ile bir blok oluşturuyor.

Türkiye bir karar sürecine girdi. 2014’ten sonra vatan bütünlüğünün sağlanması ve terörün bitirilmesi için askeri operasyonlar başladı. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, ‘Biz Amerika’yla savaşıyoruz, PKK’yla değil’ dedi. Bu, Türkiye’nin 1945’ten beri bağlı olduğu Atlantik sistemiyle karşı karşıya geldiğini gösterir. FETÖ ile mücadele de o Atlantik’in gladyosunun temizlenmesidir. Şimdi önümüzde ekonomi var. Bu sistemin içinde debelenerek çözüm bulunmaz. Dünkü programda Türkiye, bu adaylarla çıkış yolu olmadığını gördü. Çözüm, Vatan Partisi’nin üretim ekonomisi ve Avrasya’daki kararlı yeridir. İstanbul seçimi, Türkiye’nin büyük kararının bir parçası haline geldi. Biz bu adayların Türkiye’nin temel sorunlarını (terör, üretim, Avrasya) çözemeyeceğini tekrar vurguluyoruz.”

“Efendim, 60’lı, 70’li yıllarda çok önemli genç liderlerden biriydiniz. O dönemi, özellikle Kürt siyasal hareketinin Türk solu üzerinden Türkiye’nin gündemine gelmesini çok yakından yaşadınız. Bazıları, ‘Kürt siyasal hareketi, Türk solunu 60’lı, 70’li yıllarda zehirledi’ şeklinde analiz yapıyor. Nitekim o dönem aktif olan insanların bugün HDP, PKK, PYD ile birlikte hareket ettiğini görüyoruz. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?” Bunun tamamen farklı. Sizde katı bir HDP, PKK, PYD karşıtlığı var. Gerek yurt içinde gerek yurt dışında PKK’ya ve çözüm sürecine kesinlikle karşısınız. Öyle bir sürece karşısınız ki bir terör örgütü olduğu ve bu terör örgütünün ancak bir Gladio operasyonu olduğu gerçeği ortada… Her ne kadar ideolojik olarak kendilerini komünist veya sosyalist olarak tanımlasalar da PKK’nın içerideki uzantıları, özellikle Suriye’deki ve Irak’ın kuzeyindeki PYD terör kantonları… Mesela Irak’ın kuzeyinden Akdeniz’e kadar uzayan bir terör kantonu projesi var. Sizin buna şiddetle karşı çıktığınızı görüyoruz. Mesela o dönemin gençlik liderlerinden Ertuğrul Kürkçü, HDP’nin içindeyken o terör kantonlarına karşı yapılacak en küçük bir operasyona şiddetle karşı çıkarken siz aksine Zeytin Dalı Harekatı’nı, Afrin operasyonunu, Fırat’ın doğusuna yapılacak operasyonu, Pençe Harekatı’nı desteklediniz. Yine 2-3 sene önce meskun mahal çatışmalarını şiddetle desteklediniz. Bunu nasıl açıklıyorsunuz? Siz tamamen farklı, o Kürt siyasal hareketinin zehirleyemediği kısımdan mısınız?

Bakın, her zehir aynı zamanda ilaçtır. Eczanelere girdiğimiz zaman bütün ilaçlar “-in” ile biter; aspirin, gripin falan. “-in” ne demek? Zehir demek. Yani kafein, kokain, eroin… Bunlar da “-in” ile biter. İlaçlar hem ilaçtır hem de fazlasını kullanırsanız zehirdir. Şimdi Kürt meselesi de bir yönüyle Türkiye için çözülmesi gereken, diyelim ki “ilaç” diyeceğimiz bir olay olarak 60’larda çıktı. Türkiye’de Kürt vatandaşlarımız o zaman da vardı, hep var. Türk milletinin içinde kaynaşıyorlar. “Türk de biziz, Kürt de biziz, hepimiz Türk milletiyiz” formülüyle ifade ediyoruz. Türk-Kürt kaynaşıyor ve bir millet oluşuyor; o da Türk milleti. Böyle bir süreç yaşıyoruz. Ama bu süreç yaşanırken o dönemde bu vatandaşlarımızın eşitlik, saygınlık, ekonomik, siyasi, özgürlük gibi talepleri vardı.

1960’ların sonundaki o özgürleşme sürecinde Türkiye’deki sol -ki ben 68 Hareketi’nin ve Fikir Kulüpleri Federasyonu’nun genel başkanıydım- bu olaylara bizzat şahit oldu. 68’deki bütün hareketlerin lideri o sırada bendim. Deniz Gezmiş, Mahir Çayan hepsi benim yönettiğim örgütlerin içindeki arkadaşlardı. O özgürleşme içerisinde Kürt vatandaşlarımızın çeşitli talepleri gündeme geldi ve bu talepler haklıydı. İnsanlarımız horlanmamalıydı, hükümet veya devlet baskısı olmamalıydı. Toplumun her alanında; eğitimde, askerlikte saygı gösterilmeliydi. Dilleri serbestçe konuşulmalıydı. Ancak Kürtçenin yazılması, kullanılması gibi talepler ve haklı iddialar varken, birileri bunu Amerika ile iş birliğine götürdü.

“Kürtler ayrı bağımsız bir devletleri olsun” iddiasının teorisini o zamanlar İsmail Beşikçi yaptı. “Gerçekçi olalım” dedi; “Eğer bir Kürt devleti olacaksa bunun tek koşulu vardır: Amerika ve İsrail desteklerse olur. Çünkü İran, Irak, Suriye ve Türkiye’yi parçalamanız gerekir.” İşte zehir buradan itibaren başladı. İşi; eşitlik, kardeşlik, ortak bir vatan ve tek bir millet sürecinden çıkartıp ayrı bir “bağımsız Kürdistan” iddiasına dönüştürünce orada bir bölünme oldu. İlaçla zehir arasında bir bölünme… O bölünmede solun bir kısmı Amerika’nın projelerine bağlandı, yapıştı ve onların yedeği haline geldi. Dikkat ederseniz artık Türkiye siyasetinde yerleri kalmadı ve tasfiye oldular.

Benim bildiğim kadarıyla o dönemdeki sol hareketlere baktığımızda, sizin dışınızda belki bir iki isim daha var, diğer hepsinin bir şekilde o tarafa evrildiğini görüyoruz. Diğerleri şu an HDP’nin tezlerini destekliyor. Biz ise Kürt vatandaşlarımızın eşitliği, hakkı, hukuku, gazetesini çıkartması ve horlanmaması konularında en önde mücadele ettik. Ama “ayrı bağımsız bir Kürdistan olsun, Amerika da bunu kursun” siyaseti Türkiye’nin önüne çıkınca, biz vatanımızın bütünlüğü ve bağımsızlığından yana olduğumuz için buna karşı durduk. Biz emperyalizme karşı olmayı çağımızın en temel mevzilenmesi olarak görüyoruz. PKK ile beraberlik, oraya, yani Amerika’nın projelerine götürdü.

PKK aslında o şekilde Amerika’ya tam bağlı değildi. Ancak 1991 başında Amerika gelip Irak’ı işgal edince PKK açık açık “Arkadaşlar, görüyorsunuz Amerika geldi, Barzani’ye bir devlet bahşetti; biz de bu modeli benimseyelim” dedi. PKK, Amerika Irak’ı işgal ettiğinde birdenbire Amerika’ya döndü. İsmail Beşikçi’nin fikirleri tuttu ve sonuç itibarıyla PKK, Amerika’nın stratejik piyonu haline dönüştü. Türkiye solunda Ertuğrul Kürkçü gibi isimler de bu süreç içerisinde PKK üzerinden Amerika’nın güdümüne girmiş oldular. Vatan Partisi ise anti-emperyalist noktada sıkı durduğu için o rüzgara kapılmadı. Türkiye Silahlı Kuvvetleri’nin PKK’yı tasfiyesini Vatan Partisi başından beri talep etti. “Bu iş açılımla saçılımla değil, silahla çözülür” dedik. O görüş en sonunda Türkiye tarafından da benimsendi. Biz, Amerika’ya karşı savaşan Türkiye’nin ve Türk ordusunun hep yanında yer aldık. O terör kantonları aslında Amerika’nın kantonlarıydı. Amerika çekilsin; orada ne PKK kalır, ne başka bir şey. Suriye ve Irak’ın toprak bütünlüğü ve Türkiye’nin güvenliği gerçekleşmiş olur. Yani PKK sorunu, artık bir Amerika sorunudur.

Peki, son günlerdeki gelişmelere ne diyorsunuz? Cumhurbaşkanı Erdoğan Şangay İşbirliği Örgütü’ne dair ifadeler kullandı, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping “Asya NATO’su” tartışmasını gündeme getirdi. Devlet Bahçeli de hem NATO’nun sorgulanması gerektiğini söyledi hem de kambiyo rejimini gündeme getirdi. Ne oluyor?

Türkiye bir karar sürecinin içine girdi. Türkiye Atlantik sisteminden kopuyor, ayrılıyor ve Avrasya’ya yerleşiyor. Sayın Cumhurbaşkanı’nın Şangay ile ilgili ifadeleri, Düşanbe’de konuşulan “Asya NATO’su” ve Devlet Bahçeli’nin açıklamaları, Türkiye’nin yaşadığı bu sürecin ifadeleridir. Türkiye’nin milli güçleri; yani Amerika tarafından doğrudan yönetilmeyen, ayağı Türkiye toprağına basan güçleri bu süreçte yerlerini alıyorlar.

Devlet Bahçeli beni hiç şaşırtmadı. MHP aleyhtarlığı yapanlara hep “Yanlış yapıyorsunuz, Devlet Bahçeli’yi denklemin dışına çıkarırsanız, Amerika’nın kuracağı bir hükümete (AK Parti-CHP) zemin hazırlarsınız” dedim. İYİ Parti, MHP’yi bölmek için icat edildi ve Atlantik sistemine en bağlı partidir. Bahçeli’nin “Tayyip Erdoğan ile Doğu Perinçek arasında bin kere Tayyip Erdoğan’ı seçeriz” sözüne de “Erdoğan’ı seçerseniz beni seçmiş oluyorsunuz” cevabını verdim. Neden? Çünkü Tayyip Erdoğan’ın da Avrasya rotasına girdiğini görüyorum. İster Erdoğan’ı ister beni seçsinler; sonuçta Türkiye’nin bağımsızlığını ve Amerika’ya direnmeyi seçmiş oluyorlar. Bu, Vatan Partisi’nin uzun vadeli bakış açısından kaynaklanıyor.

Türkiye NATO’dan çıkar mı? Orada NATO’yu çelmeleyen, veto hakkını kullanan bir rol yaparak kalır. Türkiye bugün NATO tarafından aforoz edilmiş ama resmi olarak mensup görünen; gerçeklikte ise NATO’nun düşmanı olan bir ülke haline geldi. S-400’lerin alınması da bir silah seçimi değil, bir strateji seçimidir. Türkiye’ye bugün Rusya’dan, İran’dan veya Çin’den değil; Amerika ve İsrail’den tehdit geliyor. Bugün hiçbir kimse çıkıp aksini iddia edemez. Ama diyelim ki bu coğrafyalara yerleşmiş olan Amerika’dan gelen tehdit var; Doğu Akdeniz’den gelen de, sınırımızdaki tehdit de Amerika kaynaklı. O zaman Türkiye, Türk ordusu bu vatanı savunmak için ne yapacak? İsrail’in namlularını Türkiye’ye çevirdiği, güney sınırlarımızda ise yine Amerika’nın beslediği, silahlandırdığı, eğittiği PKK ve DAEŞ gibi örgütlerin tehdidi karşısında kendisini nasıl savunacak?

Diyelim ki S-400; Amerika Birleşik Devletleri’nin ve onun güdümündeki güçlerin Türkiye’ye yönelik taarruzlarına cevap vermek için çok esaslı bir savunma silahı. Mesela şimdi Ege’den gelen taarruzlara Türkiye uçaklarla cevap veriyor. Ancak füzeyi füzeyle vurma imkânı varken, siz uçakla savunma sistemi kurmaya çalışıyorsunuz. Bu pahalı, büyük kayıplara yol açan ve güvenli olmayan bir yöntem. Ne yapacaksınız? S-400’leri alacaksınız. Amerika Birleşik Devletleri uçaklarını, füzelerini yollasın; ben de S-400’lerle onları etkisiz hale getiririm. Tercihinizi buna göre yapacaksınız.

Cumhurbaşkanı Erdoğan geçmiş yıllarda Şanghay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) davet edilirse değerlendireceklerini ifade etmişti. Yine benzer şekilde dahil olmanın iyi olacağını belirtiyor. Ancak ŞİÖ’den resmi bir üyelik daveti gelmedi, sadece gözlemci statüsünde davetler söz konusu. Bunu şuna bağlıyorum: Türkiye’nin “Ben Şanghay İşbirliği Örgütü’ne girmek istiyorum” diye resmi talepte bulunması doğru olur. Sadece davet beklemek yetmez. Bu konuyu Çin yöneticileriyle de görüştüm, arkadaşlarımız Rusya yöneticileriyle de görüştü. Türkiye’nin bugün Asya çevrelerinde yarattığı soru işaretleri var, o da Suriye meselesi. Çinli ve Rus yöneticiler şunu söylüyorlar: “Türkiye’yi anlayamıyoruz. Niçin kendi menfaatine olduğu halde Suriye ile iş birliği yapmıyor?” Vatanın bütünlüğünü sağlamak ve terör örgütlerini temizlemek için en makul yol budur. Suriye ve Türk ordusu birlikte hareket ettiği an, birkaç ay bile sürmez; PKK diye bir şey kalmaz. Çünkü Rusya ve İran da bunu destekler. Bu, Türkiye için hem en ucuz, hem en kolay hem de en az kayıplı tercihtir.

Peki, Türkiye Suriye ile anlaşıp oradaki terör kantonlarını yok etmek istese Rusya müsaade eder mi? Rusya bunu destekler. Rusya’nın PKK’yı korumak gibi bir sorunu yok, aksine temizlenmesini istiyor. Belki Türkiye’nin NATO’nun bir uzantısı olduğu dönemlerde Rusya, NATO karşıtı bir denge unsuru olarak bu yapılara karşı “Benim yararıma” diye bakmış olabilir. Ancak Türkiye ile Rusya’nın ittifak ettiği Astana sürecinden sonra, artık Rusya’nın PKK’yı koruma gibi bir siyaseti yok. Olmadığını kesin olarak biliyorum. Biraz da bu bize bağlı; Rusya’ya bakarak tespitlerde bulunmak yerine, Rusya’nın ne yapacağını da belirleyecek sürece müdahale eden siyasetler üretmemiz lazım. Amerika ve İsrail’e karşı bir güvenlik stratejisi kuracağız ve o stratejide Rusya’nın, Çin’in, İran’ın bir yeri olacak. O devletleri de o yere çekecek siyasetler üretmeliyiz; sadece tarafsız bir gazeteci gibi gözlemlemekle yetinmemeliyiz.

Uçak krizinden sonra hemen beş kişilik bir heyet kurduk; komutanımızı ve sivil arkadaşlarımızı Moskova’ya gönderdik. Onlara şu soruyu yönelttik: “Siz nasıl PKK’ya Moskova’da büro verir veya ilişkiler sürdürürsünüz? PKK’yı bir teraziye koyun, Türkiye’yi diğer teraziye koyun; bu manzarayı göremiyor musunuz koskoca Rus devleti olarak?” Rahmetli Soner Polat komutanımız da masaya yumruğunu vurarak bunları anlatmıştı, kendisini saygıyla anıyorum. Sonuç itibarıyla bizim de o ülkeleri doğru yere çekecek siyasetler üretmemiz lazım. Şu anda ne Rusya, ne Çin, ne de İran; PKK’yı ezmek için Türkiye’den daha kararsız değiller, aksine bu ülkeler Türkiye’nin Suriye ile birlikte PKK’yı temizlemesini ister ve desteklerler.

Peki, biz Esad ile görüşürsek, o bölgeleri bizim Afrin’de ve Fırat Kalkanı’nda yaptığımız gibi mi temizler? Yoksa barış ilan edip onları kendi içine çekip yatay bir geçiş mi yapar? Bizim istediğimiz, o kanton devletlerinin vurucu gücünün yok edilmesidir. Suriye’nin toprak bütünlüğü aslında Türkiye’nin toprak bütünlüğüdür. Suriye bölündüğü an, Türkiye’nin toprak bütünlüğü de tehlike altına giriyor. Türkiye’deki Suriyeli sığınmacıların kalıcı olması 20 yıl sonra ciddi demografik sorunlar yaratacak. Onların boşalttığı yerlere ise Irak’ın kuzeyinden Akdeniz’e kadar uzanan bir terör koridoru kurulmak isteniyor. Dolayısıyla çıkarlarımız bu noktada örtüşüyor. Esad ile görüşmek onu kurtarmak için değil, Türkiye’yi kurtarmak içindir.

Bizim Suriyelilere karşı bir düşmanlığımız yok, onlar bizim misafirimizdir. Ancak 4 milyonluk bir sığınmacı kitlesinden ve bunların kalıcılığından bahsediyoruz. İkinci kuşak “Bizim kimlik haklarımız nerede?” diyecektir; insanın fıtratında bu var. Bu durum aynı zamanda Suriye’nin Arap ve Sünni kimliğinin bozulması anlamına geliyor. Biz ne Suriye’nin kimliğinin bozulmasını, ne toprak bütünlüğünün parçalanmasını, ne de Türkiye’nin demografisinin bozulmasını istiyoruz.

Gelecekte Suriye, Irak, Türkiye ve hatta İran’ın bütünleşmeye doğru gittiği, Batı Asya Birliği gibi bir sürecin önümüzde olduğunu görüyorum. Bu sınırlar, Arap Baharı öncesinde zaten anlamsızlaşmaya başlamıştı. Suriye ordusu vatanını bütünleştirirken “af” ilan ederek ilerliyor. Biz de Türkiye olarak garantörlüğünde bir süreçle, kendi içimizdeki Suriyelilerin vatanlarına güven içinde dönmelerini sağlayabiliriz. Atatürk, İstiklal Savaşı’nda ihanetler olmasına rağmen savaş bittiğinde bir “af” mekanizması kurmuş, ülkeyi birleştirmişti. Koçgırı İsyanı sonrası Meclis’in sergilediği dirayet ve nasihat heyetleri bunun en büyük örneğidir. O, Mustafa Kemal’in siyasi dehasıydı.

Biz milli hükümeti savunuyoruz. AK Parti’nin tek başına Türkiye’yi yönettiği dönem bitti. “Türkiye İttifakı” sadece platonik bir resim değil, siyasi bir çözümdür. Türkiye zor bir dönemden geçiyor ve bu zorluklar, sorumluluk paylaşan bir hükümetle aşılır. Vatan Partisi olarak, üzerimize düşen sorumluluğu hakkıyla yerine getiririz. Ancak hükümet dışından, sorumlu olmayan bir pozisyonda bu işleri çözmeye çalışmak yakışık almaz. Yapılacak şey, bir hükümeti birlikte yürütmektir. Tabii başında Cumhurbaşkanlığı sistemi var. Şu an başında Sayın Cumhurbaşkanı bulunuyor. Dolayısıyla Sayın Cumhurbaşkanı’nın bugün bu sürece bir müdahalede bulunması lazım. O müdahale şudur: Cumhurbaşkanı; Milliyetçi Hareket Partisi’ni, Cumhuriyet Halk Partisi’ni ve Vatan Partisi’ni çağırıp, “Gelin bu zorlukları birlikte aşalım; Türkiye’yi buradan çıkartalım, bir üretim ekonomisi inşa edelim, güvenliğimizi sağlayalım, terörü bitirelim ve Avrasya’daki yerimizi alalım” demelidir. Çünkü Türkiye’nin meselelerini ancak o iklimde çözebiliriz. Bunu yaptığı zaman Vatan Partisi, her türlü sorumluluğu üstlenmeye ve her türlü zorlukla mücadele etmeye hazırdır. Vatan Partisi olduğu zaman bu sorunların hakkından gelineceğini de görebiliyoruz.

Mustafa Bilgin internet yoluyla bir soru yöneltmiş: “Milli tarafta duran Devlet Bahçeli, gayrimilli tarafta duran Abdullah Gül’ü, 367 milletvekili krizinde, 2007’de hatırlatıyor; bulunamazken son anda destek vererek seçtirdi. Bugünden bakarak onun bir önemi var mı?”

Bakın, ben bunları hiç doğru bulmuyorum. Geçmişteki eylemlere baktığınız zaman… Diyelim Hz. Hamza’yı, Peygamberimizin amcasını öldüren Vahşi, Müslüman olduğu zaman kimse çıkıp da “Vay, benim amcamı öldürdün” diyerek kellesini uçurmadı. Peygamberimiz, “Artık o bizdendir, Müslüman olmuştur, ona kimse dokunamaz” dedi. Büyük adamlar, büyük dava peşinde koşanlar böyle geçmişte mevzilenmezler. Sen şunu yaptın, sen bunu yaptın diye geçmişe takılıp kalmayız. Bugün Çanakkale siperlerinde değiliz; bugün 2019 yılındayız. Siz mesela 1915 veya 1945 yılının mevzilenmesine göre politikalar saptayamazsınız. 2014 öncesinde Sayın Tayyip Erdoğan ile Fethullah Gülen aynı cephedeydi, bugün birbirleriyle savaşıyorlar. Sen hâlâ onları aynı cephede tutamazsın. Veya 2015 öncesinde “açılım süreci” dedikleri dönemde Abdullah Öcalan’la bir takım yol haritaları yapıyorlardı; şimdi o geçti, arkada kaldı.

Mevzilenme, bugünün mevzilenmesidir. Yıldırım Bayezid’in ordusundaki Anadolu askerleri, Timur ile savaşırlarken savaşın ortasında taraf değiştirdiler. Timur, “Ya siz biraz evvel benimle savaşıyordunuz” demedi onlara; “Aslanlar gelin, alnınızdan öperim, şimdi Yıldırım Bayezid’le savaşıyorsunuz” dedi. Büyük savaşlar böyle kazanılır; Malazgirt de öyledir. Dün benim karşımdaydın falan, böyle bir şey yok. Koskoca İtalya, Cihan Savaşı’nda kamp değiştirdi. 1939’da Hitler ile Stalin saldırmazlık paktı yaptı, 1941’de Hitler Stalin’e saldırdı. Saflar değişiyor. “Dün şuradaydım” diyenler, değişimi görmeyen, savaşı kazanmak istemeyenlerdir.

Şunu açıkça söyleyeyim: Devlet Bahçeli’yi ve Milliyetçi Hareket Partisi’ni denklemin dışına iterek Türkiye’de hiçbir vatan savaşını kazanamazsınız. Bunu yapan, safın ve mevzinin dışına düşer. “Devlet Bahçeli bu vatan savaşında olmasın” diyen o arkadaşımız safın dışına düşer ama Devlet Bahçeli düşmez; çünkü onlar büyük güçtür. Düne ait bu tür değerlendirmeleri ve husumetleri çok yanlış buluyorum. 2019 yılının 17 Haziran’ındayız; bugün kim, ne tarafta ona bakacaksınız. Aynı mevzide bulunanlar arasında da fikir, anlayış veya taktik farkları olur; bunları da kendi aralarında tartışıp çözerler. Hem dostluk hem mücadele süreci olacaktır.

Sosyal medyadan Fırat Elçi bir soru göndermiş: “Aydınlık Gazetesi’nde ve Ulusal Kanal’da ülkücülerin yeniden Kızıl Elma mitingi talep ettiğine dair haberler gördüm. Emperyalizme karşı yeniden böyle bir birliktelik olur mu?”

Mitingler olur ama miting küçük bir şeydir, mitinglerle yetinmeyelim. Bence hükümet talep edelim. Bugün yapılacak şey bir Kızıl Elma mitingi değil, bir Kızıl Elma hükümetidir; yani Türkiye İttifakı hükümeti, milli hükümet, vatansever hükümet… Program da oluştu. Devlet Bahçeli NATO’yu sorguluyor, Sayın Tayyip Erdoğan Şanghay İşbirliği Örgütü’ne girme talebini ilan ediyor, Türkiye Çin, İran ve Rusya ile ilişkilerini geliştiriyor. Bir üretim devrimi kapıya dayanmış. Türkiye’nin önündeki program belli. Doğu Akdeniz’den Amerika ve İsrail zırhlıları Türkiye’ye namlularını çevirdiyse, Karadeniz’de Ukrayna ile Amerika arasında Türk Akımı’nı kesecek bir beraberlik oluştuysa, Türkiye karşısındaki güçlerin ağırlığını görüp geniş güçleri bir araya getirmelidir.

Burada Sayın Tayyip Erdoğan’a büyük sorumluluk düşüyor. Madem Cumhurbaşkanı ve hükümetin başkanıdır, inisiyatifin oradan gelmesi lazım. Cumhuriyet Halk Partisi’nin de böyle bir milli hükümete “hayır” diyebileceğine ihtimal vermiyorum. “Gelin Türkiye’nin zorluklarını beraber yenelim, hükümeti beraber kuralım” çağrısına hayır demek CHP gibi büyük bir parti için kolay değildir. Bugün Cumhurbaşkanı’nın yapabileceği en etkin müdahale budur.

Suriye konusuna gelince; 4 milyon 200 bin civarında Suriyeli misafirimiz var. Bunun %20’sinin üzerinde Türkmen nüfusu olduğunu ve önemli bir çoğunluğun Türkçe konuştuğunu biliyoruz. Suriye ile Türkiye anlaştığı zaman Suriye’nin toprak bütünlüğü sağlanır, PKK ve DAEŞ o topraklardan temizlenir. Sonrasında Suriyeli kardeşlerimiz kendi işlerinin başına, topraklarına, fabrikalarına dönerler. Dönmeyen bir kısım da burada kalır. “Bize benzemeyen” tespitini doğru bulmuyorum; Türkiye’de de her türlü insan var. Türkler ve Suriyeliler bugün dünyada birbirine en yakın iki millettir. Atatürk devrimini yaşamış bir Türkiye ile o sürece benzeyen bir Baas sürecinden geçmiş Suriye, laiklik ve hoşgörü konusunda çok önemli kazanımlara sahiptir. Ortak devlet geleneğimiz ve beraberliğimiz de var. Atatürk de 1920’lerde ve 30’larda Türkiye, Suriye ve Irak konfederasyonunu savunmuştur.

2006’da yedi kişilik bir heyetle Suriye’yi ziyaret etmiştik. Beşar Esad Moskova’daydı ama bize en üst düzeyde mesaj gönderdi: “Biz Türkiye ile aynı devlet içinde bulunmaya hazırız.” Bunu kamuoyunda açıkça söyleyebileceğimizi belirttiler. Mersin’deki ticaret heyetlerinde de aynı şeyi dile getirdiler. Suriye ile ilişkileri çözmek çok kolay, çünkü hiçbir sorun yok. Yapılacak şey şudur: Suriye ile anlaşılır, Suriye bir af çıkartır. Böylece Türkiye’nin geçmişte iş birliği yaptığı örgütlere karşı vefası da güvence altına alınmış olur. Bu iş 3-5 ay içinde çözülür.

Takas konusu ise yanlıştır; tam tersine Suriye onları affedecek. Türkiye’nin geçmişte iş birliği yaptığı güçler Suriye’ye dönecekler veya Suriye topraklarındaysa affedilecekler. Suriye devleti zaten bugün, “Silahlarınızı bırakın, sizi affedeceğim” siyaseti izliyor. Bizim yapmamız gereken Türkiye ile anlaşarak oradaki PKK’yı ve her iki devletin de düşman olduğu örgütleri bitirmektir. Eğer belli kantonlar oluşturursanız, bu Amerikan planına hizmet eder; orada bir Kürt kantonu oluşursa bu Türkiye için tehdittir. Tek yol; Suriye ordusunun kendi ülkesine hakim olmasıdır. O zaman Türkiye de sınır güvenliğine kavuşmuş olur.

“Asya’nın NATO’su” konusuna gelince; orada Belçika, Danimarka olmaz, orada Türk Cumhuriyetleri vardır. Şanghay İşbirliği Örgütü kurulduğunda beş ülkeden üçü Türktü; Rusya, Çin, İran, Suriye… Asya’da Türk olmayan yer yok ki. Çin ile olan ilişkilerimizde, Uygur Türklerinin haklarını Çin’e rağmen değil, Çin’le birlikte savunmak daha faydalıdır. ABD, Rusya’yı masaya oturtmak istediğinde Kafkasya’yı karıştırıyor. Biz neden ABD’nin aparatına dönüşelim? Biz Rusya ile birlikte hareket edersek, Rusya bundan şüphelenmez. Çin’e karşı refleks göstererek kendi egemenliğimizi koruma adına, o soydaşlarımıza baskı yapıldığında biz onları koruyabiliyor muyuz? Hayır, o noktada onlara fayda değil, daha çok zarar vermiş oluyoruz. Yani Çin’e rağmen değil, Çin’le birlikte; Rusya’ya rağmen değil, Rusya’yla birlikte bir politika geliştirirsek o zaman koruruz. Öbür türlü kendimizi de koruyamayız. Çünkü Türkiye; Rusya ve Çin’le düşman olursa, Uygur’u veya Tatar’ı korumayı bir kenara bırakalım, kendini bile koruyamaz. Benim de aile kökenim Kuban Nehri civarındandır; atalarımız 1860-1870’lerde oradan gelmişler. Sonuçta köklerim oraya dayanıyor. Ancak bugün Türkiye, Rusya ve Çin’e düşman olursa kendisini savunamaz. İran, Türkiye, Rusya ve Çin arasında öyle denklemler oluşmuş ki; bu, Asya’nın ve bölgedeki tüm Türk Cumhuriyetlerinin, yani Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan, Azerbaycan ve Türkmenistan’ın ortak ihtiyacıdır.

“Asya’nın NATO’su” konusu, değerli izleyicimizin de sorduğu gibi aynı zamanda bir güvenlik ihtiyacıdır. Özbekistan, Kazakistan ve Kırgızistan neden Şanghay İşbirliği Örgütü’ne giriyor? Bu örgütün bir anayasası var ve bu anayasada; aşırı dinciliğe, etnik teröre ve dış tehditlere karşı ortak bir güvenlik sistemi kurma hedefi yer alıyor. Özbekistan, Kırgızistan veya Kazakistan gibi ülkelerin kendi içlerinde Amerika tarafından körüklenen etnik ve gerici hareketlere karşı güvenliklerini savunma meseleleri var. Asya ülkelerinin hepsini, hatta Almanya’dan Çin’e kadar uzanan bir hattı bu kapsama alabiliriz. Almanya da Amerika’ya karşı bağımsızlığını ve ekonomik çıkarlarını savunmaya çalışıyor. Dolayısıyla Almanya’yı ve hatta Fransa’yı da kucaklayan bir Avrasya birliği, hem güvenlik hem de ekonomi açısından dünyanın bugünkü gündemindedir.

Dün programda adaylar mal varlıklarını açıklamaktan kaçındılar. Benim mal varlığım belli; 10 bin kitabım var, başka da bir şeyim yok. Evim, malım mülküm yok ve bundan memnunum. Yunus Emre’nin dediği gibi; “Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi?” Büyük davaları olan erdemli insanların mal mülk gibi dertleri yoktur. Ancak kamu hizmeti görenlerin, hükümet yetkililerinden valilere, belediye başkanlarından sıradan memurlara kadar herkesin hesap vermesi gerekir. Kanunlar da bunu gerektirir; kamu çalışanları zenginlikleri konusunda şeffaf olmalıdır. Eğer kamuoyu tatmin olmazsa ne yapmak lazım? Yalan söylemedikleri sürece sorun yok ancak hızla zenginleşenler varsa, Vatan Partisi olarak savunduğumuz “yolsuzluk mahkemeleri” kurulmalıdır. 6 ay içinde sonuçlanan davalarla bu durum çözülür. İnsanların gelirleri ve malları bellidir; eğer belediye başkanlığı döneminde açıklanamayacak bir büyüme yaşanmışsa, bu durumun hesabı sorulmalıdır. Dün adaylar geleneksel bir tavırla geçiştirdiler ama kamuoyunu tatmin edecek somut bir yanıt vermediler.

Zenginlik sadece maddi değildir; gönül, fikir ve ideal zenginliği asıl büyük zenginliktir. Bana göre Yunus Emre, Kanuni Sultan Süleyman’dan daha zengindir. Emperyalizme karşı mücadelede Ömer Turan da aynı gemide mi? Hiç kuşkusuz. Hatta Sayın Tayyip Erdoğan ile de aynı gemideyiz. Bugün Cumhurbaşkanımız Amerikan emperyalizmine karşı dik duruyor. Şanghay İşbirliği Örgütü’ne girmek, S-400 füzelerini almak; bunlar Amerika’ya karşı en büyük meydan okumalardır. İnsanları “aynı gemide değiliz” diyerek dışlamak yanlıştır; sen istesen de istemesen de o gemide herkes var, asıl kendini geminin dışına itenler hata yapar.

Gerçekten bu topraklara bağlı olan insanlar, ideolojik görüşleri ne olursa olsun devlet, millet ve emperyalizmle mücadele noktasında aynı yerde buluşabiliyor. FETÖ, PKK, Suriye ve Türkiye-Rusya meselelerinde hepimiz aynı noktaya geldik. Bizi buraya getiren ideolojik bakış açımız değil, toprağımıza olan bağlılığımızdır. Aklın yolu birdir. 1919’da cehennem şartlarında Sevr’i parçaladık ve Lozan’ı kazandık; bugün ise çok daha güçlü bir konumdayız. Diz çökmeyeceğiz.

Sizin de belirttiğiniz gibi, fikirlerim bir şekilde devlet politikası haline geldi; Vatan Partisi de aydınlar ve subaylar nezdinde çok geniş bir yelpazeye ulaştı. Ancak sandığa yansıma noktasında bir sıkıntımız var. Bunu muhafazakar kesimle aramızdaki “din” algısına bağlayabilirsiniz. Geçmişten gelen ön yargılar ve suni engeller yüzünden muhafazakar kesim bize mesafeli durabiliyordu. Ancak bu engeller yıkılıyor. Muhafazakarların birçoğu, aslında bizim savunduğumuz değerlerin; yani zalime karşı durmanın, İslamiyet’in özüne ve Hz. Muhammed’in devrimci kişiliğine çok daha yakın olduğunu görmeye başladı. Ben “Hz. Muhammed” üzerine bir kitap yazdım ve orada onu büyük bir devrimci önder olarak anlattım. Toplum, Türkiye’nin Vatan Partisi’nin savunduğu çözümlere muhtaç olduğunu gördükçe bu süreç tamamlanacaktır. Tıpkı Hz. Muhammed’in Mekke’deki başlangıcı gibi, biz de o olgunlaşma sürecini yaşıyoruz. Herkes görecek ki, Vatan Partisi’nin programı Türkiye’nin tek çıkış yoludur. Ama bunları biz yeni savunmuyoruz; 1968’lerden beri bu görüşteyiz. Yine ben bir soru sorabilirim: Ben o camiada büyüdüğüm için… Gerçi rahmetli babam Cumhuriyet Halk Partisi’ndeydi ama biz milli görüş geleneğinde, Doğu Perinçek’in solcu, Maocu geleneğinde büyüdüğümüz için o bakış açısından, o önyargıyla size bakıyorduk. Ben mesela 2012-2013’lere kadar aşağı yukarı o bakış açısıyla baktım haliyle.

Şimdi geriye dönüp özellikle sizin 2007-2013 arasındaki mücadelenize baktığımızda; tabii ki hayatınız mücadelelerle dolu. 60’lı, 70’li yıllardan itibaren süren bir mücadele. Ama 2007 ve 2013 arası FETÖ’nün en güçlü olduğu, devleti ele geçirmek üzere olduğu dönemdi. Terör örgütü lideri Fethullah Gülen hakkında konuşurken “Muhterem Fethullah Gülen Hoca Efendi Hazretleri” denilmediği durumlarda insanların hapse atıldığı bir dönem. Adeta herkesin, nefret edenlerin bile korktuğu bir dönemde siz açıkça meydan okudunuz ve size karşı kumpaslar kuruldu, hapsedildiniz.

Hapsedildikten sonra genelde FETÖ kumpasına maruz kalanlar geri adım atarlar, yumuşarlar. Zaten içeride FETÖ’nün taktiği budur; önce korkutur, korkmazsanız hapse atar, hapiste korkarsanız bir şekilde çıkarır. Ama siz orada da korkmadınız. O içeriden bile bunların biteceğini, hesap vereceğini çok kendinizden emin bir şekilde söylediniz. Şimdi herkes buna “normal” diyor ama 2007-2012 şartlarına döndüğümüzde hiç normal değildi. Ben şahsen o zaman sizin hemen çıkacağınızı tahmin etmiyordum ama siz emindiniz. Hatta hakimlere “Biz çıkacağız, o hücrelere siz gireceksiniz” dediniz. Hakimler bunu öylesine söylenmiş gibi görüyordu ama dediğiniz gibi oldu; siz çıktınız, onlar girdi.

Yine aynı dönemde Rauf Denktaş’ı savundunuz. Siz Maocu bir gelenekten geliyorsunuz, hani genelde “solcular bu konulara soğuktur” derler ama Kıbrıs davasını siz savundunuz. Lozan’a gittiniz, Rauf Bey ile birlikte hareket ettiniz. O dönem Rauf Denktaş’a selam vermeye korkuyordu insanlar. Özellikle 2010’da “Kıbrıs Ergenekon’u” adı altında bir dava açıldı. O meşhur Avrupa Birliği temsilcisi Karen Fogg hanımefendi falan açıkça Rauf Denktaş’ı hedef almıştı. Siz Denktaş’la omuz omuza durdunuz. Denktaş da çok büyük bir devlet adamıydı. O da sizin söylediğiniz ön yargılarla hareket etmedi, bizimle beraber Lozan’a geldi, taşın altına elini koydu ve bundan dolayı linç edildi.

Yine Ermeni meselesi konusunda, herkesin “Ermeni açılımı da yapalım” dediği bir dönemde, sanki Milliyetçi Hareket Partisi gibi çıktınız, bu davaya sahip çıktınız. Lozan’a gittiniz. Maalesef onlar o zaman bizim uzağımızda durdular ama biz onu bugün problem yapmıyoruz. Genelde sol gelenekten gelenlerin %80’i maalesef bu konuda yanlış noktada, hatta bazıları Ermeni soykırımı olduğunu bile söylüyor. Siz tam tersine Ergenekon kumpaslarına karşı durdunuz. 2007-2013 arası, yani milli devletin telafisi imkansız hataların eşiğine geldiği bir dönemde, Doğu Perinçek’in bir milliyetçi gibi mücadele ettiğini görüyoruz.

1991 aslında bir dönüm noktasıdır. Amerika Irak’ı işgal etti, orası bizim komşumuz oldu ve Türkiye’nin bölünmesi süreci ciddiyet kazandı. PKK o zaman Amerika’dan büyük bir güç aldı. Türk ordusu cephesini Amerika’ya doğru çevirmeye başladı. 1990’lar, Türkiye’deki milli güçlerin dış tehdide karşı tepkilerinin canlandığı önemli bir tarihi dönüm noktasıdır. Çözüm sürecinden önce artık “PKK” bile denilemiyordu, 2013 bunun zirvesiydi. Siz o dönemde açılım toplantılarını basan, PKK’nın bir terör örgütü olduğunu haykıranlardandınız.

Ergenekon meselesinde de herkesten önce “Bu, Türk ordusuna karşı yapılmış bir operasyondur” dediniz. O meşhur Ümraniye’de gecekondu operasyonundan itibaren olayı gördünüz. İlhan Selçuk’la buluştuğunuzu, ona “Bu sadece bir bomba olayı değil, Türk milletine ve ordusuna karşı bir hazırlık var” dediğinizi hatırlıyorum. 2008 Mart’ında emniyette gözaltına alındığınızda tuvalette karşılaştığınızda, İlhan abi “Doğu, haklıymışsın” demişti.

O süreçte dönemin eski Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş’i ve diğer komutanları arayıp “Çıkın, bu tertibin Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı bir Amerikan operasyonu olduğunu söyleyin” dediniz. Onlar “Beşimizi bir araya nasıl getireceğiz?” dediklerinde “Nerede bir araya geleceksiniz, mezarda mı?” diyerek onları uyardınız.

Benim merak ettiğim şu: Siz içerideyken “Biz çıkacağız, siz gireceksiniz” derken neye güveniyordunuz? Türkiye’nin bağımsız yaşama geleneğine ve karakterine güveniyordum. Ergenekon ve Balyoz tertibi, Türk ordusunun ve siyasi gücün felce uğratılıp Türkiye’nin bölünmesi için yapılan bir operasyondu. Bunun başarılı olmayacağına dair adım gibi emindim. Türkiye’nin bu kumpasa düşmeyeceğini, direnç göstereceğini görüyordum. Atatürk’ün İstiklal Savaşı’nda Türk milletine güvendiği gibi ben de Türkiye’ye güveniyordum.

15-16 Temmuz gecesi de çok kritikti. Bir yere saklanabilirdiniz ama siz “En iyi güvenlik bu darbeyi göğüsleyip başarısızlığa uğratmaktır” dediniz. Saat 21.30-22.00 gibi açıklamalara başladınız. O gece kimse ne olduğunu anlamamışken siz ve Sayın Devlet Bahçeli çok erken dönemde “Bu bir FETÖ/Gladyo darbesidir” dediniz. Hükümeti ve devleti de arayarak “Direnin, hiçbir şekilde boyun eğmeyin, bu Türk ordusunun değil, içindeki FETÖ’cülerin darbesidir” dediniz. Binali Yıldırım’a “Halkı ve orduyu karşı karşıya getirmeyin, tanka karşı tank, uçağa karşı uçakla karşılık verin” tavsiyesinde bulundunuz.

Sizde müthiş bir ordu vurgusu var. Sosyalistsiniz ama orduyu devletin bekası için temel unsur olarak görüyorsunuz. Çünkü Türk Silahlı Kuvvetleri olmazsa Türkiye ayakta kalamaz, namusumuzu ve haysiyetimizi koruyamaz. FETÖ darbesi başarılı olsaydı sadece ben mezara girmezdim, Türkiye parçalanırdı ve kurtuluşu çok zor bedellerle olurdu. Gerçek bir vatansever o gece asla “Görsünler bakalım” diye düşünemezdi, çünkü vatan giderse hepimiz giderdik. FETÖ-PKK bir hükümet kuracaktı ve Türkiye’nin bölünme süreci başlayacaktı; sözde “Yurtta Sulh Konseyi” bildirisinde bunun bütün işaretleri vardı. PKK’ya selam yollayan cümleler, “Adalet cihazı şöyle olacak, hukuk böyle olacak” diyerek hapishanedeki PKK’lılara ve FETÖ’cülere açıkça mesajlar veriliyordu. 15 Temmuz gecesi FETÖ’cü hainlere karşı gösterdiğiniz net tavrı takdirle karşılıyorum. “Bana haksızlık yapıldı” diyerek şahsi meseleleri milli duyguların önüne koyan bir tavır içine girmediniz; konuyu ayrı tutarak herkes gibi darbeye karşı net durdunuz. O gece liderler bazında bakıldığında çok az kişi net tavır gösterdi. Çoğu telefonunu kapattı, geç saatlerde veya muğlak açıklamalar yaptı. Hatta Amerika’nın saat 02.00’deki açıklamasını bekleyenler oldu ki o zaten darbenin çöktüğü andı.

15 Temmuz tam bir kırılma noktasıydı ve dengeleri değiştirdi. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içinde dahi kimin kazanacağına dair tereddütler vardı. Emniyet teşkilatında da durum farklı değildi. O gece bütün polis memurlarının telefonlarına “Türk Silahlı Kuvvetleri müdahale yapmıştır, olduğunuz yerde durun” mesajı geldi. Emniyet Genel Müdürlüğü, teşkilata darbeye karşı mücadele emri vermemişti. Biz o ortamda, darbenin Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hiyerarşik bir harekatı değil, Amerika ve FETÖ destekli bir girişim olduğunu tespit ettik. Bunu vurgulayarak orduya “Bu darbeyi ezeceksin”, millete ise “Boyun eğme, karşı koy” mesajını verdik. İnsanlara cesaret vermek için “direnmek” değil, “ezmek” gibi sert ifadeler kullandık. Bütün televizyonları aradık; sadece Kanal A bize kapılarını açtı ve mesajımızı millete iletmemize olanak sağladı.

Seçim için son haftaya girerken seçmenlerimize ve partimize mesajımız şudur: Uzak görüşlü ve cesur olalım. Bugünün kısa vadeli mütalaalarıyla Türkiye’nin önünü açamayız. Türkiye, 20-30 yıl sonrasını değil, birkaç yıl sonrasını görebilen, tehditleri kavrayan ve teslim olmayan bir bakış açısına ihtiyaç duyuyor.

Türkiye, 1980’den bu yana süregelen borçlanma ekonomisinin sonuna geldi. Devlet, millet, esnaf, çiftçi ve sanayici; herkes borçlu. Dış ticaret açığı büyüyor, işsizlik artıyor ve gayrimenkul satışları düşüyor. Türkiye, bu bataklıktan ancak üretim ekonomisiyle çıkabilir. Devlet adamlığı, milletin karşısına çıkıp zorlukları dürüstçe anlatmayı ve yükü sadece emekçilerin sırtına yıkmadan, bütün üreten sınıflarla fedakarlığı paylaşmayı gerektirir. Atlantik sisteminde boğuluyoruz; ayağa kalkışımız Avrasya iklimiyle, yani komşularımız ve Asya ülkeleriyle iş birliğiyle olacaktır. “Üretici baş tacı” diyerek ekmek teknemizi korumalı, el birliğiyle fabrikalarımızı ayakta tutmalıyız.

2001’de IMF reçeteleriyle bir çıkış yolu aranmıştı ancak bugün o yol kapandı. Amerika’dan borç dilenerek bu cendereden çıkmak artık mümkün değil. Sistemin deniz bitti. Üretim ekonomisine geçiş artık bir tercih değil, kaçınılmaz bir zorunluluktur. Devlet Bahçeli’nin kambiyo rejimi konusundaki çıkışı da bu sistemin bittiğinin bir göstergesidir. Vatanseverler artık ekonomide ve güvenlikte yan yana geliyor.

“Neden aday çıkardınız da Binali Yıldırım’ı desteklemediniz?” sorusuna gelince; bizim için bu bir çıkmazdır. AK Parti’ye 31 Mart seçimlerinden önce güvenlik, üretim ve dış politika üzerine 4-5 maddelik bağımsızlıkçı ve halkçı bir program önerdik ancak bu cesareti gösteremediler. Türkiye’yi seçeneksiz bırakmamak adına, ülkemizi bu çatal çıkmazdan kurtaracak gerçekçi ve milli seçeneği ortaya koymak zorundayız. Biz bir nevi Türkiye’nin önüne bir fener tutuyoruz. Sayın Mustafa İlker Yücel kardeşimizi aday göstererek Türkiye’ye bir ışık tutuyoruz ve “Sen karanlıkta değilsin” diyoruz. Sayın Binali Yıldırım’ı desteklediğimiz zaman orada neyi, hangi programı destekleyeceğiz? Bu konuda çok ciddi bocalamalar var. Mesela Atlantik sistemi tarafından Ekrem İmamoğlu birtakım tavırlar alıyor; PKK ile iş birliği, “Türkiye Ankara’dan yönetilemez” gibi tezler, ekümenik ziyareti yapmak gibi… Buna karşı Sayın Binali Yıldırım da çok anlaşılmaz bir şekilde, belki tarihi kavram olsa bile kafa karıştırıcı bir şekilde “Kürdistan” veya “Lazistan” kavramlarını kullanıyor. Elindeki bütün kozları çöpe atıyor. Daha önemlisi, ekümenik tabiriyle ilk tweeti atması… Bunlar bu seçimde söylenecek sözler değil. Vatan Partisi olarak Türkiye’yi çözümsüz ve çıkmazda bırakmamız düşünülemez. 23 Haziran’dan sonra da dünya dönmeye devam edecek; tarih “tak” diye durmayacak. Bizim o döneme bir ışık ve umut taşımamız lazım.

Sizin Sayın Cumhurbaşkanımızın politikalarında en azından bir ışık gördüğünüzü, ona bir güveniniz olduğunu ama AK Parti’nin kadro noktasında büyük çekinceleriniz olduğunu görüyorum. Cumhurbaşkanının bu duruma teslim olmaması lazım. Mesela 19 Mayıs’ta çok önemli bir çıkış yaptı; “Türkiye İttifakı” dedi, “Atatürk’ün yolundan gireceğiz” dedi. Bandırma Vapuru’nun yolculuğunun bitmediğini, Atatürk’ün arkada kalan tarihi bir miras değil, önümüze ışık tutan bir yol olduğunu vurguladı. Fakat bunun arkası getirilmedi.

AK Parti’de iki ayrı çizgi var: Bir tarafta Tayyip Erdoğan’ın temsil ettiği AK Parti, diğer tarafta Abdullah Gül ve Davutoğlu’nun temsil ettiği AK Parti. Orta Doğu’yu kan revan içinde bırakan, karanlık bir dönemi açan bu süreçte Ahmet Davutoğlu’nun politikalarını sorumlu olarak görüyor musunuz? Ahmet Davutoğlu Başbakanlıktan uzaklaştırıldığı zaman Foreign Policy, “Amerika Ankara’daki adamını kaybetti” başlığını atmıştı. Davutoğlu, Amerika’nın Ankara’daki adamıydı; onun temizlenmesi Türkiye’nin önünü açmıştır. Suriye meselesi, Osmanlı’yı devasa bir devlet olarak görüp “Ben Suriye’yi, Irak’ı fethedeceğim” derseniz, Amerika ile beraber yapılacak bir iştir.

Peki bürokraside ve dış politikada hala Davutoğlu’nun etkisini görüyor musunuz? Dışişleri Bakanlığı’nda çok ağır bir darbe yediler; Davutoğlu’nun etkisi vardı ama Tayyip Erdoğan’ın ağırlığı daha fazla. Sayın Mevlüt Çavuşoğlu da burada Tayyip Erdoğan’la birlikte hareket ediyor, vatansever bir çizgi izliyor. Ancak bürokraside geçmişin kalıntıları var; AK Parti kendi içindeki hesaplaşmayı bitiremedi. Kafa karışıklığı ve Suriye meselesindeki zikzaklar bundan kaynaklanıyor. Cumhurbaşkanı bir şey yapmak istiyor, öbür taraf farklı bir şey. Ekonomide ve dış politikada iki ayrı çizgi gözüküyor.

AK Parti bölünür mü? Zaten bölünmüş durumda. Hayat zorladıkça bu çatlak gittikçe derinleşiyor çünkü bunlar beraber yaşayamayacak iki kuvvet. Bir ayağınız iskelede, bir ayağınız sandalda; sandal uzaklaşınca ya denize düşersiniz ya da bir tarafa atlamanız gerekir. Gövde ise en sonunda Avrasya’da kalır. Türkiye’den kopamayacak partiler var; eğer Avrasya’da kalmazsanız Türkiye’de kalamazsınız. Milliyetçi Hareket Partisi’nin ve AK Parti’nin büyük çoğunluğunun Avrasya tarafında kalacağı görülüyor. Cumhuriyet Halk Partisi’nin gövdesi zaten vatan toprağındadır, bu tarafa meyil etmesini bekliyorum. Bunu biz başarırız; Tayyip Erdoğan, CHP’yi vatanın bağımsızlığı ve üretim ekonomisi temelinde hükümete katma girişiminde bulunsaydı, Türkiye’nin önü çok açılırdı.

Milliyetçi Hareket Partisi bu temelde bölündü; İyi Parti Amerika’ya savruldu, Devlet Bahçeli ve partinin gövdesi Türkiye tarafında kaldı. Cumhuriyet Halk Partisi de vatanseverlerle Atlantikçiler arasında bölünmüş durumda. Bu süreç bölünmeyi daha derinleştirecektir. Abdullah Gül de belki AK Parti’den ayrılmadı ama ayrı bir parti gibi hareket ediyor, ayrılması an meselesidir.

Bu noktada ikinci bir çözüm süreci olabilir mi? Olamaz. PKK ile savaştığı sürece Türkiye’de çözüm süreci olmaz; savaşı bırakırsanız çözüm süreci başlar. Bunlar birbirinin alternatifidir. Türk ordusu PKK’ya karşı Pençe, Fırat Kalkanı, Afrin, Zeytin Dalı harekatlarını yaparken çözüm süreci olamaz. Cumhurbaşkanının “Türkiye İttifakı” çağrısından sonra AK Parti içinde tekrar çözüm sürecine dönmek için bir CHP-AK Parti koalisyonu kurma girişimi oldu, ancak bu tamamen Amerika’nın bir rota çizme girişimiydi ve başarılı olmadı.

Cübbeli Ahmet Hoca’nın, “Doğu Perinçek Ermeni soykırımı konusunda bu ülkeye hizmet etti, ona dua ediyorum” demesi konusunda; doğru bir şeyi alkışladığı zaman ona “Sen doğru tavır alamazsın, soykırım savunmasını yasaklıyoruz” diyebilir miyiz? Biz program temelinde birleşiyoruz. Ermeni soykırımı yalanına karşı çıkmak doğrudur; kim çıkıyorsa o doğru bir iş yapıyordur.

Çin ile ilişkiler konusuna gelince; dünya ekonomisinin ağırlığı Asya’ya kayıyor. Sanayicilerden gelen talep üzerine bu toplantıları düzenledik. Murat Ülker’den Ethem Sancak’a, Canku Bagana’dan Haşim Gürdamar’a kadar Türkiye’nin bütün sanayicileri Asya’ya yöneliş konusunda çok cesur tavırlar aldılar. Bu, Türkiye’nin yönünün artık Asya olduğunu çivileyen toplantılardır.

Suriye konusuna dönersek; Sayın Beşar Esad beni tekrar davet etti. Yakında geniş kesimleri kucaklayan bir heyetle Suriye’ye gidiyoruz. Bu konu olgunlaştı, hep beraber çözüme ulaştıracağız. Suriyeli sığınmacılar konusu provokasyona çok açık, evet. Ancak Türkiye bu meseleyi vatanın beka meselesi olarak görüp, devletler arası bir ilişkiyle, yani Suriye ile doğrudan temasla çözüme kavuşturacaktır. Bu noktada toplumda çok büyük bir rahatsızlık var ve bunun çözülmesi lazım. Çünkü mevcut durum, Suriyeli kardeşlerimizin burada kalıcı olması Suriyelilerin sorununu çözmüyor; onlara daha iyi bir yaşam sunmuyor. Onlar da bunu istemiyor, bizi de rahatlatmıyor. Batı ne onların batıya gitmesini istiyor ne de dönmesini istiyor. Dikkat ederseniz Batı, Suriyelilerin Türkiye’de kalıcı olmasına yönelik programları destekliyor. Bir taşla iki kuş vuruluyor: Hem Suriye’nin kuzeyini boşaltarak orada bir terör kanton devletinin altyapısını oluşturmak hem de Türkiye’nin içine başka bir sorun yerleştirmek.

Halkta gerçek manada, hangi siyasi görüşten olursa olsun, Suriye meselesi noktasında bir rahatsızlık var. Bunu ırkçılık olarak görmemek lazım; hiçbir devlet milyonlarca sığınmacıyı kaldıramaz. Bu konu aydın kesimden de ısrarla soruluyor. Bence şu an Türkiye’nin en büyük sorunu Suriye meselesidir. Çözüm; Suriye’nin toprak bütünlüğünün sağlanması, terörün temizlenmesi ve Suriyeli konuklarımızın vatanlarına dönmesidir. Bu hem Türkiye’nin ferahlaması hem de onların kendi vatanlarında refaha ve huzura kavuşması için gereklidir. Suriye ile yapılacak bir görüşme bu eksende gerçekleştirilmelidir; o zaman Türk kamuoyunun desteği de artarak devam eder. Esad yönetiminin çıkaracağı bir af, bu problemi çözecektir. Geçmişe takılı kalmadan, “olan oldu” diyerek önümüze bakmalıyız.

Hakan Aydoğdu sosyal medyadan bedelli askerlik yasasını sormuş. “Vatan borcu bedelle mi ödenir? Milletin ordusu lejyoner ordusuna mı dönüşecek?” diye soruyor. Haklı bir soru. Mehmetçik geleneğini korumak, Türk ordusunun ayakta kalması için şarttır; Mehmetçik, Türk ulusunun temelidir. Paralı askerlik vatandaşı böler, demokrasiye aykırıdır. Asker ocağı, bütün milletin eşitlendiği, zengin-fakir ayrımının olmadığı, herkesin karavanaya beraber kaşık salladığı en önemli kurumdur. Vatan savunması ve demokrasi için bu sistem şarttır. Meclisin bu askerlik yasası önerisini reddetmesi gerekir. Türkiye sallansa da Mehmetçik sisteminden vazgeçmemelidir; çünkü Mehmetçik giderse Türkiye kendisini kaybeder. Geçmişte 1 Mart tezkeresinde olduğu gibi, Türkiye her zaman bir telafi yolunu bulmuştur.

Askeriyede profesyonelleşmeye gelince; ordunun tamamının profesyonelleşmesi doğru değildir ancak terörle mücadele gibi bazı görevlerde tecrübe kazanan askerlerin (uzman çavuşların) görev sürelerinin uzatılması, birikimlerinden yararlanılması adına önemlidir. Ancak bu durum, zorunlu askerlik sisteminin yerine geçmemelidir.

Adana’dan Kıvanç Bey, Çin’in Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile olan ilişkilerini sormuş. Çin Halk Cumhuriyeti büyük bir devlet olarak dünyanın her ülkesiyle ilişkiler kuruyor. Ancak Türkiye, Amerika’nın yanına gidip ona teslim olmadığı sürece, Çin’in Türkiye’ye karşı bir iş birliği içinde olması söz konusu değildir. Çin’in güvenliği de Doğu Akdeniz’in huzuruna bağlıdır. Türkiye; Trabzon, Çandarlı ve İskenderun gibi limanlarıyla Çin için güvenli bir kapıdır. Biz bu durumu onlara anlatıyoruz. Türkiye doğru politikalar izleyerek Çin’i Doğu Akdeniz’de yanında tutabilir.

Suriyeliler meselesiyle ilgili olarak, önümüzdeki günlerde Suriye Devleti’nin daveti üzerine Şam’a gideceğiz ve gündemimizde bu konu var. Yüksel Aslan isimli izleyicimiz Reyhanlı saldırısından bahsetmiş ancak MHP’nin Amerika’ya karşıtlığı konusunda geçmişle bugün arasında çok açık farklar var. Bugün PKK, FETÖ ve Doğu Akdeniz konularında doğru tavır alanlar, Amerika’ya karşı olanlardır.

Doğu Akdeniz’de 200’den fazla savaş gemisi var; dünyadaki çelişmelerin merkezi buraya kaydı. Amerika ve İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs üzerinden enerji kaynaklarına el koymak istiyor. “Mavi Vatan” kavramı bu yüzden çok önemlidir; sular da vatandır. Bölgede Türkiye, Suriye, Irak, İran ve Rusya’nın yer aldığı tek bir cephe oluşmaktadır. Mısır’ı da bu cepheye kazanmak gerekir. Amerika’nın doğrudan bir savaş başlatması zordur, çünkü bu süreçte kaybeden taraf Amerika olacaktır. Ancak inişe geçen güçler bazen mantıksız ve çılgınca kararlar alabilir.

HDP ve PKK meselesine gelince; “HDP PKK’yı bıraksın” çağrısı yapmak yanlıştır. Milletin kararlılığını bozmamak lazım; HDP’nin PKK’dan kopması mümkün değildir. “Ölüye ayağa kalk” denmez. Türkiye’de Kürt sorunu 60’lı, 70’li yıllarda vardı; ancak bugün demokratik haklar açısından bu sorun çözülmüştür, artık geriye kalan sadece Amerikan kaynaklı bir sorundur. O manada yok. Yazısını yazıyorum. Dergi çıkartmak serbest, kitap çıkartmak serbest, enstitüler kurmak serbest. Büyük ölçüde eşitlik sağlandı. Eskiden var olan birtakım haksızlıklar, baskılar ve eşitsizlikler büyük ölçüde ortadan kalktı. Hatta Türkiye’de pozitif ayrımcılık konusunda bir hassasiyet gelişti. Yani Türkiye; “Aman Kürt vatandaşımı kaybetmeyelim, küstürmeyelim, kızdırmayalım” gibi bir anlayışı benimsedi. Bu da büyük bir imtihan.

Doğu Bey, şunun için soruyorum: “Kürt sorunu yok” dediniz, çözüldüğünü belirttiniz. Demokratik haklar açısından çözüldüğünü ifade ettiniz ancak bir “Amerika sorunu” olarak varlığını koruduğunu söylediniz. Kürt sorunu varmış gibi yeni girişimlerde bulunmak, olmayan bir sorunu var edebilir mi? Biraz önce “bu söylemlerden vazgeçin” dediniz; milletin kafasını karıştırmamak, yeni açılımlar gibi umutlar vermemek lazım. “Kürt sorunu var” dediğiniz andan itibaren çözüm de kaçınılmaz olur. Burada bizi aydınlatacak temel soru şu: Ne istiyorsunuz? HDP’ye veya PKK’ya sorduğumuz zaman, bağımsız bir devlet talebi dışında ne istiyorlar? Bir de ana dilde eğitim meselesi var ki bu, egemenlik nedeniyle gerçekleşebilir bir talep değil. Kürtçe ile tıp, ekonomi veya hukuk eğitimi alamazsınız.

Dicle Üniversitesi’nden iki hukuk fakültesi öğrencisi bana mektup yazmıştı. Onlara “Ticaret Kanunu’nu açın, rastgele bir maddeyi Kürtçeye çevirin” dedim. Bir ay sonra “Doğu abi, çeviremedik, haklıymışsın” diye mektup yazdılar. Hukuk geleneği, yargı geleneği olmayan bir dilde hukuk dili yaratamazsınız. Kürtçe günlük konuşmalarda kullanılır ama felsefe veya hukuk kitabı yazamazsınız. Abdullah Öcalan bile bana “Kürt devleti kursak bile 50 yıl resmi dilimiz Türkçe olur” demişti. Kendi röportajlarında da “Rüyalarımı bile Türkçe görüyorum” diyerek bu gerçeği ifade etmiştir. Kandil’de dahi eğitim dili Türkçeyken, ana dilde eğitim talebi bir mızıkçılıktır. Bağımsız devlet ve ana dilde eğitim talepleri gerçekçi değildir. Kürtçe dershaneler açıldı ama talep olmadığı için kapandı; halk çocuğunun iyi bir eğitim alıp mühendis, avukat olmasını istiyor. Üstelik Kürtçe tek bir dil değil, lehçeleri farklı; bu yüzden Kürtler de kendi aralarında Türkçeyle anlaşıyorlar. Bugün Diyarbakır’da bile ana dilin Kürtçe olduğunu söyleyenlerin oranı %20’nin altındadır.

Mısır’daki Muhammed Mursi’nin vefatı üzerine Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yurt genelinde cenaze namazı kılınması yönündeki kararı, Türkiye-Mısır ilişkilerini olumsuz etkiler. Bunlar kör inatlardır. Mursi’ye Allah rahmet eylesin; ancak Türkiye’nin sorunları bu tarz politikalarla çözülmez. ABD’nin İhvân-ı Müslimîn’i terör örgütü listesine alma girişimi ise Amerika’nın bölgeden çekilme isteğiyle ilgilidir. Trump, seçimi “18 trilyon doları Batı Asya çöllerine gömdük, artık kendi içimize döneceğiz” teziyle kazandı. Trump’ın politikaları, ABD’nin bölgedeki yenilgisini kabul ettiğini gösteriyor. Bu noktada Türkiye’nin çıkarları açısından Trump’ın yönetimi, Hillary Clinton’ın olası savaşçı politikalarına göre daha az tehlikelidir. 2017’deki referandum girişiminde bölge ülkelerinin işbirliğiyle Amerika’nın planı nasıl boşa çıktıysa, bugün de aynı kararlılıkla devam edilmelidir.

S-400 konusuna gelince; geri adım atılmaz, bu iş bitmiştir. Cumhurbaşkanımız ve Mevlüt Çavuşoğlu “aldık” diyorlar. Türkiye’nin mecburiyetleri var ve Erdoğan bu mecburiyetlerin merkezinde konumlanıyor. Bizim görevimiz, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nı doğru mevzide tutmaktır. Tayyip Erdoğan’ın teslim olması, Türkiye’nin teslim olmasıdır. Bu yüzden onu yıpratmak değil, vatansever bir çizgide kalması için desteklemek gerekir. “Erdoğan düşmanlığı” ile hareket eden aydınlar, Türkiye’nin çıkarlarını düşünmelidir. Vatan Partisi olarak devletin ve ordunun direnme mevzisinde kalması için gayret ediyoruz; mesuliyet, ciddiyet ve haysiyet bunu gerektirir. Seçimlerle ilgili mesajım ise şu: Uzağı görelim, cesur olalım; bugün İstanbul seçmeni sadece bir belediye başkanı seçmiyor. Türkiye’nin geleceğine dair bir karar veriliyor; herkes bu seçimi böyle algılıyor. Onun için ben İstanbul seçmenine buradan iki öneride bulunuyorum: Bir, uzağı görelim arkadaşlar. Türkiye’nin önüne bir ışık tutalım, Türkiye’nin önündeki meseleleri çözecek bir işaret verelim. 23 Haziran’da meseleler hemen çözülür diye düşünmeyelim; 23 Haziran bir çözüm olarak gözükmüyor ama sonrasına dair bir işaret verelim. Bu işaret nedir? Mustafa İlker Yücel’e atılan oylar Türkiye’nin önüne ışık tutmaktır, fener tutmaktır, Türkiye’ye bir yol çizmektir ve buradaki kararlılığı göstermektir. Bu oy az olur, çoğalır; ama öbür, çıkmazda olanlar erir. Geleceği olan çözüm, seçenek, Türkiye’nin önündeki seçenek büyür.

Burada Hz. Muhammed örneği doğru bir örnektir. Mekke’de kaç oyu vardı ama en sonunda Mekke’ye geldi ve orada devletin başı oldu. Onun için tarihin vaat ettiği ve önümüze koyduğu, vatanımızın bağımsızlığı için, üretim ekonomisi için gerekli olan süreçlere omuz verelim. Tek başımıza kalsak bile; bu çok önemli, tıpkı Atatürk gibi olur.

Efendim, çok teşekkür ederiz. Sayın Ömer Turan’a özellikle teşekkür ediyorum, katılımıyla programımıza bir entelektüel derinlik ve genişlik, bir ufuk kazandırdı. Değerli aydınımız, biz de size teşekkür ederiz Sayın Turan. Değerli izleyenler, bol bol soru gönderdiniz; biz de onları Sayın Perinçek’e yöneltmek istedik. Ömer Turan’a da sorular gönderdiniz, onları da kendisine teslim ettik; artık sosyal medyadan bir şekilde yanıtlar diye umuyoruz.

“Çıkış Yolu” programının sonuna geldik. Seçim öncesi son programımızı yaptık; seçimden bir gün sonra da yine “Çıkış Yolu”nda karşınızda olacağız. Birazdan “Gece Görüşü” başlayacak, günün son gelişmelerini izleyebilirsiniz. Tekrardan iyi geceler diler, teşekkür ederiz. Biz teşekkür ederiz; bu ülkeyi kuracağız, söz veriyoruz.

Paylaş