Çıkış Yolu | 20.01.2026

Çıkış Yolu | 20.01.2026

Değerli Ulusal Kanal izleyenleri, hepinize iyi akşamlar diliyoruz. Bir çıkış yolu programında daha karşınızdayız. Konuğumuz her zaman olduğu gibi Sayın Vatan Partisi Genel Başkanı Doktor Doğu Perinçek. Hoş geldiniz Sayın Perinçek. Hoş bulduk, merhaba. Bu akşam Aydınlık Haber Müdürü arkadaşımız Kaan Aslan’la birlikte Sayın Perinçek’e sorularımızı yönelteceğiz. Gerçekten dolu dolu bir gündemimiz var. Hem iç politikada hem dış politikada sıcak başlıkları hep birlikte değerlendireceğiz. İlk konu olarak da Suriye günün en sıcak başlığı. Hatırlarsanız bir süre önce Halep’te başlayan çatışmalar PKK ile Suriye ordusu arasında Suriye ordusunun hızlı bir ilerleyişi oldu. Halep’ten Deir Hafir’den Rakka’ya girdiler. Bugün Haseke’ye girdiler. Ve aslında PKK güçleri Kobane ve diğer alanda Rüresulay’ın yakınlarında Kamışlı’da kısa bir alana sıkışmış oldu. Hızlı bir ilerleme oldu. Bugün de 4 günlük bir ateşkes son olarak açıklandı. Saat 20 itibariyle o ateşkes başladı. SDG’de ateşkese bağlı olduğunu duyurdu. 4 günlük istişare süreci verildi SDG’ye. Sayın Perinçek isterseniz bu konuyla başlayalım. Siz Suriye’nin kuzeyinde yaşanan gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Bütün izleyicilerimizi saygıyla sevgili selamlıyoruz sizleri de. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in 2. İsrail planı çöktü. Silahla çökertildi. Zaten Vatan Partisi ısrarla bunun üzerinde duruyordu. Yani oradaki bölücü kuvvetin, Amerika-İsrail güdümündeki bölücü kuvvetin, işte ona SDG deniyor, işte PKK o. PKK’nın Suriye’deki kolu. Askeri bakımdan şişirilmişti, gözüktü. Suriye’nin devlet kuvvetleri karşısında perişan duruma düştü. Suriye devlet kuvvetlerini de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin eğittiğini, ona önemli askeri yetenekler kazandırdığını bu tecrübede de görmüş bulunuyoruz. Çok önemli. Ama öte yandan da İran’da da ezildi. İran’da da pejak ve bölücülük, son İran’daki Amerika-İsrail güdümlü kışkırtmalarda, tertiplerde, kalkışmalarda en ön plandaydı. Ve onlar da ezildiler. Ve sonuç itibariyle bakıldığı zaman, yani o bölücülüğün bölgemizde, Türkiye’yi, Irak’ı, İran’ı, Suriye’yi, yani mazlum milletleri, mazlum ülkeleri hedef alan Amerika-İsrail emperyalizm güdümlü bölücülüğün çıkmazda olduğu zaten tarihsel olarak belliydi. Ve şimdi apaçık ortaya çıktı. Önü açılan nedir? Devlette ve toplumda bütünleşmek. Yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde ve Türk milletinde bütünleşme sürecinin önüne açılmıştır. Ve bu gelişme Kürt halkı açısından da, hem Türkiye’deki, hem Suriye, hem Irak, hem İran’daki Kürt halkı açısından da son derece olumlu bir gelişmedir. Yani onları da Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’e piyonluk yapmak gibi, onların aleti olmak gibi onur kırıcı bir konumdan kurtarmıştır bu gelişmeler. Sonuç itibariyle bütün bölge ülkeleri arasında beraberliğin ve bölge halkları arasında, yani Türkler, Kürtler, Araplar, Farslar, bütün bölge ülkeleri ve halkları arasında kaynaşmanın, beraberliğin önü açılmıştır. Bu bakımdan son derece önemli ve emperyizme de esaslı bir darbe olmuştur. Suriye’de bir atak yapmıştı Amerika ve İsrail. Şimdi yine Suriye’nin birliği, bütünlüğü ve askeri gücü karşısında Amerika Birleşik Devletleri’nin ileri sürdüğü, öne sürdüğü, ateşe sürdüğü kuvvetlerin orada çok ağır bir yenilgi aldığını görüyoruz. Ve toparlanmalarında mümkün olmadığı gözüküyor. Amerika onları kurtaramadı. Amerika’dan çok medet umdular, çok yardım istediler ve bütün kimliklerini ortaya koydular. Ama Amerika’da, İsrail’de onları kurtaramadı. Bu kaçıncı tecrübe. Sayın Perişek, çok Amerika’dan, İsrail’den yardım dediniz. Bir ay önce CHP Genel Başkanı Özgür Özel, İlke TV’de şunu demişti. Suriye ordusuyla PKK, SDG’nin bütünleşmesi için, Suriye ordusuyla niye bütünleşsinler, SDG daha güçlü diyordu. Hatta bazı liberal kesimlerden, Ruşen Çakır gibi isimlerden şey geliyordu, SDG’yi bir günde yeneceklerini düşünen varsa hayal kurarlar diyordu. Ama çok hızlı bir gelişme oldu. Yani buradaki hızı siz neye bağlıyorsunuz, neden böyle bir gelişme yaşandı? Gerçi hakikaten orada PKK’nın bir çıkmazda olduğunu biz biliyoruz tarihsel olarak. PKK milliyetçiliğinin, daha doğrusu Kürt milliyetçiliğinin tarihi empezimle birleşme tarihidir. Dolayısıyla yenilgiler tarihidir bölgemizde. O bakımdan orada PKK’nın bir çıkmazda olduğunu biliyorduk. Ama yenilgisinin bu kadar hızlı olacağını biz de tahmin etmiyorduk. Demek ki Suriye ordusu iyi hazırlanmış. Araplar birliklerini sağlamış. SDG içinden çektiler çoğu Arap kabilesi. Yani Araplar kendi aralarında birliklerini sağladılar. Türkiye’nin, Türk ordusunun, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de yeni oluşmakta olan Suriye ordusunu eğitmekte çok büyük katkıları olduğu anlaşılıyor, görülüyor. O da çok çok önemlidir. Yani orada bir Türk askeri bulunmadı, Türk askeri savaşmadı ama sonuç itibariyle Suriye ordusunun yeniden örgütlenmesi ve eğitiminde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin çok büyük katkıları olduğunu biliyoruz. O bakımdan da önemlidir. Yani bölge ülkeleri arasındaki birliğin bir zaferi bu aynı zamanda. Evet, savaşan güçler, Suriye’nin güçleri. Bravo. Yani helal olsun o Suriye güçlerine bu kadar kısa zamanda hızla örgütlenmeleri ve iyi savaşmaları. Onların da bir geleneği var. Devlet geleneği var. Ta asurlara kadar uzanan bir geleneği var. Ve sonuç itibariyle de İkinci İsrail Planı, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in çöktü. İran’da da çöktü. Suriye’nin kuzeyinde de çöktü. Bölgenin tamamında çöktü. Ben şunu çok merak ediyorum. Muhtemelen izleyicilerimiz de merak ediyordur. Siz daha önceki çıkış yollarında hep şunu söylüyordunuz. Doğu Akdeniz’de ABD ve İsrail’in silahlı yığınanın İkinci İsrail için olduğunu. Şimdi de İkinci İsrail Planı çöktü diyoruz. Yani Doğu Akdeniz’i bu nasıl etkileyecek? Oradaki tehdit ortadan kalkıyor mu? Ya da oradaki silahlar… Doğu Akdeniz’de kalkmadı ama karada kalktı. Karasal kesimde kalktı. Ama hala ABD’nin Ege kıyılarındaki yığınağı duruyor. Daha Mayıs ayında Meriç Nehri’ni tanklarla geçme tatbikatı yaptılar. Ve biz Meriç Nehri’ni yalnız sizin ölüleriniz geçebilir diye NATO kuvvetlerine ifade ettik. Ve yine Ege adalarında yığınak yapıyorlar. Füzeler yerleştiriyorlar. O da önemli bir gelişme. Türkiye Yunanistan… Pardon düzeltiyorum. Amerika-İsrail Yunanistan ittifakı oluştu Doğu Akdeniz’de. Ve Türkiye’yi esas olarak tehdit eden bir ittifak bu. Tabii bu karadaki yenilgi orayı da belli ölçülerde etkiler. Ama Doğu Akdeniz’de bir dengesizlik var. Onu görmemiz lazım. Karşı tarafta Amerika-İsrail Yunanistan var. Onların karşısında Doğu Akdeniz’de şimdilik yalnız Türkiye var. Bu dengesizlik her zaman bir savaş sebebidir. Çünkü savaş dengesizliklerden çıkar. Yani dengeli kuvvetler arasında savaş olmaz. Bir tarafın ben hasmamı, rakibimin hakkından gelirim diye bir kanaate sahip olması lazım ki savaş çıkabilsin. Dolayısıyla Doğu Akdeniz’de öyle dengesiz bir durum var. Bunu da göz ardı etmemek gerekiyor. Bir konuda ben fikirlerinizi merak ediyorum. Şimdi Suriye ordusu sahada, Suriye’de kendi ülkelerinde Amerika’nın kara gücüm dediği PKK’nın üstüne gidiyor. Onu sıkıştırdı, mahkum etti, yenilgiyi uğrattı. Ve bugün de sıkışmış olan SDG’ye bir pazarlık payı bile bırakmayacak noktaya getirdi. Ama hala bazı kesimlerde, özellikle Türkiye’de de Suriye’nin ve Suriye yönetiminin eski anlayışlarını sürdürdüğünü, işte onların bir El-Kaide, Deaç uzantısı olduğunu, onların aslında bir bağımsızlık mücadelesi vermediğini, aslında hala Amerika’nın güdümünde olduklarını falan söyleyen kesimler var. Kim onlar mesela, kim söylüyor bunları? Ya geçen gün, yanlış hatırlamıyorsam, TKP Genel Sekreteri, Sayın Kemal Okyan söylemişti. Bunu nasıl bakmak lazım? Şimdi bakın, bu arkadaşlar Orta Çağ’da yaşıyorlar. Yani Orta Çağ’ın sonlarında yaşıyorlar. 17, 18, 19. Zuncü Yüzyılda yaşıyorlar. O zaman neydi? Fransız Devrimi, İngiliz Devrimi, 1640, 1776 Amerikan İstiklal Savaşı, 1789 Fransız Devrimi esas olarak bir Orta Çağ’la savaşma dönemiydi. 17, 18, 19. Yüzyıl. Şimdi onlar, Emperizm Çağ’ına girdiğimizin 20. Yüzyıl arifesinde, değil mi? Kapitalizm, Emperizm dönemine girdi. Yani bir üretim fazlası oluştu kapitalist ülkelerde ve onu silahla başka ülkelere ihraç eden bir dönem başladı. Kapitalizmin, Emperizm dönemi. Emperizm döneminde bütün denklemler değişti. Lenin onun teorisini yaptı. Ve artık devrim nedir? Emperizme karşı mücadelenin ürünü olacak. Ondan evvelki dönemde krallarla, senyorlarla mücadelenin arasından diyelim yeni yükselen kapitalizmle mücadelenin ürünü olacaktı. 1848, Marx ve Engels’in Komünist Partisi manifestosundan neydi? İşçi sınıfı, Burjuvazi’yi devirir ve devrim yapar. Değil mi? Temel devrim teorisi buydu. Ama Emperizm ile birlikte devrim teorisi değişti. 20. Yüzyılın başlarında Lenin, Emperizm döneminin devrim teorisini açıkladı. Ve orada neydi? Emperizmin zayıf halkasında devrim olacak. Emperizme karşı devrim olacak. Yani ülkelerin içindeki Burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki mücadelenin ürünü olmayacak devrim, Doğu ülkelerinde milletin Emperizme karşı mücadelesinin ürünü olacak. Nitekim bütün 20. Yüzyıla, 21. Yüzyıla bakıyoruz devrimler nerede oldu? Rusya’da, Türkiye’de, Çin’de, ondan sonra Afrika ülkelerinde, Asya ülkelerinde, Vietnam’da, Kamboçya’da, Latin Amerika’da, Venezuela’da, Nicaragua’da, Küba’da, Meksika’da vs. Bu ülkeler ne? Bu ülkeler köylü ülkeleri esas olarak. Ondan sonra işçi sınıfının çok gelişmediği, kapitalizmin çok gelişmediği ülkeler. Ama Emperizme karşı çelişmelerin, Emperizm ile millet arasındaki çelişmelerin yoğunlaştığı coğrafyalar. Dolayısıyla O’Lenny’nin devrim teorisi 20. ve 21. Yüzyılda doğrulanmış oldu. Yani devrimi artık Avrupa’nın gelişmiş kapitalist ülkelerinde görmeyeceğiz. İngiltere’de görmeyeceğiz, Fransa’da görmeyeceğiz. Nerede göreceğiz? Doğu ülkelerinde, Türkiye’de, Rusya’da, Çin’de, oralarda göreceğiz. Marx ve Engels’in de son zamanlarında bu yönde görüşleri olmuştu. Dolayısıyla bu bahsettiğiniz arkadaşlar hala nerede yaşıyorlar? Diyelim krallara karşı, ağlara karşı, senyörlere karşı, feodaliteye karşı devrim döneminde yaşıyorlar. Veyahut da kapitalizmin yeni gelişmeye başladığı çağda hala oralardalar. Dolayısıyla rüyalar içerisindeler. Ve hedef olarak kimi alıyorlar? İşte ondan sonra ağları, senyörleri, dinsel gericiliği vs. Lenin ne diyordu? Lenin diyordu ki, Afgan kralı İngiliz emperyalizmine karşı savaştığı için devrimcidir, bizimle beraberdir. Ama İngiliz işçi sınıfı, kendi burjuvasisiyle, İngiliz burjuvasisiyle birleştiği için, İngiliz burjuvasisi sümürgelerden elde ettiği kaynakların bir kısmıyla kendi işçi sınıfını yatıştırıyor, ılımlılaştırıyor. Dolayısıyla İngiliz işçi sınıfı, Fransız işçi sınıfı kendi burjuvasileriyle birleşiyorlar ve ezen milleti oluşturuyorlar. Lenin’den aktararak söylüyorum. Dolayısıyla İngiliz işçi sınıfı, İngiliz emperyalizmiyle beraber karşı tarafta ama Afgan kralı İngiliz emperyalizmine karşı savaştığı için bizim tarafta. Bunu hangi tarihlerde söylüyor Lenin? 20. yüzyılın başlarında ve bütün yakın tarihte 20. yüzyıl, 21. yüzyıl bunu kanıtladı. İngiltere’de devrim oldu mu? Fransa’da devrim oldu mu? Nerede devrimler oldu? Rusya’da, Çin’de, Türkiye’de, Vietnam’da, Kambaşya’da, Laos’ta, Kore’de. Ondan sonra Arap ülkelerinde geçelim Latin Amerika’ya, daha 1910 yılında Meksika’da, ondan sonra işte Küba’da, Nicaragua’da, en son Venezuela’da devrimler emperyalizmle mücadelenin ürünü olarak millet ve emperyalizm arasındaki çelişmelerden çıktı. Çünkü kapitalizm, gelişmiş kapitalist ülkeler sömürgelerden elde ettikleri gelirlerle kendi işçi sınıflarını, halklarını yatıştırırken, ılımlılaştırırken ve kendilerine boyun eğdirtirken sömürüğü de nereye yığdılar? Ezilen dünyanın tepesine yığdılar, oraya yığdılar. Yani kendi işlerindeki çelişmeleri yatıştırdılar ama sömürüğü nereye yığdılar ağırlığını? Ezilen dünyayla olan ilişkilerine yığdılar. Dolayısıyla emperyalizmle ezilen dünya arasında çelişmeler keskinleşti ve devrimler de orada patladı. Bunlar artık ispatlanmış şeyler. Ama işte sizin bahsettiğiniz TKP falan filan gibi, böyle komünist adını, sosyalist adını, işçi falan gibi adları rozet olarak kullanan ama 19-18. yüzyılda yaşayan kardeşlerimiz var. Yani bunlara bakıyorsun, Disneyland’da. Disneyland’da devrim yapıyorlar, masal ülkelerinde yani ve tarih olarak da nerede? 18-19. Şimdi biz 19. yüzyılda mıyız? Değil mi? Emperyalizm dönemindeyiz, 20. yüzyıldayız. Lenin ne diyordu? Gerici Avrupa, ilerici Asya. Yani eskiden diyelim 19-18. yüzyıl neydi? Asya gerici. Devrim o daha Avrupa. Avrupa’da devrimler oluyor, 1789, 1640 İngiltere, 1789 Fransa, 1776 Amerika Birleşik Devletleri, ondan sonra devamında 1830 devrimleri, 1848 devrimleri. Değil mi? Avrupa’ydı devrimin o daha 19. yüzyılda oraydı. Ama 20. yüzyıla bakıyoruz, devrimin o daha nereye kaydı? Asya’ya kaydı, Doğu ülkelerine kaydı ve aslında onlar da Doğu ülkeleriyle aynı sosyoekonomik konumdalar ve yapıdalar. Afrika ülkelerine, Latin Amerika ülkelerine devrim kaydı ve oralarda devrimler oldu ve oralarda devrimci mücadeleler devam ediyor. Emperyalizme karşı direnişin merkezleri de bugün hala oraları. Emperyalizme İngiltere mi direniyor? Fransız halkı mı direniyor bugün? Alman halkı, milleti mi direniyor Emperyalizme? Kim direniyor? Sonuç itibariyle yine Türkiye’ydi, Rusya’ydı, Çin’di, ondan sonra Venezuela’ydı. Buralar direniyor. Dolayısıyla bu şeyi Ahmet Şaraf falan, bunlar şeriatçı, bunlar düşman. Evet, bu lafları nerede söylüyor o komünist, momunist denen partiler? Emperyalizmin kucağında söylüyor. Emperyalizme karşı bugün kim mücadele ediyor? Diyelim şu günkü silahlı savaşı Ahmet Şaraf veriyor, Suriye Devleti veriyor. Çok açık Suriye Devleti silahlı güçleriyle Suriye’nin kuzey doğusunda emperyalizmin güdümünde olan, emperyalizmin ikinci İsrail projesine hizmet eden PKK’yı eziyor. Veyahut da İran kendi ülkesindeki PKK’yı eziyor. Kim ilerici? İran mı ilerici? İran’daki Amerikan emperyalizminin kışkırtmalarına alet olan PKK mı ilerici? Amerika’dan feryat ederek medet umanlar mı ilerici? Amerika ve İsrail de desteğine bel bağlayanlar mı ilerici? Ve bütün son 50-60-70 yıllık tarihleri boyunca hep Amerika’yla birlikte, Amerikan askerinin yardımlarıyla, sözüm ona bir Kürdistan kurmaya kalkanlar mı ilerici? Yoksa o Kürdistan planlarını, projelerini bozan bölge ülkeleri, devletleri ve halkları mı ilerici? Burada bu yanlış yerdeler. Yanlış da demeyeyim, düşman taraftalar. Bakın Ahmet Şaraf ile, hatta Suriye Devleti ile bugün Suriye ordusuyla PKK arasında savaş var değil mi? PKK’nın yanında olduklarını söylüyorlar. Yanlış yerde değiller, düşman taraftalar. Emperyalizmin güdümündeler, emperyalizmin yanındalar. Bunun sebebi ne? Çünkü 19. yüzyılda, 18. yüzyılda hala yaşıyorlar. Yani olmayan bir mekanda, olmayan bir zamanda, şu anda yaşanmayan bir zamanda. 19. yüzyılda mıyız şimdi? 18. yüzyılda mıyız? Hangi dönemdeyiz? Yani senyörlere karşı, krallara karşı, padişahlara karşı devrim döneminde miyiz? Yoksa emperyalizme karşı devrim döneminde miyiz? Yani bu konulardaki yanlış teorik duruş, yanlış strateji, yanlış konumlanma ne oluyor? Emperyalizmin kucağında, efendim işte solcu marşlar söyleyerek emperyalizmin kucağında dans ediyorlar. Olay bu. Türkiye’ye baktık ki kendileri de resmi olarak bir bildiri yayınlamışlar. Orada ülkemiz daha güvenli değil diyorlar. Yani güvenlik tahlillerinde, değerlendirmelerde de şimdi daha tehlikeliymişiz. Türkiye mi? Yani onu kastediyorlar. Ülkemiz diyorlar, evet. Ha ülkemiz şimdi daha güvenli. PKK, Suriye’nin kuzeydoğusunda bastırıldığı için ve İran’da ezildiği için, Türkiye daha güvenli ve Kürtlerimiz de daha güvenli. Ve Kürtlerimizin de önü ufka açıldı. Neden ufka açıldı? Onlar için biricik ilerleme, gelişme, devrim konumu olan Türkiye halkının bütünüyle bütünleşme, Türk milletiyle bütünleşme, Türk devletiyle bütünleşme yolu açıldı. Abdullah Öcalan da 27 Şubat bildirisinde, deklarasyonda onu söylemiyor muydu? Ne diyordu PKK’ya? Kendinizi feshedeceksiniz, silahları bırakacaksınız ama hangi amaçla? Devletle ve toplumla bütünleşme amacıyla. Bakın İmralı’da hapishanede olan şey Abdullah Öcalan, kendisini Türk devletinin, Türk milletinin yanında konumlandırıyor. Ondan sonra şey, Türkiye Komünist Partisi falan adlarını, ne alakaları var komünistlikle? Ne alakaları var? 20. yüzyılda, 19. yüzyılda olmadan, 18. yüzyılın veyahut 19. yüzyılın ortalarının komünistliğiyle bugün komünistlik yapabilir misiniz? Tarihin dışındalar. Tarihin dışında tarihsel materyalistlik olur mu? Tarihin kenarında bile değiller, tamamen tarihin dışındalar. Yani Lenin’in o tavrı çok çok önemli. Afgan Kralı bizim tarafımızda diyor çünkü İngiliz emperyalizmle savaşıyor ama İngiliz işçi sınıfı karşı tarafta çünkü İngiliz burcuvasıyla beraber. Bunu 1. Dünya Savaşı’nda da gördüm. İngiltere’nin, Fransa’nın işçileri kalktılar, kendi emperyalistlerini desteklediler. Almanya’nın, İngiltere’nin, Fransa’nın işçileri ama buna karşılık Türkiye, Rusya, Çin, Arnavutluk emperyalizme karşı savaştı. Halkları. 1. Dünya Savaşı’nda. Yani onların geri dediği halklar, milletler emperyalizme karşı devrim mevzisindeydi, devrim yaptılar. Ondan sonra onların ileri dediği Avrupa’nın işçi sınıfları da kendi emperyalist burcuvalarını, kendi emperyalist tekerlerini destekleyen konuma düştüler. Bugün de manzara çok farklı değil. Yani bugün hiç kimse Fransa’dan, İngiltere’den bir devrim beklemiyor ama dünyadaki, ezilen dünyadaki devrimci yükselişler oralarda da devrimi en sonunda ateşleyecek ayrı mesele. Şu anda devrim odağı batıda değil, Atlantik coğrafyasında değil, doğuda, Asya’da, Afrika’da ve Latin Amerika’da. Evet, Sayın Periçek şimdi Cumhurbaşkanı Erdoğan’da dün bakanlar kurulunda önemli açıklamaları oldu. Orada birkaç kere bir vurgu yaptı ve bizim dikkatimizi çekti. Daha önce de yapıyordu aslında ama Türk, Kürt ve Arap birliği. Eğer arkadaşlar onları sözlerine yayına getirebilirlerse iyi olur biz de vermiş ve aktarmış oluruz. Evet şöyle diyor, bizim tarih boyunca kurduğumuz devletlerimizin tamamı ırkçılığın reddi üzerine inşa edilmiştir. Bugün Türk Kürt Arap ittifakı derken ecdadımız ve şanlı tarihimizden devraldığımız bu anlayışla hareket ediyoruz. Şimdi Türk Kürt Arap ittifakını biraz konuşalım istiyorum. Bu ne anlama geliyor? Bakın Türk Kürt Arap ittifakı Türkiye’nin iç çepesi açısından yani bölge ülkelerinin birlik beraberliği açısından doğru ama eksik. Mesela burada İran’ı saymaması çok anlamlı. Niye Fars yok burada? Şu anda İran ve Farslar diyelim eğer halklar düzleminde sayıyorsak bölgemizde empezme karşı savaş halinde olan değil mi? En son empezmin tertiplerini İran’da yerle bir ettiler ve kaya gibi duran bir İran var ve Farslar var. Niye onu saymıyor mesela? Çünkü onu koyduğu zaman Amerika o formülden hoşlanmayabilir. Ama daha önemlisini söyleyeceğim. Bu evet Türk Kürt Arap ittifak beraberliği ittifak da demeyelim ona. Halkların beraber olması, halkın beraber olmasıdır. Bu Türkiye halkının beraber olmasıdır. Suriye halkının, Irak halkının beraber olmasıdır ve Türkiye, Suriye ve Irak halklarının hepsinin aynı zamanda enternasyonel planda da beraber olmasıdır. Ama Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan bu formülü Doğu Akdeniz’deki karşılaştığımız sorunlar için bir çare mi? Rusyasız, Çinsiz Doğu Akdeniz’de nasıl Amerika saldırganlığını, İsrail, Amerika, Yunanistan saldırganlığını dizginleyeceksiniz? Bakın orada Sayın Devlet Bahçeli’nin doğru formülü ifade ettiğini görüyorsun. Sayın Devlet Bahçeli diyor ki Türkiye, Rusya, Çin ittifakı. Sonra İran da ekledi. Türkiye, Rusya, Çin, İran ittifakı. Çünkü onda elinde bir terazi var Sayın Devlet Bahçeli’nin. Yani tehdidi bir kefeye koyuyor. Onun karşısında o tehdidi dengeleyecek ve caydıracak gücü koyuyor terazinin diğer kefesine. Türkiye, Rusya, Çin, İran ittifakı. Doğu Akdeniz’de Türk, Kürt, Arap ittifakıyla Amerika, İsrail, Yunanistan saldırganlığını caydıramaz. Orada en azından Rusya’ya ihtiyacı olduğu çok apaçık. Dolayısıyla Sayın Tayyip Erdoğan’ın burada tamamen yalnızca Türkiye’nin sınırları içinde düşündüğünü ama Türkiye’nin sınırları içinde de düşünmüyor. Çünkü Türkiye’nin sınırları içindeki gelişmeler Doğu Akdeniz’e aynı zamanda bağlı. Yani Doğu Akdeniz’deki Amerikan, İsrail, Yunanistan ittifakı Türkiye’nin sınırları içinde yaşayan insanlarımızın geleceğini ilgilendirmiyor mu? Dolayısıyla Türkiye’nin sınırları içinde iç çepe açısından da Sayın Cumhurbaşkanımızın o ittifak şeyi, formülü yetersiz, geçerli değil. Yalnız iç çepeye bakıyor. İç çepenin de çaresi değil. Ama Sayın Devlet Bahçeli’nin Türkiye, Rusya, Çin sonra İran’ı da ekledi. Türkiye, Rusya, Çin, İran ittifakı gerçekten hem bir bölgede saldırganlığı dizginleyecek, caydıracak hem de daha büyük savaşlara hatta dünya savaşına kadar evrilebilecek gelişmeleri önleyecek biricik çare. Türkiye, Rusya, Çin, İran ittifakı. Bunun içinde Türk, Arap, Kürt var zaten ama yetmiyor. Türk, Arap, Kürt bunun birliğiyle o Amerika, İsrail, Yunanistan saldırganlığını sırf Türk, Arap, Kürt ile göğüsleyemeyiz. Bunu çok iyi görmemiz lazım. O bakımdan Cumhurbaşkanı düzeyinde Türkiye’nin stratejisinin doğru kurulmadığını görüyoruz burada. Çok çok önemli. Ve bunun AK Parti’nin geleceği bakımından çok sorunlar doğuracak bir tavır olduğunu da söyleyebilirim. Devlet Bahçeli öyle değil. Türkiye, Rusya, Çin, İran ittifakı. O doğru bir analiz yapıyor ve doğru bir strateji kurmuş oluyor. Vatan Partisi’nin stratejisi de öyle zaten ta 30-40 yıldan beri. Burada Devlet Bahçeli de Sayın Devlet Bahçeli bugün grup toplantısında bir açıklama yaptı. O açıklamada bir cümlesi vardı. Diyordu ki biz Cumhur İttifakı’nın ortağıyız ama iktidarın ortağı değiliz diyor. Burada iktidarla bir farklılık mı var? Çok açık. Cumhur İttifakı’nın ortağıyız ama iktidarın ortağı değiliz. Ne demek? Yani iktidarın yaptıklarını paylaşmıyoruz. Her paylaştıklarımız var tabii. Onu da diyelim. Ama iktidarın ortağı değiliz diyerek. Milliyetçi Hareket Partisi önderliği kendisini iktidar sorumluluğunun dışında tutuyor. Neden? Demek ki AK Parti hükümetinin uygulamalarının içinde tasvip etmedikleri ve kendileri açısından olumlu görmedikleri unsurlar var. Bu strateji farkı mı var? Temeli olarak. Tabii onu hangi bağlamda galiba emekçilerin aylığı falan bağlamında söylüyor galiba ama bu ilk defa bu bence manşetlik bir olay. Yani Milliyetçi Hareket Partisi’ni hangi bağlamda olursa olsun AK Parti iktidarından ayırıyor. AK Parti iktidarının sorumluluklarını paylaşmayan bir tavır alıyor. Ama bakın burada şöyle bilgiler de var. AK Parti içerisindeki Amerika yanlıları Cumhuriyet Halk Partisi yönetimiyle yani özgür özellerle işte Ekrem İmamoğlu’yla bir takım münasebetler, ilişkiler kuruyorlar ve ya biz MHP’den kurtulalım. Sizinle beraber Türkiye yönetelim. Bu ne? Amerika’nın projesi. Yani MHP’den AK Parti iktidarının kurtulması Amerika’nın projesi. Çünkü MHP Amerika emperyizminin karşısında Türkiye, Rusya, Çin, İran ittifakını savunarak Amerika emperyizminin korktuğu konumda. Amerika emperyizmini korkutan konum o. Türkiye, Rusya, Çin, İran ittifakı. Amerika perişan olur o ittifak karşısında. Dolayısıyla Amerika’yı memnun eden nedir? AK Parti iktidarının Milliyetçi Hareket Partisi’nden kurtulması ve özgür özellerle ondan sonra Ekrem İmamoğlu’larla yani Atlantikçilerle iş birliği yaparak Amerika’nın istediği bir hükümetin kurulması. Bunu bozacak değil mi? Bunu bozacak formülü de Vatan Partisi ifade etmektedir. Yani üreticilerin milli hükümeti diyelim. AK Parti, MHP, Vatan Partisi ve Kılıçdaroğlu. Bakın Amerikan planlarını Türkiye’de İsrail planlarını bozacak hükümet formülü AK Parti, MHP, Vatan Partisi ve Kılıçdaroğlu CHP’sidir. Bunun dışında Türkiye’nin bir çözümü yok. Atlantik’in hükümet projesine karşı yani Tayyip Erdoğan’ı devirerek bir hükümet kurma projesine karşı Atlantik’in yani Atlantik’in hükümet projesi de boş değil için önemli kuvvetleri barındırmaktadır. Onu görmek lazım. Ve bir takım veriler de maalesef o projenin gerçekleşebilir olduğunu gösteriyor. Ama buna karşı Türkiye’nin çaresi ne? Türkiye’nin çaresi AK Parti, Milliyetçi Hareket Partisi, Vatan Partisi ve Kılıçdaroğlu CHP’si bunların birliği Atlantik’in hükümet projesini bozar. Ve şimdi hele bu en son Suriye’nin kuzeydoğusundaki gelişmeler ve İran’ın içindeki gelişmelerde PKK’nın ezilmesi Türkiye’de de devlette ve millette bütünleşmenin ve aynı zamanda biraz evvel bahsettiğim üreticilerin milli hükümetinin önünü açan çok önemli gelişmeler. Sayın Genel Başkanım az önce bir ifade kullandınız. Dediniz ki Suriye’deki bu gelişmeler Türkiye’deki bütünleşme sürecinin de önünü açtı dediniz. Şimdi biz bu süreçle ilgili mecliste bir komisyon kurulmuştu. O komisyon çalışmalarını tamamladı. Partiler görüşlerini aktardılar. Şimdi ortak bir rapor hazırlanıyor. Biz bu raporla birlikte bir yasanın ortaya çıkacağını gördük. Yani AK Parti’den de MHP’den de diğer partilerden de böyle açıklamalar yapılmıştı. Onların aktardığına göre bu yasa şöyle şekillenecek gibi duruyor. İşte PKK’ların PKK’lıların ciddi bir kısmı ile ilgili bir yeniden yargı süreci başlayacak ve işte örgüt üyeliği suçu örgüte yardım yataklık suçları kaldırılacak ve bunların bir tespiti süreci başlayacak. Bu siz şimdi önünü açtı dediniz. Bir taraftan böyle bir yasa çalışması var ama bu sanki biraz uzun sürecek gibi yani çünkü bir sürü isminin yeniden yargılaması süreci olacak. Şimdi bu Suriye’deki süreç bütünleşme sürecinin Türkiye’de önünü açtı ama bu komisyonun meclisteki süreçle birlikte bu nasıl olacak tam olarak siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Komisyondaki partiler bir çıkmazda. AK Parti terörsüz Türkiye stratejisiyle bir çıkmazda. Ondan sonra diğer işte meclisteki partiler falan Dem Partisi falan hepsi bir çıkmazda. Niçin çıkmazda? Çünkü stratejiyi eksik kurdular. Mesele sırf silahların bırakılması ve PKK’nın kendisini feshetmesi değil. Silahlar hala zihinlerde kaldığı sürece ondan sonra feshettim deyip de kendisini feshetmediği hala örgütün bir anlamda devam ettiği koşullarda sonuç itibariyle ne oluyor ayrılığın temeli zemini yaşatılmış oluyor. Ayrılığın zemini nedir? Biz sizden değiliz, biz başkayız. Silahları bırakmak ben başkayım, ben ötekiyim, ben senden değilim, biz sizden değiliz veyahut da Türk milliyetçiliği tarafındaki bozuk unsurlar milliyetçi demiyorum ben onlara. Amerika’nın güdümündeki sahte Türk milliyetçiler açısından bakarsanız onlar da ne diyor? Bunlar bizden değil diyor. Sorun bu. Sorun Türkiye’de yaşayan Kürtlerimiz bizden mi değil mi? Yani bir onlarla aynı devletin vatandaşları mıyız, aynı devlette bütünleşiyor muyuz? İki aynı millette bütünleşiyor muyuz? Yani bizden mi onlar? Bu orada düğümleniyor. Dolayısıyla meseleyi terörsüz Türkiye diye koyduğunuz sırf silah bırakma olarak koyduğunuz zaman bu bizden problemini çözemiyorsunuz. Stratejiyi yanlış kurdu AK Parti, Cumhurbaşkanımız da stratejiyi yanlış kurdu. Stratejiyi Türk milletinde bütünleşme, Türk devletinde bütünleşme olarak kurmadı. Hatta Abdullah Öcalan’ın bile gerisine düştüler. 27 Şubat deklarasyonunda Abdullah Öcalan ne diyordu? PKK’ya kongrenizi toplayın ve devletle ve toplumla bütünleşme amacıyla, tekrar ediyorum, yazalım şuraya. Devletle ve toplumla bütünleşme amacıyla, yazalım mı? Yazalım hemen arkadaşlarım. Siz lütfen talimat verin. Devlet ve toplumla bütünleşme amacıyla. Devlet de Türkiye devleti. Toplum kim? Türk milleti. Devlet ve toplumla bütünleşme olduğu zaman biz oluruz. Biz olduğumuz zaman sorun çözülür. Biz olduğumuz zaman eşitlik olur. Biz olduğumuz zaman kardeşlik olur. Biz olduğumuz zaman ortak çaba olur, üretmek olur ve refah olur, zenginleşme olur. Onun için bu biz kavramı, biz olmak önümüzdeki stratejik en önemli olaydır. Ve bu 200 yıllık Türk devriminin hedefidir. Yani 200 yıldan beri Türkiye’nin milli demokratik devrimi neyi hedefliyor? Türkiye topraklarında yaşayan insanların biz olmasını, tek bir millet oluşturmasını, kaynaşmasını hedefliyor. Ve aynı devletin asli unsurları olmalarını hedefliyor. Devleti bizim devletimiz olarak kabul etmek, milleti bizim milletimiz olarak kabul etmek. Bu çok çok önemli. Dolayısıyla olay orada düğümleniyor ve olayı terörsüz Türkiye diye koyduğunuz zaman, gelelim komisyonumuza. Komisyonumuz bu sınırların içerisinde. Yani komisyonda vatan partisi yok. Ha komisyonda bazı böyle zaman zaman böyle olumlu fikirler falan bireysel olarak çıkıyor. Yani vatan partisinin fikirlerinin birey bazı milletvekilleri ve komisyon üyeleri tarafından ifade edildiğini görüyoruz. Yani diyorlar ki bütünleşme, önemli olan bütünleşmektir diyor bazıları. Ama bu şu andaki proje düzleminde pek geçerli olmadığı sizin de ifadelerinizden anlaşılıyor. Nedir efendim bunları yargılayacağız. Yargıla 15 bin sınır ötesinde PKK mensubu var. 15 bin kişi. Bu 15 bin kişiyi kaç yılda yargılayacaksın? 20 yılda. Ya bu süreç 20 yıl seni bekler mi? Amerika Birleşik Devletleri, Yunanistan ve İsrail ittifakı Doğu Akdeniz’de ya bu Türkiye bu yargılamaları yapsın, bütünleşmeyi bilmem neyi sağlasın. Ama işte infaz kanunu değiştirsin falan, iç cepheyi güçlendirsin de ondan sonra şey yapalım, baskınımızı yapalım falan filan böyle mi düşünecek? Bu bir ertelenebilecek, bekletilebilecek bir sorun. Yani infaz yasasında bazı değişiklikler yapacağız demek ne demek? Yargılayacağım, hükümleri vereceğim. Ondan sonra infaz yasasında da indirimler yapacağım. Kaç sene? 15 sene, 20 sene. 15 bin kişiyi düşünürsen. Ama nedir? Burada çözüm Vatan Partisi’nde. Ne diyor? Af yapacaksın, hiçbir ayrım yapmadan yöneticisinden mensuplana kadar af yapacaksın. Ama bir şartla. Bizim af kanunumuzda. Türkiye Devleti, Cumhuriyeti Devletiyle ve Türk Milletiyle bütünleşmek amacıyla ben bu af yasasından yararlanmak istiyorum. Bu iradeyi gösterenler, bu dilekçeyi verenler veya yargı önünde bunu zapta geçirenler hepsi affedilecek. O zaman ne olur? Sorun çözüyoruz. Pes edilen PKK ile örgütsel uzatmayalım abi bu kadar uzatmanın lüzumu yok. Şu şeyi koyalım, devlet ve toplumla bütünleşme diye kısacık koyalım. Devlet ve toplumla bütünleşme. Böyle yazalım. Bunu kim okuyacak şimdi? Çok uzun. Bu sizin bahsettiğiniz Milliyet Güvenlik Kurulu ile saptanmış ve Cumhurbaşkanı onayıyla olan kısımda Vatan Partisi. Şu Vatan Partisi aynı zamanda çok önemli bir kaygıyı da giderdi. O kaygı neydi? Böyle bir af kanunu diğer bir takım terör örgütleri mensupları tarafından da kullanılabilir mi anayasa mahkemesine başvurur der ki eşitlikten emsel söz konusu biz de bu kanundan yararlanmamız lazım diyerek başvurabilir ve anayasa mahkemesinde zaten maalesef batı güdümlü epey şey var yargıcımız var ondan sonra ve oradan öyle bir karar çıkar. Bu sefer onlar da yararlanır. Diğer terör örgütlerinin mensupları da yararlanır diye bir kaygı vardı. O kaygıyı giderdi bizim af kanunu tasarımız, şeyimiz, önerimiz şöyle giderdi. Ancak Milliyet Güvenlik Kurulu’nun kendisini feshettiğini tespit ettiği ve silah bıraktığını tespit ettiği PKK mensuplarına uygulanabilir. Şimdi burada yani herhangi bir terör örgütü değil, Milliyet Güvenlik Kurulu tarafından bu örgüt kendini PKK kendini feshetmiştir. PKK silahı bırakmıştır diye bir tespit yapacak Milliyet Güvenlik Kurulu. Cumhurbaşkanı da bunu onaylayacak. Dolayısıyla af kanunu bir tek onlara uygulanacak. Yani Milliyet Güvenlik Kurulu tarafından kendisini feshettiği, tespit edilmemiş olan veya silah bıraktığı, tespit edilmemiş olan terör örgütleri o af kanunundan, o terör örgütlerinin mensupları af kanundan yararlanamayacak. Dolayısıyla orada Milliyet Güvenlik Kurulu’nun tespiti ve Cumhurbaşkanı’nın onayı çok önemli. Bu PKK mensupları dışındaki terör örgütünün mensuplarının af kanundan yararlanmasını önleyen çok önemli bir madde. Evet, devlet ve toplumda bütünleşme, yani Türkiye Cumhuriyeti devletiyle ve milletiyle bütünleşme. Stratejik hedefimiz bu. Biz olmak. Bir de onu yazalım abi. Biz olmak diye yazar mısın? En üstte biz olmak diye kocaman yaz. Lütfen. Biz olmak. Yani şimdi bu devlet toplumuna, o biz olmayı büyüt, iki puntu daha da büyüt, iyice biz olmayı büyüt, öbürünü değil. Neyse, biz olmak. Biz olmak. Bizde eşitlik var. Ve bizde ayrımcılık yok, ayrılıkçılık yok. Her bakımda. Özgürlük var, eşitlik var bizde, demokrasi var. Evet, bir de Dem Parti’nin durumu var. Bugün bir eylem yaptılar, Nusay Bin Dek grup toplantısına çağırdılar, topladılar. Orada bazı istenmeyen görüntüler de oldu. Bakanlık, AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik Türk Bayrağının indirilmesine tepki gösterdi. Tuncay Bakıran da yakın dönemde bu SDG operasyonu başlamadan önce Öcalan’ın çağrısının SDG’yi kapsamadığını söylemişti. Bu süreçte Dem Parti nasıl rol oynuyor son dönemlerde? Şimdi bakın, PKK’nın feshedilmesi ve silah bırakması değil mi? Dem ne? PKK’nın bir enstrümanı. Kendileri de itiraf ediyorlar bunu, Dem Partisi. PKK’nın bir enstrümanı olduklarını, PKK’nın bir aleti olduklarını her zaman itiraf ediyorlar. Peki, PKK feshedilecek, PKK silah bırakacak ama Dem Parti olacak. O PKK’nın feshedilmemesi ve silah bırakmaması anlamına geliyor. Dolayısıyla bu süreç Dem gibi, etnik bölücülük, mezhepsel bölücülük, dinsel bölücülük, bunlar zaten anayasamıza göre ve siyasi partiler kanunumuza göre yasaktır. Dem Parti’ye özgürlük yok, bölücülüğe özgürlük yok. Yani bu süreç, biz olmak için, devlet ve toplumla bütünleşmek için ise bu süreç, bu süreçte Türk bayrağı yakanlara, ondan sonra PKK’yı destekleyenlere, Amerika ve İsrail güdümlü SEDEGEN’in, MEDEGEN’in ayağına koşanlara, onlara omuz vermeye çalışanlara Türkiye’de özgürlük olamaz. Bölücülüğe özgürlük yok. Biz olacaksak bölücülüğe özgürlük yok. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti anayasası ve kanunları uygulanmalıdır ve Dem Partisi kapatılmalıdır. HDP’miş, Dem Partisi’miş, bunların Türkiye’de yasal bir zemini yok. Bunlar Amerika’nın, Batı’nın dayatmalarıyla var olabildiler Türkiye’de. Hep Amerika nedir? Bunlara özgürlük vereceksin. Bunlara dokunmayacaksın. Avrupa ve Amerika emperyalizmi. Bunlara özgürlük yok. PKK’ya özgürlük yok. O zaman Dem Partisi’ne de özgürlük yok. Biz olmanın şartı bu. Vatandaşlara özgürlük var. O vatandaşlar gelirler, Vatan Partisi’ne katılırlar, başka partilere katılırlar, istedikleri partilere girsinler. Ama bölücü hüviyette, kimlikte, bölücü amaçlı Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in bölünme projelerinde rol alan partilere, girişimlere, örgütlenmelere özgürlük yok. Olamaz. Mevcut kanunlarımız, mevcut anayasamız da buna özgürlük tanımıyor. Ama eğer biz olacaksak, eşit olacaksak, özgür olacaksak Türkiye’de bireyler olarak, birbirimize sarılacaksak, birbirimize yan bakmayacaksak, Dem Partisi’ne özgürlük yok. Bakın ne oluyor, bayrak bilmem ne indiriyorlar falan filan. Nasıl biz olacağız? Türk bayrağını indirenlerle nasıl biz olacağız? Mehmetçik’e kurşun sıkanlarla, kurşun sıkanları, akılsızlayanlarla, onların hizmetinde olduklarını açıkça ifade edenlerle nasıl olacağız biz? Vatandaşlar başka, vatandaşlar özgür, her partiye girsin. Ama bölücü partiye, dinsel ve mezhepler açısından ve etnik açıdan bölünme temelindeki partilere Türkiye’de özgürlük yok. Mevcut kanunlara göre yok. Ama hiçbir zaman da olmayacak. O bakımdan çok açık söyleyeyim. Bu süreç Dem Partisi’nin de madem şey kapatılacak, feshetti kendini PKK, PKK’nın kendini feshetmesi bütün unsurlarıyla. Dem Parti de o unsurlardan biri. Dem Parti’nin kapatılması gerekir. Kapatılmıyorsa Yargıtay Başsavcılığı ve Anayasa Mahkemesi hukuku uygulamadığı için kapatılmıyor. Ve maalesef iktidar sahipleri Türkiye’de onların yaşamasına fırsat tanıdıkları için ve bu konuda yargı üzerinde bir baskı etki kullandıkları için bu partiler kapatılmıyor. Ve Türkiye’nin bütçesinden hazinesinden o Dem Partisi’ne yok Hedef’in partisine her yıl yüz milyonlarca lira destek veriliyor. Niye? PKK’ya kurşun olsun diye. Mayın döşesin PKK diye. Onun için Dem Partisi kesinlikle kapatılmalıdır. Madem PKK feshediliyor, madem PKK silah bırakıyor, bütün unsurlarıyla Dem Partisi de o unsurlardan biridir. Vatandaşlarımıza özgürlük ama bölücülüğe özgürlük yok. Sayın Periçek biraz iç gündeme bitirmiş olduk. Dışta da çok önemli gelişmeler var ama kısa bir reklam arası verelim. Daha sonra dünyadaki gelişmelere de biraz bakmış olalım. Değerli Ulusal Kanal izleyenlere kısa bir aranın ardından çıkış yolu programımız devam edecek.

Amerika Grönland’ı alır mı? Ne olacak Grönland’da? Biraz bunu konuşmak istedim. Tabii. Şimdi Grönland, İnsanlık Cephesi’nin Amerikan emperyalizmine karşı zayıf karnı. Grönland zayıf karın. Danimarka’nın toprağı Grönland. Danimarka bir NATO üyesi. Fakat askeri güç olarak Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı koyabilecek imkanlara sahip değil. Avrupa da bölünmüş. NATO Amerika’ya karşı Grönland’da bir direnme cephesi oluşturamaz. Dolayısıyla Amerika’nın silahlı güçleri karşısında Grönland’ı koruyacak ciddi bir silahlı güç yok. Bunu görmemiz lazım. Dolayısıyla orası bir zayıf karın. O tespiti yapmamız lazım. Avrupa evet, şey yapacaktır, protesto edecektir, şudur budur falan filan. Fakat Avrupa da bölünmüş durumda. Bir küresel Avrupa var, küreselci Avrupa. Yani işte Macron’lar, ondan sonra Mertzler, Alman şeyleri. Bir küreselciler var Avrupa’da. Bir de patriot diye adlandırılan vatanseverler var. Yani küreselciler Amerika’yla beraber, Amerika’nın küresel planları içerisinde konumlanıyorlar. Vatanseverler de Amerika emperyalizmine karşı Doğu’yla, Çin’le, Rusya’yla daha çok beraber bir mevzideler. Dolayısıyla Avrupa’nın kendisinde de bir birlik yok. Ve Avrupa en önemlisi, evet Amerika’yla Avrupa’yla şimdi gittikçe derinleşen, şiddetlenen çekişmeler, çelişmeler var. Ekonomik planda o epey zamandır gelişiyor. Neredeyse böyle birbirlerine hasım konumlara girdiler. Grönland olayında iyice alevlenecek bu. Ama Avrupa’nın bir askeri gücü yok. Yani Avrupa emperyalist ama ekonomik emperyalist. Askeri bakımdan ama askeri güç olmadan da emperyalist olunmuyor. Emperyalizmin en önemli özelliği nedir? Sermaye ihracı ama o sermaye ihracını destekleyecek senin destroyerlerin olacak, uçak gemilerin olacak, ondan sonra kara orduların olacak, helikopterlerin olacak, füzelerin, topların, tankların olacak emperyalizmin olması için. Dolayısıyla Avrupa emperyalizmi Birinci Dünya Savaşı’nda, İkinci Dünya Savaşı’nda İngiliz, Fransız, Alman emperyalistleri vardı. Ama şu anda Avrupa’nın dünya çapında başa güreşecek, ondan sonra bir askeri gücü yok Avrupa devletlerinin. Bazılarının nükleer silahı var ama gene de Amerika’yla boy ölçüşecek, Rusya’yla boy ölçüşecek. China’yla boy ölçüşecek. O birinci şeyde, ligde değiller yani. En üst. Dünya hegemonyası için mücadele edecek bir askeri güce sahip değil Avrupa devletleri. Onu da görmemiz lazım. Dolayısıyla Grönland’da Avrupa’nın da Amerika’ya karşı bir takım protestolar, ondan sonra NATO içerisinde bölünme çatlamalar falan tabii ama bu nedir? Belki Grönland zayıf karın ama aynı zamanda emperyalist dünyada da parçalanmayı getirecek bir problem olarak kendisini gösteriyor. Yani orada Avrupa ve Amerika emperyalizmi artık beraber olamayacakları bir sürece girmiş olacaklar. Avrupa da kendi içinde bölünecek, belki Amerika da kısmen kendi içinde bölünecek. Bu parçalanmayı biraz açarsak, Trump’ta son paylaşımı şu şekilde, hiçbir kişi ya da başkan, başkan Donald Trump’dan daha fazla NATO için bir şey yapmadı. Eğer ben gelmeseydim şu anda NATO olmazdı, tarihin çöplüğünde yerini alırdı. Üzücü ama gerçek işte başkan Donald Trump diye. NATO’nun sonu geldi. NATO’nun dağılma sürecine biz girdiğimizi zaten Vatan Partisi olarak yıllardır söylüyorduk. Ama Türkiye’de maalesef bir takım Trump’dan daha NATO’cu, Alman, Fransız emperyalistlerinden daha NATO’cu unsurlar var. Yani uşak ruhlu unsurlar. NATO Türkiye için de bir güvence değil, tam tersine bize bütün tehditler NATO’dan geldi. 12 Mart 1971 darbesini NATO yaptı. 12 Eylül 1980 darbesini NATO yaptı. 15-16 Temmuz darbesi NATO’nun yeraltı darbesiydi, gladyo darbesiydi. NATO ile silahlı olarak karşı karşıya gelen en başta olan NATO ülkesi Türkiye. Şimdi diğerleri de, Avrupa ülkeleri de ABD ile cephe cepheye geliyor. Bunun hepsinden önce Türkiye, Amerikan emperyizmi ile NATO içerisinde, NATO da Amerikan emperyizminin elindeki bir enstrüman. Türkiye darbeler sürecinde hep NATO ile boğuştu, NATO ile karşı karşıya geldi. NATO’nun dağılma sürecinde şu da öne çıkıyor, Avrupa’nın bir güvenlik mimarisi. Macron’larda daha önce beyin ölümü gerçekleşti NATO’nun demişlerdi. Ve güvenlik mimarisi inşa etmeleri gerektiğini söylüyorlardı. Avrupa’da silahlanıyor, Avrupa’yı silahlandırma projeleri var. Türkiye’de de bu konuda hep söyleniyor. Türkiye’de daha önce Avrupa güvenlik mimarisini önemsediklerini ve içinde yer almak istediklerini devam etmişti. Avrupa bir güvenlik mimarisi inşa edebilir mi? Türkiye’de buradan umutlu olması gerekiyor mu? Savunma sanayisi özellikle öne çıkartmak için. Bakın güvenlik mimarisi diye soyut olarak Avrupa’dan bahsediliyor. Ama ben hemen bir soru atıyorum ortaya. Hangi tehdide karşı? Yani bir tehdit kavramı saptamadan güvenlik mimarisi oluşturamazsın. Neye karşı güvenlik? Sabaha karşı mı? Güneşe karşı mı? Aya karşı mı? Uzaydan gelecek, Mars’tan gelecek saldırılara karşı mı güvenlik mimarisi? Kime karşı? Neye karşı? Avrupa’da iki tane tehdit kavramı var. Yani diyelim küreselciler Amerika ile birlikte Rusya’yı, Doğu ülkelerini hatta biraz da Çin’i, Türkiye’yi kendi karşılığında tehdit olarak görüyor. Tehdit dendiği zaman onlar Rusya’yı en başta tehdit olarak görüyor. Dolayısıyla onların güvenlik mimarisinde baş tehdit Rusya. Bir de vatansever denen unsurlar var. Almanya’da iktidara ilerliyorlar, Fransa’da iktidara ilerliyorlar. İtalya’da biraz iktidar olmuş gibiler. Çeşitli ülkelerde, Avusturya’da iktidar oldular. Onlar ise Doğu’yu dost olarak görüyor. Rusya’yı, Çin’i vs. Ama tehdidi Amerika’da, ABD’nin tehdidi olarak görüyor. Dolayısıyla Avrupa güvenlik mimarisi dediğin zaman hangisinin? Yarın Almanya’da alternatif partisi iktidara gelecek. Diyelim bugün Mers güvenlik diye Rusya’ya karşı bir güvenlik mimarisi oluşturdu. Ama Almanya’nın ilk seçiminde alternatif partisi geldiği zaman o güvenlik mimarisi çökecek. Fransa’da diyelim Macron, ondan sonra Rusya’ya karşı bir güvenlik mimarisi oluşturdu. Ama orada Le Pen taraftarları, Le Pen’in milliyetçi partisi iktidara ilerliyor. O geldiği zaman Macron’un güvenlik mimarisi çöpe gidecek. Dolayısıyla Avrupa’da bir tane güvenlik mimarisi yok. Ve Türkiye açısından da, hangi Avrupa’nın güvenlik mimarisine Türkiye katılacak? Değil mi? Yani bu tamamen soyut ve Türkiye açısından da hiçbir işe yaramıyor. Türkiye’ye tehdit Amerika, Birleşik Devletleri, İsrail’den ve Yunanistan’dan geliyor. Yunanistan aynı zamanda Avrupa ülkesi, değil mi? Avrupa Birliği ülkesi. Güney Kıbrıs da o şekilde. Dolayısıyla Avrupa güvenlik mimarisi içerisinde Türkiye için bir güvenlik yok. Bu tamamen nedir? Türkiye’nin Rusya, Çin, İran ittifakı içinde yer almasına karşı Türkiye’de tereddütler yaratmak, sahte alternatifler üretmek, yapay alternatifler üretmek. Ya bak Avrupa güvenliğine katılalım. Üstelik Avrupa Birliği’ne de gireriz. Bunun başını kim çekiyor? Cumhuriyet Halk Partisi’nin Atlantikçe yöneticileri çekiyor. İmamoğlu’lar, Özgür Özel. Ve PKK ile beraber olanlar. Türkiye açısından da şu söyleniyor, tabi savunma sanayimiz gelişiyor. Avrupa’da da büyük bir silahlanmaya gidiyorlar. İşte Avrupa’yı silahlandırma, bir trilyon euro gibi paralar harcıyorlar. Biz buraya silah satarız, bu güvenlik mimarisinde olursa Türkiye’yi kalkındırırız gibi ekirler var. Silahı gerçekten her tarafa satarsın. Fasulye satmak gibi bir şey değil, bir anlamda silah. Ama silah satarken bir takım stratejik tercihler de olur. Herkes herkesten silah almaz. Silahlar aynı zamanda bir stratejiyi de belirler. Belli bir kampa dahil oluyorsun. Bu tamamen Türkiye’yi oyalamak, Türkiye’nin Avrasya’da, Asya’da yükselen uygarlığın önünde yer almasını geciktirmek, ertelemek, çelmelemek için üretilen kavramlar. Avrupa Güvenlik Mimarisine katıldım. Hangi mimariye? Yunanistan ve Kıbrıs’la beraber olan mimariye mi? Senin düşmanlarınla beraber olan mimariye mi? Rusya’ya düşman olan mimariye mi? NATO’nun Türkiye’yi Rusya üzerinden, aynı zamanda Doğu Avrupa’dan kuşatmasına şiddetlenen bir mimariye mi? Avrupa’dan kuşatmasına hizmet eden bir mimariye mi katılalım? Onun için öncelikle tehdit kavramını saptamadan, güvenlik lafları yapmak gevezelikten başka bir şey değil. Türkiye’de bu gevezelik çok. Devlet Bahçeli’yi ayırıyorum. Sayın Devlet Bahçeli’yi ne yapıyor? Türkiye, Rusya, Çin, İran ittifak ediyor. Bunun içinde Avrupa var mı? Yok. Var ama Türkiye’nin Avrupası var, Rusya’nın Avrupası var. Türkiye, Rusya, Çin, İran ittifakı. Türkiye’nin güvenlik mimarisi bu. Bu aynı zamanda 21. yüzyılın güvenlik mimarisi, bütün insanlık için. Yalnız Türkiye’nin güvenlik mimarisi değil. Ve bunun alternatifi yok. Türkiye, Rusya, Çin, İran ittifakı olmasında şu olsun, yok böyle bir alternatifi. Yani hayatta yok. Gevezeliklerde olabilir. Ondan sonra laf, güzaf o düzlemde olabilir. Ama hayatta Türkiye, Rusya, Çin, İran ittifakı dışında Türkiye için bir güvenlik mimarisi, yalnız güvenlik değil bir ekonomik mimari de yok. Yani Türkiye’nin ekonomik coğrafyası da artık Asya nedir? Birinci, ikinci ticaret ortaklarımız Rusya ve Çin. Değil mi? Senelerden beri. Enerji güvenliğimize bakıyoruz. Rusya, Azerbaycan, İran, Irak, onlar da Asya’da. Avrupa ile bizim ne ekonomik bakımdan, Avrupa’ya mal satıyoruz, herkese satarsın, düşmana da satarsın. O ekonomide ekonomik faktörler belirleyicidir. Yani malı kendine uygun bulur, ucuz bulur, kendi standartlarına uyarlı bulur vs. alır. Ekonominin piyasanın etkenleri, çercihleri başka. Onu görmek lazım. Ama Türkiye ekonomisinin gelişeceği coğrafyada normal olarak kendisini belirlemiş oldu. Neden? Daha Amerika ile iyi ilişkiler içinde olan Türkiye döneminde, Türkiye’nin Rusya ve Çin ile olan ekonomik ilişkileri dış ticaret hacmine bakıyoruz, öne geçti. Demek ki Türkiye, Atlantik sistemin içinde bile Asya ile bütünleşiyor ekonomide. Sayın Pelecik, ben şunu da çok merak ediyorum çünkü çok sık tekrarlanıyor. Şimdi Denezoyla olayı oldu, İran oldu, işte Suriye oluyor. Siz Sayın Bahçeli’ni de hatırlatıyorsunuz, Türkiye, Rusya, Çin, İran ittifakı diyoruz ama buralarda hep şöyle eleştiriler var. Rusya bunları yalnız bıraktı, Venezuela’yı, Türkiye’yi de yalnız bırakır, Çin yalnız bıraktı, Türkiye’yi de yalnız bırakırlar diye. Böyle onların tavırlarını biraz eksik ve hafif bulan şeyler var. Yani Rusya, Çin, İran buralarda güvenilmez güçler mi? Avrupa mı? Özellikle Avrupacılar bunu mu diyor? Bunlar hiç nesnelliği görmeyen bakış açıları. Rusya’nın Türkiye’ye dostluğu, Çin’in Türkiye’ye dostluğu, İran’ın Türkiye’ye dostluğu kendi çıkarları gereği. Türkiye’nin hatırı için değil. Türkiye düştüğü zaman Rusya da düşer. Türkiye düştüğü zaman İran da düşer. Türkiye düştüğü zaman Çin çok zor durumlara düşer. Onun için Türkiye ile İran’ın, Rusya’nın ve Çin’in çıkarlarında bir ortaklık var. Ve bu Tunç Kanunu. Dolayısıyla hani bizi ortada bırakırlar falan filan. Türkiye Venezuela değil. Yani Venezuela Rusya ve Çin’in coğrafi olarak da çok uzağında. Amerika’nın da çok gölgesinin altında olan bir ülke. Dolayısıyla Çin ve Rusya Venezuela cephesinde Amerika ile bir hesaplaşmaya girmez. Çünkü zaman onlardan yana, zaman Çin’den yana işliyor. Bu zamanı aşmak durumunda Çin Halk Cumhuriyeti. Yani Amerika’yı barışçı yoldan geçiyor. Ama Türkiye’nin durumu öyle değil. Türkiye bir Doğu Akdeniz ülkesi ve Türkiye düştüğü zaman bütün enerji yolları, Süveyş Kanalı olsun, Hürmüz Boğazı olsun, Amerika’nın kontrolüne gider. Türkiye ile İran’ın kaderleri ortak. Buraları Amerika’nın kontrolüne gittiği zaman Çin Halk Cumhuriyeti enerjisini nereden alacak? Dolayısıyla şunu görmüyor bunu söyleyen diğer kimlerse, Rusya’nın, İran’ın ve Çin’in Türkiye ile dostluğu kendi çıkarları için bir zorunluluk. Onlar Türkiye ile beraber olmaya mecburlar. Onun için Türkiye-Rusya-Çin ittifakı bir gerçeğe dayanıyor. Yalnız Türkiye’nin menfaatine dayanmıyor. Rusya’nın da menfaatine, Çin’in de menfaatine, İran’ın da menfaatine dayanıyor. Zaten o tür ittifaklar gerçekçidir ve reeldir. Venezuela ile Türkiye’nin durumları aynı değil. Kaldı ki Venezuela da bugün ayakta devlet olarak. Hangi sayede ayakta? Çin ile ilişkileri sayesinde. 60 milyar dolar kredi açmış durumda Çin. Ondan sonra Venezuela petrollerinin %80’ini alıyor. Sonuç itibariyle bugün Venezuela devleti ayakta değil. Cumhurbaşkanı esir edildi ama Venezuela devleti bugün ayakta. İçişleri Bakanlığı ile, Dışişleri Bakanlığı ile, Savunma Bakanlığı ile, Televizyonu ile, ekonomi kurumları ile hepsi ile Venezuela devleti devam ediyor. Hangi sayede devam ediyor? Rusya ve Çin ilişkileri sayesinde devam ediyor. Evet, şimdi tekrar biraz içe dönebiliriz. Siz 25 Ocak’ta bir etkinliğe katılacaksınız Beykoz’da Süleymancılar’a karşı. Bu Süleymancılar meselesi de çok tartışılmaya başladı. Şimdi konunun uzmanlarından biri var, Kaan Aslan arkadaşımız. Onda Süleymancılar kitabı çıkmıştı. İlk baskısı da bitti, yarın ikinci baskıya giriyor. Çok da ilgi çeken bir etkinlik. Bu Süleymancılar neden bu kadar gündem oldu? Neden çok konuşuluyor, tartışılıyor? Onu Kaan Aslan’a soralım. Şimdi kocaman kitap yazmış, birinci baskısı hemen tükenmiş. Onun yanında şimdi bize söz düşmez. Önce Kaan arkadaşımızı dinleyelim. Tebrik ediyoruz hakikaten. Teşekkürler. Yayınladığı kitap hızla tükendi. Ondan sonra yeni basımlara geçti ve çok etkili olduğunu görüyoruz. Arkadaşımızı tebrik ediyoruz. Hakikaten çok esaslı bir kitap. Bir birikimin ürünü. Evet, Süleymancılar niçin Türkiye için bir tehdit veyahut problem? Tehdit demeyeyim de problem diyelim daha iyi. Onu Kaan Aslan kardeşimizden dinleyelim. Öncelikle teşekkür ederim. Şimdi 15 Temmuz 2016 darbi girişiminden sonra devletimiz ve güvenlik birimlerimiz, devletimizin güvenlik birimleri, Türkiye’de yeniden böyle bir tehdit olup olmayacağına dair bir çalışma yaptı. Ve bununla ilgili de raporlar hazırladı. Bu raporlar tabi basında konuşulduğu, kamuoyunca konuşulduğu, devletin gerekliliği birimleri tarafından değerlendirildi falan kaynak yayınları. Bu raporlardan bir tanesini 2019’da kitap olarak yayınladı. Diyanetin gizli tarikatlar raporu. Diyanet İşleri Başkanlığı darb girişiminden, FETÖ’nün darbi girişiminden sonra, Türkiye’de faaliyet yürüten, farklı görüşlerdeki, farklı dönemlerde, farklı şehirlerde ortaya çıkan, farklı fikirleri savunan 48 farklı cemaat ve tarikatı inceledi Diyanet İşleri Başkanlığı. Ve bu 48 tarikat cemaat arasında, kimine olumlu demeyeyim de, daha çok problemli değil şeklinde yaklaştı. Bazılarını problemli olarak işaretledi. Mesela Alparslan Kuytuğu ve Furkancılar öyleydi. Adnan Oktar grubu öyleydi. Nurcuların bir kısmı öyleydi falan. Ama sadece bir tanesi hakkında yeni FETÖ diye işaret etti Diyanet Raporu. O da Süleymancılar. Diyanet İşleri Başkanlığı. Yani devletin resmi raporu. Devletin resmi kurumu ve raporu. Farklı olarak yayınları yayınladı. Doğru. Bu bizim en önemli çıkış noktamız. Farklı onun nüfusası. O hala baskısı devam ediyor. En son Sayın Genel Başkanım sizinle birlikte TÜYAP’taydık. Orada da yeni baskısı satıştaydı. Yani hala ona ilgi var o rapora. Ve hala da konuşuluyor kamuoyunda. Onu da gösterelim burada Diyanet İşleri Başkanlığı’nın. Diyanet’in gizli tarikatlar raporu. Orada 48 tarikat cemaati arasında en çok yeni FETÖ diye işaret edilen grup Süleymancılardı. Şimdi o raporda önemli değerlendirmeler var. Bizim neden Süleymancılar sorusuna yanıtımız aslında orada var. İşte bu bahsettiğimiz rapor. 2019’da kaynak yayınları yayınlandı ama 2019’dan önce yapıldı bu çalışma. Açıkça… Yayını hazırlayan Oktay Yıldırım. Evet o dönem doğru. Açıkça Süleymancılar hakkında şu ifadeler var. Diyanetin değerlendirmelerinde. Bir, yabancı istihbarat bağı var. Yani Türk Devleti bu değerlendirmeyi yapıyor. Kesinlikle evet. Yani Diyanet İşleri Başkanlığı çünkü Türk Devleti’nin bir kurumu. Yabancı istihbarat bağı var. İki, devlette yapılanıyorlar. Üç, bu devletteki yapılanma FETÖ’dekiyle benzer. FETÖ’de imam yapılanması vardı. Burada da işte kendilerince bir adlandırma yapmışlar. Kolordu Komutanlığı diye. O şekilde bir yapılanmaları var. Bunu da içeriden ayrılan, cemaatten uzun yıllar önce ayrılan bir kişinin itiraflarına dayandırıyorlar. O kolordu komutanlığı yapılanması devlette o şekilde ilerliyormuş. Ve bu yapının biz büyük bir mali ekonomik güç yarattığını, uzun yıllardır örgütlendiklerini yabancı ülkelerde de, yurt dışında da resmi olarak çok sayıda ülkede kurumlarıyla, şirketleriyle, öz varlıklarıyla birlikte faaliyet yürüttüğünü hem bu raporda bahsediliyor, hem cemaatin kendisi de bundan bahsediyor. Tabii bu bizim çıkış noktamız oldu. Peki bu yine Süleyman Tunağan’ın torunlarından ve bu kuruşla birlikte, yani bu Süleymancılarla birlikte hareket etmeyenler ne diyor bu konuda? Bahsettiğiniz kişiler, cemaatin kurucusu Süleyman Helmi Tunağan’ın torunları var. Sayın Mehmet Beyazıt Denizolgun, Sayın Fatih Süleyman Denizolgun. Kim bunlar? Sayın Mehmet Beyazıt Denizolgun AK Parti kurucusudur. İki dönem milletvekilliği yapmıştır. 2002-2007 yıllarında. Oğlu da Sayın Fatih Süleyman Denizolgun. O da 2018-2023 arası milletvekilliği yapmış. Cemaatin içerisinde olmasına rağmen, hatta cemaatin lideriyle akraba olmalarına rağmen, Yani kuzen oluyorlar değil mi? Kuzenler, evet. İçeriden çok sert eleştiriler yapıyorlar. Aynı bizim gibi. Biz ne diyoruz, işte devletin raporları ne diyor, bu yapı tehlikelidir, yeni FETÖ’dür, devlette yapılanıyor. Aynı Sayın Denizolgun ailesi de bizim söylediğimiz gibi. Bu Diyanet İşleri Başkanları raporunda olduğu gibi yabancı istihbaratla falan eşkıyalar olduğunu da söylüyor mu Denizolgun? Hatta bizim haberlerimize de açıktan destek verdiler, paylaştılar ve kamuoyunu aydınlatma yolunda onlardaki girişimlerde bulundular. Hatta onların şöyle bir girişimi de var. İşte cemaatin bir önceki lideri Sayın Arif Ahmet Denizolgun, kendisi eski Ulaştırma Bakanıdır. 1998-99 yılları arasında Mesut Yılmaz hükümetinde. 2016’da darbeden 54 gün sonra 7 Eylül’de Beykoz’da hayatını kaybetti ve bu ölümde bazı şüpheler tespit edildi. Bunu tespit eden yine devletin bir kurumu, Beykoz Cumhuriyet Başsavcılığı. İşte yanına 36 saat sonra giriliyor, polise 8,5 saat sonra haber veriliyor. Efendim yanındakiler çelişkili ifadeler veriyor birbiriyle, hayatın olağan akışına uymayan falan. Böyle bir rapor hazırlanıyor Beykoz Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından. Fakat o dönem Adli Tıp diyor ki otopsi incelemesine ardından bu ölüm olağandır diyor. Fakat geçen yıl Denizolgun ailesi cemaatin bir önceki liderinin ölümüyle alakalı resmi bir başvuru yapmışlardı. Bugün ikinci başvuru da yaptılar yani bu konunun araştırılması için yargıya taşıdılar meseleyi ve dosyada şu an açık. Tabi bundan sonra biz ne görüyoruz? Alihan Kuriş isimli birisinin cemaatin başına geçtiğini görüyoruz. Bu süreçten itibaren hem içerideki bize konuşan pek çok insan var, onlar da bunu söylüyor, devletin raporları da söylüyor. Cemaat FETÖ’leşti diyor, yeni bir FETÖ oldu diyor. Bu Türkiye’de de böyle, yurt dışında da böyle. Mesela cemaatin yurt dışında çeşitli mescitleri, yurtları, kuran kursları var. Mesela Türkiye’den 15 Temmuz’dan sonra öğrenci yurtları var, kuran kursları var, camileri, mescitleri var. Mesela Almanya’da kendi resmi açık kaynaklardan ulaşılabilir, kendi resmi rakamları bir şey kuruyorlar, federasyon kuruyorlar Almanya’da İslam Kültür Merkezleri Birliği diye. Onun bünyesinde 300 tane dernek şubesi var Almanya’da. Alman devleti, hükümeti de bunları destekliyor. Çok açıktan destekliyor. Şu an mesela Köln’de 70 milyon avro değerinde bir o federasyona merkez bina yapıyorlar. Onun 17 dönümlük arazisi, kamu arazisi ve Köln Belediyesi bunu hibe etti cemaate. 70 milyon avro ne demek? 35 milyar Türk lirası oluyor. Çok yüksek bir meblaya bir inşaat yapıyorlar ve kendi söylediklerine göre Avrupa’daki cemaatin bütün faaliyetlerini oradan yönetecekler. 35 değil 3,5 milyar. Evet. Cemaatin bu faaliyetlerini içeriden de çok eleştiriler var. Mesela yurt dışında bize çok mesaj atan, ulaşan, arayan, söyleyen, şikayet eden ve sesini duyurmak isteyen çok cemaat üyesi var içeride. Diyorlar ki 15 Temmuz’dan sonra Türkiye’den firar eden pek çok FETÖ’cü geldi bizim camilerimizde namaz kılıyor, yurtlarımıza geliyorlar, görüşüyorlar falan. Biz rahatsızız diyorlar. Tamam biz bu cemaate gidiyoruz ama biz vatansever insanlarız, vatanımıza düşman değiliz, devletimize düşman değiliz. Bunlar bizim içimize geldiler diyor. Almanya’da, Fransa’da, İngiltere’de neredeyse. Ve açıkça diyorlar ki cemaatin hocaları kucaklıyor bunları ve tavır göstermiyorlar. Şimdi içeriden insanların aktardığı da, devletin raporları da ve bizim kendi gözlemlerimiz ve tespitlerimiz de bunu ortaya koyuyor. Süleymancılar FETÖ’leşme yolunda gidiyor. Bu önemli, yani önemli görüyoruz. O yüzden biz neden Süleymancılar sorusuna bu yüzden de daha fazla önem gösteriyoruz. Yani asıl siz Diyanet İşleri raporunu, doğruluğunu kabul ediyorsunuz. Onun için yani Diyanet İşleri raporunda bunların yabancı istihbarat örgütleriyle ilişkili olduğu, olsa FETÖ’yle geçtikleri, ondan sonra tespit edilmiş devlet tarafından. Hala beni de o konuda yüksek düzeyde arayanlar, bilgilendiren var. Yani onlar da sizin anlattıklarınızı doğuruyorlar devlet olarak, onu söyleyeyim. Diyanet İşleri Başkanlığı olarak doğruluyorlar. O bakımdan çok çok önemli. Sizin kitabınızda bütün bunları içeriyor zaten. Evet. Mesela şu Sayın Genel Başkanım, önemli bir açıklamaydı. İstanbul’un Eski Emniyet Müdürlerinden Mali Şube Müdürü Sayın Furkan Sezer, bu konular gündeme çok sık gelmeye başlayınca bize açıklama yapmak istedi. Biz de kendisine dinledik ve aydınlıkta manşet yapmıştık o zaman. Kendisi İstanbul’un Eski Emniyet Müdürlerinden ve 15 Temmuz döneminde FETÖ’yle mücadele başladığında İstanbul Emniyet’inde, Terör ve Şube içerisinde ilk sorgulamaları yapan isimlerden birisi Furkan Sezer, bize aynen şu ifadeyi söyledi. Tırnak içi söylüyorum. 15 Temmuz’dan sonra, işte FETÖ’cüler emniyetten tasfiye edildi, çok büyük bir tasfiye oldu, ihraç oldu. 15 Temmuz’dan sonra emniyete giren, mülakat işte yaptığımız, aldığımız rütbeli polislerin yüzde 20’si, 5’te biri Süleymancıyım diyerek girdi dedi. Çok büyük bir rakamdı. O zaman AK Parti hükümetinin de burada çok büyük sorumluluğu var yani. Kesinlikle hükümetimizin bu meselenin üzerine kararlılıkla gitmesi gerekiyor. Çünkü aynen raporda denildiği gibi devlette yapılandığını, önemli bir sitemiz. Demek ki onlara o formül söylermiş, sen Süleymancıyım de, Süleymancıyım dersen seni emniyete alırlar diye onlara o formül verilmiş. Evet, ve girmişler. Mesela Sayın Fatih Süleyman Denizoğlu’nun, az önce konuşmuştuk, onun da açıklamaları olmuştu. Açıkça kendisi dedi ki, Alihan Kuriş, Alihan Kuriş’e bağlı yargımızda çeşitli birimlerde isimler var dedi. Alihan Kuriş dediğiniz Süleymancıyım. Cemaatin mevcut lideri. Alihan Kuriş’e bağlı isimler var. Yani Fethullahçılar bir dönem nasıl devlet içerisinde, emniyette, yargıda yapılanıyorsa, burada da benzer bir görüntü karşımıza çıkıyor. Tabii burada şu var, ben kitabın üst başlığı olarak FETÖ’nün renklenme merkezi yazmıştım. Bu renklenme meselesi şu yüzden, FETÖ 15 Temmuz darbe girişiminden sonra, Türkiye ile, tabii başarısız olduğu için bu darbe, onlar başka bir yöntem arayışına girdiler. O da şu, işte mesela bir sene önce Rus uçağının düşürülmesi olayında FETÖ izi ortaya çıkmıştı. Rusya’nın büyük elçisi, Ankara büyük elçisi Sayın Andrei Karlov’un da cinayetinin arkasından FETÖ çıkmıştı. Fakat bu FETÖ, soruşturmanın ilerleyen aşamasında ortaya çıktı. Onun FETÖ’cü olduğu, katilin FETÖ’cü olduğu çok sonra ortaya çıktı. Çünkü kendini gizlemiş. Ve buna FETÖ renklenme demiş. Bize içerden, cemaatin de aktardı, bizim içimize FETÖ’cüler gelmeye başladı. Hatta KHK ile ihraç edilenler, cemaatin lideriyle uzun yıllardır görüşüyor. İşte bunların mesela çeşitli yurtları var Türkiye’de, oralarda görüşmeler yapıyorlar. FETÖ kendini Süleymancılar için de gizlemeye başladı, renklendirmeye başladı diye çok fazla şikayet geliyor. Dolayısıyla Süleymancılar’ın bu faaliyetlerine dikkat çekmek, bizim kamuoyunu aydınlatmak, devletimizin de, biz biliyoruz ki içinde bu yapıyla mücadele etmek isteyen ciddi anlamda görevliler, yetkililer var. Zaten Diyanet İşleri Başkanlığı raporunu hazırlamışlar. Ne olacak yani devletin resmi raporu bu? Evet, onlara da cesaret vermek istiyoruz. Biz bu mücadelenin yanında olduğumuzu göstermek istiyoruz. İkinci bir FETÖ olmaması için bu yapının faaliyetlerine dikkat çekiyoruz. Çünkü Süleymancılar en önemli bence nokta şu, Alihan Kuriş’in lider olmasının ardından Türkiye’deki iktidar projelerinin içerisinde yer aldılar. Nasıl? İlk olarak 2018 seçimlerinde açıkça İyi Parti’yi desteklediler. 2019’dan itibaren de açıkça CHP ve Ekrem İmamoğlu’nu desteklediler. Hep Amerika’nın tarafındalar yani. Kesinlikle. Yani Rant raporunda Türkiye’de seçimle yükselen milli kesimlerin iktidarını devireceklerini ve kendi iktidar modelini Ekrem İmamoğlu’yla birlikte veya CHP’yle birlikte kuracaklarını ilan eden emperyalizm, Amerikan emperyalizmi. Belediye başkanlığı seçimini de etkilediler yani. İlçeleri de etkilediler, illeri de etkilediler. İlk turda zaten 14 bin miline fark vardı. Evet. Ondan sonra yani onların oylarıyla İmamoğlu sonuç itibariyle belediye başkanı oldu. Yani evet sizin dediğiniz gibi kesinlikle bir emperyalizmin iktidar projelerinin içerisinde, planlarının içerisinde yer aldıklarını görüyoruz. Bundan da menfaat elde ediyorlar. Yani mesela sizin bahsettiğiniz gibi belediye seçimlerine etki ettiler ama karşılığında kadro da aldılar. Mesela belediyede pek çok yerlere Süleymancıların yerleştirildiğini duyuyoruz. İçeriden bilgi aktaran insanlar da böyle söylüyor. Süleymancılar dolduruldu diyor belediyelere mesela. Biz İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde de Ankara Büyükşehir Belediyesi’nde de Süleymancı kadrolaşma olduğunu maaşa tatmıştık. Gayet onlara. Evet. Zaten ne tekzip ne başka bir şey. Mervişoğlu da Yeni Şabak’ta galiba maaş etti. İmamoğlu’nun Batılı emperistlerle ilişkilerini kurmada faaliyetleri olduğu Yeni Şabak gazetesinde maaş etti. Dolayısıyla bu sürecin benzer ilerlediğini görüyoruz. FETÖ’de olduğu gibi bir devlet içi kamuda yararlanma, devlet içerisinde yapılanma, bir mali güç yaratma, emperyalizmin desteğini alma, siyasete müdahale etme, siyasetin desteğini alma, bir istihbarat desteği. Dolayısıyla biz elimizden geldiğince bunu aydınlatmaya çalışıyoruz bu konuyu. İnsanlara anlatmaya çalışıyoruz halkımıza. Yeni bir FETÖ olmaması için ki sizinle de birlikte bu pazar günü Beykoz’da bir etkinlik yapacağız. Beykoz’da pazar günü Ahmet Mithat Efendi Kültür Merkezi’nde bir konferans vereceğiz. Ondan sonra konferansı ben veriyorum. Konferansın başlığı, devlet ve millet düşmanı Süleymancılığa Türkiye’de yer yok. Bu başlıkla bir konferans veriyoruz. Siz de katılıyorsunuz. Ondan sonra başka önemli misafirlerimiz de olacak. Ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin doğrudan doğruya tespitlerini esas alan o bilgilere dayanarak halkımıza aydınlatacağız. Beykoz’da özellikle yapıyoruz. Çünkü Beykoz’da yuvalanıyorlar. Dolayısıyla onları kendi yuvalarında toplumumuza anlatacağız, toplumumuzu aydınlatacağız. 14’te oluyor konferansımız. 25 Ocak. Yani bu önümüzdeki pazar saat 14’te Ahmet Mithat Efendi Kültür Merkezi’nde Beykoz’da konferansımızı veriyoruz. Halka açık olan bir konferans. Herkesi bekliyoruz. Süleymancılığı da bekliyoruz. Onları da bekliyoruz. Gelsinler. Onları da aydınlatmaya görevimizdir. Hazırız. Onlar da bizim vatandaşımız. Onları da bilgilendirmek durumundayız. Evet. Evet herkesi çağıralım. İletişim içinde 0506 680 61 60 numarasını… İletişim var ama herkes elini kolunu sağlayarak serbestçe gelebilir. Yani herhangi bir iletişim sınırı yok. Ondan sonra diyelim bilet falan gibi bir mecburiyet yok. Herkese açık. Herkese açık. Kamuya açık. Halkımıza açık. Ve orada da Beykoz’da da Vatan Partisi Beykoz ilçesi başkanlara da eski bir Deniz Yarbayı’dır komutanımız. Hakan Komutan Başkanlığında halka devamlı bildiriler dağıtıyorlar. Kahveleri dolaşıyorlar. Cami derneklerini dolaşıyorlar. Ve bir yerde bu toplantıyı anlatıyorlar ve halkımızı toplantıya çağırıyorlar. Davet ediyorlar. Herkes davetlidir. Açık. Toplantı herkese açık. Hiçbir sınır yok. Onun için iletişimden bilgi almak için şey yapabilirler ama toplantıya katılmak için hiçbir sınır, bilet vs. söz konusu değil. Biz hani yol sormak isteyen olur. Yerini sorar, yolunu sorar, iletişim, oraya ulaşma imkanlarını sorar vs. Evet değerli milletimiz herkese pazar günü bu konferansa bekliyoruz. Sayın Pelinçek isterseniz biraz da ekonomi konuşalım. Evet. 2026 yılı aslında biraz özelleştirmeler yılı olacak denilebilir. Hükümetin de orta vadeli programında bir özelleştirme programı vardı. Ve yine yıl biraz emekçi eylemleriyle başlıyor. Özellikle Birleşik Metal İş’te grev kararı aldı. Hatta son dakika bir bilgi onu da söyleyelim. Mescid yani işveren sendikası, metal sendikası görüşme talep ediyor işçi tarafıyla. Şimdi yakında bir görüşme de olacak ama bugün grev kararını ilan etmişlerdi. Metal işçiler. Emekçi hareketi Türkiye’de yükseliyor mu bu özelleştirmeler? Evet yükseliyor. Yalnız metal işçileri değil birçok iş dalında yükseliyor. Bir de önümüzde bunun fırtına halinde bir yükseliş geliyor. Sebebi özelleştirme hazırlıkları. Yani özelleştirme ne demek? Devleti küçültmek demek. Özelleştirme devleti küçültmek demek. Çünkü milli devletin temeli nedir? Kamu ekonomisidir, kamu iktisadi teşekkülleridir. Yani milli devletin ekonomik temeli bir kere gümrüklerdir, çiftçiye yapılan desteklerdir, sümer banklardır, eti banklardır, iplik fabrikalarıdır, ondan sonra şeker fabrikalarıdır. Yani kamu sektörüdür. Bunlar aynı zamanda Türkiye’nin, milli devletinin ekonomik zeminini, temelini oluştururlar. Dolayısıyla özelleştirme, kamu iktisadi teşekküllerinin satılması, yabancılara satılması, özel sektöre satılması, sonuç itibariyle devletin altını oyan, milli devletin ekonomik temelini sarsan bir girişimdir. İşin o boyutunu da burada açıkça ifade etmemiz lazım. O bakımdan AK Parti iktidarı çok büyük bir yanlış yapıyor. Yani bu devletin ekonomik, milli ekonomik temelini altına oyduğunuz zaman, o iç çepeyi de zayıflatır. Hem emekçilerle, işçi sınıfıyla, milletin tamamıyla iktidar-hükümet arasındaki ilişkilere ağır bir darbe olur. Onu görelim, onu saptayalım. Ve genel olarak da Türkiye’nin direncini kıran, çünkü kamunun yönetiminde olan işyerleri, fabrikalar, işletmeler, aynı zamanda Türkiye’nin direncinin ekonomik temelleridir. Bunlar da çok önemli. Dolayısıyla özelleştirme, hele bu durumda, yani efendim biz milliciyiz, milliyetçiyiz, dış tehdide karşıyız, İsrail’e karşıyız. Bakın, İsrail’e karşı olan özelleştirme yapmaz. Özelleştirme, çünkü dış tehdide de aynı zamanda bir davettir. Yani Türkiye’nin direncini zayıflattığı için. Dolayısıyla milliyetçilik iddialarıyla özelleştirme bağdaşmaz. Çünkü milliyetçilik, yalnız başına borazan çalmak, ondan sonra ileri geri hamaset, tellallığı yapmak değil. Milliyetçilik ekonomisiyle, güvenliğiyle, kültürüyle, hem milliyetçi olacaksın, hem Türkiye’de bahis oynatacaksın devlet olarak. Yani Türk milletinin çalışkanlığını bertaraf edeceksin. Yani alın teriyle kazanmak yerine, şans oyunlarıyla, bilmem nelerle falan filan, devleti bizzat bahis oynatmasıyla, Türk milletinin o çalışkanlığını alın teriyle hayatını kazanma örfünü, adetini, geleneğini tahrip edeceksin. Ondan sonra da ben milliyetçiyim diyeceksin mesela. Türkiye’de uyuşturucunun bu denli yayılmasına falan filan göz yumacaksın. Ondan sonra işte LGBT falan filan, bunlara özgürlük tanıyacaksın. Bunların örgütlenmesi, propagandası falan konusunda, Türkiye’nin ahlakını, namusunu, karakterini, kişiliğini koruyan kültürel tavırları almayacaksın. Bunların hepsi milliyetçilikle bağdaşmayan tutumlar oluyor. Dolayısıyla milliyetçiliğin içini boşaltıyorlar sonuç itibariyle. Özelleştirme de milliyetçiliğin içini boşaltmanın ötesinde temellerine kazmayı vurmak demek. Bunları da ifade edelim. Böyle içi boş milliyetçilik, kof milliyetçilik, milliyetçi gevezelik, bunlar hiçbirimizi ve Türk milletini de aldatamaz. Bunları sattırmamız lazım. Bu işçi sınıfını özelleştirmeye karşı mücadelesinde Vatan Partisi en başta var. Zaten Türk İş’in başkanlığında Ergün Atalay’ın işçi sınıfına hizmet eden ve emekle vatan mücadelesini birleştiren bir yönetim var. Çok önemli. Bir strateji kurdu. Sayın Ergün Atalay emek ve vatan mücadelesini birleştirdi. Burada kararlı bir tavır alıyor. Bu Türk İş’e çok büyük bir prestij itibar kazandırıyor, güven kazandırıyor. Dolayısıyla diğer diske bağlı Birleşik Metal İş Sendikası da mese karşı metal iş kolunda. Aynı şekilde Türk Metal gibi sendikalar da kararlı mücadele çizgileri izliyorlar. Belediyelerde yine mücadeleler yükseliyor. Hepsine toplam baktığımız zaman önümüzde vatana ve emeğe sahip çıkacak, alın teri mücadelesi verecek bir işçi hareketi gözüküyor. Çiftçilerimiz zaten ve çarşılarımız, esnafımız, zanaatkarımız zaten milli mevzilerde, milli duruş içerisinde. Dolayısıyla Türkiye’de biraz evvel adını andığımız üreticilerin milli hükümetinin halk temeli, halk hareketi Türkiye’nin gündemine girmiştir. Onu da tespit edelim. Tabii bu seçim yoluyla, demokratik yollardan olacak. O halk hareketi de o demokratik yolun dinamini temsil ediyor. Sayın Perinçek, programın başında şöyle bir uyarıda bulundunuz. Dediniz ki Türkiye, Suriye’de İkinci İsrail planlarını yerle bir etti. Türkiye’ye de katıldı ama esas Suriye ordusu yerle bir etti. Burada hükümet Suriye’de, ABD İsrail’e karşı karşıya, Doğu Akdeniz’de karşı karşıya. Ama özelleştirmede de, biz hep eleştiriyoruz ekonomi politikalarında da biraz Atlantik’e yönelen tavırlar var. Bu bir tezatlık oluşturmuyor mu? Tezatlık oluşturuyor ve bu devam etmez. Yani bu devam etmeyecek. Yani insanlar da şu soru işareti oluyor. Acaba hükümet anlaşıyor mu Suriye’de? Anlaşsaydı SEDEK’i ayakta kalırdı. Türkiye hükümeti ABD ve İsrail’le anlaşsaydı SEDEK’i orada tasfiye edilmezdi. Yani PKK orada tasfiye edilmezdi. Türkiye koruduğu an oradaki PKK’nın tasfiye edilmesi imkansız hale gelirdi. Anlaşıyor görüşleri. Onlar da bu tür dedikodular, laflar da bir şey, güvensizlik yaratmak için. Tabii hükümeti eleştiriyoruz. Sayın Cumhurbaşkanımızın önderlik ettiği bugünkü yönetimi eleştiriyoruz. Denge politikaları nedeniyle. Bu denge politikalarının Türkiye’nin güvenliğine ve refahına, ekonomik zenginleşmesine zararı var doğru. Ama bunu Amerika ile işbirliği boyutunda ifade etmek gerçeğe uygun değil. Sizin de ifade ettiğiniz gibi. Ama bakın Türkiye Amerika ile anlaşsa PKK orada perişan olmazdı. Zaten niye Türk bayrağını yakıyorlar? Türkiye Amerika ile anlaşmadığı için orada al yıldızı al bayrağı indiriyorlar dedim. Türkiye’ye karşı müthiş bir öfke kusma var orada. Onları görüyoruz. İçeride de Dem partisinin, ondan sonra da Türkiye hükümetine, Türkiye devletine olan kinini ve öfkesini görüyoruz. Demek ki Türkiye şu anda hükümeti devletimiz Amerika ile anlaşmış durumda değil. Ama denge politikaları zarar veriyor. Yani denge politikaları başka bir şey Amerika ile anlaşmak. Onun ötesinde bir şey. Bir de emeklinin durumu var. Bugün mecliste görüşüldü. 20 bine çıkartılması konusuna taban ücretin gerçekten çok düşük. Vatan partisi olarak emeklinin, asgari ücretin, işçi ücretlerinin, memur maaşlarının hepsinin bir refah sağlaması çizgisindeyiz. Bunun mücadelesini veriyoruz. Doğru. Ama bunun kaynağını yaratmamız lazım. Nedir? O da üretimdir. Ne kadar çok Türkiye üretirse işçisine o kadar ücret verebilir, memuruna o kadar maaş verir, emeklisine de o kadar maaş verir. Aksi takdirde sırf para basarak falan maaşları arttırmak falan bunlar bir çözüm değil. Dolayısıyla köklü çözüm Vatan Partisi’nin üretim devrimi programındadır. Ve bunun kaynakları da var. Devamlı bu programlarda da ifade ediyoruz. Yurt dışına yatırılan 500 milyar dolar, banka kasalarında konan 500 milyar dolar değerindeki altınlar, bunlar yatırım süreçlerinde yönlendirildiği zaman devlet kararıyla, devletin mecbur etmesiyle yatırıma, üretime yönlendirildiği zaman Türkiye’de refah artar ve artan üretim de adil bir şekilde paylaşılabilir. Bu bir hükümet sorunudur. Onun için bütün mesele böyle hükümetten bir şey dilenmek, istemek, hep böyle değil, hükümet olmak. Vatan Partisi işçi sınıfımıza, çiftçilerimize, çarşılarımıza, esnafımıza ve milli sanayicimize ve milli tüccarımıza hükümet olma çağrısı yapıyor ve hükümet olmayı vaat ediyor. Ve bugünkü Türkiye koşullarında, bugünkü Türkiye siyasi dengelerinde de o hükümet olmanın formülünü ifade ediyoruz. Tabii doğru bir milli programla, ondan sonra empeyizme karşı olan, ondan sonra milli bir ekonomi ve milli bir güvenlik programıyla AK Parti, MHP, Vatan Partisi ve Kılıçdaroğlu Cumhuriyet Halk Partisi, Kılıçdaroğlu’nun Cumhuriyet Halk Partisi birleştiği zaman doğru bir program temelinde Türkiye’nin önündeki sorunları çözer, işçinin de ücreti artar, ondan sonra asgari ücret de artar. Çünkü üretim odaklı bir ekonominin yarattığı kaynaklar büyür. Sayın Perinçek, bu en son hükümet formülüyle bitirdiniz. Şunu merak ediyorum, Vatan Partisi neden biz tek başımıza iktidar olacağız demiyor da bir hükümet formülü ödülüyor? Çünkü Vatan Partisi hesap kitap biliyor. Yani halka olabilir bir şeyi koyacaksınız halkın önüne. Vatan Partisi’nin en sonunda tek başına hükümet olma da bir amacı vardır ama Türkiye’nin bu koşullarında, aritmetik hesap kitap bildiğimize göre Türkiye’nin geniş güçlerini kucaklamak durumundayız. O geniş güçlerle hem ekonomimizi üretim odaklı olarak inşa edebiliriz, o geniş güçlerle aynı zamanda Amerika ve İsrail tehditine karşı durabiliriz. O geniş güçler nedir? Sınıfsal olarak işçi sınıfı, çiftçilerimiz, köylülerimiz, esnaf zanaatkarımız, milli sanayici ve milli tüccarlarımız bunların hepsinin siyasi planda temsilcileri vardır sonuç itibariyle. Bunları birleştiren bir siyasi bütünlük de sağlamamız lazım. Sınıfsal olarak önümüzdeki hükümetin dayandığı gücü ifade ediyoruz. İşçiler, çiftçiler, küçük esnaf zanaatkar, milli tüccar, milli sanayici bunların hepsini şu anda Vatan Partisi kucaklıyor değil. Bunları kucaklayacak siyasi iktidar formülü de AK Parti, MHP, Vatan Partisi ve Kılıçdaroğlu CHP’sidir ama doğru programda tabii. Sonuç itibariyle bütün bu partilerin içindeki emperizmle ilişkili kurumlar, birikimler, tortular falan değil, bu partilerdeki milli cevher birleştirilecek, bütünleştirilecek. Türkiye oraya gidiyor çünkü halk oraya gidiyor. Ve Türkiye böylece yükselen Asya uygarlığı içerisindeki öncü kendisini bekleyen öncü konumlara yerleşecek. Süreç bu. Türkiye-Rusya-Çin-İran ittifakı da üretim devrimi ekonomisinin aynı zamanda küresel plandaki siyasetini temsil etmektedir. Peki yani siz bu formülü ederken ve Türkiye’nin bu yöne girdiğini bilirken işte tehditler de ABD-İsrail, ne yapacak bu süreçte karşılaşacak? Bunu önlemeye çalışacak ama belirleyemeyecek. Önleyebildi mi? Kuvvetleri var mı? Suriye’nin kuzeyinde, kuzeydoğusunda ABD-İsrail oradaki piyonlarını kurtarabildi mi? Veya ABD ateşe sürdüğü İran’da PKK kuvvetlerini kurtarabildi mi? Ezildiler. Demek ki ABD-İsrail her şeye kadir, her şeyi yapar falan. Bunlar hepsi birer Amerikan masalı, Trump masalı bunlar. Amerika Birleşik Devletleri ekonomik gücü baş aşağı giden, karşısında çok önemli siyasi güç, askeri güçlerin, silahlı güçlerin oluştuğu bir konumda. Amerika 1950’lerin, 60’ların, 70’lerin, 80’lerin Amerika’sı değil. Yani dünyanın yarısını üretiyordu 50’lerde, 60’larda Amerika. Bugün %16’sını üretiyor. Çin onu geçti. Hindistan da onu geçti. Yani Amerikan ekonomisinin sınırları var. Bir de Amerikanın karşısında çok önemli silahlı güçler ve nükleer güçler oluştu. Dolayısıyla 60’ların, 70’lerin, 80’lerin dünyasında değiliz. Amerika’nın duvarları var. Hem kendi içinde duvarlar var, gidip çarpacağı ve çarptığı, hem de uluslararası planda Amerikanın karşısında çok önemli duvarlar, kayalar var, dağlar var. Onun için yaşadığımız süreç stratejik, bakalım Amerika o dağlara çarpacak, o kayalara çarpacak ve çarpıyor. İşte en son Suriye’nin kuzeydoğusunda çarptı, İran’da da çarptı. Daha yeni, son bir hafta içerisinde Amerika İran’daki girişimi de yerle bir oldu. Suriye’nin kuzeydoğusundaki girişimi de yerle bir oldu. Bu oradaki kuvvetlerini ezdirdi, kaybetti. Sayın Periçek, siz biraz önce üretim devriminde anlatırken, işte ona uygun insan tipini yaratmaktan bahsettiniz, o kültürel mücadeleyi anlattınız. Son dönemde bir şey dikkatimizi çekiyor. Özellikle böyle mafyalardan, Sedat Pekerlerden sürekli bir işte şu sorunumuzu çözsün, ekonomik sorunumuzu çözsün gibi. Yani devletin olmadığı bir ortam mı var Türkiye’de? Ne var da bunlardan? Bakın şimdi Cumhuriyet Halk Partisi’nin düştüğü duruma bakın. Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi Süleymancılarla ittifak yaptı, değil mi? Yani istanbul belediyesi şeyini kazandı. Süleymancılarla ittifak ederek bir şey kazanamazsın ki. Bunlar geçici kazançlardır. İşte görüyoruz halini, istanbul belediyesinin. Şimdi bakıyorsunuz Cumhuriyet Halk Partisi’nin reklamcıları, Türkiye’nin en güvenilir insanı Sedat Peker, öbürü de diyor ki evet diyor falan. Kim bunları söyleyen Cumhuriyet Halk Partisi? Mafya ile bütünleşiyor, Süleymancılarla bütünleşiyor, İyi Parti ile, Gladyo Partileri ile, Zafer Partisi ile vesaire cephe tutuyor. Amerika ve Avrupa’dan medet, imdat istiyor Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi. Beni iktidara getir bana destek ol falan diyor. Dolayısıyla en sonunda mafya ile bile iş birliğine doğru gitmesi, sistemin bütün çamuru, kiri her şeyiyle Cumhuriyet Halk Partisi’nin hızla bütünleştiğini, birleştiğini görüyoruz. PKK zaten bir kuluna takmış durumda, Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi bir kuluna da PKK’yı takmış durumda. Ama CHP’nin içinden buna bir isyan yükselmeye başladı, Sayın Kılıçdaroğlu önderliğinde. Bu da çok çok önemli bir gelişme. CHP’nin kökleri, gelenekleri, Atatürk birikiminin yok olmadığını gösteren gelişmeler bunlar. Evet, programın sonuna gelirken isterseniz biraz Haftanın kitabından bahsedelim, Haftanın müziğinden. Teorinin son sayısı dünya ölçeğinde bir sayı, onu söyleyeyim. 21. yüzyılda bilimsel sosyalizm ve ütopyacı sosyalizm. Yani burada bilim ve hayal, ütopyacılık arasındaki tarihsel çelişme. Çünkü bilimsel sosyalizm, ütopyacı sosyalizme karşı mücadele içerisinde 19. yüzyılda ortaya çıktı ve gelişti. Anarşizm de ütopyacıdır. Çok kaliteli bir sayı ve İngilizce’ye de çevrildi. Dünya ölçeğinde bir birikimi yansıtıyor teorinin bu sayısı. Bunu bütün okuyucularımıza, izleyicilerimize buradan öneriyoruz bu sayıyı okumalarını. Ve burada 19. yüzyıl, 18. yüzyılda veya Disneyland’da, Türkiye’de değil de Disneyland’da hayaller kuran ütopyacı ve anarşist unsurları da eğiten, ondan sonra çok önemli bir birikim gözüküyor. Bunu tavsiye ediyoruz. İkinci olarak da, zaten Kaan Aslan arkadaşın kitabını da program boyunca ifade ettik. Şimdi yeni basımı da yapılıyor. Birinci basımı çok hızla bitti. Hızla tükendi. Evet, onu yapıyoruz. Müzik olarak da, Ege’de, Doğu Akdeniz’de ABD’nin ve İsrail’in ve Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı yığınaklar yaptığını, üsler kurduğunu, füzeler yerleştirdiğini konuştuk. Böyle eski bir devrimci marş vardır, Ege Denizi kararınca dağlar uykuya dalar diye. Aydınlık Koros’u söylüyor onu değil mi? Evet, Aydınlık Koros. Sarp Ölüsan’ın yönetiminde. Onu da saygıyla anlıyoruz. Sarp Ölüsan arkadaşımız da bir Mayıs Marşı’nın da bestecisiydi. Bu Ege Denizi kararınca dağlar uykuya dalar. Bu haftanın müziği olarak da onu sunuyoruz izleyicilerimize. Evet, Sayın Periçek çok teşekkür ederiz. Ağzınıza sağlık. Siz sağ olun. Hem iç politikaya hem dış politikaya çok önemli konulara değindik. Yine manşetlik konular aslında ele aldık. Değerli Ulusal Kanal izleyenleri, bir ulusal kanalda çıkış yolu programının da sonuna geldik. Haftaya yine Sayın Periçek’e gündeme ilişki sorularımızı sormaya devam edeceğiz. Bu arada da özel yayınlarımıza hep devam ediyoruz. Dün akşam Suriye’yi yapmıştık ve Türkiye’de hangi gelişme olursa olsun gece gündüz o sıcak gelişmeleri an ve an aktarmaya devam edeceğiz. Ulusal Kanal ekranlarından herkese teşekkür ediyoruz. Ben de sizi tebrik ederek son bağlayayım bu programı. Ulusal Kanal yine son gelen rakamlarda birinci en çok izlenen kanal. Ama eskiden en çok beğenilen kanalda ikinci konumdaydı. Şimdi aynı zamanda en çok beğenilen kanal olarak da orada da birinciliğe çıktı gelen rakamlar. Sizi yürekten kutluyorum. Yani bu Türk milletinin, Türkiye halkının büyük bir arayış içinde olduğunu gösteriyor. Gözler Ulusal Kanal ekranına çevrildi. Umutlar, özlemler Ulusal Kanal’ın çizgisinde aranıyor. Vatan Partisi’nin devrimci programı ve stratejilerinde umutlar ve özlemler toplanıyor, birikiyor. O bakımdan Ulusal Kanal’ı yürekten kutluyoruz. En çok izlenen kanal birinci. En çok etkileşim alan gene orada birincisi. Beğeni alan en altta o da. Eskiden ikinciydi beğeni de. İzlenme de birinciydi ama izliyordu beğeni de ikincilik veriyordu. Şimdi beğeni de birinciliğe çıktı. Bu da bir haftalık bir rapor. Yani ay sonunda yine biz büyük farklar atacağımızı düşünüyoruz. Aldı gidiyor Ulusal Kanal. Sizi yürekten tebrik ediyorum. Bu Ulusal Kanal’ın devrimci kimliğinin başarısı, zaferi. Yani Türkiye’nin aynı zamanda çözümlere devirmeye gittiğinin de en önemli kanıtlarından biri. Bakın bir yandan siyaset alanında Türkiye, Rusya, Çin, İran ittifakı çıkıyor. O da bir devrim. Yani Atlantik’ten arılıyor ve Türkiye, Rusya, Çin, İran ittifakı oluşuyor. O da küresel çapta Türkiye’nin yeni konumunu belirliyor. Ama burada da doğrudan doğruya halk çözümleri nerede arıyor? Devrimde arıyor. Köklü çözümler. Sistem içi çözümlerin bittiğini gösteriyor. Çünkü Ulusal Kanal’da sistem içi çözümler yok. Sistem içi çözümleri Ulusal Kanal zaten sırtında taşımıyor. Çok önemli. Evet biz de YouTube’da birinci kanal olmanın verdiği mutlulukla bu haftaki yayınımızı bitiriyoruz. Dünyada da üçüncüydü. Bir süre sonra Dünya Birinciliğini de Ulusal Kanal hedefliyor. Oraya da ulaşacağı kanısındayım. Çünkü Türkçe bir kanalın Dünya Üçüncüsü olması da çok önemli. Hem de ki kanallar El Cezire, El Arabiya İngilizce yayın yapıyor değil mi? Evet onlar tabi yabancı dilde yayın yapıyorlar. Onu hatırlatalım bilmeyenler için 12 günlük İran-İsrail savaşının olduğu dönemde Ulusal Kanal Dünya Üçüncülüğüne çıkmıştı. Aslında toplamda da bir buçuk yıldır zirvedeyiz YouTube’da. Kaptırmadık o zirveyi. İyi imamızı arttırmaya da devam edeceğiz. Önümüzde büyük başarılara yelken açıyoruz. O zaman Ege Denizi Kararınca müziğiyle, onun heyecanı bir devrinciliğiyle. Arkadaşımızın saygıyla anıyoruz ve Aydınlık Korosu Ege Denizi’ni kararınca. Müziğiyle herkese iyi akşamlar diliyoruz. İyi akşamlar. Ege Denizi kararınca dağları koyarlar. Yine siyah oba var, isyan ateşi var. Tadlanadan çıkanlar, fabrikadan çıkanlar. Yemin etti bize neyine, sosyalizmi kurmaya. Ege Denizi’nin son bölümünde görüşmek üzere.

Paylaş